SARAYSIZ BAŞKAN TÜRKİYE’DE
Saraylı Başkan’ın karşısına Saraysız Başkan’la çıkmak kötü bir fikir değildi. Zamanlama seçimle örtüşünce ve arzulanan sonuç da alınamayınca bu önemli konuğun gölgede kalması kaçınılmaz oldu!
Eski Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica CHP’nin konuğu olarak Türkiye’de!
Yeryüzündeki önemli çelişkilerden birisi böylelikle kamuoyu gündemine taşınmış oldu!
Bizim Saraylı Başkan birkaç bin kişi çevresinde etten duvar örmedikçe sokağa adım atmazken; Saraysız Başkan iki polis ve üç bacaklı köpeği Manuela ile kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeki barakada yaşayabiliyor. Dahası bu yaşamıyla gurur duyabiliyor.
Mujica’nın İzmir programına göz atınca aklımdan geçenleri paylaşmakta yarar gördüm!
Karşılama, kahvaltı, yemek, Kemeraltı kent gezisi ve Efes ziyaretlerine diyecek yok! Bu akşam (4 Kasım) Ahmet Adnan Saygun’daki konuşması da kuşkusuz ilgi çekici olacaktır. Ama, bu konuşmayı kimler izleyecektir? Mujica’yı görmeden tanıyanlar dolduracaktır izleyici koltuklarını. Bir bakıma körler, sağırlar ağırlaması yaşanacaktır. Bu da gereklidir denebilir!
Programa bir şey daha eklenebilir miydi?
Saraylı Başkan’a aşkla bağlı olanlarla buluşturulabilse de, Saraysız Başkan Mujica doğrudan onlarla temas kursa, onu tanımayanlara tanıtılsa biraz daha yarar sağlanabilir miydi bu ziyaretten! Kuşku duyulmasın ki; Mujica gibi bir alçakgönüllülük simgesi de büyük hoşnutluk duyardı böylesi bir buluşmadan!
Özetle, bilinmeyenleri bilenlere değil de bilmeyenlere öğretmek daha doğru olmaz mıydı?
Ceyhun BALCI
-
-
TÜRKİYE’NİN (OLAĞANÜSTÜ) SİYASET ORTAMI
Türkiye yaklaşık iki yıl önce Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve oylumlu yolsuzluk ve hırsızlık olayıyla sarsıldı! Uzunca zamandır yaşanmakta olan bu süreç Cemaat-AKP birlikteliğinin sonlanmasıyla su yüzüne çıktı. Kısa bir bocalamayı izleyerek hukukun değil ama siyasetin gücüyle tüm pisliklerin üzeri örtüldü.
Birkaç ay sonraki yerel seçimlerde halkın oyuyla tüm zanlılar aklandı!
Çok değil birkaç hafta önce kanlı Ankara saldırısı sonrasında Başbakan patlama sonrasında oylarımız artış gösterdi demekten alamadı kendisini!
Sayısız örnekten söz edilebilir!
Bu iki örnek bile Türkiye’de taşların yerinden oynadığını; hukuktan ve adaletten söz edilemeyeceği gibi, siyasetin de olağan koşullarda yapılmadığını göstermeye yeter de artar!
Bir başka taze haber!
Seçime haftalar kalmışken MHP Genel Başkanı ile CB RTE’nin gizlice görüştüğü savlanıyor.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/devlet-bahceli-erdoganla-basbasa-gizli-gorusme-yapti-124275h.htm
Son örneğe eklenen ilk ikisinden yola çıkılarak Türkiye’deki siyaset ortamının olağandışı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye’de iktidarı elinde tutanların darbeleri gerekçe göstererek “sandıkla gelen, sandıkla gitsin!” korosu oluşturmaları boşuna değildir.
Son birkaç yılda yaşananlar bile sandık fetişizminin ve ondan çıkan her sonucun kutsanması (kötü) alışkanlığının yaratabileceği tehlikeleri fazlasıyla ortaya koymuştur.
Elinizdeki güç ve olanaklar ölçüsünde sandıkta insan topluluklarına onaylatamayacağınız şey yoktur.
Hırsızlık ve yolsuzluk aklatılabilir; kan üzerinden yapılan siyaset getiri sağlayabilir!
Bu gibi koşullar altında yapılan siyasetin olağanlığından söz edilebilir mi?
Yanıt evetse söylenecek söz kalmamış demektir!
Hayır deniliyorsa siyaset ortamındaki paradigmaların değişmesi gereklidir! Hem de ivedilikle!
Uzunca süredir muhalefetliği tartışmalı olan ve her fırsatta iktidara destek oluşuyla ünlenen yavru muhalefet MHP işe önderini değiştirmekle başlamalıdır.
Ana muhalefetin de benzer bir gereksinim içinde olduğundan söz edilebilir.
Ancak, kendisini muhalefet olarak tanımlayan tüm yapı ve oluşumların strateji değişikliği gerekliliği ile karşı karşıya oldukları da kesindir!
Sandıkla gelip, sandıkla gitmeyeceği kesinleşen bu iktidar sandıkta yalnız bırakılmalıdır. Bir halk hareketinin örgütlenmesi ve ona öncülük edilmesi kaçınılmaz bir gereklilik gibi gözükmektedir!
Olağandışı siyaset koşulları altında olağandışı muhalefet yöntemlerine gereksinim duyulur!
Ceyhun Balcı, 03.11.2015Habergünce sitesinde yayımlanmıştır.
http://habergunce.com/yazar/Ceyhun-Balci-Turkiyenin-olaganustu-siyaset-ortami-73806.html
-
SICAĞI SICAĞINA SEÇİM ÇÖZÜMLEMESİ
Son birkaç seçimde olduğu gibi bu kez de yıkıma uğrayanları teselli etme göreviyle karşı karşıya kaldığımı fark ettim!
Sonuçlar ne olursa olsun Türkiye’de hatırı sayılır bir muhalif damar olduğunun altını çizmekte yarar var! Sorun bu muhalif damarın işlevsel ve etkili bir yola sokulmasıyla ilgilidir.
Dört yılda bir (bu kez olduğu gibi 5 ay arayla) yapılan seçimler aracılığıyla kendisini gösteren sandık fetişizminin aşılması gerekiyor. Birkaç ay önceki seçimde ortaya çıkan tablonun da etkisiyle beklenti çıtası daha da yükselince yıkım ve moral bozukluğu katlanmış oldu!
Sanılanın tersine bu kez sandığa gitmeyenlerin (7 Haziran) AKP’liler olduğu anlaşılmıştır. Söz konusu kesim sandığa gidip de görevini yerine getirince alışılmış seçim sonuçları tablosu bir seçim aradan sonra yinelenmiş oldu.
Her ne olursa olsun 7 Haziran bir fırsata dönüştürülebilir miydi? Halkın yarıdan fazlası AKP dışı partilere yöneldiğine göre en azından kuramsal olarak bu başarılabilirdi diye düşünmek gerekiyor! Ana muhalefet, AKP ile koalisyona heveslendi. MHP her şeye hayır dedi. HDP ise uzantısı olduğu terör örgütüyle bağlantısını saklama çabası göstermedi. Oysa, üçü bir araya gelip tek maddeli bir protokol ile Türkiye siyasetindeki önemli bir etkeni ortadan kaldırıp kendilerine yer açmayı deneyebilirlerdi. Onlar bunu yapmayınca emanet oylar asıl adrese döndü. Buna eklenen bir önceki sandık küskünlerinin dönüşüyle dün geceki manzara ortaya çıkmış oldu!
Seçimden birkaç gün önce kendisini gösteren bazı gelişmeler bir araya gelemeyen üçlünün bir araya gelebildiğini göstermişti! Atlantik ötesindeki gücün maşası olduğu her şekilde ortaya çıkan cemaatle birlikte saf tutmayı göze alabilen üçlü Türkiye’nin başındaki diğer önemli dertle ilgili tek adım atma denemesinde bile bulunmadı. Bu edilgenlik doğal olarak bu üç partinin seçmenlerini etkiledi. MHP seçmeni aslı varken niye suretine oy vereyim dedi! CHP’nin oy artışı devede kulak kaldı. HDP’nin terörle bağlantısı kesinleşince baraja takılması bile söz konusu oldu! Diğer yandan, HDP’nin AKP karşıtlığı konusundaki içtenliği de sorgulanmaktaydı. Bu konuda da sınıfta kalınca oy yitirmiş oldu!
Türkiye’de AKP’ye karşı çıkacakların bu gibi hatalarını düzeltmeleri öncelikli gerekliliktir.
Bir başka önemli noktaya da değinilmeden geçilmemelidir!
Türkiye’de muhalefeti içtenlikle üstlenecek olan siyasi yapılar sandık fetişizminden sıyrılma göreviyle karşı karşıyadırlar. Bir seçim aradan sonra AKP ile seçim sandığı aracılığıyla başa çıkılamayacağı (bir kez daha) kavranılmış olmalıdır.
Muhalefet etmenin seçim dışında yol ve yöntemleri olduğu anımsanmalıdır!
İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur!
Son olarak gözü korkan, umutsuzluk denizinde yüzenlere bir çift söz edilmelidir! Siyaset ortamında yaşanan çılgınlıklar Türkiye ile sınırlı değildir. Fransa’da Sarkozy gibi birini başkanlığa taşıyan, İtalya’da Berlusconi gibi bir çamur deryasını bir değil birkaç kez iktidar yapan anlayış da bizdekinden farklı değildir. Son olarak Nazi toplama ve ölüm kamplarının ülkesi sayılan Polonya’da benzeri bir gelişme yaşanmıştır. Bu yakın tarihi hiç yaşamamış gibi davranan halk yabancı düşmanlığını saklamayan bir parti ve önderi iktidara taşımıştır. Bizdeki fark , buradaki gelişmelerin biraz daha köşeli ve keskin oluşundan kaynaklanan ürküden ibarettir!
Doğru yerde ve ilkede birleşmeyle Türkiye’deki gidişin tersine döndürülmesi olasıdır! -
İzmir’de ya da Çeşme’de rastladığım pek çok Suriyeliyi fotoğraflayabilirdim. İçimden gelmedi! Canımızı sıkan bu görüntülerin asıl sorunun önüne geçemesinden kaygı duydum!
İzmir’de, Türkiye’de, Avrupa’da her hangi bir yerde yaşanan Suriye trajedisinin özeti VATANSIZLIK‘tır!
Bundan 2.5 yıl önce Paris’in orta yerinde tanışmıştım Suriye sorunuyla. Fransa’nın da destek verdiği Özgür Suriye Ordusu müzik eşliğinde dansla ve coşkuyla bezeli bir gösteri sunmaktaydı gelip geçenlere. Tam bir davulun sesi uzaktan hoş gelir durumuydu.
Oracıkta bir canlandırma yapma gereği duymuştum!
Olmaz ya oldu diyelim!
Fransa’nın Brötanya bölgesini Fransa’dan kopartmak isteyen birileri her hangi bir ülkenin büyük kentinin orta yerinde benzer bir coşkuyla gösteri yapabilir miydi?
Akla getirilemese de böyle bir şey yapılacak olsa Fransa o ülkenin başına üşüşmekten geri durmazdı.
Karşımda duran emperyalizmin ta kendisiydi!
Mayıs, 2013. Paris’te Özgür Suriye Ordusu “coşkusu”. O gün için akla bile getirilmeyecek karabasan bugün yaşanıyor. Emperyalizm ektiğini biçiyor. Olan da suçsuz, sıradan insanlara oluyor…
KENTİMİZDEN SURİYELİ MANZARALARI
İzmir’de yaşayan birisi olarak başlangıçta çok uzağımızda kaldığını düşünmüştüm Suriye trajedisinin. Yatışmak şöyle dursun; her geçen gün büyüyen yangın son bir yılda Türkiye’nin en batısına uzanan trajediyle tanışmamızı kaçınılmaz kıldı. Avrupa’ya el uzatılacak uzaklıkta oluşumuz önde gelen nedendi. İzmir, Suriyeli mülteciler için kalıcı olmaktan çok geçici bir kent oldu!
İzmir’de yaşayanlara ya da yolu düşenlere önerimdir!
Konak metro istasyonunda başlayan Basmane’ye uzanan kısa bir yürüyüş pek çok Suriyeli manzarasıyla karşılaşmanıza yetecektir. Metro istasyonu ve çevresinde yoğunlukla gözlemlenen dilenecek denli yoksul/yoksun Suriyeli görüntülerinin; Tilkilik dolaylarında yerini mükemmel olmasa da daha iyi sosyo-ekonomik durumlu Suriyelilere bıraktığını kolaylıkla fark edeceksiniz!
Fevzi Paşa Bulvarı’ndaki otellerde ise kaymak tabaka sayılabilecek Suriyelilerle karşılaşmak hiç kimseyi şaşırtmamalı!
İzmir’den biraz daha batıya gidip Çeşme’ye vardığınızda Suriyeli manzaralarının çok daha ürpertici olduğunu eklemek gerek! Ortak payda vatansızlık olsa da sağkalım şansının cüzdanınızın kalınlığıyla doğru orantılı olduğunu fark etmemeniz olanaksız! Şişme botla serüvene atılacak olanların karaya ayak basmak kadar denizin dibini boylamak gibi bir yazgıyla karşılaşabileceğini duyumsamak Çeşme’nin serin esintilerle katlanan kasvetli havasında daha bir etkileyici.
Farklı kesimlerden Suriyelileri buluşturan ortak payda : Vatansızlık!
Bugün ülkenizdeki konumunuz, parasal durumunuz ne olursa olsun! Bir kez vatansız konumuna düştüğünüzde adınızın önüne “perişan” sıfatının eklenmesi kaçınılmaz. Bu manzaraları gördükçe bir yandan içim parçalanırken diğer yandan da vatansızlık denilen berbat durumun her birimize eşit uzaklıkta ve hiç de olasılık dışında olmadığını duyumsamanın dehşetiyle sarmalandım.
Biz Türklerin bu trajediye komşu olmalarının yanı sıra darma dağın olan bunca insanın başına gelenlerden sorumlu olduğunu düşünmek can sıkıntımı katlamaktan öte anlam taşımıyor. Var oluşundan bu yana temel ilkesi barış olan bir ülkenin Suriye yangınından birinci derecede sorumlu olması sindirilebilir bir durum değil. Kuşkusuz öncelikle yönetenler sorumludur bu durumdan. Ama, şu ya da bu şekilde Türkiye’de yaşayan her birimizin de payı vardır bu trajedinin gelişip, serpilmesinde! Yönetenlere destek olmamış olabiliriz ama onların dehşet verici sormsuzluğu ve aymazlığına dur diyememiş olduğumuz da seslendirmemiz gereken acı bir gerçektir.
Bugün (31.10.2015) Viyana’da yapılan Suriye sorununun ele alındığı çok ülkeli toplantının başarısızlıkla sonuçlanmış olduğu haberi düşünce ajanslara iç karartım biraz daha koyulaştı. Ama, düşününce çözümün hiç de uzakta olmadığını fark ettim.
Bilindiği gibi Rusya bir bölge ülkesi olarak Suriye’de yaşanmakta olan zorbalığa ve haydutluğa bir aydan bu yana dur deme kararlılığı sergiliyor. Suriye’yi böldürmeyeceğim, uzaklardan gelip burada yangın çıkartanları hoş görmeyeceğim, onların hesaplarının bir parçası olmaktan öte anlam taşımayan kurgulara geçit vermeyeceğim demektedir Rusya açıkça!
Çözüm çok açık!
Bu yangını çıkartan, milyonlarca insanı vatansızlaştıran, yüz binlercesini yaşamdan kopartan kurgunun maşalığına soyunan Türkiye hiç olmazsa şu andan başlayarak hatasından dönebilir. Rusya’nın bu trajediyi sonlandırabilecek değerdeki girişimine destek vermek, eşkıyaya verilen desteği sonlandırmak, Suriye’den ayrılmak zorunda kalanların ülkelerine geri dönüşüne fırsat tanımak…..
“Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen bir önderin, Mustafa Kemal’in ülkesine ne de çok yakışan bir tablo değil mi? Bu güzel tablonun oluşması için her birimize düşen görevi göz ardı etmemek gerekiyor. Barışa erişmek için haykırmaktan, meydanları doldurmaktan öte yapılacaklar olduğunu akıldan çıkartmadan!
Ceyhun BALCI,
-
CUMHURİYET’İN
EN DEHŞETLİ YILDÖNÜMÜCumhuriyet’in 92. yıldönümüne bir sokak kabadayısının densizliği ve sınır tanımazlığı damga vurdu! Ne kadar utansak ve korksak azdır!
Dün akşam Trabzon’da sıradan bir futbol maçı sona eriyor! Sayısız örnekte yaşandığı gibi bir taraf haksızlığa uğradığını ileri sürüyor. En fazla televizyon programlarının konusu olabilecek bu olay Cumhuriyet’in yıldönümünde farklı bir boyut kazanıyor!
Maçı İstanbul’da televizyondan izleyen sokak kabadayısı görünümlü başkan bir bilemediniz bir kaç izlemede hüküm veriyor! Hakem hatalıdır!
Trabzon’u arayarak yönetimin Trabzon’daki üyelerinden hakemin stadyumdan ayrılmasının önüne geçilmesini istiyor. Aklını yitirmişliğe eşdeğer bu davranış biat kültürünün sadık neferlerince yerine getiriliyor!
Hakemler stadyumdan ayrılamıyorlar! Güvenlik denen gerekliliğin yalnız ülkenin belirli bölgelerinde değil Trabzon’da da söz konusu olamayabildiği bu olay sonucu anlaşılmış oluyor.
Diyelim ki başkan buyurdu! Buyurdukları biat etti uyguladı! Güvenlik güçleri neredeyse sabaha kadar süren bu alıkoymayı fark etmedi mi? Fark ettiyse gereğini neden yerine getirmedi?
Bu dehşet verici gelişmeyi kameraların karşısına geçerek sıradan bir olaymış gibi anlatan Trabzonspor’un sokak kabadayısı görünümlü başkanı son derece rahattı! En küçük kaygı ve korku ifadesi yansıtmıyordu ne yüzü ne de vücut dili!
Türkiye bir kaç gün sonra önceki pek çoğu gibi yaşamsal önemde bir genel seçime gidiyor! Bir kulüp başkanının iki çift sözüyle insan alıkonulabilen ve bu dehşete göz yumulabilen bir ülkede seçimlerin ne denli sağlıklı bir şekilde gerçekleşebileceğini varın sizler düşünün!
Bu dehşet verici olayın CB RTE’nin araya girmesiyle sonlandırılabildiğinden söz ediliyor. Her hangi bir yerde alıkonulanlar, başları sokak kabadayılarıyla derde girenler bundan böyle polis yerine Beştepe’yi mi arasınlar diye sormadan edebilir misiniz? Seçime bir kaç gün kala bu olydan da bir seçim çalışması çıkartıldığını görmüş, yaşamış oluyoruz!
Bu dehşet verici olyın hiç mi kazanımı yok diye soranlara yanıtımdır! Sinema dünyamız dört dörtlük bir karakter oyuncusu kazanmıştır! Öyle bir oyuncu ki rol yapmıyor! Yaşam biçimi böyle!
Adam olamamış olsa da “sapına kadar erkek” olduğu kuşku götürmez olan bu yeni oyuncunun başta hakem dövme sahneleri olmak üzere gereğinde kadın dövme konusunda da kusursuz bir beceriye sahip olacağından kimse kuşku duymamalı!
Cumhuriyet nedir diye sorar dururuz!
Dün geceki olaydan sonra Cumhuriyet’in tanımları arasına “Cumhuriyet erkek olmak değil öncelikle adam olmaktır”ı eklemek gerkiyor.
Türkiye’de yaşamak her geçen gün zorlaşıyor!
Ceyhun Balcı, 29.10.2015
-
PARALEL SAAT VE CUMHURİYET

Daha birkaç gün öncesine kadar zamanı öğrenmek için saate bakmamız yetiyordu. Pazar gününden bu yana haşır neşir olduğumuz saat karmaşasıyla birlikte saate bakmak yetmez oldu! Kol saati başka, duvar saati başka elektronik aygıtlar başka saat göstermekte.
Uçağını, trenini, otobüsünü, dersini, sınavını kaçıranlar gırla!
Yarın Cumhuriyet’in kuruluşunun 92. yıldönümünü kutlayacağız. Karamsarlara göre kutlanacak bir şey olmayabilir. Oysa, içeriden, dışarıdan sağcısıyla, solcusuyla ve elbette orta yolcusuyla kurulduğu günden bu yana yerle bir edilmek istenen Cumhuriyet şu ya da bu şekilde ayakta! Bu durumda kutlama yapmak için yeterince neden var demektir.
Tarih bilgilerine bakacak olursak ortaçağ geride kalalı yüzyıllar olmuştu. Anadolu’da ortaçağ Cumhuriyet’le birlikte sonlanmıştır. İlk bakışta iddialı bir saptama gibi görünebilir! Ama, Baltık’tan yola çıkan Rus donanmasının Çeşme önlerine gelebileceğini öngöremeyen bir karanlık anlayışı ortaçağdan başkasıyla bağdaştırmak olası mıdır?
Ya da Baltalimanı Antlaşması ile cılız ekonomisini yabancılara teslim eden Osmanlı’nın haremdeki cariyelere, gözdelere ve hasekilere lüks tüketim uğruna uçan kuşa borçlu olması başka nasıl açıklanabilir?
Cumhuriyet’i biçimsel olarak tanımlamak için pek çok şey söylenebilir! Sözü bir yana bırakıp öze dönmek gerekirse Cumhuriyet insan aklını özgürleştirdi, böylelikle de karanlık kafaları aydınlıkla tanıştırdı demek yanlış olmaz!
Bir yandan Cumhuriyet varlığını sürdürürken diğer yandan da onu yıkma çalışmaları olanca hızla sürdürüldü.
Bugün kendisini gösteren akla zarar paralel saat karmaşası Cumhuriyet’i kuranların izinden ayrılınmış olmasıyla çıkmış oldu ortaya.
Aklı inancın, bilimi dinselliğin önüne koymak demek olan Cumhuriyet etkisini sürdürüyor olsaydı saatin kaç olduğunu bilemeyecek duruma düşmezdik.
Seçim gerekçesiyle saatlerin geri alınmasını erteleyebilirsiniz! Ama, bunu yaparken günümüze egemen olan elektronik ortamı göz ardı edemezsiniz. Aklını kullanan bir Cumhuriyet yöneticisi bunun önlemini alırdı, almalıydı!
Basit bir düzenlemeyle, belki de uluslararası düzeyde bir girişimle bugünlerde biri birimize saat kaç diye sormak zorunda kalmayabilirdik?
Bugün ne yapacağını bilemeyen insan yığınları kurtarıcı aramak zorunda kalmazdı Cumhuriyet’in özünden kopmuş olmasaydık!
Yarın Cumhuriyet’in 92. yıldönümünü kutlayacağız!
Saatin kaç olduğundan emin olamadan!
Böylesi hiç yaşanmamıştı!
Başımıza bir de paralel saat çıktı!
Bir kez daha anlayabildik mi Cumhuriyet’in anlamını ve önemini?
Ceyhun Balcı -
BALKABAĞI VE AŞURE
Özüyle ilintisini yitirmiş bir aşure örneği
Aşure ayındayız! Aşure dağıtma geleneği birkaç gündür İzmir sokaklarına da yansımış durumda.
Her ne kadar ilk aşureyi Nuh peygamberin tufan sonrası elinde kalan ürünlerle yaptığı söylense de; aşure Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesiyle ilintili bir Alevi geleneği. Mezhepsel ayrılıkların derin olduğu göz önüne alındığında aşurenin pek çok kesimce benimsenen bir gelenek olduğuna kuşu yok. Gösterişten yoksunluk bu yas ve anma yiyeceğinin önde gelen özelliği.
Günümüzde hemen her alanı etkisi altına alan tüketim çılgınlığı aşureyi de kazanç alanına dönüştürmüş durumda. Elde bulunan, bulunmayan ne varsa aşureye katılıyor. Hatta, bu amaçla hazır paketler bile hazırlanıp tüketime sunuluyor.
CB RTE’nin artık kabak tadı veren bilmem kaçıncı muhtarlar toplantısında balkabağı içinden aşure dağıtımı yapması çağrışıma yol açmasa olmazdı. Bilebildiğim kadarı ile aşurenin bu şekilde dağıtımıyla ilgili bir gelenek, görenek yok.
Ama, balkabağının başkaca gelenek, görenek ve inançlarla yakın ilgisi var!
Birkaç gün sonra Hıristiyanların yoğunlukla yaşadığı ülkelerde “Cadılar Bayramı” kutlanacak. Her yılın 31 Ekim’de Haloween Günü olarak da adlandırılan bu gün boyunca çeşitli etkinlikler yapılır. Sözcük anlamı Kutsal Akşam olan Haloween’ın kökeni pagan Keltlere uzanıyor. Çocukların farklı giysiler içinde kapı kapı dolaşıp “şaka mı şeker mi?” sorusuyla harçlık topladıkları, muziplik yaparak eğlendikleri bu gün son zamanlarda Türkiye’de de tanınmaya başlandığı söylenebilir.
Balkabağı Cadılar Bayramı’nın önde gelen simgesidir. İçi oyularak ve ışıklandırılarak şeytana benzer ikonlar oluşturulur. Böylelikle Cadılar Bayramı’nın baskın süsleme gereci yaratılmış olur. Bu nedenle tonlarca balkabağının çöpe atıldığı da bir gerçektir.
Balkabağı içinden aşure dağıtımı kültürel kirlenmenin ve yozlaşmanın fotoğrafı olarak tarihteki yerini almış oldu. Hem de muhafazakâr olduğunu her fırsatta ileri süren bir (önemli) kişi aracılığıyla.
Yine bu fotoğraf aracılığıyla muhafazakâr olmanın bile bir beceri ve bilgi gerektirdiğini anlamış oluruz. Dinsel görenekler bağlamından kopartılıp gösterişe kurban edildiğinde ironik durumların yaşanabildiğini gören bizlere düşen ise gülmekle ağlamak arasında karar verememektir! -
BARO BAŞKANININ KAFA KARIŞIKLIĞI

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir ELÇİ, bir televizyon izlencesinde “PKK’yı terör örgütü olarak görmüyorum!” diyerek tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu!
“PKK’yı terör örgütü olarak görmüyorum” demek “dünya kendi çevresinde de, güneşin çevresinde dönmediği gibi bir öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” demeye eşdeğer bir durumdur!
Bu akla zarar sözleri bir yana bırakalım!
Türkiye’de terör ve terör örgütü algısı üzerine son birkaç yılda yaşananları anımsarsak baro başkanı da olsa bir vatandaşın bu konudaki kafa karışıklığını anlayabiliriz.
Açılımı başlatan Habur çadır mahkemesi unutacağımız kadar gerilerde kalmadı! Önderlerinin buyruğuyla Türkiye’ye giriş yapan eli kanlı eşkıya davul, zurna ile karşılanırken; yüce Türk yargısı da üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirerek “barış” uğruna özveride bulunmuş oluyordu!
MİT’le PKK’yı Oslo’da masaya oturtan iklim çok eskilerde göstermemişti kendisini oysa! “Analar ağlamasın!” sözünün rehberliğinde girişilen ve terörden canı yanan topluma yaşadıklarını unutma öğüdü veren sayısız devlet büyüğünün sözleri kulaklarımızdan silinmiş olabilir mi?
Oslo’da edinilen özgüvenle görüşmeler bu kez on binlerce kişinin ölümünden sorumlu İmralı hükümlüsünün mekânında sürdürülmedi mi? Birileri onunla görüşmenin erdemlerini saymakla bitiremezken; başka birileri de İmralı görüşmecisi olabilmek için kırk takla atmaktan geri durabildiler mi?
Tüm bunlar olurken İmralı’daki dışarı çıkmak için gün saymaya başlamıştı bile! Diğer yandan da teröre evlatlarını vermiş olan yığınlar barışa(!) ve Öcalan’ın özgürlüğüne ısınma turlarına çıkartılmıştı!
Hiç unutmam!
Sosyal medya başta olmak üzere tüm basın, yayın ortamlarında PKK’nin İmralı’daki önderine yönelik aşağılayıcı söylemlerde bulunanlara yönelik cadı avı bile başlatılmıştı. Ne de olsa onun da kişilik hakları vardı kimi kendini bilmezlere göre! Bu görünürdeki gerekçeydi! Asıl dert açılımı tereyağından kıl çeker gibi kotarmaktı!
Böylesine şizofrenik bir ortamda Diyarbakır Baro Başkanı’nın kafa karışıklığı olağan bir durum değil midir?
Bana sorarsanız Tahir Elçi’yle aynı görüşte olmam söz konusu bile olamaz! Ama, böylesi iki yüzlü, oynak ve doğrultusu belirsiz koşullar altında ona öfkelenmenin içimden gelmediğini de saklayamam!
24 Temmuz’dan bu yana görevini anımsayan ve o görevin gereğini yerine getirmeye başlayan devlet, kendisini unutturmuş olmasaydı, Tahir Elçi de bu gibi sözler kullanmayı aklından geçirmezdi düşüncesindeyim!
Ceyhun Balcı, 20.10.2015 -
AİHM’in Perinçek-İsviçre Davası’na ilişkin son kararı kestirilenden çok daha fazla sonuca gebedir. Ama, bu sonuçların kendiliğinden ortaya çıkması beklenmemelidir!
Çalışmalar ara vermeksizin sürdürülmelidir!http://www.e4haber.com/yazarlar/ceyhun-balci/aihm-karari-ve-ermenistan/50/
ERMENİSTAN Futbol Federasyonu logosunda iki Ağrı’nın ne işi var? Futbol yalnızca futbol değildir. Bırakınız logoyu Ağrı dağlarının sahipliği konusu Ermenistan Anayasası’nda bile yer almaktadır. AİHM kararı bu düşmanlığın sonlandırılması için de fırsat sunmaktadır Ermenistan’a!
-
MELEK HANIMIN ZİYARETİ (!)
Ankara’nın başkent oluşu Cumhuriyet’le yaşıt! Cumhuriyet’in ilanından 16 gün önce 13 Ekim 1923’te TBMM kararıyla başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşındı! İmparatorluğun külleri üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri ilk meclisle birlikte Ankara’da atıldığı için bu karar yeni bir sayfanın açıldığı döneme uygun bir gelişmeydi!
http://www.ataturk.net/mmuc/baskent.html
Yarın (18.10.2015) günü Almanya Başbakanı Şansölye Melek Türkiye’ye bir günlük çalışma ziyareti gerçekleştirecek. Türkleri ve Türkiye’yi sevmediğini saklamayan Şansölye Melek mülteci akınının zorlamasıyla geliyor İstanbul’a. Tek gündem maddesi Suriyeli mülteci akınının Türkiye’de durdurulması!
Durum böyle olunca Türkleri doğrudan aşağılamak söz konusu değil bu kez! Heybesinde bir kaç tane havuç bulunacağı kesin!
Bir kaç milyar avro para, vizenin kaldırılması ve üyelik görüşmelerinin hızlandırılması havuçlarıyla kandırmaya çalışacak bizimkileri.
Vizelerin kalkması zaten bir kaç yıl içinde yürürlüğe girecek bir antlaşma maddesidir. Dolayısı ile bu yürürlüğün öne alınmasından başka bir şey değildir mükemmel gelişme! Yine de, havai fişekli kutlama yapmaya değer bir gelişme olarak sunulacaktır seçim öncesinde Türk halkına!
Bir kaç milyar avronun sözünü bile etmeye değmez! Suriyeli mültecilerin Türkiye’de konuk edilmelerinin yaratacağı parasal tablo bu havuçla karşılaştırılamayacak denli oylumludur.
Üyelik görüşmelerinin hızlandırılması konusu da aldatmacalarla dolu bir başlıktır.
Sonuç olarak havuç adı altında sunulacakların anlamlı bir değeri yoktur.
Yazıya Ankara’nın başkent oluşuyla başlamıştık. Ankara’daki kanlı saldırının acısıyla geçen haftaya rastlayan Ankara’nın Başkent Oluşu bırakınız kutlanmayı akla bile getirilmedi!
Şansölye Melek’in ziyaretindeki ayrıntıya değinerek sonlandıralım sözlerimizi!
Melek hanım Türkiye ziyaretinde Ankara’ya ayak basmayarak da bir saygısızlık yapmış oluyor. Doğrudan değilse de, dolaylı olarak!
Olağan koşullar altında böyle bir ziyaret programı oluşturulamazdı! Ama, gelin görün ki; Türkiye’deki eşdeğerleri de Türkiye’yi, Türkleri ve onların nezdinde kendisini gösteren değerleri sevmemekte Melek hanımla yarışa tutuşabilirler.
Özetle, Melek hanım nezaketsizlik yapmış olabilir ama, bu aşağılamanın gerçek sorumluları Ankara’daki İstanbul kafalılardır!
Ceyhun BALCI, 17.10.2015
Not : İstanbul kafalılar nitelemesinin alınganlık yaratmasına gerek yok! Ankara başkentken, İstanbul’u öne çıkartan, bir önemli yabancı konuğun Ankara’ya gelmemesini sorun etmemek Osmanlı özlemciliği ve Cumhuriyet düşmanlığıyla açıklanabilir. İstanbulluları ve İstanbul’da yaşayan dostları bu nitelemeden bağışık tuttuğumun bilinmesini isterim.






