cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • IMG_4865Anadolu’daki antik kentlerin ancak % 10 kadarının günyüzü görebildiği söylenir. Bugün Anadolu’da yolculuk yaptığınızda bölgeye göre değişiklik göstermekle birlikte pek çok antik kent tabelası çarpar gözünüze. Tümünün kazılıp, görülebilir duruma getirilmesi bugünkü tabelaların onla çarpılması anlamına gelir!
    Hafta sonunda birkaç saatliğine de olsa paranın ve kimyanın başkentine uğradık! Yirmi kişiyi aşkın gezgin grubunun önemli çoğunluğu yanından kaç kez geçtiğini anımsamadığı bu antik kenti ilk kez ziyaret etmekteydi. Milet ve Efes’ten başlayıp, Pers başkenti Susa’da sonlanan ünlü Kral Yolu’nun da geçtiği bu önemli kentin Sardeis (Sart) olduğunu tahmin etmiş olmalısınız!

    IMG_4852
    Sardeis ya da Sart bundan çok değil çeyrek yüzyıl önce içinden yol geçen antik kent unvanına sahipti. O zamanlarda nedense Sartmustafa adıyla anılmaktaydı. Yolun uzaklaşmasıyla birlikte Mustafa da kayıplara karıştı!


    Lidya başkenti de olan Sardeis görkemli ve varsıl dönemini İÖ VI.-VII. yüzyıllarda yaşadı. Öyle ki, “Karun kadar zengin!” sözünün son Lidya kralı Kroilos için söylendiği bile savlanır.


    O zamanki adı Paktalos olan Sart Çayı’nın Tmolos (Bozdağ)’dan taşıdığı elektron (altın-gümüş karışımı) Lidya’nın dillere destan varsıllığının kaynağıdır. Tarihte sikkenin ilk kez Lidyalılarca darp edildiği bilgisi şaşmaz şekilde yerleşmiştir belleklerimize. En az bunun kadar önemli bir başka bilgiden ise eser yoktur pek çoğumuzda! Lidyalılar parayı bulup kullanıma sokarak iktisat konusundaki hünerlerini tartışılmaz şekilde koymuşlardır ortaya! Aynı Lidyalılar altın ve gümüşü ayrıştırarak iyi bir kimyacı olduklarını da kanıtlamışlardır. Başlangıçta elektrondan darp ettikleri ilk paraları böylelikle altın ve gümüşten darp ettikleri sikkelerle çeşitlendirmişlerdir.
    Lidyalıların tarih sahnesinden inmeleri ve an azından bağımsız bir varlık olmaktan çıkmalarının zenginliklerinin doruğuyla örtüşmüş olması ilginçtir.
    İÖ 546’da Pers Kralı Kyros Karun kadar zengin Kroilos’u yenerek Pers egemenliği dönemini başlatır. Zenginliklerin savaşlarla birlikte el değiştirmesi eskiçağın değişmez kuralıdır.
    Yaklaşık 2 yüzyıl sonra bu kez Büyük İskender’i saygıyla selamlayacaktır Lidyalılar. Bu dönemde Sardis adıyla anılacak olan bu antik kent izleyen Roma döneminde varlığını Sardes adıyla sürdürecektir.
    Günümüzde “Allah tuttuğunu altın eylesin!” sözü kimseleri öfkelendirmez. Ama, Frigya kralı ünlü Midas bu hastalığa tutulmuş her nasılsa. Yine söylenceye göre, Paktalos’ta yıkanarak sağaltmış hastalığını!
    Yaşadığımız coğrafyanın altı da üstü de altın değerinde!
    Yaşamımız boyunca buralardaki değerleri gezip, görmeye çalışsak geride kalan ömrümüzün buna yetip yetmeyeceği tartışılır. Uygarlığın beşiğindeki ziyaret edilesi mekânlardan birisini daha eksiltmiş olmanın dayanılmaz hafifliği ise kesinlikle tartışılmaz!

  • Bugün TBMM üyesi olan kişi bundan birkaç yıl önce esip, yağmıştı! “Meşenin dalı nerenize battı?” vecizesini sövgüyle taçlandırmıştı! İlgilisi bu veciz sözü arama motoruna yazarak izleyebilir söz konusu kişiyi. Haksız da sayılmazdı! Bir yandan açılım dörtnala giderken, diğer yandan belediye başkanları gözaltına alınmaktaydı. Tam bir lahana turşusu, perhiz çelişkisi söz konusuydu. Yönetenler bir yandan eşkıya ile masaya oturmuş sözüm ona barışı kurmaya çalışırken diğer yandan masada karşılıklı oturduklarına suçlu etiketi yapıştırmaya çalışıyordu. Bu çelişkiye itiraz edenler arasında ben de vardım! Çadır mahkemeleriyle eli kanlı katiller aklanırken, yaşanan gelişmeler anlaşılır gibi değildi!

    O günlerde özgüven patlaması yaşayan kahramanımız meşenin dalıyla başlattığı sözlerini sinkafla bitirecek kadar gür sesliydi!
    Aynı kişinin geçtiğimiz günlerde TBMM’de konuşurken gözlerinin nemlendiğini, hatta konuşmasını ağlayarak tamamlandığını öğrendik!
    Açılım masası devrilmiş, devlet görevini anımsamış; başka deyişle silah tutan ellerle mücadele başlamıştı!
    Meşenin dalının neremize battığı geçtiğimiz 6 ay boyunca anlaşıldı! Türkiye, tarihinin en ibretlik düzenbazlığıyla yüz yüze geldi. Görevi kamu hizmeti olan belediyelerin hendek ve kimlik siyasetinin gözeticisi ve hatta alandaki baş yardımcısı olduğu ortaya çıktı!
    O gün meşe dalıyla ve sövgüyle toplum karşısına çıkanların bugünkü gözyaşları yandaşı ve kollayıcısı oldukları terör örgütünün umarsızlığının göstergesi oldu!
    Meşe dalının gözyaşlarına uzanan serüveni aynı zamanda ikiyüzlü ve düzenbaz siyaset anlayışının öyküsüdür!
    Ceyhun BALCI

  • DİKİLİTAŞ

    Günübirlik İstanbul ziyaretinde ne yapıp edip Sultanahmet’e uğramak ve Dikilitaş’ı selamlamak gerekliydi. Şansızmızın da yardımıyla yerine getirebildik bu ziyareti.

    Sultanahmet’teki hipodrom meydanının güney ucunu yanı başındaki Örme Dikilitaş’la birlikte süsleyen özgün Mısır yapımı bu tarihsel yapıt binyıllara meydan okurcasına dimdik ayaktaydı!

    Sultanahmet Meydanı, Dikilitaşlar, 17.01.2016

    Çok değil bir kaç gün önce var olalı beri kim bilir kaçıncı vahşete tanıklık etmişti! Kendisini yakından görmek isteyen gezginler kurulmuş bir ölüm makinesi tarafından oracıkta öldürülmüşlerdi. Kasvetli pazar sabahının dinginliğinde yine de ıssız değildi 3400 yaşındaki Mısır dikilitaşın çevresi. Yakın zamanda hemen önünde oluk oluk kan aktığının tek göstergesi kınama pankartlarına eşlik eden taziye çiçekleriydi. Bu durum belli ki dikilitaşın ziyaretçi sayısını artırmıştı. Meydana adım atan hemen herkesin ilk yöneldiği yapı olması olasılıkla bundandı.

    IMG_4822

    Dikilitaş İÖ 1400’de Mısır Firavunu III. Tutmosis tarafından yaptırılmış ve Karnak Tapınağı önüne konulmuş. Özgün yüksekliği 30 metreymiş.

    Yaklaşık iki bin yıl boyunca ait olduğu topraklarda dikilen yapıtın Anadolu serüveni İS 357’de Roma İmparatoru II. Konstantin döneminde başlamış. Önce İskenderiye’ye getirilmiş. Oradan İstanbul’a taşınması ise İS 390’da I. Teodosius döneminde olmuş. Tarih bilgisi Roma’nın batı-doğu bölünmesine İS 395’te I. Teodosius döneminde gittiğini anlatır ilgilisine.

    Her ne kadar o yıllarda Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölünmüş olsa da; batı tarihe karışmak için gün saymaktadır. Roma doğuda var olmayı sürdürecek ve adı değişerek Bizans’a dönüşecektir. Üstelik batıda yeterince dikilitaş vardır. Bir tane de Konstantinopolis’e gereklidir artık!

    Taşıma ve yerine koyma sırasında yüksekliğinden yitirip 16 metreye düşse de görkeminden bir şey yitirdiği çok da söylenemez! Şu andaki kaidesinde yer alan kabartmalar Mısır değil Roma yapımıdır!

    Sonraki yıllarda VII. Konstantin zamanında (Onuncu yüzyıl) Örme Dikilitaş adıyla 32.5 metrelik yüksekliğiyle bir kardeş gelecektir yanı başına. Bu kez uzaklardan getirtmek yerine burada kesme taştan yapılacaktır. O bile 1000 yaşını devirmiş olduğuna göre başlı başına bir tarihsel yapıttır.

    Bir kaç gün önce yaşanan ve çoğunluğu Alman olan 10 gezginin ölümü Dikilitaş’(lar)ın tanık olduğu son kanlı olay olsun dileyelim.

    Yaşamını yitirenlerin anısına saygılarımızı sunarken, son andaki haykırışıyla bir o kadar daha insanın yaşamını kurtaran gezgin rehberi Sibel Şatıroğlu hanımefendiye tüm insanlık adına şükranlarımızı sunalım!

    Ceyhun Balcı

  • Bilgisayar eli kalem tutanlara ortamda kendilerini gösterme, seslerini duyurma fırsatı verdi! Basılı yayın organları uzak olmayan gelecekte tarih olacak! Hazırlıkları var mıdır bilinmez ama; bu öngörüye sahip olmayanların bocalayacakları kesindir!
    “Verba volante, scritta manente!”
    (Söz uçar, yazı kalır!)
    Bilgisayar çağı bu sözün gerçek olması sonucunu doğurdu!
    Kimi zaman, kimi konularda öylesine tepkiler ve suçlamalarla karşılaşıyorum ki; iyi ki bloglamaktayım diyorum!
    Sözü son aydınlar bildirisine getireyim!
    Zerrece katılmadığım özden yoksun bir bildiridir! Hendek kazan, barikat kuran, bombalı tuzaklarla insan öldüren terör örgütüne dokundurmamaya özen gösteren bu bildiri üzerinde çok da söz söylemeye gerek görmezdim!
    Ama, geçmişte olduğu gibi RTE ve savcıları hızır gibi yetiştiler!
    Bir mafya müsveddesinin de hakkını yemeyelim! Türkiye’deki toplam akademisyen sayısı içinde oransal olarak da anlam taşımayan imzacı sayısı, yine kalem yoluyla yenilgiye uğratılabilirdi!
    Hem de kolaylıkla!
    Yakalama emri işgüzarlıkları, kan içici kabadayılık sönüp gidecek birkaç sayfalık bildiriye can suyu oldu!
    Döver gibi yapan ama yarattığı etkiyle güç veren bu girişimleri kınıyorum!
    Kınamamı içeren bir paylaşımıma aldığım tepki tarafımı terörsever konumunda göstermeye çalıştı!
    Neyse ki, sicilim var!
    Ve dileyenin erişimine açık!
    Ne olduğum (ya da ne olmadığım) sicilime göz atılarak birkaç dakika içinde kolaylıkla anlaşılabilir.
    Pek çok olumsuzluğunu eleştirsem de; bilgisayar çağını belgecilik anlayışına katkısı nedeniyle seviyorum…
    Uçan sözleri, kalıcı yazılarla tamamlamaya devam…
    Ceyhun Balcı

  • TÜMÖD BİLDİRİSİ

     

    tumod_akademisyenler_nereye_hak_arayisi_degil_aymazlik_h88535_a3ec9

    Akademisyenler nereye?
    Hak Arayışı Değil, Aymazlık!

    Bir gurup akademisyenin Güneydoğu’daki olaylardan yola çıkarak yaptıkları açıklama, kamu vicdanını rencide edici, Üniversite camiasını lekeleyici niteliktedir. Hedef tahtasına konan, yürütülen operasyonun yanlışları/doğruları değil “kasıtlı ve planlı kıyımla” suçlanan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Hendekler, mayınlar, silahlar demokratik hak arayışının araçları mıdır?
    Güneydoğu’daki çatışmaların bir tarafını (gayri-meşru olanı) örterek ,gizleyerek kamuoyunu yanıltmak, aymazlıktır. Üstelik, dikkat edilsin, kullanılan dil Cumhuriyet’le çatışan gayri-meşru örgütün dilidir.
    “Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikası” ifadesi örgütün propagandası değilse, nedir? “Hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturması” gibi ifadeler anlaşılabilir gibi değildir. “Kürt siyasi iradesinden” kasıt nedir? Ne isteniyor? Altına imza koyan Akademisyenler metni okumadılar mı yoksa?
    Daha da vahim olanı, “uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi” talepleridir. Türkiye Cumhuriyeti’ne saldıranların yabancı gözlemcileri bölgeye çağırmaları, bölgede casusların kaynadığı bir ortamda, olsa olsa yangına körükle gitmektir.
    Aymazlıkta RT Erdoğan’ın payı büyük
    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kişileri karşı kullandığı sözcükler ve YÖK’ü göreve çağırması, yanlışı bir başka yanlışla çözme girişimidir. Gelinen noktadan Cumhurbaşkanı Erdoğan da sorumludur. Açılım adıyla yürütülen ne idüğü belirsiz süreçte muhatapları, “akil adamları” bugün saldırdığı kişilerdir. Neo-liberal süreçte ulusal değerleri çiğnenen Üniversite, YÖK ile terbiye edilemez
    “Akademisyenler Bildirisi” adındaki bu metin Üniversiteyi yaralayıcı niteliktedir. Unutmayalım, Cumhuriyet’in değerleri bölgenin itildiği etnik- mezhep çatışmalarına karşı güvencedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne ve ulusun birlikte yaşama iradesine bağlı kalacağımızı, TC’nin kamu/özel üniversitelerinde göre yapan Akademisyenler olarak kamuoyuna ilan ediyor,
    Tüm akademisyenleri bu çıkmaz yoldan biran önce çıkmaya çağırıyoruz.
    T Ü M Ö D(Tüm Öğretim Elemanları Derneği) adına Prof. Dr. Kürşat Yıldız

  • din-bilim-catismasi-1445002578

    İçinde bulunduğumuz çağda dinciler hoşlarına gitmeyen düşünce ve eylemlerin sahibi olan birini bir kent meydanında diri diri yakabilirler mi diye sorsam; yanıtınız “Hadi canım sen de!” olacaktır!
    Bire bir değilse de çağımızda kent meydanında insan yakmaya eşdeğer bir olay yaşandı!
    Laiklik ilkesini kararlılıkla ve ödünsüzce savunduğu için özgürlüğünden yoksun bırakıldı! Ardışık davalar aracılığıyla güncel deyişle kumpasa alındı!
    Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ’dür yukarıda anılan sürecin öznesi!
    Zaman tünelinde bulunduğunuz nokta kadar yaşadıklarınız da önemlidir dedirten bir süreç yaşanıyor bu bağlamda!
    Rennan Pekünlü’nün ne denli haklı olduğunu yaşadığımız şu günlerde bir kez daha anlamış olmalıyız!
    Cuma namazı düzenlemesiyle dinselleşme yönünde atılan adım çok önemlidir. Bugün değilse bile yakın gelecekte yaşanacaklar önemini yaşayarak kavramamızı sağlayacaktır.
    Laiklik ilkesinin ne denli önemli olduğu; dinselleşmenin toplumu nasıl pençesine alıp şaşkına döndürebileceği son diyanet saçmalamasıyla bir kez daha anlaşılmış olmalıdır. Anamız, bacımız, kızımız helâl midir diye sorgulamaktan kafayı yemek üzere olduğumuz söylenebilir.
    Rennan Pekünlü’nün “Evrenin Evrimi : Big Bang Balonu Patladı!” konulu sunumunda edindiğimiz bilgiler ilginçti.
    Hiç kuşku yok ki; ülkemiz laiklik ilkesinin yerle bir olması bakımından önemli bir süreçten geçiyor. Bu durum Türkiye’de yaşayan ve çağdaş yaşamı önemseyen herkesin acı gerçeğidir artık!
    Ama, dünyanın geri kalanında da durumun hiç iç açıcı olmadığını saptamak durumundayız. Örneğin, NASA gibi uzay fatihi bir kurumun “tanrının parmak izi”ni yayımlamış olması bu iç karartıcılığın kanıtıdır.
    Bundan birkaç yıl önce basında “Tanrı’nın eli” başlıklı uzay görüntüleri paylaşılmıştı.
    http://www.space.com/24225-hand-of-god-photo-nasa-telescope.html
    Dünyanın en çok bilim üreten, pek çok kişi tarafından en gelişmiş ülkesi sayılan ABD’de dinozorlarla insanların eşzamanlı yaşadıklarına inananların oranı pek çoğumuzu şaşırtacak düzeydedir.
    Türkiye’de dinselleşme hızla yol alırken; batıda dinselleşme sınırlanmış görünebilir pek çoğumuzun gözüne! Bu manzaradan batıda dinselleşmenin pes ettiği anlamı çıkartılmamalıdır!
    Tutuculuk Türkiye’de doğrudan dincileri ve din adamı kisvelileri sözcü olarak kullanırken batıdaki eğilim bu amaçla bilim insanlarının kullanılması yönünde gelişmiştir. Rönesans’la birlikte din adamlarının toplumsal önderlik şansı kalmadığı için bilimle dinin örtüştürülmesi yolu seçilmiştir. Evrenin oluşumuna ilişkin olarak insanlıkla paylaşılan akıllı tasarım ve büyük patlama gibi varsayımlar bu yeni dönemin önemli aygıtlarıdır.
    Rönesans öncesinde kaldığı sanılan tutuculuk bu kez sözde bilimsel aygıtları kullanarak sahne almaktadır.
    Yeryüzüne egemen olan yayılmacılığın ve onun ayrılmaz parçası olan savaşların/çatışmaların bir de bu açıdan irdelenmesi gereklidir.
    Türkiye’deki durum son derece yalın bir biçimde gözler önüne serilmiş olsa da; “uygar batı”daki durumun hiç de sanıldığı gibi iç açıcı olmadığı göz ardı edilmemelidir.
    Fetvalar ve onların uzantısı sayılması gereken dinsel baskının bunaltıcı boyutlara vardığı Türkiye’de evrenin evriminden söz edilmesi, dinsel baskıcılığın küresel boyutuna ilişkin örnekler paylaşılması önemliydi!
    Bu paylaşımın Türkiye’de laiklik mücadelesiyle öne çıkan Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ tarafından yapılması da bir o kadar anlamlıydı!
    Ceyhun Balcı

    giordano-bruno-truth-does-not-change (1)

    Türkiye’de şu anda yapılmakta olan gerçeklerin çoğunluk kalkanıyla yadsınması değil midir? Aradan 500 yıl geçmiş olsa da aynı yerde duruyor oluşumuz düşündürücüdür!

  • BAĞIMSIZ TÜRKİYE ZAMANI

    yasasin_tam_bagimsiz_turkiye_h35120
    Son yıllarda böylesi acı ve dehşet dolu günleri kaç kez yaşadık? Artık sayamaz, saysak da anımsayamaz olduk!
    Sınırlarımızın ötesine yönelik tehlikeli ve gereksiz ilgi kendimizi vuran silaha dönüşmüş durumda!
    Suruç’la başlayan, Ankara’yla süren döneme eklenen son halka oldu Sultanahmet saldırısı!
    Güneydoğu’da belirli kentlerde yoğunlaşan kentsel kalkışmalarda gün başına düşen birkaç şehit haberine bağışıklık kazanılmış durumda!
    Biz anlamayınca ve kavramayınca; yaşam dediğimiz acımasız ve ödünsüz öğretmen her fırsatta bize anımsatır oldu içine yuvarlandığımız hendeği!
    Bir süredir içine düştüğümüz ve işin ilginci övünç payı çıkartmaya çalıştığımız “değerli yalnızlık” artık “ölümcül yalnızlık” olarak duyumsatmaktadır kendisini!
    Önce kendimize sırt çevirdik! Ardından önemli parçası olduğumuz bölgemize! Onu, temel taşı olduğumuz Avrasya izledi! Yüzümüzü döndüğümüz batının kara kaşımıza, kara gözümüze aşk duymadığı gerçeğini göz ardı ettik!
    Bu kadar saptama yeter!
    Umarsız değiliz!
    İvedilikle bölgemize ve ülkemize yüzümüzü dönmek durumundayız!
    Anadolu’nun, Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın sorunlarına batıcı çözümlere ve güdülemelere teşne olduğumuz sürece canevimizden vurulmayı sürdüreceğiz!
    24 Kasım’da Rus uçağını düşürdük diye şişinenlerin ayaklarını yere basma zamanıdır! Hemen her gün kapımızı çalan korku, dehşet ve ölümü savuşturmanın olmazsa olmaz yolu başta İran, Irak ve Suriye olmak üzere Rusya’yla dayanışma ve işbirliğinden geçiyor.
    Bugün Suriye ve Irak’a elini kolunu sallayarak geçenlerin çok zaman geçmeden insan kılığında ölüm makinesi olarak geri döndüklerini anlama zamanıdır!
    Akılcı ve ülkemiz yararına, dolayısı ile de bölgemiz ve insanlık çıkarına davranışlarımızın gerçekleşebilmesi için de Bağımsız Türkiye zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir.
    Türkiye için perde kapanmadan önce bu soylu ve zamanında iş görmüş, ortaya bağımsız bir ülke çıkartmış anlayışın anımsanması gerekiyor!
    Bu anlayışa dönülmediği sürece bugün Sultanahmet, yarın?
    Ceyhun BALCI

    tumblr_mscf9kO9Aj1sr8mjao1_400

  • KÜBA DEVRİMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

    slide30_600,400

    Fotoğraf 2004 Eylül sonunda Havana’da çekilmişti

     

    1 Ocak yılın ilk ve en yorgun günü olmasının yanı sıra 1959’dan bu yana Küba Devrimi’nin günü olma özelliğine kavuşmuştur.

    1957 yılının sonlarında 82 kişinin tıka basa dolsurduğu Grandma teknesi Küba’nın ıssız bir kıyısına yanaştığında, orada bulunanlar dışında utkuya inanan kaç kişi vardı acaba? Bir deniz yolculuğuyla başlaması bakımından Küba ve Türk devrimleri ilginç bir ortak noktaya sahiptir. Hatta, Bandırma vapurunda Mustafa Kemal’e eşlik edenler sayıca Grandma’dakilerden azdır!

    Küba’yı görenler anımsayacaktır!

    Ülkenin hemen her yerinde devrimle özdeşleşmiş savsözler yer alır kamusal alanlarda!

    “Patria a Muerte!” (Vatan yahut Ölüm) en bilinenlerden birisidir!

    Başta Castro ve Che olmak üzere devrimin Cienfuegos, ve Frank Pais gibi önde gelenlerini askersel üniformalar içinde görürsünüz Küba’da!

    Küba Devrimi pek çok yanıyla değil yazılara tuğla iriliğinde kitaplara konu olmuştur. Dolayısı ile, bu yazıyı bir soruyla sonlandırıp yılın başını önüne eğmiş bugününde okuru yormaktan uzak durmalı!

    “Vatan yahut Ölüm!” demenin devrimcilikle eşdeğer tutulabildiği Küba’ya karşılık benzer savsözlerin Türkiye’de gericilik, şovenlik ve hatta faşistlikle özdeşleştirilmesini anlayan varsa beri gelsin!

    Küba Devrimi’ne nice yaşlara demeyi unutmadan!

    Ceyhun Balcı

  • 2015’e Bakış!

     

    İşte bir alıntı:

    Sydney Opera House’daki konser salonu 2,700 kişiyi barındırır. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 37.000 kez görüntülendi. Eğer bu Sydney Opera House’da bir konser olsaydı, bu kadar insanın onu görmesi kapalı gişe yaklaşık 14 gösteri alacaktı.

    Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

  • ÖRGÜTLERİ TANIYALIM!
    Kare asları gibiler! Tutumları, söylemleri ve eylemleri aralarına kopya kâğıdı konmuş gibi aynı!
    Yılın dibini gördüğümüz bugünlerde kapanışı da birlikte yapıyorlar!
    Barış, için kan dökülmemesi için bugün (29 Aralık 2015) üyelerini iş bırakmaya çağırıyorlar! DİSK, KESK, TMMOB ve TTB aritmetik olarak kabaca milyon dolayında kişinin üye olduğu örgütler. Gerçek ise bu görkemli sayının son derece uzağındadır.
    Ne yazık ki bu 4 örgüt adına eylem denen son derece saygın bir aygıtı yalancı çobana eşdeğer duruma düşürmüşlerdir. Yanlış tercihler, yanlış zeminler ve yanlış duruşlar bu 4 örgütü tanımlamak için yeterli olur mu bilmiyorum!
    Tek tek not ediyorum! Bu 4 örgütün internet sitelerine erişiniz! Ne olduklarını, nerede saf tuttuklarını kolaylıkla anlarsınız! Hemen hiç birisi temsil ettikleri kitleyle uzaktan yakından ilintili bir tutum içinde değillerdir. Dolayısı ile kitleden kopuk ve doğal olarak da etkisizdirler.
    http://www.ttb.org.tr/
    http://disk.org.tr/
    http://www.kesk.org.tr/
    http://www.tmmob.org.tr/icerik/disk-kesk-tmmob-ttb-savasa-inat-barisi-savunacagiz
    Bu 4 örgütü ortak paydada buluşturan ise Türkiye’nin önde gelen sorunlarından birisi olan etnik ayrılıkçı terördür. Pek çok konuda iktidara karşı görünen bu dörtlü konu etnik ayrılıkçılık olunca hemen her zeminde, her eylemde bir araya gelebilmektedir. Üyelerinin tercihleri, eğilimleriyse hiç birini zerre kadar ilgilendirmemektedir.
    Yazının sonunda bu 4 örgütten TTB çatısı altında olan İzmir Tabip Odası’na getirmek isterim sözü! Son 10 yılda TTB’nin hekimleri/hekimliği öncelemeyen tutumuna karşı güçlü bir duruş sergilemesiyle öne çıkan İzmir Tabip Odası ülkemizin başındaki terör belasına karşı da ödünsüz duruşuyla kendini göstermiştir.
    Bağlantıya göz atmanızı ve yazıya konu edilenleri gözlerinizle görmenizi diliyorum!
    http://www.izmirtabip.org.tr/default.asp
    Son sözüm adı anılan sendika ve meslek örgütlerinin üyelerine! Özellikle de, hekim olduğum için meslektaşlarıma!
    Bu 4 örgütün çağrısına öfkelenip üyesi olduğunuz meslek odasından uzak durmayın! Tersine, odanıza yaklaşma gerekçesi olsun bu gibi gelişmeler! Yaklaşın ki, bu sorumsuzluk göreve gelemesin! İnadına üye olun, seçimlerde oy verin, görev almaya istekli olun!
    Meslek odanızı, sendikanızı bataktan kurtarmanın başka yolu yok!
    Ceyhun Balcı