cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • BİR BAŞKADIR BENİM İNSANIM!

    cin_lokantasina_saldirip_uygur_turku_asciyi_dovduler_h26949_c628e

    İnsanımızın Çin’in yaptıklarına tepkisini görünce bir özdeyiş geldi aklıma! “Kendi gözündeki merteği görmez de başkasının gözünde çöp arar!”

    Dayanaksız bilgiler doğrultusunda Çinli avına çıkan insanımız hem kel, hem fodul durumuna düşüyor. Çekik gözlü kim var, kim yoksa kaybolsun ortadan!

    Bırakınız uzakdoğulu olmayı Tatar olmak bile risktir bugünlerde!

    İnsanımızın bugünkü Çin sınırları içindeki Türkistan’a ilgisi göz yaşartıcı!

    Düş görmekteki, olmayacak işler peşine düşmekteki beceriyi biraz da yakın çevresinde olanlara karşı göterebilsen diyeceğim güzel insanıma!

    Son 10 yılda vatan topraklarının ne kadarı yabancılara satıldı?

    Yine son yıllarda Ege’deki 150’yi aşkın ada, adacık ve kayalık Yunan eline geçti!

    Ülkenin güneyinde sınır da güvenliği de kalmadı! Öyle ki komşu Suriye’de ortaya çıkan karmaşa Kürt Koridoru ve onu izleyerek de bölünme tehlikesi doğurabilir!

    Türkiye AB’nin açık pazarı, NATO’nun kapıkulu oldu! Ülke toprakları yabancı askerler tarafından çiğneniyor, üsler oluşturulup bizim çıkarımıza olmayan askersel etkinlikler için kullanılıyor!

    Ey güzel insanım!

    Aklıma gelen bir kaçını sıraladığım onur kırıcılıkların farkında mısın?

    Farkındaysan neden sesin, soluğun çıkmıyor?

    Her zaman olduğu gibi işin kolayına kaçıyorsun!

    Çık meydana elinde bir bayrak, bir maket ve bir de çakmak! İçini boşaltmana yetip de artıyor! Çok değil bir kaç gün içinde unutup gidiyorsun! Ama, burnunun dibindeki ihanet sürüp gidiyor!

    Kolayı seçip kendini rahatlatıyorsun!

    Zoru seçersen rahatın kaçar değil mi? Süreklilik ister bu işler! Meydana çıkıp ateş yakıp ya da Sultanahmet’te çekik gözlü turist kovalayıp evine gitmek varken, ne işin var emek harcamayı gerektiren yerlerde!

    Her alanda olduğu gibi tepkisellikte de tembelliğe alıştırıldın güzel insanım!

    Umarım, Fransız ve İtalyanlara karşı yaptığın gibi şimdilerde düşman bellediğin Çin mallarını tüketmemeye niyetlenmezsin!

    Neden mi?

    Yaşamını kolaylaştıran, rahatlığını katlayan hemen her aygıtın yapıldığı yer Çin de ondan!

    Biraz aklını başına toplasan ne iyi edersin!

    Uzaklarda çöp arayacağına, yakınlara baksan her şeyi göreceksin!

    Ceyhun Balcı

  • başbağlar-drbaran

    BAŞBAĞLAR UNUTULMASIN!
    BİLİNÇLER KÖRELMESİN!
    1993 yılının Temmuz ayına acıklı bir başlangıç yapmıştı Türkiye! Önce 2 Temmuz’da Sivas’ta sahneye çıkan dinci gericilik insan yakarak ortaçağı hortlatmıştı. Türk toplumunun aradan geçen 22 yıla karşın bu vahşeti unutmadığını, unutmaya da eğilimli olmadığını sevinerek gözlemliyoruz. “Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem!” diyebilen siyasi önderlerin ibretlik duyarsızlığının ayrı bir yazı konusu olabileceğinin altını çizmekle yetiniyoruz.
    Yine aynı yılın temmuz ayında Madımak vahşetinin birkaç gün sonrasında 5 Temmuz’da Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde sahneye çıkan bölücü PKK terörü savunmasız 33 vatandaşımızı aramızdan almıştı. Aralarında yaşlıların, kadınların ve bebeklerin bulunduğu 33 yurttaşımızı anımsadığımız söylenebilir mi? Sanal ortamdaki arama motoruna Başbağlar yazdığınızda karşınıza çıkacak 63 bin sonuç fazlasıyla bilgilendirici olacaktır. Bu başlık altında karşınıza çıkacak fotoğraflar vahşetin boyutlarını kavrayabilmenizi sağlayacaktır. Yine de bu fotoğraflara bakmamanızı öğütlerim!
    1993 yılının temmuz ayının ilk birkaç gününe sığan bu ardışık iki vahşette sahne alanlar öz kardeş kadar yakındır biri birlerine.
    Madımak vahşetine sahip çıkar görünüp, Cumhuriyet’in en değerli ilkelerinden laiklik’e sırt çevirenlerin Başbağlar söz konusu olunca ilgisiz bir tutum içine girmeleri gerçekte onların maskesini düşürmeye de yaraması bakımından önemlidir.
    Bir yanda dinci gericilik diğer yanda bölücü PKK terörü! Her ikisi de ortak hedefleri olan, ortaçağ özlemciliğiyle yoğurulmuş iki emperyalist maşadır! Tarih boyunca omuz omuza olmuş, farklı zaman ve mekânlarda sahne alsalar da aynı hedefe yürümüşlerdir.
    Madımak’taki Cumhuriyet’e meydan okuma, Başbağlar’daki bölücü terörle perçinlenmiştir gerçekte.
    Durum bu kadar açık, seçik ortadayken Madımak’ı anımsar gibi yapıp, içtenlikli olmasa da gözyaşı döküp Başbağlar’ı göz ardı etmek sıradan bir unutkanlıkla açıklanabilir mi? Kol kola, omuz omuza yürüyen iki kardeşten bölücü PKK terörünü görmezden gelmek, Başbağlar’da yaşamlarını yitiren 33 insanımızı unutmak insanlıkla da, aydın sorumluluğuyla da bağdaşır mı?
    Dinci gericiliğin bölücü teröre, bölücü terörün de dinci gericiliğe göz kırpmakta olduğunu gündemi ve olayları özenle izleyenler kolaylıkla fark edebilirler. Buna bağlı olarak da dinci gericiliğin bölücü teröre, benzer şekilde bölücü terörün de dinci gericiliğe ilaç olamayacağını anlamak hiç de zor değildir.
    Madımak’la neredeyse eş zamanlı olarak sahneye konulan Başbağlar katliamı unutulmasın, unutturulmasın! Belki böylelikle başımızdaki çoklu dert sarmalı fark edilir ve ondan kurtulma yolunda adım atılabilir!
    Hem Madımak’ta hem de Başbağlar’da yitirdiğimiz canların anısına saygıyla! Bilinçlerimizi köreltmekten vazgeçip, keskinleştirmek dileğiyle!
    Ceyhun BALCI,

  • KAMER GENÇ

    KAMER GENÇ

    22321107
    Kamer Genç adının kulağıma ilk çalınışı 30 yılı aşkın süre öncedir. 12 Eylül 1980’den sonra anayasanın askıda olduğu günlerdi. Bir yandan da yeni, bol gelmeyen anayasa yapım çalışmalarının yapıldığı dönemden geçilmekteydi. Cuntanın anayasasına geçerlilik kazandırmak ve tartışıldı dedirtmek için Danışma Meclisi oluşturulmuştu. Atanmıştı demek çok daha doğru olur. Seçim falan hak getire!
    Kamer Genç o meclisin Tunceli üyesiydi.
    Her akşam radyoda Danışma Meclisi’nin çalışmaları özetlenir ve anayasanın maddeleri üzerinde meclis üyelerinin görüşleri yansıtılırdı.
    Neredeyse her maddeyle ilgili söz alan, mutlaka görüş bildiren ve hiç şaşmaz şekilde muhalefet eden tek kişiydi Kamer Genç! Adı belleğime o günlerde böylelikle kazınmıştı.
    Pek çok kişinin onu tanıması izleyen dönemdeki politikacı kimliğiyle oldu!
    Gülmece yönü öne çıkan, muhalefetini onunla süsleme becerisini gösteren özelliği renkli kişiliğinin sıradan bir parçasıydı. En öfkelendirici davranışını gülümseten bir başkasıyla tamamlayan sıra dışı bir siyaset ikonuydu demek abartı olmaz!
    Bağımsız olmak zorunda kaldığı dönemde memleketi Tunceli’de yarattığı etki belleklerden silinecek gibi değildir.
    Şimdilerde Dersimli olmanın dayanılmaz hafifliğine kapılanların karşısında Tuncelili olmaktan çekinmedi. Tuncelili olmak yerine Dersimli olmanın Cumhuriyet’e ve Atatürk Devrimleri’ne meydan okumayla eşanlamlı olduğunun fazlasıyla farkındaydı.
    Son dönemde rahatsızlığının da etkisiyle ortalıklarda görünmeyen Kamer Genç bağımsız olmaktan vazgeçip de partili olduğu andan başlayarak etkisini yitirmişti demek yanlış olmaz!
    TBMM’de bağımsızlara tanınan ayrıcalıkları ve söz hakkını çok iyi kullanması onu başka bağımsızlardan ayıran önde gelen özelliğiydi.
    Hastalığı gerekçe gösterilse de Tunceli sevdası ve son dönemde fırtınaya dönüşen değişim ve başkalaşım esintileri karşısında adaylığını olanaksızlaştırmıştı. Ağa, bey, şeyh ve derebeyi aşkının depreştiği günümüzde Atatürk ve Cumhuriyet haykırışlarına yer olamazdı. Zamanın ruhuna uygundu kısacası kendi partisince harcanması!
    Siyasetimizin bu sıra dışı figürüne güle güle demeden önce seçmenle kurduğu sıra dışı ilişkiye değinmeden geçmek onu anlatmayı eksik bırakmak anlamına gelir.
    Partidaşı vekil yanında çalıştırdığı kişinin aylığına el koyabilme hakkını bulurken kendinde; Kamer Genç’in memleketlilerine parasal konularda da epeyce yardımcı olduğu, işi onlara para kaptırmaya vardırdığı söylenirdi.
    Mumla arasanız bulabilir misiniz böyle vekili?
    Hem de bu devirde!
    Ceyhun BALCI, 02.07.2015

  • ZAMAN TÜNELİNDE KAYBOLMAK

    cbalci

    01.07.2015 tarihli Aydınlık’ın Özgürlük Meydanı sayfasında yayımlanmıştır. 

    Demirel’in ardından yapılan yorumlar atışmaya dönüşür oldu. Övenlerle yerenler biri birine girdi dense yeridir. Bana göre İki Demirel vardı!
    Birincisi “Bana hiç kimse sağcılar suç işliyor dedirtemez!” ya da “Verdimse ben verdim!” diyen kabul edilemezlikler Demirel’i idi.
    İkincisi ise, 1990’dan sonra beliren ve Cumhurbaşkanlığı dönemiyle birlikte iyice keskinleşen Cumhuriyet’e kol, kanat geren Demirel’di!
    İkincisine olan övgüm birincisine yergime engel olamazdı! Farklı şekilde söylemem gerekirse, birinci Demirel’in yanlışları ikincisinin doğrularını saptamama ve açıklıkla dile getirmeme engel değildi.
    Zaman tünelinin labirentlerinde kaybolmak işin kolayıydı. Bu tuzağa düşmek ve geçmişin karanlıklarında kaybolmak yerine güncele odaklanmak ve geleceği kurmak önceliğimiz olmalıydı.
    Bir örnekle açmaya çalışalım konuyu! Attilâ İlhan çok önemli bir yazın ve düşün insanıydı. Türkiye’nin nükleeri olmalı vurgusu yapmıştı her fırsatta. Böyle dedi diye onu defterimizden silmeyi aklımızın ucundan geçirdik mi?
    Buna benzer sayısız örnek bulabiliriz belgeliklerde!
    Bugün Türkiye, partileri önceden belirlenmiş olan ve sandalye sayıları seçimde tarafımıza onaylatılan bir siyaset ortamında koalisyon bulmacalarıyla oyalanıyor. Oysa, hangi seçenek söz konusu olursa olsun çözüm ve umar sunmuyor ülkeye!
    Böyle bir ortamda neyin mücadelesini yapıyoruz?
    “Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır!” sözü başat rehberimiz değil mi?
    Böylesi duyarlı bir dönemde geçmişte yaşananları, söylenenleri ve hatta karşıtlıkları bir kenara koymak gerekmiyor mu?
    Demirel için de aynı yöntemi benimseyemez miyiz?
    Böylelikle safları sıklaştırmak ve bu gibi çelişmelerle biri birimizi incitmekten uzak duramaz mıyız?
    Yalın gerçek Demirel’in bu dünyaya bir Cumhuriyetçi olarak veda etmiş olmasıysa eğer ve bizler de Cumhuriyetçi paydayı güçlendirmeyi temel amaç edinmişsek Demirel’in ardından bu noktaya odaklanan sözler söylemenin kime ne zararı olabilir?
    Zaman tünelinde kaybolmak mı yoksa geçmişi bir yana bırakıp geleceği kurmak mı?
    Seçim bizim!
    Ceyhun Balcı

  • TUNCAY ÖZKAN VE BEKİR COŞKUN
    Biri çiçeği burnunda vekil diğeri yılların köşe yazarı. Toplum gözünde saygın ve etkili kişilikler olduklarına da kuşku yok!
    Saygınlıklarına gölge düşürmeden eleştireceğim her ikisini de!

    Tuncay Özkan gönlündeki koalisyonu açıklamış! CHP-MHP-HDP bir araya gelerek Kürt Sorunu’nu çözerek ülkeyi rahatlatırlarmış. Bence bir sıralama hatası var Tuncay Özkan’ın saptamasında. Adını andığı üç parti seçimlerde RTE ve AKP’yi hedefe koyduklarına göre öncelikle seçmenin bu doğrultudaki istemini karşılamakla yükümlü değiller mi?
    http://odatv.com/n.php?n=gonlundeki-koalisyonu-acikladi-3006151200
    Ayrıca, Kürt Sorunu konusu öyle dallı, budaklı ki; artık, hiç kimse bu konudaki çözümün ne olduğu konunda somut bir şeyler söyleyemiyor. Bu açıdan bakılacak olursa AKP-HDP koalisyonu bu sorunun çözümünde çok daha becerikli olmaya adaydır. Onların bu girişimine CHP sessiz kalarak destek verebilir.
    Öncelikleri şaşırmak sokaktaki vatandaş bakımından sorun yaratmaz ama TBMM’ye seçilmiş deneyimli bir gazetecinin bu konudaki hatası hoş görülemez!

    Bekir Coşkun da bugünkü yazısında dizini dövmüş sözcüğün tam anlamıyla!
    http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/bekir-coskun/chp-nereye-872916/
    Ben Bekir Coşkun’un şaşırmasına şaşırdım. Oysa, perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Sorun, CHP’nin AKP’yle koalisyonuysa bu aylar önce yazılmış ve söylenmişti. Pek çok kişi bu olası gelişmeye dudak kıvırırken öngörülmesi olanaksız bir durum değildi bugün kapıya dayanan dert!
    Birisi vekil diğeri, deneyimli köşe yazarı iki aydınımızın iyi niyetinden kuşku duyarak kabalık yapmak istemem!
    Ama, aydın dediğimiz varlığın öngörmeyi ve bu öngörüye dayanarak topluma önderlik etmeyi de becermesi gerekir.
    Bu temel gereklilikleri yerine getiremediğinizde sokaktaki insandan ne farkınız kalır?
    Öngörü ve ön etkin (proaktif) tutum söz konusu olmadıkça önderliği öncelemesi gereken aydınımızın kuyrukçuluğa savrulması kaçınılmaz görünüyor!
    Ceyhun BALCI, 30.06.2015

  • GREXIT ZAMANI MI?

    GREXIT ZAMANI MI?

    fft99_mf2273968
    Yunanistan’da bankalar bugün açılmadı. Aylardır sözü edilen gün gelip çattı mı? Ürküyle karışık sert parasal hareketlerin önüne geçme çabasının doğal bir parçası yaşananlar.
    Kemer sıkmaya karşı çıkarak iktidar olan Çipras hükümeti büyüklerin baskısına boyun eğmeyince Yunanların Drahmi’ye dönmeleri olasılığı (bir kez daha) belirmiş oldu. Drahmi’den söz açılınca iki hafta önce Midilli’de yaşadığım bir diyaloğu anımsadım.
    Midilli’nin köylerinden birinde çocukluk anılarımızda kalmış olan kuş sapanı görünce küçük tezgâhın başındaki köylüye ederini sormuştum. Önce Avro sonra da Drahmi biriminden söylemişti ederi. O an için anlam verememiştim Drahmi’den söz etmesine. Son gelişmelere bakınca Drahmi’ye dönüyoruz mesajı vermek istemişti belki de bu kendi halindeki Midillili köylü. Hemen eklemekte yarar var. Midilli’nin bir başka adı da Kızıl Ada’dır. Uzun yıllardır seçimlerde Yunan Komünist Partisi (KKE)’ne desteğiyle bilinir. Drahmi özlemi biraz da bundan mıdır diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi.
    Neden aylar önce değil de şimdi?
    Fransa ve Almanya kaynaklı bir oyalama olduğunu anlıyoruz. Aylar önce Yunanistan’ın borcuyla adı geçen ülkelerin bankaları arasında ciddi bir bağlantı vardı. Geçtiğimiz aylarda Fransa ve Almanya borcu yapılandırarak kendi bankalarını güç duruma düşmekten kurtardılar.
    Nasıl başarmışlar diye soracak olursanız dünyanın her yerinde olduğu gibi demek mümkün!
    Borçlar kamu borcuna dönüştürülmüş. Başka deyişle Fransa ve Almanya bankalarının alacakları kapatılarak ortaya çıkan borç kamu tarafından üstlenilmiş. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse Fransız ve Alman halkının sırtına yüklenmiş.
    Durum böyle olunca da GREXIT gerçekleşebilir. Drahmi tarih sahnesine dönebilir!
    Ceyhun BALCI
    http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ugur-gurses_526/yavaslatilmis-tren-kazasinin-son-sahnesi_29406284

  • SPORDA KADIN DEVRİMİ

    KADINLARIMIZ YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜRDÜ

    2015-06-27-filenin-sultanlarindan-altin-madalya 1435444948442

    Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası ve ilki Bakü’de düzenlenen Avrupa Oyunları çakıştı. Avrupa Oyunları’yla birlikte spor dağarcığı olimpik kapsamlı bir düzenlemeye daha sahip oldu.
    Sondan bir önceki gün Atatürk’ün kadınları voleybolda altına uzandılar. Birkaç saat sonra bu kez potada kadınlarımız Avrupa 5. liği elde ettikleri maçta Rusya’yı dize getirdiler.
    Kadın basketçilerimiz turnuva boyunca en kötü çeyreği çıkardıkları Sırbistan maçında yitirdiler ilk dört şansını. Ama, 5. olarak olimpiyat elemesi oynama hakkı elde ettiler. Bu nedenle beşincilik küçümsenmemeli! Kenar yönetiminden oyunculara kadar herkes bu başarıda pay sahibidir. Tek eleştirel nokta spor dışı olmakla birlikte önemlidir. Türk takımının koçu molalarda Türkçe konuşmalıdır. Onu anlamayan tek oyuncu olan Sanders’e söyledikleri İngilizce olarak bir başkası tarafından aktarılmalıdır. Dile saygı, kişinin özüne saygısının gereğidir ilkesi gereğince!
    Bakü’de voleybolcu kadınlarımız “rövanşist” davranıp, grupta yenildikleri Polonya’yı set vermeden yenip şampiyonluğa ulaştılar.
    Avrupa Oyunları’nda tüm dallarda madalyaları Rusya silip, süpürdü. Birkaç dalla da sınırlı kalmadı Rusların başarısı. Jimnastikten, yüzmeye güreşten boksa ve aklınıza gelebilecek tüm diğer dallarda tartışmasız bir başarının altına imza attılar. İki yüz milyonluk bir ülkede kitle sporunun başarısıdır madalya tablosuna yansıyan. Türkiye’nin toplam 29 madalyasına karşılık Rusya 161 madalya ile kapattı oyunları.
    Bizim 29 madalyamızın 19’u ise karate ve güreşten geldi. Her ikisi de başarılı olmamızın şaşırılmayacağı dallardır.
    Sporu yapmak yerine seyretmek söz konusu olunca ortaya çıkan tablo budur.
    Spor okuldaki zorunlu beden eğitimi derslerine sıkıştırıldığı ve ders başarısının önünde engel olarak görüldüğü sürece alınan sonucu değiştirmemiz zor görünüyor.
    Yarışmacı sınav anlayışı değişmedikçe sporcu yetiştirmemiz de çğul değil tekil olguya indirgenmiş oluyor.
    Karartılan Türkiye’de kadınlarımızın sportif başarısı özellikle önemlidir ve sahiplenilmelidir!
    Ceyhun BALCI

  • s-7403f7429838ca1566a41a29187131a0816236a6

    TFF’YE BAŞKAN ATANACAK!
    Demokrasiyi belirli aralıklarla ortaya konulan sandığa ve göstermelik seçime indirgedikçe demokrasicilik oyunu sürdürülecek demektir.
    Ayın ilk hafta sonunda yapılan genel seçimlere de bu algıyla gidildi. Sonuç düş kırıklığı ve karmaşadır!
    Yazının başlığında yanlışlık yok!
    TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) ay sonunda yeni başkanını seçer gibi yapıp atayacak!
    Futbol oyun ve spor olmaktan çıkalı epeyce zaman oldu! Paranın, çıkarın ve her türden maddi kazancın paylaşıldığı bir alana dönüştü. Çok sayıda futbol sevdalısının bu ortamdaki rolü ise çarkın döndürülmesine omuz vermek oldu.
    Bundan birkaç yıl önce başlayan şike sürecinin parçası olabilecekler, uysal ve uyumlu unsurlar olarak TFF’nin doruğuna tırmandırıldı. İlginç bir şekilde bu unsurların egemenliğinde futbol serbest düşüşe geçti Türkiye’de! Bu kimseler sorumluluk gereği bulundukları yerden uzaklaşacaklarına konumlarını sürdürme isteği içinde oldular. Delegelerin 200’ü aşkını mevcut yönetimi yeniden aynı yerde görmek için oylarını açıklamışlar. Başka deyişle ay, sonundaki seçim göstermelik duruma düştü.
    Bu kirli ortam değiştirilemez miydi? Elbette olasıydı bu!
    Bu ortamda ortaya çıkan Duygun Yarsuvat oluşturduğu ekiple futbolun gereksinim duyduğu ışığı yakabilirdi. O ekipte yer alan Bingür Sönmez, Uğur Dündar ve Onur Belge futbolda oluşan bataklığı kurutma yolunda önemli katkı sunabilirlerdi.
    Ne yazık ki bu fırsat kaçırılmıştır! Özellikle başkan adayı Duygun Yarsuvat’ın GS kulübünde yaptıkları ortadayken fırsatın kaçırılmış olduğu yargısını iç rahatlığıyla söyleyebiliriz.

    http://odatv.com/n.php?n=tff-adayligi-icin-onunu-kestiler-2306151200

    Meğer TFF yönetimine aday olmak için en az 60 delegenin imzasını almak gerekiyormuş! Bu kuralı Türkçe’ye çevirmek gerekirse vesayet sözcüğünü kullanmak zorunlu olur.
    Anlaşılmıştır ki; futboldaki çıkar çarkının sürdürülmesi doğrultusunda bir irade ortaya koymuştur sistemin el kaldırıcıları!
    Onlar istemedikçe de bu düzenin değişmesi olası görünmemektedir.
    Daha da kötüsü futbolla ilgili, ilgisiz hemen herkesin TFF Başkanı’nın seçimle geldiğini sanmaları olacaktır.
    Ülkeyi yönetenlerin de atandığı ve göstermelik olarak sandıkta onaylatıldığı yerde daha ne bekleyebilirdik ki!
    Ceyhun BALCI, 24.06.2015

  • BİR AŞILA(YAMA)MA ÖYKÜSÜ

    Ordu’da birisi yargıç diğeri öğretmen olan çift çocuklarını aşılatmamak için yargıya başvurmuşlar. Ayrıntısına bağlantıdan erişilebilir.

    http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/29343111.asp aşı meselesi

    Bu başvurudan yola çıkılarak oluşmuş bir yargı kararı var. Mahkeme de çifti haklı bulmuş. Aşılatmama doğrultusundaki davranışlarını yasal güvence altına almış. Yargı kararı tartışılmaz olsa da eleştirilemez değildir.

    Bu olayda yaşanan kesinlikle bize özgü değil. Biraz daha geniş açıyla bakıldığında yargı kararına konu olan olgu insanlık tarihinin son çeyrek yüzyılının özeti de sayılabilir.

    Kuşkulanmak, kuşkucu olmak insanı insan yapan önde gelen ayırt edici özellik. Bir de bu önemli ayrıntı kötü niyetlilerin aygıtına dönüşmese! Elbette kuşku olacak, kuşkuculuk hiç eksilmeyecek ve böylelikle insanlık ilerlemesini sürdürecek.

    Bir Harvard hocasına mal edilen şu sözü unutmamak gerekir! (Öğrencilere) “Bugün sizlere anlattıklarımızın yarısı yanlıştır! Ancak, hangi yarısının yanlış olduğunu şu an bizler de bilmiyoruz!” Kuşku ve kuşkuculuk olmasa insanlık bir arpa boyu yol alamazdı. Ancak, kuşkuculuğun da bilimsel çerçeve içinde olması koşulu göz ardı edilmemeli. Sapla saman biri birine karıştırılmamalı!

    Post modern dönemi yaşamakta olan dünyamızda bilimsel olarak ortaya konulmuş pek çok şeyden kuşkuculuk kisvesiyle, bilimdışılık pazarlanıyor. Hatta, bu kisve aracılığıyla bilimsel devrimin altı üstüne getirilmeye çabalanıyor bile denebilir.

    Dünyanın başta ABD olmak üzere başka pek çok ülkesinde de benzerleri yaşanan aşılayamama olgularını ülkemizde ve dünyada oluşan iklimden soyutlayarak irdeleyemeyiz.

    Mahkemeler de başka pek çok kurum gibi dünyadaki gelişmeler ışığında değişen ve şekillenen kurumlar. Bu değişim ve gelişmenin doğrultusunu belirleyecek olan ise hiç kuşkusuz akıl ve bilim olmalıdır.

    Üzerinde yaşadığımız ülkede inanç ve dinselliğin gündelik yaşama yön verir olduğunu bir kez daha vugulamaya bile gerek yok! Böylesi bir iklimde mahkemelerin de tıpkı üniversiteler ya da başka akıl temelli kurumlar gibi ortamdan etkilenmesi ve deyim yerindeyse mahalle baskısına boyun eğmesine şaşırılabilir mi?

    Ordu’da yaşanan ve yenilerinin yaşanması olası aşılayamama olgusunu akıl ve bilimin ağır saldırı altında olduğu ortamla birlikte değerlendirmek kaçınılmazdır.

    Çağımızı parlatan önde gelen cila birey hakları ve bu haklar yoluyla insanların ağzına çalınan bir parmak baldır. Birey hakları geliştirilirken ve ilerletilirken toplumun hakları da düşünülmeli değil midir?

    Aşılayamama olgusunda birey hakkı gerekçesiyle verilen kararın toplumun sağlık hakkını, koruyucu sağlık anlayışını olumsuz etkileme olasılığı az şey midir?

    Birey hakkı tanındı diye sevinmeli mi yoksa kamu hakkı hiçe sayıldı diye üzülmeli mi?

    Ceyhun BALCI,

  • MİDİLLİLİ ÜNLÜLER

    MİDİLLİ’NİN ÜNLÜLERİ

    Geçmişi tarih öncesine uzanan bu Kuzey Ege adasının epeyce görüp, geçirmiş bir yer olduğuna kuşku yoktur.
    Bu yazıya konu olan kişiliklerden kadın şair Safo’yu en başa yazmak gerekir. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Safo lirik biçemle kaleme almış şiirlerini. Safo’nun en büyük özelliği içinden geçeni açıklıkla ve içtenlikle dile getirmesi olmuş. Yaşadığı zamanın değer yargıları gereğince bir kadının bu denli öne çıkması, sivrilmesi ve başat konuma gelmesi birilerini rahatsız etmiş.

    safo
    Kimi şiirlerindeki ifadelerden yola çıkılarak kadın seviciliğiyle etiketlenmiş. Adanın adı olan Lesvos’un bir cinsel tercihle özdeşleştirilmesi de bu yargıya dayandırılmış. Lesvos’un, Safo’ya göndermede bulunularak cinsel eğilim imgesine dönüştürülmüş olması günümüzde irdelenmiş ve gerçeklikle ilişiği sorgulanır olmuştur.
    Çağının feministi olan Safo’nun egemenler üzerinde yarattığı rahatsızlığın onun bu şekilde suçlanması yoluyla tepki gördüğü bugün için en azından bir grup araştırmacı tarafından kabul gören savdır.
    Safo’nun kendisiyle ilgili önyargılardan rahatsızlık duyduğu da biliniyor. Hatta, bir erkeğe olan sevgisine karşılık alamaması sonucu canına kıydığı da öne sürülmüştür.
    Gerçek her ne olursa olsun, Midilli adasının günümüzde lezbiyenlik akımının simgesi olduğu da kuşku götürmez bir durumdur. Safo’nun kenti olarak bilinen güneydeki Eresos her yıl lezbiyenlerin buluşmasına ev sahipliği yapmaktadır. Sağladığı parasal getiri nedeniyle olsa gerek ki; ada halkı bu durumdan çok da rahatsızmış gibi görünmemektedir.

    300x300_9781157206170

    Midilli’yi aynı zamanda bir Enişte Adası olarak da nitelemek olası. 1335’te zamanın Bizans İmparatoru Yuannes adayı kız kardeşiyle evlenen Cenovalı Francesko Gattuliso’ya armağan etmiş. Bir tür çeyiz içeriği olmuş böylelikle Midilli. Her ne kadar görünürdeki gerekçe buysa da, gerçek neden İstanbul’un kontrol altına alınması mücadelesinde imparator ile eniştenin bağlaşıklık kararı alması ve Cenovalının desteğine karşılık olmasıdır Lesvos’un. O dönemde denizcilik ve onunla bağlantılı ticaretteki becerileriyle tanınmış olan Cenovalı ve Venedikli grupların kendilerine uzak topraklarda egemenlik kurması sıradan bir durumdu. Benzer etkiye yakındaki Sakız adasında da rastlamak olasıdır.

    Barba Rosso’nun adı anılmasa olmaz bir ünlü Midillili olarak. Ünlü Türk denizcisi, gerçek adı Hızır Reis olan Barbaros Hayrettin Paşa 1478’de güneydeki Paleokipos köyünde gelmiş dünyaya. Babası Vardarlı Yakup Ağa aynı zamandan adanın fatihlerinden birisi. Anası Katarina ise Midilli’nin yerlisi.
    Başlangıçta korsanlık yapan Barbaros ve kardeşleri Kanuni döneminde Osmanlı donanmasına katılmaya çağırılmışlar. Pek çok eşsiz zaferin altına imza atarak Akdeniz’in Türk Gölü olarak anılmasını sağlamış olması sayısız yararlılıklarından en önemlisi sayılır.

    Barbaros-hayreddin-paşa
    Anısı ve adı İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı ve bulvarında yaşatılmaktadır. Ayrıca, Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilere de adı verilmiştir.

    VENEDİKTE TÜRK GEMİSİ (4)indir

    Adalı yazar Stratis Mirvilis ada Osmanlı egemenliğindeyken 1890’da Skamnia’da doğmuş.
    Birinci Balkan savaşı gönüllüsü olmuş. Küçük Asya Kampanyası’na katılmış. Küçük Asya serüveni sonrasında adaya dönmüş.
    Bu kez II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaliyle karşılaşmış.
    En bilinen yapıtlarından Mezarda Hayat, Arnavut Vasil ve Post Avcısı Türkçe’ye kazandırılmış.

    str-mirivilis

    Midilli adası eskil (antik) dönem şairleri bakımından şanslıdır. Adaya ad olması bakımından Safo öne çıkmakla birlikte, çağdaşı Alcaeus’u unutmamak gerekir. Pek çok araştırıcı Alcaeus’u Safo’yla karşılaştıracak kadar önemser.
    Politik içerikli olanların yanı sıra ilahileri, içki şarkıları, aşk şarkıları en bilinen eserlerdir.

    Alcaeus_(poet)_-_Project_Gutenberg_eText_12369

    Son olarak anadan doğma değil ama sonradan olma Vatan ve Hürriyet şairi Namık Kemal’e değinmemek olmaz! Yeni Osmanlıcılık akımının öncüsü olan Namık Kemal düşünceleriyle Atatürk’ü etkilemiş olmasıyla da bilinir. Her ilerici gibi onun da başına gelmeyen kalmaz. Midilli’ye yolunun düşmesi sürgün nedeniyledir. Sürgünü de üretme ve çalışma gerekçesi yapan Namık Kemal’in Midilli’de geçirdiği yıllar adanın Türk topluluğu için büyük şanstır. Onun çalışmaları sonucu adada Türk okulları açılır ve Türklerin yaşam standardı yükselir.

    30154953_namkkemal