• SEÇİM ÇEŞİTLEMESİ

    7_haziran_2015_tunceli_ili_genel_secim_sonuclari_tunceli_milletvekili_hangi_adaylar_kazandi_h8501_b4795
    • Seçimler öngörüldüğü gibi AKP’nin TBMM çoğunluğunu yitirmesiyle sonuçlandı.
    • Katılım önceki seçimlerdekine benzer düzeyde oldu!
    • Hep yakınılan ve baraja bağlı olarak meclise yansımayan oy oranı bu kez % 5’te kaldı. Denilebilir ki; seçmen bu olasılığı ciddiye alarak oyunu beğenmese de bir partide yoğunlaştırdı. Yine de, baraj sisteminin yanlışlığı ve mutlaka kaldırılması gereği tüm sıcaklığı ile varlığını sürdürmektedir.
    • AKP 10 puana yakın düşüş yaşarken oylarını kaptırdığı parti doğu ve güneydoğuda HDP, diğer yerlerde MHP oldu! Bir bakıma emaneti geriye vermiş oldu!
    • CHP yanlış seçim stratejisi nedeniyle yerinde saydı. Yine de oy kaybının üst düzeyde olmadığını da saptamak gerek!
    • Diğer yandan, CHP’nin bu sonuçlarla oylarım bölündü gerekçesine sığınması olanaksız görünüyor.
    • AKP artık tek başına iktidar çoğunluğunu yitirmiştir. Bu sevindiricidir! Ancak, bir dertten kurtulmak için bir başkasını başımıza sarmış olmak en azından düşündürücü olmayı hak etmektedir.
    • Dinci gericiliğin, etnikçi ayrılıkçılıkla gemlenmesi projesi ilgi ve destek görmüştür.
    • Bu seçimde kendini gösteren bir başka gerçek Türk siyasetinin dinci ve etnikçi eksene yerleşme eğilimi içinde oluşudur.
    • Özden kopup, çıkışta olan eğilimlere yönelmek o eğilimlerin birincil sahipleri var oldukça getiri sağlamamaktadır. Hatta, oy yitimine yol açtığı bile söylenebilir. Bu sözler CHP’yedir!
    • Bardağın dolu tarafını görmek gerekirse; Türkiye’de Cumhuriyet değerlerini hâlâ önemseyen en azından % 30-35’lik bir kitle varlığını korumaktadır. Bu varlık seçim kazanmak için yeterli değilse de, doğru değerlerin savunulması adına az da değildir. Bu potansiyelin sandığa yansıması kadar eylemliliğe yönlendirilmesi de bir o kadar önemlidir.
    • Türkiye’de aklı başında insanların en büyük saplantısı ve hatası sandık fetişizimine kapılmaktır. Kuşkusuz seçim sonuçları önemlidir! Ama, her şey de demek değildir. Demokrasi denilen olgu dört yılda bir ortaya konulan sandığın yanı sıra salı günleri TBMM gruplarında yapılan ağız dalaşından çok daha fazlasıdır.
    • Bu seçimden doğru sonuçların çıkartılması ancak yitirdikleri açık olanların özeleştiriden kaçınmaması ve daha ötesinde gereğini yapmalarıyla olasıdır.
    • Seçimden önce yaratılmış olan HDP efsanesi sandıkta da kutsanmıştır!
    • AKP’nin ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırılması stratejisi bakımından anlamlı bir gelişmedir. Ancak, HDP’nin asıl gündemine dönmesiyle birlikte tatlı uykudan karabasanla uyanılması şaşırtıcı olmayacaktır!
    • Özetlemek gerekirse, sandık başına giden Türk milleti öngörüye dayalı yaklaşım yerine yaşayarak öğreneceğini bir kez daha dışavurmuştur. Elbette ağır bedeller karşılığında!
    • AKP’den ne pahasına olursa olsun kurtulma isteği bu kez bölücülük derdini sarmıştır Türkiye’nin başına!

  • IHLAMURLAR ALTINDA BERLİN
    Müzeler Adası’yla vedalaştıktan sonra doğrultunuzu batıya verip de Schlossbrücke’yi (Saray Köprüsü) geçtikten sonra Liebknecht Caddesi’nden Ihlamurlar Altında Bulvarı’na adım atmış olursunuz. Berlin’in müzeleri Müzeler Adası’yla sınırlı değil elbette.
    Adını sağlı sollu ıhlamur ağaçlarından alan bu geniş bulvara girişte solda yer alan Veliaht Sarayı (Kronprinzenpalais) XVII. Yüzyılda yapılmış. Adına uygun şekilde kraliyet ailesince kullanılan sarayın adı komünist dönemde Ihlamurlar Altında Sarayı olarak değiştirilmiş. Birleşmenin yolunu açan 31 Ağustos 1990 Antlaşması burada imzalanmış.
    Sağda ise eski Cephanelik (Zeughaus) yer almakta. Barok biçemli bu yapı 1706’da yapılmış. Günümüzde Alman Tarihi Müzesi olarak düzenlenmiş. Yakın ve uzak Alman tarihine ilişkin sayısız nesne ve belge zaman ayırıp ziyaret edebilecekleri bekliyor. Alınlığında Roma Bilgelik Tanrıçası figürünün yer aldığını ekleyelim.

    IMG_2395 IMG_2397 IMG_2398
    Biraz ilerlediğinizde sağınızda Humboldt Üniversitesi’nin görkemli yapısıyla karşılaşırsınız. Humboldt kardeşlerin heykelleri selamlar bu görkemli yapıya yüzünü dönenleri. Aleksander ve Wilhelm von Humboldt kardeşler tanınmış Berlinlilerdendir. Özellikle Aleksander (1769-1859) coğrafyacılığı, gezginliği ve doğa bilimleri konusundaki yetkinliğiyle tanınır.

    P1140792 P1140791
    Tam da burada yolun karşı tarafına geçme zamanıdır. Operanın yanından Babel Meydanı’na adım atmış olursunuz. Şimdilerde Humboldt Üniversitesi yerleşkesinin bir parçası olan Eski Saray’ın üzerindeki “Nutrimentum Spiritus” yazısı gözünüzden kaçmasın. (Bilgi) Ruhun Gıdasıdır! Yeri gelmişken meydana adını veren August Bebel’i de tanıyalım. Liebknecht ile birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kurucusudur. Yanlış anlaşılmasın! Bildiğimiz sosyal demokratlardan değildir! Özgün sosyal demokratlardandır.

    IMG_2403 IMG_2406
    Özenli olmazsanız meydanın ortasında yer alan kare biçimli cam kapağı gözden kaçırabilirsiniz. Derinliğinde ise boş kitaplık rafları yer alır. Yakın Alman tarihinde yaşanmış bir utancın Micha Ulman tarafından tasarlanmış anıtına selam vermeden geçmeyin. Nazi iktidarı az zamanda yol almada son derece hünerli olmuş. 10 Mayıs 1933’te anıtın bulunduğu yerde aralarında Thomas ve Heinrich Mann, Robert Musil ve Lion Feuchtwanger’in bulunduğu sayısız yazarın binlerce kitabı yakılmıştır. Şair Heinrich Heine’nin bu olaydan çok önce 1820’deki “Kitapların yakıldığı yerde insanlar da yakılır!” sözünün habercisidir burada yaşananlar.

    IMG_2411 IMG_2411
    Bebel Meydanı’ndan ayrılmadan önce XVIII. yüzyılda Katolik Katedrali olarak yapılmış olan St Hedwigs Katedrali çekecektir dikkatinizi. Roma’daki Panteon benzeri işleviyle öne çıkan katedralde piskopos lahitlerinin yanı sıra bir Madonna tasviri ve Pieta da yer alır.

    IMG_2412 IMG_2413
    Biraz daha güneye yönelip Gendarmen Markt’a uzanıvermekte yarar var. XVII. Yüzyılda Pazar Meydanı olarak düzenlenen mekân adını bir zamanlar burada konuşlanmış olan jandarma alayının ahırlarına borçlu. Komünist dönemde Akademi adıyla anılan meydan birleşme sonrası özgün adına yeniden kavuşmuş.

    IMG_2150 IMG_2157 IMG_2161 IMG_2162 IMG_2175 P1140598
    Kuzey ve güneydeki iki katedralin arasında Konser Salonu yer alıyor. Onun da önünde ünlü şair, tarihçi ve oyun yazarı Friederich Schiller’in (1759-1805) heykeli selamlıyor gezginleri. Konser salonu Neo Klasik mimariye örnektir. Tasarımı Berlin’in en ünlü mimarlarından Karl Friederich Schinkel’e aittir.

    IMG_2187
    İki katedralden kuzeydeki Fransız Katedrali olarak XVII. yüzyıl başında yapılmıştır. Nantes Fermanı’nın geçersiz sayılması sonrasında Fransa’dan kovulan Huguenot toplulukları Berlin’e kabul edilmesi sonrası yaptırılmıştır. Bu olay dönemin Berlin’ine egemen olan hoşgörüyü yansıtmasının yanı sıra aynı dönemde Fransa’daki Huguenot topluluklarının başına gelenleri göstermesi bakımından da anlamlıdır. Huguenot göçüyle o dönemde kentteki Fransız nüfusunun % 25’lere eriştiği söylenir. Huguenot topluluklarının Berlin’in kültür ve ticaret yaşamına olumlu katkıları göz ardı edilemez.
    Güneydeki Alman Katedrali’nin girişindeki bir yazı dikkatinizi çekecektir.

    IMG_2188
    “Wege, Irrwege, Umwege” (Yollar, Yanlış Yollar, Dolambaçlı Yollar) Bu sözlerle Alman Demokrasisi’ne ilişkin bir sergi tanıtılmış olur. İlgilenenlerin ziyaretine açıktır.
    Meydanın batı tarafındaki Friederichstadt Pasajları alışveriş tutkunları için seçenekler sunar.
    Ihlamurlar Altı’na dönüp batı yönüne yürüyüşü sürdürürken bulvarın ortasındaki atlı Büyük Frederik heykeliyle selamlaşmayı unutmamak gerekir! Çağımızın selamlaşma aracı fotoğraftır!
    Brandenburg Kapısı da tepesindeki Kuadriga’yla birlikte bütün görkemiyle kendini göstermeye başlamıştır.
    Solda Rusya Büyükelçiliği’ni geride bıraktıktan sonra aynı sıradaki Adlon Oteli Brandenburg Kapısı’nın doğu girişindeki Paris Meydanı’na egemen konumdadır. Otel Adlon ünlülerin konakladığı otel olarak bilinmesinin yanı sıra Alman tarihinin önemli kişilikleri olan Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg başta olmak üzere komünistlere işkence yapılmasıyla da tanınır. Yakın Alman tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır Alman komünistlerinin 1919’da uğradığı yenilgi. Spartakistler olarak da bilinen Alman komünistleri Weimar Cumhuriyeti öncesinde Kiel, Münih ve Berlin’de yönetime egemen olup yerel Sovyet yapılanmaları oluşturmuşlardır. Lenin’in de ilgiyle izlediği bu yapılanmalar uzun ömürlü olamamışlardır. İnsan bu noktada Hitler’in iktidarına giden yolun taşlarının döşendiğini anımsamadan edemiyor. Spartakistler başarıya erişse 2. Dünya Savaşı yaşanır mıydı? Altmış milyonu aşkın can yitirilir miydi? Bitmiş savaşı bitiren atom bombası vahşetiyle karşılaşılır mıydı?

    IMG_2417
    Brandenburg Kapısı Berlin’in hiç kuşkusuz en önemli simgelerinden birisi. 1795’te, Atina Akropol’ünün girişinden esinlenerek yapılmış. Mimar Carl Gothard Langhans’ın imzasını taşıyor. Tepesindeki Kuadriga ise mimar Schadow tasarımıdır. Kuadriga, Napolyon’un 1806 yılındaki işgali sonrasında Paris’e götürülmüş ve ancak 1814’te geriye dönebilmiştir.
    Dor biçemli sütunların üzerinde yükselen alınlıkta Yunan mitolojisinden çeşitli sahneler frizlerle betimlenmiştir. Bu görkemli yapı bölünmüş Berlin döneminde doğuda kalmıştır. Brandenburg Kapısı Alman İmparatorluğu dönemindeki askeri geçit törenlerinden, Hitler döneminin kutlama törenlerine ve son olarak birleşmeye giden yolun ilk kutlamalarına varıncaya kadar pek çok tarihsel olayın cansız tanığı olmuştur.

    IMG_2420 IMG_2424
    Kapının batısına ilerlediğinizde Berlin Duvarı’nı simgeleyen iki sıra kaldırım taşıyla rastlaşırsınız. Böylelikle, 17 Haziran Caddesi’ne de adım atmışsınızdır. Bu cadde 17 Haziran 1953’te Doğu Almanya’da çıkan işçi ayaklanması sonucu yaşamını yitirenlerin anısını yaşatır. Bu görkemli bulvar Tiergarten boyunca devam eder. Tiergarten’in Hayvanat Bahçesi’yle birlikte Berlin’in en büyük yeşil alanı olduğunu eklemekte yarar var. Her ikisinin toplam yüzölçümünün New York’taki Central Park’ı aştığını anımsatalım.

    IMG_2429 IMG_2433
    Brandenburg’dan sağa yöneldiğinizde kısa bir yürüyüşle Reichstag’a varırsınız. Alman Parlamentosu anlamına da gelen bu sözcük yakın Alman tarihinde çok daha fazlasını ifade eder. 27 Şubat 1933’teki Reichstag Yangını henüz iktidara gelmiş olan Hitler’in gücünü ve konumunu sağlamlaştırma fırsatı yaratmıştır. Her ne kadar yangını çıkartan kişi olarak komünist Marinus Van der Lubbe yargılanmış ve hüküm giymiş olsa da; bu olayın gerçekte bir tertip olduğu kuşkuları bugün de giderilebilmiş değildir. Reichstag Yangını sonrasındaki gelişmelere ve konumlanmalara bakılırsa bu kundaklamanın Hitler güdümlü olma olasılığı ağır basmaktadır.

    IMG_2427 IMG_2443 IMG_2445 IMG_2447
    1884-1894 yılları arasında Neo Rönesans biçemiyle yapılan Reichstag’ın 1871’de sağlanan Alman birliğinin simgesi olması amaçlanmış. Alınlığa 1916’da “Dem Deutschen Volke” (Alman Halkına) yazısı eklenmiş.
    Yangın sonrası Nazilerce onarılmayan yapı 2. Dünya Savaşı’nda daha da hasarlanmış. Birleşme sonrasında yeniden başkent olan Berlin’le birlikte Reichstag da önceki işlevine kavuşmuş.
    Son olarak Sir Norman Foster tasarımı cam kubbeyle donatılmış. İsteyenler cam kubbenin üzerine çıkarak hem içeriye hem de doyumsuz manzarasıyla Berlin’i seyredebilirler.
    Reichstag önünde şekilsiz siyah taşlardan oluşan anıtın Nasyonal Sostyalistlerce öldürülen Reichstag üyelerine adandığını anlıyoruz.

    IMG_2446
    Berlin’in batısına doğru ilerleyişimizi bir başka yazıya bırakıyoruz.

  • DOĞU BERLİN

    Pendik-20111124-00613
    Birkaç günlüğüne tek Almanya’nın başkenti Berlin’deyiz. Almanya federal bir ülke. Eyaletlerden oluşuyor. Berlin’in de tıpkı ABD’nin başkenti DC gibi özgün bir statüsü var. Bin kilometrekareye yayılan Berlin 750 yıllık geçmişiyle görmüş, geçirmiş bir kent! Özellikle son 100 yılda Berlin’in payına düşen yaşanmışlıklar ciltlere sığmaz!
    Kentin adı bataklık anlamına gelen “Berl” kökünden türeme. Berlin Havel ve Spree ırmakları arasında kalan bataklık ve kumul alana kurulmuş. Kentte dolaşırken renkli borular göreceksiniz kimi zaman yolun karşısına geçmek için havadan ilerleyen. İşte bunlar, kentin oturduğu bataklık alandaki suyu uzaklaştırma ve yapıları sağlıklı zemine oturtma amaçlı bir tür drenaj sisteminin uzantılarıdır.

    IMG_2202 IMG_2824
    Kentte ayı imgesine sıkça rastlayacaksınız. Film festivaliyle de ünlü Berlin’de büyük ödül Altın Ayı’dır! Ayının izi sürüldüğünde kentteki Slav egemenliğine son veren Ayı Albrecht’in adına rastlanır. XIII. yüzyıl başındaki bu olay yüzyıllar öncesinde gerçekleşmiş Alman üstünlüğüyle örtüşen önemli bir dönüm noktası sayılır.

    220px-Albert_I_of_Brandenburg
    Kentin Berlin ve şimdiki müzeler adasının güneyindeki Kölln balıkçı köyüyle başlayan serüveni, zaman içinde Berlin adı altında tekleşmiş ve Kölln adı kayıtlarda yalnızca tarihsel bir bilgi olarak kalmıştır.
    Ayı Albrecht’in Slav aşiretlerini yenmesiyle başlayan Alman soylu gelişim sırasıyla Hansa Birliği, irili ufaklı kent devletçikleri, Prusya ve Alman imparatorluklarıyla sürmüş. 1871 bu devletçiklerin birleşmesi ve Alman birliğinin sağlanması bakımından önemli bir tarih olmuş. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gurur ve onur kırıklığı ortamında doğan Weimar Cumhuriyeti komünistleri biçince, onbaşı Hitler dünyanın başka pek çok ülkesinde örneklerine rastlanan şekilde faşizmi seçimle iktidara taşımış. Faşizm seçimle geldiği iktidarı elbette seçimle değil ama savaş duvarına çarparak bırakmış!
    Berlin’in caddeleri, meydanları ve başka pek çok mekânı bir bakıma yakın ve uzak tarihin izlerini taşıyor. Kesin olan bir şey varsa Berlin’de Hitler’in adının hiçbir şekilde anılmadığıdır. Alman tarihinde onun dışında sahneye çıkan hemen herkesin adına bir yerlerde rastlanmakta olduğunu ekleyelim.
    Berlin yeryüzündeki pek çok kent gibi suyla yaşam bulan bir kent. Denize uzak olsa da, kent merkezinden geçen Spree ırmağı kanallar aracılığıyla adeta çoğaltılmış ve kentin içine işleyecek şekilde kılcallaştırılmış. Şaşırtıcı gelebilir belki ama bu bakımdan Venedik bile eline su dökemez Berlin’in. Venedik’ten daha çok köprü gerekmiştir bu kentte Spree ve kanallarını aşabilmek için. Bir bilgiye göre 1000’den fazla köprü yapılmıştır Berlin’de bu amaçla.

    IMG_2810 IMG_2796
    Berlin, tek komşusu olan Brandenburg eyaletinin ortasında kalmış bir adaya benzetilebilir. Berlin’de doğu-batı belirleyiciliği Spree’nin yanı sıra kenti 30 yıla yakın süre ikiye bölen Berlin Duvarı’na da önemli bir rol biçer.
    Berlin büyüyen kentlere özgü sorunlarla yaşamayı unutmuştur dense yeridir. Nüfus yaklaşık 100 yıldır yerinde saymaktadır. Geçmişte savaşlarla belirlenen bu yazgı günümüzde yerini planlamaya bırakmış. Durum böyle olunca Berlin’de karmaşadan ve kalabalıktan iz bulmak olanaksızlaşır.
    Berlin’de bir Türk olarak başınız derde girse ve Türkçe seslenseniz mutlaka bir kulak veren çıkacaktır. Kentte yoğunluklu olmak üzere güneydeki Kreuzberg’de olmak üzere 300 bin dolayında Türk yaşıyor. Kentin kabaca % 10’u Türk kökenlidir demek yanlış olmaz.
    ALEXANDRPLATZ VE MÜZELER ADASI
    Bir zamanlar Öküz Pazarı olan bugünün Aleksander Meydanı Rus Çarı I. Aleksander’ın 1805’te Berlin’i ziyareti anısına bu adı almış. Bölünmüş Berlin döneminde Doğu Berlin’in merkezi olmuş. Çifte Berlin döneminde Doğu tarihsel Berlin’in hemen tüm önemli öğelerine sahip olmuş. II. Dünya Savaşı’ndaki 60 milyonu aşkın insan kaybının 20 milyondan fazlasının Sovyetler’e ait olduğu anımsandığında aslan payının Doğu’ya düşmüş olması acaba bundan mı diye sormadan geçemiyoruz.

    IMG_2690 IMG_2776 IMG_2829
    Meydanda ilk göze çarpan yapılar 360 metreyi geçkin yüksekliğiyle Fernsehturm (Televizyon Kulesi) artık tarihe karışmış olan Doğu Almanya’dan kalma bir yapı. Bölünmeyi izleyen soğuk savaş döneminin izleri Berlin’in yapılaşmasına da yansımış. Diğer tarafı kıskandıracağı varsayılan yapılar boy göstermiş Berlin’in her iki yakasında. 1969 yapımı görkemli televizyon kulesini bu gözle de görmek gerek! İki yüzüncü metredeki seyir terasına çıkmayı unutmamalı! Bu noktadan Berlin’in bir başka göründüğün kesin.

    IMG_2684IMG_2220 IMG_2792 IMG_2798 IMG_2806
    Meydanda Doğu Almanya döneminden kalma bir başka yapı Dünya Saati. Önemli günlerin anımsatıldığı bir tür takvim gibi de algılanabilir.

    IMG_2679
    Çevrede konuşlu bir başka önemli yapı 1861-69 yapımı Rotes Rathaus (Kırmızı Belediye). Son derece resimsel bir yapı. Şu anda da kullanımda.

    IMG_2783
    XIII. yüzyıldan kalma Aziz Meryem Kilisesi de tüm görkemiyle meydanı süsleyen bir başka tarihsel yapı olarak gözden kaçmıyor.
    Spree kıyısında geçmişte Karl Marks ve Friedrich Engels’in heykellerinin de bulunduğu Marks-Engels Forum’da şu anda yoğun bir yapılaşmaya tanıklık ediliyor. Metro yapımı nedeniyle foruma adını veren Marks ve Engels’in heykelleri şimdilik başka bir yere taşınmış.

    IMG_2819 IMG_2819 IMG_2785
    Birinci Dünya Savaşı’nın yenik, onuru ve gururu kırık Almanya’sında iktidar savaşımı verirken yaşamını yitiren komünist önder Karl Liebknect’in adını taşıyan caddede ilerleyerek Müzeler Adası’na (Museum Insel) ulaşıyoruz.
    Spree kıyısındaki DDR Müzesi şimdiden kentin yeni ama ilginç müzelerinden birisi olmuş.

    BERLİN’DE (n)OSTALJİ!


    Adaya girişte görkemli Berlin Dom tarafından karşılanıyoruz. XVIII. Yüzyıl sonunda Barok biçemle yapılmış olan katedral Roma’daki San Pietro Bazilikası’nın tıpkısı olarak tasarlanmış. 98 metre yükseklikteki bakır kubbeli katedralde Hohenzollern Lahitleri ile I. Friedrich ve eşinin gömütleri yer alıyor.

    IMG_2207 IMG_2209IMG_2791
    Adanın tam ortasındaki Saray Meydanı’nda eski sarayın tıpkısının yapımı Humboldt Forum adı altında sürdürülüyor. Beş yüz milyon Avro tutarındaki yatırım tamamlandığında ortaya görkemli bir yapının çıkacağı savlanıyor. Humboldt Vakfı tarafından sürdürülen projenin sonunda kültür ve bilimin gündelik yaşama taşınacağı bir mekanın oluşturulması temel amaç.
    Adanın en kuzey ucunda Bode Müzesi yer alıyor. Yapımı yirminci yüzyıl başında tamamlanmış olan müzede ağırlıklı olarak eski para koleksiyonları sergileniyor.

    IMG_2226 IMG_2225
    Yapımı 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nde yer alan tanınmış eserler arasında Bergama Sunağı, Babil İştar Kapısı ve Milet Agora Kapısı ilk akla gelenler. Bergama Müzesi adadaki en yeni yapıdır.

    IMG_2235IMG_2232 IMG_2236 IMG_2242 IMG_2243 IMG_2245 IMG_2250 IMG_2259 IMG_2262 IMG_2267 IMG_2268 IMG_2269
    Başyapıt Bergama Sunağı onarım ve iyileştirme çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı. Bu durumun birkaç yıl daha süreceği öngörülüyor. Özellikle Anadolu’dan taşınmış sayısız yapıtla karşılaşmak olası bu müzede. Uzaktan gelmiş eserler söz konusu olunca çalma sözcüğü akla getirilmeden edilemiyor. Müze yönetimi bu duruma karşı savunmada. Hem müzedeki işitsel tanıtım sırasında hem de müze kitabında bu eserlerin satın alındığı bilgisine özellikle vurgu yapılıyor. Müzede başka belli başlı dillerin yanı sıra Türkçe işitsel bilgi de veriliyor. Adadaki diğer müzelerde Türkçe bilgi verilmiyor oluşu da ilginç.
    İkinci Dünya Savaşı öncesinde müze içeriği korumaya alınmış. Savaşta ağır hasar gören müzenin onarımı tamamlanana dek Bergama Sunağı Sovyetler Birliği’ne götürülmüş. Böylelikle sunak gurbetteyken gurbete çıkmış.
    Berlin’deki Bergama eserlerinin varlığı Alman mühendis Carl Humann’ın girişimleri sonucu gerçekleşmiş. 1860’ta Bergama’ya gelen Humann antik Bergama kazıları için Alman hükümetini uyarmış. Alman kaynakları eserlerin kazı sonrasında satın alındığı vurgusu yapıyor. Buraya yalnızca Bergama’dan değil, yanı sıra Magnesia (Menderes), Milet ve Priene’den de pek çok eser taşınmış. Bu taşımada tarih ve arkeoloji bilincinin hiç düzeyinde olduğu dönemin Osmanlı yönetiminin etkisi göz ardı edilmemeli.
    Müzenin İslam Sanatı Eserleri katı ayrıca dikkate değer bir bölüm. Ayırabildiğimiz birkaç saat bu görkemli müzede ancak görüp, geçmeye yarıyor.

    Neues Museum (Yeni Müze)’daki en tanınmış eser ise eski Mısır kraliçelerinden Nefertiti büstü. Müzenin hemen tüm bölümlerinde fotoğraf çekimine izin verilirken Nefertiti için yasak konmuş. Bu nedenle gözünüze yansıyanları belleğinize kazımaktan başka şansınız yok. Sırf bu ayrıcalıklı esere göz atmak için bile Yeni Müze’ye girmeye değer.

    IMG_2343 IMG_2354 IMG_2371 IMG_2374 IMG_2377 IMG_2380
    Zaman hızla akıyor. Hakkını vererek gezmek için müzeler adasını hiç olmazsa 2 güne gereksinim var. Yarım günde yapılabilecek olan müzeler geçidinden öteye geçmemiş oluyor.

  • KORKACAK BİR ŞEY YOK!

    HDP barajı aşarsa_1

    HDP baraji gecerse_11

    Y-CHP’ye ve HDP’ye oy verecek kalın kafalı arkadaşlarıma bir kez daha söylüyorum:
    CHP’nin işgal altında olduğunu; işgal birliğinin başında Dersimli Kemal’in bulunduğunu kabul ettiğinize göre, ne diye Y-CHP’ye oy vermekte ısrar ediyorsunuz?
    “Atatürk’ün CHP’si değiliz”, “6 Ok’u yeniden yorumlamak gerekir”, “En hızlı dönüşen parti CHP’dir” ve “1930’ların CHP’si değiliz” diyen bir anlayışın, CHP ile bir ilgisi olmayacağı son derece açık değil mi?
    CHP ile Y-CHP’nin tek benzer tarafı 6 Ok’lu bayraktır!..
    AKP’yi iktidardan düşürmek için ne Y-CHP’ye oy vermek ne de HDP’ye barajı atlatmak geçerli yol değildir.
    Bu siyasi iktidardan kurtulmanın tek yolu; tutarlı, kararlı, Atatürkçü ve 6 Ok’u programına yerleştirmiş ayrı bir siyasi oluşumda örgütlenip, iktidar mücadelesi vermektir…
    “Bu defa da Dersimli Kemal’e oy verelim, başarısız olursa o zaman değiştiririz” diyenler, derin uykudadırlar ve hayal dünyasında geziniyorlar!
    Seçmenerin bireysel kararları Y-CHP yönetimini değiştirmeye yetmez.
    CHP’deki delege sistemini bilmeyenlere, Cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisinden sonraki kurultayı hatırlatıyorum.
    Dersimli, Ekmeleddin’i aday göstermesine karşı gelenlere ne diyordu?
    Her kararın bir faturası var…
    Peki, o faturanın bedelini ödedi mi?
    Hayır…
    Tam aksine yenilgisinin sebeplerinin tartışılacağı kurultayda, bu konuya hiç değinmediği gibi, kurultay isteyen ulusalcıları tasfiye etti…
    Böyle bir genel başkana güvenilebilir mi?
    Bu seçim yenilgisinden sonra da aynı şeylerin yaşanacağından kimsenin kuşkusu olmasın.
    Fala bakmıyorum…
    Y-CHP’deki hastalık, Baykal’ın CHP’sinden gelmektedir; aynıdır, kronikleşmiştir ve tedavisine hiç başlanmamıştır…
    Dersimli Kemal komutasındaki İşgal Birliği, Önder Sav’ın güvenilmez delege yapısına sızmış ve partiyi kolaylıkla ele geçirmiştir…
    Dolayısıyla Dersimli Kemal ile ekibinin başarısız olma ihtimaline göre, yapılan konuşlanmalardan hiçbir sonuç alınamayacaktır!..
    İktidar olmanın getireceği oy kaybına paralel, muhalefetin eski oyunu korumasını “başarı” gibi sunmak istiyor…
    Muhalefette iken zayıflamayı başarabilen tek lider olan Dersimli Kemal’in başarı tanımı da bir acayiptir…
    Bu durum açık-seçik görüldüğüne göre, AKP gibi, Y-CHP’den de kurtulmak şarttır!..
    Dersimlinin, “haciz memuru” Kemal Derviş’e ekonomiyi teslim edeceği, PKK ile açılımı sürdüreceği, yeni anayasa yaparak anayasadan “Türk”ü ve “Türklüğü” çıkaracağı sır değildir!..
    O halde Y-CHP’nin AKP’den ne farkı vardır?
    Y-CHP’nin, Ordumuzun kahraman subaylarına, yurtsever aydınlarımıza ve gazetecilerimize kumpas kuran, üniversite ve KPSS sınav sorularını çalarak çocuklarımızın geleceğini karartan Cemaat’i koruyup kollayacağı da kesindir!..
    Çünkü Y-CHP bir AB-ABD projesidir!..
    Bunun için Y-CHP’nin olası iktidarı, küresel güçlerin iktidarı olacaktır…
    Dersimli Kemal, AKP’nin iktidarına da karşı değildir!..
    Onun bütün derdi, görevini yerine getirebilmektir!
    Vitrine yerleştirerek kullandırdığı kişiler ise risksiz muhalefet yapabilmek için vatanı bile satabilirler.
    Y-CHP görevini en iyi muhalefette iken yapabiliyor…
    “Ordu darbecilerden temizlensin”, ”Bırakalım yargı çözsün” “Türkiye’de şeriat tehlikesi yoktur”, “Yargıda Cemaat yapılanması olduğunu söyleyemem”, Türbanı biz çözeriz” vb. gibi söylemlerle, AKP karşıdevriminin önündeki taşları kim temizlemiştir?..
    Hakkını teslim etmek gerekir. Dersimli Kemal, görevini bu başlıklar altında eksiksiz olarak yerine getirmiştir…
    Onun şimdiki görevi; Atatürkçülerin önünü kesmek, partileşmelerini engelleyip, “Yeni Anayasa” yapılmasına katılarak, karşıdevrimi güvence altına almaktır…
    Y-CHP yönetimi, AKP iktidarının işlediği tüm suçlara göz yummak ve yardım etmek suçlarından yargılanacak durumdadır!..
    Bunun için, AKP ile koalisyon yapmaya her zaman hazırdır…
    Ancak bu şekilde kendilerini güvende hissedebilirler!
    Halka gösterecekleri bahane; hiç şüphe yok ki “AKP’yi frenlemek” olacaktır…
    Böyle bir koalisyonun anlamı; AKP’nin iktidarını sürdürmesi, ve karşıdevrimini tamamlamasıdır…
    Bu bağlamda denebilir ki, Y-CHP, AKP iktidarından çok daha tehlikelidir!..
    Çünkü AKP iktidarını tanıyoruz ve ne yapmak istediğini biliyoruz. Onlar bizi kandıramazlar…
    Yürürlükteki programını çiğneyen Y-CHP’yi ise hiç tanımıyoruz!..
    Y-CHP’nin, tanıdığımız CHP ile bir ilgisinin olmadığı açık-seçik ortaya çıkmıştır.
    CHP’den dönüştürülmüş bir partidir ve biz ancak ne yaptığından görevinin ne olduğunu çıkartabiliyoruz…
    O bakımdan Y-CHP’ye karşı önlem almamız oldukça zordur…
    Hal böyle olunca; Y-CHP’yi destekleyerek tehlikeyi daha da büyütmek aymazlıktır ve en büyük akılsızlıktır…
    Y-CHP’yi destekleyip güçlendirirsek, daha sonra yönetimini değiştirmek istesek de bunu başaramayız!
    Y-CHP’yi eski CHP’ye dönüştürebilmek için, destekleyerek verdiğimiz gücün çok daha fazlasına ihtiyaç duymak zorunda kalabiliriz…
    Bu gücü, yeni örgütlenme için harcamak çok daha doğru değil mi?
    Aynı zamanda, zaman kaybını da önlemiş oluruz…
    Belki biraz tuhaf gelecek ama, küresel güçlerin örgütü haline gelen Y-CHP’yi desteklememek bugün yurtseverliğin bir gereği olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır…
    Bu seçimlerin en doğru stratejisi; özü-sözü bir olan, eylemiyle-söylemiyle Atatürkçü çizgide duran, Vatan Partisi’ni desteklemektir…
    Halkın iktidarının önü ancak bu şekilde açılabilir…
    ***
    HDP’ye oy verip, barajı atlatarak, AKP’nin iktidardan düşürülebileceğini savunanlar, korkunç ve affedilmez bir yanılgı içerisindedirler…
    Usta yazarlar; Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan ile dünya çapındaki piyanistimiz Fazıl Say gibi iyi niyetinden kuşku duyulmayan yurtseverler, aritmetik bilimine uzak olduklarından, küresel güçlerin yalanları ile kolayca aldatılabilmektedirler!…
    Bu tanınmış kişiler, kendi aldatılmışlıkları bir yana, sevenlerini de aldatmak gibi bağışlanamaz bir hata yapmaktadırlar!..
    HDP’nin barajı geçmesi ile kazanacağı milletvekilleri, ilk bakışta AKP’nin kaybedeceği milletvekilleri gibi gözükse de, gerçek asla böyle olmayacaktır…
    AKP, kaybettiği milletvekillerini HDP üzerinden tekrar kazanmış olacaktır!..
    Çünkü AKP ile HDP/PKK aynı projenin ortaklarıdır…
    Bunu sağır sultanlar bile duymuştur.
    Dolmabahçe’de 10 madde üzerinde yaptıkları anlaşmayı unutmuş olamazsınız!
    Bu iki partinin milletvekilleri toplamı, hükümeti kurmaya yeterse, birlikte koalisyon kuracaklarına kimsenin şüphesi olmasın!
    Aksini düşünmek budalalıktır…
    Çünkü bu iki parti, Büyük Orta Doğu Projesi’nde gönüllü olarak rol almayı kabul etmişlerdir…
    Bunu da unutmuş olamazsınız!
    Dolayısıyla HDP’nin barajı aşması ile AKP iktidardan düşürülemez!..
    Tam aksine yeniden AKP’nin iktidara getirilmesi sağlanmış olacaktır…
    AKP ile HDP’nin oyları koalisyona yetmez ise, bu defa devreye Y-CHP sokulacaktır.
    Y-CHP, bu yarışta eküri at olarak koşmaktadır.
    Çünkü Y-CHP de birinci sınıf bir ABD projesidir…
    AKP’den kısa vadede olmasa bile, orta vadede kurtulmanın tek yolu: Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi şiar edinmiş, yakın geçmişte anti-emperyalist, anti-faşist mücadelesi sınanmış, Atatürk İlkelerini tam özümsemiş ve 6 Ok’u programının merkezine yerleştirmiş olan Vatan Partisi çatısı altında örgütlenmektir…
    ***
    PKK’nın Meclise sokulması sonucunu doğuracak olan HDP’ye baraj atlatma tuzağına düşmemek için (Vatan Partisi’nin yok sayıldığı) yukarıda TAHMİNİ veriler üzerinden yapılan aritmetik hesabı incelemekte yarar vardır…
    Bu iki tablo, hükümet seçenekleri hakkında fikir vermesi bakımından önemlidir.
    Küresel güçlerin yaratmaya çalıştığı algıya uygun olarak seçilen; fakat gerçeğe yakınlığı tartışmalı olan bu verilerle bile, yaşatılmak istenen korkunun gerçekleşme olasılığının oldukça zayıf olduğu görülmektedir…
    Bu çalışmada; AKP’nin oy oranı yüzde 41’den başlatılmış ve yüzde 51’e kadar alınmıştır. Buna rağmen, tek başına iktidar olması ve anayasayı değiştirecek güce ulaşması oldukça zor görünmektedir…
    TÜRK TOPLUMU; ARİTMETİK BİLİMİNDEN BİRAZ UZAKTA DURDUĞU İÇİN “HDP BARAJI AŞARSA, AKP TEK BAŞINA İKTİDAR OLAMAZ” YANILGISINA DÜŞÜRÜLMEYE ÇALIŞILMAKTADIR…
    YOĞUN BİLGİ KİRLİLİĞİ ALTINDA, AYDIN BİLDİKLERİMİZ BİLE KOLAYLIKLA BU TUZAĞA DÜŞEBİLMEKTEDİR…
    AŞAĞIDAKİ TABLOLARIN BİRİNCİSİ; HDP’NİN BARAJI AŞMASI VE AŞAMAMASI DURUMLARINA GÖRE, AKP’NİN ALABİLECEĞİ MİLLETVEKİLİ SAYISINI VE İKTİDARA GELME OLASILIĞINI GÖSTERMEKTEDİR…
    GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ GERÇEĞİ TAM OLARAK YANSITMAYAN BU TABLO GERÇEKLEŞSE BİLE, KORKULACAK BİR ŞEY YOKTUR!..
    BU NEDENLE;
    VATAN’IN BÜTÜNLÜĞÜ İÇİN VATAN PARTİSİ’NE OY VERİLMESİNDE HİÇBİR SAKINCA BULUNMAMAKTADIR!..
    BENİM OYUM VATAN PARTİSİ’NİNDİR!..
    Av. Cemil Can, 04.06.2015/ANKARA

  • POTSDAM

    75px-Coat_of_arms_of_Potsdam.svg

    Berlin’in içinde bir ada gibi yer aldığı Brandenburg eyaletinin başkenti de olan Potsdam 200 bine bile varmayan nüfusuna karşılık yakın ve uzak tarihte önemli yeri olan bir kent. Havel ırmağı kenarında konuşlu kent Berlin’e trenle yarım saatlik uzaklıkta. Berlin gezginlerinin kaçırmaması gereken bir yer.

    Hoş bir tren yolculuğuyla doğal güzellikler eşliğinde erişmek mümkün Potsdam’a.

    Tarihte Potsdam ilk olarak 993 yılında Poztupimi adıyla boy göstermiş.

    1416’da Hohenzollern egemenliği altına girmiş.

    Elektör II. Frederik 1640’da Potsdam’ı Berlin’in yanı sıra ikincil yaşam alanı olarak belirlemiş.

    Potsdam, 1839’da Prusya demiryolu ağının Berlin’den uzandığı ilk kent olmuş.

    Kent İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Almanya’nın en büyük eyaletinin başkenti olarak sürdürmüş varlığını ve önemini.

    Potsdam’a gelmeden önceki istasyonlardan birisi olan Wannsee’nin adına hiç de yabancı değiliz. Nazi rejiminin üst düzey görevlilerini 20 Ocak 1942’de bir araya getiren bu kendi halinde köyde deyim yerindeyse Yahudilerin ipi çekilmiş. Wannsee’de alınan kararlar gereğince o tarihten başlayarak dışlanan ve kovulan Yahudilere artık gaz odaları ve fırınların yolu gözükmeye başlamış. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudilere yönelttiği vahşetin kararlaştırıldığı şirin görünümlü Wannsee bu yönüyle tüylerimizi ürpertmeye yetiyor.

    IMG_2839 IMG_3047

    Potsdam istasyonunda trenden indikten sonra indi/bindi otobüslerine yöneliyoruz. Böylelikle kentin görülesi yerlerine ulaşım sağlanabildiği gibi, istenilen yerde inip, bir sonraki otobüsle turu sürdürme olanağı veriyor gezginlere.

    IMG_2840

    İndi/bindi otobüsünün ilk durağı Film Müzesi. Adı yanıltmasın! Yalnızca müze değil Almanya’nın en önemli sinema merkezlerinden birisinin önünden geçiyoruz. 1917’de kurulmuş olan Babelsberg Film Stüdyoları Alman film endüstrisinin kalbi sayılıyor.

    IMG_2841 IMG_2842 IMG_2843

    Bir sonraki durakta kentin ana giriş kapısı Brandenburg’dan ve Luisen Meydanı’ndan geçiyoruz. Brandenburg Kapısı Roma biçemli bir zafer takı olarak tasarlanmış. Geçmişte bu kapının olduğu yerde bir kale kapısı varmış. 1770’de tamamlanan kapının Korint sütunları üzerindeki alınlığında Mars ve Herkül betimlenmiş. Luisen Meydanı’nın ortasını ise fıskiyeli oldukça büyük bir havuz süslüyor.

    IMG_2851

    Potsdam’daki yolculuğumuzun bir sonraki durağı pek çok kişinin filmlerden bildiği bir köprü. 1907 yapımı Glienicke Köprüsü yalnızca Havel ırmağını aşıran bir yapı değil. Soğuk Savaş döneminde iki tarafın casus değişimlerini gerçekleştirdiği sınır köprüsü. Bu nedenle Casuslar Köprüsü olarak da adlandırılmış.

    IMG_2860 IMG_2861 IMG_2863 IMG_2864

    Köprünün üzerinden geçtikten sonra geri dönüp Cecilienhof’a yöneliyor otobüsümüz. Hohenzollern saraylarının sonuncusu olarak 1914’te yapılmaya başlanmış. Adını Kayzer Wilhelm’in eşinden almış. İngiliz kır evi biçeminde. Bu saray asıl ününü 2. Dünya Savaşı sonrasında (Temmuz-Ağustos 1945) gerçekleştirilen Potsdam Konferansı’na borçlu. Stalin, Truman ve İngiliz Başbakanı Atlee’nin katılımıyla savaş sonrasının tasarımları ilk burada masaya yatırılmış.

    Daha sonra Almanya’nın orta yerindeki Rus mücevheri olarak da adlandırılan Rus kolonisi Aleksandrovka’dan geçiyoruz. Prusya İmparatoru III. Frederik Wilhelm’le Rus Çarı Aleksandr’ın dostluğu bu Rus kolonisinin Potsdam’daki varlık nedeni olmuş. (1826)

    IMG_2889 IMG_2890

    Rus Kolonisi’nin komşuluğundaki Sansoucci Sarayı Büyük Frederik zamanında 1745’te yapılmış. Şarap tanrısı Baküs’ten esinlenilmiş.

    IMG_2899 IMG_2898 IMG_2902

    Hemen yanına da Limonluk (Orangerie) yapılmış mimar Unger tarafından. 1851-1864 yıllarında yapılan Limonluk Floransa’daki Ufizzi’yi andırıyor. İtalyan etkisi altındaki Alman Romantik Hareketi’nin bir dışavurumu sayanlar da yok değil bu önemli yapıyı.

    Bir sonraki durak olan Yeni Saray’da iniyoruz. Niyetimiz Yeni Saray’ı selamladıktan sonra Sansoucci Parkı’nı yürüyerek geçip eski kentin ana girişi Brandenburg Kapısı’na ulaşmak.

    IMG_2914

    Yeni Saray Büyük Frederik döneminde Yedi Yıl Savaşları nedeniyle hazine neredeyse bomboşken güç ve kuvvet gösterisi amacıyla yaptırılmış. Büyük Frederik’in tarafından da vurgulandığı gibi amaç gösteriş.

    IMG_2926 IMG_2923 IMG_2922 IMG_2918

    Kayzer II. Wilhelm Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı sayılan bildirgeyi Yeni Saray’da imzalamış.

    Parkın doğu ucundaki Dikilitaş’a doğru yürürken sağımızdaki hoş yapı dikkatimizi çekiyor. XVIII. Yüzyıl ortalarında Büyük Frederik’in isteğiyle yapılmış. Yeşillikler içindeki Çin Çayevi’nin pırıltısı ve çekiciliği fark edilmeyecek gibi değil.

    IMG_2944 IMG_2941 IMG_2946 IMG_2945

    Biraz ilerledikten sonra solumuzda bir Yel Değirmeni beliriyor. Tam da Sansoucci Sarayı’nın önündeki yel değirmeninin öyküsü “Berlin’de Yargıçlar Var!” aforizmasını anımsatıyor. Büyük Frederik Sansoucci Sarayı’nı yaptırırken sarayın görüntüsünü bozan yel değirmeninden hoşlanmaz. Köylüden buradan ayrılması isteğine uzlaşmaz bir yanıt alır. Hükümdarın üstelemesi üzerine köylü “Berlin’de yargıçlar var!” anımsatmasını yapmak zorunda kalır. Yel değirmeni sarayın önünü süslemeyi sürdürdüğüne göre gerçekten de Berlin’de yargıçlar varmış demek düşüyor bizlere de! Bundan bir kaç yüzyıl önce Berlin’de yargıçların varlığı kuşkusuz insanlık için övünç kaynağıdır. Ama, içinde bulunduğumuz XXI. yüzyılda Türkiye’de yargıçların varlığının kuşkulu oluşu bir o kadar utanç gerekçesidir.

    IMG_2953

    O gün için görüntüyü bozduğu savlanan yel değirmeni günümüzde gezginlere eşsiz bir manzara sunuyor fotoğraflamaları için. Hemen arkasında parabolik teraslarla süslenmiş yükselti üzerindeki Sansoucci Sarayı’nı da bir kez daha fotoğraflamaktan alamıyoruz kendimizi.

    IMG_2964 IMG_2959 IMG_2960 IMG_2949

    İnsana huzur veren dingin ortamıyla Sansoucci Park’ının da sonuna geldik. Böylece 2 km yürümüş olduk. Replika Dikilitaş kapısından çıkıp Luisen Meydanı’na doğru adımlıyoruz. Dikilitaş’a gelmeden önceki küçük meydanı her iki yana yerleştirilmiş birer çift Korint başlı sütun ve üzerindeki alınlıklar süslüyor.

    IMG_2966 IMG_2967 IMG_2970

    Brandenburg Kapısı’ndan girip eski kenti keşfetmeye çalışıyoruz. Kapıdan girer girmez tam karşımızda bir katedral görüyoruz. Peter ve Paul Katedrali Potsdam Katoliklerini buluşturan bir Katolik kilisesi.

    IMG_2985 IMG_2989

    Ana cadde oldukça kalabalık ve cıvıl cıvıl bir görünüm sunuyor. İnsan kalabalığından büyük ölçüde gezginler sorumlu. Kafeler, lokantalar ve kitapçılar iki taraflı olarak sıralanmış. Eski kentteki tarihsel dokunun ayrıcalıksız şekilde korunmuş olması hayranlık uyandırıyor.

    IMG_2994 IMG_3000 IMG_2999 IMG_2998

    Ana caddede ilerledikçe sürprizlerin bizleri beklediğini fark ediyoruz.

    Bir zamanlar bataklık olduğu için Basin adıyla anılan meydanda yakınlaştığımız için görkemi katlanan Paul ve Peter Katedrali’ne odaklanıyoruz.

    IMG_3001

    Başımızı sola çevirdiğimizde bir başka etkileyici kapıyla göz göze geliyoruz. XVIII. Yüzyıl ortalarında II. Frederik’in çizdiği taslak esas alınarak yapılmış olan Nauner Kapısı tam bir şato girişi edasıyla selamlıyor bizleri. Bu manzara karşısında bir ortaçağ kalesinin girişinde olduğunuzu duyumsamamanız olanaksız.

    IMG_3005

    Kapının yanı başında tipik kırmızı tuğladan evleriyle Hollanda mahallesi yer alıyor. Potsdam’daki Hollanda Mahallesi, Hollanda dışındaki gerçek anlamda Hollanda biçemiyle yapılmış evlerden oluşmaktaymış. 135 dolayında Hollanda evi Potsdam’ın güzelliğine güzellik katıyor.

    IMG_3008 IMG_3011

    Nauner Kapısı yakınında Voltaire Oteli’ne rastlıyoruz. berlin’de ise Einstein ve Balzac adını taşıyan kafelere rastlamıştık. Çağımız dünyası bilge kişiliklerin izinden gitmek yerine adından yararlanarak cebini doldurmayı seçmiş anlaşılan diye mırıldanıyoruz kendi kendimize.

    IMG_3018 IMG_3019 IMG_3020

    IMG_2205IMG_2101

    Günübirlik gezide zaman su gibi akıyor. Potsdam serüvenin de sonu gelmiş oluyor böylelikle. Potsdam’la vedalaşıp tren istasyonuna yöneliyoruz.

    IMG_3028 IMG_3032 IMG_3034_2 IMG_3034

  • GEZİNİN YILDÖNÜMÜNDE SEÇİMLER

    Gezi olaylarının 2. yıldönümünde Türkiye’yi sarsan bu bir ay için pek çok şey söyleyen çıkacaktır. O zaman Gezi’yi darbecilikle eş tutanların, bugünlerde Gezi’yi dillerinden düşürmemeleri bu olaya kayıtsız kalınamayacağının göstergesi.

    Türkiye dört partinin katıldığı bir seçime götürülüyor. Daha doğrusu parlamentoda 4 partinin yer alması üzerinden bir oyun oynanıyor.

    Bu kurgu üzerinden yapılan güdülemenin (ne yazık ki) işe yaradığı görülüyor!

    Bu kurgunun hedefe erişmesi için AKP’den ne pahasına olursa olsun kurtulmalı algısı fazlasıyla başarılmış durumda! Cumhuriyetçi ve çağdaş duruşlarından kuşku duyulamayacak olan Bekir Coşkun, Emin Çölaşan ve Fazıl Say gibi önemli kişiliklerin bu oltaya takılmış olması bu algı operasyonunun başarısının belgesidir.

    Bunun bir kurgu ve hiçbir işe yaramayacak oyalama olduğunu anımsatmakta yarar var! Bu anımsatmayı Gezi günlerine dönerek yapmak belki yararlı olur.

    Gezi olayları patlak verdiğinde Türkiye’nin pek çok yerleşiminde alanlara egemen olan renk bayrak kırmızısı ve Atatürk olmuştu. Bu manzara karşısında telaşa düşen AKP’nin yanı sıra hedefine giden yolun kapanacağı kaygısına düşen o zamanki HDP (o kadar çok ad ve kılık değiştiriyorlar ki bir önceki adlarını anımsamak güç olabiliyor) de bireysel katılımlar bir yana bırakıldığında Gezi’yi darbecilikle yaftalamakta sakınca görmemişti. Bu çok önemli ayrıntıyı bugünlerde AKP’den kurtulmanın temel gerekliliği olarak HDP’yi görenlere özellikle anımsatmakta bilmem yarar olur mu? Yoksa, sürüleştirilen ve düşünmekten alıkonulan yığınlar bildiklerini mi okurlar? HDP’yi denemek bedelsiz görünebilir ilk bakışta; ama, sonrasında gerçekleşmesi neredeyse kesin olan gelişmeler karşımıza çıktığında bedelin misliyle ödenmesi kaçınılmaz olacaktır!

    Farklı şekilde ifade etmek gerekirse, dinci gericiliği rehber edinmiş faşizan gidişin çaresi hiçbir şekilde etnikçi faşizm eğilimi olamaz! Olsa olsa, önümüze sakal/bıyık ikilemini anımsatan bir durum çıkartır bu tercih!

    Seçimde ne yapmalı? Kime oy vermeli?

    Bunca sakınca ve çekince sıralandıktan sonra okur doğal olarak ne yapmalı, kime oy vermeli diye soracaktır! Bu sorunun yanıtı verilmezse yazı eksik kalmış olur!

    Türkiye seçimlere gün sayarken sorunun kayıtsız, koşulsuz bir AKP karşıtlığına indirgenmiş olması gözlerimizi görmez, kulaklarımızı işitmez ve dillerimizi söylemez kılmış durumda!

    Geleneksel baraj masalları, oyları birleştirme adı altında pazarlanan kurnazlıklar seçmenleri bir kez daha vicdanları ve gönülleriyle değil çaresizlikleriyle davranmaya zorluyor!

    Türkiye siyasetinde son birkaç yılda kendisini gösteren benzeşme ve aynılaşma seçimden sonra daha da belirginleşip, yerleşikleşme eğilimi gösterebilir. TBMM’de yer almaları uygun görülen dörtlünün Türkiye’nin sorunları karşısındaki edilgenliği, sessizliği ya da benzerlik gösteren yaklaşımları bu kaygıların somut dayanakları olarak karşımızda durmaktadır.

    Bu doğrultudaki bir gelişmenin seçimler sonrasında Türkiye’de yeni bir siyaset adresi gerektirebileceği ortadadır. Bu nedenle, seçmen birkaç gün sonraki seçimde mühürü basmadan önce vicdanıyla baş başa kaldığında biraz daha öngörülü ve ileri görüşlü davranma göreviyle karşı karşıyadır!

    Bu öngörü ve vazgeçilmez gereklilik bilinciyle oyumu baraj korkusundan bağışık bir biçimde kullanmayı hem kendime hem de yaşadığım ülkeye karşı sorumluluğun gereği olduğunu düşünüyorum. Daha önceki pek çok seçimdeki dayatmayı aşmanın, kafalardaki barajı bir kenara bırakmanın tam zamanıdır!

    Bu gerekçelerle, medya ve egemen güçlerin baskısına inat bir 5. partinin TBMM’ye girmesi yaşamsal önemde gerekliliktir inancındayım. Barajı aşsın ya da aşmasın bu 5. güce güç katmanın tarihsel sorumluluk olduğu kanısındayım.

    Şimdiden görüyorum ki; Türkiye bu seçimden sonra uzun süre seçimsiz kalamayacaktır. Ortaya çıkacak karmaşa ve çok özel koşullar hiç de uzak olmayan bir erimde yeni bir seçimi kaçınılmaz kılacaktır! İşte o zaman bu yeni siyaset odağı çok ama çok gerekli olacaktır.

    Beşinci güç olduğu tüm engellemelere karşın yadsınamayan Vatan Partisi’nin bu seçimdeki oyumun adresi olacağını bu yazıyı okuyanlara duyurmakta sakınca görmüyorum!

    Ceyhun BALCI, 03.06.2015

  • BERLİN’DE (n)OSTALJİ
    Geçen haftanın birkaç gününü neredeyse 100 yıldır nüfusu değişmeyen Berlin’de geçirdik. Bizlerin Türkiye’de alışık olmadığı bir durumdur bu! Berlin ve benzeri kentler sundukları doğal güzellik ve düzenlilik görüntüsünü kuyruğunu kovalamayan kedi olabilme bilgeliğine borçludur!
    Berlin’e ilişkin ayrıntılı bilgiyi bir başka yazıya bırakarak, bize fazlasıyla şaşırtıcı gelen bir başka konuya geçip, başlangıcı onunla yapmayı uygun görüyorum.
    Kentte geceleyeceğimiz otele adım atar atmaz gözümüze çarpan bir tanıtım broşüründen “DDR Museum”un varlığını öğrenmiş oluyoruz. Duvarın yıkılışından bu yana geçen çeyrek yüzyıldan sonra hayli ilgi çekici göründü gözümüze DDR’ye ilişkin bir ize rastlamak! Oysa, bizler bu hesabın çoktan kapandığını sanıyorduk!

    DDR MÜZE GİRİŞİ
    Berlin 750 yılı aşkın geçmişine karşılık bizler tarafından daha çok II. Dünya Savaşı ve onu izleyen dönemdeki durumuyla bilinen bir kentti. İkinci paylaşım savaşının sonunda Berlin bölünmüş ülkenin, bölünmüş kenti sıfatıyla anılmaya başlandı. Başka deyişle, soğuk savaşın etkilerinin öncelikle duyumsandığı Berlin’in bölünmüşlüğü 1961’de örülen duvarın ardından fiziksel olarak da kesinleşmiş oldu.
    Perde gerisindeki ayrıntılar her ne olursa olsun Doğu Bloku’nun yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte 1989’da Berlin’de duvarın neredeyse saatler içinde yerle bir olduğu tarihsel anlara tanıklık edildi. Sonrasında “tek Almanya” bir kez daha tarih sahnesine çıktı. Almanya tekleşince, ikisinden birisinin tarih sahnesinden çekilmesi gerekiyordu. Bu görev elbette yenilene düşecekti. Böylelikle DDR (Detsche Demokratische Republik) ya da bizim bildiğimiz adıyla Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin varlığına son verilmiş oldu. Anımsayabildiğim kadarı ile birleşme süreci görkemli gösterilere sahne olmuştu. O günün kötü çocuğu DDR tarihin derinliklerine gömülmüştü. O zamanın ruhuna bakıldığında DDR’nin bir daha değil dirilmesi anımsanması bile düşünülemezdi.
    Bugün Berlin’de DDR Müzesi var! Hem de yaklaşık 10 yıl önce 2006’da açılmış! Devletin katkısı söz konusu değil ve yalnızca ziyaretçilerin ödediği ücretlerle ayakta duran bir müzeden söz ediyoruz.

    IMG_2759
    Bu durum yalnızca geçmişe özlemle açıklanabilir mi? Zamanında göz ardı edilen, varlığının değeri bilinmeyen pek çok yapı ve kavram aradan geçen yıllarla birlikte değer ve önem kazanmıştır belli ki! DDR Müzesi bu duruma bir örnek sayılabilir mi?
    Müzenin kurucuları ve küratörü müze kitabında durumun tam da böyle olmadığını söylese de; DDR’nin gündeme düşmesi hiç nedensiz olamaz!
    Aradan çeyrek yüzyıl geçmiş olmakla birlikte Almanya’da giderek güçlendiği anlaşılan bir eğilimden söz etmekte yarar var!
    Ostalji! Doğuya özlem!
    Yapılan araştırmalara göre önceki Doğu Almanya sınırları içinde yaşayanların (elbette DDR’yi anımsayacak yaşta olanlar) yarıdan fazlası DDR’yi ve onun kendilerine sunduğu olanakları özlediklerini saklama gereği duymamaktalarmış.
    Başka şekilde söylemek gerekirse Almanya’da kendisini güçlü bir şekilde duyumsatmaya başlayan Ostalji sıradan nostaljik bir durum olmaktan çok toplumsal karşılığı olan bir somut özlemdir.
    Bu eğilimin parasal getiri sağlama konusunda fırsatları kaçırmayanların ilgisini çektiği de kesindir. DDR Müzesi’ndeki ürünlerin dışında Berlin’de çeşitli yerlerde fazlaca sayıda işletmenin Ostalji kazançlısı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

    IMG_2761ampelman1
    Doğu Almanya’nın alçakgönüllü otomobili Trabant’ın bunca zaman sonra yeniden ilgi çeker oluşu en çok göze batan ostaljik öğelerden birisi! Müzedeki Trabi’nin sürücü koltuğuna kurularak direksiyon sallama zevkini tadabilmek olası.
    Şu anda ilgi gören bir başka ostalji öğesinin farkına (yaya) trafik ışıklarına dikkatli bakarak varabilirsiniz. Trafik ışıklarındaki tutsaklığına son vermiş ve hediyelik eşya nesnesi de olmuş durumda Ampelmann! Fötr şapkasıyla, duruşuyla, yürüyüşüyle!
    Müzedeki pek çok şeyin yanı sıra güncel yaşamdan kesitler sunan bölümler de oldukça ilgi çekici.

    IMG_2717 IMG_2719
    Bu arada kentin her hangi bir yerinde hiç seyrek olmayan şekilde Doğu Alman ve Sovyet bayraklarına rastlarsanız sakın şaşırmayın!

    IMG_2477
    Nostalji yaşamın pek çok alanında rastlanabilen bir eğilim.
    Ancak, Berlin’de ve elbette Almanya’nıın doğusunda sıkça rastlanır olan (N)ostalji geçmişe özlemle tanımlanabilecek sıradan bir duygu durumu olmasa gerektir. Kapitalizmin o dönemde doğuya sunduğu ışıltılı görüntülerin yaldızları dökülmüş ve gerçek ortaya çıkmış gibidir! Geçmişi de bilen doğulunun günceli irdeleme konusundaki yetkinliğine güvenmek gerekir demekle yetiniyoruz!
    Özellikle, aş, iş ve eğitim gibi temel alanlarda o yılları yaşamış birinin Ostaljik bir ruh hali sergilemesinde şaşırılacak bir şey yoktur!
    Özetle, Berlin’e yolu düşenlere Müzeler Adası’nı Alexandrplatz’a bağlayan köprünün yanı başında, Karl Libknecht Caddesi üzerinde, Spree ırmağı kıyısında konuşlu DDR Müzesi’ni görmelerini özellikle öneririm. Doğu Almanya’ya ait nesnelerin yanı sıra, müzede yer alan etkileşimli sergi tekniği ile ziyaretçilerin on yıllarca geriye yolculuğa çıkartıldığını kolaylıkla söyleyebilirim. Müzenin bu bağlamdaki başarısı da belgeli! Önce 2008’de, sonra da 2012’de Avrupa En İyi Müze Ödülü’nü kazanmış!
    Ceyhun BALCI, 01.06.2015

    İzleme önerisi :
    “Elveda Lenin” (2003) filmini izleyerek Ostalji’yi anlamaya çalışmak iyi bir başlangıç olabilir.

    indir
    Daha fazla görsel için :
    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/6155481915414634593?banner=pwa

  • SEÇİME DOĞRU DİP DALGASI

    11058310_877631342295745_7196068251030890894_n

    Bursa’da başlayan, Kocaeli’ye uzanan, kabına sığmayıp Ankara’ya yayılan metal emekçisinin yaptığı iş midir?

    Tam bir oyunbozanlıktır yaptıkları! Al gülüm, ver gülüm seçimine çomak sokmanın sırası mıydı? Doğuda derebeyliğe ses çıkarılmazken, ülkenin her yerinde emeğin adı bile anılmıyorken “darbeci” metal emekçileri sözde seçim yarışına girenlerin maskesini düşürmüş oldu!

    Şaka bir yana tam da sırasıydı! Her birini alınlarından öpmek gerek başkaldıran emekçilerin! Zorla da olsa açıklanmış seçim bildirgelerinin bir yerlerine emeği ekleme gereği doğacaktır!

    Asıl ders sendikalara verilmiş oldu!

    Hem niceliksel hem de niteliksel bir düşüş yaşayan Türk sendikacılığı son yıllarda Taksim’de 1 Mayıs ile yandaşlık arasında sıkışıp kalmaktaydı! Ne yandaşlığın ne de Taksim’de 1 Mayıs’ın emek dünyasının sorunlarını çözmesi söz konusu olamamaktaydı!

    Son dip dalgası sendikacıları sevindirecek yerde telaşlandırmışa benziyor! Dip dalgasına önderlik etmek şöyle dursun bir an önce bastırma isteği saklanamıyor sarı sendikacılarca!

    Yozlaşmamış kişi ve kurumun parmakla gösterildiği Türkiye’de sendikacı ihanetine de şaşırmamak gerekiyor!

    Etnikçilik ve dinciliği seçimin önde gelen unsuruna dönüştüren siyasetçilere de paha biçilmez ders var bu dip dalgasında! Önce sendikalarına, sonra da patronlarına başkaldıran emekçiler arasında farklı dinlerden, farklı mezheplerden, farklı etnisitelerden insanlar yok mu? Öyleyse nasıl olup da bir araya gelebiliyorlar?

    Tek nedeni ortak payda! Hangi dinden olursan ol, hangi dili konuşursan konuş! Ekmek kavgası ortaktır! Bir toplumu bir araya getirecek biricik olgu vatan ve emektir! Vatan yoksa emeğin anlamı var mı? Emek bir yana bırakılıp din ve dil derdine düşülür mü?

    Ülkenin pusulayı şaşırmış sendikacıları akil olmayı, yandaşlığı ve elbette sendika ağalığını bir yana bırakmazlarsa dip dalgasının önünde duramayacaklar! Kötü alışkanlıklarından vazgeçmedikleri sürece sendikacılıkları sözde kalacak!

    Biraz olsun akılları varsa ders çıkartmaları, çıkarttıkları dersin gereğini yerine getirmeleri gerekiyor!

    Son dip dalgasının varacağı noktayı kestirmek güç olsa da vatan ve emek hareketine ket vuran sarı sendikacılığı yerle bir etse bile fazlasıyla başarılı olmuş sayılır!

    Sarı sendikacılık da bir başka yazıyı hak ediyor…

    Ceyhun BALCI, 22.05.2015

  • BİR HAKEM, BİR YORUM

    482
    Cüneyt Çakır’ın Şampiyonlar Ligi Finali’ni yönetecek olması Türk spor tarihinin çok önemli bir sayfasını oluşturacaktır. Böyle bir finalde biz Türkler için de bir gurur kaynağı oluşturacaktır onun finalin bir numaralı kişisi olması!
    Kitleye spor yaptırmayı değil de, izletmeyi önceleyen sporumuzun bu gibi örneklere gerçekten de gereksinimi olduğu açıktır.
    Futbol Türkiye’nin tartışılmaz şekilde birincil sporu! Neden böyle? Futbol yapılması gereken değil de izlenmesi ve yetinilmeyip parasal katkıda bulunulması gereken bir spor konumunda. Özellikle, orta ve altı toplum kesimlerinin aklınıza gelebilecek her yolla bu alanı besliyor oluşu dikkate değer bir durum. Şifreli yayın, maç bileti, tv yayını ve sportif kumar futbolun parasal kaynakları!
    Şimdi sıralayacağım istatistiksel değerlerin futboldaki durumumuzu daha anlaşılır kılacağı kanısındayım.
    Türkiye’deki lisanslı futbolcu sayısı 200 bin dolayında. Bu da nüfusa oranlandığında % 0.28’e denk düşüyor.
    Almanya’daki 6 milyonu aşkın lisanslı futbolcu sayısı nüfusun % 8’ine eşit gelen bir niceliği ifade ediyor. ABD’de 4 milyondan fazla, Brezilya’da 2 milyonu aşkın lisanslı futbolcu var.
    Ne yazıktır ki; bu bakımdan devlerle boy ölçüşecek durumumuz yok!
    Can sıkıcı olabilir belki ama, lisanslı futbolcu sayısı bakımından Bangladeş ve İran’ın gerisinde olduğumuzu söylemek zorundayım.
    Futbolumuz gerçeklerden çok yapay ve parayla satın alınan başarıların boy gösterdiği bir düzlemdir.
    Önce UEFA Kupası şampiyonluğu ve onun ardından Dünya Kupası 3. lüğü gerçeklerden çok yapaylıkların ürünüdür. Sonrasında gelen serbest düşüş bu yargıyı fazlasıyla doğrular niteliktedir.
    Cüneyt Çakır’ın doruğa böylesi bir bataklıkta tırmanmış olması çok daha anlamlı ve önemlidir!
    Başka deyişle, Cüneyt Çakır, şiddet, kumpas ve düzeysizlikle anılır olan futbol ortamımızın teselli armağanıdır!
    Değerini bilelim!
    Ceyhun Balcı, 21.05.2015
    Kaynak : http://www.futbolarena.com/analiz/131328/iran-ve-bangladeshin-gerisinde-kaldik.html

  • YARIN DEVRİM OLABİLİR

    013
    Hadi canım sen de diyeceklere hak vermemezlik edemem! Neden böyle düşündüğümü paylaşmam gerek!
    Dün Soma 301 cinayetinin yıldönümüydü! Başta Soma olmak üzere çeşitli yerlerde anmalar düzenlenmişti.
    İzmir’de de Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir grup insan toplandı. Çağrıcılar DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’ydi! Her zaman olduğu gibi eşlikçileri de eksik değildi.

    014
    Bu anmada bulunmak, oradakilere tanıklık etmek anıları tazelemeye yaradığı gibi; “yarın devrim olabilir” duygusu yaşamama da yol açmış oldu!
    PKK’nin gençlik örgütü, Partizan, Kaldıraç, Dev-Lis gibi genç ağırlıklı olanların yanı sıra eski tüfek görünümlüler de alçakgönüllü topluluğu oluşturanlar arasında yerlerini almışlardı.
    İşçilerin kendileri değilse bile adlarını taşıyan örgütleri vardı!

    015
    Devrimci İşçi Komiteleri ilgimi çeken örgüt oldu! Hem devrimci hem işçi! Bu fırsat bulunur da devrimden uzak durulur mu?
    Bir başkası adında hem sosyalist hem de işçiyi barındıran partiydi.
    Bu yapılanmalar gerçekleri bir yana bırakıp düşler dünyasında yolculuğa çıkanların ürünüydü.
    Adını andıklarım dışında anamadıklarım da vardı elbette! Hemen hepsinin ortak noktası coşkulu ve azimli olmalarıydı. Bu bakımdan haklarını teslim etmek gerek!
    Bu ve benzeri grupçukların söylemlerine yansıyan halkçı ve emekçisever yaklaşımın sokaktaki insanı etkileyememekte olduğu gerçeği de altı çizilerek saptanmalıdır! Daha önce de pek çok yazımda değindiğim bir gerçek bu durumu aydınlatmada da işe yarayabilir.
    Yazıya konu olan grupçukların gerçekçi olmaları gerekiyor. Yanı sıra ayakları yere ve özellikle de yaşadıkları ülkenin zeminine basmalıdır! Uzaklardaki devrimciler kadar dilini konuştukları, ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri ve havasını soludukları bu yurdun değerlerini hiç ama hiç akıldan çıkartmamalılar! Burada başarılan devrimi ve devrimci Atatürk’ü rehber edinmekten korkmamalılar! Bu korkularını yendikleri gün Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kalabalık kaygı yerine saygı ve sevgi duyabilir onlara! Böylelikle güç oluşturmak, o güce yığınların katılımını sağlamak mümkün hale gelebilir.
    Bu düşüncelerle ayrılırken eylem alanından “yarın devrim olabilir” duygusu yerini her nedense “yoksa ben bir tımarhanede miyim?” duygusuna bıraktı!

    016
    Ceyhun BALCI, 14.05.2015