•  

    İşte bir alıntı:

    Sydney Opera House’daki konser salonu 2,700 kişiyi barındırır. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 37.000 kez görüntülendi. Eğer bu Sydney Opera House’da bir konser olsaydı, bu kadar insanın onu görmesi kapalı gişe yaklaşık 14 gösteri alacaktı.

    Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

  • ÖRGÜTLERİ TANIYALIM!
    Kare asları gibiler! Tutumları, söylemleri ve eylemleri aralarına kopya kâğıdı konmuş gibi aynı!
    Yılın dibini gördüğümüz bugünlerde kapanışı da birlikte yapıyorlar!
    Barış, için kan dökülmemesi için bugün (29 Aralık 2015) üyelerini iş bırakmaya çağırıyorlar! DİSK, KESK, TMMOB ve TTB aritmetik olarak kabaca milyon dolayında kişinin üye olduğu örgütler. Gerçek ise bu görkemli sayının son derece uzağındadır.
    Ne yazık ki bu 4 örgüt adına eylem denen son derece saygın bir aygıtı yalancı çobana eşdeğer duruma düşürmüşlerdir. Yanlış tercihler, yanlış zeminler ve yanlış duruşlar bu 4 örgütü tanımlamak için yeterli olur mu bilmiyorum!
    Tek tek not ediyorum! Bu 4 örgütün internet sitelerine erişiniz! Ne olduklarını, nerede saf tuttuklarını kolaylıkla anlarsınız! Hemen hiç birisi temsil ettikleri kitleyle uzaktan yakından ilintili bir tutum içinde değillerdir. Dolayısı ile kitleden kopuk ve doğal olarak da etkisizdirler.
    http://www.ttb.org.tr/
    http://disk.org.tr/
    http://www.kesk.org.tr/
    http://www.tmmob.org.tr/icerik/disk-kesk-tmmob-ttb-savasa-inat-barisi-savunacagiz
    Bu 4 örgütü ortak paydada buluşturan ise Türkiye’nin önde gelen sorunlarından birisi olan etnik ayrılıkçı terördür. Pek çok konuda iktidara karşı görünen bu dörtlü konu etnik ayrılıkçılık olunca hemen her zeminde, her eylemde bir araya gelebilmektedir. Üyelerinin tercihleri, eğilimleriyse hiç birini zerre kadar ilgilendirmemektedir.
    Yazının sonunda bu 4 örgütten TTB çatısı altında olan İzmir Tabip Odası’na getirmek isterim sözü! Son 10 yılda TTB’nin hekimleri/hekimliği öncelemeyen tutumuna karşı güçlü bir duruş sergilemesiyle öne çıkan İzmir Tabip Odası ülkemizin başındaki terör belasına karşı da ödünsüz duruşuyla kendini göstermiştir.
    Bağlantıya göz atmanızı ve yazıya konu edilenleri gözlerinizle görmenizi diliyorum!
    http://www.izmirtabip.org.tr/default.asp
    Son sözüm adı anılan sendika ve meslek örgütlerinin üyelerine! Özellikle de, hekim olduğum için meslektaşlarıma!
    Bu 4 örgütün çağrısına öfkelenip üyesi olduğunuz meslek odasından uzak durmayın! Tersine, odanıza yaklaşma gerekçesi olsun bu gibi gelişmeler! Yaklaşın ki, bu sorumsuzluk göreve gelemesin! İnadına üye olun, seçimlerde oy verin, görev almaya istekli olun!
    Meslek odanızı, sendikanızı bataktan kurtarmanın başka yolu yok!
    Ceyhun Balcı

  • NÜMİZMATİK

    IMG_4733

    Yaşadığın kentte gezgin olmazsan pek çok önemli ayrıntıyı göz ardı etmen kaçınılmaz! Bir kaç saat bile bir şeyleri kaçırmamak için yeterli!

    Nümizmatik, para/sikkebilimi olarak çevirilebilir dilimize. Daha çok koleksiyonerleri ilgilendirdiği düşünülse de; nümizmatik aynı zamanda tarihsel kaynaklar arasında yer alan önemli başlıklardandır. Sanat yapıtı yönü de unutulmamalı!

    Bilindiği gibi tarihte parayı kullanan ilk halk Lidyalılardır. İÖ 6. yüzyıldaki bu buluş beylik bir tarih bilgisidir. Gururlanmamızda sakınca yok! Lidyalılar, Anadoluludur. Egelilerin biraz daha gururlu olmasına izin verilmeli! Lidya başkenti Sardeis Manisa ili sınırları içindedir ne de olsa!

    Lidyalıların parayı ilk bulan ve kullananlar olarak anılmaları bu bağlamda haklarının verilmesi olarak görülebilir. Ama, bilinmeyen ya da bilinse de değinilmeyen bir özellikleri daha vardır!

    Lidyalılar, sikkeleri Gediz ırmağının kollarından biri olan Paktalos (Sart) çayının Tmolos (Bozdağ) dağındaki kaynaktan alıp getirdiği doğal beyaz altın da denilen elektrondan (altın-gümüş karışımı) darp ettiler ilk kez! Zamanla elektronu ayrıştıran bir teknolojiyi de geliştirerek hem altından hem de gümüşten sikkeler darp etme başarısına da eriştiler.

    Başka deyişle, bir yandan ilk sikkeyi darp etmekle iktisat tarihine izi silinmez bir not düşerlerken; diğer yandan da elektronu ayrıştırarak kimya tarihinde de önemli iz bırakmış oldular!

    Yazının girişine dönüp sadede gelmek gerekirse!

    İzmir’de ARKAS Müzesi’nde Muharrem Kayhan koleksiyonu sergileniyor! Pek çok sikkeye, kilden, mermerden heykeller, tunçtan demirden irili ufaklı pek çok sanat eseri eşlik ediyor!

    İzmir’de yaşayanlar ya da yolu düşenler bir kaç saatliğine gezgin ruhlarını çağırırılarsa bu önemli sergiyi kaçırmamış olurlar!
    Atalarımızın tarihsel başarıları koltuklarımızı kabartacak türden!

    Ceyhun BALCI, 27.12.2015

    Sergiden seçkiler için :

    https://picasaweb.google.com/113712996036446725753/NUMIZMATIK27AralK2015

  • HENDEK SİYASETİ
    At izi, it izine karışırken…
    Hendekler kazılıp, barikatler kurulurken; yollar kazılıp uygun yerlere bombalar yerleştirilirken üç maymunu oynayanlar canlar yitirilmeye başlayınca çığlık atmaya başladılar! Geçmişte yapılması göz ardı edilenler yapılmaya başlayınca bu kez terör örgütü sesini yükseltmeye başladı!
    Terör örgütünün dağ kadrosu Hendek Savaşı ile özdeşleştirerek Hz Muhammed de benzer şeyler yapmıştı demeye getirdi. Zehirini dinsellikle soslayıp, hendekleri savunma aracı olarak niteleme pişkinliği sergilemekten geri durmadı!
    Saçmalamalarını Lozan’ın son kullanma tarihi geçmiştir sözleriyle taçlandırdı. Neymiş? Lozan’da Kürtlere gönderme yokmuş! Çok doğru! Lozan’da Kürtlere gönderme yoktur! Ama, başka etnisite ve milliyetlere de gönderme yoktur! Kuşkusuz Lozan’da çeşitli adlar altında kimi gruplara yönelik vurgular yapılması istenmiştir. Karşılarına çelik gibi bir iradeyle dikilen Kuvvacılar bu tuzaklara düşmekten uzak durabilmişlerdir. Tıpkı bugün olduğu gibi o günlerde de emperyalistler Anadolu’daki pek çok etnisitenin varlığından yararlanmak istemişlerdir. Şimdi fırsat bu fırsat bir kez daha sahnededirler. Emperyalizmin Anadolu’daki ve yakın çevredeki Kürtleri kara güçleri olarak niteleyip onları olabildiğince kullanma çabaları üst düzeydedir. Dağ kadrosunun, küresel efendilerine göndermede bulunan söylemlerinde bu bakımdan şaşılacak bir durum yoktur.
    Öteden beri söz konusu olan ve birçok kişi tarafından algılanamayan bir başka ayrıntı daha vardır eşkıyanın açıklamalarında!
    Dinci gericilik ve etnik ayrılıkçılık her ne kadar iki ayrı uçta olgular olarak görülseler de gerçekte tarih boyunca kol kola yol almışlardır!
    Son zamanlarda bölücü örgütün söylemlerine daha fazla sinmeye başlayan dinselliğin bir başka örneğidir hendekleri peygamberin Hendek Savaşı’yla özdeşleştirme girişimi! Emperyalist işbirlikçilikteki ortakları dinciler güç ve zemin kazandıkça etnikçiler de dinselliğin dayanılmaz hafifliğine daha fazla kaptırır olmuşlardır kendilerini.
    DİNCİ GERİCİLİK = ETNİK AYRILIKÇILIK
    gerçeğini bir kez daha anımsattığı için eşkıyaya kızmak yersizdir. Tersine teşekkür bile edilebilir!
    Ceyhun Balcı, 25.1.2015

  • ALÇININ DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

    6175554
    Yapı malzemesi alçının değil, iyileştirme gereci alçının yarattığı çağrışımları paylaşacağım.
    Bir hafta önce İngiltere’de burkulma sonucu ayak bileği geçiren bir hastam oldu.
    Burkulma sonrası cankurtaran çağıran hastaya kısa bir sorgulama sonrasında hastaneye kendi olanaklarıyla ulaşabileceği söyleniyor. Başı ağrıyanın cankurtaran çağırabildiği ülkemizin gelişmişliğini düşününce İngiltere için üzülüyorum!
    Hastaneye ulaşan hasta acil servisin bomboş olduğunu, kendisiyle yakından ilgilenildiğini anlatıyor. Röntgenleri çekildikten sonra kırık görülünce alçı yapıldığını ve kontrole çağırıldığı bilgisini veriyor.
    Geçici alçısını çıkardığımda yapılan işin kalitesi dikkatimi çekiyor. Hem biçimsel hem de işlevsel bakımdan kusursuz bir iş çıkartılmış!
    Üstünkörü bir değerlendirmeye kaçacak olsam, ne yetenekli insanlar deyip kendi yeteneksizliğimize hayıflanıp geçeceğim!
    Şeytan dürtüyor! Ardışık sayısal bilgiler beliriyor belleğimde.
    Türkiye’de her yıl 700 milyonu aşkın hasta bakısı (muayene) yapılıyor. Başka deyişle her bir TC vatandaşı yılda (ortalama) 8-9 kez hekime görünüyor. Bunların 100 milyonu aşkını acil servislere başvuruyor. Bu nedenle de acil servisler her gün, her an ana baba günü görüntüsü veriyor. Böyle bir ortamda sözel, fiziksel ve hatta silahlı şiddetin tavana vurmasına şaşırılmıyor.
    Bu koşullar altında çalışan başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanlarının öncelikli amacı nöbeti/görevi kazasız, belasız can güvenlikleri tehlikeye düşmeden tamamlamak oluyor.
    Bunca kalabalıkta kaliteli iş çıkartmaktan çok gerçekten ivedi olan sağlık sorunlarının saptanması; yaşamsal olguların göz ardı edilmesinden kaçınılması birincil önem taşımış oluyor.
    Hayranlığımı gizleyemediğim alçının yapıldığı ortamla bizdeki sağlık ortamı karşılaştırılamayacak denli farklı!
    Bu nedenle de, yapılan işin kusursuzluğunu kişilerin yetenek ve becerileriyle açıklamaya çalışmak kendimize haksızlık olur diye düşünüyorum.
    İş yetenek yarıştırmaya kalırsa bizlerin de hiç geride olmadığını sayısız örnekle ortaya koymak olasıdır.
    Sorun ortamdadır!
    Ortam düzeltilmedikçe iç rahatlığına kavuşmak olanaksızdır.
    Bir önemli ayrıntıyla bağlayayım sözlerimi!
    Sağlık hizmetinin kalitesizliğinin farkında olan tek kesim hekimler ve diğer sağlık çalışanlarıdır. Durum böyle olunca da kaliteli sağlık hizmeti isteyecek olan geniş toplum kesimleri sessiz ve edilgendir. Başka deyişle, daha kalitelisini istemek bir yana aldığı hizmetten fazlasıyla hoşnuttur! Bu durumda kalitesiz sağlık hizmetinden söz etmek bozgunculuğa, karalamacılığa eşdeğer bir yaklaşım olarak da algılanabilmektedir.

  • AZİZ SANCAR’A SALDIRI!

    aziz-sancar-odul_2

    Fotoğrafa yansıyan inceliğe özen gösteriniz! Atatürk’ün önüne geçmemiş, hafif yan durarak sırtını dönmekten kaçınmış!
    Aziz Sancar başarılı bilimciliğini namusla birleştirince pek çok kişi suratının ortasına yumruk yemiş gibi oldu! Orhan Pamuk sayesinde Nobel sahibi olmanın doğduğu ülkeye ve o ülkenin değerlerine sövmeye indirgendiğini görmüş olanlar için Aziz Sancar sıra dışı bir örnek oldu. Onurlanıp gururlananlar kadar, öfkelenip pusuya yatanlar da vardı!
    Pusuya yatanlar şimdi değilse ne zaman diyerek Aziz Sancar’ı yaylım ateşine tutmaya başladılar. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yönelik saldırı konusunda Aziz Sancar’dan kendilerine ekmek çıkmayacağını anlayınca başka yol denemeleri beklenmeyen bir durum değildi.
    Aziz Sancar’ın Ülkü Ocakları yetkilileriyle görüşmesi pusucular için bulunmaz fırsattı. Şablonlardan, kalıplardan kurtulamayan bir takım tipler sözüm ona yorum yapmaksızın Ülkü Ocakları üzerinden vurmayı denemekteler. Sayelerinde Aziz Sancar’ın geçmişte Ülkü Ocakları bağlantısını da öğrenmiş olduk!
    Mal bulmuş Mağribi gibi bu ayrıntının üzerine atlayanlar, bu da size kapak olsun türünden paylaşımlarla bir kazan kaynatma çabası içindeler!
    Hanımefendiler, beyefendiler!
    Boşuna enerji ve zaman yitirmeyin! Buradan size ekmek çıkmaz! Aziz Sancar’ın duruşu bellidir! Her namuslu Türk gibi Atatürk ve Cumhuriyet’e saygılıdır. Nobel Ödülü’nü Genelkurmay’a teslim ederek, önceden açıkladığı gibi Atatürk’e adamıştır. Önümüzdeki günlerde Anıt Kabir ziyaretlerimizde bu ödülü yakından görerek bir kez daha gururlanmamız söz konusu olacaktır! Bu önemli gelişme, Aziz Sancar’a düşünsel tercihleri nedeniyle vurma çabasında olan bir avuç zavallı dışında herkese kutlu olsun!
    Türkiye’de yerleşikleşmeye başlayan kimlik siyasetine yüz vermemesi Aziz Sancar’ı boy hedefi yapmıştır. Günümüz Türkiyesinde buna şaşırmıyor oluşumuz fazlasıyla utanç vericidir.
    Aziz Sancar, “çocukluğum çok zor geçti, jandarma/polis baskısından bunalmıştım, kökenim nedeniyle Türkiye’de dışlanmıştım, ötekileştirilmiştim” deseydi ve Türkiye’ye geldiğinde etnik ayrılıkçı, hendekçi siyasete yüz verseydi bugün yattıkları pusudan çıkarak saldırıya geçenlerin göz bebeği de olabilirdi!
    Aziz Sancar kolayı ve genel geçeri değil de, zoru ve doğruyu seçti! Bu nedenle de seçkin bilimciliğine namuslu ve yurtsever duruşu ekleyerek daha da yücelmiş oldu!
    SON SÖZ : SOL PSİKİYATRİ KLİNİĞİ OLMAKTAN KURTULMALI!

  • LAİKLİK ÜZERİNE

    s-f03b306d39c28093d1d195f9495f287397de5def
    Doksanların başlarıydı!
    Berlin Duvarı henüz yıkılmıştı!
    Bu yıkıma hazırlıksız yakalanan bir kısım sol enkazın altından ağır yaralı olarak çıkartılabilmişti.
    İzmir’de bir sergi açılmıştı tam da o yıllarda! İnsan haklarıyla ilgili bir dernek ya da vakfın öncülüğünde açılan sergide takkeler, tesbihler ve hatta rahleler sergilenmekteydi. Duvarın altından yaralı, bereli kurtarılan solculuk işsizliğin pençesindeydi. Bir yandan özgürlüğün tadını çıkartırken diğer yandan da; kendine iş aramaktaydı. Anayasadaki laiklik ilkesi o yıllarda da ciddiye alınmamaktaydı belli ki! Toplumu dinselleştirmeye kararlı yobaz takımı solculuğun bu bunalımlı yıllarında bir asalak gibiydi! Yobazlar için dinselliğin solculuk tarafından savunulması denli bir kazanç olabilir miydi? Düşlerinde görseler inanmayacakları bu kaymaklı ekmek kadayıfını tadını çıkartarak tükettiler.
    Bu yola giren solculuğun 12 Eylül 2010 referandumunda anayasa değişikliği için kullanılmasında şaşılacak bir durum elbette yoktu!
    Bugün haber merkezlerine düşen bir haber şimdilerde sıradanlaşan bir anlayışın son halkası olmaktan öte anlam taşımasa da paylaşılasıdır!
    http://www.habergunce.com/haber/Diyanet-Isleri-Baskani-Gormez-Laiklik-dunyayi-savasa-soktu-87040.html
    Dün dinselciliği insan haklarıcılıkla özdeşleştirenlerin, beş yıl önceki anayasa değişikliğinden demokrasi çıkacağını sananların bu sözler karşısında tepki göstermeye hakları ve yüzleri olabilir mi?
    Hele bir de etnik ayrılıkçılığın sözcüsü konumuna düşmüşlerse!

  • YÜCE BASINIMIZIN HALLERİ
    Türk-Rus krizi hiç gerekmediği kadar tırmandırıldı. Gereksiz bir uçak düşürme orantısız bir tepkiyle karşılık buldu. Rusya’nın adımlarına boğazlardan geçirilen bir gemi eklendi. Gemideki silahların gösterilmesi eleştiri konusu oldu. Bu davranış kuşkusuz eleştirilebilir ama, basın bu denli büyütmese kimin haberi olabilirdi? Aynı basının, NATO gemilerinin güvertelerinde silahlı nöbet tutan askerlere kör kalması da ilginç değil mi?
    Cumhuriyetçisiyle, yandaşıyla, amiral gemisiyle ve elbette orta yolcusuyla yazılı Türk basını özlenen(!) söz birliğiyle çıktı okurların karşısına. Haddini bil diyen mi ararsın yoksa uçağını indirdik gemini de batırmaktan çekinmeyiz diyenini mi?
    Yüce basınımızın ulusal bir konuda tek vücut olması özlenen bir tablo gibi görünebilir!
    Zaman tünelinde yolculuğa çıkıp biraz gerilere gidelim!
    Tarih : 4 Temmuz 2003
    Yer : Süleymaniye
    Kentte konuşlu Türk askerlerinin kafasına müttefik Amerikalılarca çuval geçirilmiş. Yakalanarak bir yerlere götürülmüşler. Yeri ve gerekçesi tamken en küçük direnç gösterilmemiş Amerikalılara.
    Tarih : Zaman aralığı geniş!
    Yer : Ege Denizi
    Yüz elli dolayında ada, adacık ve kayalık Yunanlarca sahiplenilmiş. Hatta, pek çoğuna bayrak çekilmiş, birlik konuşlandırılmış.
    Tarih : Son 4 yıl!
    Yer : Türkiye-Suriye sınırı!
    Sınırımız kalbura dönmüş. Girenin, çıkanın hesabı bile tutulamıyor. MİT tırları ve ambulanslar silah götürüyor. Suriye devletine isyan etmiş her türden eşkıyanın önder kadrosu Türkiye’de barındırılıyor. Her türlü destek veriliyor.
    Tarih : Son aylar!
    Yer : Kıbrıs, AB(D) kentleri!
    KKTC’nin yeni seçilmiş “yes be annemci” olduğu öne sürülen Cumhurbaşkanı Kıbrıs sorununun çözümü yolunda görüşmeler yapmakta. Sızan haberlere bakılırsa çözüme yaklaşılmış. Doğu Akdeniz’deki bu doğal uçak gemisinin çözüm adı altında emperyalizme peşkeş çekileceği konuşulmakta.
    Tarih : Son günler!
    Yer : Doğu Akdeniz kıyılarımız ve Boğazlar!
    Amerikan ve Fransızlar başta olmak üzere NATO ülkesi sıfatıyla çeşitli ülkelerin bayraklarını taşıyan gemiler karasularımıza demir atmış durumda.
    Yüce Türk basınının örnekleri paylaşılan son derece önemli konularda ağız birliği ettiği görüldü ya da işitildi mi?
    Ben anımsamıyorum!
    Pekiyi!
    Hiç yoktan çıkartılan Türk-Rus krizi üzerine şahinleşme nasıl açıklanmalı?
    Her türden basın kurumunun farkında olup olmadığını bilemem!
    Ama, kesin olan bir şey varsa o da Türkiye’nin bu sorumsuz basının da alalamasıyla AB kapısına bağlanmakta, NATO kucağına oturtulmakta olduğudur.
    Gazete görünümlü paçavralara yazıklar olsun!
    Bugün mangalda kül bırakmayan basın müsveddelerinden aynı Rus gemisinin bundan birkaç ay önce boğazlardan zorunlu olmadığı halde Türk bayrağı çekerek geçiş yaptığını bilmelerini, bilseler bile dile getirmelerini beklemiyoruz!
    Yakın gelecekte yaşanması olası facialardan sonra nasıl tutum alacaklarını ilgiyle bekliyoruz!
    Ceyhun BALCI,

  • KİTAP YAKMAK
    “Tarih yineleniyor!” sözüne başta tarihçiler olmak üzere pek çok kişi karşı çıkabilir! Kuşkusuz tarih, zaman, mekân ve kişiler bire bir değişmez şekilde yinelenmez! Ancak, ders almazlık ve öngörmezlik girince işin içine tarihin yinelenmesi kaçınılmaz oluyor.
    TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) kendince “akılcı” gerekçelerle on binlerce kitabı toplatıp yok edecekmiş. Yerlilik ve Kültürel Uyum ölçütleri üzerinden gerçekleştirilecek bu eylem için belli ki kılıf da “ustalıkla” hazırlanmış.
    Yerlilik ve Kültürel Uyum söz konusu olunca kim karşı çıkabilir ki olacaklara? Hele bir de bunu yapacaklar her iki kişiden birinin oyunu aldılarsa!
    Bundan birkaç yıl önce bugün olacakların işaret fişeği ateşlenmişti. TÜBİTAK’ın süreli yayını Bilim Teknik dergisi Charles Darwin’i anmak istediğinde olanlar olmuş; “yerlilik ve kültürel uyum” adına gereği yapılmıştı. Basılan derginin okurla buluşması önlenerek ahalimizin yabacılaşmasının ve kültürel yozlaşmasının önüne başarıyla geçilmişti. O yıllarda gelişen demokrasi ve genişleyen özgürlükler masalını dinleyen her kesimden insanımız kuşkusuz işin bu noktaya varacağını öngörememişti.

    5655acca67b0a93f74335c32
    Tarihin yinelenmesine gelince!
    Buna benzer bir olay Nazi Almanyası’nda yaşanmıştı 30’lu yıllarda! Bizim kimi şaşkın siyasetçilerimizin 30’lar Türkiyesi ile bağlarını kopartma sevdasına düşmüş olması da ayrıca ibretliktir bu örnek uyarınca! Oysa, o beğenmedikleri 30’lu yıllarda Avrupa ve dünya faşizm dalgasıyla sarsılmaktadır. Türkiye’de ise kitaplar yakılarak değil okunarak aydınlanılmaktadır!
    Tarih 10 Mayıs 1933
    Yer Bebel Meydanı, Berlin.
    Hitler her girdiği seçimden muzaffer olarak çıkmıştır. Artık Führer sıfatıyla anılacaktır! Almanya, genişlemeye başlamadan önce kendi içindeki ayrık otlarını temizleyecektir. Bebel Meydanı kitapların yakılarak aydınlık saçtığı bir uğursuz geceye tanıklık etmiştir 10 Mayıs 1933’te! O gün bu alçaklığı sahneleyenler güç sarhoşluğuyla davranmışlardır! Ancak, izleyen yıllarda farkına varılacaktır insanlığın yüzünü kızartan bir gece yaşandığının!

    bebelplatz-book-burning-monument-jpg

    Bebel Meydanı’ndaki kütüphane…
    Berlin’e yolunuz düşerse “Ihlamurlar Altında Bulvarı”ndan Brandenburg’a yürürken Bebel Meydanı’na sapıp, birkaç dakika ayırmanız yeterli olacaktır bu insanlık ayıbına sahne olan yerde bulunmak için. Yer altına yerleştirilmiş bir kütüphanenin üzerindeki cam kapağı fark etmemeniz olanaksızdır.
    Bir tarihin yaşandığı bu meydanda 80 yıl önce yaşananların bugün Türkiye’de yaşanmakta olduğunu biraz utanarak ve epeyce de üzülerek duyumsamış olacaksınız!
    KİTAPLARIN YAKILMADIĞI, OKUNDUĞU BİR TÜRKİYE DİLEĞİYLE!

  • DEVLETSİZ KALMAK
    Kendimizi bildik bileli “katil devlet” ya da “faşist devlet” gibi nitelemeler çalınır kulağımıza. Platon’a göre “devlet” birlikte yaşamanın vazgeçilmez gereğidir. Devlet tüzel bir kişiliktir. Seçimle iş başına getirdiğimiz siyasi yapılanmaya devletin de anahtarını vermiş oluruz.
    Türkiye, AKP’li yıllarda bu geleneksel tanımı boşa çıkartan bir sürece girdi. Zamanında dinciler tarafından baskı ve eziyet aracı olarak görülen devlet, aynı odaklarca ele geçirilince bu türden yakınmalar işitilmez oldu. İronik bir biçimde dinci egemenliği altındaki devletin baskı aracına dönüştüğü gerçeğiyle de burun buruna olduğumuz günlerden geçiyoruz. Demokrasinin özde değil de sözde olduğu ülkelerde yaşanması olası durumlardan birisidir başımıza gelenler.
    Devlete mutlak egemenlik altında olduğu AKP’li yıllarda devletin sahipliğindeki tüm ekonomik yapılanmalar altın tepsi içinde şuna, buna peşkeş çekilirken; devletin vazgeçilmezliğini koruduğu alanlarda da akıldan geçirilmeyen gelişmeler yaşandı.
    Örneğin, yaz aylarından bu yana hortlatılan terör devletsizleşme sürecinin en çarpıcı sonuçlarından birisidir. Açılım adı altında yaşanan dönemde bir yandan eli kanlı katiller devletin savcısı tarafından sınır boylarında törenlerle karşılanırken; diğer yandan da, devletin yerel uzantısı olan belediyelerin yeni bir terör saldırısı için hendekler kazmasına, yollara bomba düzenekleri yerleştirilmesine yardımcı olmasına şaşırarak tanık olduk!
    Uzaklara gitmeye de gerek yok! Ülkemizin her hangi bir kentinde yaşayan her hangi birimiz trafikte olsun, kent yaşamında olsun aklımıza gelebilecek pek çok alanda devletsizlikten kaynaklı karmaşayla iç içe yaşamaktadır artık!
    Ege Denizi’nde kullanım ve sahiplik hakkı Türkiye’ye ait olan 150 dolayında ada, adacık ve kayalık da bu devletsizleşme sürecinin önümüze koyduğu faturalardan birisi olmuştur. Adına bakılınca önemsiz sayılabilecek ama gerçekte her birisi önem taşıyan bu coğrafik yapıların pek çoğuna Yunan bayrağı çekilmiş durumdadır. Üstelik, meteliğe kurşun atan Yunan’ın bu edinimleri için tek kurşun atması da gerekmemiştir.
    Stratejik derinlik ve komşularla sıfır sorun etiketleriyle pazarlanan dış politika sefaleti dünden bu yana önümüze yeni ve dağ gibi bir sorun koymuş bulunuyor! Düşürülen Rus hava araçlarıyla tetiklenen bu yeni krizi savuşturmak hiç de kolay olacağa benzemiyor.
    Kara sınırının elekten öteye kevgire dönüştürülmesinde sakınca görülmeyen bölgede cankurtaranların silah götürüp yaralı getirdiği; Emevi Camisi’nde namaz kılmaya uyarlı, Esat düşmanlığı takıntısının savaş suçu kapsamında davranışları beslediği artık bilinmeyen bir durum değil. Karada ve denizde sınır duyarlılığı silinmiş olan Türkiye’nin dünkü olayda kâğıt üstünde haklı olduğu sonucuna varılabilir. Ancak, başka noktalarda olmayan duyarlılığın Rus uçaklarına karşı gösterilmiş olması akılla açıklanabilecek bir tepki olamaz!
    Evimizi ısıtmaktan, sanayinin çarklarını döndürmeye ve aklımıza gelebilecek tüm etkinliklerin sürdürülmesine varıncaya dek sayısız alanda enerji dış bağımlısı (daha doğrusu Rus bağımlısı) ülkemizi yönetenlerin bu sıradan ve temel gerçeği gözden kaçırmaları için devletsiz olmak gerekirdi diye düşünmekten alamıyor kendisini insan!
    Son aylarda devlet belleğini biraz olsun geri kazanan Türkiye’nin ayrılıkçı teröre karşı mücadeleyi hatırladığı gibi, devlet geleneği gereğince aklını anımsamasında sayısız yarar var!
    Yoksa zor ve kötü günler Türkiye’yi bekliyor!
    Ceyhun Balcı, 26.11.2015