• BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN

    1400067685_soma-faciasi

    Soma’da bir avuç kömür için ömürlerini yitiren 301 madencimizi yokluklarının 1. yıldönümünde saygıyla anıyoruz!

    Bir seferde bu kadar çok sayıda canın yitirilmesiydi bunca güçlü sesin çıkmasına yol açan!

    Bu kadar sayıda insan zaten yitirilmekteydi! Azar azar öldüklerinde toz kalkmazdı!

    Kömür uğruna ölümün göz ardı edilmemesi gereken ironik bir yanı var!

    Siyah altın namlı kömür son yılların Türkiyesi’nde oy sandıklarını patlattı!

    Durum böyle olunca da daha fazla kömür, daha fazla parasal ve oysal kazanç anlamına geldi!

    Oy bağımlısı siyasetçi para bağımlısı yandaşa nefes aldırmayınca zaten Allah’a kalmış olan güvenlik iyice gevşetilmiş oldu!

    Soma’da yitirilen 301 canın sorumlusu siyaset-ticaret ikilisidir!

    Bunun görülmesi yetmez!

    Bu ikili sarmalın çözülmesi de gerekir!

    Yoksa, bir başka facia kapımızdadır!

    Belki yarın belki yarından da yakın!

    Birilerinin cebini bir başkalarının sandığını doldurmaya yarayan kömürün can alıcı olması olayın yakıcılığını katlamış olmuyor mu?

    Ceyhun BALCI, 12.05.2015

  • DARBE ANAYASASI

    sivil darbe
    Birkaç gündür Kenan Evren üzerinden bir sözde hesaplaşma içinde birileri. Onun sayesinde var olanlar, onun sayesinde sivrilenler ve bugünlerde doruklara tırmananların bu hesaplaşmada ön almaları ironik bir durum yaratıyor.
    Bugüne kadar görülmemiş bir çoğunlukla (% 92) kabul edilmiş olan 1982 Anayasası’nın yerinde yeller estiğini söylemekle başlayalım işe!
    Geçici maddeler bir yana bırakıldığında 174 maddeli bu belgenin üzerinde yapılan değişikliklerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Başka deyişle zaten delik deşik olmuş durumda 1982 Anayasası!
    Ortada cismi değil ismi kalmış olan bu belge günümüzde bir koçbaşı olarak kullanılmakta!
    O Anayasa’nın Türkiye’nin varlığını da tescilleyen ilk üç maddesini ortadan kaldırmak için adından yararlanılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Açıkça söylenemeyenler dolaylı yoldan ve 1982 Anayasası söylemi üzerinden söylenmekte!
    Bugün de yürürlükte olan bir 12 Eylül Anayasası! Ama, 2010 12 Eylül’ü Anayasası! Tümü o tarihe ait olmasa bile ana hatları ve yakıcı maddeleri o tarihteki halkoylamasına borçluyuz.
    Yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığını rafa kaldıranların ve “yetmez ama evet” diyerek bu düzenlemeye destek olanların göz ardı edilmemesi gerekiyor.
    Ortada bir darbe anayasası olduğu doğrudur! 12 Eylül Anayasası saptaması da!
    Ama, 5 yıl önceki 12 Eylül’dür söz konusu olan!
    Otuz beş yıl öncekinin hükmü kalmamıştır. Bu nedenle, 35 yıl önceye ilişkin bugün yapılmakta olan sövgülerin anlamı kalmamıştır. Bundan 31 yıl önce 12 Eylül 1980 Anayasası yerli yerindeyken gözlerini karartıp Aziz Nesin öncülüğünde ortaya çıkanların kaleme aldığı Aydınlar Dilekçesi hareketi saygıyla anılmalıdır!
    Bugün, 12 Eylül 2010 darbe anayasası karşıtı olarak ortaya çıkanların da hakkı yenmemelidir. Bu gibi insanların sayısı artmalıdır!
    Hiç olmazsa bu kez tatlı su demokratlığı tuzağına düşülmemelidir!
    Ceyhun BALCI, 12.05.2015

  • ÖLENİN ARDINDAN
    Yüze iki kala dünya değiştiren Kenan Evren’i yaşını büyüterek darağacına gönderdiği Erdal Eren’e havale etmek en iyisi! Karşılaşırlarsa ondan iyi hiç kimse hesap soramaz nitekim paşadan!
    “Asmayalım da besleyelim mi?” aforizmasının sahibinin bugünlerde karşılaştığı öfke ve sevgisizlik seli yanıltıcı olmasın! 7 Kasım 1982’de bol elbise olmaması için özellikle özen gösterdiği Anayasa’nın halkoylaması aynı zamanda Evren’in Cumhurbaşkanlığı’nı onaylama seçimiydi. Halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı da Evren’di oysa! Hem de kimselerin düşünde görse inanmayacağı bir oran olan % 91.4’le!
    Halkın böylesine destek verdiği birisine bugün yönelttiği öfkeyi anlamak ilk bakışta zor görünebilir!
    Ama, şaşırılacak gibi de değildir bu durum! Kurtuluşu kurtarıcıda arayan toplumun batıştan da bir batırıcıyı sorumlu tutması olağan sayılmalıdır! Olaya değil de kişiye bakar insanımız!
    Buradaki sorun şudur!
    Kişi ve öncülük ettiği eylem yanlışsa o yanlışlık zamanında, zemininde ve işe yarayacağı zaman dile getirilmelidir!
    Otuz beş yıllık gecikmeyle dile getirilen tepki ve öfke bir işe yaramamaktadır!
    Türkiye bugün de 12 Eylül Anayasası ile yönetilmektedir! Ama, 1982’de yapılanıyla değil! Bakmayın siz sayısız cahilin 12 Eylül 1982 Anayasası’nı hedefe koymasına! 1982 Anayasası üzerinde yapılan 100’den fazla değişiklikle zaten ortadan kaldırılmış durumdadır.
    Şu an yürürlükte olan 12 Eylül Anayasası’nın 2010’da yapıldığı unutulmamalıdır!
    Ona ve o Anayasa’nın mimarına tepki ve öfke için 35 yıl beklenmemesi dileğiyle!
    Ceyhun BALCI, 11.05.2015

  • ZAFERİN 70. YILDÖNÜMÜ

    Red-Army-Berlin

    Adı üstünde dünya savaşı olduğu için farklı coğrafyalarda farklı sonlar yaşanmıştır. Örneğin, bitmiş savaş, teslim olmuş Japonya’ya karşın 1945’in Ağustos ayında bir kez daha bitirilmişti. Sırf nükleer deneme olsun diye!

    9 Mayıs Kızılordu’nun Berlin’e Sovyet bayrağı diktiği gün! Avrupa’da savaşın sonu sayılır.

    Toplamdaki 60 milyonluk insan kaybının 20 milyondan fazlası Sovyetler’in payına düşmüş!

    Moskova önlerindeki bıçak sırtı günlerden sonra Berlin’de Nazi yenilgisini belgelemek hiç kuşkusuz çok önemli bir insanlık tarihi sayfasıdır!

    İkinci Dünya Paylaşım Savaşı’nda bizim zaferimiz ise dışında kalmak olmuştur! Her zafer gibi bunun da bedeli olmamış değildir! Yokluklar, darlıklar ve başkaca sıkıntılar!

    Can sağlığını göz ardı edip bu gibi ayrıntılara odaklanan sefil anlayış yüzünden tahıl ambarına dönüştürülen camiler üzerinden din bezirganlığına soyunan budalalığın önüne geçilememiş!

    II. Dünya Savaşı’nda dünyanın dört bir yanında faşizme karşı omuz omuza savaş verenleri; bu uğurda kanlarını dökenleri, canlarını vermekten çekinmeyenleri bu anlamlı günde saygıyla anma görevi unutulmamalı!

    Ceyhun BALCI, 09.05.2015

  • KUYRUĞUNU YAKALAMAYA
    ÇALIŞAN KEDİ

    IMG_0682

    Yeşildere-Konak Tüneli’nin Konak çıkışı!
    Kedi kuyruğunu yakalamaya çalışsa da bunu hiçbir zaman başaramaz! İnsan da benzeri bir heves içine düşer sıklıkla. Kediyle aramızdaki fark onun bunu başaramayacağını öngörmemesidir. İnsan bunu öngördüğü halde denemek ister her fırsatta bunu her nedense! Hem kel hem foduldur insan bu bakımdan! Böylesine akılsız olduğu halde kendisini her türlü canlının ve doğanın üstüne koymaktan geri durmaz!
    Kentlerimiz bu öngörüye karşın kuyruğunu yakalamaya çalışan kediye benzetilebilir.
    İzmir’de kentin kalbine motorlu taşıt kusacak olan Konak Tüneli açılmak üzere!
    Açılışı, CB RTE’nin 10 Mayıs’taki İzmir programının bir parçası olmasına şaşırılmaz!
    Bu 2011 seçimlerinin 35 projesinden birisiydi! O günden bugüne bu projenin akıldışılığı ve kitle ulaşmınına çözüm üretemezliği üzerine çok fazla şey yazılıp çizilmedi ne yazık ki!
    Çoğu zaman olduğu gibi şu akılsızlık ürünü seçenek işledi!
    “Önce yap, sonra düşün!”
    Dünyada ileri gittiği varsayılan, taşıtları değil de insanları taşımayı önceleyen hiçbir ülkede/kentte böylesi projeler akla getirilmiyor.
    Bu iştah açıcı kolaylığı(!) gören taşıtseverlerin kendilerini engelleyebileceklerini düşünmek neredeyse olanaksız!
    Yeşildere’den tünele girip birkaç dakika içinde kendisini Konak’ta bulan taşıtın bir yerlere yönelmesi kaçınılmaz olacak!
    Şu anda var olan üst geçit aracılığıyla Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’na yönelmek göreceli olarak daha kolay!
    Sürücünün seyahat özgürlüğünü engelleyemeyeceğinize göre bir bölümü de Alsancak’a gitmek isteyecektir.
    Bu ise yeni üst/alt geçit gereksinimini tetiklemekten başka işe yaramayacaktır.
    İzmir trafiğini esaslı bir karmaşa bekliyor!
    Pek yakında Konak açık hava sinemasında izleyicilerini bekliyor bu film!
    Benden söylemesi!
    Ceyhun BALCI, 08.05.2015

  • FOTOĞRAFIN GÜCÜ

    11052237_640335899431322_5869888354275221463_n
    Sosyal medya güncel buluşma yerimiz!
    Henüz öğrenme çabası içindeyiz o ortamı etkili bir şekilde kullanmayı!
    Kısa, öz ve görselliği önde olan her türlü paylaşım tıklanma rekorları kırabiliyor. Geçtiğimiz günlerde bu gerçekle bire bir yüzleşmiş oldum!
    Profil fotoğrafımı değiştirmemle birlikte “beğen”e boğuldum!
    Kısa kesmeyi, özleşmeyi ve görselin gücüne boyun eğmeyi anımsatmış oldu bana bu son deneyim!
    “Beğen” seline yol açan fotoğrafı kurgulayan fotoğraf ustasını unutmak haksızlık olurdu. Gecikmeyle de olsa bu haksızlığı gidermiş olmak isterim!
    İzmir Tabip Odası’ndaki Temel Fotoğrafçılık Kursu’nun da öğretmenlerinden olan Dr Levent Çanakkalelioğlu’na teşekkürlerimle…
    Ceyhun BALCI

  • TSK SURİYE’YE GİRER Mİ?
    Haberin kaynağı ana muhalefet partisinin üst düzey yetkilisi! Kayıtsız kalınacak gibi değil!
    Türkiye son 15 yılda yaptığı feci dış politika yanlışları sonunda komşu ülkelerle çatışmayı ve onların toprak bütünlüğüne tecavüzü konuşur oldu.
    Duyumları ve dilekleri bir yana bırakalım! Hiç kuşku yok ki; Türkiye’de bu iddiayı aklından geçiren çılgınlar vardır! Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma isteğinin insana düşündürmeyeceği şey yoktur. Böyle bir çılgınlık buna kalkışanın sonu anlamına da gelir! İşin bu yanı pek çoğumuz için çekici olsa da bu onursuz ve usdışı girişimin aklı başında kesimden tek destek bulmayacağını öngörmek yanlış olmaz!
    Gerçekleşmesi olasılık içinde olmayan bu seçenek ne anlama geliyor?
    Suriye sorunu birkaç yıldır yaşanıyor. Bize yansıması ise silah ve cephane götürüp yaralı milis taşıyan cankurtaranların yanı sıra hemen bütün kentlerimizin sokaklarına taşan sefil Suriyeli manzaralarıdır.
    Böylesine bir çılgınlık Suriye sorununun başından bu yana saldırgan ülkeler karşısında saf tutmuş olan Çin-Rusya-İran üçlüsüyle karşıtlaşmak anlamına gelir. Ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda karşıtlaşılmayacak güç olmadığı kolaylıkla söylenebilir. On yedi yıl önceye uzanalım! Ordu Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Adana’da Suriye’yi hedefe alan açıklamalarını anımsayalım.
    http://dosyalar.hurriyet.com.tr/hur/turk/98/11/14/gundem/08gun.htm
    Ancak, burada ulusal değil kişisel bir sorun vardır. Benliklerin doyurulması ve onların da ötesinde iktidarın korunması kaygısı öne geçmektedir. Biraz daha ileri gidersek Suriye’nin ayakta kalışı Türkiye’nin ayakta kalışı demektir. Suriye’ye girmek şöyle dursun, aklı başında bir Türkiye’nin bugün durması gereken yer Rusya-Çin-İran üçlüsünün yanıdır.
    Bu koşullar altında her ne kadar kuşatılmış, sesi soluğu kesilmiş olsa da TSK’nin böylesi bir serüvene bu koşullar altında bile olur vermesi düşünülemez!
    Çeyrek yüzyıl önceki Körfez Savaşı sırasında da zamanın serüvencisi Özal’ın Irak’a girme planının Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifasıyla bozulduğu unutulmamalıdır!
    Türkiye’de hemen her dönemde serüvenciler hiç eksik olmadı! Her birinin kendince kutsal gerekçeleri oldu!
    Ama, hemen her dönemde o serüvencilerin karşısına dikilen sorumlu ve duyarlılar da eksik olmadı!
    Bu tarihsel gerçeği anımsamakta yarar var!
    Ceyhun BALCI, 08.05.2015

  • ÜÇ FİDANIN YOKLUĞUNDA
    TÜRKİYE SOLU

    unutulan_68_eylemleri_h69300_92662
    Bu kadar geniş yelpazede sahiplenilen başka pek az değer vardır. Deniz Gezmiş. Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yıllar geçtikçe unutulur değil; daha çok anımsanır ve sahiplenilir oldular. Soldayım diyen hiçbir kişi ve kurum bu bakımdan fire vermedi. Hatta, geçmişte onlarla ters düşen kesimler bile hiç olmazsa saygı duyar oldu onların yüce anısına!
    Durum böyleyken Türkiye’deki savrukluğu ve dağınıklığı nasıl açıklamalı?
    Bunu anlamak için üç fidanın yaptıklarına bakmak gerekir.
    Onlar bir parçası oldukları bu yurttan, bu milletten ayrı düşmediler.
    10 Kasım 1968’de 30. ölüm yıldönümünde Atatürk’ü Anıt Kabir’de, 29 Ekim’de Samsun’dan başlattıkları yürüyüşün sonunda andılar!
    Ellerinde ay yıldızlı bayrak, dillerinde Atatürk ve antiemperyalizm vardı!

    02-9-nisan-1966-akşam
    Bugün onlara sahip çıkan, onları mücadelelerinin rehberi sayanların eksiği tam da budur! Türkiye’de içinde sol ve sağdan eğilimlerin bulunduğu hatırı sayılır nicelikte bir topluluk vatansever olmayı, bayrağına, ulusal değerlerine sahip çıkmayı ve kazandırdıklarıyla bu coğrafyada çağ atlanmasına yol açan Atatürk’e saygı duymayı ayıp sayar olmuştur.
    İşte, o solcuların bir bölümü bölücü açılımların âkili olmayı, yıkıcı anayasa değişikliklerinin halkoylamasında yetmez ama evetçiliği ve bugüne gelindiğinde “Biji Obamacı” siyaseti içine sindirir olabilmiştir. Özenle değerlendirdiğinizde bu tiplerin hiç birisinin antiemperyalizmden, toprak ağalığından söz etmediğini fark edersiniz! Bu temel sakatlık kimi solcu olma savındaki tipleri dinci gericilik ve etnik bölücülükle kolaylıkla bütünleştirebilmiştir.

    02-7-OCAK-67-AKŞAMseyit-riza

    Gençliğe bakar mısınız? Birisi Bursa Nutku’nu okurken bir başkası Seyit Rıza zorbasının bayraktarlığına soyunuyor.

    Bu akıl almaz yaklaşım anlı şanlı solcuları Seyit Rıza savunuculuğuna, Şeyh Sait anmacılığına sürükleyivermiştir!
    Değerleri sahiplenmek kadar, onlara yaraşır olmak da önemlidir bu örnekler ışığında!
    Bayraktan, Atatürk’ten ve vatan sevgisinden yoksun bir üç fidan anması zerre kadar anlam ve önem taşımamaktadır.
    Zaman ve mekânda hiç hükmündedir bu tür içi boş gösterişler!
    Ceyhun BALCI, 06.05.2015

  • DİNSEL SİMGELER ÜZERİNE

    635662904644156577-EPA-USA-TEXAS-SHOOTING

    2015 Charlie Hebdo dehşetiyle başlamıştı. Film kaldığı yerden sürüyor. Yer bu kez ABD, Teksas eyaleti.
    Muhammed karikatürleri söz konusu olunca kırmızı görmüş boğaya dönüşen silahlı kişiler sahneye çıkıp 2 kişiyi öldürüyorlar.
    Özgürlükleri Savunma İnisiyatifi adlı kuruluş bilindik kalıpla yanıt veriyor! Düşünce ve ifade özgürlüğü kısıtlanamaz!
    Dün akşam Darwin’le ilgili bir film izledim. O filmdeki bir ayrıntıyı anımsa(t)makta yarar görüyorum. Darwin Türlerin Kökeni’ni yazarken çalışmasının kapsamıyla dinselliği yadıysan şeyler söylemiş oluyor. Ama, her koşulda dinselliğe karşı doğrudan saldırı sayılacak her türlü söylem ve eylemden uzak duruyor. Bu duruşu önemsiyor.
    Dinsellik ve bu bağlamda inanç belirli koşulların ve koşullanmaların sonucudur. Dolayısı ile bu koşulları ortadan kaldırmadıkça dinsellikle doğrudan savaşa tutuşmak sonuç alıcı bir yaklaşım olamaz! Bu savaşı özgürlük kapsamında değerlendirebilirsiniz hiç kuşkusuz! Ama, sonucun da tıpkı Charlie Hebdo ya da Teksas’taki gibi olabileceğini de göz önünde bulundurmak zorunluluğunu göz ardı etmemelisiniz!
    Charlie Hebdo saldırısı sırasında da gündeme gelmişti. Bir kez daha depreşecektir bu konu!
    Sorun tarladadır. O verimli tarla varlığını sürdürdükçe bu ve benzeri olaylar yaşanacaktır.
    Tetiği çekenleri kınamak elbette öncelikli görevdir! Ama, o tetiği çekenleri başka alanlarda kullananlara da bir çift söz etmek kaçınılmazdır!
    Batılılara ve batıcılara çağrı sayılsın bu sözler!
    Dünyanın çeşitli bölgelerine bomba ve kurşun yağdırmaktan vazgeçin! Kurşun yağdırdığınız ülkelerin batıcı yönetimleriyle işbirliğine/onları kullanmaya son verin! Kendi ülkenizde sizlere silah doğrultulmasının önüne geçilmesini önemsiyorsanız eğer; o ülkeleri ve halklarını kendi değerlerinizle buluşturun!
    İşte o zaman düşünce ve ifade özgürlüğünün gerçekten söz konusu olabileceği bir dünya söz konusu olabilecektir!
    Bir çift söz de batılı yazar ve çizerlere!
    Düşünce ve ifade özgürlüğü dinsel değerleri aşağılamayla özdeşleştirilecek kadar sığ bir alan değildir!
    Kaleminizi biraz da sömürgeci yönetenlerinize doğrultmayı deneyin!
    Ceyhun BALCI, 04.05.2015

  • YAKIŞIKSIZ

    indir

    Haksızlık edebilirim kaygısıyla yazıyı az önce bir kez daha okudum. Daha ağırını söylememek için şimdilik “yakışıksız” demekle yetiniyorum. Kırk yıllık arkadaşa, onun da ötesinde bunca yılın köşe yazarına, deneyimli gazetecisine yakışmayan bir yazı bu. 26 Nisan tarihli gazetemizin “Politika Günlüğü” köşesinde yayımlanan “Neden Bu Kadar Korkuyorsun?” başlıklı yazıdan söz ettiğimi tahmin etmişsinizdir..

    ***

    Hiç anlayamadığım bir cümleyle, “Sıradan sözcükler şiire dönüşür mü” sorusuyla başlayan yazıda az sonra yanıt makamında bir şeyler söyleniyor, ama onlardan da bir şey anlaşılmıyor:. “….sözcüklerin bir omurgada eklemlenerek şiirleşmesi ilmi simyaya özgüdür.” İsteyen istediği konuda ahkâm kesebilir kuşkusuz… Fakat şiirin nasıl olması gerektiği konusunda ders niteliğinde sözlere, üstelik şiirlerim üzerine sayısız övgü sözleri yazıp söylemiş bir arkadaş tarafından, neden muhatap seçildiğimi şu anda da anlayabilmiş değilim doğrusu…

    ***

    Söz konusu yazı yine bir soru cümlesiyle devam ediyor: “Marksizmi bilen bir aydın, gençlik günlerini unutup şoven duygularla yurtseverlik taslayabilir mi?”
    Taslayamaz kuşkusuz, taslamaması gerekir…
    Hele keskin solcu gençlik günlerini unutup iktidarın yalakası olmuş, yurt sevgisizlikleri yurt hainliğine ulaşmış döneklerin ortalığı kapladığı bir dönemde…
    Kardeşim Nihat Behram’la yirmili yaşlarımızdaki mektuplaşmalarımız tam da şu günlerde yayımlandı…
    “Politika Günlüğü” köşesinin yazarı bir zahmet o mektuplara göz atarsa, o günlerde de Marksizmle yurtseverlik arasında bir çelişki olmadığının açık ya da dolaylı vurgulandığını, yurtseverliğin de şovenlikle ilgisi bulunmadığını görecektir.
    Bilimsel sosyalizm, öncelikle emek sömürüsüne karşı oluş demektir. Yurtseverlik, ait olduğun toprağı, ülkeyi, halkı, kültürü tanımak, sevmek; sömürüye, ihanete, düşmanlığa duyarsızlığa karşı onu koruyup esirgemektir.
    Aralarında bir çelişki, karşıtlık bulunmadığı gibi, birbirlerini bütünlerler.
    Bilimsel sosyalizm kuramını onun düşmanları da okuyup öğrenebilir.
    Önemli olan, bizde pek çok örneği bulunduğu gibi papağanlık değil, öncelikle emeğe, emekçi insana sevgi duyan bir yürek taşımaktır.
    Tıpkı bunun gibi yurt sevgisi de öğrenmeden çok, bir yürek işidir.
    Halk insanı, yurduna kendiliğinden bağlıdır. Yurt sevgisi onun için doğal bir şeydir.
    Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kafası karışık, yüreği soğuk olanlar, birtakım aydınlar, aydınsılardır…

    ***

    Devam edelim…
    “…zindanlara atılan çocuklarımız için ‘oh iyi oldu’ demek bir ülkenin aydınlarına, şairlerine, yazarlarına yakışmaz”mış…
    Bu aydınlar, şairler, yazarlar kim ola ki?
    Sakın Ergenekon’da, Balyoz’da düzmece yargıyla ağız birliği ederken, şimdi bu konularda çıt çıkarmayıp “ideolojilerini zamanın saatine, kendi çıkarlarına göre ayarlayarak” yine demokrasi kahramanı pozunda, üstelik dün karşı oldukları yayın organlarında yazıp çizenler olmasın?
    Yoksa o kişi, 1982’de Barış Derneği sanığı olarak zaten cezaevindeyken, işkencede ölen bir genç için verdiği demeç nedeniyle zamanın hükümetine hakaret suçlamasıyla ayrıca hapis cezasına çarptırılan; F Tipi denilen ölüm hücrelerine karşı sanatçıların ve örgütlerinin en başında savaşım veren, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde yine en önde çaba harcayan ben miyim?..
    Böylesine ağır bir ithamın sahibini, kastının kim olduğunu söyleyemezse, bilmem nasıl adlandırmak gerekir?

    ***

    Filan partinin barajı geçmesinden korkuyor muşum, barajı geçer diye üzülüyor muşum, üstü kapalı da olsa bu partiye oy verilmesin diyormuşum…
    Yazılanları ancak tersinden okuyan, kafası karışmış biri söyleyebilir bunları.
    Ve son olarak da araya sıkıştırılmış pek dokunaklı bir cümle:
    “Bebekler kardeştir, insanlar kardeştir”..
    “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı bir şiirin yazarını, kitaplarından birinin adı “Kimliğim: İnsan” olan bir şair ve yazarı hedef alarak söyleniyorsa bunlar, yapılan şey yakışıksızdan da öte, ayıptır.
    1 Mayıs tarihli gazetemizdeki bir haberin “ ‘Soykırım Olmadı’ Bildirisi” başlığıyla sunulmasının “yakışıksızlığı” konusunda ayrıca yazacağım…