TÜRKİYE’DE TERÖR
HİÇ BU KADAR GÜÇLÜ OLMAMIŞTI!
Bir sihirli değnek dokunmuş gibi azdı terör! Açılım kandırmacasıyla uyuşturulan beyinler şaşırdı belki de bu duruma!
Açılımın temel koşulu olan silah bırakma söz konusu olmamıştı. Hatta, tümüyle denetim ve izlem dışı kalan terör gruplarının rahatlamaları silahlanmayı ve uygun konumlanmayı kolaylaştırdı bile denebilir.
Şu günlerde yaşadıklarımız acı gerçekle yüzleşmedir! Önünde, sonunda yaşanacaktı bu durum!
Geçmişte terörün çok daha fazla insanı aramızdan aldığı süreçler de yaşandı!
Türkiye’deki ayrılıkçı terörün güçlenmesi saptamasını niceliğe değil de niteliğe dayandırmak gerekir.
Terör son günlerde silahları ateşlerken; toplumsal desteği sağlama yolunda da önemli adımlar atabildi.
Bağlantılara göz atarsanız durum daha iyi anlaşılabilir.
http://www.aktifhaber.com/640-kurumdan-baris-cagrisi-1208760h.htm
http://direnisteyiz.net/haber/izmir-baris-bloku-izmir-halkini-savasa-dur-demeye-cagiriyoruz/
Gerçeklikten kopuk bir barış algısıyla terörün sözde barışçı kolunun peşine düşenler arasında kimler yok ki! Milletvekilleri, öğretim üyeleri, hukukçular, hekimler, mühendisler, sanatçılar…
Gerçekten kaygı verici olan ve tüyler ürpertici olan durum tam da budur!
Uykusunda öldürülen polisler, eşinin gözü önünde katledilen binbaşı, bankamatikten para çekerken ensesinden vurulan uzman çavuş…
Toplumsal bir felç ve körlük hali yaşanıyor Türkiye’de!
İstanbul’da karakola saldıran eşkıya, olay yerinden ayrılmayıp, patlama sonrasında karakol bahçesine çıkan polisleri uzaktan da olsa vuracak kadar özgüvenli ve güçlüdür!
Böylesi bir terör ortamında barış haykırışlarıyla suyu bulandırma görevini başarıyla yerine getirenler olabildiğine göre terör hem silahsal hem de toplumsal gücünü korumayı sürdürecektir!
Ne yazık ki…
Ceyhun BALCI
-
-
OSKAR SCHINDLER FABRİKASI
Krakov’da Vistül’ün sağ tarafında ilgimizi çeken yerlerden birisi Oskar Schindler Fabrikası’ydı. Mutlaka görülmeli listesinde olduğu için tarihi bölgeyi kısa kestik. Bir gün önceki Auschwitz ziyaretinde olduğu gibi hava bunaltıcı derecede sıcak. Fabrikanın önüne geldiğimizde ister istemez Spielberg imzalı Schindler’in Listesi filminden kareler beliriyor gözlerimizin önünde. Hiç de o denli kasvetli ve iç karartıcı bir manzara yok karşımızda. Ama, sevimli göründüğü de söylenemez!
Auschwitz’de bir toplu mezarlıkta gibi duyumsamıştık kendimizi. Burası ise savaş karanlığının göreceli olarak giremediği bir yerdi. Kuşkusuz bugünden bakıldığında söyleyebiliyoruz bu sözleri. O günleri bu fabrikada geçirenler kim bilir neler yaşadılar, ne gibi gelgitlerle karşılaştılar?Sağkalanlar
Oskar Schindler Fabrikası Vistül’ün diğer yakasındaki Zablocie bölgesinde. Lehçe “za blotem” kökünden türemiş. Bataklığın diğer yakası demek. Krakov’un Kazimiers bölgesi geçmişte Yahudilerin yoğunlukla yaşadığı yer olsa da Naziler işgalden sonra tüm Yahudileri Schindler Fabrikası komşuluğundaki Yahudi Gettosu’nda toplamışlar.
Kazimierz ve komşuluğundaki Oskar Schindler Fabrikası’nın yer aldığı Podgorsze bölgesi
Auschwitz kadar olmasa da duygulandırıcı bir ortamda bulunduğumuz kesin! Önceden okuduğumuza göre ziyaretçilerin uzun kuyruklar oluşturabildiklerini ve içeriye giriş sırası beklemek gerekebildiğini biliyoruz. Şanslıyız ki; yarım saati bulmayan bir bekleme sonrası kendimizi müzenin içinde buluyoruz.
Fabrikada kullanılmış olan pres
Fabrikanın bulunduğu yerde işgal öncesinde “Rekord” mutfak gereçleri üretilmekteymiş. İşgalle birlikte sermayesini de taşıyan Naziler fabrikayı bir Südet Almanı olan Oskar Schindler’in işletmesine vermişler. İş gücü gereksinimi de yakındaki Plaszow kampındaki Yahudilerle karşılanmış. Toplama kamplarındaki başta Yahudiler olmak üzere çeşitli milliyetlerden çalışabilir kimseler patrona ucuza kiralanmış. Böylelikle, patronun kazanç payı artırılırken Naziler için gelir kaynağı yaratılmış. Fabrikanın Rekord olan adı da Deutsche Emailenwarenfabrik (DEF) olarak değiştirilmiş.
Fabrika Nazi ordusunun da gereksinimlerini karşılayacak şekilde geliştirilmiş.
Fabrikaya adını veren Oskar Schindler’i biraz olsun tanıyalım.Oskar Schindler

1908’de bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırları içindeki Zwittau’da dünyaya gelmiş. Büyük Depresyon’da iflas edene dek babasının tarım makineleri firmasında çalışmış. Daha sonra büyük bir çiftçinin kızı olan Emilie Pelzl ile evlenmiş. 1935’te Südet Alman Partisi’ne üye olmuş ve Alman istihbaratının işbirlikçisi olmuş. Bu etkinliklerinden sonra tutuklanmış. Ancak, III. Reich’ın Südet bölgesini ilhak etmesi sonrasında serbest kalmış. Üyesi olduğu Südet Alman Partisi Nasyonal Sosyalist Alman Çalışma Partisi’yle (NSAÇP) bütünleşik olduğu için aynı zamanda bu partinin de üyesi olmuş.
Almanya’nın Polonya’yı işgali sonrasında Krakov’a gelmesi istenmiş. İş adamı görüntüsü ardında Alman istihbaratı için çalışmış. Yine, işgalcilerin isteğiyle Rekord fabrikasının işletmesini üstlenmiş.
Schindler bu süreçte Gestapo tarafından yasadışı işler yaptığı savlanarak pek çok kez tutuklanmış. Ancak, üst düzey ilişkileri nedeniyle her seferinde kurtulmayı başarmış.
Her geçen gün daha fazla Yahudi’ye iş vermiş. Başlangıçta 100 dolayında olan Yahudi çalışan sayısı 1944’te 1100’e ulaşmış. Fabrika alanını genişleten Schindler çalışanlar için barınaklar yaptırmış. Bu barınaklardaki beslenme ve sağlık hizmetleri diğer toplama kamplarındakilerle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzeydeymiş.
1943’te fabrikasını çalışanlarla birlikte Krakov’dan Moravya’ya taşımış. Savaş bitince Moravya’yı da terk etmiş. Ancak, zamanında canlarını kurtardığı Yahudilerle bağlantısını hep sürdürmüş. Hatta, kurtardığı insanlar sonradan parasal yardımda bulunmuşlar Schindler’e.
Daha sonra Arjantin’e giderek çiftçilik yaptıysa da iflas etmiş. Almanya’ya geri dönmüş.
Çağrı üzerine 1963’te İsrail’e gitmiş. Yad Vashem Enstitüsü tarafından dürüstlük ödülü almış.
1974’te ölmüş. Bedeni Kudüs’teki Zion Dağı’na gömülmüş.
Çoğumuz Oskar Schindler’i Steven Spilberg’in “Schindler’in Listesi” filmiyle tanıdık.

Fabrikanın bir bölümü Krakov Tarih Müzesi tarafından düzenlenirken bir diğer bölümü de Krakov Modern Sanatlar Müzesi olarak işlev görüyor. Zaman yokluğundan yalnızca tarih müzesi kapsamındaki bölümünü gezebildik.
Henüz kuyruktayken müzeyi gezmeye başlamış oluyorsunuz! Burada çalışıp da yaşamını kurtaranların fotoğrafları, fabrikada kullanılmış bir pres aygıtı ilk gördükleriniz olarak belleğinize işleniyor.
Müzede ilk bölüm, Krakov’da yaşananların ayrılmaz parçası olduğu için “Nazi İşgali Altındaki Krakov” (1939-1945) Özgün nesneler, fotoğraflar, savaş dönemi belgeleri, özel tasarlanmış bölümler, bilgisayar destekli sunumlar, filmler, ses kayıtları göreceğiniz pek çok şeyin başlıkları olabilir ancak!İşgal altında Krakov
Girişte orak/çekiçli Sovyet bayrağı tarafından karşılanıyorsunuz. Gamalı haçlı Nazi bayrağı olmazsa olmaz. Onlara eklenen Stalin portresi, portresi olmasa da Hitler dönemin öne çıkan kişilikleri olarak o zamanı özetlemiş oluyor.


Savaş öncesi Krakov (1918-1939) görselleri de unutulmamış müzede! Zaman dilimlerine bakıldığında Polonya için son derece trajik bir durumun söz konusu olduğu anlaşılabiliyor. 1795’ten başlayarak 1918’e dek bağımsızlığını yitiren bir ülkenin yaklaşık 20 yıl süren bağımsızlığı bu kez çok daha acımasız ve biçici bir güç karşısında yitirmiş olması göz ardı edilmemeli.Tanket : Polonya tasarımı bir tankçık!
Bu kısa barış dönemine ilişkin olarak Krakov nüfusunun % 25’ini oluşturan Yahudi topluluğunun öne çıkmış olmasına da şaşırmamak gerekiyor.
Rastladığımız bir aygıt bizi çocukluk yıllarımıza götürdü. Buradaki stereoskop son derece oylumlu olmakla birlikte gözümüzün önünden geçen görüntüler geçmişte elimize alabileceğimiz kadar küçük olanlardan çok da farklı görseller sunmuyordu. Krakov’un o yıllardaki görüntüleri doğal olarak siyah/beyazdı. Üç boyutlu görüntü yanılsaması yaratan bu aygıtın zamanında Krakov’un Szczepanska Meydanı’nda kullanıldığını öğreniyoruz.
Bir başka ilginç nesne de ıstampa düzenekleriydi gözümüze çarpan. Savaş yıllarının önemli gelişmelerinin tarihlerini taşıyan kartlar ziyaretçiler için hoş birer anı belgesi olması bakımından iyi düşünülmüş.Istampa
Geçmişten belgelerin yanı sıra kimi zaman bir tramvayla bile karşılaşmanız olası bu müzede.



Krakov işgal sırasında Alman karargâhına da ev sahipliği yapmış. Böylelikle belirli bir Alman kolonisi oluşmuş kentte. Onların yaşamına ilişkin belgeler de müzede yer alıyor. Müzenin bazı bölümlerdeki yer karoları da Alman işgalini anımsatır türden. İşgalin özellikle Yahudilere yönelik bir terör dalgası yarattığını göz ardı etmemek gerekiyor.

Adını taşıyor olması bakımından Oskar Schindler’in bürosu doğallıkla etkileyici bir mekân.Oskar Schindler’in bürosu, Schindler’in kurtardığı Yahudilerin listesinin yer aldığı oda…
Polonya altı yıl süren yeni bir işgal döneminden sonra bir kez daha umuda ve bağımsızlığa yelken açıyor. Henüz bir müzeye konu olmamışsa da Nazi işgali sonrası dönemin de müzelik olduğunu vurgulamak gerekir.YAHUDİ GETTOSU


Schindler Fabrikası’ndan karmaşık duygular içinde ayrılırken, yakındaki Yahudi Gettosu’na da uğramak kaçınılmaz oluyor. Krakov’da elektrikli golf arabaları turistlerin gezdirilmesi için yaygın biçimde kullanılıyor. Sürücü aynı zamanda rehber. İster grup ister bireysel olarak bu yolla ulaşım ve gezinti yapmanız olası.
Savaştan önceki adı Plac Zgody olan Bohaterow Ghetta Meydanı’na vardığımızda meydana serpiştirilmiş 70 büyük boy bronz sandalye görüyoruz. Her birisi 1000 Yahudi’yi simgeliyor. Naziler işgal etmeden önce Krakov’da 60-80 bin Yahudi yaşıyormuş. 1943’te Getto boşaltıldığında 70 sandalyeye karşılık gelen sayıda Yahudi ölüme yolculuğa çıkartılmış ve çeşitli kamplara gönderilmişler.Meydandaki sandalyeler yitirilen Yahudilerin mobilyalarını simgeliyor.
Bulunduğumuz yere göre Vistül’ü geçer geçmez ayak bastığımız alan olan Kazimierz Yahudi mahallesiymiş. İşgal sonrası Yahudilerin kimliklerini dışa vuran kolluk takmaları zorunluluğu getirilmiş. Ardından, Yahudi Ghettosu oluşturulmuş. Çevresine duvar bile örülmüş gettonun. Böylelikle Yahudilerin denetim altında tutulmaları ve yalıtılmaları kolaylaştırılmış. Çalışabilecek olanlar ayrıldıktan sonra çalışma kamplarına; çalışamaz durumda olanlar ise toplama ve ölüm kamplarına gönderilmiş.
Tifüs’e neden olarak da Yahudiler gösterilmiş
Meydana bakan yapılardan birisinin zemin katında ziyaret edilmesi unutulmaması gereken bir müzecik var.Ghetta Meydanı (Plac Bohaterow Ghetta)
Kartal Eczanesi (Pod Orlem) !
Kartal Eczanesi Müzesi
İşletmecisi Leh Tadeusz Pankiewicz ve çalışanları gettoda yaşanan pek çok trajik olaya tanıklık etmişler. Bu yönüyle getto tarihinin bir parçası sayılıyor. Ayrıca, Naziler tarafından Yahudi Gettosu’nda bulunmasına izin verilen tek Leh kökenli olarak biliniyor Pankiewicz. Gettoda yaşam savaşı verenlere zor günlerinde her türlü ilacı üstelik ücretsiz olarak sağlamaya çalışmış Tadeusz Pankiewicz. O zamanlarda sergilediği bu davranış ödüllendirilmiş.
Eczaneden görünümler
Gettoyu geride bırakıp Vistül’ün karşı yakasına geçip Kazimierz’e geçiyoruz rehberimizin sürücülüğündeki golf arabasıyla.
KAZİMİERZ
Adından da anlaşılacağı gibi bu bölgeye adını veren Büyük Kazimierz. Polonya tarihinin önemli hükümdarlarından sayılan Büyük Kazimierz bölgeyi XIV. yüzyılda yerleşime açmış. Bölgeye ayrı bir hükümet konağı ve çevresini sınırlayan surlar yapılmış. Azize Katerine ve Corpus Christi (İsa’nın Bedeni) kiliselerini yaptıran da Büyük Kazimierz.
Kazimierz’in bölge olarak Yahudi yerleşimine açılması ise XV. yüzyılda kral Jan Olbracht döneminde olmuş. Böylelikle bölgenin ayrıcalıklı konumu güçlenmiş. 1791’de yönetsel bakımdan Krakov’la bütünleştirilen Kazimierz farklı özelliğini bugüne değin korumuş.

Kazimierz’de ilk olarak Eski Sinagog’u görüyoruz. Geçmişte en önemli Yahudi tapınağıymış. Dinsel ve toplumsal yaşam burada yoğunlaşmış. Krakov Yahudilerinin tarihine adanan Galiçya Yahudi Müzesi de burada. Sinagog XV. yüzyıl sonları ile XVI. yüzyıl başlarında yapılmış. İbadete açık olmamakla birlikte tarihsel önemini koruyor.

İsa’nın Bedeni Kilisesi’nin yapımına 1340’da Büyük Kazimierz döneminde başlanmış ve ancak XV. yüzyılda tamamlanabilmiş. Bölgenin önemli ve görkemli yapılarından birisi olarak boy gösteriyor.İsa’nın Bedeni Kilisesi (Corpus Christi)
Bir başka önemli kilise Vistül kıyısındaki “Kayaüstü Kilisesi”. İlk olarak XI. Yüzyılda Aziz Maykıl Kilisesi olarak yapılmış. Bu Roma biçemli kilisenin yerini XIV. yüzyılda Büyük Kazimierz tarafından yaptırılan Gotik biçemli kilise almış. Yıkılma tehlikesi taşıdığı için 1733’te şimdiki Barok biçemli olanı yapılmış. Kilise 1731 yapımı Aziz Stanislav heykeliyle süslenmiş. Azizi işkenceyle öldürüp vücudunu parçalayanlar kestikleri parmak parçasını kilise önündeki pınara atmışlar. O gün bugündür bu suyun iyileştirici olduğuna inanılıyor.Kayaüstü Kilisesi
Mahzeninde ise ünlü Polonyalıların mezarları yer alıyor. Ressam ve iç tasarımcı Stanislaw Wyspianski (1869-1907) bu ünlülerden birisi. Bu yönüyle günümüzde ulusal Panteon işlevi görüyor.
Kilisedeki düğün töreni nedeniyle ne yazık ki içeriye girip, ayrıntılara eğilemedik!
-
6 AĞUSTOS 1945

Dünya ilkini aratmayan yoğunluktaki ikinci paylaşım savaşının sonuna gelmişti.Mayıs 1945’te Avrupa’da nokta konulan savaşın başka yerlerde sürmesi için en küçük neden yoktu!
Birincisi kullanılan zehirli gazlar nedeniyle “kimyasal” unvanını alan dünya savaşlarının ikincisine de bir tanımlayıcı gerekiyordu.
Çok daha fazla acı, gözyaşı, kan ve ölüm yeterli olmamıştı belli ki!
II. Dünya Savaşı’na konulan nokta savaşın unvanı da olacaktı!
Bitmiş savaşı bitiren atom bombasının son denemeleri kullanım tarihinden 15 gün önce yapılmıştı.
Önce Hiroşima’ya ardından Nagazaki’ye bırakılan bombalar insanlık tarihinin o güne dek görmediği bir sonuca yol açmıştı!
Laboratuvarda yaratılan yıkıcı silahın gündelik yaşama uygulanması için sahibinin bir sonraki savaşı beklemeye niyeti ve sabrı yoktu!
Bitmiş savaşı bitirmek için Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları bir bakıma geleceğe de yatırım anlamı taşımaktaydı.
Savaşı izleyen yıllara damga vuracak olan Soğuk Savaş’ın ilk habercisiydi belki de bu bombalar!
Soğuk Savaş başlamadan gözdağı verilmiş oluyordu!
Bu büyük insanlık suçu hiç konuşulmadı, soruşturulmadı, kovuşturulmadı!
Çünkü, kazananın başka deyişle güçlünün hukuku egemendi ortama!
Böylelikle insanlık tarihi utanç verici bir sayfaya daha kavuşmuş oldu!
Ceyhun BALCI, 06.08.2015
-
KRAKOV’DA BİR GÜN
Krakov’a gidip de Auschwitz’e gitmemek olmazdı! Bu koşul Krakov’a ayrılan günü sınırlamış oldu. Bu durumda Krakov’u bir akşama ve bir tam güne sığdırmak kaçınılmazdı.
Krakov’a Varşova’dan trenle gelmeyi seçtik. Seçimimizin doğruluğunu Krakov Merkez Garı’na başka deyişle kentin kalbine adım atınca daha iyi anladık. Uçakla da gelinse benzer zaman yitirilirdi. Varşova-Krakov yolculuğu PKP treniyle iki buçuk saat sürüyor. Polonya demiryolları son derece güvenli ve rahat bir ortam sunuyor tren yolcularına. Çay-kahve ve soğuk içecek ikramı bile var düşünülmüş. Birkaç adım atıp lokanta vagonuna geçerek daha fazlasına erişmek de olası.
Krakov, nüfus bakımından Varşova’nın yarısı kadar. Metropol nüfusu 1.5 milyona yaklaşmakla birlikte merkezde 750 bin kişi yaşıyor. Vistül Krakov’u da ikiye bölüyor. Irmağın güneyinde Oskar Schindler Fabrikası ve Yahudi Gettosu dışında ilgimizi çekebilecek yer yok.PKP treni ve Krakov Eski Gar
Krakov tam bir butik kent! Yürüyerek ulaşmanız olası her türlü hedefe. Polonyalılar Batı’nın alışveriş çılgınlığına Krakov’da biraz daha fazla tutulmuşlar gibi geldi bize. Krakov Garı aynı zamanda bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Geldiğinizde ya da dönerken yolunuz çağın tapınağına dönüşen bu mekândan geçmek zorunda. Ayakbastı parasını bu şekilde ödemek durumundasınız. Güzelim eski gar binası ise bakımlı olmakla birlikte en büyük gereksinimi olan yolcudan arındırılmış ve emekliye ayrılmış durumda.
Krakov Garı ve Alışveriş merkezi
Otelimize yürüyerek gideceğimize göre sınırlı zamanda olabildiğince fazla yer görmekte sakınca yok.
Elinizde bir harita varsa gerisi kolay!
Eski Kent’i Florianska Kapısı ve Barbikan’la başlıyoruz keşfetmeye!Barbikan
Eski Kent’in bir gerdanlığa benzer şekilde yeşil bir kuşakla çevrelendiğini belirtelim. Planty adı verilen bu yeşil kuşak hiç kesintisiz bir biçimde çevreliyor Eski Kent’i! Planty bahçeleri geçmişteki kent surlarının yerini almış. 1285’te Dük Kara Lezsek Krakov kenti çevresine surların yapılması buyruğunu vermiş. Zamanla tamamlanan surlar 47 kuleliymiş. XVII. Yüzyıl sonunda Polonya’nın egemenlik sorunları yaşamasıyla birlikte surlar silinmeye başlamış. XIX. yüzyılda ise yerini tümüyle Planty’e bırakmış.
Planty
Barbikan’ın öyküsü biz Türklerle de ilintili. Jan Olbracht’ın Bukovina’da Türklere yenilmesini izleyerek Türk akınlarından korku duyulması üzerine eklenmiş kent surlarına. Avrupa’nın en iyi korunmuş Barbikan’ı olduğu bilgisini ekleyelim.
Floranski Kapısı’ndan içeri girip Eski Kent’in derinliklerine yönelmeden önce Barbikan’ın tam karşısındaki Jan Matejko Meydanı’na göz atmak istiyoruz. Meydanı Polonya tarihinin önemli kişiliklerinden Kral Jagiello’nun atlı heykeli süslüyor. Jagiello Polonya’nın kara yazgısına son vererek Grunwald’de Töton Şövalyeleri’ni yenmesiyle tanınıyor en çok. Anıt, 1910’da zaferin 500. Yıldönümü anısına yaptırılmış. Aziz Florian Kilisesi anıta fon oluşturuyor. Anıtın önündeki Meçhul Asker gömütüyle görüntü tamamlanmış oluyor.Jagiello Anıtı, Aziz Florian Kilisesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Meçhul Asker Anıtı
Meydana adını veren Jan Matejko’nun kurucusu olduğu Güzel Sanatlar Akademisi meydanın Bastowa Caddesi’ne açılan köşesinde yükseliyor.
Jan Matejko (1838-1893) Polonya tarihinin önemli askersel ve politik olaylarını betimleyen tablolarıyla tanınan Krakovlu bir ressam. Grünwald Savaşı’nı da betimleyen bir tablosunun varlığı adını taşıyan meydanın Grunwald’le özdeşleşmesi anlamına gelmiş oluyor. Jan Matejko adı ayrıca Scepanski Meydanı’ndaki Sanat Sarayı’nda da yaşatılıyor. Bir de Florianski Kapısı’ndan girdikten sonra dikkat çeken çerçeve içindeki heykeli unutulmamalı.Jan Matejko
Florianski Kapısı
Küre evi
Eski Kent’i çevreleyen surların içine girmeden önce Küre Evi’ni de fotoğraflamadan geçmek istemiyoruz. Ticaret ve Sanayi Odası tarafından 1906’da yaptırılan Yeni Sanat mimarlık örneği bu yapıyı sıra dışı kılan piramit biçimli külahının tepesine yerleştirilmiş olan yerküre.
Artık Florianska Caddesi’ne yönelip Eski Kent’e girebiliriz.ESKİ KENT
Hemen sağımızdaki Czartorsyki Müzesi ve onun önündeki küçük meydanı süsleyen Merkür Anıtı hoş geldiniz diyor gezginlere.
Czartorsky Müzesi ve Merkür heykeli
Tam adıyla Adam Jerzy Czartorsky (1770-1861) yabancımız sayılmaz. İstanbul’da Polonya Kolonisi kurulmasını sağlayanlardan. Polonya bağımsızlığını yitirince kendisini gösteren diyasporanın öncülerinden. İstanbul’daki Polonezköy ilk olarak onun adıyla Adampol olarak çıkmış ortaya. Üç katlı bu yapı günümüzde sanat müzesi olarak kullanılmakta.
Birkaç adım sonra Pazar Meydanı’ndayız. Burası Eski Kent’in en önemli ve görkemli meydanı. Krakov, Varşova’ya göre daha şanslı bir kent. Her ne kadar Naziler Krakov’u da işgal etmişlerse de; Varşova gibi yerle bir olmamış. Bu meydan öteden beri Krakov’un merkezi olmuş. 200X200 metre boyutlu meydana her bir kenardan üçer cadde açılıyor.
Meydanın ortasındaki Giysi Pazarı (Sukienicce) kapalı çarşı biçemli bir alışveriş merkezi. Bir büyük yangın sonrası 1555’te yeniden yapılmış, 1875’te ise yeniden düzenlenmiş. XIX. yüzyıl Polonya sanatı örneklerinin yanı sıra hediyelik ve takı dükkânlarını barındıran kapalı çarşı gezginlerin önde gelen uğrak yeri.Aziz Meryem Kilisesi, Aziz Adelbert Kilisesi, Kule, Giysi Pazarı
Giysi Pazarı’nın doğusunda Adam Mizckiewicz heykeli yer alıyor. Vatansever Polonyalı burada da unutulmamış. Meydanın güneyinde Krakov’un en eskilerinden olan Aziz Adalbert Kilisesi yer alıyor. Söylenceye göre Aziz Adalbert Prusyalıları dine çağırmak için başladığı misyoner yolculuğuna burada verdiği vaaz ile başlamış.
Azize Meryem Kilisesi, Kafa ve Adam Mizikiewicz
Yakındaki 70 metrelik Hükümet Konağı Kulesi XIX. Yüzyıla kadar bu meydanda yer alan varlıklardan geriye kalan tek yapı. Kulesi ayakta olan yapının kendisi 1846’da tümüyle yıkılmış.
Meydanın batı tarafında yan yatmış “Kafa” ya da diğer adıyla “Eros Benedato” Tadeus Kantor’un öğrencisi İgor Mitoraj’ın elinden çıkmış. Gezginlerin ilgisini çeken ve buluşma noktası olan heykel ilk olarak gardaki alışveriş merkezinin önüne konulmak istenmiş. Sanatçının direnmesi üzerine şimdiki yerine yerleştirilmiş.
Azize Meryem Kilisesi’nin çifte kulelerinden kuzeydeki XV. yüzyılda uzatılarak külahla taçlandırılmış. Bu kuleden her saat başı borazan çalınıyor. Diğeri ise çan kulesi olarak iş görüyor. Giriş kapısı üzerindeki sundurma da oldukça estetik bir görünüme sahip. İç duvarlarında yer alan sanat yapıtlarının tasarımı Jan Matejko imzalı.
Meydanda sıra sıra gezgin bekleyen faytonlara rastlıyoruz. Erkek sürücüye mutlaka hoş giysileri içinde bir de hanımefendi eşlik ediyor. İsteyenler Krakov’da fayton keyfi de yapabilirler.Paytonlar
Meydandan Grodzka Caddesi yoluyla güneye doğru ilerliyoruz. Franziskanska Caddesine eriştiğimizde sağımızda Franziskan ve solumuzda ise Dominikan kiliseleri boy gösteriyor. Fransizkan Kilisesi 1672’de yapılmış. Mahzenindeki özgün hava koşullarının buraya konulan ölülerin kendiliğinden mumyalanmasını sağladığı söyleniyor. Franziskan Kilisesi’nin önündeki küçük meydanda Dr Josef Dietl’in (1804-1878) heykeli yer alıyor. Hastaları kaplıcalarda tedavi eden Dr Dietl Jagiellonian Üniversitesi Rektörlüğü de yapmış. Özerk Galiçya döneminde, 1866’da Krakov’da seçilmiş ilk belediye başkanı olmuş. Heykelin yeri uzun uğraşlar sonunda seçilmiş. Krakov’daki en iyi konuşlandırılmış heykellerden birisi olarak görülüyor.
Dominikan ve Franziskan Kiliseleri, Josef Dietl Anıtı
1250’de yapılmış olan Dominikan Kilisesi’ndeki Aziz Jacek türbesi burayı kitlesel hac noktasına dönüştürmüş. Geçirdiği yangından sonra 1872’de yeniden yapılmış.
Güneye doğru Grodzka boyunca yürürken solumuzda sırasıyla Aziz Peter ve Aziz Paul, Aziz Andrew ve Aziz Martin kiliselerini görüyoruz.
XVII. yüzyıl başında yapılan Aziz Peter ve Paul Kilisesi Roma’daki II Gesu Cizvit Kilisesi örnek alınarak yapılmış. Erken Barok biçemin Orta Avrupa’daki en muhteşem örneklerinden birisi sayılıyor.Aziz Peter ve Aziz Paul Kilisesi
Aziz Andrew Kilisesi Krakov’daki en iyi Romanesk mimari örneklerinden birisi olarak kabul ediliyor. İlk yapım tarihi 1098 olmakla birlikte 1200’de yeniden yapılmış. 1241’deki Tatar akınları sonrasında ayakta kalan tek yapı olmuş.
Aziz Andrew Kilisesi
İlk olarak XIII. yüzyılda yapılan Aziz Martin Kilisesi’ne Çıplak Ayaklı Karmelite Rahibeleri getirilmiş. Rahibeler XVII. Yüzyılda yıkılan eskisinin yerine yenisini yaptırmışlar.
Aziz Martin Kilisesi
Grodzka Caddesi barındırdığı tarihsel yapıların yanı sıra farklı ülke mutfaklarına da ev sahipliği yapıyor. Ukrayna ve Macar lokantaları denendi. Önerilir!
Grodzka Caddesi’nde Ukrayna ve Macar lokantaları
Grodzka’nın sonuna geldiğimizde Krakov’un ilk yerleşim yerlerinden de olan tarihsel Wawel Tepesi’ne varmış oluyoruz.
WAWEL TEPESİ
Wawel Tepesi Krakov’un Kabataş devrine uzanan tarihine beşiklik etmiş. Krakov’a adını veren Kral Krak’ın VIII. yüzyılda burada yaşadığı düşünülüyor. Vistül’e egemen bu tepenin geçmişte ne denli değerli bir yerleşim olanağı sunduğuna kuşku yok. Wawel eskil dönemlerden beri yerleşim almakla birlikte Cesur Vladislav ve Kazimierz dönemlerinde biraz daha fazla ilgi odağı olmuş. Polonya’nın bağımsızlığını yitirdiği yıllarda Wawel Avusturya birliklerinin garnizonu olmuş. Wawel tepesi II. Dünya Savaşı’ndan etkilenmeyecek kadar şanslıymış.
Kale surları XV. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyıla kadar değişik dönemlerde yükselmiş. Surlarla bütünleşik üç burçtan Sandomierz’e çıkmak ücreti karşılığında olası. Yüz kırk dolayındaki basamağı biraz soluk kesici olsa da tepesinden çevreye göz atmak çok daha soluk kesici. Vistül ve Krakov’u egemen bir yükseklikten görmek için bire bir.Sandomierz Kulesi
Sandomierz’den görünümler
Önemli yapılardan biri olan Krakov Katedrali Kısa Vladislav tarafından yaptırılmış. Zygmunt kulesinde 11 tonluk ağırlığı ve 2 metrelik çapıyla Polonya’nın en büyüğü olan çanı, Barok külahı ve Zaluski şapeliyle ilginç bir yapı. Katedral Müzesi 1978’de Başpiskopos Karol Wojtyla ya da bizim bildiğimiz adıyla Papa II. Jean Paul tarafından kurulmuş.
Ayrıca, katedralde ünlü şairler Adam Mickiewicz ve Julius Slowacki’nin yanı sıra krallar Stefan Batory ve III. Jan Sobieski’nin mezarları da yer alıyor.Wawel’de Krakov Katedrali ve Papa II. Jean Paul Heykeli
Wawel tepesinde yapılardan arta kalan alanda arkeolojik bölge yer alıyor. Buradaki yapılar XIX yüzyıl başında Avusturyalılar tarafından yıkılmış.Arkeolojik alan
Wawel Kraliyet Şatosu’nun eski dönemlerdeki durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi yok. Bugünkü şatoyu Güçlü Kazimierz ve sonrasında Kısa Vladislav yaptırmış. Başkent olduğu yıllarda pek çok taç giyme törenine tanıklık eden şato başkentin taşınmasıyla önemini yitirmiş. Sonraki yıllarda işgal güçlerinin barınağı olmuş. Şu anda bir sanat müzesi olarak işlev görüyor.
Kraliyet Şatosu
Kraliyet Şatosu’nun eklentileri olan mutfak ve mahzenleri de düzenlenmiş. Burada da “Yitik Wawel Sergisi” gezilebiliyor. Wawel’in ortaçağdaki durumunu yansıtan eserlerle dolu müze son derece ilgi çekici.
Yitik Wawel’den görünümler..
Wawel’den ayrılmadan önce Ejderha İni de gezilebilir. Dış taraftaki ejderha heykeliyle yetinilebileceği gibi sarkıtlı, dikitli mağaradan geçilerek de çıkılabilir heykelin önüne. Şansınız varsa belirli aralıklarla ağzından ateş saçışına rastlayabilirsiniz. Biraz daha şanslıysanız görüntüleyebilirsiniz.
Ejderha ini ve ejderha heykeli
Ejderhaya ilişkin bir de söylence var. Geçmişte, ejderhanın zulmünden yılan hükümdar onu alt edecek kişiyi kızıyla evlendireceği sözünü vermiş. Bunun üzerine harekete geçen ayakkabı tamircisi Skuba ejderhaya katran ve sülfürden oluşan karışımdan yedirmiş. İçi yanan ejderha Vistül’den olanca suyu içince patlayıp ölmüş. Skuba da bu becerisinin karşılığında krala damat olmaya hak kazanmış.
Krakov gezisi büyük ölçüde tamamlanmış oldu. Vistül’ün diğer yakasındaki Schindler Fabrikası ile yanı başındaki Yahudi Gettosu ve Kazimierz bölgesini ayrıca bir yazıya konu etmek çok daha iyi olacak diye düşündüm.Daha fazla görsel için : https://picasaweb.google.com/113712996036446725753/KRAKOV1718TEMMUZ2015
-
BARIŞ(!)

Son günlerde tırmanan terör umarsızlık ve umutsuzluk fitilini ateşlemiş görünüyor. Eller tetikten çekilsin, iki taraf da silah bıraksın diyerek terörle devleti aynı kefeye koyan mı ararsın! Yoksa, biraz daha ileri gidip; açılım kesintiye uğrarsa sonuçlarına katlanılır diyen “Büyük İnsanlık” mı?
“Barış” bu sürecin tılsımlı sözcüğü! Analar ağlamasın, cenazeler gelmesin metaforu öylesine iyi iş görüyor ki; hiç ummadığınız insanlar bu akıntıya kaptırıveriyor kendisini.
Kasım 1918! Mustafa Kemal Mondros gereğince orduların dağıtılması sonucu Suriye’den İstanbul’a döner! Haydarpaşa’dan boğaza baktığında gözlerinin önüne serilen manzara sayısız düşman gemisinden oluşmaktadır!
“Geldikleri gibi giderler!” sözleri dökülür dudaklarından…
Dediği gibi geldikleri gibi gitmişlerdir. Ama, epeyce emek, özveri, kan ve can pahasına! Barışa erişmek hiç de kolay olmamıştır. Epeyce dokunmak gerekmiştir tetiğe!
Yıl 2015!
Binbaşı Arslan Kulaksız Malazgirt’te eşinin ve çocuklarının gözü önünde öldürülüyor.
Bir başka güvenlik görevlisi para çekerken katlediliyor.
Diyarbakır’da ise iki polis memuru evlerinde derin uykudayken kahpece aramızdan alınıyor.
Daha dün Tatvan’da asker hastanesine doğrultuluyor namlular!
Tüm bunların yaşandığı ortamda “barış” sözcüğü epeyce ilgi görüyor.
Kuşkusuz en gerekli şeydir barış özellikle içinde bulunduğumuz koşullarda!
Sorun barışın nasıl sağlanacağıyla ilgilidir! Her nedense barış sözcüğünü diline dolayanların söylemlerine de neredeyse hiç yansımamaktadır bu önemli ayrıntı!
Kahpelikle, kalleşlikle ve alçaklıkla pazarlık edilerek mi erişilecektir barışa?
Yoksa, barışın önündeki bu engeller temizlenerek mi?
İçi boş barış söylemciliğinin yükseldiği günümüzde Fransız Devrimi’nin önemli kişiliği Maximillien Robespierre’in şu özlü sözü düşüyor aklıma!“Terörsüz (güçsüz) erdem bir hiçtir, erdemsiz terör (güç) ise ölüm saçmaktan başka işe yaramaz!”
Erdemsiz terörün etkisiyle barış aşkına düşenlerin düşünmesi gerekenler var!
Ceyhun BALCI, 04.08.2015
Not : Terör Fransız Devrimi’nin bir dönemini tanımlamış. Güncel anlamından çok o döneme ilişkin anlamıyla algılanmalı! -
HA BU DA SANA SON DERS OLSUN!
Av Cemil CAN
Bu yaz tatilinde atımı yükseklere sürmeye karar verdim.
Yolculuğa ise kötü bir haberle başladım: Tarih 20 Temmuz 2015 Pazartesi. Canlı bomba Adıyamanlı Şeyh Abdurrahman Alagöz, Urfa’nın Suruç ilçesinde, kesin sonucu açıkladı…
Basın açıklaması sırasında; tekbir makamında; 3 kez, aynı sloganı attı ve fitili ateşledi…
Kendi ile birlikte; 32 gencin vücudu parçalara ayrılıp, havada uçuştu…
Bu nasıl bir inançtır, bu nasıl bir insandır, anlamak mümkün değil!..
Birkaç saat içerisinde; başta gençleri bu hüzünlü ölüme sürükleyenler olmak üzere, tek sermayeleri; insan cesedi üzerinden siyaset yapmak olanlar; sahalara indiler… Bu trajik olay, acımasızca sömürülmeye başlandı…
İnsanoğlu hakikatten ilginçtir; yaşama dair bir sözü ve iddiası bulunmayan canlı bomba Şeyh Abdurrahman, attığı slogan ile kendinden önceki canlı bombalara öykündüğünü de itiraf etti…(1)
***
Yol düzgün fakat yolculuğum kötü geçiyor; yolu görmeden gidiyorum diyebilirim… Radyolar ha bire, Suruç katliamında ölen gençlerin, cenaze törenlerini haber veriyor…
Ordu’dan geçerken, Otogar’dan hemen sonra, görünmez bir el direksiyonu sağa kırdı. İtiraz edemedim: Eskipazar, Uzunisa, Fındıklı tabelaları önümden hızla geçti gittiler… Derken; Gürgentepe, Gölköy, Güzelyayla, Mahmudiye…
Mesudiye’de durdum. Gördüğüm ilk çocuğa Ilışar Mahallesi’ni ve mezarlığı sordum. Hava buğulu, toprak yakıyordu…
Ailesinin isteği üzerine, gece yarısı toprağa verilen Aydan Ezgi Şalcı‘nın mezarı başında öylece dikildim. Onun için adını kalın puntolarla yazmak ve Fatiha okumaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu…
Şehit olduysa, zaten Fatiha’ya da ihtiyacı olmaz diye mırıldandım, geri döndüm…
Yolda Aydan’ın ailesinin durumunu düşündüm. Bir hiç uğruna ölen genç kızlarının mürüvvetini bile göremediler. Üstelik, sanki utanılacak bir şey yapmış, bir ayıbı varmış gibi, çocuklarını gece yarısı toprağa verdiler…
Belli ki, “Ateş düştüğü yeri yakar” sözü bu gibi durumlar için söylenmişti…
Tabelalar önümden akıp akıp gidiyordu…
***
Of İlçesi yolumun üzerindedir.
Koray’ın mezarını da ziyaret etsem iyi olur, hemşerimdir. Koray Çapoğlu da aynı gün toprağa verilmişti…
O da Aydan ile aynı kaderi paylaştı; sanki toprağa verilmemişte de aile mezarlığına gizlenmişti…
Düğün yapamadığı gibi, cenazesine en yakın arkadaşlarının katılmasına da izin vermediler!..
Bu kararı el yordamı ile alan ailesi, yerden göğe kadar haklıdır…
Kısa yaşamında gençliğimi gördüğüm Koray’la, uzun uzun konuşmaya karar verdim:
Ne de olsa mahremim sayılırdı… Solaklı Vadisi’nin parmakla sayılacak kadar az olan solcularından biriydi.
Eee! Benim de o kadarına hakkım var zaten; ne de olsa eski toprağım, Koray gibilerin abisi sayılırım…
Başlıyorum:
-Ulan oğlum!
-Sosyalist düşünceyi benimsemiş olmana bir şey diyemem. Bu düşünceyi benimseyen herkes, başımın tacıdır. Bu yönünle, gözümde giderek büyüyorsun… Ölme nedenini ise, bir türlü içime sindiremedim, sindiremeyeceğim…
-Bu yüzden, kendi başıma iken bile “Koray’ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum” diyemiyorum…
-Çünkü, öldürülmenizde çok ciddi şüphelerim var. Zaten onları konuşmak için burada değil miyim!Yoksa mezarlıkta işim ne! Denizin kıyısında otururdum…
***
-Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nu (SGDF) dediğiniz örgüt, “Halkların Demokratik Kongresi” bileşenlerinden biri olan; Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin (ESP) gençlik yapılanmasıdır.(2)
-Hadi itiraf et, bunu bilmiyordun!
-HDP’nin Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, ESP’nin kurucusu ve ilk Genel Başkanı (3) olduğunu da ilk benden duyuyorsun!..
-Kürt milliyetçilerinin, BDP adlı bir partisi varken, HDP’yi kurma nedenlerini hiç sorgulamadın mı?
-Nasıl ki, Kürtler, “Türkiye partisi” görüntüsü ile halkı aldatmak için BDP varken, HDP’yi kurdular, aynı şekilde; Türk solunu aldatıp, gençleri PKK’nın peşine takmak için de SGDF’yi kurdular…
-SGDF, ESP’nin gençlik yapılanmasıdır!(4)
-Kobani’nin 3 yıl önce boşaltıldığını, IŞİD kuşatmasından sonra, bir günde 180 bin Suriyelinin Türkiye’ye sığındığını (5) ve bu insanların halen bizimle yaşadığını da mı bilmiyordun?
-ABD’nin hava bombardımanı ile Kürtlerin teslim aldığı bu küçük Suriye kasabada; her Allah’ın günü; PYD ile IŞİD çatıştığına göre, çocukların bulunmadığı böyle bir yerde; “oyun parkı” ve “kütüphane”ye ihtiyaç duyulmayacağını da mı kestiremedin?
-Gerçekten de Kobani’yi “yeniden inşa” etmeye mi gidiyordunuz? Buna samimi olarak inandın mı?
-Çoğunuzun pasaportu bile yoktu yeğenim. Türkiye gibi bir ülkede; bir kaç saat içerisinde, pasaport çıkartılabileceği yalanına nasıl inandırıldın?
-Bu kadar saf, nasıl olabilirsin Oflum!
***
-CHP İzmir Gençlik Kolları Başkanı Mustafa Evsen’in: ”Barış için atılan hiçbir adım yarım kalmayacak” sloganı ile Kobani’ye çocuk oyuncakları toplayacaklarını duyurması,
-CHP Aydın Gençlik Kolları’nın da aynı yalanla aldatılıp, tuzağa düşürülmesi; (6)
-CHP Ankara İl Gençlik Kolları‘nın da aynı tezgahın içerisine yerleştirilmesinde tanık olduktan sonra, seninle yüz yüze konuşmaya karar verdim… (7)
-Bu yüzden geldim…
-Bizim çocuklar, ”Aydın’dan Kobani’ye Umut ve Barış Köprüsü” adıyla kampanya başlatmışlar…
-Güler misin, ağlar mısın!
-Emperyalizme karşı, ilk zaferi kazanan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk‘ün kurduğu partinin gençlik kollarının, ne hale geldiğini ve kimlerin eline geçtiğini gördükçe, senin aldatılmanı çok görmüyorum oğlum…
-Bu yüzden de seni suçlamıyorum…
-Beni duyuyor musun “Çaplı” soyadlı, çapsız çocuğum?
-Obama’nın “kara gücümüzdür” dediği PKK ile sizin SGDF’nin, aynı amaca hizmet ettiklerine zerre kadar kuşkum kalmadı artık!..
-Kürtler, “Kobani Kantonu”nu kurup, Batı’nın yardımıyla özerklik ilan edeceklerini gizlemiyorlar ki…
-Sonra Kobani’yi, diğer kantonlarla birleştirip, Akdeniz’e uzanan Suriye Kürdistanı’nı inşa edecekler…
-Sonrasının, senin gibiler için malum olması gerekir!…
-Daha sonra ise, sıra Türkiye’nin bölünmesine gelecektir elbette!
-Bunu anlamamak için kör, sağır ve akılsız olmak gerekir!..
-Kobani,Türkiye’ye ihanetin adıdır çocuğum; “Bağımsız Kürdistan”a giden yolda, sadece bir kilometre taşı sayılır…
***
-Seninle birlikte ölenlerin arasında, neden bir tek HDP yöneticisi bulunmuyor, hiç düşündün mü?
-Kürtler, böylesine ses getirici, ciddi bir eylemi sahipleniyorlar ama, onlardan aranızda bir tek tecrübeli siyasetçileri yok!.. Nedendir acaba?
-Bu durumu olağan kabul edebilir misin?
-PKK, sizlerin öldürülmesini bahane ederek, Türkiye’yi ateşe verdi: Olaydan bir gün sonra, bu katiller iki polisimizi (8) şehit ettiler… Güya, intikamınızı alıyorlar. Kanınız hala yerde mi değil mi söyler misin delikanlım!?..
-Aslan yeğenim!
-Çık şu mezarından da anlat bakalım; sizi kalleşçe öldüren o polisler miydi?
-Haaa! Aklıma gelmişken söyleyeyim: ABD’nin kara gücü olmayı kabullenen PKK‘lılar, Suruç olayının intikamını almak için Kars, Ağrı ve Iğdır tarafında da onlarca kamyonu ateşe verdiler…
-Yoksa, Ağrı’da kamyonları yakılan, gariban şoförler mi aranıza girip, o hain bombayı patlatmışlardı? Eğer öyleyse, onlardan da intikamınız alındı!?.. Rahat uyuyun!..
-Bu gece rüyama gel ve bana bir cevap ver çocuğum!
***
-Taze bedenin, bu fani dünyadan göç ettikten sonra, küresel güçler 76 milyona neler yaşattı biliyor musun?
-Bir kısmını anlatayım da dinle:
-Üzerini örten o kutsal toprak henüz kurumamışken, İstiklal Caddesi’nde terörü lanetlemek üzere, bir yürüyüş yapıldı… Y-CHP‘nin şaşkın milletvekili Mahmut Tanal, her zamanki gibi protestocuların arasındaydı…
-Anlayacağın, kafa karışıklığından Millet olarak ne yapacağımızı şaşırdık:
-Bu yüce Milletin yaşayan ölüleri, güya katilinizin arkasındaki güçleri kınamak için; 40 bin kişinin katili Öcalan’ın posteri altında yürütüldüler!..(9)
-Komik ötesi bir durum değil mi?
-Bundan sonrasını da sen anla artık!..
-Şehit misin yoksa Niyazi mi ona göre bir karar ver!
***
-Siz aramızdan ayrıldıktan sonra, Y-CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba da sahnedeki yerini aldı.
-O da SezginTanrıkulu ile aynı makamdan aynı türküyü okudu tabi!.. (10)
-Öldürülme nedeninizi, hedefinize bağlayarak, şunları söyledi: “Gençlerin hedefi Kobani’de kütüphane kurmaktı, biz de CHP’li belediyeler olarak hem yasını tutacağız, hem de kütüphane ve çocuk parkını inşa edeceğiz”!..
-Siyaset adamı mı etki ajanı mı sen ona da karar ver.
-Demek ki, bu reziller, ne yapmak istediğinizi sizden daha iyi biliyorlardı!..
-Unutmadan söyleyeyim: Y-CHP’nin Genel Başkanı Dersimli Kemal de sizler için, 3 günlük yas ilan edilmesi teklifinde bulunmuş!…
-Bu defa konuşurken, suç üstü yapılmış gibi yüzü bir tuhaftı, sesini de ilk defa bu kadar tiksindirici buldum…
-Bana, bir işgal subayının yatıştırıcı konuşmasını anımsattı!..
-Hazret, “yas ilanı”nda; PKK’nın öldürdüğü 40 bin kişiyi unutmuş.5 bin güvenlik görevlisi aklına hiç gelmedi. Öldüğünüz gün Adıyaman’da arazi çalışması sırasında şehit edilen Onbaşı Müsellim Ünal’ı,herhalde “Niyazi Defteri”nde kayıtlı sandı!..
-Böyle günlerde, onun görevinin gerçeği gizlemek olduğunu duymuştum. Doğru bir tespit yapılmış, inanıyorum, o da görevli biridir…
***
-Sen gittikten sonra yeğenim, Suriye tarafından askerimize ateş açılmış. Bu katiller, bir astsubayımızı daha şehit ettiler…(11)
-Hatırlatmadan geçmeyeyim: İstanbul’da arkadaşlarının cenazelerini, güpe gündüz otomatik silahlı PKK militanları karşıladı!.. Cesaret işi tabi?!
-Polis, yasa dışı bu duruma müdahale edemedi! O da bir başka utanılacak yanımızdır, aramızda kalsın! Ankara’dan emir bekliyorlardı, bir türlü gelmedi…
-Sen gittikten iki gün sonra çocuğum, Diyarbakır’da trafik kazası yalanı ile pusuya düşürülen iki polis memurundan biri şehit oldu…(12)
-Telsiz konuşmalarından tespit etmişler, katiller Suriye tarafına kaçtı…
-Sizleri öldüren bombayı, sanki o trafik polisleri patlattı da, PKK bu kalleş eylemi ile intikamınızı almış oldu!..
-Sonuç olarak; bir büyük ihanette, yem olarak kullanıldın Koray’ım!…
-Samimi kanaatim budur…
-Bu şekilde mezar taşına yazıyorum…
-Fatiha’ya ihtiyacın var mı bilmiyorum, varsa benden sonra gelen ilk ziyaretçin okusun…
***
-İçimde kalmasın. Hakkındaki düşüncemi burada söyleyeyim: Kim ne derse desin, ben yüzde 1500 hain olmadığına eminim…
-Of‘un Lega Mahallesi’nden çıkıp, sağ görüşlü olarak bilinen ailene rağmen, solcu olmayı başarabilmen, her türlü takdirin üzerindedir. Bu yönünle, benim için daha çok değerlisin…
-Lakin, solculuğu doğru öğrenememişsin oğlum!
-Hiç kusura bakma ama öyle çocuğum…
-Solcu dediğin yürekli olur, doğrudur; Bolivya ormanlarında Che, Gemerek’te Deniz Gezmiş gibi yaşar… Emperyalizme karşı savaşır, gerektiğinde de bu yolda canını da verebilir!..
-İnsanları ancak böyle bir ölüm, ölümsüzleştirir…
-Solcu dediğin yiğit; safta PKK uşağı gibi değil, Kurtuluş Savaşı’mızın bir neferi gibi durur…
-Mazluma yoldaş olur, her türlü zulme ve haksızlığa karşı mermi gibi dikilir…
-Solcular, asla emperyalizmin maşası olan PKK/HDP gibi örgütlerin yanında yer almaz, kuyruğuna takılmazlar!..
-Kobani yalanlarına inanmayacak kadar da birikimli ve zeki olurlar…
-Ahhh! Öyle olduğuna bir inanabilsem; yemin ederim burada, şu anda, yine şapkamı çıkartır, mezarının başında ihtiram nöbeti tutarım…
-Solculuk; bir yaşam tarzıdır çocuğum; herkes bunu anlayamaz…
-Bayağı bir mürekkep yalamayı da gerektirir.
-Solcunun kendine duyduğu öz saygı, bu soylu düşüncesinden kopup gelir…
-Bu yüzden, gerçek solcuların önünde hep önümü ilikleyerek konuşurum!..
-Hadi, sen de bana önümü iliklet be çocuğum!..
***
-Sen öldükten sonra, neler yaşadığımızı özetledim işte…
-Bir tek Devlet erkanının Ankara’da toplandığını ve Ordu’nun teyakkuzda olduğunu söylemedim…
-Onu da bilmeyiver…
-Ve şimdi söyle çocuğum, yaptığın eyleme değdi mi?
-Bu muydu yaşamından beklediğin?
***
-Hukukta “Cui Bono” (13) diye Latince bir söz var. Bayağı işe yarıyor…
-Kobani’ye; oyuncak götürmek, park yapmak ve kütüphane açmak aldatmacasıyla başlatılan olayları, ayrıntısı ile biliyorsun artık…
-Bu elindeki temel veri olsun…
-Bu yöntemle durumu analiz edip, varacağın sonucun kimin yararına olduğunu tespit et istiyorum…
-Sonra da sizeöykünen gençlere anlat. Aksi halde hakkımı helal etmiyorum!
-Bari bu genç yaşında, bu yaşanılası ve ölümlü dünyadan göç ederken, bir işe yara be oğlum!..
***
-Dün akşam merak edip, internetten dernek tüzüğünüze baktım.
-Kurucunuz; tek amacınızı “Sosyalist düşünceyi yaymak”(14) olarak ilan etmiş!..
-Sonuçlardan yola çıkarak, söyler misin çocuğum; birkaç gündür bu millete yaşattıklarınızın sosyalist düşünce ile ne ilgisi var?
-Yaşamının önemli bir bölümünü bu düşünceyi anlatmak için ayıran birine, bana anlat ve ikna et bakalım…
-Bu kadarına da hakkım var!..
***
-İngilizler, Suruç olayının hedefini “IŞİD’e karşı TSK’yı, PKK yanında savaştırmak” olarak açıkladılar…
-Duydun mu?..
-Times dergisi; “Erdoğan, IŞİD’e karşı mücadele edenler arasında sahada fark yaratan tek güç olan Kürtlerle işbirliği yapmalı” sonucuna varmış!…
-Fatiha yerine, bu cümleyi bir daha okuyayım istersen…
-İngiliz basını, Kürtlere sahada fark yaratan tek güç diyor…
-Peki, bu övgüye ne diyorsun?.. Hiçbir şey anlatmıyor mu sana?
-Fena halde kullanıldınız demeye dilim varmıyor ama durumunuzu anlatmak için başka sözcük de bulamıyorum…
-Umarım bu yaşanılanlardan bir ders çıkartabilirsin!..
-Habu da sana son ders olsun!..
Cemil Can
DİPNOTLAR:
(1) Canlı Bomba Şeyh Abdurrahman Alagöz, patlamadan önce: 3 kez “Arin’den Sibel’e Yürüyoruz Zafere” sloganını attırdı…
Arin dedikleri Arin Mirkan’dır. Sibel ise Sibel Bulut… Afrinli Arin, Ekim 2004’te Kobani’de IŞİD’e karşı savaşırken;canlı bomba eylemi yaparak ölmüştü.
http://www.evrensel.net/haber/93395/arnin-fedailigi-ypgnin-direnis-tutumudur
Sibel ise, Marksist Leninist Komünist Partisi (MLKP) militanıdır, o da Kobani’de IŞİD’e karşı savaşırken öldürüldü. Sibel ile ilgili MLKP Rojava açıklaması şöyleydi: “Onur ve Özgürlük Savaşında Ölümsüzleşenlerin Bayrağı Kobane’de dalgalanıyor. Sibel Bulut Yoldaş ölümsüzdür.”
http://www.evrensel.net/haber/99772/mlkpli-sibel-bulut-koban-de-yasamini-yitirdi
(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Ezilenlerin_Sosyalist_Partisi
(3)https://tr.wikipedia.org/wiki/Figen_Y%C3%BCksekda%C4%9F
(4)http://www.milliyet.com.tr/sosyalist-genclik-dernegi-gundem-2090164/
(5) http://www.gazetevatan.com/30-bin-suriyeli-kobani-ye-dondu-751553-dunya/
(6)http://www.milliyet.com.tr/chp-genclik-kollari-ndan-kobani-ye-yardim-aydin-yerelhaber-894245/
(7) http://www.antalyaajans.net/gundem/chp-gencligi-koban-ye-dogru-yola-cikiyor-h29435.html
-
BİR BUÇUK GÜNDE
VARŞOVAVarşova Arması
Sawa Varşova’yı ikiye bölen Vistül ırmağında yaşayan bir denizkızıdır. Balıkçı Wars’a aşık olur… Bizim Türkçe Varşova olarak söylediğimiz kent gerçekte Wars-Sawa’dır. Denizkızı Sirenka kentin armasındaki önemli ikonlardan birisidir. Bir Orta Avrupa klasiği burada da söz konusudur. Hatırı sayılır debisi olan bir ırmak kenti ikiye bölmektedir : Vistül!
Vistül
Zamanımız dar olduğu ve gezginlerin ilgisini çekebilecek hemen tüm varlıklar sol/batı yakada olduğu için diğer yakaya uzaktan bakmakla yetindik.
Varşova kent merkezinde 1 milyon 700 bin kişi yaşıyor. Metropolün nüfusu 2.5 milyonu aşkın. AB kentleri arasında nüfus bakımından 9. sırada. Geçen yılki Belgrad gezisinden sonra yaptığımız tanımlama Varşova için de oldukça uygun! Sulak ve yeşil! Doğa ve iklim yeşilin var olması için son derece elverişli! Ama, insanın yeşil sevgisini de göz ardı etmemek gerek! Her ne kadar kent merkezinde yüksek kuleler boy gösterse de; Varşova yeşilini korumakta kararlı bir görüntü sergiliyor. İnsanlık adına olumlu bir manzara. Özellikle, Türkiye’de giderek tırmanan yeşil ve doğa düşmanlığı göz önüne alındığında kıskanmadan edemiyoruz bu olumlu durumu!
Kentin kuzeyde ve güneyde iki uluslar arası havaalanı var! Uçağımız ünlü Polonyalı besteci Frederik Chopin’in adını taşıyan alana teker koyduğu için şanslı sayıyoruz kendimizi. Kente de oldukça yakın! Alandan otele ulaşmamız 20 dakika sürüyor. Yol boyunca göz alabildiğine uzanan geniş bulvarlar ve onlara eşlik eden uçsuz bucaksız yeşil yıkılışının üzerinden çeyrek yüzyıl geçse de sosyalist dönemin izleri gibi görünüyor gözümüze. Eskisiyle, yenisiyle konutlar bizdeki lüks tutkusundan uzak bir görüntü çiziyor.Chopin Havaalanı
Alçakgönüllü ve ikincisi henüz yapılmakta olan tek hatlı metrosunun yanı sıra kitle ulaşımı ağırlıklı olarak yüzeyden tramvay ve otobüslerle sağlanıyor. Hemen hiçbir saatte kent içi trafiğine ilişkin karmaşa ve yoğunluk gözlemlemedik.
Varşova güneydeki Karpat dağlarına da kuzeydeki Baltık’a da eşit uzaklıkta ve deyim yerindeyse bizim Ankara gibi ülkenin tam da göbeğinde.
Tarih sahnesine 14. yüzyılda çıkan Varşova Polonya’nın 3. başkenti. III. Sigismund 17. yüzyıl başında başkenti Krakov’dan Varşova’ya taşımış.
Zaman az görülecek yer çok olunca iyi bir planlama kaçınılmaz oluyor. Gitmeden önce okuduklarımızdan esinlenerek kenti bölgelere ayırıyoruz.
Kent merkezini de kapsayan batısıyla başlamayı tercih ediyoruz.KENT MERKEZİ VE VARŞOVA GETTOSU

Merkezde ilk göze çarpan yapılardan birisi ve en önemlisi Plac Defilad’ı (Geçit Meydanı) tüm görkemiyle dolduran Bilim ve Teknoloji Sarayı. Varşova II. Dünya Savaşı’nı çok derinden yaşamış ve duyumsamış bir kent. Biçilmiş ve yerle bir edilmiş. Özgün biçemli bu yapı yeni yapılan gökdelenlere karşı “en yüksek” unvanını korumayı sürdürüyor. AB ölçeğinde bile 8. yüksek yapı olması da ilginç bir başka bilgi. Yüksekliği 231 metre olan ve Sosyalist Klasisizm olarak da tanımlanan biçemiyle göz dolduran, fark edilmemesi olanaksız bir yapı. Üç yılda tamamlanmış yapımı ve 1955’te kullanıma açılmış. Kongre merkezi, çeşitli müzeler ve konser salonlarını da barındıran yapı II. Dünya Savaşı sonrasında neredeyse haritadan silinmiş olan Varşova’ya Sovyetler Birliği’nin armağanı olarak yapılmış. Çevresine ünlü Polonyalılar Kopernik, Mizikieviç ve Chopin’in heykelleri serpiştirilmiş. Görkemli yapının 30. Katına çıkmak için zaman ayırırsanız pişman olmazsınız. Varşova ve çevresine ilişkin panoramik manzara en az yapının kendisi kadar etkileyici görüntüler elde etmeniz anlamına da gelecektir. İzleri silinmeye çalışılsa da sosyalist döneme ilişkin yıkılmaz bir anıt gibi kent merkezini süslemeyi sürdürüyor bu ilginç yapı. Kuzey girişindeki eski otomobil de yapıyla birlikte geçmişe göndermede bulunur gibiydi.Stalinist mimarlık örneği Bilim ve Kültür Sarayı
Bu görkemli yapının yanı başındaki Varşova Merkez Garı ülke içi ulaşımda önemli yeri olan trenlerin yarattığı hareketliliği yansıtan bir başka önemli mekân!
Varşova Merkez Garı
Varşova Gettosu’na yönelirken çevresinde çocuklar olan Janusz Korczak (1878-1942) heykeli çekiyor dikkatimizi. Çocuk hekimi, eğitimci ve çocuk kitapları yazarı Korczak’ın tutkusu kendi sonunu da getirmiş. Her ne pahasına olursa olsun sahiplendiği Yahudi yetimlerle birlikte Treblinka kampında yitirmiş yaşamını.
Janusz Korczak ve Çocukları
Buradan batıya yöneldiğimizde Varşova Gettosu’na adım atmış oluyoruz. II. Dünya Savaşı’nda Almanya Polonya’yı işgal edince 3.4 km2 ‘lik yüzölçümü olan bu bölgeye 300 bin Yahudi yerleştirilmiş. Öncelikle ayrıştırılan ve diğer unsurlardan yalıtılan Yahudilerin 250 bin kadarı başta Treblinka olmak üzere Polonya’daki çeşitli toplama kamplarına gönderilmiş. Önceki yaşam standartlarında gerileme olan Yahudilerin yeni evlerinin darlığı nedeniyle ev eşyalarını satmaları o dönemde ev eşyası bolluğuna ve fiyatlarda düşmeye neden olmuş.
Yahudi Gettosu’nda olsak da Hıristiyan mabetleri de yok değil bölgede.Gettoda kiliseler
Son derece umutsuz durumda olsalar da Yahudiler 1943’te Nazilere başkaldırmışlar ve bastırılan bu başkaldırı sonrasında bölge yerle bir edilmiş. Yalnızca bu başkaldırıda 10 bin Yahudi yaşamını yitirmiş.
Varşova Gettosu çevresine izleri bugün de görülebilen bir de duvar örülmüş. Çin Seddi’nden bu yana duvar örme tutkusu bir şekilde önlenemeyen insanoğlu Varşova’da da bu tutkusunu sergilemekten geri durmamış.Getto Duvarı
Papa II. Jean Paul Bulvarı boyunca yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Adını anmışken onunla ilgili birkaç söz söyleyelim. Bizlerin bir Türk tarafından vurulmasıyla tanıdığı Polonyalı Papa aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin önemli aygıtlarından birisiydi. Sosyalist Blok’a karşı Batı’nın verdiği savaşın önemli bir aktörü olmuştu anımsanırsa. Rahibe Tereza ve Dalay Lama ölçeğinde bir din adamıydı bu bağlamda. Çok önemli işlev gördüğü izleyen yıllardaki gelişmelerle doğrulanmış oldu. Belki de onun sayesinde sosyalist blokta ilk gedik açılan nokta oldu ülkesi Polonya.


Yürürken Pawiak Hapishanesi kalıntılarıyla karşılaşıyoruz. 1830 yapımı bu ünlü hapishane Nazi işgali döneminde epeyce insanın kapatıldığı, işkence gördüğü ve yaşamını yitirdiği yer olmuş. Artık müze olan kalıntıların önündeki kurumuş ağaç ve ona iliştirilmiş ölüm duyurularına göz atıyoruz. Burada yaşamlarını yitirenlerin adları böylelikle ölümsüzleştirilmiş.Pawiak Hapishanesi
Yürüyüşümüzü sürdürünce bir başka önemli yere ulaşmış oluyoruz. 1988’de düzenlenen bu anıtın bulunduğu yerde II. Dünya Savaşı yıllarında demiryolu istasyonu varmış. Az önce anıtına rastladığımız Janusz Korczak ve Yahudi yetimlerin yanı sıra çalışma kamplarına gönderilen 300 bin Yahudi ölümcül yolculuklarına buradan çıkmış. Bugün Umschlagplatz olarak anılan bu yalın anıtta İbranice, İngilizce ve Lehçe yazılar dışında fazlaca bir şey çekmiyor dikkati. Son derece alçakgönüllü bir anıtla ölüme yolculuğun başladığı yer ölümsüzleştirilmiş.
Umschlagplatz
II. Jean Paul’ün adını taşıyan bulvarda ilerlerken asıl adı Karol Josef Wojtyla olan Papa’nın ölümüne göndermede bulunan bir taşanıta rastlıyoruz. 2 Nisan 2005, 21.37. Anımsanırsa Papa’ya silah doğrultup öldürmeye çalışan bir Türk’tür. Suikastle değil ama eceliyle ölmüştür. Ölüm tarihi saatiyle anımsatılmış.

II. Dünya Savaşı’nı çok derinden yaşayan Varşova’da pek çok noktada Varşova Ayaklanması’na göndermede bulunan anıtlara rastlayabilirsiniz. Varşova Gettosu Ayaklanması ve Varşova Ayaklanması II. Dünya Savaşı sürecinin olayları olmakla birlikte farklı kavramlar.
Getto Kahramanları Anıtı ve aynı adlı müzeyi barındıran parkın bir köşesinde 1970 yılında Varşova’yı ziyaret eden Federal Almanya Başbakanı Willy Brandt diz çökmüş şekilde özür dilerken betimlenmiş. Anıtın hemen yanı başında görkemli müze ve Getto Kahramanları Anıtı yer almakta.Willy Brandt özür dilerken
Getto Yahudileri Müzesi
Getto başkaldırısı bastırılırken 10 bin Yahudi yaşamını yitirmiş. Onların anısına çevresinde anıtlar bulunan bir büyük müze yapılmış. Anıttaki şu satırlar her şeyi fazlasıyla anlatıyor olmalı!
“Benzersiz bir kahramanlıkla insan onuru, Yahudi ulusu, özgür Polonya ve insan özgürlüğü için toprağa düşenlerin anısına… Polonya Yahudileri.”
Zaman bulunursa yakındaki mezarlık da ziyaret edilebilir. Treblinka’da ölüme giden Janusz Korczak’ın yanı sıra Esperanto dilinin mucidi olan ve aynı zamanda göz hekimi, filolog Ludwig Lejzer Zamenhof’un (1859-1917) da aralarında bulunduğu ünlüler bu mezarlıkta uyuyorlar.VİSTÜL BOYUNCA
KALE, YENİ KENT, ESKİ KENT, KRALİYET YOLU VE LAZİENKİ PARKIKALE
Kale : Giriş ve mezarlıklar
Kaleler bir parçası oldukları şehirlerin önemli ziyaret noktaları olmalıdır diye düşünmesek buraya yolumuz düşmeyebilirdi. Nedense göz attığımız kaynaklar burayı çekici bir yer olarak göstermemekteydi. Kimi zaman bu bile inatla oraya yöneltebiliyor gezgini.
Polonya, Rusya egemenliği altındayken Çar I. Nikola döneminde XIX. yüzyılda yaptırılmış kale. Sıkça yaşanan ayaklanmaların denetimi amaçlanmış böylelikle. Bir yandan 5000 kişilik Rus birliğine ev sahipliği yaparken içindeki kimi yapılar hapishane olarak da kullanılmış. Önündeki haçlar bir mezarlığın varlığını düşündürüyor. Burada epeyce insan infaz edilmiş. Onların anısına dikilmiş oldukları anlaşılıyor. Bu yönüyle Polonyalıların burayı anımsamamalarını anlayışla karşılamak gerekiyor.
Her şey bir yana çevresindeki yeşil doku ve dingin ortamla birleşen Vistül manzarası için bile buraya zaman ayırmaya değer!Vistül görünümleri
YENİ KENT
Kaleden ayrılıp Yeni Kent’in yolunu tutarken Vistül’ün çağrısına karşı koyamıyoruz. Irmak kıyısına inip bir süre arkadaşlık ediyoruz Vistül’le. O Baltık’a ilerlerken biz Varşova merkezine doğru yol alıyoruz. Yeni Kent sınırına ulaşıp da karşıya geçtiğimizde Romuald Traugutt Parkı’ndan geçiyoruz. Traugutt (1826-1864) bir Polonya milliyetçisi. Rus ordusundan emekli olmuş. Polonya Rus boyunduruğu altındayken 1863’teki ayaklanmanın önderlerinden birisiymiş. Bu davranışı az önce gezdiğimiz kalede idamla karşılık bulmuş. Son nefesini kalede vermiş olan Traugutt adı parkta yaşatılmış. Parktan çıkar çıkmaz Yeni Kent’e adım atmış oluyoruz. Yeni sıfatıyla gözlerimizin önüne serilen manzara taban tabana zıt! Arnavut kaldırımı yolun iki yanına sıralanmış eski yapılar yeni değil elbette. Ancak, Varşova’nın II. Dünya Savaşı’nda yerle bir olduğu ve bugün ayakta kalmış görünen yapıların fotoğrafları üzerinden yeniden yapıldığı bilgisini eklemek gerek.
Freta Caddesi’ne girmeden önce dikkatimizi çeken yapı Fransizkan Kilisesi.Franziskan Kilisesi
Biraz daha ilerleyince Yeni Kent Meydanı’na (Rynek Nowego Miasta) ulaşıyoruz. Özgün hali dikdörtgen olan meydan sonradan tuhaf bir üçgene dönüşmüş. Bu şirin meydanın en önemli yapısı Kazimiers Kilisesi. III. Jan Sobieski döneminde XVII. yüzyıl sonunda yapılmış. Barok biçemi görmezden gelinecek gibi değil. Tam karşısındaki metal çeşme küçük meydanı tamamlıyor.
Yeni Kent Meydanı : Kazimierz Kilisesi ve Çeşme
Sonradan yapılmış olsalar da bölgedeki tüm yapılar göz zevkini okşayan görünümde.Yeni Kent Freta Caddesi
Eski kente doğru yol alırken ünlü bir Varşovalı’ya rastlıyoruz. Maria Sklodowska Curie (1867-1934). Henüz 24 yaşındayken Paris’e göçen bu ünlü Polonyalı ilki 1903’te eşi Pierre Curie ve Bekerel ile birlikte fizik alanında; ikincisi de 1911’de kimya dalında olmak üzere iki kez Nobel Ödülü’ne değer görülmüş. Radyoaktiviteyle ilgili pek çok buluşun altına imza atan Marie Curie uzakta da olsa ülkesini unutmamış. Radyum’un yanı sıra bulduğu bir başka elemente Polonyum adını vererek anavatanını onurlandırmış. Paris’e göçmeden önce yaşadığı evin önündeyiz.
Marie Curie Evi
Onarımdaki Aziz James Kilisesi önünden ilerleyerek Eski Kent sınırına erişmiş oluyoruz.Aziz James Kilisesi
ESKİ KENT (STARE MİASTO)
Barbikan (Gözetleme Kulesi) ve surlar çağrıda bulunur gibi duruyorlar.Surlar ve Barbikan
Bu çağrıyı kısa süre bekletip sağa doğru yöneliyoruz. Biraz ileride Varşova Ayaklanması Anıtı beni sakın unutmayın der gibi bekliyor. Adı ayaklanmayla özdeşleşen Varşova’nın bir başka ayaklanma anıtı. Bronz heykellere fon olan görkemli sütunlar fotoğraflanmayı hak ediyorlar. Varşova’da nereye adım atsanız savaşın ve acıların anımsatıldığı bir anıta rastlamamak neredeyse olanaksız.


Surların geçmişi 13. – 14. yüzyıla uzanıyor. Mazovya Prensi’nin şatosunu çevrelemek için yapılmış.
Bu kez adıyla uyumlu bir ortamda buluyoruz kendimizi. İlerlediğimizde Eski Kent Meydanı’na (Rynek Stare Miasto) varıyoruz. Yeni Kent Meydanı’na göre meydanla daha fazla özdeşleşen bir alandayız.
Kentin armasına da girmiş olan denizkızı Sirenka ve iki yanındaki tulumbalı çeşmeler meydanın ana öğeleri. Kenti çevreleyen yapılar da eski sıfatını tamamlayan diğer unsurlar. Kafe ve lokantaları da unutmamak gerek!
Polonya mutfağı çok da geniş bir menüye sahip değil. Pierogi denilen mantı benzeri hamurişi denenebilir. Biraları Avrupa’nın diğer ülkelerindeki gibi son derece lezzetli. Çok duyulmamış olsa da votka üretimi hatırı sayılır bir yere sahip Polonya’da. Bal katkılı yerel içkisi Miody’nin de tadına bakılabilir.



Meydanı geride bırakıp ilerlediğimizde Cizvit Kilisesi ve yanı başındaki Aziz John Katedrali’nin önüne geliyoruz.
Aziz John Katedrali XV. Yüzyılda yapılmış. Ancak, katedral statüsüne XVIII. yüzyıl sonunda kavuşmuş. II. Dünya Savaşı’nda ağır şekilde hasar gören yapı aslına uygun şekilde yeniden yapılmış. Son kral Poniatowski’nin taç giyme töreni burada yapılmış. Kimi ünlü Polonyalıların mezarları da burada. Bu yönüyle bir tür panteon işlevi görüyor.Aziz John (varşova) Katedrali
Varşova’yı gezmek için yürümek en iyisi. Uzaklıklar son derece sembolik. Eski Kent bir başka şekilsiz meydanla Zamkovi’yle sonlanıyor.
Zamkovi Meydanı : Kraliyet Şatosu, Metal Çatılı Saray, Zygmunt Sütunu
Bu meydanın en önemli yapısı Kraliyet Şatosu. Meydan ağırlıklı olarak Varşova’nın başkent oluşuna ilişkin eserleri barındırıyor.
Kraliyet Şatosu başkenti Krakov’dan Varşova’ya taşıyan III. Zygmunt tarafından yaptırılmış. Pek çok kez değişikliğe uğratılmış olsa da Barok görünümü korunmuş. Altmış metre yüksekliğindeki görkemli saat kulesine ilk saat 1622’de konulmuş. Müzeleştirilmiş ve gezmek için uzunca zaman ayırmak gerekiyor.
Kraliyet Şatosu’nun hemen arkasında Vistül kıyısındaki metal çatılı saray Varşova’nın diğer saraylarının taş kiremitli çatılarının dışındaki tek örnek.
Kraliyet Şatosu’nu yaptıran III. Zigmunt’un heykelini taşıyan sütun yer alıyor. Başkenti Varşova’ya taşıyan Zygmunt anısına dikilen 22 metrelik sütunu oğlu IV. Vladislav yaptırmış.KRALİYET YOLU
Zamkovi Meydanı’nı geride bırakıp Kraliyet Yolu’na giriyoruz. Krakovskie Predmiescie Caddesi boyunca güneye doğru yol alacağız. St Anne Kilisesi XV. Yüzyılın ikinci yarısında Mazovya Prensi III. Boleslav tarafından yaptırılmış. Barok biçemli yapı XVII. Yüzyıldaki İsveç işgali sırasında ağır hasar görmüş. Soluğunuza güveniyorsanız 100’ü aşkın basamağı tırmanıp çan kulesine çıkabilirsiniz. Bilim ve Kültür Sarayı’nın 30. Katındaki gibi bir panorama sunmasa da yakın çevreyi gözlemlemek için iyi bir yükselti olduğu kesindir. Özellikle, Vistil’ün karşı yakasındaki Ulusal Stadyum görüntülenmeye değer. Stadyum 2012’de Ukrayna ile ortaklaşa düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası için yapılmış.
St Anne Kilisesi Çan Kulesinden görünümler : Ulusal Stadyum, Çan
Biraz ileride Polonya’nın Namık Kemal’i sayılan Adam Mickiewicz’i (1798-1858) selamlamayı unutmuyoruz. Kırım Savaşı sırasında Türklerin yanında savaşan Leh birliklerine moral vermek için İstanbul’a gelen Polonyalılar arasında olan Mickiewicz yaşamını İstanbul’da yitirmiş. Hatta, iç organlarının Beyoğlu’nda yaşadığı eve gömüldüğü söylenir. Türklerle dostluğu önemsemiş ve bu dostluk üzerine yazmış bir yazın insanı.
Mickiewicz Polonya tarihinin karanlık dönemine rastlayan yaşamını vatan davasına adamış. Şu sözleri vatan sevdasının kanıtıdır!

“Kutsal vatanı kurtarmak için gayretlerimizi – sonucu ölüm olabilecek korkunç ihtimallere karşı – birleştirmeliyiz. Hep birlikte, milletimiz ve vatanımız uğrunda enerjimizi harcamalıyız. Daha üstün bir şekilde, bütün engellere ve tehlikelere karşı koymak gücünü bulmalıyız. Despot bir hükümdarın yönetimine karşı, bu gibi örgütlerin havasında tatlı bir sihir vardır.”
İstanbul’da yakalandığı koleradan ölmek üzereyken yine Polonya kökenli İskender Paşa’ya söyledikleri de anlamlıdır.
“İstanbul’da, koleradan öleceğimi bilseydim, yine buraya gelirdim. Çünkü bu benim görevimdi. Ben, Fransa’da bir ilim akademisinin umumi kâtibi olmaktansa, bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederdim.”
Mickiewicz heykelinin sırasındaki Namientkowski Sarayı önceleri köklü ailelerin sarayı olarak hizmet vermiş. Rus işgali döneminde ise Çarcı yönetimlerin yerleşkesi olmuş.Namientkovski Sarayı
II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar görmüş olan saray 1955’de Varşova Paktı görüşmelerine ve 1970’te Almanya ile görüşmelere ve 1989’da yuvarlak masa toplantılarına mekân olmuş. 1994’den bu yana Polonya Devlet Başkanı konutu olarak kullanılıyor.
Bu sarayın sırasındaki Varşova Üniversitesi ülkenin en büyük eğitim ve bilim kurumu.
Yürürken müzik sesi çalınıyor kulağımıza. Karşıya geçtiğimizde oturma bankından geldiğini anlıyoruz müzik sesinin. Ayrıca, bankın üzerinde Polonyalı Frederik Chopin’le ilgili kısa bilgi yer alıyor. Chopin’in yaşamının bir bölümünü önünde bulunduğumuz konutta geçirdiğini öğreniyoruz. Bu yaratıcı buluş için Varşova belediyesini kutlamak geliyor içimizden.Chopin Evi
Chopin ve Nobel’li edebiyatçı Wladislaw Reymont’un yürekleriyle birlikte onlardan arta kalan küllerin aynı sırada biraz ilerideki Kutsal Haç Kilisesi’nde olduğunu öğreniyoruz. Chopin’in eviyle küllerinin neredeyse yan yana oluşu da ilginç bir rastlantı olsa gerek!
Caddenin sonunda Staszic Sarayı ve önünde bir heykel görüyoruz. Heykel, dünya merkezli gökyüzü anlayışını değiştirerek dünyaya haddini bildirenlerden olan gökbilimci Nikolaus Kopernik’e (1473-1543) ait. O da ünlü bir başka Polonyalı. Saray ise Polonya Bilimler Akademisi tarafından kullanılmakta. Darısı bizim sarayın başına diye mırıldanıyoruz.Stazic Sarayı ve Kopernik
Buradan başlayarak caddenin adı Nowy Swiat (Yeni Dünya) olacak ve bizi ortasında plastik bir palmiye bulunan Dö Gol Meydanı’na götürecek.Dö Gol Meydanı ve Nowy Swiat Caddesi
Biraz daha güneye ilerlediğimizde ortasında Aziz Aleksander Kilisesi bulunan Üç Haç Meydanı’na varıyoruz.
Yakındaki Polonya Parlamentosu SEJM’in yarım dairesel ve kabartılarla bezeli dış cephesini görüntüleyip yönümüzü Lazienki Parkı’na çeviriyoruz.LAZİENKİ PARKI

Lazienki Parkı 76 hektarlık yüzölçümüyle Kraliyet Şatosu’nu daha güneydeki Wilanow Sarayı’na bağlayan Kraliyet Yolu üzerinde yer alıyor. İnişli çıkışlı yollarıyla, içine serpiştirilmiş heykelleri, küçüklü, büyüklü saraylarıyla tam bir cennet bahçesi Lazienki Parkı. Kentin birkaç adım ötedeki karmaşasından kurtulmak için bire bir. Şirin sincaplar cirit atarken alabildiğine uzanan çimler üzerinde; ördeklerin gölcüklerdeki keyifli görünümü dinlenmek için başka şeye ne gerek var dedirten türdendi.Lazienki Parkı’nda sincap ve ördek
Bir an için kendimize bizim parklarımızda neden ördekler ve sincaplar bulunmaz diye soracaktık ki; iki ve dört ayaklı avcılar geldi aklımıza. Ördekler iki ayaklıların mangal eti, sincaplar da kedilerin avı olurdu tez zamanda!
Parkın girişinde Polonya’nın ve Varşova’nın önde gelen ünlüsü Chopin karşılıyor görkemli heykeliyle bizleri. Yanı başında ise bir başka müzik ustası Franz Lizst. Bu yapıtta Chopin bir söğüt ağacının altında doğadan esinlenirken betimlenmiş.
Yine girişteki bir camekânın içinde Josef Plsudiski’nin (1867-1935) limuzini sergileniyor. Plsudiski, uzun yıllar Prusya ve Rusya arasında paylaşılarak boyunduruk altında kalan Polonya’nın I. Dünya Savaşı sonrası yeniden tarih sahnesine çıkışında önemli bir figür olarak tanınıyor. Aynı, zamanda bu yeni dönemin ilk Cumhurbaşkanı olma onurunu da taşımış. Plsudiski, Harkov’da tıp okurken siyasal nedenlerle okuldan uzaklaştırılmış. Bunun da üzerine adı Çar III. Aleksander’a suikaste karışınca Sibirya’ya sürülmüş. Çarlığın çöküp Sovyet Rusya’nın kurulması tıpkı bizim Milli Mücadele’mize olumlu etki yaptığı gibi Polonya’nın da yeniden bağımsız bir devlet olmasının önünü açmış.
Neo Klasik görünümlü ahşaptan Sibil Tapınağı, Mislewicki Sarayı ve antik görünümlü tiyatronun yanı sıra parkın en önemli yapısı Sudaki Saray. XVII. Yüzyılda yapılmış olan hamamlar XVIII. yüzyılda saraya dönüştürülmüş ve son Polonya kralı Poniatowski’nin (1732-1798) yazlık kullanımı için düzenlenmiş.Lazienki Parkı’nda gölcük ve Sibil Tapınağı
Parka çıkıştaki köprünün üzerindeki III. Jan Sobieski’nin (1629-1696) atlı heykelini fotoğraflayarak veda ediyoruz. III Jan Sobieski bizim için bozgunla sonuçlanan II. Viyana Kuşatması’nda karşımızdaki güçlerden birisinin başında yer almış. Böylelikle, Polonya-Litvanya Birliği’ni canlandırdığı söylenir.Lazienki Parkı’nda Jan Sobieski heykeli
Sınırlı zamanda Varşova bu kadar gezilebildi.
Umarız ve dileriz yazarak da olsa gezdirebilmişizdir Varşova’yı bu yazıyı okuyanlara!Daha fazla görsel için : https://picasaweb.google.com/113712996036446725753/VARSOVA151619TEMMUZ2015
-
TERÖRLE İMTİHANIMIZ!
Şehit Binbaşı Arslan Kulaksız’ın acılı ailesi. Bu durumda bil dik durabilmiş olmaları övgüye değer!
“(S)açılım” rehavet yarattı! Koş İmralı’ya, çık Kandil’e derken eğlenceliydi. İktidar tehlikeye düşüp de sonlandırma sinyalleri verince bu saçmalığı dağlardakilerin eli armut toplamayacaktı.
Bugün kendisini gösteren terör (s)açılım sürecinin de ne denli aldatıcı ve gerçeklikten yoksun olduğunu ortaya koydu.
Dağdakilerin değil silah bırakmak daha da silahlandıkları anlaşılıyor!
Dağdakiler ovaya iniyor ama ellerinde silahlarla! Kentlerin orta yerinde güvenlik görevlilerini arkadan kahpece vurabiliyorlar!
Bu ortamda TBMM terörü araştırma önergesini oyluyor. Kabul edilirse komisyon kurulacak ve yüce meclisimiz ovaya inen terörün nedenlerini araştırıp bulacak!
Dünkü oylamada evet diyenlerle hayır diyenleri tokuşturmayı gereksiz zaman ve enerji kaybı olarak görüyorum.
Cumhuriyet kurulmadan önce tanıştık biz ayrılıkçı ve gerici terörle! Hatta, bir yandan düşmanla savaşırken diğer yandan da içteki alçaklarla uğraştık. Süreç içinde inişli çıkışlı gidiş gösteren Türkiye’nin terör sorunu son 30 yılda farklı bir tablo çizdi. Son 10 yılda ise dinci iktidar ayrılıkçı terörle yazgı birliğine girdi.
Öyle ki, yapılan yasal düzenlemelerle ayrılıkçı terör koruma altına alındı!
TSK İç Hizmet Yasası’nda yapılan değişiklikle terörü izleyen, onunla ilgili bilgi alan TSK’nın kışlasından çıkması suça dönüştürüldü.
Dağdakiler ovaya insin, siyaset yapsın denilerek İmralı-Kandil hattına tutsak düşüldü. Hatta, ovadakiler dağa çıkar oldu!
Manzara bu iken, TBMM terörü araştıracakmış da, o araştırmanın sonucuna göre mücadele verilecekmiş!
Hadi canım sen de demek yetmez bu akıl tutulmasına! Bulunacak sıfatı sizlerin yaratıcılığına bırakıyorum!
Türkiye’nin terörle ilgili araştıracakları değil yapacakları var!
Araştırılırsa sürer, yapılırsa biter!
Ceyhun Balcı, 30.07.2015(S)açılım dağdakini ovaya indirmedi ama ovadakini dağa çıkardı!
-
AUSCHWITZ-BIRKENAU
BÜYÜK İNSANLIK’LA TANIŞMA
Polonya turumuzun ikinci durağı Krakov’u programa ekleme nedenimiz Auschwitz’i mutlaka ziyaret etme isteğimizdi. Auschwitz-Birkenau ev yapımı Polonya turunun profesyonel yardımlı bölümüydü. Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var. Bu sıra dışı yeri ziyaret etmeyi düşünür de yolunuzu buralara düşürürseniz kesinlikle kendi başınıza davranmayın! Bu ayrıcalıklı yer mutlaka ve mutlaka rehber gerektiriyor. Ve kesinlikle de turistik bir etkinlik değil!
Gezerken ilk kez göreceğiniz önemli bir yere ulaşmadan önce coşkunun eşlik ettiği bir heyecan duyulması olağandır. Auschwitz’e varmadan önce de fazlasıyla heyecanlıydık ama bu kez heyecanımıza eşlik eden duygular coşku yerine kaygı, korku ve ürpertiydi. Tanıklık edeceğimizi öngördüklerimiz sorumluydu elbette bu durumdan.
Auschwitz ve Birkanau toplama/ölüm kampları Krakov’un 70 km batısında. Almanları en üstün sayan ve görkemli bir Germanya İmparatorluğu peşinde olan Nazilerin ele geçirdikleri her yerin adını değiştirmelerine şaşırılmamalı! Auschwitz ve Birkenau’nun Lehçe adları sırasıyla Oswiecim ve Brzezinka.
Her iki yerleşim birimindeki tüm yapılar yerle bir edilmiş buralar toplama/ölüm kampına dönüştürülmeden önce. Hatta, yıkılan yapılardan arta kalanlar her iki kampta gereken yapılar için kullanılmış.
Ünlü Nazi önderi Heinrich Himmler bu iki kampa Yahudilerin izlerinin silinmesi işlevini yüklemiş. Haritaya bakıldığında buranın Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden insan taşınması için uygun bir konuma sahip olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Her ne kadar başlangıçta Polonyalı siyasi tutuklular çoğunlukta olsa da Sovyet Rusya’nın da savaşa katılmasıyla birlikte Sovyet siyasi tutuklular eklenmeye başlamış kamptakilere. Başta Polonya olmak üzere Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Norveç, Fransa, Macaristan, Avusturya ve başka ülkelerden Yahudiler çok geçmeden kamptakilerin çoğunluğunu oluşturmuşlar.
Bu arada, zaten aşağının da aşağısı kabul edilen 21 bin Çingene’nin burada yok edildiği notunu paylaşmış olalım.
Sağlıklı bir kayıt sistemi olmadığı ve kamplara getirilen tüm bireylerin kayıt altına alınmadığı düşünülüyor. Ancak, yapılan kestirimler bu kampların 1.5 milyonu aşkın kişiye mezar olduğu doğrultusunda.
Doğrudan Gestapo ve SS yönetiminde olan kampların tanınmış Nazi hekim Joseph Mengele’nin deney laboratuvarı olarak da işlev gördüğünü eklemekte yarar var. Özellikle, ikizler, cüceler ve farklı göz renklerine sahip olanlar Mengele’nin ilgi duyduğu denekler olmuşlar.
Naziler bir yandan aşağı ve değersiz ırkları ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer yandan da üstün saydıkları Almanların hızlıca üremeleri adına ikiz deneylerine özel önem vermişler. Polonya’yı işgal gerekçelerinden önde geleni ise bu komşu ülkeyi üstün ırk Almanlar için bir “yaşam boşluğu/alanı” (Lebensraum) olarak görmeleri.
İlk olarak 1940’da Oswiecim (Auschwitz)’le oluşturulmaya başlanan yerleşkeye 1941’de Brzezinka (Birkenau) ve 1942’de Monowitz eklenmiş. Kampların yanı başında ise savaş sonrasının Nürnberg yargılamalarına konu olan Farbenindustrie (Kimya Endüstrisi) yer alıyor.
Çok sayıda çocuk, kadın, mental hastalıklı ve düşkün durumdaki Yahudi kamplara ulaşır ulaşmaz ortadan kaldırılmış. İşgücü gereksinimi çalışmaya uygun olanların ölümünü geciktirmiş. Sağlıklı ve çalışabilir durumda olanlar da son derece olumsuz koşullar nedeniyle kısa zamanda ölmeye aday duruma geldikleri için uzun süre çalışmak ve sağ kalabilmek söz konusu olamamış.
Kampa ulaşan aileler 14 yaşına kadar çocuklar anneleriyle kalmak üzere hemen bölünmüşler. Kampa adım atmış olup da sonradan bir araya gelen aile yok gibidir.
Üçlü kamp yerleşkesindeki Monowitz ziyarete açık değil.
Auschwitz (Oswiecim)’le başlıyoruz “Büyük İnsanlık”la tanışma turumuza!
Polonya için çok da olağan olmayan bunaltıcı bir temmuz gününde varıyoruz Oswiecim müze alanına! Park yerleri oldukça kalabalık. Sürücümüzün peşine düşüp müze girişine eriştiğimizde uzunca bir kuyrukla karşılıyoruz. Önceden belirlenmiş randevulara göre hazır bekleyen gruplar tercih ettikleri dilde konuşan rehberlere bölünüyorlar. Yirmi dolayında kişiden oluşan gruplaşma oldukça uygun bir ortam sağlamış oluyor müze gezisine. Girişte müzenin oluşmasına katkı veren ülkeler listesinde Türkiye’nin adına rastlamak hoşumuza gidiyor. Bu parasal katkı kadar diplomatlarımızın olağanüstü çabalarıyla ölümden kurtardıkları Yahudileri anımsayarak da gururlanıyoruz.

Kitapçı raflarında bolca yazılı ve görsel gereç çarpıyor gözümüze özelde bu kamplara ve genelde II. Dünya Savaşı vahşetine ilişkin.
Rehberimizle kısa bir tanışma sonrasında kendimizi filmlerden bildiğimiz demirden bir takın altında buluyoruz.
“Arbeit Macht Frei!”
(Çalışmak Özgürleştirir!)Arbeit Macht Frei takı
Nazi ideolojisinin en kalıplaşmış ve tanınmış sloganlarından birisiyle bir çalışma/ölüm kampının girişinde karşılaşmak son derece doğal. Hiç olmazsa görüntüde ölümün kutsanmaması da şaşırtıcı değil! Yerleşkeye getirilen kurbanların fotoğraflarına bakıldığında hiç birisinin yüzüne ölüme giden insana özgü korku ve kaygının yansımamış olduğu da kolaylıkla görülebiliyor. Nazilerin bu korkunç sonu başlarına gelene dek kurbanlarından ustalıkla saklayabildikleri gerçeğiyle tanışmış oluyoruz. Ustalık sıfatı kullanmış olmakla birlikte, bu davranışın ne feci ve dehşet verici bir yaklaşım olduğunu düşünmekten alamıyoruz kendimizi!
Kampta ölüme sürülenler
Buraya getirilenler ölüme gideceklerini ilk anda fark edemeseler de kaçma isteği hep var olmuş. Ne çift sıralı elektrikli dikenli teller, ne keskin nişancılar ve ne de başka engeller insanoğlunun bu karşı konulmaz isteğinin önüne geçememiş. Bu durum karşısında ise Naziler kendi denetim düzeneklerine tutsakları eklemişler. Belirli gruplar içinde kaçışlardan geride kalanları sorumlu tutan yaklaşımla kendilerince özdenetim uygulamışlar.

Bu arada, Auschwitz’de Naziler tutsaklara çok özel cezalar da vermişler. Örneğin, 11. Bina’nın bodrum katında 90×90 cm boyutlu hücrelerde 4 kişi aç bırakılarak ölüme terk edilebilmiş. Kamp kurallarına uyulmaması ya da kaçışlara engel olunamaması gibi gerekçeler bu hücrelere atılmak için yeterli neden olmuş. Bu arada, Alman kökenini yadsıyarak Nazilere karşı duran Polonyalı din adamı Maximillian Kolbe de önce tutuklanıp Pawiak hapishanesine atılırken; daha sonra Auschwitz’e gönderilmiş. Burada da Nazilere karşı direnişini sürdürmüş. Haksız yere ölüme gönderilen bir Yahudi tutsağa arka çıkması bardağı taşırmış. Ölüm hücrelerinden birisinde yaşamını yitirmiş.
Auschwitz ağırlıklı olarak çalışma kampı olmakla birlikte; toplu öldürmelerin yaşanmadığı anlamına da gelmiyor. Hem ölüm duvarında ateşli silahlar kullanılarak hem de gaz odalarında Zyklon B’yle topluca ölüme götürülüp; krematoryumda küle dönüştürülenlerin sayısı hiç de az değil Auschwitz I’de.Boş Zyklon B kutuları
Yeri gelmişken Zyklon B gazından da söz etmekte yarar var. Bu gazın 5-7 kilosuyla 1500 kişiyi ortadan kaldırmak olasıymış. Auschwitz yerleşkesindeki toplu öldürmeler için yaklaşık 20 ton Zyklon B kullanıldığı sanılıyor. Kimyasal yönüyle öne çıkan I. Dünya Savaşı’nda Zyklon A Almanlar tarafından kullanılmış ve savaş sonrasında yasaklanmış. Geliştirilerek B sürümü elde edilen Zyklon gazı bu kez nükleer yanıyla kendini gösteren II. Dünya Savaşı’nda yüz binlerce insanın topluca öldürülmesinde kullanılmış. Görgü tanıkları Zyklon B ile öldürülen insanların çığlık çığlığa 20 dakika içinde can verdiklerini söylemişler.
Müzeye dönüştürülen kamptaki yapılar tek tek düzenlenerek bu insanlık suçundan geriye kalan belgeler, gereçler, kurbanlara ait saçlar, ayakkabılar, kişisel eşyalar, bavullar ve kol-bacak protezleri sergilenerek o günlerin unutturulmaması amaçlanmış. Savaşın yitirildiği fark edilince Naziler işledikleri suçun farkında olduklarını sergilercesine hem kamptaki yapıları hem belge ve gereçleri olabildiğince ortadan kaldırma çabası içinde olmuşlar. Ancak, zaman darlığı ve telaş bugün o müzede görüşe sunulan pek çok nesnenin günümüze ulaşması sonucunu doğurmuş.
Naziler bu kamplara taşıdıkları Yahudilere o zamanın da gönenç ve varsıllık simgesi olan Kanada’ya gönderilecekleri bilgisini vermişler. Böylelikle gelenlerin geride tek bir değerli eşya bırakmamaları sağlanmış. Bu nedenle değerli eşyaların toplandığı yere Kanada adı verilmiş.
İnsan türünün unutkanlıktan kaynaklanan engelliliğine Auschwitz’de bir özlü sözle göndermede bulunulmuş.“Tarih ders alınmazsa, yinelenir!” sözünü anımsamış olduk biz de.
“The one who does not remember history is bound to live through it again!”Ders almazsanız tarihi bir daha yaşarsınız
İlk kez burada öğrendik ölüme gönderilenlerin saçlarının tekstil ürününe dönüştürüldüğünü. Büyük İnsanlık gerçekten de yaratıcı ve tutumluymuş demek geçti içimizden. İnsana kıyma vahşetine eşlik eden kıydığı insanların saçını değerlendirme inceliğine şapka çıkartası gelecek insanın. Kızıl Ordu kampları özgürleştirdiğinde 7 ton insan saçı bulmuş.
Saç yığınları : Herhangi bir şekilde değerlendirilemeyip kampta bulunanlar
Auschwitz kampı turunu gaz odaları ve onların ayrılmaz parçası krematoryumla tamamlıyoruz. Fırınlar insanla dolup, daha fazlasını almaz olunca Büyük İnsanlık işini kolaylaştırmayı da unutmamış. Her fırının ağzında göze çarpan fırın ağzıyla uyumlu boyutta metal bloklar görüyoruz. Fırın dolup da içine konulanları almaz olunca bu metal bloklarla ittirilmiş olabildiğince çok insan bedeni bir an önce küle dönüştürülmek için.

Krematoryumun yanındaki darağacına takılıyor gözlerimiz. Kampta gaz ve ateşli silah dışında da öldürme yöntemleri kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Gazın seçilme nedeni öldürme kolaylığı ve kesinliği. Kitlesel öldürmede gazın eline su dökecek bir başka araç nükleer olabilir belki ama onun uzaktan atılması gereği ve uygulayıcısına da zarar vermesi önde gelen sorun. Ayrıca, o tarihte Almanların elinde böyle bir teknoloji de yok! Buradaki darağacında ibretlik bir olay da yaşanmış! Kamptan ve dolayısı ile burada yaşanan insanlık suçlarından sorumlu Rudolf Höss (Hess değil) yakalandıktan ve yargılandıktan sonra suçsuz insanları infaz ettiği bu darağacında 16 Nisan 1947’de asılmış. İç karartan bu ortamda yüreklere serin su serpen bir ayrıntı.Kamp komutanı Rudolph HÖSS’ün de asıldığı darağacı!
Deyim yerindeyse cehennemi cehennem sıcağında gezmek zorunda kaldık!
Sırada Birkenau var!
Rehberimizle birlikte bir kaç kilometre öteye geçiyoruz.BİRKENAU

Buradaki genel görünüm daha önce belleğimize çakılmış olan sahnelerden tanıdık.
Başta çeşitli ülke Yahudileri olmak üzere Çingeneler, eşcinseller, sabıkalı suçlular Birkenau’ya demiryoluyla getirilmişler. Kampın girişindeki kemerli kule karşılamış onları. “Cehennem” ya da “Ölüm Kapısı” olarak adlandırılan kapıdan girip de sağ kalanların sayısı son derece sınırlı. Kızılordu buraya eriştiğinde 7000 dolayında şanslı(!) insanla karşılaşmış. Şanslı nitelemesi elbette göreceli bir durum. Çünkü, pek çok uygulama bu kamplarda ölmenin değil yaşamanın şanssızlık olduğunu düşündürecek türden.Tutsakların taşındığı hayvan vagonu
Kamplardaki olumsuz fiziksel koşullara bireyleri aşağılayan, mahremiyet duygularını hiçe sayan uygulamalar eklendiğinde çoğunluğu kadın olmak üzere çok sayıda tutsak canına kıymayı anlık çıkar yol olarak görmüş! Kaçma girişimine karşılık kurşunlarla canını yitirenlerin yanı sıra elektrikli dikenli teller de intiharı göze alanların yardımcısı olmuş burada!
Buraya Macaristan’dan çoğunluğu Yahudi olmak üzere 450 bine yakın insan getirilmiş. Onları 300 bin dolayında Polonya kökenli izlemiş. Geri kalan ülkelerden gelenlerin toplamı Polonyalılarınkine eşdeğer olmuş.
Cehennem Kapısı’ndan geçerek indirme peronuna yanaşan ve hayvan taşımak için kullanılan vagonlardan indirilenlerin yazgısını aralarında hekimlerin de bulunduğu SS görevlileri belirlemiş. Sağa yönelmeleri istenenler çalışmaya uygun olanlarmış. Yaşamları kurtulmuş gibi görünse de acılı bir döneme hazır olmaları gerektiğini çok da bilemeden çileli bir yaşama adım atmışlar böylelikle. Sola yöneltilenler ise kısa yoldan ölüm kuyruğuna sokulanlar olmuş. Hangi yönün iyi olduğunu okurun yorumuna bırakmak en iyisi!Cehennem/Ölüm Kapısı
Kitlesel yok etmelerin merkezi Birkenau bu amacın yoğunluklu biçimde gerçekleştirildiği yer olmasıyla ayrıcalıklı bir konuma sahip. Gaz odalarının ve krematoryumların kapasitesi çok daha fazla bu kampta.
Savaşın sonu yaklaşırken yenilgiden kaçış olmayacağını kabullenen Naziler suç ortamlarının ve kanıtlarının çoğunu ortadan kaldırmaya yeltenmişlerse de izleri tümüyle silmeyi başaramamışlar.
Bugün gezdiğimiz açık ve kapalı alan müzelerinin o beceriksizliğin bir ürünü olduğunu fark etmiş oluyoruz. Müzeye dönüşüm sonradan olduysa da altındaki imza Büyük İnsanlık’a ait!
Bin hektarı aşkın bir yüzölçümüne sahip Birkenau kampına sonradan eklenen tek yapı bir anıt. Auschwitz Kurbanları Anıtı 1967’de yapılmış. Burada öldürülen insanların ait oldukları ulusların dilinden yazılmış plaketlerin eşlik ettiği son derece yalın anıt izleyenin yorumuna açık bir manzara sunuyor.
Yazının sonuna yaklaşırken sözü görüntüye bırakalım! Biliyoruz ki, görüntünün anlatabildiğini sözün anlatması neredeyse olanaksızdır. Görselde yüzlerce kişinin bir arada yaşadığı bir barakadaki tuvaletler izlenebilir. Kişiselliğin, mahremiyetin hiçe sayıldığı koşullar altında canına kıyanlara hak vermemek söz konusu olabilir mi?Yüzlerce kişinin barındığı barakada tuvaletler!
Kaygı ve ürpertiyle karışık heyecanın öne çıktığı saatlerin sona ermesinden yakınacak durumumuz yok! Tersine, bir an önce bu ortamdan uzaklaşma isteği içindeyiz. Bizi bekleyen aracımızın bulunduğu noktaya giden otobüsü yakalamak için adımlarımızı sıklaştırmadan önce İsrail bayraklarına sarınmış bir grubu görüntülüyoruz.
-
ŞİDDET TIRMANIRKEN
UNUTULAN BİR GERÇEK
Türkiye’de terör tırmanıyor. Söylentilere (tehdit olarak da algılayın) göre şiddet yöresel olmanın ötesine geçip ulusal bir kimlik kazanacak! Canlı bomba yoluyla terörün hiç umulmadık noktalara yayılması ne yazık ki hiç de zor değil!
Sanırım 1998 yılı sonlarıydı! Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir ordu komutanı Orgeneral Atilla Ateş Adana’dan Suriye’ye yönelik bir ileti vermişti. Bu ileti yerini bulmuş olmalıydı ki; bebek katilinin Kenya’da sonlanacak yolculuğu başlamıştı.
Türkiye diplomatik yoldan çıkartma becerisi göstermişti ilgili kişiyi ininden!
Sonrası nasıl izlendi bilmek güç!
Bebek katilinin idamını önleyen yasal değişikliklere odaklanıldığına kuşku yok!
Bu kararın doğruluğu üzerine de pek çok şey söylenebilir. İdamla kahraman yaratılabileceği gibi, idam etmediğiniz bir katilden de kahraman yaratmanız olasıdır. Aslında burada odaklanılması gereken şey idam değil de hüküm giymiş bu kişiye yönelik yaklaşım olmalıdır. Oysa, hüküm giymiş kimse sorgusunda da değindiği gibi işbirliğine açıktır, zayıftır! Bizde olan ise tersidir. Yönetilmek ve manipüle edilmek şöyle dursun güç kazanarak dönmüştür geriye!
Bebek katilini sorgulama görüntüleri Ulusal Kanal’da yayımlandı. Bölücü ve etnikçi kesimleri doğallıkla oldukça rahatsız etti bu görüntüler. Hatta, okumak isteyen için Hasan Atilla Uğur imzasıyla kitaplaştırıldı da!
İlgi duyan okur, izler!
Ama, bir şey kesindir! Anlı, şanlı örgüt önderinin yaldızlarını dökmeye yetmiştir bu sorgulama! Kendini kurtarmak için itiraflarda bulunan, biz haksızdık diyen ve yıkmak için ant içtiği TC ile işbirliğinden söz edebilen birisi çıkmıştır sahneye bu sorgulamalar sırasında!
Elebaşının yakalanması ve yakalanmakla kalmayıp işbirliği yapabileceği sinyalleri vermesi doğal olarak terörün de belini kırmıştı!
Buna eklenebilecek basit adımlar bugün karabasana dönüşen ayrılıkçı terörü tarihe gömebilirdi!
Olmadı!
İlerleyen dönemde TC devletinin başına geçen işbirlikçi anlayış tüm bunlar yaşanmamış gibi bebek katiliyle masaya oturdu. Daha da kötüsü terörün bitirilmesine ilişkin en küçük güvence alma gereği duyulmadı! Tersine, terörün azmasına yol açtı bu stratejik hata! Elbette hata değil!
Sınır ötesi güçlerin buyruğunu yerine getirme diyelim!
O yıllarda terörün yok olma noktasına gelmesiyle ilgili unutulmaz bir olayı anımsatmak sanırım yeterli olacaktır.
Bugün kent merkezlerinde subay ve polis gibi güvenlik güçlerinin öldürülebildiğini göz önüne alırsak o gerçeğin değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Bebek katilini yargılayan mahkemenin başkanı yargıç Mehmet Turgut Okyay yargılama sonrası memleketine gider. Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı bir köydendir. Şimdiki savcı ve yargıçlar gibi gösteriş düşkünü de değildir! Araçtan inerek köyüne uzunca bir mesafeyi yürüyerek gitmiştir. Korkusuzluğunun ve iç rahatlığının yanı sıra ortamın güvenliğinin de göstergesidir bu yaşanmışlık!
Yoruma gerek var mı?
Nereden nereye demekle yetiniyorum!
Ceyhun BALCI
Ek :
Bebek katilinin sorgulanma görüntüleri
Bölüm bölüm olabildiği için arama motorlarına ilgili kişinin adı yazılarak tümüne erişmek de söz konusu!








































































































































































































































