• DÜNYA ATLETİZM ŞAMPİYONASI’NIN
    ARDINDAN

    Pekin’de dokuz gün süren spor şöleni dün sona erdi. Atletizmin sporların anası olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Yüzme ya da jimnastik de öyle görülür. Ama, yaşamı boyunca ayağını suya sokmamış milyonlarca insan vardır. Benzer şekilde jimnastik sporunun yanından geçmemişler hiç de az değildir.
    Ama, bir karasal hayvan olan insanın ileri engelliler dışında hemen her gün atletizm yaptığını söylemek yanlış olmaz. Başka deyişle atletizm yaşamın bir parçasıdır.
    Madalya tablosuna bakıldığında 40’ı aşkın ülkenin bir şekilde madalya aldığı görülüyor. Kenya ve Jamaika doruktaki ülkeler. Kenya, orta ve uzun mesafelerdeki başarısına cirit atma altını eklemiş durumda. Jamaika sprint yarışlarındaki tartışılmaz egemenliğini madalya tablosuna bir kez daha yansıttı. Usain Bolt sportif üstünlüğünü canayakınlığıyla perçinlemeyi sürdürdü. Ben yarıştığım sürece sizlere ekmek yok dedi anlayanlara!

    filepicker-QQriNbJgS16dKBncEa4h_Usain_Bolt
    ABD’nin başarısı tartışma gerektirmeyecek düzeyde. Doğrusunu isterseniz Küba dışındaki Karayip ve Orta Amerika ülkelerinin madalya kazanımlarını da ABD’ye eklemek gerekir. Çünkü, o atletlerin de tümü ABD yetiştirmesidir.
    Etiyopya’nın uzun mesafe ustalığı Kenya tarafından biraz olsun aşındırılmış olsa da hakkı yenmemeli. Güney Afrika’nın çıkışı not edilmeli. Bir sonraki şampiyonada adından çokça söz edilecek bir ülke olmaya adaydır.
    Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa ülkeleri beklenen düzeyde başarılı oldular denebilir.
    Polonya’ya bir parantez açılmalı. Hemen tüm dallarda var olduklarını gösterdiler. Daha fazla madalya almaları işten değildi. Ama, bir atletizm ülkesi oldukları belgelidir.
    Amerika anakarasından Kanada da ben geliyorum diyenlerden bir başkası olarak göze çarptı bu şampiyonada.
    Rusya birkaç yıldır nadas dönemi yaşıyor. Geleneksel başarılar kazandıkları dallarda bile yok gibiydiler. Yine de 110 engelci Şubenkov’la parlamayı başardılar.
    Çin ev sahibi olmanın sağladığı avantajı kullanarak atletizmdeki varlığını süreklileştirme yolunda önemli adım attı. 4X100 erkek bayrak yarışındaki gümüş madalyaları tüm zamanların en önemli olaylarından sayılmalıdır.
    Küba bir süredir bocalasa da bu şampiyonada da 2 altın, 1 gümüş elde ederek atletizmde var olduğunu kanıtladı. İngiltere büyüklüğündeki adada 10 milyonluk nüfusla elde ettikleri başarı ABD ile karşılaştırıldığında çok daha anlam ve önem kazanmış oluyor.

    yarisley silva
    Son sözü kendimiz için söyleyelim!
    Türk atletizminde son yıllarda göze çarpan olgu devşirme yoluyla başarıya kestirmeden gitmek oldu. Rusya’da bile devşirme olduğuna göre bunu çağın karşı konulmaz bir gelişmesi saymak olası. Ancak, dengeyi iyi tutturmak gerekir. Az sayıda yerli çok sayıda devşirmenin arasında kaybolmamalıdır.

    Devşirmeyi ilerletme kararlılığı göze çarptı. Kübalı ve Jamaikalı iki yeni devşirme bundan böyle sprint yarışlarında da var olmayı amaçladığımızın göstergesi.
    Bizim açımızdan en önemli başarı Azeri kökenli Guliyev’in 200 metre finali koşması ve iki kişiyi geçerek 6. olmasıdır. Guliyev’in beyaz tenli olması ve bu bağlamda tek örnek oluşu da dikkate değerdir.

    guliyev
    Az sayıdaki başarılı atletimizi bozuk para gibi harcama konusunda uzmanlaştık. Önce Süreyya Ayhan, sonra Nevin Yanıt ve son olarak Aslı Çakır Alptekin! Bir şampiyonlukla fazlaca edinime olanak veren ödül yönetmeliği gözden geçirilmelidir. Saman alevi gibi yanıp, sönmelere değil de sürekli başarılara uyarlanmalıdır.
    Uzun mesafelerde Afrikalı devşirmelere bel bağlayan Türk atletizminin geçmişteki Mehmet Yurdadön, Sadık Salman, İsmail Akçay, Hüseyin Aktaş ve Mehmet Terzi örneklerini anımsamasında yarar var!

    8167_8669

    ismail-akcay

    İsmail Akçay 1968 Mexico City Olimpiyat Oyunları maraton 4.sü

    Olimpiyat madalyalı çekiç atıcımız Eşref Apak tek bir geçerli atış yapabilmiş. Diğerleri fileye takılmış. Ciddi bir hoca sorunu olduğu anlaşılıyor. Kimi durumlarda sporcu yerine eğitici getirmek de düşünülmeli.
    Sportif başarı kadar doping gölgesinden kurtulmak da önemli! Kazanılan bir olimpiyat şampiyonluğu birkaç yıl sonra utanç gerekçesine dönüşüyorsa bu konu üzerinde iyice düşünülmeli.
    Hemen her şeyi siyasi propaganda gerecine dönüştüren son 13 yıla damga vuran anlayış bu olumsuzlukların önde gelen sorumlusudur.
    Pekin’de oluşan tabloya göre Rio olimpiyatları çok görkemli bir atletizm şöleni sunacak gibi duruyor sporseverlere!
    Sporun futbol ve at yarışından ibaret olmadığı insanımızca da anlaşılsa keşke demekten başka bir şey gelmiyor elden!
    Ceyhun Balcı

  • IMG_8291

    DÜNYANIN EN İYİ İNSANI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

    30 AĞUSTOS ZAFER VE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 

    BAYRAMINIZI KUTLUYOR…


  • Bu yazı, bağlantısı yazıda yer alan bir başka yorumla ilgili eleştiri amacıyla yazılmıştı. Doğal olarak da, eleştirilen yazının yayımlandığı ortamda okurla buluşması öncelendi! nycturk internet sitesi yönetimine konuyla ilgili olarak ulaşıldı. İlk iletiye yanıt olarak eleştirilerimin sitede yer bulabileceği bildirildi. Yazımı yayımlanması istemiyle ilettiğimde kapı duvar oldu! Olumlu ya da olumsuz bir yanıt vrme zahmetine katlanılmadı!

    nycturk internet sitesini yönetenlerle tanışıklığım yok! Ancak, yanıt hakkına ve eleştirel düşünceye çok da saygılı olmadıklarını söylemem kaçınılmaz!

    BARIŞI DOĞRU TANIMLAMAK!

    Değerli meslektaşım Dr Sedat ULKATAN’ın bağlantıdan erişilebilecek yazısı son derece dokunaklı. Sosyal medyada aldığı beğeniler de bu durumun sağlam kanıtı.
    http://nycturk.com/v3/yorum-bir-doktordan-savas-isteyenlere-bir-anlati/
    Yazıdaki kimi noktalara itirazım var!
    Meslektaşımı incitmeden, yazısını da değersizleştirmeden itirazlarımı sıralamak isterim.
    Öncelikle, yazının başındaki “PKK Terörü” ifadesinin durumun doğru saptanması bakımından önemli olduğunun altını çizmekte yarar var!
    Türkiye kimi zaman ayrılıkçı kimi zaman da dinsel motiflerle bezeli terör ve kalkışmalarla daha Cumhuriyet kurulmadan önce tanıştı. Bir yandan işgalci emperyalist maşalarıyla savaşırken diğer yandan da bu gibi kalkışmalarla baş etmeye çalıştı. Koçgiri, Şeyh Sait ve Dersim ayaklanmaları sayıları 20’lere varan bu tür kalkışmaların en bilinenleri.
    Değerli meslektaşımın yazının ilerleyen bölümlerinde savaş isteyenlere yönelik eleştirilerinden Türkiye’nin neredeyse bütününde hortlatılan terör ve kalkışma hareketlerini savaşa eşdeğer tuttuğunu anlıyoruz. Bu olayları savaşla denk tuttuğunuz anda terörizmin tuzağına düşmüş olursunuz!
    Öncelikle, bu vahşi terör olaylarının savaş olmadığını söylememiz için pek çok neden olduğuna vurgu yapalım. Bilindiği gibi savaşın bile hukuku ve kuralları var.
    Evinde uyumakta olan polislerin katledilmesi, bankamatikten para çeken uzman çavuşun ensesinden vurulması, taşıt aracı arızalanmış binbaşının ailesinin gözü önünde öldürülmesi örnekleri bile savaş değil kalkışmanın söz konusu olduğunu ortaya koymaya yeter!
    Kanla ve canla üzerinde yaşadığımız toprakların insanlarınca kurulmuş bir devleti silahlı çeteler aracılığıyla yıkmaya çalışmak hiç kuşkusuz bir karşılığı hak eder. Bir devletin varlığını ve birliğini korumaya çalışmasını savaşa eşdeğer bir durum olarak görmek mücadeleyi daha baştan yitirmek anlamına gelir.
    Örneğin, ABD’de her hangi bir eyalette bir grup silahlı insan ortaya çıksa ve ben etki ve egemenlik alanımda devletten özerk bir yapılanmaya gidiyorum diyerek kalkışmaya yeltense; alacağı karşılık ne olurdu? Bu örnekte ABD’nin yerine köklü geleneği olan bir başka devleti de koysanız yapılacaklar değişmeyecektir.
    Özetle, savaş iki simetrik güç arasında yaşanan bir olgudur. Türkiye’de olduğu gibi savaş ahlâkından da yoksun şekilde verilmekte olan mücadelenin adını doğru koymak gerekir. Bu yapılmadığında, vahşetle mücadele yeterince verilememiş ve dolayısı ile hepimizin özlemi olan barış uzakta kalmış olur!
    Sonuç olarak, “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK’ün izinde olduğunu düşünen bir yurttaşım! Barışın değerini de en çok savaşanlar bilir! Ama, barışın karşısında duvar örenlerle mücadele edilmezse; ekonomik, siyasal ve askersel yöntemler kullanılmazsa dökülecek kan ve gözyaşının sonu gelmeyecektir düşüncesindeyim!
    Dr Ceyhun BALCI, İzmir

  • İRLANDALI

    31008094
    “İçimizdeki İrlandalılar” Mustafa Denizli tarafından dilimize kazandırılan bir kalıp. İçeriden ihanet edenler, köstek olanlar söz konusu olduğunda sıkça kullanılır oldu.
    İstanbul’da Aksaray esnafını sıra dayağından geçiren “Dışımızdaki İrlandalı” gündemin doruğuna oturdu. Şaşkın ve bir o kadar hain Türk siyasetçisinin her gün yeni bir inci saçtığı günümüz Türkiyesi için farklı ve ilginç bir gelişme olduğuna kuşku yok.
    On dokuzuncu yüzyıl ortalarında İrlanda’da yaşanan büyük açlık milyon dolayında ölüm ve belki de ondan fazla göç dalgasına yol açtı. Bu uzak ülkeye kayıtsız kalmayan dönemin Osmanlı yönetimi Drogheda limanına gemilerle yiyecek yardımı gönderdi.
    O liman kentinin futbol takımının renkleri bordo-mavi ve ambleminde de ay-yıldız yer alıyor. Böyle olmadığını öne sürenler olsa da amblemindeki ay yıldızı Osmanlı’nın uzattığı yardım eline bağlayanlar var.

    Dulogo
    “Dışımızdaki İrlandalı” çok yaman çıktı. Saklamaya gerek yok! Görüntüleri izlerken İrlandalıya yönelen her vuruşta yüreğim ağzıma geldi. Attığı her yumruk içimi ferahlattı!
    Her hangi bir hayvana benzetmeyi bile o hayvanları aşağılama olarak düşündüğüm için İrlandalıya onlarca kişi birlik olup saldıranlara yaratık demeyi tercih ederim.
    O görüntüleri izlerken benzer şekilde saldırıya uğrayan Ali İsmail Korkmaz ve yine Gezi olayları sırasında kaldırımda yürürken palalı yaratık tarafından sırtına tekme atılan kadın ve başka niceleri düştü aklıma!
    Bu, örnekleri çoğaltılabilecek sıradan gibi görünen vahşet toplumumuzun içine düşürüldüğü durumu yansıtması bakımından anlamlı ve önemlidir. Aynı zamanda da utanç vericidir!
    Ceyhun BALCI, 27.08.2015

  • YARBAYIMIZDAN ONİKİDEN VURUŞ

    Şehit yüzbaşının yarbay ağabeyi hedefi on ikiden vurdu!

    Bir söylemin yarattığı etkiyi ölçmek için tepkilere bakmak doğru olur.

    Yarbayın saraylara ve korumalara gönderme yapan çok haklı çığlığı suçlular kanadının yaylım ateşiyle karşılaştı. Yarbayımız kadar usta olmadıkları için karavana attılar!

    Bir kanat PKK’lı olmakla suçlarken, diğer kanat paralelcilik yaftasıyla gülünç duruma düşmekten alamadı kendisini!

    Yarbayımıza yönelen saldırıların bir başka nedeni de artık arka bahçe sayılmaya başlanan TSK’den yükselen sesi temsil etmesiydi. Bence, TSK kaynaklı bu sesin omuzu kalabalıklardan değil de orta rütbeli birinden gelmesi de öfkeyi katlayan başka bir neden oldu!

    Türkiye’de son yıllarda dile dolanan sivil siyaset lakırdılarına da bir çift söz söylemek gerekir!

    Eli kanlı terör örgütünün döktüğü kanlar, aldığı canlar siyasetin ilgi alanında değil midir?

    Onlardan ses duyan var mı?

    Konuşması gerekenler susunca, söylemesi gerekmeyenlere düşmüş olmuyor mu görev!

    Yarbayımızın keskin nişancılığı epeyce can acıtmış olmalı ki; ne PKK’lığı, ne de paralelciliği kaldı.

    Soytarılık sanıldığı gibi geçmişte kalmamış belli ki! İktidar partisi AKP bu kurumun yok olmaması için epeyce yatırım yapmış!

    Şimdi sahne onların….

    Ceyhun BALCI, 24.08.2015

  • BREGOVİÇ’İN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

    goran

    Türkiye’ye ve İzmir’e her gelişinde izlemeye çalıştığımız bir sanatçıdır Goran Bregoviç. Coşkun müziğiyle her geçen dakika izleyiciyi sarıp sarmalar! İki saati aşkın sahne performansının hiç bitmemesini dilemekten başka bir şey gelmez elinizden. Dakikalar ilerledikçe son şarkı korkusunu duyumsamaya başlarsınız!
    1950 Saraybosna doğumlu Bregoviç bir Sırp-Hırvat karışımıdır! Ama, ona sorarsanız kendisini Yugoslav olarak tanımlar. Bu yanıyla bir müzisyenden öte düşün insanı olarak da görmek olasıdır Bregoviç’i.
    İki kadın sesi, bir davul, iki tuba, iki trompete zaman zaman eklenen klarnet ve zilden oluşan Düğün ve Cenaze Bandosu izleyenlerin kanını kaynatmakta güçlük çekmiyor.
    Bregoviç’in kendisini Yugoslav olarak tanımlaması boşuna değil. Sıradan bir geçmişe özlem eğilimi olarak da görülemez bu yaklaşım. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı verilmiş başarılı bir mücadelenin Tito önderliğinde taçlandırılmasıdır Yugoslavya’nın ortaya çıkışı.
    SSCB’nin tarih sahnesinden inmesiyle birlikte girişilen yeni dünya yapılandırması gereği Yugoslavya yutulamayacak büyüklükte bir lokmaydı. Etnik ve mezhepsel bıçak Yugoslavya’nın dilimlenmesi için bilendi ve keskinleştirildi. Bir Yugoslavya’dan 7 post çıkartılmasının ardındaki neden buzdağının suyun içinde kalan bölümü gibidir.
    Kabul etmek gerekir ki; Yugoslavya’daki pek çok unsur da bu bölünmeye yeşil ışık yakmış, kendince çekici bulmuştur bölünme düşüncesini!
    Bregoviç’in düşünsel yanını göz önüne aldığımızda dün gece yalnızca bir müzik konseri değil; doğduğu ülkenin tüm renklerini müziğine ve düşününe yansıtan bir Yugoslav’ı alkışladık!
    Yugoslavyalaşma olgusunu o zamanlarda algılayamayan, tehlike kapımıza dayanınca ah, vah edenlerin kulaklarını çınlatmayı unutmadık!
    General De Gol’ün Sartre için “Sartre Fransa’dır!” deyişine benzer şekilde “Bregoviç Yugoslavya’dır!” demek geçti içimizden.
    İyi ki Bregoviçler var!
    Ceyhun BALCI, 23.08.2015

  • ZEYTİNADA : MİDİLLİ

    mitilini panoramik mitilini görünüm
    Ülkelere, kentlere ve elbette adalara bilinenlerin dışında takma ad vermek öteden beri var olan bir alışkanlık.
    Yunanistan’ın Kuzey Ege grubundaki adalardan birisi olan Midilli bu konuda oldukça şanslı. Midilli Yunanca’da ağaçlık, ormanlık demek bu anlamla örtüşen görünümü nedeniyle Zümrüt adıyla anılmış. Yunan Komünist partisi’ne olan inatçı desteği Kızıl Ada denmesinin nedeni.

    kke1

    kke2kke

    KKE (Yunan Komünist Partisi)

    Eskil (antik) dönem kadın şairi Safo’ya yüklenen eşcinsellik Yunanca adı olan Lesvos’un bir cinsel eğilimle özdeşleşmesine yol açmış. Yazı içindeki yazıyla bu konuyu ayrıca aydınlatacağız.

    lesvos

    Mitilini’de Safo Heykeli

    Bir takma ad önerisi de bizden gelsin. Biz olsak Zeytinada demeyi seçerdik. Sayısal verilerle desteklidir bu tercihimiz. Adada 11 milyon zeytin ağacı var. Ada nüfusunun 90 bin dolayında olduğu düşünülürse kişi başına 120 kadar zeytin ağacı düştüğü söylenebilir. Bu sayının İtalya ve İspanya gibi önde gelen zeytin üreticilerinde 3-4 olduğunu bildiğimizde zeytinada adının Midilli’ye çok daha yakışacağı açıktır.
    Adaya biz Türkler Midilli diyoruz. Oysa, Yunanlar Lesvos diyorlar. Osmanlı ele geçirdiği adalara adanın merkez kentinin adını koymayı tercih etmişler. Bu alışkanlık günümüze yansımış.

    lesvos-00

    Adaya Ayvalık’tan bir buçuk saat süren keyifli bir tekne yolculuğuyla ulaştık. Adanın aynı adlı merkez kenti Midilli’ye Yunanistan’ın pek çok kentinin yanı sıra diğer adalardan da düzenli denizyolu seferleriyle ulaşmak olası.

    IMG_2066

    MİDİLLİ KALE

    Midilli Kalesi (Foto : Dr Güray Çanakkalelioğlu)

    ORTA VE BATI MİDİLLİ

    Zamanı değerlendirmek için ayağımızın tozuyla adanın içlerine yöneliyoruz. Midilli iki büyük körfez ve doğal olarak üç yarımadadan oluşuyor. Doğudaki göreceli olarak daha küçük Geras Körfezi’ni selamladıktan sonra batıdaki daha büyük Kalloni Körfezi kıyısında yemeğe oturuyoruz.

    kallonis

    Bu konuda çok ayrıntıya girmeye gerek görmeden Midilli’de deniz ürününe doyacağınızın güvencesini verebilirim. Balık başta olmak üzere ahtapot, kalamar, ıstakoz ve istiridye adanın başat yiyecekleri olarak her menüde boy gösteriyor.

    deniz ürünleri kabakkabak çiçeği

    Deniz ürünlerinin yanı sıra kabak kızartma ve kabak çiçeği dolması da denenmeli

    Sanıldığı gibi servisin yavaşlığına tanık olmadık. Tersine neredeyse tüm deniz ürünleri kızartma olarak sunulduğu için hızlı bir sunum olduğu notunu eklemekte yarar var. Biraları oldukça leziz, şarapları içilebilir nitelikte Midilli’nin. Uzoları için ayrı bir parantez açmakta yarar var. Başta güneydeki Plomari olmak üzere Midilli zeytinden sonra uzo üretimi konusunda uzmanlaşmış. Uzo adı geçmişte İtalya’ya yapılan rakı dışsatımı ambalajlarının üzerine konan Uso Massala’dan türetilmiş. Son derece yumuşak ve hoş içimli uzoları mutlaka denemelisiniz.

    uzo

    İlk durağımız Limonas Manastırı. İlk yapımı Bizans zamanına, 1462’ye uzanan manastır aynı yıl adanın Osmanlı’nın eline geçişine tanıklık etmiş.

    LİMONAS manastıriçi2 manastır içi LİMONAS2 LİMONAS1 LİMOINASTA ŞAPEL

    Limonas Manastırı

    Buraya gelmişken albino tavuskuşunu ve canayakın keçiyi fotoğraflamayı unutmayın!

    tavuskuşu keçi

    kedi

    Limonas’ta albino Tavuskuşu, keçi ve kedi…

    Yakındaki Aya Paraskevi’ye (Aziz Cuma) uğranması unutulmamalı. 1910’da kurulan bir kooperatif aracılığıyla zeytinyağı üretimi yapılan mekân, 1967’de cunta tarafından kapatılmış. Günümüzde ise bir zeytinyağı müzesine dönüştürülmüş. Zeytinyağı üretiminin dramatize edilmesinin yanı sıra ada tarihiyle de ilgili pek çok belge ve görsel içeriyor müze.

    zeytin müzesi zeytin müzesi1 zeytinişleme1 zeytinişleme2

    Adalı ünlülerden bir başkası olan Barbaros Hayrettin’in doğum yeri olan Paleokipos köyünün yakınından geçiyoruz. 1478 doğumlu Barba Rosso (Kızıl Sakal) Osmanlı Denizcisi Hayrettin bu köyde Vardarlı bir babanın ve adalı bir ananın oğlu olarak dünyaya gözlerini açmış.

    Ayasos dağ köyü Meryem Ana Kilisesi’ni görmek ve özgün çarşısını adımlamak için erişilmeye değer bir başka ada köşesi.

    AGİASOS AGİASOSO2 AGİASOSO KATEDRAL AGİASOS ŞAPEL

    Ayasos Meryem Ana Kilisesi

    AGİASOS KAFE AGİASOSO ÇARŞI

    Ayasos Çarşısı

    MİTİLİNİ

    Adaya gelip de merkez kent Mitilini’ye zaman ayırmamak olmazdı. Doksan bin dolayında nüfus barındıran adalıların 30 bini burada yaşıyor. Limanı ve havaalanıyla adanın kalbi burada atıyor. Ermou Caddesi alışveriş merkezi olmasının yanı sıra kentin neredeyse bütün önemli tarihsel yapılarının yer aldığı bölgeyi kapsıyor.

    çarşıMİTİLİNİ ÇARŞIMİTİLİNİ ÇARŞI1

    Mitilini Çarşısı

    Minaresi yıkık Yeni Cami XIX. yüzyılda (1825) II. Mahmut döneminde yapılmış.
    Bir kaç adım ötedeki Osmanlı Hamamı da eşzamanlı yapılmış bir başka Osmanlı yapıtı olarak varlığını sürdürüyor Midilli’de. Hamama uygulanan restorasyonun başarılı olduğunu söylemek hiç de kolay görünmüyor.

    hamam
    Hemen yakındaki XVII. yüzyıl yapımı Aya Atanasius Metropolitlik Kilisesi de bir başka görülesi yer. Kullanımda ve Yeni Cami’nin tersine son derece bakımlı ve canlı.

    midilli çan kulesi midillide camiyeni cami

    Aya Atanasius Kilisesi ve yıkık minareli Yeni Cami

    Midilli’deki başyapıt hiç kuşkusuz Midilli kartpostallarına da tüm görkemiyle yansıyan Aya Therapon Katedrali’dir. 1860’da yapılmış olan Aya Therapon mimarlık açısından son derece etkileyicidir.

    mitilini görünümAZİZ ATANADU

    Kubbesiyle ayırt edilen Aya Therapon Katedrali 

    Midilli merkez kentinde yapmayı unutmamanız gereken bir şey varsa o da Ermou Caddesi’ne açılan sokaklardan birisinde sade kahve içmek olmalı. Türkçe konuşsanız da anlayan çıkacaktır. Özellikle, orta yaş ve üzeri Midillilerin Türkiye ve İzmir ilgisi anlatılmaz yaşanır türden. Fotoğraflanma konusunda son derece uyumlu olan bu insanların ölümsüz kareler sunacağından kuşkunuz olmasın!

    bir midillili midllili

    KUZEY MİDİLLİ

    Adanın kuzeydeki yükseltisi Lepetimnos’un batısından ilerleyerek Petra’ya varıyoruz. Petra’nın sözcük anlamı olan kayaya uygun şekilde bir kayanın üzerine kondurulmuş Bakire Meryem’in Tatlı Öpücüğü Kilisesi karşılıyor tüm görkemiyle. XVIII. yüzyılda yapılmış olan kiliseye merdivenleri çıkarak ulaştığımızda Pazar ayini karşıladı bizleri. Oldukça kalabalık olan kiliseyi bu denli canlı bir ortamda görmek büyük şanstı. Petra çarşısından geçerek bir sonraki durağa, Molivos’a yöneliyoruz.

    petra kilise

    Petra’da kayaüstü Meryem Ana Kilisesi

    PETRA

    Petra panoramik görünüm (Foto : Dr Güray Çanakkalelioğlu)

    Adanın kuzeybatı ucunda konuşlu bu şirin kasaba (Mitimna/Molivos)yabancı ilgisi gören önde gelen yerlerden birisi. Kaleden başlayan aşağıda sonlanacak yürüyüş bu güzel kasabayı tanımak için yapılacak en iyi şey. Otantik sokaktan aşağıya inerken bir Osmanlı Çeşmesi’ni fotoğraflamayı unutmamak gerek. Sahile bakan, kartal yuvası görünümlü bir kafede bir kahve içimi soluklanmak göz ardı edilmemesi gereken bir başka seçenek!

    MOLİVOS

    Molivos panoramik (Foto : Dr. Güray Çanakkalelioğlu)

    molivos kale möolivos kalesi

    Molivos Kalesi

    molivosta çeşme

    Molivos’ta çeşme

    Bir başka Midillili ünlü yazar Stratis Mirvilis’in köyü Skala Skaminias’ı selamladıktan sonra ballı yoğurduyla ünlü Mantamados’a varıyoruz.

    ahtapotlar ahtapotlar1 skala sikaminea

    Skala Sikamniea’da şapel ve ahtapotlar

    SKALA SİKAMİNEA

    Skala Sikaminea panoramik

    (Foto : Dr Güray Çanakkalelioğlu)

    Köyün birincil yapıtı Taksiarkis Katedrali. Yalnızca adanın değil Yunanistan’ın da önde gelen kutsal mekanındayız. Yunanistan çapında 140 dolayında kilise bu katedralin izinden gidiyor.

    TAXİARCHİS DIŞ TAXİARCHİS GİRİŞ TAXİARCHİS İÇİ TAXİARCHİS

    Taxiarchis Kilisesi

    Girişteki tablodan da anlaşılacağı gibi XVII. yüzyıldan kalma bu kilisenin harcına Osmanlı saldırısı sırasında yaşamlarını yitiren keşişlerin kanının karıştığına inanılıyor.

    TAXİARCHİS TABLO4

    Not : Yazı daha sınırlı sayıda görsel eşliğinde Çeşme Life’ın Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.

  • HIRSIZ MI POLİS Mİ?
    Anlamsız bir soru sorduğumun farkındayım! Kuşkuya yer olmayacak kadar kesindir yanıt! Terör mü güvenlik mi diye sorsam da benzer kesinlikte bellidir verilecek karşılık.
    Ama, yaşamda her şey bu iki soruda olduğu gibi açık ve saydam bir biçimde çıkmıyor karşımıza!
    Terörden medet umanlarla, teröre kol, kanat gerenlerin barış mı, savaş mı sorusuna sığınmalarını olağan karşılamak gerek! Kafalar karışmalı, barışın büyülü çekiciliği öne sürülmeli ki; terör hedefine yürüyebilsin!
    Son zamanlarda iyi niyetinden ve ülke sevgisinden kuşku duyulmayacak kesimler bile diline savaşı dolamış durumda!
    TDK sözlüğünde savaş şu şekilde tanımlanmış!
    “Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele, harp, cenk…”
    Öncelikle hatalı söylemlerden ve tanımlamalardan arınmak gerekli. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yaşanmakta olan ayrılıkçı şiddete savaş yaftasını yapıştırdığınız anda karşınızdaki eşkıyaya devlet statüsü vermiş olursunuz. Durum böyle olunca da; pusuyla, uykudayken, arkadan, kahpece vuran alçaklarla masaya oturmanız kaçınılmaz olur! Öyle ya! En kötü barış, her türlü savaştan iyidir!
    Kullanırken farkına varmadığımız bazı sözcük ve kavramlar ne kadar da önemliymiş değil mi?
    Bir de son zamanlarda terör örgütüne yönelik mücadeleyi iktidar kaygısıyla eş tutanların çoğaldığını görür olduk! Olabilir! İktidara tutunmak zorunda olan her güç eline geçirdiği her tür aygıttan yararlanma eğilimi gösterir!
    Biraz geriye gidelim! 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında bu harekâtın karar vericisi Ecevit’in oylarını artırdığını ve tek başına iktidarın kıyısına geldiğini anımsayalım. Ecevit bu kararı alırken seçimleri mi düşünmüştü? Diyelim ki düşünmüştü! İktidar için Kıbrıs’a çıktı diyen olmuş muydu? Öyle olduğunu var saysak bile Kıbrıs’ta canı, malı ve ırzı tehlikeye düşmüş soydaşlarımız söz konusuyken bu davranış üzerinden ipe, sapa gelmez söylemler üretilmiş miydi?
    Soruyla başladık, soruyla bitirelim!
    Büyük insanlık yaftalı vahşet mi yoksa ne pahasına olursa olsun iyi insanlık adına mücadele mi?
    Ceyhun BALCI, 20.08.2015

  • ALAÇATI ÇEŞME
    Kendi ilinde gezgin olmak en zoru.Hep orada olduğun için sürekli ertelersin! Bugün, yarın, öbür gün derken gelmez bir türlü sıra!
    Birisi kolunuzdan tutup da götürürse günün sonunda öğrendikleriniz ben burada mı yaşıyormuşum dedirtir. Biraz şaşkın epeyce de mahcupsunuzdur artık!
    Alaçatı’da yel değirmenlerince karşılandık. Daha çok görselliğiyle hoşumuza giden bu sevimli yapıların belde ekonomisinin geçmişiyle ilgili anlattıklarını göz ardı etmemek gerek! Piri Reis’in Alacaat dediği Alaçatı, geçmişte buğday ticaretinin önemli merkezlerindenmiş. Yel değirmenleri beldenin rüzgârından aldıkları güçle buğdayı öğütüp una dönüştürmüşler. Oysa, bugünün rüzgâr gülleri öncülleri kadar sevimli görünmüyorlar. Ürettikleri enerji evlerimizi aydınlatmada, ısıtma ve soğutmada işimize yarıyor. Yenilenebilir ve çevreci özellikleri de cabası! Bir de burnumuzun dibine kadar sokulmasalar! Yarattıkları manyetik alan ve gürültüyle de çevreye zararlı oldukları akıldan çıkartılmamalı!

    P1120562 P1120561
    Dar ve şirin Alaçatı sokakları bizi 1874 yapımı bir ibadethaneye götürüyor. O zamanın Santa Maria (Meryemana) Kilisesi bugünün camisi! İçindeki görkemi dışarıdan fark etmeniz olanaksız. Camiye girer girmez tam karşınızdaki tavandan tabana perdenin ne işlev gördüğünü ilk anda anlayamıyorsunuz!

    IMG_1785 IMG_1786 IMG_1788 IMG_1789 IMG_1790 IMG_1791 IMG_1794 IMG_1795

    Eskinin Meryem Ana Kilisesi şimdinin camisinden görünümler

    Saklanan şey ilgi çeker ilkesince perdeyi araladığımızda mabedin özgün haline ilişkin muhteşem bir mihrapla karşılaşıyoruz. Mermerden yapılma ve pek çok kutsal kişilik ve olayın tasvir edildiği ikona ve heykelciklerle bezeli yapıt nefeslerimizi tutmamızı gerektiriyor. Yörenin bir başka önemli ürünü üzüm salkımlarının da aralara serpiştirildiği kabartılar fotoğraflanmayı hak ediyor.

    P1120594 IMG_1796
    Yapının kitabesinden ikonaların heykeltıraş Yannis Halepos elinden çıkma olduğu anlaşılıyor. Bu yapıt için 1874’te 710 lira harcanmış olması Alaçatı’nın o dönemdeki varsıllığının göstergesidir.
    Avludaki Rodos işi zemin taş işlemelerine özellikle dikkat deyip Alaçatı sokaklarına vuruyoruz kendimizi!

    P1120576 P1120577

    Rodos işi zemin işlemeleri
    Alaçatı sokaklarındaki yürüyüşümüz ilginç mimarlık örnekleriyle karşılaşmamız anlamına geliyor. Evlerin kapılarındaki kitabelerden Alaçatı’ya yerleşimin 1820’deki Yunan ayaklanmasını izleyen yıllarda hız kazandığını öğreniyoruz.
    Alaçatı’nın en önemli tarım ürünü olan kuru üzüm çuvallarının Agrilya limanına dek uzayan kuyruklar oluşturduğu bilgisiyle tanışıyoruz. Bugün üzümün yerini konutlar almış durumda. Tek teselli, yörenin geleneksel yapı biçemini korumuş olması ve çok katlılığa karşı direniyor oluşu.

    IMG_1784 IMG_1799 IMG_1800 IMG_1805 IMG_1806 IMG_1808 IMG_1812 IMG_1813 IMG_1815

    Alaçatı sokakları

    Alaçatı’ya taş evlerinin yanı sıra dünya ölçeğinde ün kazandıran bir başka özelliği rüzgâr sörfüne elverişli konumu. Alaçatı rüzgârı sörfçülerin yanı sıra sıcaktan bunalanlara da iyi geliyor.

    ÇEŞME

    Çeşme Kalesi önünde Cezayirli Hasan Paşa aslanıyla birlikte selâmlıyor gelip, geçenleri. Kim bilir kaç kez önünden geçtik, bir o kadar da içine girme niyetinde olduk?

    IMG_1818 IMG_1820 IMG_1821

    Cezayirli Hasan Paşa Anıtı, Çeşme Kalesi 

    Kale yanı başındaki kervansaray ile birlikte Çeşme’nin en göze görünen tarihsel yapısı. İki katlı kervansaray 1529’da Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış. Mimarı Ali Pabuççu Kuşadası’ndaki Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nın da mimarı.

    IMG_1901
    Kale ise 1508’de II. Beyazıt zamanında yapılmış. Tanıklık ettiği pek çok olayın içinde Osmanlı-Rus deniz savaşı en önemlisi. 1770’de Çeşme önlerine gelen Rus donanması karşısında alınan ağır yenilgi Osmanlı tarihinin önemli dönüm noktalarından sayılıyor. Kale içindeki müzenin bir bölümü Osmanlı-Rus Deniz Savaşı’na ayrılmış. Döneme ilişkin çeşitli nesnelerin yanı sıra, bu olayla ilgili yakın tarihten gazete örnekleri, savaşan tarafların askerlerini betimleyen balmumu heykeller dar alana serpiştirilmiş. Rus donanmasını Karadeniz’den bekleyen ama Baltık’tan Çeşme’ye gelişini öngöremeyen cehaleti de ibretle anıyoruz.

    IMG_1833 IMG_1832 IMG_1834 IMG_1835 IMG_1836 IMG_1838 IMG_1850 IMG_1848 IMG_1843

    Çeşme Deniz Savaşı nesnelerinden seçki 

    Müzenin kalenin içine dağılmış diğer bölümlerinde Erithrai, tarih öncesi ve başka dönemlere ilişkin buluntu örnekleri görülebiliyor.

    IMG_1859IMG_1861 IMG_1854 IMG_1855 IMG_1853 IMG_1852 IMG_1862
    Kale yapıldığında denize sıfır konumdaymış. Denizi doldurup yer kazanma kurnazlığı günümüzde kaleyle deniz arasına bir cadde ve yat limanı bahanesiyle kondurulan yeni surların girmesiyle sonuçlanmış.
    Kale ve müzeden sonra çarşıdaki Manisalı Aziz Haralambos Kilisesi’nin yolunu tutuyoruz. Sayıları mantar gibi çoğalan ve cemaati olmayan mabetlerden birisine daha ulaşmış oluyoruz. Kemerler, sütunlar ve tavanı süsleyen olabildiğince kurtarılmış dinsel resimler.

    P1120752 P1120753 P1120754 P1120755 P1120756 P1120758

    Aziz Haralambos Kilisesi

    Kiliseyi geride bırakıp arka sokaklardan Mehmet Bey Konağı’na yöneliyoruz. Manzara düş kırıklığı yaratacak türden! İskeleler kurulmuş ve restorasyona başlanmış gibi görünse de hiçbir faaliyet çarpmıyor göze. Bu güzelim yapının günden güne elden gidişine tanık olmak acı verici.

    P1120761 P1120762 P1120763

    Mehmet Bey Konağı

    IMG_1898

    P1120764

    Çeşme’ye adını veren çeşmelerden biri

  • 17 AĞUSTOS

    Bize her gün 17 Ağustos olsa az gelir! 16 yıl önce yaşanan ve 20 bin dolayında insanımızın hiç uğruna ölümüyle sonuçlanan felaket yeterince irdelenebildi mi? Söylevlere ve söylemlere bakılırsa epeyce yol almış sayılırız.

    17 Ağustos’un Türk toplumu açısından en büyük kazancı AKUT’la tanışmak oldu! Devletin de AKUT örneğinden yola çıkarak kurtarma kurumları oluşturması konusunda adım attığı söylenebilir.

    Yasal düzenlemelerle yapı denetimi geldi! Bir ölçüde yararlı olduğu söylenebilir! Ama, bir büyük depremde sınanmadıkça bu konuda da kesin konuşmak doğru olmaz!

    Deprem gerekçesiyle Türkiye’yi ayakta tutan sektörlerden birisi olan inşaat benzersiz bir sıçrama gösterdi. Kentsel Dönüşüm aldatmacasıyla Rantsal Dönüşüm’e yelken açıldığına tanık olundu!

    Teknik konulara dalıp da soluksuz kalmak istemem!

    Ama, her hangi bir vatandaşın farkına varabileceği önemli bir noktaya değinmek gerekiyor!

    Doğal Afet Toplanma Alanları rantsal dönüşümün önde gelen alanına dönüştü! Afete hazırlığın önemli bir öğesi olan bu gibi boş alanlar doymak bilmez inşaat sektörüne birer birer kurban verildi.

    afet_toplanma_alanlari

    Pek çok kentimiz bu sorunu yaşadı, yaşıyor ve o alanların son metrekaresi tükenene dek yaşayacak!

    Yaşadığım kent İzmir’de Mavişehir bu akıldışılığın önde gelen merkezine dönüştü. Olası bir doğal afette değil toplanacak yer, yürüyecek yer kalmamış durumdadır.

    Bu noktada aklıma New York ve dünyanın bu en rantsal kentinin orta yerinde varlığını sürdüren Central Park düştü. Central Park 341 hektarlık yüzölçümüyle dünyadaki pek çok metropolde yer alan yeşil alanların belki de en büyüğü.

    New York’ta neden bir yetkilinin ya da uyanığın aklına 341 hektarın az birazını gasp edip, yapılaşmaya açmak gelmez?

    Meraklısına not!

    Central Park’ta yapılaşma sıfır dolayındadır.

    Ceyhun BALCI, 17.08.2015

    DSC04553DSC04560DSC04562DSC04563

    Central Park’tan görünümler