• AUSCHWITZ-BIRKENAU
    BÜYÜK İNSANLIK’LA TANIŞMA

    image_gallery
    Polonya turumuzun ikinci durağı Krakov’u programa ekleme nedenimiz Auschwitz’i mutlaka ziyaret etme isteğimizdi. Auschwitz-Birkenau ev yapımı Polonya turunun profesyonel yardımlı bölümüydü. Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var. Bu sıra dışı yeri ziyaret etmeyi düşünür de yolunuzu buralara düşürürseniz kesinlikle kendi başınıza davranmayın! Bu ayrıcalıklı yer mutlaka ve mutlaka rehber gerektiriyor. Ve kesinlikle de turistik bir etkinlik değil!
    Gezerken ilk kez göreceğiniz önemli bir yere ulaşmadan önce coşkunun eşlik ettiği bir heyecan duyulması olağandır. Auschwitz’e varmadan önce de fazlasıyla heyecanlıydık ama bu kez heyecanımıza eşlik eden duygular coşku yerine kaygı, korku ve ürpertiydi. Tanıklık edeceğimizi öngördüklerimiz sorumluydu elbette bu durumdan.
    Auschwitz ve Birkanau toplama/ölüm kampları Krakov’un 70 km batısında. Almanları en üstün sayan ve görkemli bir Germanya İmparatorluğu peşinde olan Nazilerin ele geçirdikleri her yerin adını değiştirmelerine şaşırılmamalı! Auschwitz ve Birkenau’nun Lehçe adları sırasıyla Oswiecim ve Brzezinka.
    Her iki yerleşim birimindeki tüm yapılar yerle bir edilmiş buralar toplama/ölüm kampına dönüştürülmeden önce. Hatta, yıkılan yapılardan arta kalanlar her iki kampta gereken yapılar için kullanılmış.
    Ünlü Nazi önderi Heinrich Himmler bu iki kampa Yahudilerin izlerinin silinmesi işlevini yüklemiş. Haritaya bakıldığında buranın Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden insan taşınması için uygun bir konuma sahip olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Her ne kadar başlangıçta Polonyalı siyasi tutuklular çoğunlukta olsa da Sovyet Rusya’nın da savaşa katılmasıyla birlikte Sovyet siyasi tutuklular eklenmeye başlamış kamptakilere. Başta Polonya olmak üzere Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Norveç, Fransa, Macaristan, Avusturya ve başka ülkelerden Yahudiler çok geçmeden kamptakilerin çoğunluğunu oluşturmuşlar.
    Bu arada, zaten aşağının da aşağısı kabul edilen 21 bin Çingene’nin burada yok edildiği notunu paylaşmış olalım.
    Sağlıklı bir kayıt sistemi olmadığı ve kamplara getirilen tüm bireylerin kayıt altına alınmadığı düşünülüyor. Ancak, yapılan kestirimler bu kampların 1.5 milyonu aşkın kişiye mezar olduğu doğrultusunda.
    Doğrudan Gestapo ve SS yönetiminde olan kampların tanınmış Nazi hekim Joseph Mengele’nin deney laboratuvarı olarak da işlev gördüğünü eklemekte yarar var. Özellikle, ikizler, cüceler ve farklı göz renklerine sahip olanlar Mengele’nin ilgi duyduğu denekler olmuşlar.
    Naziler bir yandan aşağı ve değersiz ırkları ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer yandan da üstün saydıkları Almanların hızlıca üremeleri adına ikiz deneylerine özel önem vermişler. Polonya’yı işgal gerekçelerinden önde geleni ise bu komşu ülkeyi üstün ırk Almanlar için bir “yaşam boşluğu/alanı” (Lebensraum) olarak görmeleri.

    lebensraum
    İlk olarak 1940’da Oswiecim (Auschwitz)’le oluşturulmaya başlanan yerleşkeye 1941’de Brzezinka (Birkenau) ve 1942’de Monowitz eklenmiş. Kampların yanı başında ise savaş sonrasının Nürnberg yargılamalarına konu olan Farbenindustrie (Kimya Endüstrisi) yer alıyor.
    Çok sayıda çocuk, kadın, mental hastalıklı ve düşkün durumdaki Yahudi kamplara ulaşır ulaşmaz ortadan kaldırılmış. İşgücü gereksinimi çalışmaya uygun olanların ölümünü geciktirmiş. Sağlıklı ve çalışabilir durumda olanlar da son derece olumsuz koşullar nedeniyle kısa zamanda ölmeye aday duruma geldikleri için uzun süre çalışmak ve sağ kalabilmek söz konusu olamamış.
    Kampa ulaşan aileler 14 yaşına kadar çocuklar anneleriyle kalmak üzere hemen bölünmüşler. Kampa adım atmış olup da sonradan bir araya gelen aile yok gibidir.
    Üçlü kamp yerleşkesindeki Monowitz ziyarete açık değil.
    Auschwitz (Oswiecim)’le başlıyoruz “Büyük İnsanlık”la tanışma turumuza!
    Polonya için çok da olağan olmayan bunaltıcı bir temmuz gününde varıyoruz Oswiecim müze alanına! Park yerleri oldukça kalabalık. Sürücümüzün peşine düşüp müze girişine eriştiğimizde uzunca bir kuyrukla karşılıyoruz. Önceden belirlenmiş randevulara göre hazır bekleyen gruplar tercih ettikleri dilde konuşan rehberlere bölünüyorlar. Yirmi dolayında kişiden oluşan gruplaşma oldukça uygun bir ortam sağlamış oluyor müze gezisine. Girişte müzenin oluşmasına katkı veren ülkeler listesinde Türkiye’nin adına rastlamak hoşumuza gidiyor. Bu parasal katkı kadar diplomatlarımızın olağanüstü çabalarıyla ölümden kurtardıkları Yahudileri anımsayarak da gururlanıyoruz.

    IMG_4214 IMG_4215IMG_4216

    P1150574 P1150579
    Kitapçı raflarında bolca yazılı ve görsel gereç çarpıyor gözümüze özelde bu kamplara ve genelde II. Dünya Savaşı vahşetine ilişkin.
    Rehberimizle kısa bir tanışma sonrasında kendimizi filmlerden bildiğimiz demirden bir takın altında buluyoruz.
    “Arbeit Macht Frei!”
    (Çalışmak Özgürleştirir!)

    P1150577

    Arbeit Macht Frei takı

    Nazi ideolojisinin en kalıplaşmış ve tanınmış sloganlarından birisiyle bir çalışma/ölüm kampının girişinde karşılaşmak son derece doğal. Hiç olmazsa görüntüde ölümün kutsanmaması da şaşırtıcı değil! Yerleşkeye getirilen kurbanların fotoğraflarına bakıldığında hiç birisinin yüzüne ölüme giden insana özgü korku ve kaygının yansımamış olduğu da kolaylıkla görülebiliyor. Nazilerin bu korkunç sonu başlarına gelene dek kurbanlarından ustalıkla saklayabildikleri gerçeğiyle tanışmış oluyoruz. Ustalık sıfatı kullanmış olmakla birlikte, bu davranışın ne feci ve dehşet verici bir yaklaşım olduğunu düşünmekten alamıyoruz kendimizi!

    P1150596 P1150599

    Kampta ölüme sürülenler

    Buraya getirilenler ölüme gideceklerini ilk anda fark edemeseler de kaçma isteği hep var olmuş. Ne çift sıralı elektrikli dikenli teller, ne keskin nişancılar ve ne de başka engeller insanoğlunun bu karşı konulmaz isteğinin önüne geçememiş. Bu durum karşısında ise Naziler kendi denetim düzeneklerine tutsakları eklemişler. Belirli gruplar içinde kaçışlardan geride kalanları sorumlu tutan yaklaşımla kendilerince özdenetim uygulamışlar.

    P1150695 P1150696
    Bu arada, Auschwitz’de Naziler tutsaklara çok özel cezalar da vermişler. Örneğin, 11. Bina’nın bodrum katında 90×90 cm boyutlu hücrelerde 4 kişi aç bırakılarak ölüme terk edilebilmiş. Kamp kurallarına uyulmaması ya da kaçışlara engel olunamaması gibi gerekçeler bu hücrelere atılmak için yeterli neden olmuş. Bu arada, Alman kökenini yadsıyarak Nazilere karşı duran Polonyalı din adamı Maximillian Kolbe de önce tutuklanıp Pawiak hapishanesine atılırken; daha sonra Auschwitz’e gönderilmiş. Burada da Nazilere karşı direnişini sürdürmüş. Haksız yere ölüme gönderilen bir Yahudi tutsağa arka çıkması bardağı taşırmış. Ölüm hücrelerinden birisinde yaşamını yitirmiş.

    137
    Auschwitz ağırlıklı olarak çalışma kampı olmakla birlikte; toplu öldürmelerin yaşanmadığı anlamına da gelmiyor. Hem ölüm duvarında ateşli silahlar kullanılarak hem de gaz odalarında Zyklon B’yle topluca ölüme götürülüp; krematoryumda küle dönüştürülenlerin sayısı hiç de az değil Auschwitz I’de.

    084P1150604

    Boş Zyklon B kutuları

    Yeri gelmişken Zyklon B gazından da söz etmekte yarar var. Bu gazın 5-7 kilosuyla 1500 kişiyi ortadan kaldırmak olasıymış. Auschwitz yerleşkesindeki toplu öldürmeler için yaklaşık 20 ton Zyklon B kullanıldığı sanılıyor. Kimyasal yönüyle öne çıkan I. Dünya Savaşı’nda Zyklon A Almanlar tarafından kullanılmış ve savaş sonrasında yasaklanmış. Geliştirilerek B sürümü elde edilen Zyklon gazı bu kez nükleer yanıyla kendini gösteren II. Dünya Savaşı’nda yüz binlerce insanın topluca öldürülmesinde kullanılmış. Görgü tanıkları Zyklon B ile öldürülen insanların çığlık çığlığa 20 dakika içinde can verdiklerini söylemişler.
    Müzeye dönüştürülen kamptaki yapılar tek tek düzenlenerek bu insanlık suçundan geriye kalan belgeler, gereçler, kurbanlara ait saçlar, ayakkabılar, kişisel eşyalar, bavullar ve kol-bacak protezleri sergilenerek o günlerin unutturulmaması amaçlanmış. Savaşın yitirildiği fark edilince Naziler işledikleri suçun farkında olduklarını sergilercesine hem kamptaki yapıları hem belge ve gereçleri olabildiğince ortadan kaldırma çabası içinde olmuşlar. Ancak, zaman darlığı ve telaş bugün o müzede görüşe sunulan pek çok nesnenin günümüze ulaşması sonucunu doğurmuş.
    Naziler bu kamplara taşıdıkları Yahudilere o zamanın da gönenç ve varsıllık simgesi olan Kanada’ya gönderilecekleri bilgisini vermişler. Böylelikle gelenlerin geride tek bir değerli eşya bırakmamaları sağlanmış. Bu nedenle değerli eşyaların toplandığı yere Kanada adı verilmiş.
    İnsan türünün unutkanlıktan kaynaklanan engelliliğine Auschwitz’de bir özlü sözle göndermede bulunulmuş.

    “Tarih ders alınmazsa, yinelenir!” sözünü anımsamış olduk biz de.
    “The one who does not remember history is bound to live through it again!”

    P1150588

    Ders almazsanız tarihi bir daha yaşarsınız

    İlk kez burada öğrendik ölüme gönderilenlerin saçlarının tekstil ürününe dönüştürüldüğünü. Büyük İnsanlık gerçekten de yaratıcı ve tutumluymuş demek geçti içimizden. İnsana kıyma vahşetine eşlik eden kıydığı insanların saçını değerlendirme inceliğine şapka çıkartası gelecek insanın. Kızıl Ordu kampları özgürleştirdiğinde 7 ton insan saçı bulmuş.

    P1150605 P1150606

    Saç yığınları : Herhangi bir şekilde değerlendirilemeyip kampta bulunanlar

    Auschwitz kampı turunu gaz odaları ve onların ayrılmaz parçası krematoryumla tamamlıyoruz. Fırınlar insanla dolup, daha fazlasını almaz olunca Büyük İnsanlık işini kolaylaştırmayı da unutmamış. Her fırının ağzında göze çarpan fırın ağzıyla uyumlu boyutta metal bloklar görüyoruz. Fırın dolup da içine konulanları almaz olunca bu metal bloklarla ittirilmiş olabildiğince çok insan bedeni bir an önce küle dönüştürülmek için.

    P1150675 P1150678 P1150681
    Krematoryumun yanındaki darağacına takılıyor gözlerimiz. Kampta gaz ve ateşli silah dışında da öldürme yöntemleri kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Gazın seçilme nedeni öldürme kolaylığı ve kesinliği. Kitlesel öldürmede gazın eline su dökecek bir başka araç nükleer olabilir belki ama onun uzaktan atılması gereği ve uygulayıcısına da zarar vermesi önde gelen sorun. Ayrıca, o tarihte Almanların elinde böyle bir teknoloji de yok! Buradaki darağacında ibretlik bir olay da yaşanmış! Kamptan ve dolayısı ile burada yaşanan insanlık suçlarından sorumlu Rudolf Höss (Hess değil) yakalandıktan ve yargılandıktan sonra suçsuz insanları infaz ettiği bu darağacında 16 Nisan 1947’de asılmış. İç karartan bu ortamda yüreklere serin su serpen bir ayrıntı.

    176

    Kamp komutanı Rudolph HÖSS’ün de asıldığı darağacı!

    Deyim yerindeyse cehennemi cehennem sıcağında gezmek zorunda kaldık!
    Sırada Birkenau var!
    Rehberimizle birlikte bir kaç kilometre öteye geçiyoruz.

    BİRKENAU

    IMG_4154
    Buradaki genel görünüm daha önce belleğimize çakılmış olan sahnelerden tanıdık.
    Başta çeşitli ülke Yahudileri olmak üzere Çingeneler, eşcinseller, sabıkalı suçlular Birkenau’ya demiryoluyla getirilmişler. Kampın girişindeki kemerli kule karşılamış onları. “Cehennem” ya da “Ölüm Kapısı” olarak adlandırılan kapıdan girip de sağ kalanların sayısı son derece sınırlı. Kızılordu buraya eriştiğinde 7000 dolayında şanslı(!) insanla karşılaşmış. Şanslı nitelemesi elbette göreceli bir durum. Çünkü, pek çok uygulama bu kamplarda ölmenin değil yaşamanın şanssızlık olduğunu düşündürecek türden.

    P1150697

    Tutsakların taşındığı hayvan vagonu

    Kamplardaki olumsuz fiziksel koşullara bireyleri aşağılayan, mahremiyet duygularını hiçe sayan uygulamalar eklendiğinde çoğunluğu kadın olmak üzere çok sayıda tutsak canına kıymayı anlık çıkar yol olarak görmüş! Kaçma girişimine karşılık kurşunlarla canını yitirenlerin yanı sıra elektrikli dikenli teller de intiharı göze alanların yardımcısı olmuş burada!
    Buraya Macaristan’dan çoğunluğu Yahudi olmak üzere 450 bine yakın insan getirilmiş. Onları 300 bin dolayında Polonya kökenli izlemiş. Geri kalan ülkelerden gelenlerin toplamı Polonyalılarınkine eşdeğer olmuş.
    Cehennem Kapısı’ndan geçerek indirme peronuna yanaşan ve hayvan taşımak için kullanılan vagonlardan indirilenlerin yazgısını aralarında hekimlerin de bulunduğu SS görevlileri belirlemiş. Sağa yönelmeleri istenenler çalışmaya uygun olanlarmış. Yaşamları kurtulmuş gibi görünse de acılı bir döneme hazır olmaları gerektiğini çok da bilemeden çileli bir yaşama adım atmışlar böylelikle. Sola yöneltilenler ise kısa yoldan ölüm kuyruğuna sokulanlar olmuş. Hangi yönün iyi olduğunu okurun yorumuna bırakmak en iyisi!

    P1150691 P1150692 P1150693

    Cehennem/Ölüm Kapısı

    Kitlesel yok etmelerin merkezi Birkenau bu amacın yoğunluklu biçimde gerçekleştirildiği yer olmasıyla ayrıcalıklı bir konuma sahip. Gaz odalarının ve krematoryumların kapasitesi çok daha fazla bu kampta.
    Savaşın sonu yaklaşırken yenilgiden kaçış olmayacağını kabullenen Naziler suç ortamlarının ve kanıtlarının çoğunu ortadan kaldırmaya yeltenmişlerse de izleri tümüyle silmeyi başaramamışlar.
    Bugün gezdiğimiz açık ve kapalı alan müzelerinin o beceriksizliğin bir ürünü olduğunu fark etmiş oluyoruz. Müzeye dönüşüm sonradan olduysa da altındaki imza Büyük İnsanlık’a ait!
    Bin hektarı aşkın bir yüzölçümüne sahip Birkenau kampına sonradan eklenen tek yapı bir anıt. Auschwitz Kurbanları Anıtı 1967’de yapılmış. Burada öldürülen insanların ait oldukları ulusların dilinden yazılmış plaketlerin eşlik ettiği son derece yalın anıt izleyenin yorumuna açık bir manzara sunuyor.

    P1150708 P1150712

    IMG_4184
    Yazının sonuna yaklaşırken sözü görüntüye bırakalım! Biliyoruz ki, görüntünün anlatabildiğini sözün anlatması neredeyse olanaksızdır. Görselde yüzlerce kişinin bir arada yaşadığı bir barakadaki tuvaletler izlenebilir. Kişiselliğin, mahremiyetin hiçe sayıldığı koşullar altında canına kıyanlara hak vermemek söz konusu olabilir mi?

    IMG_4209 IMG_4210 IMG_4211 IMG_4212

    Yüzlerce kişinin barındığı barakada tuvaletler!

    Kaygı ve ürpertiyle karışık heyecanın öne çıktığı saatlerin sona ermesinden yakınacak durumumuz yok! Tersine, bir an önce bu ortamdan uzaklaşma isteği içindeyiz. Bizi bekleyen aracımızın bulunduğu noktaya giden otobüsü yakalamak için adımlarımızı sıklaştırmadan önce İsrail bayraklarına sarınmış bir grubu görüntülüyoruz.

    IMG_4201

  • ŞİDDET TIRMANIRKEN
    UNUTULAN BİR GERÇEK
    Türkiye’de terör tırmanıyor. Söylentilere (tehdit olarak da algılayın) göre şiddet yöresel olmanın ötesine geçip ulusal bir kimlik kazanacak! Canlı bomba yoluyla terörün hiç umulmadık noktalara yayılması ne yazık ki hiç de zor değil!
    Sanırım 1998 yılı sonlarıydı! Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir ordu komutanı Orgeneral Atilla Ateş Adana’dan Suriye’ye yönelik bir ileti vermişti. Bu ileti yerini bulmuş olmalıydı ki; bebek katilinin Kenya’da sonlanacak yolculuğu başlamıştı.
    Türkiye diplomatik yoldan çıkartma becerisi göstermişti ilgili kişiyi ininden!
    Sonrası nasıl izlendi bilmek güç!
    Bebek katilinin idamını önleyen yasal değişikliklere odaklanıldığına kuşku yok!
    Bu kararın doğruluğu üzerine de pek çok şey söylenebilir. İdamla kahraman yaratılabileceği gibi, idam etmediğiniz bir katilden de kahraman yaratmanız olasıdır. Aslında burada odaklanılması gereken şey idam değil de hüküm giymiş bu kişiye yönelik yaklaşım olmalıdır. Oysa, hüküm giymiş kimse sorgusunda da değindiği gibi işbirliğine açıktır, zayıftır! Bizde olan ise tersidir. Yönetilmek ve manipüle edilmek şöyle dursun güç kazanarak dönmüştür geriye!
    Bebek katilini sorgulama görüntüleri Ulusal Kanal’da yayımlandı. Bölücü ve etnikçi kesimleri doğallıkla oldukça rahatsız etti bu görüntüler. Hatta, okumak isteyen için Hasan Atilla Uğur imzasıyla kitaplaştırıldı da!
    İlgi duyan okur, izler!
    Ama, bir şey kesindir! Anlı, şanlı örgüt önderinin yaldızlarını dökmeye yetmiştir bu sorgulama! Kendini kurtarmak için itiraflarda bulunan, biz haksızdık diyen ve yıkmak için ant içtiği TC ile işbirliğinden söz edebilen birisi çıkmıştır sahneye bu sorgulamalar sırasında!
    Elebaşının yakalanması ve yakalanmakla kalmayıp işbirliği yapabileceği sinyalleri vermesi doğal olarak terörün de belini kırmıştı!
    Buna eklenebilecek basit adımlar bugün karabasana dönüşen ayrılıkçı terörü tarihe gömebilirdi!
    Olmadı!
    İlerleyen dönemde TC devletinin başına geçen işbirlikçi anlayış tüm bunlar yaşanmamış gibi bebek katiliyle masaya oturdu. Daha da kötüsü terörün bitirilmesine ilişkin en küçük güvence alma gereği duyulmadı! Tersine, terörün azmasına yol açtı bu stratejik hata! Elbette hata değil!
    Sınır ötesi güçlerin buyruğunu yerine getirme diyelim!
    O yıllarda terörün yok olma noktasına gelmesiyle ilgili unutulmaz bir olayı anımsatmak sanırım yeterli olacaktır.
    Bugün kent merkezlerinde subay ve polis gibi güvenlik güçlerinin öldürülebildiğini göz önüne alırsak o gerçeğin değeri daha iyi anlaşılacaktır.
    Bebek katilini yargılayan mahkemenin başkanı yargıç Mehmet Turgut Okyay yargılama sonrası memleketine gider. Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı bir köydendir. Şimdiki savcı ve yargıçlar gibi gösteriş düşkünü de değildir! Araçtan inerek köyüne uzunca bir mesafeyi yürüyerek gitmiştir. Korkusuzluğunun ve iç rahatlığının yanı sıra ortamın güvenliğinin de göstergesidir bu yaşanmışlık!
    Yoruma gerek var mı?
    Nereden nereye demekle yetiniyorum!
    Ceyhun BALCI
    Ek :
    Bebek katilinin sorgulanma görüntüleri

    Bölüm bölüm olabildiği için arama motorlarına ilgili kişinin adı yazılarak tümüne erişmek de söz konusu!

    1-1389549472

  • SAVAŞ

    323841_2
    Açılım, seçimler nedeniyle durgunluğa girince bir hızlandırıcı ve uyarıcı gerekti! İşte, Suruç’ta oyuncak, çocuk bahçesi ve kütüphane söylemli gençlere yönelik katliam ilk adım oldu!
    Onu izleyen PKK eylemleriyle işlenen cinayetler bellek tazeleme anlamı taşıdı!
    Fiilen oluşturulmuş olan Kürdistan’ın denizi eksikti! Akdeniz’e kıyısı olmalıydı ki; fiyakası ve elbette kukla da olsa devlet değeri katlansın! Yok olasıca petrolün hatırına bütün bunlar! Yoksa, birileri Kürtleri sevdiği, kayırdığı için değil!
    “Biji Obamacı” düzenbaz devrimcilik kanton adı altında oluşturduğu kurtarılmış bölgeleri birleştirebilirse bu hedefine erişmiş olacaktı!
    Suriye batı destekli çetelerce kundaklanıncaya dek ne kanton, ne de bağımsızlığı akıllarına getirmeyen fırsatçı düzenbazların kafalarında şimşek çakmasına yol açan gelişme Obama’nın kara kuvvetleri olmaya heveslenmekten geçti elbette.
    Ver canını, al devletini!
    Elbette, her devlet kanla, canla kurulur!
    Ama, bu devletin farkı başkaları için var olmaktı!
    Şimdi, bu kapsamda Türkiye de savaş alanına sürülüyor!
    Ne pahasına olursa olsun savaşa hayır diyenlerden olmadım, olamam!
    Sevr’le paramparça edilmiş bir Anadolu’da savaştan başka bir seçenek olabilir miydi? Elbette, hayır! Çok şanlı ve şerefli bir savaşla yırtıldı Sevr!
    Günümüzde de durum farklı değil!
    Türkiye elbette bir savaşa girmek durumunda kalabilir. Bunca ülke, bunca askeri ve orduyu neden oluşturur? Neden o işlere para ve enerji harcar? Bir gün gerekebilecekleri için!
    Türkiye, yanı başındaki savaşa kendisi için mi yoksa uzaktaki çıkar odakları için mi girecektir? Bu soruya verilecek yanıt önemlidir!
    Başka deyişle girilecek savaş “haklı” mı yoksa “haksız” mı olacaktır?
    Üzülerek ve utanarak söylüyorum! Her birimiz son 4 yıldır bir haydut devletin yurttaşları olarak yaşadık!
    Suriye’deki kirli savaşta haksızlara destek vermek haydutluktan başka bir sözcükle açıklanabilir mi?
    Haydutluktan vazgeçip, haklıdan yana olmak hem onurumuzu hem de ülkemizi kurtarabilir. Bu gibi geri dönüşler için hiçbir zaman geç değildir!
    Türkiye Suriye karmaşasına karışacaksa eğer, Suriye yönetimiyle eşgüdüm halinde yapmalıdır bunu! Bugün Suriye’yi kundaklayan fırsatçı düzenbazların aynı zamanda Türkiye için de sorun olduğunu anlamak hiç de güç değil!
    Suriye kurtulur da dengeye kavuşursa; Türkiye de kurtulur ve dengeye kavuşur!
    Bunun dışındaki tüm seçenekler Türkiye’nin felaketi olur!
    Şu andaki sorun Türkiye’de bu akılcı yaklaşımı gösterecek siyasi irade olup olmadığıdır!
    “Topal ördek” konumunda olması gereken hükümet hiç gitmeyecekmiş gibi söyleyip, eylediğine göre bu akılcı iradenin izlerine muhalefet cephesinde de rastlanamadığını görmezden gelemeyiz!
    “Savaşa Hayır” nakaratına sarılanların bu ayrıntıları gözetmesinde yarar var!
    Ceyhun Balcı, 24.07.2015

  • LOZAN
    Lozan’ı nasıl anlatmalı diye düşünürken İzmir Fuarı’nın kapıları geldi aklıma!

    Fuarı bilenler bilir! Bilmeyenler için anlatalım. Beş kapılıdır Kültür Park!

    Her birinin adı yakın tarihimizin köşe taşlarından birisidir!

    26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 9 Eylül’de, İzmir’de düşmanın denize dökülmesiyle taçlanmıştır.

    20141206_081738sfsfsdfdsfdsfs

    Her olay sıralıdır ve bu sıranın bir anlamı vardır!

    Örneğin, ülkenin tapu senedi Lozan’da alınmadan Cumhuriyet kurulmamıştır!

    LOZAN1

    Lozan’da çözüme kavuşturulamayan boğazlar sorunu Montrö’de antlaşmaya bağlanmıştır.

    montro_meydani_guvercin_ucuran_kadin_heykeli15

    Lozan’da çözümlenemeyen bir başka sorun olan Hatay da izleyen yıllarda Türkiye sınırları içine katılmıştır. Biraz uzakta da olsa Hatay adı da yaşatılır İzmir’de!

    0a4b185701c299852be251e0db80afb5

    Ne İzmir’de ne de Türkiye’nin bir başka yerinde Musul adını taşıyan yer yoktur. Çünkü, tam da çözüme kavuşturulacakken Şeyh Sait İsyanı aracılığıyla önüne geçilmiştir çözümün!

    Lozan’ın her yıldönümünde bazı utanıp arlanmazlar toprak kaybı yaşadığımızı söyleyip Lozan üzerinden Cumhuriyet ve Atatürk karalamasına girişirler!

    İnanmayın!

    lozan

    Gerçekle ilintisi yoktur bu saçmalamaların!

    Lozan Kutlu Olsun!

    Düşmanla elbirliği yapılıp yırtılmaya çalışılsa da bir asırdır dim dik ayaktadır bu anlamlı antlaşma!

    Ceyhun BALCI, 23.07.2015

  • İLK BAKIŞTA POLONYA

    $T2eC16N,!w0FI,Cfi+FNBSIghBty-!--60_35

    Polonya yüzölçümü (312.000 km2) ve nüfusu (39 milyon) bakımından Türkiye’nin yarısı büyüklüğünde bir doğu Avrupa ülkesi. Halkı büyük çoğunlukla Leh kökenli ve Katolik mezhebinden. Az sayıda Alman, Ukraynalı ve Beyaz Rus etnik dağılımın diğer unsurlarını oluşturmakta. Sayıları bir kaç binle sınırlı da olsa Tatar varlığından da söz etmek olası Polonya’da.

    polonya-haritasi

    Polonya, güneyindeki Karpatlar bir yana bırakılırsa dağsız, tabak gibi bir ova ülkesi. Diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi son derece sulak. En uzun ırmağı Vistül. Karpat dağlarından doğan Vistül 1000 kilometreyi aşkın yol alarak ülkeyi ortadan ikiye böldükten sonra Baltık’la buluşuyor.

    VİSTÜLDE KÖPRÜ (2) VİSTÜLDE KÖPRÜ (4)

    Polonya halkının çoğunluğunu oluşturanların sıfatı olan Leh varlıklı ve soylu anlamına geliyor. İki parçalı bayraklarının alt yarısını oluşturan kırmızı şimdi yerinde yeller esen sosyalizmi, üst yarısındaki beyaz ise barışı simgeliyor. 1944’te başlayıp, 1990’larda sonlanan sosyalist dönem bayrağın yanı sıra kentlerde de izlerini korumayı başarmış durumda.

    IMG_4690 IMG_4691

    Varşova’da Komünist dönemden kalma otomobil

    IMG_4699

    Varşova’da Bilim ve Kültür Sarayı (1955 yapımı Gotik biçemli yapı Stalin’in armağanı)

    Polonya tarihini XI. yüzyılın sonlarına doğru başlatmak olası. İlk hükümdar Piast hanedanından I. Mieszko. Miezsko aynı zamanda ayı anlamına da geliyor. Ayı algısının bizden oldukça farklı olduğuna kuşku yok.

    Varlığını sürdürse de günümüzde önem taşımayan bir yerleşim olan ilk başkent Gniezno kartal yuvası demek. Kartal Gniezno’ya inat ülkenin simgesi olmayı sürdürüyor.

    npolandtour

    Polonya bulunduğu yer bakımından hep varlık savaşımı vermiş bir ülke. Özellikle, sürekli yayılma peşindeki Kutsal Roma Germen İmparatorluğu tarih boyunca Polonya’nın başının derdi olmuş. Töton Şüvalyeleri aracılığıyla Polonya’ya egemen olma savaşı veren Almanlarla Polonyalılar arasındaki güç savaşımı inişli çıkışlı bir gidiş göstermiş.

    Gniezno’dan sonra başkent olan Krakov’un bu ayrıcalığına kral Sigismund tarafından son verilmiş ve Varşova XVI. yüzyıl başında başkent koltuğuna oturmuş. Buna karşın, Krakov önemini yitirmemiş. Varşova başkent olmanın rüzgârını arkasına alarak daha hızlı bir gelişme göstermiş. Polonya hükümdarlığının evlilikler yoluyla Litvanyalılara ve Macarlara da geçmişliği olmuş. Özellikle, XVI. yüzyıl ortasındaki Polonya-Litvanya Birliği tarih sahnesine çıkmış. Kral Jagiello döneminde Töton Şövalyeleri Grunwald Savaşı’nda yenilgiye uğratılarak önemli bir kazanım sağlanmış. Polonya topraklarının dörde katlanması sonucuna yol açan bu başarı oğul IV Kazimierz tarafından da 13 yıl savaşları kazanılarak sürdürülmüş. Birliğin yarattığı sinerjiye karşın Rusya, Prusya, İsveç ve Avusturya arasında sıkışan ülkede çöküşün ve tarih sahnesinden silinişin önüne geçilememiş.

    IMG_4250

    Krakov’da Grunwald Anıtı

    XVIII. yüzyıl sonunda haritadan silinen Polonya uzunca bir işgal dönemi yaşadıktan sonra düşmanlarının yenilgisiyle sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nı izleyerek yeniden doğmuş.

    1918’de kurulan 1. Cumhuriyet bu kez de Germanya İmparatorluğu sevdalısı Hitler’in boy hedefi olunca II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte sonlanmak durumunda kalmış. Bir önceki dünya savaşıyla doğan Polonya sonrakiyle birlikte bir kez daha uykuya yatmak zorunda kalmış. Bu kezki uyku çok daha bedelli, acılı ve yitimli olmuş. Ülkedeki Yahudi varlığı tümüyle yok olurken Polonyalıların da payına kan, gözyaşı ve ölüm düşmüş bu 6 yıllık dönem boyunca. Başladığı ve bittiği yer olarak Polonya bu ikinci paylaşım savaşını dolu dolu yaşamıştır dense yeridir.

    IMG_4176

    Birkenau’da Cehennem Kapısı (Ölüm Kapısı)

    İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sosyalist cumhuriyetin proleterya diktatörlüğü savının Dayanışma Sensikası Başkanı Lech Walesa önderliğinde tarihe gömülmesi de bir başka ilginç dönüm noktası sayılmalıdır. Proleterya Diktatörlüğü proleteryanın başkaldırısıyla çekilmiştir tarih sahnesinden.

    Üçüncü Cumhuriyet 2004’teki AB üyeliğiyle yeni bir yoldadır artık. Para birliğine girilmediği için sözcük anlamı altın olan Ziloti (PLN) varlığını sürdürmektedir. Kişi başına düşen ulusal gelir 15 bin doları aşkındır.

    two-polish-zloty-coin-24780292

    İSTANBUL’DA LEH DİYASPORASI

    Leh-Türk ilişkilerinin başlangıcını XI. yüzyıldan başlayarak etkili olan Tatar (Moğol) akınlarına dayandırmak olasıdır. Sayıları bir kaç binle sınırlı olsa da bugünün Polonya sınırları içindeki Tatar varlığı bin yılı aşkın bir tarihin silinmez izidir. Tatar akınlarının zamanın Polonya kentlerinde önemli yıkımlara yol açtığı da bir gerçektir.

    İzleyen dönemde de Türk-Leh ilişkileri Osmanlı döneminde yine savaşlar aracılığıyla sürmüştür. Niğbolu, Varna ve Kosova savaşları bu savaşçıl ilişkilere önemli örneklerdir.

    1683’te bu kez Jan Sobieski Osmanlı’ya karşı önemli bir tarih sayfası yazılmasında etkili olmuş. Yalnızca Polonya için değil Avrupa için de önemli bir başarı sayfası oluşturulmuş böylelikle. II. Viyana Kuşatması’nda da başarısız olan Osmanlı’nın Avrupa kapılarına dayanma hevesi bir daha canlanmamacasına kırılmış. 1699’daki Karlofça Antlaşması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmayla Osmanlı Polonya’ya karşı toprak yitirmiş ve artık küçülme dönemine adım atmıştır. İzleyen dönemlerde toprak kaybı hızlanan Osmanlı bilindiği gibi XX. yüzyılın başında Avrupa’dan tümüyle silinmiştir.

    JAN SOBİESKİ (2)

    Krakov’da Jan Sobieski Anıtı

    sobieski175

    Sobieski Votkası

    Bu bile Türk-Polonya ilişkilerini düşmanlık zeminine taşımaya yetmemiştir.

    Lehistan XVIII. Yüzyıl sonunda uğradığı işgalle birlikte XX. yüzyılın başına kadar sürecek bir uykuya daldığında bu duruma tek tepki Osmanlı’dan gelmiş. Her ne kadar Osmanlı, içinde bulunduğu durumda Lehistan’a eylemli bir yardımda bulunamadıysa da; bu duyarlılığı bile fazlasıyla övgüye konu olmuş. Hatta, bununla ilgili olarak Polonya’da kurtuluş için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” tarihi verilir olmuş.

    184457b

    Belki de bu yakınlaşmanın etkisiyle Polonyalılar bu kez Kırım’da Osmanlı yanında savaşmışlar Ruslara karşı.

    XIX. yüzyılda yıkılan Polonya’nın sürgüne gönderilen önderleri ağırlıklı olarak Paris’e gitmişler. Polonyalı sürgünlerin siyasi önderi Adam Czartorsky İstanbul’da da gruplaşmanın doğru olacağı düşüncesiyle Polonezköy’ü kurmuş (1830). İlk adı Adampol olan bu Polak yerleşiminin adı sonradan Polonezköy’e dönüşmüş.

    414

    Bu önemli gelişme çok önemli Polonyalı kişiliklerin İstanbul serüveni için başlangıç oluşturmuş. Başka bir yazıya konu olabilecek Polonyalı Türkler’den bile söz etmek olasıdır bu süreçten sonra.

    Dostluklar ama çoğunlukla da karşıtlıklar üzerinde yükselen Türk-Polonya ilişkilerinin son halkası Galiçya’da oluşmuştur. Bugünkü Polonya’nın güneydoğusuyla, bugünkü Ukrayna’nın batısını kapsayan Galiçya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı askerleriyle tanışmıştır. Sokaklarında dolaştığımız Krakov’da Osmanlı askerleri boy göstermiş ve Polonya halkını korkutmaktan çok ilgilerini çekmiştir bu ilginç durum. Oysa, Osmanlı askerleri Galiçya’ya Polonya’yı işgal altında tutan Alman ve Avusturya devletlerinin bağlaşığı olarak gelmiştir. Vatan savunması görevinin yanı sıra Alman çıkarlarını önceleyen işlevlerle ve cephelerle donatılan Osmanlı’nın Galiçya topraklarını da kanıyla sulaması, canıyla buluşturması ilginç ve ibretlik bir başka önemli nottur. Gerçekte Galiçya bize o kadar uzak ve yabancı bir coğrafyadır ki; Osmanlı askeri “Komutanım Galiçya ne yana Düşer?” diye sormak durumunda kalır kumandanına.

    276329 galicya osmanlinin-savastigi-cepheler

    Alman ve Avusturya imparatorluklarıyla birlikte Osmanlı’yı da tarihten silen I. Dünya Savaşı yazgının cilvesine bakın ki; Polonya’nın yeniden doğuşu anlamına gelmiştir. II. Dünya Savaşı’na dek sürecek kadar kısa da olsa Polonya’da ilk cumhuriyet bu savaşın sonunda kurulmuştur.

    IMG_4605

    Krakov’da Dayanışma Sendikası 

    indir indir (1)

    İnişli çıkışlı Polonya tarihi 90’lı yıllarda kurulan III. Cumhuriyet’le birlikte bir dengeye kavuşmuş görünmektedir.

  • KAYNAYAN KAZANDAN SIÇRAYAN SULAR

    siyah_kurdela_02

    Suruç’ta bugün 30’dan fazla insanımızı aramızdan alan yanı başımızda kaynayan kazandan sıçrayan sulardır. Yazık ki ülkemiz bu kaynayan kazanın ateşini harlama suçu işlemiştir, işlemektedir. Dün Reyhanlı ve Ulukışla; bugün Suruç! Yarın? Bilen yok!

    Daha bir kaç gün önce Reyhanlı’da bir araya getirilmiş olan Esad karşıtı cephenin toplantısından sonra Suruç’ta patlayan bomba tam bir ironi yaratmıştır!

    Öncekilerde olduğu gibi bir kez daha kim yaptı sorusuna yanıt aranıyor. IŞİD yapmışsa derin bir oh çekilecek belli ki! Oysa, bugün sorulması gereken soru bu değildir!

    Dört yıldır kundaklanan Suriye gerçeği var karşımızda! Üstelik bizim katkı ve yardımlarımızla! Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları eleğin de ötesine geçmiştir. Giren, çıkan belirsizdir.

    Seçilmiş bir hükümetin önde gelen görevi yurttaşlarının iç ve dış güvenliğini sağlamaktır! Komşu bir ülkede gerçekleşmesi arzu edilen iktidar değişikliğinin değirmenine su taşımak değildir!

    Neden oldu sorusuna yanıt ülkemizi yönetenlerin dış politika anlayışındadır! Bu soru sorulup yanıtı bulunmadıkça; bununla da yetinilmeyip gereği yerine getirilmedikçe huzur ve yaşam güvencesi yoktur Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının!

    Bugün Suruç’ta yitirilen kadar insan Suriye’nin Halep, Humus ve başka kentlerinde yitiriliyor! Bu kazan kaynamaktayken sıçrayan sudur bugün Suruç’ta patlayan bomba!

    Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler aklını başına toplamak zorundadır. Elbette, bunun için öncelikle bu ülkede yaşayanların akıl ve izan çizgisine dönmeleri gereği ortada durmaktadır.

    Çözüm sunmayan tersine karmaşayı derinleştiren seçim sonuçları bir kez daha iyice irdelenmelidir!
    Şu günlerde koalisyon görüşmelerine dalan dörtlü beceriksizlik Suruç’ta yaşananlardan sorumludur!

    Bırakınız RTE’ye hesap sormayı, TC tarihinin en büyük ölçekli hırsızlık ve uğursuzluk dosyalarını açmayı; sokaktaki vatandaşının can ve mal güvenliğini dert eden bir koalisyon şartı öne süren var mı?

    Varsa yoksa emperyalizm şakşakçılığı! İktidar aşkı ve koltuğa tutunma sevdası!

    Dörtlü beceriksizlere bir sorum var!

    Şu ya da bu şekilde koalisyona girdiğinizde Suriye’yi kundaklamaktan vazgeçecek midir Türkiye?

    Bu soruya vereceğiniz yanıt ülkenin yakın ve uzak gelecekteki esenliğini belirlemiş olacaktır!

    Sınır güvenliğini sağlayın!

    Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehlikeler konusunda bu ülkeyle işbirliği yapın!

    Kafa kesici, koridorcu fırsatçıların işini bitirin!

    Bakın bakalım terörün T’si kalıyor mu ortada!

    Ceyhun Balcı

  • BİR ÖLÜM İLANI

    timthumb

    Yeni yılla birlikte yeni bir umut doğmuştu! En azından gözümüze görünen oydu! Belki de biz öyle sandık!

    Her neyse!

    Komşu Yunanistan bir sihirli değnekle dokunulmuşcasına rüyadan uyandı!

    Umudun kaynağı genç SYRIZA anlaşılmaz biçimde (belki de ben ve benim gibilerin anlayamayacağı şekilde) teslim oldu!

    Hem de iki hafta önceki halk oylamasıyla halkın desteğini arkasına almışken!

    Hem de atacağı hiç bir adım halk gözünde kabul edilemezlik sorunu çekmeyecekken!

    Başka bir Yunanistan, başka bir AB ve elbette başka bir dünya mümkün demeye hazırlananları düş kırıklığına uğratırcasına!

    SYRIZA ÖLMÜŞTÜR!

    Hem de kendi eylemiyle, hara-kiri yaparak!

    Şimdilik solmuştur umutlar!

    Ama, SYRIZA ile olmayacaksa hiç olmayacak demek de değildir!

    Bu anlaşmayla Yunan halkının boğazına çökülmesi güvence altına alınmıştır!

    Bundan sonra halk ne diyecektir?

    Ya da halkın dediklerine, diyeceklerine çevirmenlik yapacak bir başka güç odağı oluşabilecek midir?

    Aralarında benim de bulunduğum sayısız kimse umut kabarması yaşarken, kimileri de umutsuzluk anaforuna kapılmış gibiydiler!

    Onlar haklı çıktı!

    Ama, bugünleri öngörmek için sağlam bir gerekçeleri var mıydı?

    Yalnızca meraktan soruyorum!

    Bu gerekçeleri öğrenip bir sonraki sefere öngörebilmek için!

    SYRIZA dünya siyaset tarihinin en kısa ömürlü politik hareketlerinden birisi olabilir!

    Tıpkı saman alevi gibi!

    Ceyhun BALCI, 14.07.2015

  • ONLAR PLUTON’A,
    BİZ BALATON(*)’A!

    insanlik-pluton-un-yaninda-57446-5

    Okul bilgilerimize bakılırsa Plüton güneş sisteminin en uzaktaki gezegeniydi. Uzakta olduğundan mı nedir; insanoğlu tarafından fark edilmesi için 1930’un beklenmesi gerekmiştir!

    2006’da Pluton yolculuğuna başlayan NASA uzay aracı New Horizons (Yeni Ufuklar) yaklaşık 10 yıl boyunca durmaksızın 3 milyar mil yol alarak Pluton’ yaklaşabildi.

    Bu arada bizlere gezegen olarak öğretilen Pluton’un statüsünde üçüncü binyılın başında indirime gidildi. Pluton’dan % 27 daha oylumlu olan Eris’in bulunuşuyla birlikte Pluton gezegeni yni bir sıfat kazanmış oldu.

    Yine de insanların uzaktaki cüceye ilgisi dağılmadı! Yeni Ufuklar bu ilginin kanıtı olarak yol aldı 10 yıl boyunca!

    Karanlık ve soğuk bir gök cismi olmasından yola çıkılarak mitolojideki yeraltı tanrısı Plüton’un adı uygun görüldü bu uzaktaki cüceye!

    Dünyanın uydusu ayla karşılaştırıldığında daha küçük bir oyluma sahip! Ama, durumu tartışmalı Charon’un yanı sıra Nix ve Hydra adlı iki uydusu daha olduğu bilindiğine göre boyutuyla işlevi orantısız bir durum çıkmış oluyor ortaya!

    2300 km’lik çapıyla ayın % 66’sına denk düşen bir büyüklükte bu cüce gezegen! Yüzeyindeki – 238 C’lik sıcaklık dünyada düşünülmesi bile olanaksız bir soğuğa karşılık geliyor. Bu nedenle atmosferinin bile buz tuttuğu sanılıyor.

    İnsanlığın Pluton’a erişerek, dünyayı ayrıcalıklı konumdan çıkartan ve böylelikle galakside bir noktaya indirgeyen gökbilimsel devrimin önderleri Kopernik, Kepler ve Galile’yle başlayan yolculuğu biraz daha ileri götürdüğü söylenebilir. Akıldan çıkartılmamalıdır ki; güneşe oldukça uzak da olsa Plüton güneş sisteminin bir parçasıdır. On yıllık yolculukla varılabilen nokta şimdilik burasıdır.
    Yeryüzünde Plüton’a varanların yanı sıra ancak Balaton’a gidebilenlerin bolluğu önemli bir çelişkidir! Bunca bilimsel ve teknolojik gelişmeye karşılık insanlığın evrende ifade ettiği anlamı da fazla abartmamak gerekir.

    İnsanlığın evrendeki yolculuğundaki en önemli aşama olan Plüton seferinin yanı sıra uzaklara gitmeden önce de başarması gereken sayısız iş ve görev olduğunu bilmem söylemeye gerek var mıdır?

    Doğacıl bir yaşam ve onun doğal gereği olarak hakça paylaşım ilk görevlerden olmalı!

    İnsana evrende bir hiç olduğunu anımsatması gereken bu durum insan dediğimiz sözüm ona en gelişmiş varlığın haddini bilmesi gereğini de kim bilir kaçıncı kez ortaya koymuş olmuyor mu?

    Ceyhun BALCI, 14.07.2015

    (*) Balaton : Macaristan’da büyükçe bir göl!

  • SEREBRENİTSA
    bosnia_herzegovina_pol97
    Yirminci yıldönümünde Serebrenitsa kurbanları anılıyor. Sanal ortamda 11 Temmuz 1995’te 8 binden fazla Boşnak’ın Serebrenitsa’da Sırplar tarafından topluca öldürüldüğü yazılı. Doğru! Bu başlık altında yazılı olan bir şey daha var ki; son derece önemli!
    Olay sırasında bölgede BM güçleri de var! Serebrenitsa güvenli bölge olarak görülüyor ve güvenliğinden Hollanda birliği sorumlu! Sekiz bin Boşnak’ın öldürülmesinden onları öldürenler kadar Hollanda birliği ve dolayısı ile de BM sorumludur! Geçtiğimiz günlerde BM Güvenlik Konseyi’nde bu olayın “soykırım” olarak tanınması konusunda oylama yapılmıştı. Bu yapılmadan önce BM’nin bu olaydaki sorumluluğu konusunda kendisini soruşturması gerekirdi.

    IMG_8385 ANI DEFTERİ

    Kuşatma sırasında Saraybosna’nın soluk borusu olmuş Tünel! Havaalanı ve yabancıların bulunduğu noktaları koruma kudreti gösterenler 8000 Boşnak’ı Serebrenitsa’da katliamdan koruyamamışlar. Bunları bilince anı defterine bir şeyler yazma gereği duymuşum!
    Yirminci yüzyılın son on yılına girilirken sosyalist blokun yıkılması özellikle Avrupa’nın doğusunda batılıların denetimsiz bir güç olarak boy göstermesine yol açtı!
    II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti yeni paradigmanın önde gelen hedef ülkelerinden birisi oldu. Hitler faşizmine karşı kahramanca çarpışan ve vatanını savunan Tito önderliğindeki Yugoslav milliyetleri, bu başarılarını savaş sonunda Yugoslavya ile taçlandırdılar. Her ne kadar sosyalizmi benimsemiş olsalar da; Yugoslavlar farklı bir yol izlediler. Sovyet egemenliğindeki Doğu Bloku’ndan uzak durdular. Ama, batıya da teslim olmadılar. Bağlantısızlar hareketinin önde gelen gücü olmayı seçtiler.

    IMG_8219

    Mareşal Tito Caddesi Saraybosna’da. Bunca boğazlaşma sonrasında korunduğuna göre saygınlığı sürüyor demektir.

    Yugoslavya’da doksanlı yıllarda yaşanan bir tür paylaşım savaşıydı. Başını Almanya’nın çektiği Batı Avrupa Slovenya ve Hırvatistan’la başlayan Yugoslavyalaştırma sürecini başlatan güç oldular. Bu yola diğer Yugoslav cumhuriyetlerinin girmesi beklenmeyen bir durum değildi. Ama, bu süreçten payına en çok kan ve gözyaşı düşen ise Bosna-Hersek oldu.
    Yugoslavyalaştırma etkisine tepki bu ülkenin kurucu unsuru olan Sırplardan geldi. Tepki doğru, hedef yanlıştı! Tam da düşülmesi istenen tuzaktı bu!
    Slovenya’yı teğet geçen boğazlaşma, Hırvatistan’da yaşansa da Bosna-Hersek’teki yoğunlukta olmadı! Bugün Bosna-Hersek’e you düşenler 20 yıl geride kalmış olan bu boğazlaşmaya ilişkin izleri yapıların bedeninde göreceklerdir. Özellikle korunmuştur bu izler!
    Dize getirilen sosyalizmin ardından o yolu seçmiş olan ulusların biri birine düşmesi ve boğazlaşmaya varan bir çatışma içine girmesi “emperyalizm böler” deneyimini bir kez daha doğrulamıştır.
    Serebrenitsa katliamının 20. yıldönümünde bu gerçek hiç unutulmamalıdır!
    Eski Yugoslavya’nın Makedonya, Karadağ, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’ini bundan 3 yıl önce görmüştüm. Emperyalizmin ulusları bölme ve parçalama konusundaki ustalığını ve yazık ki başarısını görmek canımı sıkmıştı.
    Geçen yılki Belgrad gezisi madalyonun ters yüzünü görmemi sağladı.
    Bu gezide de Yugoslavya gerçeğinin mimarı Tito’yu tanıma fırsatı buldum.
    Serebrenitsa’yı batı gözlükleriyle irdeleyenlere karşılık ben de inadına Tito ve Yugoslavya diyorum!
    İnsanlığın geçmişi konusundaki unutkanlığı tarihi bir kez daha yaşamasıyla sonuçlanıyor!
    Yazık oldu Yugoslavya’ya!
    Dökülen kan ve gözyaşı da cabası!
    Serebrenitsa kurbanlarının sorumluluğu BM’ye ve Avrupa’ya aittir! Hedef şaşırılmasın!
    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/08/27/yugoslavya/

  • ALİ İSMAİL KORKMAZ
    (18 Mart 1994-10 Temmuz 2013)

    ali_ismail_arda_guler.jpg_0

    Gezi’nin şehit gençlerinden birisini sevgi ve özlemle anıyoruz!

    Özgeçmişine bakıp da oğlumdan 5 gün önce dünyaya gelmiş olduğunu anlayınca içim cız etti!

    Önünde yılları varken üniformalı/üniformasız sınıflaraltı bir kaç serserinin kapıkulu saldırganlığı sonucu sonsuzluğa göçtü!

    Ali İsmail Korkmaz!

    Hem övüncümüz ve yüzakımız!

    Hem de utancımız oldu!

    Sokaktaki gencine sahip çıkamayan biz geride kalanlar utanç içindeyiz!

    Soyadı gibi davranıp gözüpek olduğu için bir kez öldü Ali İsmail Korkmaz!

    Her gün ölen korkakların utancıdır Ali İsmail Korkmaz!

    Elbette eğer anlayabildilerse, utanacak yüzleri kaldıysa!

    Anısı hiç ölmeyecek bu güzel yüzlü gencimizin ruhu çoktan yüceldi!

    Ceyhun BALCI, 09.07.2015

    IMG_0744

    Gezi direnişi günlerinde İzmir’den aforizmalar!