cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • SAVAŞ

    SAVAŞ

    323841_2
    Açılım, seçimler nedeniyle durgunluğa girince bir hızlandırıcı ve uyarıcı gerekti! İşte, Suruç’ta oyuncak, çocuk bahçesi ve kütüphane söylemli gençlere yönelik katliam ilk adım oldu!
    Onu izleyen PKK eylemleriyle işlenen cinayetler bellek tazeleme anlamı taşıdı!
    Fiilen oluşturulmuş olan Kürdistan’ın denizi eksikti! Akdeniz’e kıyısı olmalıydı ki; fiyakası ve elbette kukla da olsa devlet değeri katlansın! Yok olasıca petrolün hatırına bütün bunlar! Yoksa, birileri Kürtleri sevdiği, kayırdığı için değil!
    “Biji Obamacı” düzenbaz devrimcilik kanton adı altında oluşturduğu kurtarılmış bölgeleri birleştirebilirse bu hedefine erişmiş olacaktı!
    Suriye batı destekli çetelerce kundaklanıncaya dek ne kanton, ne de bağımsızlığı akıllarına getirmeyen fırsatçı düzenbazların kafalarında şimşek çakmasına yol açan gelişme Obama’nın kara kuvvetleri olmaya heveslenmekten geçti elbette.
    Ver canını, al devletini!
    Elbette, her devlet kanla, canla kurulur!
    Ama, bu devletin farkı başkaları için var olmaktı!
    Şimdi, bu kapsamda Türkiye de savaş alanına sürülüyor!
    Ne pahasına olursa olsun savaşa hayır diyenlerden olmadım, olamam!
    Sevr’le paramparça edilmiş bir Anadolu’da savaştan başka bir seçenek olabilir miydi? Elbette, hayır! Çok şanlı ve şerefli bir savaşla yırtıldı Sevr!
    Günümüzde de durum farklı değil!
    Türkiye elbette bir savaşa girmek durumunda kalabilir. Bunca ülke, bunca askeri ve orduyu neden oluşturur? Neden o işlere para ve enerji harcar? Bir gün gerekebilecekleri için!
    Türkiye, yanı başındaki savaşa kendisi için mi yoksa uzaktaki çıkar odakları için mi girecektir? Bu soruya verilecek yanıt önemlidir!
    Başka deyişle girilecek savaş “haklı” mı yoksa “haksız” mı olacaktır?
    Üzülerek ve utanarak söylüyorum! Her birimiz son 4 yıldır bir haydut devletin yurttaşları olarak yaşadık!
    Suriye’deki kirli savaşta haksızlara destek vermek haydutluktan başka bir sözcükle açıklanabilir mi?
    Haydutluktan vazgeçip, haklıdan yana olmak hem onurumuzu hem de ülkemizi kurtarabilir. Bu gibi geri dönüşler için hiçbir zaman geç değildir!
    Türkiye Suriye karmaşasına karışacaksa eğer, Suriye yönetimiyle eşgüdüm halinde yapmalıdır bunu! Bugün Suriye’yi kundaklayan fırsatçı düzenbazların aynı zamanda Türkiye için de sorun olduğunu anlamak hiç de güç değil!
    Suriye kurtulur da dengeye kavuşursa; Türkiye de kurtulur ve dengeye kavuşur!
    Bunun dışındaki tüm seçenekler Türkiye’nin felaketi olur!
    Şu andaki sorun Türkiye’de bu akılcı yaklaşımı gösterecek siyasi irade olup olmadığıdır!
    “Topal ördek” konumunda olması gereken hükümet hiç gitmeyecekmiş gibi söyleyip, eylediğine göre bu akılcı iradenin izlerine muhalefet cephesinde de rastlanamadığını görmezden gelemeyiz!
    “Savaşa Hayır” nakaratına sarılanların bu ayrıntıları gözetmesinde yarar var!
    Ceyhun Balcı, 24.07.2015

  • LOZAN

    LOZAN
    Lozan’ı nasıl anlatmalı diye düşünürken İzmir Fuarı’nın kapıları geldi aklıma!

    Fuarı bilenler bilir! Bilmeyenler için anlatalım. Beş kapılıdır Kültür Park!

    Her birinin adı yakın tarihimizin köşe taşlarından birisidir!

    26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 9 Eylül’de, İzmir’de düşmanın denize dökülmesiyle taçlanmıştır.

    20141206_081738sfsfsdfdsfdsfs

    Her olay sıralıdır ve bu sıranın bir anlamı vardır!

    Örneğin, ülkenin tapu senedi Lozan’da alınmadan Cumhuriyet kurulmamıştır!

    LOZAN1

    Lozan’da çözüme kavuşturulamayan boğazlar sorunu Montrö’de antlaşmaya bağlanmıştır.

    montro_meydani_guvercin_ucuran_kadin_heykeli15

    Lozan’da çözümlenemeyen bir başka sorun olan Hatay da izleyen yıllarda Türkiye sınırları içine katılmıştır. Biraz uzakta da olsa Hatay adı da yaşatılır İzmir’de!

    0a4b185701c299852be251e0db80afb5

    Ne İzmir’de ne de Türkiye’nin bir başka yerinde Musul adını taşıyan yer yoktur. Çünkü, tam da çözüme kavuşturulacakken Şeyh Sait İsyanı aracılığıyla önüne geçilmiştir çözümün!

    Lozan’ın her yıldönümünde bazı utanıp arlanmazlar toprak kaybı yaşadığımızı söyleyip Lozan üzerinden Cumhuriyet ve Atatürk karalamasına girişirler!

    İnanmayın!

    lozan

    Gerçekle ilintisi yoktur bu saçmalamaların!

    Lozan Kutlu Olsun!

    Düşmanla elbirliği yapılıp yırtılmaya çalışılsa da bir asırdır dim dik ayaktadır bu anlamlı antlaşma!

    Ceyhun BALCI, 23.07.2015

  • İLK BAKIŞTA POLONYA

    İLK BAKIŞTA POLONYA

    $T2eC16N,!w0FI,Cfi+FNBSIghBty-!--60_35

    Polonya yüzölçümü (312.000 km2) ve nüfusu (39 milyon) bakımından Türkiye’nin yarısı büyüklüğünde bir doğu Avrupa ülkesi. Halkı büyük çoğunlukla Leh kökenli ve Katolik mezhebinden. Az sayıda Alman, Ukraynalı ve Beyaz Rus etnik dağılımın diğer unsurlarını oluşturmakta. Sayıları bir kaç binle sınırlı da olsa Tatar varlığından da söz etmek olası Polonya’da.

    polonya-haritasi

    Polonya, güneyindeki Karpatlar bir yana bırakılırsa dağsız, tabak gibi bir ova ülkesi. Diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi son derece sulak. En uzun ırmağı Vistül. Karpat dağlarından doğan Vistül 1000 kilometreyi aşkın yol alarak ülkeyi ortadan ikiye böldükten sonra Baltık’la buluşuyor.

    VİSTÜLDE KÖPRÜ (2) VİSTÜLDE KÖPRÜ (4)

    Polonya halkının çoğunluğunu oluşturanların sıfatı olan Leh varlıklı ve soylu anlamına geliyor. İki parçalı bayraklarının alt yarısını oluşturan kırmızı şimdi yerinde yeller esen sosyalizmi, üst yarısındaki beyaz ise barışı simgeliyor. 1944’te başlayıp, 1990’larda sonlanan sosyalist dönem bayrağın yanı sıra kentlerde de izlerini korumayı başarmış durumda.

    IMG_4690 IMG_4691

    Varşova’da Komünist dönemden kalma otomobil

    IMG_4699

    Varşova’da Bilim ve Kültür Sarayı (1955 yapımı Gotik biçemli yapı Stalin’in armağanı)

    Polonya tarihini XI. yüzyılın sonlarına doğru başlatmak olası. İlk hükümdar Piast hanedanından I. Mieszko. Miezsko aynı zamanda ayı anlamına da geliyor. Ayı algısının bizden oldukça farklı olduğuna kuşku yok.

    Varlığını sürdürse de günümüzde önem taşımayan bir yerleşim olan ilk başkent Gniezno kartal yuvası demek. Kartal Gniezno’ya inat ülkenin simgesi olmayı sürdürüyor.

    npolandtour

    Polonya bulunduğu yer bakımından hep varlık savaşımı vermiş bir ülke. Özellikle, sürekli yayılma peşindeki Kutsal Roma Germen İmparatorluğu tarih boyunca Polonya’nın başının derdi olmuş. Töton Şüvalyeleri aracılığıyla Polonya’ya egemen olma savaşı veren Almanlarla Polonyalılar arasındaki güç savaşımı inişli çıkışlı bir gidiş göstermiş.

    Gniezno’dan sonra başkent olan Krakov’un bu ayrıcalığına kral Sigismund tarafından son verilmiş ve Varşova XVI. yüzyıl başında başkent koltuğuna oturmuş. Buna karşın, Krakov önemini yitirmemiş. Varşova başkent olmanın rüzgârını arkasına alarak daha hızlı bir gelişme göstermiş. Polonya hükümdarlığının evlilikler yoluyla Litvanyalılara ve Macarlara da geçmişliği olmuş. Özellikle, XVI. yüzyıl ortasındaki Polonya-Litvanya Birliği tarih sahnesine çıkmış. Kral Jagiello döneminde Töton Şövalyeleri Grunwald Savaşı’nda yenilgiye uğratılarak önemli bir kazanım sağlanmış. Polonya topraklarının dörde katlanması sonucuna yol açan bu başarı oğul IV Kazimierz tarafından da 13 yıl savaşları kazanılarak sürdürülmüş. Birliğin yarattığı sinerjiye karşın Rusya, Prusya, İsveç ve Avusturya arasında sıkışan ülkede çöküşün ve tarih sahnesinden silinişin önüne geçilememiş.

    IMG_4250

    Krakov’da Grunwald Anıtı

    XVIII. yüzyıl sonunda haritadan silinen Polonya uzunca bir işgal dönemi yaşadıktan sonra düşmanlarının yenilgisiyle sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nı izleyerek yeniden doğmuş.

    1918’de kurulan 1. Cumhuriyet bu kez de Germanya İmparatorluğu sevdalısı Hitler’in boy hedefi olunca II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte sonlanmak durumunda kalmış. Bir önceki dünya savaşıyla doğan Polonya sonrakiyle birlikte bir kez daha uykuya yatmak zorunda kalmış. Bu kezki uyku çok daha bedelli, acılı ve yitimli olmuş. Ülkedeki Yahudi varlığı tümüyle yok olurken Polonyalıların da payına kan, gözyaşı ve ölüm düşmüş bu 6 yıllık dönem boyunca. Başladığı ve bittiği yer olarak Polonya bu ikinci paylaşım savaşını dolu dolu yaşamıştır dense yeridir.

    IMG_4176

    Birkenau’da Cehennem Kapısı (Ölüm Kapısı)

    İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sosyalist cumhuriyetin proleterya diktatörlüğü savının Dayanışma Sensikası Başkanı Lech Walesa önderliğinde tarihe gömülmesi de bir başka ilginç dönüm noktası sayılmalıdır. Proleterya Diktatörlüğü proleteryanın başkaldırısıyla çekilmiştir tarih sahnesinden.

    Üçüncü Cumhuriyet 2004’teki AB üyeliğiyle yeni bir yoldadır artık. Para birliğine girilmediği için sözcük anlamı altın olan Ziloti (PLN) varlığını sürdürmektedir. Kişi başına düşen ulusal gelir 15 bin doları aşkındır.

    two-polish-zloty-coin-24780292

    İSTANBUL’DA LEH DİYASPORASI

    Leh-Türk ilişkilerinin başlangıcını XI. yüzyıldan başlayarak etkili olan Tatar (Moğol) akınlarına dayandırmak olasıdır. Sayıları bir kaç binle sınırlı olsa da bugünün Polonya sınırları içindeki Tatar varlığı bin yılı aşkın bir tarihin silinmez izidir. Tatar akınlarının zamanın Polonya kentlerinde önemli yıkımlara yol açtığı da bir gerçektir.

    İzleyen dönemde de Türk-Leh ilişkileri Osmanlı döneminde yine savaşlar aracılığıyla sürmüştür. Niğbolu, Varna ve Kosova savaşları bu savaşçıl ilişkilere önemli örneklerdir.

    1683’te bu kez Jan Sobieski Osmanlı’ya karşı önemli bir tarih sayfası yazılmasında etkili olmuş. Yalnızca Polonya için değil Avrupa için de önemli bir başarı sayfası oluşturulmuş böylelikle. II. Viyana Kuşatması’nda da başarısız olan Osmanlı’nın Avrupa kapılarına dayanma hevesi bir daha canlanmamacasına kırılmış. 1699’daki Karlofça Antlaşması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmayla Osmanlı Polonya’ya karşı toprak yitirmiş ve artık küçülme dönemine adım atmıştır. İzleyen dönemlerde toprak kaybı hızlanan Osmanlı bilindiği gibi XX. yüzyılın başında Avrupa’dan tümüyle silinmiştir.

    JAN SOBİESKİ (2)

    Krakov’da Jan Sobieski Anıtı

    sobieski175

    Sobieski Votkası

    Bu bile Türk-Polonya ilişkilerini düşmanlık zeminine taşımaya yetmemiştir.

    Lehistan XVIII. Yüzyıl sonunda uğradığı işgalle birlikte XX. yüzyılın başına kadar sürecek bir uykuya daldığında bu duruma tek tepki Osmanlı’dan gelmiş. Her ne kadar Osmanlı, içinde bulunduğu durumda Lehistan’a eylemli bir yardımda bulunamadıysa da; bu duyarlılığı bile fazlasıyla övgüye konu olmuş. Hatta, bununla ilgili olarak Polonya’da kurtuluş için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” tarihi verilir olmuş.

    184457b

    Belki de bu yakınlaşmanın etkisiyle Polonyalılar bu kez Kırım’da Osmanlı yanında savaşmışlar Ruslara karşı.

    XIX. yüzyılda yıkılan Polonya’nın sürgüne gönderilen önderleri ağırlıklı olarak Paris’e gitmişler. Polonyalı sürgünlerin siyasi önderi Adam Czartorsky İstanbul’da da gruplaşmanın doğru olacağı düşüncesiyle Polonezköy’ü kurmuş (1830). İlk adı Adampol olan bu Polak yerleşiminin adı sonradan Polonezköy’e dönüşmüş.

    414

    Bu önemli gelişme çok önemli Polonyalı kişiliklerin İstanbul serüveni için başlangıç oluşturmuş. Başka bir yazıya konu olabilecek Polonyalı Türkler’den bile söz etmek olasıdır bu süreçten sonra.

    Dostluklar ama çoğunlukla da karşıtlıklar üzerinde yükselen Türk-Polonya ilişkilerinin son halkası Galiçya’da oluşmuştur. Bugünkü Polonya’nın güneydoğusuyla, bugünkü Ukrayna’nın batısını kapsayan Galiçya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı askerleriyle tanışmıştır. Sokaklarında dolaştığımız Krakov’da Osmanlı askerleri boy göstermiş ve Polonya halkını korkutmaktan çok ilgilerini çekmiştir bu ilginç durum. Oysa, Osmanlı askerleri Galiçya’ya Polonya’yı işgal altında tutan Alman ve Avusturya devletlerinin bağlaşığı olarak gelmiştir. Vatan savunması görevinin yanı sıra Alman çıkarlarını önceleyen işlevlerle ve cephelerle donatılan Osmanlı’nın Galiçya topraklarını da kanıyla sulaması, canıyla buluşturması ilginç ve ibretlik bir başka önemli nottur. Gerçekte Galiçya bize o kadar uzak ve yabancı bir coğrafyadır ki; Osmanlı askeri “Komutanım Galiçya ne yana Düşer?” diye sormak durumunda kalır kumandanına.

    276329 galicya osmanlinin-savastigi-cepheler

    Alman ve Avusturya imparatorluklarıyla birlikte Osmanlı’yı da tarihten silen I. Dünya Savaşı yazgının cilvesine bakın ki; Polonya’nın yeniden doğuşu anlamına gelmiştir. II. Dünya Savaşı’na dek sürecek kadar kısa da olsa Polonya’da ilk cumhuriyet bu savaşın sonunda kurulmuştur.

    IMG_4605

    Krakov’da Dayanışma Sendikası 

    indir indir (1)

    İnişli çıkışlı Polonya tarihi 90’lı yıllarda kurulan III. Cumhuriyet’le birlikte bir dengeye kavuşmuş görünmektedir.

  • KAYNAYAN KAZANDAN SIÇRAYAN SULAR

    siyah_kurdela_02

    Suruç’ta bugün 30’dan fazla insanımızı aramızdan alan yanı başımızda kaynayan kazandan sıçrayan sulardır. Yazık ki ülkemiz bu kaynayan kazanın ateşini harlama suçu işlemiştir, işlemektedir. Dün Reyhanlı ve Ulukışla; bugün Suruç! Yarın? Bilen yok!

    Daha bir kaç gün önce Reyhanlı’da bir araya getirilmiş olan Esad karşıtı cephenin toplantısından sonra Suruç’ta patlayan bomba tam bir ironi yaratmıştır!

    Öncekilerde olduğu gibi bir kez daha kim yaptı sorusuna yanıt aranıyor. IŞİD yapmışsa derin bir oh çekilecek belli ki! Oysa, bugün sorulması gereken soru bu değildir!

    Dört yıldır kundaklanan Suriye gerçeği var karşımızda! Üstelik bizim katkı ve yardımlarımızla! Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları eleğin de ötesine geçmiştir. Giren, çıkan belirsizdir.

    Seçilmiş bir hükümetin önde gelen görevi yurttaşlarının iç ve dış güvenliğini sağlamaktır! Komşu bir ülkede gerçekleşmesi arzu edilen iktidar değişikliğinin değirmenine su taşımak değildir!

    Neden oldu sorusuna yanıt ülkemizi yönetenlerin dış politika anlayışındadır! Bu soru sorulup yanıtı bulunmadıkça; bununla da yetinilmeyip gereği yerine getirilmedikçe huzur ve yaşam güvencesi yoktur Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının!

    Bugün Suruç’ta yitirilen kadar insan Suriye’nin Halep, Humus ve başka kentlerinde yitiriliyor! Bu kazan kaynamaktayken sıçrayan sudur bugün Suruç’ta patlayan bomba!

    Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler aklını başına toplamak zorundadır. Elbette, bunun için öncelikle bu ülkede yaşayanların akıl ve izan çizgisine dönmeleri gereği ortada durmaktadır.

    Çözüm sunmayan tersine karmaşayı derinleştiren seçim sonuçları bir kez daha iyice irdelenmelidir!
    Şu günlerde koalisyon görüşmelerine dalan dörtlü beceriksizlik Suruç’ta yaşananlardan sorumludur!

    Bırakınız RTE’ye hesap sormayı, TC tarihinin en büyük ölçekli hırsızlık ve uğursuzluk dosyalarını açmayı; sokaktaki vatandaşının can ve mal güvenliğini dert eden bir koalisyon şartı öne süren var mı?

    Varsa yoksa emperyalizm şakşakçılığı! İktidar aşkı ve koltuğa tutunma sevdası!

    Dörtlü beceriksizlere bir sorum var!

    Şu ya da bu şekilde koalisyona girdiğinizde Suriye’yi kundaklamaktan vazgeçecek midir Türkiye?

    Bu soruya vereceğiniz yanıt ülkenin yakın ve uzak gelecekteki esenliğini belirlemiş olacaktır!

    Sınır güvenliğini sağlayın!

    Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehlikeler konusunda bu ülkeyle işbirliği yapın!

    Kafa kesici, koridorcu fırsatçıların işini bitirin!

    Bakın bakalım terörün T’si kalıyor mu ortada!

    Ceyhun Balcı

  • BİR ÖLÜM İLANI

    timthumb

    Yeni yılla birlikte yeni bir umut doğmuştu! En azından gözümüze görünen oydu! Belki de biz öyle sandık!

    Her neyse!

    Komşu Yunanistan bir sihirli değnekle dokunulmuşcasına rüyadan uyandı!

    Umudun kaynağı genç SYRIZA anlaşılmaz biçimde (belki de ben ve benim gibilerin anlayamayacağı şekilde) teslim oldu!

    Hem de iki hafta önceki halk oylamasıyla halkın desteğini arkasına almışken!

    Hem de atacağı hiç bir adım halk gözünde kabul edilemezlik sorunu çekmeyecekken!

    Başka bir Yunanistan, başka bir AB ve elbette başka bir dünya mümkün demeye hazırlananları düş kırıklığına uğratırcasına!

    SYRIZA ÖLMÜŞTÜR!

    Hem de kendi eylemiyle, hara-kiri yaparak!

    Şimdilik solmuştur umutlar!

    Ama, SYRIZA ile olmayacaksa hiç olmayacak demek de değildir!

    Bu anlaşmayla Yunan halkının boğazına çökülmesi güvence altına alınmıştır!

    Bundan sonra halk ne diyecektir?

    Ya da halkın dediklerine, diyeceklerine çevirmenlik yapacak bir başka güç odağı oluşabilecek midir?

    Aralarında benim de bulunduğum sayısız kimse umut kabarması yaşarken, kimileri de umutsuzluk anaforuna kapılmış gibiydiler!

    Onlar haklı çıktı!

    Ama, bugünleri öngörmek için sağlam bir gerekçeleri var mıydı?

    Yalnızca meraktan soruyorum!

    Bu gerekçeleri öğrenip bir sonraki sefere öngörebilmek için!

    SYRIZA dünya siyaset tarihinin en kısa ömürlü politik hareketlerinden birisi olabilir!

    Tıpkı saman alevi gibi!

    Ceyhun BALCI, 14.07.2015

  • ONLAR PLUTON’A,
    BİZ BALATON(*)’A!

    insanlik-pluton-un-yaninda-57446-5

    Okul bilgilerimize bakılırsa Plüton güneş sisteminin en uzaktaki gezegeniydi. Uzakta olduğundan mı nedir; insanoğlu tarafından fark edilmesi için 1930’un beklenmesi gerekmiştir!

    2006’da Pluton yolculuğuna başlayan NASA uzay aracı New Horizons (Yeni Ufuklar) yaklaşık 10 yıl boyunca durmaksızın 3 milyar mil yol alarak Pluton’ yaklaşabildi.

    Bu arada bizlere gezegen olarak öğretilen Pluton’un statüsünde üçüncü binyılın başında indirime gidildi. Pluton’dan % 27 daha oylumlu olan Eris’in bulunuşuyla birlikte Pluton gezegeni yni bir sıfat kazanmış oldu.

    Yine de insanların uzaktaki cüceye ilgisi dağılmadı! Yeni Ufuklar bu ilginin kanıtı olarak yol aldı 10 yıl boyunca!

    Karanlık ve soğuk bir gök cismi olmasından yola çıkılarak mitolojideki yeraltı tanrısı Plüton’un adı uygun görüldü bu uzaktaki cüceye!

    Dünyanın uydusu ayla karşılaştırıldığında daha küçük bir oyluma sahip! Ama, durumu tartışmalı Charon’un yanı sıra Nix ve Hydra adlı iki uydusu daha olduğu bilindiğine göre boyutuyla işlevi orantısız bir durum çıkmış oluyor ortaya!

    2300 km’lik çapıyla ayın % 66’sına denk düşen bir büyüklükte bu cüce gezegen! Yüzeyindeki – 238 C’lik sıcaklık dünyada düşünülmesi bile olanaksız bir soğuğa karşılık geliyor. Bu nedenle atmosferinin bile buz tuttuğu sanılıyor.

    İnsanlığın Pluton’a erişerek, dünyayı ayrıcalıklı konumdan çıkartan ve böylelikle galakside bir noktaya indirgeyen gökbilimsel devrimin önderleri Kopernik, Kepler ve Galile’yle başlayan yolculuğu biraz daha ileri götürdüğü söylenebilir. Akıldan çıkartılmamalıdır ki; güneşe oldukça uzak da olsa Plüton güneş sisteminin bir parçasıdır. On yıllık yolculukla varılabilen nokta şimdilik burasıdır.
    Yeryüzünde Plüton’a varanların yanı sıra ancak Balaton’a gidebilenlerin bolluğu önemli bir çelişkidir! Bunca bilimsel ve teknolojik gelişmeye karşılık insanlığın evrende ifade ettiği anlamı da fazla abartmamak gerekir.

    İnsanlığın evrendeki yolculuğundaki en önemli aşama olan Plüton seferinin yanı sıra uzaklara gitmeden önce de başarması gereken sayısız iş ve görev olduğunu bilmem söylemeye gerek var mıdır?

    Doğacıl bir yaşam ve onun doğal gereği olarak hakça paylaşım ilk görevlerden olmalı!

    İnsana evrende bir hiç olduğunu anımsatması gereken bu durum insan dediğimiz sözüm ona en gelişmiş varlığın haddini bilmesi gereğini de kim bilir kaçıncı kez ortaya koymuş olmuyor mu?

    Ceyhun BALCI, 14.07.2015

    (*) Balaton : Macaristan’da büyükçe bir göl!

  • SEREBRENİTSA

    SEREBRENİTSA
    bosnia_herzegovina_pol97
    Yirminci yıldönümünde Serebrenitsa kurbanları anılıyor. Sanal ortamda 11 Temmuz 1995’te 8 binden fazla Boşnak’ın Serebrenitsa’da Sırplar tarafından topluca öldürüldüğü yazılı. Doğru! Bu başlık altında yazılı olan bir şey daha var ki; son derece önemli!
    Olay sırasında bölgede BM güçleri de var! Serebrenitsa güvenli bölge olarak görülüyor ve güvenliğinden Hollanda birliği sorumlu! Sekiz bin Boşnak’ın öldürülmesinden onları öldürenler kadar Hollanda birliği ve dolayısı ile de BM sorumludur! Geçtiğimiz günlerde BM Güvenlik Konseyi’nde bu olayın “soykırım” olarak tanınması konusunda oylama yapılmıştı. Bu yapılmadan önce BM’nin bu olaydaki sorumluluğu konusunda kendisini soruşturması gerekirdi.

    IMG_8385 ANI DEFTERİ

    Kuşatma sırasında Saraybosna’nın soluk borusu olmuş Tünel! Havaalanı ve yabancıların bulunduğu noktaları koruma kudreti gösterenler 8000 Boşnak’ı Serebrenitsa’da katliamdan koruyamamışlar. Bunları bilince anı defterine bir şeyler yazma gereği duymuşum!
    Yirminci yüzyılın son on yılına girilirken sosyalist blokun yıkılması özellikle Avrupa’nın doğusunda batılıların denetimsiz bir güç olarak boy göstermesine yol açtı!
    II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti yeni paradigmanın önde gelen hedef ülkelerinden birisi oldu. Hitler faşizmine karşı kahramanca çarpışan ve vatanını savunan Tito önderliğindeki Yugoslav milliyetleri, bu başarılarını savaş sonunda Yugoslavya ile taçlandırdılar. Her ne kadar sosyalizmi benimsemiş olsalar da; Yugoslavlar farklı bir yol izlediler. Sovyet egemenliğindeki Doğu Bloku’ndan uzak durdular. Ama, batıya da teslim olmadılar. Bağlantısızlar hareketinin önde gelen gücü olmayı seçtiler.

    IMG_8219

    Mareşal Tito Caddesi Saraybosna’da. Bunca boğazlaşma sonrasında korunduğuna göre saygınlığı sürüyor demektir.

    Yugoslavya’da doksanlı yıllarda yaşanan bir tür paylaşım savaşıydı. Başını Almanya’nın çektiği Batı Avrupa Slovenya ve Hırvatistan’la başlayan Yugoslavyalaştırma sürecini başlatan güç oldular. Bu yola diğer Yugoslav cumhuriyetlerinin girmesi beklenmeyen bir durum değildi. Ama, bu süreçten payına en çok kan ve gözyaşı düşen ise Bosna-Hersek oldu.
    Yugoslavyalaştırma etkisine tepki bu ülkenin kurucu unsuru olan Sırplardan geldi. Tepki doğru, hedef yanlıştı! Tam da düşülmesi istenen tuzaktı bu!
    Slovenya’yı teğet geçen boğazlaşma, Hırvatistan’da yaşansa da Bosna-Hersek’teki yoğunlukta olmadı! Bugün Bosna-Hersek’e you düşenler 20 yıl geride kalmış olan bu boğazlaşmaya ilişkin izleri yapıların bedeninde göreceklerdir. Özellikle korunmuştur bu izler!
    Dize getirilen sosyalizmin ardından o yolu seçmiş olan ulusların biri birine düşmesi ve boğazlaşmaya varan bir çatışma içine girmesi “emperyalizm böler” deneyimini bir kez daha doğrulamıştır.
    Serebrenitsa katliamının 20. yıldönümünde bu gerçek hiç unutulmamalıdır!
    Eski Yugoslavya’nın Makedonya, Karadağ, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’ini bundan 3 yıl önce görmüştüm. Emperyalizmin ulusları bölme ve parçalama konusundaki ustalığını ve yazık ki başarısını görmek canımı sıkmıştı.
    Geçen yılki Belgrad gezisi madalyonun ters yüzünü görmemi sağladı.
    Bu gezide de Yugoslavya gerçeğinin mimarı Tito’yu tanıma fırsatı buldum.
    Serebrenitsa’yı batı gözlükleriyle irdeleyenlere karşılık ben de inadına Tito ve Yugoslavya diyorum!
    İnsanlığın geçmişi konusundaki unutkanlığı tarihi bir kez daha yaşamasıyla sonuçlanıyor!
    Yazık oldu Yugoslavya’ya!
    Dökülen kan ve gözyaşı da cabası!
    Serebrenitsa kurbanlarının sorumluluğu BM’ye ve Avrupa’ya aittir! Hedef şaşırılmasın!
    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/08/27/yugoslavya/

  • ALİ İSMAİL KORKMAZ

    ALİ İSMAİL KORKMAZ
    (18 Mart 1994-10 Temmuz 2013)

    ali_ismail_arda_guler.jpg_0

    Gezi’nin şehit gençlerinden birisini sevgi ve özlemle anıyoruz!

    Özgeçmişine bakıp da oğlumdan 5 gün önce dünyaya gelmiş olduğunu anlayınca içim cız etti!

    Önünde yılları varken üniformalı/üniformasız sınıflaraltı bir kaç serserinin kapıkulu saldırganlığı sonucu sonsuzluğa göçtü!

    Ali İsmail Korkmaz!

    Hem övüncümüz ve yüzakımız!

    Hem de utancımız oldu!

    Sokaktaki gencine sahip çıkamayan biz geride kalanlar utanç içindeyiz!

    Soyadı gibi davranıp gözüpek olduğu için bir kez öldü Ali İsmail Korkmaz!

    Her gün ölen korkakların utancıdır Ali İsmail Korkmaz!

    Elbette eğer anlayabildilerse, utanacak yüzleri kaldıysa!

    Anısı hiç ölmeyecek bu güzel yüzlü gencimizin ruhu çoktan yüceldi!

    Ceyhun BALCI, 09.07.2015

    IMG_0744

    Gezi direnişi günlerinde İzmir’den aforizmalar!

  • YUNANİSTAN’IN HAYIR’I

    greece.si
    Yunanlar Pazar günü yapılan halk oylamasında tüm baskıya ve yönlendirmeye karşın “HAYIR” dediler.
    Sosyal medyada Syriza ve Çipras’ın Soros ilişkisi üzerine yazılara rastladım. Vardır diyenin kanıtlaması, yoktur diyenin de kanıt olması durumunda bunu çürütmesi gerekir. Başka deyişle, sezgiler ve soyut öngörüler böylesi bir sava kaynaklık etmemelidir!
    Her şey bir yana, hiç olmazsa bu kez sevinme hakkımı kullanmak istiyorum! Böyle bir fırsat bir daha kim bilir ne zaman çıkacak karşımıza! Özellikle, Türk siyasetinin dincilik ve etnikçilik çamuruyla bezendiği bugünlerde!
    Bu durumda komplo kuramlarına değil de gerçeklere bakmak gerekiyor!
    Yunanlar Pazar günü HAYIR diyerek kemer sıkmayı yadsıdılar! Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse, Yunanistan’ın borçlarından kaynaklanan açığın halkın sırtına yüklenmesine HAYIR dediler. Buna benzer bir karşı çıkış ve başkaldırıya alışık olunmadığı için de ses getirmiş oldu bu dik duruş!
    Bence olayın özeti budur! Günün birinde Çipras’ın Soros’un adamı olduğu kanıtlanırsa onu da ayrıca konuşuruz.
    Bu rest çekiş birkaç ay önce gerçekleşmiş olsa Avrupa’nın yüreği daha fazla hoplatılmış olabilirdi. Oyalama sürecinde özellikle alacaklı Fransız ve Alman bankalarının alacakları kamu borcuna dönüştürüldü. Dolayısı ile, Yunan krizinden kaynaklanacak olası zararların Alman ve Fransız halkının sırtına yüklenmesi güvence altına alınmış oldu.
    Bu da şaşırtıcı değil elbette!
    Para babalarının, büyük anamal sahiplerinin bu gibi durumlarda yerleşikleşmiş davranış biçimi.
    Birkaç ay önce yaşanmış olsaydı bu rest çekiş para babaları da zarar görecekti. Ve belki de bir ölçüde asıl zararı görmesi gerekenler, zamanında kazanç uğruna riske girenler önemli bir ders almış olacaklardı!
    Yunan halkının HAYIR’ına sevinirken, AB efendilerinin ucuz kurtulmalarına üzüldüm!
    Ceyhun BALCI, 08.07.2015

  • HASTADAN AL HABERİ

    HASTADAN AL HABERİ!

    9eylul

    06.07.2015 tarihli 9 Eylül gazetesinde yayımlanmıştır.

    Çocuktan al haberi özdeyişimizi birazcık uyarladığımın farkındayım! İşimiz hekimlik olunca haber kaynağımızın hasta olmasına şaşırılmamalı!
    Uzun yıllardır Almanya’da da yaşamış olan ve dolayısı ile orada da sağlık bakımı hakkı olan hastamla kendiliğinden gelişen diyalog bizdeki sağlık hizmetinin hastalıklarını ortaya koyması bakımından anlamlıydı. Bu diyalog aynı zamanda hastayla söyleşmenin, ona dokunmanın önemini yansıtması bakımından da önemli ipuçları içermekteydi.
    Özetlemem gerekirse, belindeki ağrılardan yakınan hasta Almanya’da önerilen tedaviyi kabul etmeden önce, gelmişken Türk hekimlerinin görüşünü alma gereksinimi içindeydi. Türkiye’deki bir başka kuruma başvurusunda yaşadıkları ayrıca yakınma kaynağına dönüşmüştü. Hekimin kendisini dinlemediğini, dokunmadığını ve kestirmeden emar istediğini şaşırarak anlattı. Oysa, Almanya’da bir hastadan emar istemenin kolay kolay düşünülmediğini; hele hele bir şekilde emar çekimi yapıldıysa aynı gerekçeyle, kısa zaman aralığında bir ikincisinin istenmesinin belirli koşullara bağlı olduğunu o kadar yalın ve anlaşılır bir dille anlattı ki! Bu sözleri karşılıksız bırakmam düşünülemezdi.
    Bizim daha varlıklı(!) ve bollukçu(!) olduğumuza ucuzculuğumuzu(!) da eklemem kaçınılmazdı!
    Almanya ve Türkiye sağlık ortamında hizmet alan bir vatandaşımızın gözlemlerini son derece öğretici buldum.
    Türkiye sağlık ortamını özetlemek için nicelik patlaması terimini kullanmak yeterli olacaktır. Örneğin, Türkiye’de bir yılda 100 milyonu aşkın insan yalnızca acil servislere başvuru yapabilmektedir. Önemli bölümünün acillik hasta olmayışıyla teselli bulsak da sistemin çarpıklığını ve yanlışlığını ortaya koyması bakımından önemsenmesi gereken bir veridir bu! Bu sayı toplam hekim başvurusu söz konusu olduğunda kişi başına 9-10’u zorlayabilmektedir. Bu kadar çok (ve olasılıkla da gereksiz ve disiplinsiz başvuru ortamında) sayıda hastanın var olduğu ortamda hekimin hastaya yeterince zaman ayıramaması sıradan bir duruma dönüşmüş olmaktadır. Böyle bir durumda ise hekim hastasına tanı koyabilmek için başta görüntüleme ve laboratuvar olmak üzere yardımcı incelemelere dört elle sarılmak durumunda kalmaktadır. Hekim tarafından yapılan bir hata gibi gözükse de gerçek neden sistemde aranmalıdır.
    Yardımcı incelemeler söz konusu olduğunda MR görüntülemesine ayrı bir parantez açmak gerekir. Türkiye’de dış etkenlerin de zorlayıcılığı sonucunda her 1000 hastadan 97’sine MR çekimi yapılırken bu sayının Avrupa’da 20’ler düzeyinde olduğunu biliyoruz. Bunca nicelik patlamasının nitelik aşınmasına yol açmasının yanı sıra benzer oranda bir harcama patlamasına da yol açması beklenir. Bunun da sürdürülemezlik anlamına gelmesi söz konusudur.
    Ancak, tam da burada imdada yetişen etken ucuz(cu)luktur. Hekimin emeğinden başlayarak diğer sağlık hizmetleri ve görüntülemelerde yaratılan ucuzculuk sistemin çökmesinin önündeki biricik sigortaya dönüşmüş durumdadır.
    Yine, örneklemek gerekirse Türkiye’de bir MRG çekimi hastanın ödediği katılım payı da içinde olmak üzere 100 TL karşılığında yapılabilmektedir. Bu bedelin Avrupa’da biraz daha düşük olmakla birlikte ABD’de 1.000 USD tutarına tırmanabildiğini bir kenara not etmekte yarar var. Bir kez daha ucuzculuğa dönülecek olursa; bu nedenledir ki sistemin akılcı kullanımı doğrultusunda kullanılabilecek düzenekler devreye sokulmamakta ve MRG isteklerinin denetim altında tutulmasına gerek görülmemektedir.
    Hastayla konuşmanın, söyleşmenin hastalığa tanı koymadaki katkısı kadar sağlık ekonomisindeki çarpıklıkları da ortaya koymada yararlı olduğu açık!
    Umulur ve dilenir ki; sağlık politikalarını oluşturanlar, yönlendirenler ve uygulayanlar da bu yalın gerçeğin farkına varsınlar. Sağlık hizmetinin salt oy avcılığı aracı olmadığının ayırdına varsınlar!
    Bir dileğimiz de insanımızdan olsun! Onlar da kendilerini hoşnut kılar görünümdeki nicelikli ama kalitesiz sağlık hizmetinin farkına varsın! Farkına varsın ki; niceliklisi kadar daha iyisini ve niteliklisini istesin!
    Ceyhun BALCI,