• BİR AŞILA(YAMA)MA ÖYKÜSÜ

    Ordu’da birisi yargıç diğeri öğretmen olan çift çocuklarını aşılatmamak için yargıya başvurmuşlar. Ayrıntısına bağlantıdan erişilebilir.

    http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/29343111.asp aşı meselesi

    Bu başvurudan yola çıkılarak oluşmuş bir yargı kararı var. Mahkeme de çifti haklı bulmuş. Aşılatmama doğrultusundaki davranışlarını yasal güvence altına almış. Yargı kararı tartışılmaz olsa da eleştirilemez değildir.

    Bu olayda yaşanan kesinlikle bize özgü değil. Biraz daha geniş açıyla bakıldığında yargı kararına konu olan olgu insanlık tarihinin son çeyrek yüzyılının özeti de sayılabilir.

    Kuşkulanmak, kuşkucu olmak insanı insan yapan önde gelen ayırt edici özellik. Bir de bu önemli ayrıntı kötü niyetlilerin aygıtına dönüşmese! Elbette kuşku olacak, kuşkuculuk hiç eksilmeyecek ve böylelikle insanlık ilerlemesini sürdürecek.

    Bir Harvard hocasına mal edilen şu sözü unutmamak gerekir! (Öğrencilere) “Bugün sizlere anlattıklarımızın yarısı yanlıştır! Ancak, hangi yarısının yanlış olduğunu şu an bizler de bilmiyoruz!” Kuşku ve kuşkuculuk olmasa insanlık bir arpa boyu yol alamazdı. Ancak, kuşkuculuğun da bilimsel çerçeve içinde olması koşulu göz ardı edilmemeli. Sapla saman biri birine karıştırılmamalı!

    Post modern dönemi yaşamakta olan dünyamızda bilimsel olarak ortaya konulmuş pek çok şeyden kuşkuculuk kisvesiyle, bilimdışılık pazarlanıyor. Hatta, bu kisve aracılığıyla bilimsel devrimin altı üstüne getirilmeye çabalanıyor bile denebilir.

    Dünyanın başta ABD olmak üzere başka pek çok ülkesinde de benzerleri yaşanan aşılayamama olgularını ülkemizde ve dünyada oluşan iklimden soyutlayarak irdeleyemeyiz.

    Mahkemeler de başka pek çok kurum gibi dünyadaki gelişmeler ışığında değişen ve şekillenen kurumlar. Bu değişim ve gelişmenin doğrultusunu belirleyecek olan ise hiç kuşkusuz akıl ve bilim olmalıdır.

    Üzerinde yaşadığımız ülkede inanç ve dinselliğin gündelik yaşama yön verir olduğunu bir kez daha vugulamaya bile gerek yok! Böylesi bir iklimde mahkemelerin de tıpkı üniversiteler ya da başka akıl temelli kurumlar gibi ortamdan etkilenmesi ve deyim yerindeyse mahalle baskısına boyun eğmesine şaşırılabilir mi?

    Ordu’da yaşanan ve yenilerinin yaşanması olası aşılayamama olgusunu akıl ve bilimin ağır saldırı altında olduğu ortamla birlikte değerlendirmek kaçınılmazdır.

    Çağımızı parlatan önde gelen cila birey hakları ve bu haklar yoluyla insanların ağzına çalınan bir parmak baldır. Birey hakları geliştirilirken ve ilerletilirken toplumun hakları da düşünülmeli değil midir?

    Aşılayamama olgusunda birey hakkı gerekçesiyle verilen kararın toplumun sağlık hakkını, koruyucu sağlık anlayışını olumsuz etkileme olasılığı az şey midir?

    Birey hakkı tanındı diye sevinmeli mi yoksa kamu hakkı hiçe sayıldı diye üzülmeli mi?

    Ceyhun BALCI,

  • MİDİLLİ’NİN ÜNLÜLERİ

    Geçmişi tarih öncesine uzanan bu Kuzey Ege adasının epeyce görüp, geçirmiş bir yer olduğuna kuşku yoktur.
    Bu yazıya konu olan kişiliklerden kadın şair Safo’yu en başa yazmak gerekir. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Safo lirik biçemle kaleme almış şiirlerini. Safo’nun en büyük özelliği içinden geçeni açıklıkla ve içtenlikle dile getirmesi olmuş. Yaşadığı zamanın değer yargıları gereğince bir kadının bu denli öne çıkması, sivrilmesi ve başat konuma gelmesi birilerini rahatsız etmiş.

    safo
    Kimi şiirlerindeki ifadelerden yola çıkılarak kadın seviciliğiyle etiketlenmiş. Adanın adı olan Lesvos’un bir cinsel tercihle özdeşleştirilmesi de bu yargıya dayandırılmış. Lesvos’un, Safo’ya göndermede bulunularak cinsel eğilim imgesine dönüştürülmüş olması günümüzde irdelenmiş ve gerçeklikle ilişiği sorgulanır olmuştur.
    Çağının feministi olan Safo’nun egemenler üzerinde yarattığı rahatsızlığın onun bu şekilde suçlanması yoluyla tepki gördüğü bugün için en azından bir grup araştırmacı tarafından kabul gören savdır.
    Safo’nun kendisiyle ilgili önyargılardan rahatsızlık duyduğu da biliniyor. Hatta, bir erkeğe olan sevgisine karşılık alamaması sonucu canına kıydığı da öne sürülmüştür.
    Gerçek her ne olursa olsun, Midilli adasının günümüzde lezbiyenlik akımının simgesi olduğu da kuşku götürmez bir durumdur. Safo’nun kenti olarak bilinen güneydeki Eresos her yıl lezbiyenlerin buluşmasına ev sahipliği yapmaktadır. Sağladığı parasal getiri nedeniyle olsa gerek ki; ada halkı bu durumdan çok da rahatsızmış gibi görünmemektedir.

    300x300_9781157206170

    Midilli’yi aynı zamanda bir Enişte Adası olarak da nitelemek olası. 1335’te zamanın Bizans İmparatoru Yuannes adayı kız kardeşiyle evlenen Cenovalı Francesko Gattuliso’ya armağan etmiş. Bir tür çeyiz içeriği olmuş böylelikle Midilli. Her ne kadar görünürdeki gerekçe buysa da, gerçek neden İstanbul’un kontrol altına alınması mücadelesinde imparator ile eniştenin bağlaşıklık kararı alması ve Cenovalının desteğine karşılık olmasıdır Lesvos’un. O dönemde denizcilik ve onunla bağlantılı ticaretteki becerileriyle tanınmış olan Cenovalı ve Venedikli grupların kendilerine uzak topraklarda egemenlik kurması sıradan bir durumdu. Benzer etkiye yakındaki Sakız adasında da rastlamak olasıdır.

    Barba Rosso’nun adı anılmasa olmaz bir ünlü Midillili olarak. Ünlü Türk denizcisi, gerçek adı Hızır Reis olan Barbaros Hayrettin Paşa 1478’de güneydeki Paleokipos köyünde gelmiş dünyaya. Babası Vardarlı Yakup Ağa aynı zamandan adanın fatihlerinden birisi. Anası Katarina ise Midilli’nin yerlisi.
    Başlangıçta korsanlık yapan Barbaros ve kardeşleri Kanuni döneminde Osmanlı donanmasına katılmaya çağırılmışlar. Pek çok eşsiz zaferin altına imza atarak Akdeniz’in Türk Gölü olarak anılmasını sağlamış olması sayısız yararlılıklarından en önemlisi sayılır.

    Barbaros-hayreddin-paşa
    Anısı ve adı İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı ve bulvarında yaşatılmaktadır. Ayrıca, Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilere de adı verilmiştir.

    VENEDİKTE TÜRK GEMİSİ (4)indir

    Adalı yazar Stratis Mirvilis ada Osmanlı egemenliğindeyken 1890’da Skamnia’da doğmuş.
    Birinci Balkan savaşı gönüllüsü olmuş. Küçük Asya Kampanyası’na katılmış. Küçük Asya serüveni sonrasında adaya dönmüş.
    Bu kez II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaliyle karşılaşmış.
    En bilinen yapıtlarından Mezarda Hayat, Arnavut Vasil ve Post Avcısı Türkçe’ye kazandırılmış.

    str-mirivilis

    Midilli adası eskil (antik) dönem şairleri bakımından şanslıdır. Adaya ad olması bakımından Safo öne çıkmakla birlikte, çağdaşı Alcaeus’u unutmamak gerekir. Pek çok araştırıcı Alcaeus’u Safo’yla karşılaştıracak kadar önemser.
    Politik içerikli olanların yanı sıra ilahileri, içki şarkıları, aşk şarkıları en bilinen eserlerdir.

    Alcaeus_(poet)_-_Project_Gutenberg_eText_12369

    Son olarak anadan doğma değil ama sonradan olma Vatan ve Hürriyet şairi Namık Kemal’e değinmemek olmaz! Yeni Osmanlıcılık akımının öncüsü olan Namık Kemal düşünceleriyle Atatürk’ü etkilemiş olmasıyla da bilinir. Her ilerici gibi onun da başına gelmeyen kalmaz. Midilli’ye yolunun düşmesi sürgün nedeniyledir. Sürgünü de üretme ve çalışma gerekçesi yapan Namık Kemal’in Midilli’de geçirdiği yıllar adanın Türk topluluğu için büyük şanstır. Onun çalışmaları sonucu adada Türk okulları açılır ve Türklerin yaşam standardı yükselir.

    30154953_namkkemal

  • MASKESİZ SİYASET

    YSK kesin sonuçları açıkladı! İyi ki de açıkladı! Maskeleri çıkartma telaşı daha fazla bekleyemeyecekti!

    Türkiye Partisi savıyla ortaya çıkan HDP seçim süreci boyunca maske taktı. Kimi zaman saz çalarak, kimi zaman da hazırcevaplıkla kitleleri umulmadık derecede etkileyebilme başarısı gösteren Demirtaş bir kaç gündür kayıptı. Kandil’e mi gitti yoksa diye düşünmeden edebilir misiniz? O gitmediyse bile Kandil ona geldi!

    “Seni Başkan Yaptırmayacağız!” söylemi önemli iş başarılmasını sağladıktan sonra öze dönme zamanı gelmişti.

    Öze dönmenin önde gelen belirtisi ise Kandil kaynaklı ayar sesleri oldu.

    http://www.medyahaber.com/kandil-den-ayari-yedi-demirtas-cark-etti_d125637.html

    HDP’den daha önce çıkan AKP’yle koalisyon yapmayacağız sesleri yerini AKP-CHP koalisyonunu dışarıdan desteklerize dönüştü.

    http://www.radikal.com.tr/politika/demirtas_akp_ve_chpyi_disardan_destek_verebiliriz-1381498

    Şaşıranların aklına şaşma hakkımı kullanmak isterim!

    Seçim öncesindeki uyarıları aşağılayan, oyları bölmeyelim ya da HDP de meclise girmeli çığlıklarıyla boğuntuya getirenlerin hatırını sorma zamanı gelmiştir.

    HDP’nin AKP’ye eşit bir oluşum olduğunu, gerçekte bir parti olmasından bile söz edilemeyeceğini pek çok kez yazdım, söyledim!

    Elbette dinletemedim!

    Yaşayarak öğreneceğiz belli ki!

    CHP içindeki sağduyu tortusunun bu çılgınlığa dur deme özgüveni göstermesi umuduyla, yalnız bu koalisyona gireceklerin değil aynı zamanda Türkiye’nin köküne kibrit suyu ekecek bu suç organizasyonunun başarısızlığa uğraması dileğimi yinelemekten başka şey bulamıyorum söyleyecek!

    Bugüne değin RTE gitsin de ne olursa olsun diyerek akıldışılık kervanına katılan insanımızın da aklını başına toplama zamanı gelmiştir diyorum!

    Umarım geç kalınmamıştır!

    Ceyhun BALCI,

  • Yerli şekere veda, Türkiye glikoza bulanacak!

    Yerli şekere veda, Türkiye glikoza bulanacak!
    Yusuf Yavuz

    pancar2
    Türkiye seçimlere kilitlenmişken 3 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu Kararı ile Nişasta Bazlı Şeker olarak bilinen NBŞ üretimi kotası yüzde 30 oranında arttırıldı. Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, pancar şekerine alternatif olan NBŞ’ye ayrıcalık tanınmasının pancar üreticisini ve yan sektörleri olumsuz etkileyeceğini belirterek, “Ülkemizde pancar çiftçisinden esirgenen kaynaklar AB’nin pancar, ABD ve Arjantin’in mısır üreticilerine ve çokuluslu agro-sanayi tekellerine aktarılacaktır” açıklamasında bulundu.
    Bir zamanlar dünyanın önde gelen pancar üreticileri arasında anılan Türkiye’de 1998 yılında 22 milyon ton olan şeker pancarı üretimi 2014 yılında 17 milyon tona gerilerken, çiftçi sayısı ise 450 binden 130 binlere kadar düştü. Bunun üstüne bir de şeker pancarına alternatif olan Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) ürünlerine yönelik kotanın arttırılması Türk pancar üreticisinin kabusu haline geldi.
    BAKANLAR KURULU’NDAN GLİKOZ LOBİSİNE YÜZDE 30 KOTA KIYAĞI
    Türkiye seçim tartışmalarına odaklanmışken, 3 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile NBŞ üretimi için 250 bin ton olarak belirlenen kota yüzde 30 oranında arttırıldı. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, stratejik bir ürün olan şeker pancarı tarımının Türk tarımı ve ekonomisi açısından milyonlarca ailenin ve bireyin geçimi ve geleceği anlamına geldiğine dikkat çekerek, “Tüm güçleri ile şeker pancarından yapılan şekerin yerini glikoz, izoglikoz ve fruktoz şurubuna bıraktırmak isteyen lobiler var güçleriyle çalışmaktadırlar. Amaç ülkemizin, çiftçimizin çıkarı değil, şeker pancarının sürdürülebilir üretimi değil, topluma sağlıklı, doğal şeker yedirmek ise hiç değildir. Pancar şekerine alternatif bir ürüne ayrıcalık tanınarak kota artırımının tarım sektörünü ve pancar sanayinin desteklediği yan sektörleri olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Mevcut kanunda bile AB ortalamalarının çok üzerinde üretim kotası verilen NBŞ’lerin kotasının daha da artırılması pancar şekeri sanayi ve pancar üreticilerini olumsuz yönde etkileyecektir” görüşünü dile getirdi.
    TÜRKİYE’DEKİ NBŞ KOTASI AB’DEN ÜÇ KAT FAZLA
    Türkiye’nin yüzde 1,3’lük payla şeker pancarı üretiminde Brezilya, Hindistan ve Çin gibi ülkelerden sonra dünyada 15. sırada yer aldığını anımsatan ZMO Başkanı Güngör, “Türkiye’de 300 bin hektar alanda şeker pancarı ekilmektedir. 1998 yılında 22 milyon ton olan şeker pancarı üretimi, 2014 yılında 17 milyon tona gerilerken, çiftçi sayısı da 450 binden 130 binlere düşmüştür. Burada amaç, şeker fabrikalarının özelleştirilmesidir. Şeker pancarında son 10-12 yıl içerisinde yaşanan 2,5 milyon tonluk üretim daralmasının hayvancılığa yansıması, 6,5 milyon ton yaş pancar küspesi ve 900 bin ton melasın kullanılamaması şeklinde olmuştur. NBŞ kota oranlarının ülkemizde AB ülkelerine oranla yaklaşık 3 katı oranında fazla uygulanmasının sadece et üretimine olumsuz yansıması yaklaşık 250 bin tondur” açıklamasında bulundu.
    ŞEKER AÇIĞI AB’DEN İTHAL EDİLEREK KAPATILACAK
    Bir yandan şeker pancarı üretimine kotalar getirilmesi; öte yandan da çiftçinin üretimini sürdürememesi sonucu ortaya çıkacak olası şeker açığının ihracat geri ödemeleri ile desteklendiği için ‘daha ucuza’ şeker üreten ülkelerden ve özellikle AB’den ithal edilerek kapatılacağının altını çizen Güngör, açıklamasında ayrıca şunları dile getirdi:
    TÜRK PANCARINDAN ESİRGENEN KAYNAKLAR ABD VE ARJANTİN MISIRINA
    “Bu süreçte ucuz üretim yaptığı bahanesiyle nişasta kökenli şekerlere tanınan ayrıcalıklar sürdürülecek; ayrıca sanayide kullanılan şekerler tamamen mısırdan elde edilen şekerlere dayandırılacaktır. Ülkemizde pancar çiftçisinden esirgenen kaynaklar AB’nin pancar, ABD ve Arjantin’in mısır üreticilerine ve çokuluslu agro-sanayi tekellerine aktarılacaktır. Sonuç olarak, Türkiye’de NBŞ kotalarının sürekli olarak artırılmasına bir son verilmeli ve AB kota seviyelerine uygun olarak yeniden düzenlenme yapılmalıdır. Şeker üretim maliyetlerini düşürmek için şeker pancarı tarımı desteklenmelidir. Kamuya ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesinden vazgeçilmeli; pancarın yetiştirilmesinden şeker üretim ve pazarlanmasına değin tüm süreçte üreticilerin söz ve karar sahibi olacakları örgütlenmeler egemen olmalıdır.”
    ÜRETİCİLER TEPKİLİ, PANCARDA YÜZDE 50 DÜŞÜŞ VAR
    Bakanlar Kurulu’nun NBŞ kotasını yüzde 30 arttıran kararının ardından konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan şeker pancarı üreticileri ise üretimdeki büyük düşüşe dikkat çekiyor. Konya’nın Ilgın ilçesinde yaşayan pancar üreticisi Tahir Çiftçi, bölgedeki pancar üretiminde yüzde 50’lilere varan oranlarda düşüş yaşandığını belirtiyor. Mazot, sulama ve elektrik gibi giderlerin pancardaki üretim maliyetini yükselttiğini dile getirne Çiftçi, “pancar üretimini bırakan üretici arayış içinde. Kimisi patates ekiyor, kimisi de silajlık mısır ekmeye yöneliyor. Pancar kotasıyla ilgili de büyük sorunlar yaşanıyor. Kota uygulaması denetimsizlikle birleşince kota rantçıları ortaya çıkmaya başladı. Bu da gerçek pancar üreticisini güvence altına almak yerine daha çok mağdur ediyor” görüşünü dile getirdi.
    ‘PANCARDA KOTA RANTIYLA DEVLET SOYULUYOR’
    Adının açıklanmasını istemeyen Ilgınlı bir başka pancar üreticisi ise pancar kotasındaki akıl almaz rant oyunları hakkında çarpıcı iddialarda bulundu. Ilgın’da yüzde 70 ila 80 arasında kuraklık yaşandığına dair Tarım İlçe Müdürlüğü’nün raporları bulunduğuna dikkat çeken üretici, “kuraklık olduğu için kotasını dolduramayan üreticilere para cezaları kesilirken, yüksek kota hakkını elinde bulunduran rantçılar, uzak köylerden hayali pancar alımı yaptırılarak adeta ödüllendirildi. Burada 10 yıldır bir tezgah kurulmuş. Hayali alımlarla milyonlarca liralık pancar kotası rantı dönüyor. Devlet soyuluyor. Allah korkusu olan bir yetkilinin gelip incelemesini istiyoruz. Ilgınlı pancar üreticisi mağdur ediliyor. Bu konudaki sorunlarımızı bir çok kez yetkililere aktardık ama bir sonuç alamadık. Pancar üreticisinin rant kıskacından çıkarılmasını istiyoruz” diye konuştu.
    GLİKOZUN ÜLKEYE DE HALKA DA FAYDASI YOK
    Nişasta Bazlı Şeker’in Türk üreticisine büyük darbe vuracağını dile getiren Ilgınlı pancar üreticisi, “pancar, yaşam için, toprak için, ülkemiz için çok değerli bir bitki. Yeşil yapraklarıyla oksijen üretimine de katkı yapıyor. Glikozun benim ülkeme, halkımıza bir faydası yok” görüşünü dile getirdi.
    08.06.2015

  • İKİ DEMİREL

    demirel
    “Dün dündür, bugün bugündür!”
    “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!”
    “Verdimse ben verdim!”
    En keskin ve uzlaşmaz dönemlerinde bile karşıtlarını gülümsetebilen bir kişilikti. Bilebildiğim kadarı ile yine en çatışmalı dönemlerde bile medyaya karşı adalet düzleminde bile mücadele vermeyi aklına getirmemişti!
    Birinci Demirel’le ilgili belleğimizde kalanlar hiç de olumlu ve sevimli değildi oysa!
    İkinci Demirel siyaset yasağının kalkmasından sonra bir kez daha sahne aldı!
    Dönüşündeki başbakanlığıyla başlayan Cumhurbaşkanlığı ile süren ikinci dönemi sözcüğün tam anlamıyla bir değişimi ve dönüşümü yansıttı!
    Cumhuriyet’e kol, kanat geren; başında bulunduğu ülkenin varlık gerekçelerini kavramış bir görüntü çizdi.
    Olumlu değişim ve dönüşümüyle artık yaşamadığı bu dünyada saygıyla anılacak bir iz bıraktı!
    Ruhu şad olsun!
    Ceyhun BALCI, 17.06.2015

  • SEÇİM İRDELEMESİ

    Bu yazılardan daha epeyce yazacağız gibi görünüyor. Başka deyişle köprünün altından sular akmayı sürdürecek. Ya da ocaktaki yemek biraz daha su kaldıracak! Sevindirik olanlardan özür dileyerek başlayacağım sözlerime!

    Kaçak Saray’dakinin bir kaç günlüğüne ortadan kaybolması, sesinin soluğunun çıkmaması da hiç kuşkusuz benzersiz bir kazanımdı!

    Ama, artık uyanma zamanı!

    On üç yıl sonra AKP’nin tek başına iktidar olamaması sonrasında durum netleşmeye başladı.

    Uzunca süredir yinelediğimiz muhalefet sorunu kendisini iyice duyumsatır oldu!

    Ortaya çıkan tablo halkın % 60’ının şu ya da bu şekilde iktidarın yolunu kesme isteğinde olduğunu ortaya koydu.

    Şu anda, bu isteğin muhalefetçe nasıl karşılıklandırıldığına bakmak gerekiyor!

    Bir koalisyonun zorunlu olduğu ortamda muhalefet partilerinin koalisyona önyargı ile karşı durması stratejik bir hatadır. Hükümeti kurma görevi alacak olan Davutoğlu’nun diğer partilerin kapısını çalması kaçınılmaz olduğuna göre çok daha akıllıca bir yöntem benimsenmeliydi.

    Ayrım yapmaksızın tüm muhalefet partileri koalisyona hayır demek yerine ilkelerini içeren protokolü sunmalıydılar hükümeti kurmakla görevli kişiye! Bu olumsuz tutumun halk nezdinde bir olumsuzlukla karşılanması muhalefet partilerini uzak olmayan gelecekte üzebilir.

    Diğer yandan, bugün için oluşan tabloya göz atmalı!

    Halkın seçimi 3 partide yoğunlaştığına ve RTE seçimin ana temasına dönüştürüldüğüne göre öncelik RTE ve partisi AKP’ye yöneltilmelidir. Bu bağlamda 3 parti tek maddelik protokolle RTE ve AKP’yi bitirecek bir girişimin içinde olmaya soğuk durmamalıdır. Oysa bu tarihsel görevin yerine getirilmesine ilişkin en küçük belirti yoktur ortama yansıyan!

    Buradaki kilit oluşum HDP’dir!

    HDP’nin Kandil ile İmralı arasına sıkışmışlığı gün geçtikçe su yüzüne çıkmaktadır. Bağlantıdaki bilgiler bu gelişmeyi doğrular niteliktedir.

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29293858.asp

    Türkiye partisi olma savındaki HDP iki cami arasında beynamazdır. Farklı şekilde yansıtmak gerekirse parti görünümlü bu oluşumun kendi istenciyle davranması ve her hangi bir konuda adım atması söz konusu gibi görünmemektedir.

    Şu aşamada saptamakta yarar var!

    Böyle bir oluşumla işbirliği konusunda ikileme düşenler haksız mıdır?

    CHP ise çok gereksiz ve acemice bir yaklaşımla AKP koalisyonuna sıcak bakar görünüm vermiştir. Söylentisi gerçekleşmesinden beterdir deyişini anımsatan bu akla zarar durumun giderilmesi bir yana; etkili ve yetkili ağızlardan çıkan koalisyon protokolüne yolsuzlukla ilgili maddeler koymak gerekmez ya da devri sabık yaratmayız yollu açıklamalar karmaşanın üzerine tuz, biber ekmiştir.

    Bu akşam (16 Haziran) için seçim sonunda TBMM’de var olma hakkı kazanan partilerin beklentileri karşılayacak bir konum ve tutum içinde olmadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

    Seçim öncesinde pazarlanan ve TBMM’ye girmeleri sağlanan dörtlünün bizleri yanıltması dileğiyle…

    Ceyhun BALCI, 16.06.2015

  • İZMİR’DE NOSTALJİ

    196
    İzmir’de birkaç haftadır yaşanan bir rezalet var. Toplu taşıma araçlarına binişte kullanılan kent kartlar işlemez durumda! Hizmet veren şirket değişmişmiş! Yeni şirketin yazılımı eskisiyle uyum sağlamamışmış! Önceki şirket şifreleri beraberinde götürmüşmüş! Türkiye’de insan kandırmanın sınırı olmadığı için her biri çok geçerli gerekçeler!
    Bu rezaletin başlarında kent kart okutmak da doldurmak da olanak dışı olduğu için belediye yetkilileri engin hoşgörüleri ile toplu taşımayı bedavalaştırma seçeneğini kullandılar. İnsanımızın avantacılığa eğilimi bu rezaletin sorgulanmasını ötelemiş oldu!
    Yirmi birinci yüzyılda böylesi bir soruna 3 haftadır çare bulunabilmiş değil!
    Ama, belediyemizde çare tükenir mi?
    Pazartesi günü kent kartıma dolum yaptırınca derin bir oh çekmiştim. Benden kaynaklanmasa da otobüse bedava binmek ağırıma gider olmuştu. Sürücü bir şey diyecek korkum sonlanmıştı. Dolum sonrası dün kartımı okuyan sistem bu sabah bir kez daha kartımı yok saydı. İçinde yeterince kredi olmasına karşın tanımadı! Bilgisayara laf anlatmanız elbette söz konusu değil!
    Belediye önlemini almış!
    Sürücü benim gibilere her türlü kolaylığı düşünmüş! Otobüste bilet satılmaya başlanmış. Yanlış okumadınız! Yıllarca geride kaldığını sandığımız bilet uygulaması ismiyle, cismiyle bir kez daha karşımızda! Bilet kutusu da eksik değil!
    Yaş aldıkça nostalji eğilimimiz artıyor mu ne!
    Belediyemize yıllar sonra bizlere bu nostaljiyi yaşattığı için teşekkürlerimi sunuyorum!
    İzmir kalesini düşürme yolunda emin adımlarla yürümekte olduklarını gözlerim yaşararak izliyorum!
    Ceyhun BALCI, 11.06.2015

  • BÖLÜNMÜŞ KENT : BERLİN

    Berlin yazılarının sonuncusu İki Berlin’e kaldı. Böylelikle yakın Alman tarihine kısa değini ve bugüne bağlama fırsatı doğabilir diye düşündüm. Umarım başarırım.

    Almanya, İtalya’yla birlikte ulusal birliğini sağlamada gecikmiştir Fransa ve İngiltere ile karşılaştırıldığında.

    Geçmişteki parçalılık ve kent devletçikleri düzeni kapitalizme geçmede avantaj sağlamışken; birliğin gecikmesi emperyal toplulukta öndelik sağlamanın engeli olmuştur diyebiliriz. Bir önceki aşamada yarar sağlayan model bir sonrakinde ayakbağı olmuştur denilebilir.

    1871’deki Alman Birliği, Alman İmparatorluğu sürecini başlattı. Böylece emperyal kulübe girmiş olan Almanya diğer empearyallerin uzak topraklara erişmiş olması karşısında telaşa düşmüş oldu.

    bismarckDeutsches_Reich_1871-1918

    Alman Birliği’nin mimarı Otto von Bismarck

    Büyük Savaş olarak da adlandırılan I. Dünya Savaşı işte bu telaşın sonucudur. Bu savaşla imparatorluklar döneminin de sonuna gelinmiş oldu.

    Bu savaşın sonunda Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması barış belgesi olmaktan çok yeni bir savaşa yelken açan ateşkes belgesi gibiydi. Bir ulusun bu denli ezilip, horlanması, onur ve gurur kırıklığına reva görülmesi bir sonraki savaşa gün sayılması anlamına geliyordu.

    Yine de bir savaşın önüne geçilebilirdi.

    1919’da Weimar Cumhuriyeti kurulurken, eş zamanlı olarak Alman komünistleri de Spartakist topluluğu adı altında Almanya’nın Kiel, Münih ve Berlin kentlerinde Sovyet cumhuriyetleri kurmuşlardı. Bu yapılanmalar Rus devrimi önderi Lenin’in de fazlasıyla ilgisini çekecek ve bir gözünün Almanya’da olmasına yol açacaktı.

    images (1) images

    İki Alman Spartakisti Rosa Luksemburg ve Karl Liebknecht

    Bu devrimci denemelerin bastırılması ve kısa sürede etkisiz kılınması bir yandan yeni bir savaşa giden yolda engellerin temizlenmesi anlamına gelirken diğer yanda da cumhuriyeti ilan ednelerin sonunu getirecek olan bir onbaşının yolundaki pürüzleri ortadan kaldırmış olmaktaydı. 1923’teki Birahane Darbesi’yle kendini gösteren o zamanın obaşısı sonranın Führer’i, hiç ummadığı anda iktidarı kucağında bulacaktı.

    1933 başındaki bu gelişmenin hemen ardından Reichstag Yangını kurgusu gelecek ve baskın seçimle zaten etkisizleştirilmiş olan komünist ve sosyal demokratlar Führer’e engel olur konumdan çıkartılacaklardı.

    IMG_2447

    10 Mayıs 1933’te şimdiki Bebel Meydanı’nda kitap yakarak hızlı bir giriş yapan Naziler yakın gelecekte insanları yakmayı tasarlayabileceklerdi.

    bebel Bebelplatz Book Burning Monument- jpg

    Onur ve gurur kırıklığı içindeki Alman halkı, kendisini yüceltecek, ezikliğini giderecek önderi bulmuş olmanın sarhoşluğu içinde bir alamete binerek, kıyamete yolculuğa çıktığının farkında değildi kuşkusuz!

    10 Kasım 1938’de yalnız biz Türklerin değil dünyalıların gördüğü en önemli önder olan Mustafa Kemal Atatürk son nefesini verirken, Almanya’da onbaşı Führer’liğe yükselmişti. Kristal Gece’de Yahudilere yönelik ilk şiddetini yaşama geçirmekteydi.

    indir

    Kristal Gece’den bir sonra sinagog görünümü

    Üstün ırkı tanımlayan ve aşağı ırkları temizlemeye kararlı olan III. Reich artık savaşa hazırdı! Reich’ın 1. Ve 2.si ise Prusya imparatorluğu ve Alman imparatorluğuydu. Führerlerin eskiye ve görkemliye öykünmesi şaşırılacak durum değildi. Cumhuriyet’in imparatorluk karşısında tek şansı olamazdı böyle bir durumda.

    Akıllara durgunluk veren bir hızla doğuya, batıya, güneye ve kuzeye yönelen Führer kısa zamanda Avrupa’ya egemen olmuştu. Yetinemezdi! Emperyal topluluktaki gerideliğini gidermek için çok daha fazlasına erişmeliydi. Bu hırs ve hesapsızlık sonunu getiren yolun başlangıcına götürdü onu!

    Batıdan Müttefikler, doğudan Sovyetler Führer’in hesabını görmeye kararlıydı. Savaşın sonuna doğru asker yetemezliğine giren Naziler bu kez eli, ayağı tutan tüm Almanları ülkelerini savunma adına cepheye sürmekten kaçınmadılar. Yaşlı başlı insanlar Berlin’i koruma uğruna tanksavar kullanmayı öğrenmek durumunda kaldılar.

    Umudunu yitiren Hitler ve Eva Braun Berlin’deki sığınaklarında yaşamlarına son verdiklerinde geride kan, gözyaşı ve harabeye dönmüş bir ülke ve Berlin bırakmışlardı. Yaşama dönme isteği içindeki Berlin’in yakın tarihteki öyküsü belki de böyle başlamış oldu.

    Kazanan her zaman haklıdır ilkesi gereğince Almanya ve onun başkenti Berlin paylaşıldı. Böylelikle bölünmüş oldu.

    images (3)

    Çok geçmeden kazananların iç çelişkileri başgösterdi!

    Bloklaşma kararındaki müttefiklerin bu yaklaşımı Sovyetler’i kızdırmaya yetti. 1948’de bir yıla yakın abluka uyguladı Berlin’in batısına. Bu süreçte uçaklar 200 binden fazla uçuşla, Tempelhof havaalanına 2 milyon tondan fazla yük taşıdılar. Belki de böylelikle Soğuk Savaş’a adım atılmış oldu.

    Doğu Almanya’da 1953’teki işçi ayaklanmasının kanlı biçimde bastırılması ayrılığı ve bölünmüşlüğü derinleştiren bir başka gelişme oldu.

    İki blok arasındaki karşıtlaşma ilerledikçe bundan en çok etkilenen iki ülkeler Batı ve Doğu Almanya oldu. Bölünmüş Berlin’in bu gelişmeleri en yakından duyumsayan kent olmasında şaşırmak gereksizdi.

    1961’de Berlin eşi benzeri ancak uzak geçmişte görülmüş bir yapıyla donatıldı. Berlin Duvarı!

    IMG_2529 IMG_2532 IMG_2537 IMG_2544

    Bugün için Berlin Duvarı’ndan geriye kalan en uzun bölüm Doğu Yakası Galerisi (East Side Gallery) olarak da bilinen 1300 metrelik duvar kalıntısıdır. Kentin güneydoğusundaki bu duvar kalıntıları artık bir açık hava sanat galerisi olarak işlev görüyor. Dünyanın pek çok yerinden ressamlar duvarı yaratılarıyla bezemişler. Bu nedenle Doğu Yakası Galerisi Berlin gezginlerinin mutlaka görmesi gereken bir yer. Aleksandr Meydanı’ndan binilecek trenle 10-15 dakikalık uzaklıktaki yolculukla ulaşabilmek olası buraya.

    IMG_2557 IMG_2553 IMG_2547 IMG_2520 IMG_2514

    Berlin’i 1961 yılından başlayarak ikiye bölen duvarın toplam uzunluğu 166 kilometre. Duvarın boyu ise 3.6 metre. Kalınlığı ise 15 cm. Başlangıçta dikenli telden oluşan sınır 1961’de kısa süre içinde duvara dönüştürülmüş. Duvarın var olduğu yaklaşık 40 yılda kaçma girişiminde bulunan 136 kişi yaşamını yitirmiş.Duvarın yükselmesinden sonra Doğu Almanya batıya kaçma girişimlerini ikileme düşmeksizin ateş ederek ve gerekirse öldürerek cezalandırma yolunu seçmiş.

    unnamed

    Duvarın düz bir çizgi şeklinde ilerlediği sanılmasın. Son derece girintili çıkıntılı bir yapısı var. Kimi zaman Spree ırmağını sınır alan bölümleri olduğunu tekne gezisi sırasında görmüştük. Hemen her noktadan olduğu gibi ırmaktan da kaçış denemeleri olmuş ve canlar yitirilmiş. Duvarın iki taraflı olduğu ve aradaki tampon bölgenin derinliğinin 50 metreye vardığı bilgisi de paylaşılmalı.

    IMG_2710

    Duvar iki Berlin arasında 8 noktadan geçit vermiş. Bu geçitlerin en bilineni Charlie Checkpoint adıyla anılan ve Amerikan bölgesini doğuya bağlayan nokta. Diplomatik kişiliklerin geçiş noktası olarak kullanılan Charlie Kapısı günümüzde de olduğu gibi korunmuş. Hatta, bir miktar bahşiş karşılığında Amerikan askeri kılıklı kimselerle Amerikan bayrağı eşliğinde fotoğraf bile çektirebiliyorsunuz.

    P1140544 P1140554 P1140559IMG_2089

    Buraya kadar gelmişken Charlie Kapısı’ndaki Duvar Müzesi’ni ziyaret edilebilir.

    Charlie Kapısı yakınında yer alan ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir başka yer Terörün Topoğrafyası Müzesi. Nazi döneminde Gestapo ve SS merkezinin bulunduğu bu alan yıkılan bu yapının yerine yalnızca kaba mıcır taşı dökülerek düzenlenmiş. Müze göze batmayan bir tek katlı binanın yanı sıra hemen yanı başındaki eski yapının bodrum katının duvarları korunarak oluşturulmuş. O zamandan kalan duvarlar dile gelse de kimlerin başına neler geldi söyleyebilse diye geçiriyorsunuz içinizden. Nazi döneminin polis örgütlenmesi ve haber alma kuruluşunun Alman halkı üzerinde oluşturduğu baskının yoğunluğunu her an duyumsamak olası müzedeki görseller özenle incelendiğinde.

    P1140563 P1140561 IMG_2112IMG_2129 2IMG_2137_2IMG_2134_2IMG_2132IMG_2119IMG_2125 2

    Burada Nazilerin dünyanın bütünü ele geçirme planlarının gerçekleşmesi durumunda elde edecekleri topraklara Germanya adını verecekleri büyük bir imparatorluk kurma düşü görmekte olduklarını anlayabiliyorsunuz. Hatta, haritalarını bile çizmişler bu özlemlerinin.

    Kuzeye doğru ilerleyip Brandenburg Kapısı’na yaklaştığınızda bir başka anıtsal alana rastlıyorsunuz. Betontaşlar denizine de benzetilebilecek bu sıradışı anıt Amerikan kökenli mimar Peter Eisenman’ın tasarımı. 19 bin metrekarelik bu alanda 2.38 metre uzunlukta, 95 santimetre genişlikte, yükseklikleri 20 cm ile 4.8 metre arasında değişen toplam 2711 beton blok yer alıyor. Blokların üzerine graffiti yapılmasını engelleyen kimyasalı üreten firmanın Nazi döneminde Yahudilere uygulanan soykırımda gaz üreticisi olduğunun anlaşılması epeyce tartışma konusu olmuş.

    P1140830 P1140832

    İlk kez görende farklı duygular yaratan bu anıtta çok ilginç fotoğraf kareleri yakalamanız olası.

    IMG_2450 IMG_2451 IMG_2452 IMG_2456 IMG_2457 IMG_2462

    Buradan ayrılıp Potsdamer Meydanı’na yürüken tahta çitle çevrilmiş bir apartman bahçesine rastlıyoruz. Führerbunker adı verilen bu mekandaki sığınakta onbaşı Führer ve Eva Braun 30 Nisan 1945’te canlarına kıymışlar. Çok dikkati çekmeyen bir bilgilendirme panosunun dışında başkaca nesne göremiyorsunuz burasıyla ilgili olarak. Neonazi gruplarının ilgi alanında olan bir mekan olduğunu öğreniyoruz. Kitlesel olmasa da küçük grupların burada bir araya gelip führerlerini saygıyla anıyor oluşları da bir başka ilginç bilgi.

    P1140837IMG_2125 2IMG_2136

  • DÖRTLÜ KOALİSYON
    Koalisyon, siyasetin son 12 yılını bilenlerin ve daha öncesi için yaşları tutmayanların tanışık olmadığı bir kavram. Kısır çekişmeleri çağrıştırdığı ve buna bağlı olarak sürekli kötülendiği için Türk kamuoyunun koalisyon algısı hiç de olumlu değildir.
    Oysa, freni boşalmış kamyon örneğince denetimsizce yol alan, Türkiye’deki sınır tanımazları yola getirecek bir aygıt da olabilirdi koalisyon! Böylelikle pek çok kazanımın yitirilmesinin önüne de geçilebilirdi. Mutlak üstünlüklü iktidarların son 10 yılda Türkiye’yi sürüklediği nokta göz önüne alındığında koalisyon, sanılanın tersine önemli ve yararlı işlevler görebilirdi.
    Koalisyon birden fazla partinin belirli ilkeler çevresinde bir araya gelmesi ve bu bir araya gelişi bir protokol aracılığıyla halka duyurmasıyla yaşama geçen bir demokratik süreç. Türkiye’de daha çok bakanlık, bürokrasi ve kaba deyişle çıkar paylaşımı yönüyle tanındığı için kimi kesimlerin sıcak bakmadığı bir oluşum.
    Tam da bu noktada Türkiye son 3-4 yıldır belirginleşen bir koalisyonla yönetiliyor desem pek çok kişiden yükselebilecek karşı çıkışları öngörmem güç olmaz! Ama, ilk bakışta kabul edilemez görünse de durum tam da böyledir. Tek eksiği adının konmamış olmasıdır.
    Dörtlü koalisyon konusundaki üstelemeciliğe kısaca değinmek gerekir. Türkiye son yıllarda öne çıktığı gibi yaşamsal bir yol ayrımındadır. Başka deyişle, olmak ya da olmamak noktasındadır! Bu sürecin sonuna gelinmiş de değildir. Daha yapılacak çok şey olduğunun pek çok belirtisi vardır. Bunların yaşama geçirilmesi ancak geniş tabanlı bir uzlaşıyla olasıdır. Ülkenin bölünmesi ve dinci baskıyı pekiştirecek bir başkanlık sistemine gidişin olanaklı kılınabilmesi bir ya da iki partinin dayanışması ve işbirliğiyle gerçekleştirilebilecek gibi görünmemektedir. En azından, bu gidişin başat isteklisi ve ana gövdesi konumundaki AKP’nin bu son derece bedel ödetici edimlerin altına tek başına imza atma cesareti gösteremeyebileceği öngörülebilir.
    Bu gibi nedenlerle, oluşturulmuş olan dörtlü koalisyonun seçimler sonrasında da sürdürülmesi ve pekiştirilmesi daha yapacak işi olanların ve yapılacakları dört gözle bekleyenlerin öncelikli arzusudur.
    Geçtiğimiz 4 yılı gözlerinizin önüne getiriniz! Bu zaman aralığında Türkiye’nin başındaki çok önemli dertler konusunda partilerin takındıkları tutumu anımsayınız!
    Durumu örneklerle açıklarsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.
    Bu örnekler üzerinden Türkiye’de siyasetin ana oyuncularının biri birine benzeştirilmeye çalışılmakta olduğunu anlamak zor olmayacaktır.
    Etnik bölücülükten başlayalım! Kültürel haklar söylemiyle başlayan ve günümüzde demokratik özerklik istemlerine uzanan bu sorun konusunda farklı düşünen parti var mı?
    İktidar partisi AKP ve onun bu konudaki gizli ortağı HDP’nin bu bağlamdaki görüş ve önerilerini bir kez daha sıralayıp zaman yitirmeye gerek yok! Buna karşılık bu konuda öteden beri karşı duruş göstermiş olan CHP’nin “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” konusundaki çekinceden vazgeçeceğiz yollu açıklaması bu çok önemli konuda önde gelen partilerin benzeşmekte olduğuna ilişkin yabana atılmaz bir kanıttır. Ayrıca, aynı CHP’nin açılım süreci karşısındaki sessizliği ve edilgenliği son zamanlarda etkin ve açık bir desteğe dönüşmüş durumdadır. Bir yandan Sezgin Tanrıkulu’nun diğer yandan partiye paraşütle indirilen; parti meclisi üyesi olması için daha fazla oy almışların, uğruna istifa ettirildiği Murat Özçelik’in kimi söylemleri yoruma gerek bırakmayacak denli açıktır.
    Etnik ayrılıkçılık gibi çok önemli ve yaşamsal konuda köşeli çıkışlarıyla tanınan MHP ne yapıyor diye sorulacak olursa; utangaç bir şekilde kimi zaman sesini yükseltir gibi yapsa da sessizlikle karşı çıkmayı yeğliyor demek bilmem abartılı bir niteleme mi olur?
    Türkiye’nin gün saymakta olduğu bir başka önemli sorun ekonomik krizdir. AKP’nin bu konuya ilişkin bilinen tutumunu yinelemeye gerek görmeden diğerlerinin söylemlerine bakalım. HDP etnik ayrılıkçılığa odaklanmış bir parti olarak bu konuyu irdelemeye bile değer bulmamaktadır. HDP’nin bu yaklaşımı şaşırtıcı da değildir.
    MHP’nin yetkili ağızlarından duyulanlara bakılırsa Türkiye’nin ekonomik krize yuvarlanması batıdan kopmasıyla eşzamanlı bir gelişmeymiş. Diğer yandan, CHP’nin ekonomi kurmayına kulak verilirse sorunlarımızın çözümü kapitalizme uyum sağlamamızı gerektirmekteymiş. Üçlü benzeşme demekte sakınca olmasa gerek bu akla ziyan söylemler üzerine! Bu konuda, olası CHP iktidarının Kemal Derviş’e ekonomi bakanlığı önerisini de görmezden gelmemek gerekir. Eteklisiyle, eteksiziyle Derviş dönemi kapıdadır belli ki!
    Bir başka önemli başlık olan dinci gericilik konusundaki dörtlü benzeşme parmak ısırtacak boyuta erişmiştir.
    Türbanın TBMM’ye girmesi karşısındaki göz yaşartıcı vekil yorumlarına genel başkan düzeyinde verilen destek CHP’nin bu konudaki çaresizliğinin yanı sıra yürek burkan halini de ortaya koymaya yetmektedir.
    MHP de bu konunun heveslisi bir başka muhalefet partisi olarak her fırsatta öne atılmakta sakınca görmemektedir. Yasama ortamında AKP’ye verilen destekler sayılamayacak kadar çoktur MHP açısından.
    Öteden beri laiklik iddiasıyla öne çıkartılan HDP’nin de son dönemde bu konuda dinciliğe göz kırpan bir tutum aldığı görülmektedir. Kutlu Doğum Haftası’na bakış, din adamı aday gösterme ve Şeyh Sait sempatisi canlı örneklerdir.
    HDP’YE BARAJ ATLATMA VE DÖRTLÜ KOALİSYONU PEKİŞTİRME
    Medyayı özenle izleyenlerin dikkatinden kaçmamış olmalıdır! Özellikle, CHP yöneticilerinin eşlerini de kapsayan HDP aşkı saklanamayacak boyutlardadır. Türk siyaseti bugünlerde eşi, benzeri görülmemiş bir başkalaşım geçirmektedir. Kendisi için ya da bir başka parti için söz konusu olmayan destek isteği HDP için söz konusu olabilmektedir. HDP’nin barajı aşması AKP’nin önünün kesilmesi ve engellenmesi bakımından olmazsa olmaz koşul gibi gösterilir olmuştur. AKP’nin engellenmesi bağlamında kutsal bir gereklilik olarak dayatılmaktadır HDP’ye baraj atlatılması. Öyle ki, bu partiyle düşünsel bağlamda uzaktan yakından ilintisi olmayan pek çok seçmen HDP’nin barajı aşması için yakarıcı ve destekçi olmaya vardırmıştır işi.
    Seçime geri sayım hızlanırken kamuoyu yönlendirme (araştırma değil) şirketlerinin de etkinliklerine hız verdikleri görülmektedir. Bu yolla dörtlü koalisyon parlatılmakta, HDP’ye baraj atlatılmakta ve oylar bölünmesin umacısının ekmeğine yağ sürülmektedir. Oluşturulan algıyla dörtlü koalisyon dışındaki seçeneklerin TBMM’ye yaklaştırılmaması amacına hizmet verilmiş olmaktadır. Çok iyi bilinmektedir ki; dörtlü koalisyon dışındaki bir gücün TBMM’deki varlığı kutsal uzlaşıyı açığa çıkartacak ve Türkiye üzerine oynanan oyunu toplumun gözünün içine sokacaktır.
    Bu ortamda gidilmekte olan seçimler öncesinde seçim güvenliğinin de önemli bir sorun olarak boy göstermekte olduğu göz ardı edilmemelidir. AKP seçim güvenliğinden birinci derecede sorumludur iktidar partisi olarak. Ama, seçim güvenliğinin sağlanamıyor oluşu diğer partilerin de sorunu değil midir? Yaşamsal önemdeki bu konuda dörtlü koalisyonun edilgen ve sessiz tutumu nasıl açıklanmalıdır?
    SEÇMENE ÖNERİLER
    1. AKP’nin önünün kesilmesi ya da geriletilmesi için kutsal gerekçelere büründürülen HDP’ye baraj atlatma güdülemesi karşısında özenli olunmalı. Her ne pahasına olursa olsun bu algı yönetimine karşı durulmalı!
    2. Seçime 20 dolayında parti katılırken yalnızca dördünün öne çıkartılması, diğerlerinin yok sayılması sorgulanmalıdır. Neden yalnızca HDP’nin barajı aşması önemsenmektedir? Amaç ve hedef gerçekten AKP’nin engellenmesi ise eğer, beşinci bir partinin barajı aşması bu amacın gerçekleşmesine gerçek anlamda hizmet etmez mi? Beşinci bir partinin TBMM’ye girmesi oy oranı ne olursa olsun AKP’nin önünün kesilmesini sağlamaz mı?
    3. Oylar bölünmesinci lobinin algı operasyonu karşısında dik durulmalıdır. Oyların bölünmediği seçimler sonrasında ortaya çıkan tablo akıldan çıkartılmamalıdır!
    4. Oylar baskı, güdüleme ve dayatmacı doğrultuda değil gerçekler doğrultusunda kullanılmalıdır.
    5. TBMM’ye girmesi olası beşinci seçenek hiç kuşku yok ki Vatan Partisi’dir. Dörtlü Koalisyon yoluyla gerçekleşecekler unutulmamalıdır. Bu oyunun bozulmasının ancak Vatan Partisi’nin TBMM’ye girmesiyle olası olacağı akıldan çıkartılmamalıdır.

  • BATI BERLİN (2)

    IMG_2564 IMG_2571 IMG_2572 IMG_2577

    Brandenburg Kapısı’nın batısına ilerliyoruz. Artık, geçmişin bölünmüş Berlin’inin batı bölümündeyiz.

    Metrodan Bellevue durağında iniyoruz. Tiergarten’den yürüyerek Büyük Yıldız Meydanı’na götürecek bu yürüyüş bizi. Tiergarten 200 hektarı aşkın yüzölçümüyle Berlin’in akciğeri! Hayvanat Bahçesi de eklendiğinde New York’taki Central Park’tan daha geniş bir alanı kapsıyor. Elektörlerin avlağı olarak tasarlanan Tiergarten 1830’larda parka dönüştürülmüş. II. Dünya Savaşı’nda başka pek çok yer gibi burası da ağır hasar görmüş! Ancak, ağaçlandırma çalışmalarıyla eski güzelliğine kavuşturulmuş.

    Yürürken bir kenara iliştirilmiş güneş saatine rastlıyoruz. Kolumuzdaki saatle aynı olduğunu doğruluyoruz.

    IMG_2565IMG_2570

    Doğu-Batı ekseninde ilerleyen 17 Haziran Bulvarı Büyük Yıldız Meydanı’ndan geçiyor. Başkaca caddelerin de kavuşma alanı olan Büyük Yıldız’ın ortasında Zafer Anıtı (Siegessaule) yer alıyor. Siegessaule 1864’te Danimarka’ya karşı kazanılan savaşın anısına yapılmış! Sonraki yıllarda kazanılan Avusturya (1866) ve Fransa (1871) zaferlerine karşı kazanılmış zaferler için de adanmış. Geçmişte Reichstag önünde yer alan bu anıt Naziler tarafından şimdiki yerine taşınmış. Meydanı aynı zamanda Birleşik Almanya’nın mimarı Otto von Bismarck ve Fransız-Alman savaşının muzaffer komutanı Helmuth von Moltke’nin heykelleri süslüyor.

    IMG_2643 IMG_2641 IMG_2640

    IMG_2578 IMG_2580 IMG_2581 IMG_2586 IMG_2587 IMG_2597 IMG_2605 IMG_2611 IMG_2612 IMG_2613 IMG_2618 IMG_2620

    Soluğunuza güveniyorsanız, 67 metre yüksekliğe, 300’e yakın basamağı tırmanarak Zafer Anıtı’nın seyir terasına çıkabilirsiniz. Bu özverinizin karşılıksız kalmayacağından kuşku duymamalısınız. Eşsiz Berlin manzarası ayaklarınızn altında olacaktır!

    IMG_2595 IMG_2594 IMG_2600

    Güneye doğru ilerleyip kentin kalbine yol aldığınızda Breitscheid Meydanı’na varıyorsunuz. Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi tüm görkemiyle karşınızdadır artık! Satıcılar, müzisyenler ve hatta dilenciler mesken tutmuştur katedralin önünü. Görkemli Neo Romanesk kilise 1895’te yapılmış. İkinci Dünya Savaşı bombardımanı ile hasarlanan katedral olduğu gibi korunmuş ve özellikle onarılmamış. Yanı başına 1961’de sekizgen biçimli, mavi camlı modern bir kilise ve çan kulesi yapılmış. Bu proje zamanında epeyce tartışmaya neden olmuş.

    IMG_2647 IMG_2648 IMG_2650 IMG_2652 IMG_2654 IMG_2665 IMG_2666

    Katedrale mutlaka girilmeli. Girişteki Coventry haçı ve diğer taraftaki Ortodoks Haçı görülmeli. Coventry haçı 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan ve hasar gören Coventry’deki bir kiliseden getirilmiş. Ortodoks haçı ise Rus ortodokslarının Nazizm kurbanlarına armağanıymış.

    IMG_3067_2 IMG_3066 IMG_3104 IMG_3089 IMG_3087 IMG_3064

    Meydana çıkan caddelerden birisi Hardenberg adını taşıyor. 1921’de Ermeni Teyleryan tarafından bu caddede vurulan Talat Paşa’yı saygıyla anıyoruz.

    IMG_3051

    Hemen yanı başındaki cadde ise büyük aydınlanmacı Kant’ın adını yaşatıyor. Kant’ın artık yerleşikleşmiş aydınlanma tanımını yineliyoruz içimizden!

    IMG_3059

    “Aydınlanma, insanın kendi hatası sonucu düştüğü ergin olamama durumundan yine kendi çabasıyla kurtulmasıdır!”

    Aradan geçen iki buçuk asırdan sonra aydınlanma özlemi çektiğimize göre o günden bugüne değişen bir şey olmadığını mı düşünmeliyiz?

    Talat Paşa’yı saygıyla andıktan ve büyük felsefeci Kant’ı selamladıktan sonra Berlin’in en kalabalık caddelerinden Kudamm’a yönelebiliriz.

    Kurfürstendamm ya da daha kısa deyişle Kudamm’dayız! Berlin’i hiç bu kadar kalabalık ve hareketli görmemiştik diyebiliriz.

    IMG_3117

    Ka De We’nin yolunu tutuyoruz. 1907’de yapılmış olan bu tarihi yapının Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olduğunu öğrenince şaşırıyoruz. Açılımı Kaufhof Des Westens (Batı(lı) Alışveriş Merkezi) Almanların alışveriş merkezi görgüsündeki eksiklik de hayret verici geliyor bizlere. Çok da özelliği olmayan Ka De We’nin en üst katındaki yeme/içme bölümünün mutlaka görülmesi gereken yerler listesinde oluşunu anımsatmakla yetiniyoruz. Bize soracak olursanız burada zaman yitirmenizi gerektirecek durum yok! Önünden geçseniz de olur!

    IMG_2671

    Karşısındaki modern heykeli fotoğraflamak daha iyi bir seçenek olabilir. Berlin adlı yapıt bölünmüş Berlin’i betimliyor.

    IMG_3094

    Kudamm’ı geride bırakıp biraz daha doğuya yönelmek için Wittenberg Meydanı’ndan metroya biniyoruz.

    IMG_2672

    Potsdam Meydanı, bölünmüş dönemde Batı Berlin’de kalan bir mekân. Ancak, II. Dünya Savaşı sonrasında meydanı ancak moloz yığınıyla tanımlamak mümkün olmuş. Meydan asıl çıkışını birleşme sonrası yakalamış. Cam-çelik-beton bileşkesi Sony Center meydanın en göze batan yapısı. Helmut Jahn tasarımı merkezin özellikle çatısı dikkat çekici. Meydandaki duvar kalıntıları önünde Sovyet bayraklı fırsatçıyla fotoğraf çektirilebilir. Berlin’de geçmişe ilişkin pek çok şey özleniyor olmasının yanı sıra ticari bir nesneye de dönüştürülmüş anlaşıldığı kadarı ile.

    IMG_2833IMG_2473 IMG_2476 IMG_2480 IMG_2481 IMG_2484 IMG_2489 IMG_2490 IMG_2491IMG_2487 IMG_2486 IMG_2477

    Potsdam’ın doğusunda sekizgen biçimli Leipzig Meydanı yer alıyor. Meydan doğuya doğru aynı adlı caddeyle sürüyor.