• YUNANİSTAN’IN HAYIR’I

    greece.si
    Yunanlar Pazar günü yapılan halk oylamasında tüm baskıya ve yönlendirmeye karşın “HAYIR” dediler.
    Sosyal medyada Syriza ve Çipras’ın Soros ilişkisi üzerine yazılara rastladım. Vardır diyenin kanıtlaması, yoktur diyenin de kanıt olması durumunda bunu çürütmesi gerekir. Başka deyişle, sezgiler ve soyut öngörüler böylesi bir sava kaynaklık etmemelidir!
    Her şey bir yana, hiç olmazsa bu kez sevinme hakkımı kullanmak istiyorum! Böyle bir fırsat bir daha kim bilir ne zaman çıkacak karşımıza! Özellikle, Türk siyasetinin dincilik ve etnikçilik çamuruyla bezendiği bugünlerde!
    Bu durumda komplo kuramlarına değil de gerçeklere bakmak gerekiyor!
    Yunanlar Pazar günü HAYIR diyerek kemer sıkmayı yadsıdılar! Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse, Yunanistan’ın borçlarından kaynaklanan açığın halkın sırtına yüklenmesine HAYIR dediler. Buna benzer bir karşı çıkış ve başkaldırıya alışık olunmadığı için de ses getirmiş oldu bu dik duruş!
    Bence olayın özeti budur! Günün birinde Çipras’ın Soros’un adamı olduğu kanıtlanırsa onu da ayrıca konuşuruz.
    Bu rest çekiş birkaç ay önce gerçekleşmiş olsa Avrupa’nın yüreği daha fazla hoplatılmış olabilirdi. Oyalama sürecinde özellikle alacaklı Fransız ve Alman bankalarının alacakları kamu borcuna dönüştürüldü. Dolayısı ile, Yunan krizinden kaynaklanacak olası zararların Alman ve Fransız halkının sırtına yüklenmesi güvence altına alınmış oldu.
    Bu da şaşırtıcı değil elbette!
    Para babalarının, büyük anamal sahiplerinin bu gibi durumlarda yerleşikleşmiş davranış biçimi.
    Birkaç ay önce yaşanmış olsaydı bu rest çekiş para babaları da zarar görecekti. Ve belki de bir ölçüde asıl zararı görmesi gerekenler, zamanında kazanç uğruna riske girenler önemli bir ders almış olacaklardı!
    Yunan halkının HAYIR’ına sevinirken, AB efendilerinin ucuz kurtulmalarına üzüldüm!
    Ceyhun BALCI, 08.07.2015

  • HASTADAN AL HABERİ!

    9eylul

    06.07.2015 tarihli 9 Eylül gazetesinde yayımlanmıştır.

    Çocuktan al haberi özdeyişimizi birazcık uyarladığımın farkındayım! İşimiz hekimlik olunca haber kaynağımızın hasta olmasına şaşırılmamalı!
    Uzun yıllardır Almanya’da da yaşamış olan ve dolayısı ile orada da sağlık bakımı hakkı olan hastamla kendiliğinden gelişen diyalog bizdeki sağlık hizmetinin hastalıklarını ortaya koyması bakımından anlamlıydı. Bu diyalog aynı zamanda hastayla söyleşmenin, ona dokunmanın önemini yansıtması bakımından da önemli ipuçları içermekteydi.
    Özetlemem gerekirse, belindeki ağrılardan yakınan hasta Almanya’da önerilen tedaviyi kabul etmeden önce, gelmişken Türk hekimlerinin görüşünü alma gereksinimi içindeydi. Türkiye’deki bir başka kuruma başvurusunda yaşadıkları ayrıca yakınma kaynağına dönüşmüştü. Hekimin kendisini dinlemediğini, dokunmadığını ve kestirmeden emar istediğini şaşırarak anlattı. Oysa, Almanya’da bir hastadan emar istemenin kolay kolay düşünülmediğini; hele hele bir şekilde emar çekimi yapıldıysa aynı gerekçeyle, kısa zaman aralığında bir ikincisinin istenmesinin belirli koşullara bağlı olduğunu o kadar yalın ve anlaşılır bir dille anlattı ki! Bu sözleri karşılıksız bırakmam düşünülemezdi.
    Bizim daha varlıklı(!) ve bollukçu(!) olduğumuza ucuzculuğumuzu(!) da eklemem kaçınılmazdı!
    Almanya ve Türkiye sağlık ortamında hizmet alan bir vatandaşımızın gözlemlerini son derece öğretici buldum.
    Türkiye sağlık ortamını özetlemek için nicelik patlaması terimini kullanmak yeterli olacaktır. Örneğin, Türkiye’de bir yılda 100 milyonu aşkın insan yalnızca acil servislere başvuru yapabilmektedir. Önemli bölümünün acillik hasta olmayışıyla teselli bulsak da sistemin çarpıklığını ve yanlışlığını ortaya koyması bakımından önemsenmesi gereken bir veridir bu! Bu sayı toplam hekim başvurusu söz konusu olduğunda kişi başına 9-10’u zorlayabilmektedir. Bu kadar çok (ve olasılıkla da gereksiz ve disiplinsiz başvuru ortamında) sayıda hastanın var olduğu ortamda hekimin hastaya yeterince zaman ayıramaması sıradan bir duruma dönüşmüş olmaktadır. Böyle bir durumda ise hekim hastasına tanı koyabilmek için başta görüntüleme ve laboratuvar olmak üzere yardımcı incelemelere dört elle sarılmak durumunda kalmaktadır. Hekim tarafından yapılan bir hata gibi gözükse de gerçek neden sistemde aranmalıdır.
    Yardımcı incelemeler söz konusu olduğunda MR görüntülemesine ayrı bir parantez açmak gerekir. Türkiye’de dış etkenlerin de zorlayıcılığı sonucunda her 1000 hastadan 97’sine MR çekimi yapılırken bu sayının Avrupa’da 20’ler düzeyinde olduğunu biliyoruz. Bunca nicelik patlamasının nitelik aşınmasına yol açmasının yanı sıra benzer oranda bir harcama patlamasına da yol açması beklenir. Bunun da sürdürülemezlik anlamına gelmesi söz konusudur.
    Ancak, tam da burada imdada yetişen etken ucuz(cu)luktur. Hekimin emeğinden başlayarak diğer sağlık hizmetleri ve görüntülemelerde yaratılan ucuzculuk sistemin çökmesinin önündeki biricik sigortaya dönüşmüş durumdadır.
    Yine, örneklemek gerekirse Türkiye’de bir MRG çekimi hastanın ödediği katılım payı da içinde olmak üzere 100 TL karşılığında yapılabilmektedir. Bu bedelin Avrupa’da biraz daha düşük olmakla birlikte ABD’de 1.000 USD tutarına tırmanabildiğini bir kenara not etmekte yarar var. Bir kez daha ucuzculuğa dönülecek olursa; bu nedenledir ki sistemin akılcı kullanımı doğrultusunda kullanılabilecek düzenekler devreye sokulmamakta ve MRG isteklerinin denetim altında tutulmasına gerek görülmemektedir.
    Hastayla konuşmanın, söyleşmenin hastalığa tanı koymadaki katkısı kadar sağlık ekonomisindeki çarpıklıkları da ortaya koymada yararlı olduğu açık!
    Umulur ve dilenir ki; sağlık politikalarını oluşturanlar, yönlendirenler ve uygulayanlar da bu yalın gerçeğin farkına varsınlar. Sağlık hizmetinin salt oy avcılığı aracı olmadığının ayırdına varsınlar!
    Bir dileğimiz de insanımızdan olsun! Onlar da kendilerini hoşnut kılar görünümdeki nicelikli ama kalitesiz sağlık hizmetinin farkına varsın! Farkına varsın ki; niceliklisi kadar daha iyisini ve niteliklisini istesin!
    Ceyhun BALCI,

  • BİR BAŞKADIR BENİM İNSANIM!

    cin_lokantasina_saldirip_uygur_turku_asciyi_dovduler_h26949_c628e

    İnsanımızın Çin’in yaptıklarına tepkisini görünce bir özdeyiş geldi aklıma! “Kendi gözündeki merteği görmez de başkasının gözünde çöp arar!”

    Dayanaksız bilgiler doğrultusunda Çinli avına çıkan insanımız hem kel, hem fodul durumuna düşüyor. Çekik gözlü kim var, kim yoksa kaybolsun ortadan!

    Bırakınız uzakdoğulu olmayı Tatar olmak bile risktir bugünlerde!

    İnsanımızın bugünkü Çin sınırları içindeki Türkistan’a ilgisi göz yaşartıcı!

    Düş görmekteki, olmayacak işler peşine düşmekteki beceriyi biraz da yakın çevresinde olanlara karşı göterebilsen diyeceğim güzel insanıma!

    Son 10 yılda vatan topraklarının ne kadarı yabancılara satıldı?

    Yine son yıllarda Ege’deki 150’yi aşkın ada, adacık ve kayalık Yunan eline geçti!

    Ülkenin güneyinde sınır da güvenliği de kalmadı! Öyle ki komşu Suriye’de ortaya çıkan karmaşa Kürt Koridoru ve onu izleyerek de bölünme tehlikesi doğurabilir!

    Türkiye AB’nin açık pazarı, NATO’nun kapıkulu oldu! Ülke toprakları yabancı askerler tarafından çiğneniyor, üsler oluşturulup bizim çıkarımıza olmayan askersel etkinlikler için kullanılıyor!

    Ey güzel insanım!

    Aklıma gelen bir kaçını sıraladığım onur kırıcılıkların farkında mısın?

    Farkındaysan neden sesin, soluğun çıkmıyor?

    Her zaman olduğu gibi işin kolayına kaçıyorsun!

    Çık meydana elinde bir bayrak, bir maket ve bir de çakmak! İçini boşaltmana yetip de artıyor! Çok değil bir kaç gün içinde unutup gidiyorsun! Ama, burnunun dibindeki ihanet sürüp gidiyor!

    Kolayı seçip kendini rahatlatıyorsun!

    Zoru seçersen rahatın kaçar değil mi? Süreklilik ister bu işler! Meydana çıkıp ateş yakıp ya da Sultanahmet’te çekik gözlü turist kovalayıp evine gitmek varken, ne işin var emek harcamayı gerektiren yerlerde!

    Her alanda olduğu gibi tepkisellikte de tembelliğe alıştırıldın güzel insanım!

    Umarım, Fransız ve İtalyanlara karşı yaptığın gibi şimdilerde düşman bellediğin Çin mallarını tüketmemeye niyetlenmezsin!

    Neden mi?

    Yaşamını kolaylaştıran, rahatlığını katlayan hemen her aygıtın yapıldığı yer Çin de ondan!

    Biraz aklını başına toplasan ne iyi edersin!

    Uzaklarda çöp arayacağına, yakınlara baksan her şeyi göreceksin!

    Ceyhun Balcı

  • başbağlar-drbaran

    BAŞBAĞLAR UNUTULMASIN!
    BİLİNÇLER KÖRELMESİN!
    1993 yılının Temmuz ayına acıklı bir başlangıç yapmıştı Türkiye! Önce 2 Temmuz’da Sivas’ta sahneye çıkan dinci gericilik insan yakarak ortaçağı hortlatmıştı. Türk toplumunun aradan geçen 22 yıla karşın bu vahşeti unutmadığını, unutmaya da eğilimli olmadığını sevinerek gözlemliyoruz. “Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem!” diyebilen siyasi önderlerin ibretlik duyarsızlığının ayrı bir yazı konusu olabileceğinin altını çizmekle yetiniyoruz.
    Yine aynı yılın temmuz ayında Madımak vahşetinin birkaç gün sonrasında 5 Temmuz’da Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde sahneye çıkan bölücü PKK terörü savunmasız 33 vatandaşımızı aramızdan almıştı. Aralarında yaşlıların, kadınların ve bebeklerin bulunduğu 33 yurttaşımızı anımsadığımız söylenebilir mi? Sanal ortamdaki arama motoruna Başbağlar yazdığınızda karşınıza çıkacak 63 bin sonuç fazlasıyla bilgilendirici olacaktır. Bu başlık altında karşınıza çıkacak fotoğraflar vahşetin boyutlarını kavrayabilmenizi sağlayacaktır. Yine de bu fotoğraflara bakmamanızı öğütlerim!
    1993 yılının temmuz ayının ilk birkaç gününe sığan bu ardışık iki vahşette sahne alanlar öz kardeş kadar yakındır biri birlerine.
    Madımak vahşetine sahip çıkar görünüp, Cumhuriyet’in en değerli ilkelerinden laiklik’e sırt çevirenlerin Başbağlar söz konusu olunca ilgisiz bir tutum içine girmeleri gerçekte onların maskesini düşürmeye de yaraması bakımından önemlidir.
    Bir yanda dinci gericilik diğer yanda bölücü PKK terörü! Her ikisi de ortak hedefleri olan, ortaçağ özlemciliğiyle yoğurulmuş iki emperyalist maşadır! Tarih boyunca omuz omuza olmuş, farklı zaman ve mekânlarda sahne alsalar da aynı hedefe yürümüşlerdir.
    Madımak’taki Cumhuriyet’e meydan okuma, Başbağlar’daki bölücü terörle perçinlenmiştir gerçekte.
    Durum bu kadar açık, seçik ortadayken Madımak’ı anımsar gibi yapıp, içtenlikli olmasa da gözyaşı döküp Başbağlar’ı göz ardı etmek sıradan bir unutkanlıkla açıklanabilir mi? Kol kola, omuz omuza yürüyen iki kardeşten bölücü PKK terörünü görmezden gelmek, Başbağlar’da yaşamlarını yitiren 33 insanımızı unutmak insanlıkla da, aydın sorumluluğuyla da bağdaşır mı?
    Dinci gericiliğin bölücü teröre, bölücü terörün de dinci gericiliğe göz kırpmakta olduğunu gündemi ve olayları özenle izleyenler kolaylıkla fark edebilirler. Buna bağlı olarak da dinci gericiliğin bölücü teröre, benzer şekilde bölücü terörün de dinci gericiliğe ilaç olamayacağını anlamak hiç de zor değildir.
    Madımak’la neredeyse eş zamanlı olarak sahneye konulan Başbağlar katliamı unutulmasın, unutturulmasın! Belki böylelikle başımızdaki çoklu dert sarmalı fark edilir ve ondan kurtulma yolunda adım atılabilir!
    Hem Madımak’ta hem de Başbağlar’da yitirdiğimiz canların anısına saygıyla! Bilinçlerimizi köreltmekten vazgeçip, keskinleştirmek dileğiyle!
    Ceyhun BALCI,

  • KAMER GENÇ

    22321107
    Kamer Genç adının kulağıma ilk çalınışı 30 yılı aşkın süre öncedir. 12 Eylül 1980’den sonra anayasanın askıda olduğu günlerdi. Bir yandan da yeni, bol gelmeyen anayasa yapım çalışmalarının yapıldığı dönemden geçilmekteydi. Cuntanın anayasasına geçerlilik kazandırmak ve tartışıldı dedirtmek için Danışma Meclisi oluşturulmuştu. Atanmıştı demek çok daha doğru olur. Seçim falan hak getire!
    Kamer Genç o meclisin Tunceli üyesiydi.
    Her akşam radyoda Danışma Meclisi’nin çalışmaları özetlenir ve anayasanın maddeleri üzerinde meclis üyelerinin görüşleri yansıtılırdı.
    Neredeyse her maddeyle ilgili söz alan, mutlaka görüş bildiren ve hiç şaşmaz şekilde muhalefet eden tek kişiydi Kamer Genç! Adı belleğime o günlerde böylelikle kazınmıştı.
    Pek çok kişinin onu tanıması izleyen dönemdeki politikacı kimliğiyle oldu!
    Gülmece yönü öne çıkan, muhalefetini onunla süsleme becerisini gösteren özelliği renkli kişiliğinin sıradan bir parçasıydı. En öfkelendirici davranışını gülümseten bir başkasıyla tamamlayan sıra dışı bir siyaset ikonuydu demek abartı olmaz!
    Bağımsız olmak zorunda kaldığı dönemde memleketi Tunceli’de yarattığı etki belleklerden silinecek gibi değildir.
    Şimdilerde Dersimli olmanın dayanılmaz hafifliğine kapılanların karşısında Tuncelili olmaktan çekinmedi. Tuncelili olmak yerine Dersimli olmanın Cumhuriyet’e ve Atatürk Devrimleri’ne meydan okumayla eşanlamlı olduğunun fazlasıyla farkındaydı.
    Son dönemde rahatsızlığının da etkisiyle ortalıklarda görünmeyen Kamer Genç bağımsız olmaktan vazgeçip de partili olduğu andan başlayarak etkisini yitirmişti demek yanlış olmaz!
    TBMM’de bağımsızlara tanınan ayrıcalıkları ve söz hakkını çok iyi kullanması onu başka bağımsızlardan ayıran önde gelen özelliğiydi.
    Hastalığı gerekçe gösterilse de Tunceli sevdası ve son dönemde fırtınaya dönüşen değişim ve başkalaşım esintileri karşısında adaylığını olanaksızlaştırmıştı. Ağa, bey, şeyh ve derebeyi aşkının depreştiği günümüzde Atatürk ve Cumhuriyet haykırışlarına yer olamazdı. Zamanın ruhuna uygundu kısacası kendi partisince harcanması!
    Siyasetimizin bu sıra dışı figürüne güle güle demeden önce seçmenle kurduğu sıra dışı ilişkiye değinmeden geçmek onu anlatmayı eksik bırakmak anlamına gelir.
    Partidaşı vekil yanında çalıştırdığı kişinin aylığına el koyabilme hakkını bulurken kendinde; Kamer Genç’in memleketlilerine parasal konularda da epeyce yardımcı olduğu, işi onlara para kaptırmaya vardırdığı söylenirdi.
    Mumla arasanız bulabilir misiniz böyle vekili?
    Hem de bu devirde!
    Ceyhun BALCI, 02.07.2015

  • ZAMAN TÜNELİNDE KAYBOLMAK

    cbalci

    01.07.2015 tarihli Aydınlık’ın Özgürlük Meydanı sayfasında yayımlanmıştır. 

    Demirel’in ardından yapılan yorumlar atışmaya dönüşür oldu. Övenlerle yerenler biri birine girdi dense yeridir. Bana göre İki Demirel vardı!
    Birincisi “Bana hiç kimse sağcılar suç işliyor dedirtemez!” ya da “Verdimse ben verdim!” diyen kabul edilemezlikler Demirel’i idi.
    İkincisi ise, 1990’dan sonra beliren ve Cumhurbaşkanlığı dönemiyle birlikte iyice keskinleşen Cumhuriyet’e kol, kanat geren Demirel’di!
    İkincisine olan övgüm birincisine yergime engel olamazdı! Farklı şekilde söylemem gerekirse, birinci Demirel’in yanlışları ikincisinin doğrularını saptamama ve açıklıkla dile getirmeme engel değildi.
    Zaman tünelinin labirentlerinde kaybolmak işin kolayıydı. Bu tuzağa düşmek ve geçmişin karanlıklarında kaybolmak yerine güncele odaklanmak ve geleceği kurmak önceliğimiz olmalıydı.
    Bir örnekle açmaya çalışalım konuyu! Attilâ İlhan çok önemli bir yazın ve düşün insanıydı. Türkiye’nin nükleeri olmalı vurgusu yapmıştı her fırsatta. Böyle dedi diye onu defterimizden silmeyi aklımızın ucundan geçirdik mi?
    Buna benzer sayısız örnek bulabiliriz belgeliklerde!
    Bugün Türkiye, partileri önceden belirlenmiş olan ve sandalye sayıları seçimde tarafımıza onaylatılan bir siyaset ortamında koalisyon bulmacalarıyla oyalanıyor. Oysa, hangi seçenek söz konusu olursa olsun çözüm ve umar sunmuyor ülkeye!
    Böyle bir ortamda neyin mücadelesini yapıyoruz?
    “Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır!” sözü başat rehberimiz değil mi?
    Böylesi duyarlı bir dönemde geçmişte yaşananları, söylenenleri ve hatta karşıtlıkları bir kenara koymak gerekmiyor mu?
    Demirel için de aynı yöntemi benimseyemez miyiz?
    Böylelikle safları sıklaştırmak ve bu gibi çelişmelerle biri birimizi incitmekten uzak duramaz mıyız?
    Yalın gerçek Demirel’in bu dünyaya bir Cumhuriyetçi olarak veda etmiş olmasıysa eğer ve bizler de Cumhuriyetçi paydayı güçlendirmeyi temel amaç edinmişsek Demirel’in ardından bu noktaya odaklanan sözler söylemenin kime ne zararı olabilir?
    Zaman tünelinde kaybolmak mı yoksa geçmişi bir yana bırakıp geleceği kurmak mı?
    Seçim bizim!
    Ceyhun Balcı

  • TUNCAY ÖZKAN VE BEKİR COŞKUN
    Biri çiçeği burnunda vekil diğeri yılların köşe yazarı. Toplum gözünde saygın ve etkili kişilikler olduklarına da kuşku yok!
    Saygınlıklarına gölge düşürmeden eleştireceğim her ikisini de!

    Tuncay Özkan gönlündeki koalisyonu açıklamış! CHP-MHP-HDP bir araya gelerek Kürt Sorunu’nu çözerek ülkeyi rahatlatırlarmış. Bence bir sıralama hatası var Tuncay Özkan’ın saptamasında. Adını andığı üç parti seçimlerde RTE ve AKP’yi hedefe koyduklarına göre öncelikle seçmenin bu doğrultudaki istemini karşılamakla yükümlü değiller mi?
    http://odatv.com/n.php?n=gonlundeki-koalisyonu-acikladi-3006151200
    Ayrıca, Kürt Sorunu konusu öyle dallı, budaklı ki; artık, hiç kimse bu konudaki çözümün ne olduğu konunda somut bir şeyler söyleyemiyor. Bu açıdan bakılacak olursa AKP-HDP koalisyonu bu sorunun çözümünde çok daha becerikli olmaya adaydır. Onların bu girişimine CHP sessiz kalarak destek verebilir.
    Öncelikleri şaşırmak sokaktaki vatandaş bakımından sorun yaratmaz ama TBMM’ye seçilmiş deneyimli bir gazetecinin bu konudaki hatası hoş görülemez!

    Bekir Coşkun da bugünkü yazısında dizini dövmüş sözcüğün tam anlamıyla!
    http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/bekir-coskun/chp-nereye-872916/
    Ben Bekir Coşkun’un şaşırmasına şaşırdım. Oysa, perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Sorun, CHP’nin AKP’yle koalisyonuysa bu aylar önce yazılmış ve söylenmişti. Pek çok kişi bu olası gelişmeye dudak kıvırırken öngörülmesi olanaksız bir durum değildi bugün kapıya dayanan dert!
    Birisi vekil diğeri, deneyimli köşe yazarı iki aydınımızın iyi niyetinden kuşku duyarak kabalık yapmak istemem!
    Ama, aydın dediğimiz varlığın öngörmeyi ve bu öngörüye dayanarak topluma önderlik etmeyi de becermesi gerekir.
    Bu temel gereklilikleri yerine getiremediğinizde sokaktaki insandan ne farkınız kalır?
    Öngörü ve ön etkin (proaktif) tutum söz konusu olmadıkça önderliği öncelemesi gereken aydınımızın kuyrukçuluğa savrulması kaçınılmaz görünüyor!
    Ceyhun BALCI, 30.06.2015

  • GREXIT ZAMANI MI?

    fft99_mf2273968
    Yunanistan’da bankalar bugün açılmadı. Aylardır sözü edilen gün gelip çattı mı? Ürküyle karışık sert parasal hareketlerin önüne geçme çabasının doğal bir parçası yaşananlar.
    Kemer sıkmaya karşı çıkarak iktidar olan Çipras hükümeti büyüklerin baskısına boyun eğmeyince Yunanların Drahmi’ye dönmeleri olasılığı (bir kez daha) belirmiş oldu. Drahmi’den söz açılınca iki hafta önce Midilli’de yaşadığım bir diyaloğu anımsadım.
    Midilli’nin köylerinden birinde çocukluk anılarımızda kalmış olan kuş sapanı görünce küçük tezgâhın başındaki köylüye ederini sormuştum. Önce Avro sonra da Drahmi biriminden söylemişti ederi. O an için anlam verememiştim Drahmi’den söz etmesine. Son gelişmelere bakınca Drahmi’ye dönüyoruz mesajı vermek istemişti belki de bu kendi halindeki Midillili köylü. Hemen eklemekte yarar var. Midilli’nin bir başka adı da Kızıl Ada’dır. Uzun yıllardır seçimlerde Yunan Komünist Partisi (KKE)’ne desteğiyle bilinir. Drahmi özlemi biraz da bundan mıdır diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi.
    Neden aylar önce değil de şimdi?
    Fransa ve Almanya kaynaklı bir oyalama olduğunu anlıyoruz. Aylar önce Yunanistan’ın borcuyla adı geçen ülkelerin bankaları arasında ciddi bir bağlantı vardı. Geçtiğimiz aylarda Fransa ve Almanya borcu yapılandırarak kendi bankalarını güç duruma düşmekten kurtardılar.
    Nasıl başarmışlar diye soracak olursanız dünyanın her yerinde olduğu gibi demek mümkün!
    Borçlar kamu borcuna dönüştürülmüş. Başka deyişle Fransa ve Almanya bankalarının alacakları kapatılarak ortaya çıkan borç kamu tarafından üstlenilmiş. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse Fransız ve Alman halkının sırtına yüklenmiş.
    Durum böyle olunca da GREXIT gerçekleşebilir. Drahmi tarih sahnesine dönebilir!
    Ceyhun BALCI
    http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ugur-gurses_526/yavaslatilmis-tren-kazasinin-son-sahnesi_29406284

  • KADINLARIMIZ YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜRDÜ

    2015-06-27-filenin-sultanlarindan-altin-madalya 1435444948442

    Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası ve ilki Bakü’de düzenlenen Avrupa Oyunları çakıştı. Avrupa Oyunları’yla birlikte spor dağarcığı olimpik kapsamlı bir düzenlemeye daha sahip oldu.
    Sondan bir önceki gün Atatürk’ün kadınları voleybolda altına uzandılar. Birkaç saat sonra bu kez potada kadınlarımız Avrupa 5. liği elde ettikleri maçta Rusya’yı dize getirdiler.
    Kadın basketçilerimiz turnuva boyunca en kötü çeyreği çıkardıkları Sırbistan maçında yitirdiler ilk dört şansını. Ama, 5. olarak olimpiyat elemesi oynama hakkı elde ettiler. Bu nedenle beşincilik küçümsenmemeli! Kenar yönetiminden oyunculara kadar herkes bu başarıda pay sahibidir. Tek eleştirel nokta spor dışı olmakla birlikte önemlidir. Türk takımının koçu molalarda Türkçe konuşmalıdır. Onu anlamayan tek oyuncu olan Sanders’e söyledikleri İngilizce olarak bir başkası tarafından aktarılmalıdır. Dile saygı, kişinin özüne saygısının gereğidir ilkesi gereğince!
    Bakü’de voleybolcu kadınlarımız “rövanşist” davranıp, grupta yenildikleri Polonya’yı set vermeden yenip şampiyonluğa ulaştılar.
    Avrupa Oyunları’nda tüm dallarda madalyaları Rusya silip, süpürdü. Birkaç dalla da sınırlı kalmadı Rusların başarısı. Jimnastikten, yüzmeye güreşten boksa ve aklınıza gelebilecek tüm diğer dallarda tartışmasız bir başarının altına imza attılar. İki yüz milyonluk bir ülkede kitle sporunun başarısıdır madalya tablosuna yansıyan. Türkiye’nin toplam 29 madalyasına karşılık Rusya 161 madalya ile kapattı oyunları.
    Bizim 29 madalyamızın 19’u ise karate ve güreşten geldi. Her ikisi de başarılı olmamızın şaşırılmayacağı dallardır.
    Sporu yapmak yerine seyretmek söz konusu olunca ortaya çıkan tablo budur.
    Spor okuldaki zorunlu beden eğitimi derslerine sıkıştırıldığı ve ders başarısının önünde engel olarak görüldüğü sürece alınan sonucu değiştirmemiz zor görünüyor.
    Yarışmacı sınav anlayışı değişmedikçe sporcu yetiştirmemiz de çğul değil tekil olguya indirgenmiş oluyor.
    Karartılan Türkiye’de kadınlarımızın sportif başarısı özellikle önemlidir ve sahiplenilmelidir!
    Ceyhun BALCI

  • s-7403f7429838ca1566a41a29187131a0816236a6

    TFF’YE BAŞKAN ATANACAK!
    Demokrasiyi belirli aralıklarla ortaya konulan sandığa ve göstermelik seçime indirgedikçe demokrasicilik oyunu sürdürülecek demektir.
    Ayın ilk hafta sonunda yapılan genel seçimlere de bu algıyla gidildi. Sonuç düş kırıklığı ve karmaşadır!
    Yazının başlığında yanlışlık yok!
    TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) ay sonunda yeni başkanını seçer gibi yapıp atayacak!
    Futbol oyun ve spor olmaktan çıkalı epeyce zaman oldu! Paranın, çıkarın ve her türden maddi kazancın paylaşıldığı bir alana dönüştü. Çok sayıda futbol sevdalısının bu ortamdaki rolü ise çarkın döndürülmesine omuz vermek oldu.
    Bundan birkaç yıl önce başlayan şike sürecinin parçası olabilecekler, uysal ve uyumlu unsurlar olarak TFF’nin doruğuna tırmandırıldı. İlginç bir şekilde bu unsurların egemenliğinde futbol serbest düşüşe geçti Türkiye’de! Bu kimseler sorumluluk gereği bulundukları yerden uzaklaşacaklarına konumlarını sürdürme isteği içinde oldular. Delegelerin 200’ü aşkını mevcut yönetimi yeniden aynı yerde görmek için oylarını açıklamışlar. Başka deyişle ay, sonundaki seçim göstermelik duruma düştü.
    Bu kirli ortam değiştirilemez miydi? Elbette olasıydı bu!
    Bu ortamda ortaya çıkan Duygun Yarsuvat oluşturduğu ekiple futbolun gereksinim duyduğu ışığı yakabilirdi. O ekipte yer alan Bingür Sönmez, Uğur Dündar ve Onur Belge futbolda oluşan bataklığı kurutma yolunda önemli katkı sunabilirlerdi.
    Ne yazık ki bu fırsat kaçırılmıştır! Özellikle başkan adayı Duygun Yarsuvat’ın GS kulübünde yaptıkları ortadayken fırsatın kaçırılmış olduğu yargısını iç rahatlığıyla söyleyebiliriz.

    http://odatv.com/n.php?n=tff-adayligi-icin-onunu-kestiler-2306151200

    Meğer TFF yönetimine aday olmak için en az 60 delegenin imzasını almak gerekiyormuş! Bu kuralı Türkçe’ye çevirmek gerekirse vesayet sözcüğünü kullanmak zorunlu olur.
    Anlaşılmıştır ki; futboldaki çıkar çarkının sürdürülmesi doğrultusunda bir irade ortaya koymuştur sistemin el kaldırıcıları!
    Onlar istemedikçe de bu düzenin değişmesi olası görünmemektedir.
    Daha da kötüsü futbolla ilgili, ilgisiz hemen herkesin TFF Başkanı’nın seçimle geldiğini sanmaları olacaktır.
    Ülkeyi yönetenlerin de atandığı ve göstermelik olarak sandıkta onaylatıldığı yerde daha ne bekleyebilirdik ki!
    Ceyhun BALCI, 24.06.2015