• PAPA(LIK)

    130723_papa.hlarge
    Hıristiyanlıkta din adamlarına peder de diyorlar. Papa aynı zaman da baba anlamına da kullanılan bir sözcük. Papa ya da papa(lık) yalnızca din çerçevesinde bir kişi/kurum değil. Papa son çıkışıyla farklı mezhepten dindaşlarına Paskalya babalığı yapmıştır.
    Cenneti parselleyip satmaya kalktıklarında yazgıları değişti. Bu belki bahaneydi. Ama, Avrupa yeniden doğuşun ışığıyla aydınlanınca benzetmede hata olmazsa papanın pabucu dama atıldı. Bir zamanlar kent meydanlarında aklı ve bilimi mahkûm edip, odun ateşinde yakanlar bugünlerde geçmişleriyle hesaplaşır oldular.
    Belki başka yerlerde de öyledir! Ama, Peru’da fazlasıyla ilgimi çekmişti. Kalıplaşmış bir görüntüydü. İrili, ufaklı yerleşim merkezlerinde kent meydanı olmazsa olmaz mekândı. Orada da bir katedral ve yanı başında hükümet konağı!
    Uzaklara giden Pizarro gibi fatihler başlangıçta atlı-silahlı az sayıdaki birlikleriyle on binleri yenmekte güçlük çekmediler. Gelinen yerde kalıcılaşmak, orayla bütünleşmek için her gün, her an silah kullanmak akılcı ve kazançlı bir iş olmadığı için silahın yerini din aldı. Şamansı dinsel inancın yerini Hıristiyanlık alırsa topraklarla birlikte gönüller de kazanılırdı! Katedralin, hükümet konağının ayrılmaz parçası olması; adata onu tamamlayıcı işlev görmesi bundandı.

    slide55_600,400
    İnsanın önce İncil’i kendi diliyle okuması ve üstelik anlaması kutsal kitabı sorgulamasıyla sonuçlandı. Bilimsel devrim bu sorgulamanın ve bunun sonucunda aklını kullanmanın ürünüdür. Önce dünya, sonra insan ayrıcalıklı konumlarını yitirdiler. Gökbilim ve biyoloji bu devrimin en göz alıcı yıldızları oldular.
    Böylelikle, dinselleşme-yönetselleşme birlikteliğinin de sonu gelmiş oldu. Din adamları da ayrıcalıklarını yitirdiler. Epeyce insanı engizisyon yoluyla harcasalar da kaçınılmaz sonun önüne geçilemedi.
    Gelinen noktada dinsellik ve din adamları ortadan kalktı mı?
    Kalkmış olsaydı birkaç kilometrekarelik toprak parçası üzerinde, simgesel de olsa ordusu, milyarlarca doları, onlarca radyo, televizyonu olan Vatikan devletinin varlığından söz edemezdik.
    Bugün ne Vatikan ne de bir başka Hıristiyan mezhebinin otoritesi konumundaki kilise kendilerine bağlı toplulukların gündelik yaşamına karışmayı akıllarından bile geçiremiyorlar. Son örneği Yunanistan’da yaşandı. Anlı, şanlı Ortodoks Kilisesi yeni başbakan tarafından törensel ortamdan bile dışlanıverdi.
    O halde, Vatikan ve benzeri oluşumlar neden var olmayı sürdürüyorlar?
    Yeni işlevleri dinsellikten çok siyaset payandalığıdır bu dinsel görünümlü oluşumların! Aşınmış da olsa varlığını sürdüren ayrıcalıklı konumları siyasetin hizmetine sunulmuştur. Başka deyişle koçbaşı işlevi görmektedirler.
    Papa’nın Ermeni Soykırımı olmuşturcu son çıkışı biraz da bu bağlamda değerlendirilmeli!
    Koskoca Vatikan ve onun başındaki devlet başkanı Papa Ermeni Soykırımı’nın hem hukuksal hem de tarihsel düzlemde dayanağı olmadığını bilmez mi? Herhangi birimizden iyi bildiğinden kuşku duyamayız!
    Tepkilerimiz öncekilerde olduğu gibi duygusal ve patlayıcı! Dolayısı ile sürdürülebilir ve gerçekçi değil!
    Papalık ve başındaki Papa günümüzde bir dinsel oyuncu olmaktan çok siyasi işleviyle öne çıkmakta, varlığını sürdürmektedir.
    Elbette, Papa’nın tarihsel ve hukuksal gerçeklerle ilintisi olmayan bu çıkışı uygun yollarla kınanmalıdır. En azından sessizlikle karşılanmamalıdır!
    Unutulmaması gereken nokta Papa’nın çıkışının siyasi olduğudur. Bu çıkışı yetersiz ve bağımlı dış politikamızın doğurduğu da bir başka gerçektir.
    Bir Anadolu deyişidir! “Alçak eşeğe binen çok olur!” Durum ne yazık ki tam da böyledir. Atatürk’ün sağlığında birilerinin bu gibi saçmalıkları ağızlarına alamamış olmaları siyasetimizin yüceliğiyle ve alçak eşek olmayı yadsımamızla da yakından ilgili değil midir?
    Ceyhun BALCI, 13.04.2015

  • HEM ÇAĞDAŞ, HEM HUKUKÇU!

    Geçen hafta İzmir Barosu’nun düzenlemiş olduğu “Yüz Yıllık Yalana Son” paneli yapılmıştı. İçinde bulunduğumuz nisan ayında Ermeni Soykırımı savları yoğunlaşmış durumdadır. Yüzüncü yıl bu yoğunlaşmaya ayrıca katkıda bulunuyor.

    Panel öncesinde de sözü edilmişti. Çağdaş Hukukçular Derneği bir açıklama yaparak izlemedikleri panel üzerinden baroyu kınamışlar ve yetinmeyip özürcülüğe de soyunmuşlar. Daha sonra ayrıntılı biçimde inceleme fırsatım oldu. Söz konusu derneğin internet sitesinde yer alan metin panelden önce kamuoyu ile paylaşılmıştı. Böylelikle, henüz gerçekleşmemiş ve dolayısı ile içeriği konusunda bilgi sahibi olmadıkları bir etkinlikle ilgili olarak önyargılı bir nitelemede bulunduklarını şaşırarak gördüm. Bu şaşkınlık bildiriyi kaleme alanların hukukçu oldukları göz önüne alındığında fazlasıyla katlanmış olmaktaydı. Oysa hiç olmazsa meslekleri gereği AİHM kararlarından haberdar olmalarını beklenmez miydi?

    Bu durum karşısında ilgili internet sitesindeki yazının altındaki yorum sekmesine şu sözleri ilettim! Az önce bir kez daha denetledim. Yorumum hoşa gitmemiş olacak ki; yer verilmemiştir. Bu sansürcü ve yasaklayıcı tutumun da çağdaşlıkla ve hukukla ilintisini merak etmekte haksız mıyım?

    Sayın yetkili
    Başlığın hemen altında yer alan bilgiye göre bu açıklamayı 2 gün önce yapmış olduğunuz ve internet siteniz aracılığıyla kamuoyu ile paylaşmış olduğunuz anlaşılmaktadır.
    Henüz yapılmamış olan bir etkinlikle ilgili olarak önyargılı bir biçimde karalayıcı ve özürcü bir tutum almak çağdaşlığın ve hukukçuluğun neresine denk düşmektedir?
    Bu konuda açıklama yapmanız gereğini saygılarımla bilgilerinize sunarım!

    Ayrıca, internet sitesinde yayımlamış oldukları ve özürcülüğü de kapsayan yazıda 1915 olayları 1948’de belirlenen bir norm üzerinden “soykırım” olarak nitelenmektedir.
    Adlarının önünde hem çağdaş, hem de hukukçu unvanlarını taşıyanlar adına büyük şanssızlıktır bu bildiriyle kendisini gösteren savlar!
    Bu hoş görülemez hataya düşenlere yanıtı panele katılan hukuk hocası şu şekilde vermişti. Bu kişiler hukuk diploması taşıyorlarsa eğer kuşkusuz hukuk fakültesini bitirmişlerdir. Dolayısı ile “hukuklu” sayılırlar. Ama, bu durumun “hukukçu” olmalarına yetmediği de altına imza attıkları bildiriden anlaşılmaktadır.
    Kavramlar hoyratça kirletilmemeli!
    Sözde değil, özde olunmalıdır hem çağdaş, hem hukukçu!
    Ceyhun Balcı, 12.04.2015

  • DEVLETÇİLİK

    1314536019_f9c1f719dcb7b38d5736ca49a88a7c01_975926745

    Dünya kapitalizmin sayısı unutulmuş ekonomik krizlerinden birisini daha tüm yakıcılığıyla yaşamayı sürdürüyor. Kriz kapitalizminse bize ne diyemiyoruz! Çünkü, kapitalizmin krizi olsa da fatura herkese çıkıyor. Bir lokantada masayı donattırıp yiyip, içen bir kaç kişinin hesabı lokantadaki diğerlerine ve hatta yoldan geçenlere ödetmesine benzer bi durumla karşı karşıyayız!

    Devletçilik, Türkiye’nin varlığında önem taşımış bir kavram! Anayasa’ya da girmiş olan 6 oktan birisi! Çeyrek yüzyıldır kötülenen ve ilk kırılan ok!

    Karşıtları bir yana altı oktan yana pek çok kişinin de çoktan vazgeçtiği bir ilkedir devletçilik. Kamu kuruluşlarındaki şişkin çalışan kadrosu bu izlenimimizin birincil nedenlerinden olmuştur.

    Bu ön hazırlık sonrasında kamunun elinde ne var, ne yoksa satıldı. Artık satılacak bir şey kalmadığı için bugünün zorunlu tercihi ülkeye kayıtsız sokulan dolarlar olmaya başladı!

    Çok ilginç bir nokta ise gözden kaçırılıyor!

    Çeyrek yüzyıldır tüm dünyaya devletçilikten vazgeçmeyi, bırakınız yapsıncılığı dayatan kapitalizmin anayurdu bugün için devletçiliğin yükselen yıldızı olmuş durumda!

    Hadi canım sen de diyecekler yazıyı okumayı sürdürme zahmetine katlanmalı!

    Elbette, ne ABD’de ne de Avrupa’da kuruluşlar devletleştirilmedi! Özel ellerdeki kurumların mülkiyetine yönelik bir değişiklik söz konusu olmadı!

    Şimdilerde Avrupa Merkez Bankası’nın yapmakta olduğunu krizin başladığı 2008’den bu yana FED düzenli bir biçimde yaptı!

    Para basarak devletçilik yaptılar, yapmayı sürdürüyorlar!

    Kağıt, boya ve baskı maliyetine en önemli dışsatım (ihraç) ürünü pazara sunulmuş oluyor.

    Diğer yandan, dünyanın doğusu bu kriz sürecinde üreterek ayakta kaldı. Ayakta kalmanın ötesinde, dünyanın başat gücüne dönüşüyor doğu!

    Şimdi, biraz da seçime girecek olan 4 partinin bu konuya ilişkin tutumlarını gözden geçirelim!

    AKP 13 yıldır yaptıklarıyla, gözden çıkardıklarıyla hovardalık yolunu seçti! Satacak şey kalmayınca körfezden dolar dilenme turları başladı. Sonu belirsiz olmayan, sürdürülemez bir sürecin izleyiciliğinden vazgeç(e)miyor mutlak iktidarın partisi!

    Ya MHP? Ekonomideki yetkili ağız Ahmet Kenan Tanrıkulu’na göre Türkiye ekonomisi batıdan koptukça kötüleşiyormuş! Bir iktisatçının ağzından çıkabilecek en şanssız sözler deyip geçelim!

    yCHP’nin ekonomi konusunda fikirsiz olmadığını söyleyip, hakkını teslim edelim! Partideki iktisatçılar yeterli görülmemiş olacak ki; transfer gereği duyulmuş. Onlardan birisi olan hanımefendi İzmir 1. Bölge adayıdır. Selin Sayek BÖKE diyor ki; “Kapitalizme Uyum Sağlamalıyız!” Neresinden tutacağınızı bilemediğiniz bir saptama. Baskı, kağıt ve boya maliyetine dışarıya satacağımız bir paramız olmadığına göre uyum adına neler yapılacağı konusunda CHP iktidarını beklemekten başka çaremiz olmasa gerek!

    Bir de, AKP’ye iktidar yolunu açan, bakanı olduğu hükümeti çökertmekle başladığı çıkışını, İsmail Cem-Hüsamettin Özkan ikilisine feyk atarak sürdüren Kemal Derviş faktörü unutulmamalı! Olası CHP iktidarının ekonomi bakanı olmayı kabul ettiğine göre AKP’nin ekonomi politikaları değişmeksizin sürecek demektir! Derviş’in mevcut ekonomi yönetimine övgüleri anımsanmalı!

    Bölücü/ayrılıkçı misyonla donatılmış olan HDP’nin ekonomiye ilişkin sözü var mı? Duyan varsa bildirsin de öğrenelim! Olasılıkla federasyon/bağımsızlık sonrasına saklıyorlardır bu alandaki görüşlerini demekten başka bir şey gelmiyor elimizden!

    Ekonomide üretime ve devletçiliğe göndermede bulunan bir parti var mı?

    Seçime girmekle birlikte göz ardı edilen Vatan Partisi bu konuda dişe dokunur programa sahip tek parti olarak boy gösteriyor! Daha doğrusu bu karartma ve görmezden gelme ortamında boy göstermeye çalışıyor!

    Kime oy vermeli sorusuna yanıt aranırken Türkiye’nin başındaki önemli dert ekonomiye ilişkin programlar, söylenenler ve verilen sözler göz önünde bulundurulmalı! İktidar partisi seçim sürecinde sadakaya yüklenecektir. Masanın başında oturan, kasanın anahtarını cebinde taşıyanın vazgeçilmez seçeneğidir.

    yCHP ise, yılda iki aylık ikramiyeyle sınırladı ekonomi alanındaki sözlerini. Oysa, aynı partinin bir başka vekilinin ay aşırı ikramiye yasa teklifi varmış TBMM’ye verilmiş. Üzüm üzüme baka baka kararır diye boşuna söylememiş atalarımız. Örneğin, artık bir tarım ülkesi olarak anılamayacak Türkiye’de tarımsal üretim gerilemesi uzak olmayan gelecekte gıda krizine dönüşebilme potansiyeline sahipken; bu konuda tek sözün edilmiyor oluşu iktidar adaylarının sığlık göstergesi sayılmalıdır.

    Son söz :

    “Şimdi Devletçilik ve Üretim Zamanı!”

    Ceyhun BALCI, 12.04.2015

  • HDP’YE OY VERMEK!

    indir

    Şimdilerde bir moda var: Önümüzdeki genel seçimlerde HDP’yi desteklemek. Nedeni, eğer bu parti barajı aşamazsa ona verilecek oyların AKP’nin hanesine yazılacak olması.
    HDP’nin doğal seçmenine bir diyeceğim yok. Anlamaya çalıştığım, HDP’li olmadıkları halde yukarıdaki gerekçeyle bu partiye oy verme çağrısında bulunan kişiler ve çevrelerin dayandığı mantık.
    İnce hesaplara, yüksek entelektüel usavurmalara benim aklım pek ermiyor.
    Bu konuda da bunlardan önce bazı basit sorulara yanıt bulmaya çalışıyorum.
    Öncelikle, HDP kime ve neye güvenerek seçimlere parti olarak girme kararı aldı? Bir başka deyişle, barajı aşacağı güvencesini nereden alıyor? Barajı aşamayıp parlamento dışı kalırsa ülkede neler olabileceğinin hesabını yaptı mı? Bu ve benzer sorulara yanıt aramaksızın, aman oyumuzu HDP’ye verelim, yoksa AKP başkanlık sistemi getirecek telaşı ve çağrısı bana anlamsız görünüyor.

    ***

    Sadece anlamsız mı? Bu çağrı gizli bir tehdit de içeriyor: Eğer HDP’ye oy vermezsen, demokrat değilsin. Ulusalcısın, şusun busun. Biz bu filmi Cumhurbaşkanlığı seçiminde, onun da öncesinde anayasa referandumu oylamasında görmedik mi? Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP Eşbaşkanı’nın konuşmalarından pek etkilenerek ya da zaten bu konuda baştan kararlı olarak ona oy verenler, bugün saray görünümlü gecekondusunda oturmakta olan kişi cumhurbaşkanı olarak parlamentoya girerken, oy verdikleri kişinin onu ayakta alkışladığını gördüklerinde acaba ne hissettiler? Dahası, verdikleri oylarla bugünkü cumhurbaşkanının seçilmesine katkıda bulunduklarını düşünüp bir özeleştiri yaptılar mı? Hiç sanmam. Çünkü bunu yapmış olsalar, şu andaki konumlarında bulunmazlar, biraz daha düşünme gereği duyarlardı.

    ***

    Şimdi sorularımı HDP üzerinde yoğunlaştırıyorum:
    Demokrasi savaşımında bu partiye güvenmem için bir neden var mı?
    Dinci-faşist partiyle ve onun değişmez lideriyle iş ve ağız birliği içinde çözüm arayışında olan parti, bu değil mi?
    Ortağına arada bir yönelttiği çakma eleştirilerin gerçekliğine ve samimiyetine neden inanayım?
    Bu parti, AKP’nin iktidar oluşundan bugünlere ülkemizin üzerine karabasan gibi çöken faşist baskı ve saldırılara karşı, laf üretmekten başka ne yaptı?
    Nasıl alçakça planlar olduğu şu günlerde artık herkesin görebileceği açıklıkta ortaya dökülen Ergenekon ve Balyoz faciaları yaşanmaktayken, ne gibi karşı duruşlar sergiledi?
    Gezi başkaldırısı günlerinde tutarlı bir duruşu oldu mu?
    HDP’nin hangi demokrasi kahramanlığından söz ediliyor?
    Bu partinin Türkiye’de gerçek bir demokrasi için kaygı taşıdığına inanmam için ne gibi nedenler bulunmakta?
    Asıl amacı ve hedefi, ulusal bütünlük içindeki bir etnisitenin, ekonomik ve sınıfsal olmaktan kat kat daha çok, kimlik sorununda odaklanan bir siyasal hareketten, ülkenin bütününde demokrasi için savaşım vermesini düşünüp beklemek, nasıl bir mantığın ürünüdür?

    ***

    Yazıya, “şimdilerde bir moda var” diye başladım… Bu modadan yeni Cumhuriyetimiz de bir ucundan etkilenmiş olmalı ki, 900’den fazla sanatçı ve aydının HDP’ye destek çağrısına bu konulardaki alışılmış tutumundan daha farklı, altını daha çok çizerek yer verdi. Kimsenin aydınlığını tartışamam. Fakat acaba destekçiler içindeki birkaç değerli yazar ve sanatçı sayısı bu abartılı rakamın haber başlığına çıkarılmasını hak edecek düzeyde miydi?

    ***

    Ben, kendi payıma, HDP’ye oy vermek için hiçbir neden ve gerek görmüyorum.
    Barajı aşamazsa, oylar AKP’ye gidecek ve ülkede demokrasinin kökü bütünüyle kazınacakmış.
    Böylesine zavallı, teslimiyetçi, edilgen bir gerekçe, bana sadece utanç verici görünüyor.
    Sonuçta olabilecekleri, başta HDP olmak üzere, önümüzdeki seçimleri bu Rus ruletine çevirenler düşünsün.

    Bir duyuru: Okurlarımı, sevenlerimi ve sevmeyenlerimi, yarın (Pazar)15.00’te, Cad-debostan Kültür Merkezi’ndeki 50. sanat yılı şölenine bekliyorum.

  • DENİZE DAİR
    cam heykel sergisi

    nd nd1

    İzmirli cam sanatçısı Nilgün Dicle, “Denize Dair” isimli cam heykel sergisinde; su ile cam arasında kurduğu bağlantıyı Deniz temasında buluşturuyor.

    Patoloji uzmanı olarak günde yüzlercesini incelediği ‘LAM’ adı verilen mikroskop camlarından yaptığı heykellerle, geride bıraktığı mesleği ile bilinçaltı bir köprü kurarken aynı zamanda cam sanatında bu malzemeyi kullanarak bir ilke imza atmış bulunuyor.

    Sergi 17 Nisan’a kadar İzmir Türk Amerikan Sanat Galerisi’nde izlenebilir.

    7-17 nisan
    TÜRK AMERİKAN SANAT GALERİSİ
    Alsancak-İzmir Tel (232) 4642095

  • YÜZ YILLIK YALAN

    panel_09042015

    Yüzüncü yıldönümü gerekçesiyle sözde Ermeni Soykırımı iddiaları bağlamında fırtınalı günler yaşanıyor!

    Şöyle bir soruyla başlamanın yeridir!

    Bu soykırımın söz konusu olmadığı ama karşılıklı kırımdan kaynaklanan acılı olaylar dizisi neden çok daha taze olduğu zamanlarda değil de şimdilerde başımızı ağrıtıyor?

    IMG_0739 IMG_0741 IMG_0742IMG_0743

    Atatürk’ün sağlığında ve yokluğunun ilk yıllarında ne Türkiye’de ne de dünyanın her hangi bir yerinde bunun adını anmak bile olanaklı mıydı? Hele hele bugünlerde olduğu gibi soykırım sürecini 1923’e dek uzatmak söz konusu olabilir miydi?

    Elbette ve binlerce kez HAYIR!

    Samsun’a çıkmış, Anadolu’yu karışlayarak milli mücadeleyi ilmek ilmek örmüş, yetinmeyip düşmanı tepeleyip denize dökmüş bir efsane karşısında akla getirilemeyenler neden bugün kolaylıkla seslendirilebiliyor?

    Oysa, çok değerli araştırmacılarımızın ve tarihçilerimizin de tüm açıklığıyla ortaya koyduğu gibi tarihsel açıdan Türklerin, Ermenilere soykırım uyguladığı gibi bir saçmalıktan söz edilemez. Savaş koşullarında düşmanla işbirliğine ikna edilmiş bir unsurun, iç ve dış güvenlik açısından yerinin değiştirilmesidir yaşanan. Göç ettirme olarak da nitelenebilecek bu uygulama sırasında karşılıklı kırıma dayalı üzücü olaylar ve kayıplar yaşandığını kimse yadsımıyor.

    Ama, şu anda başımızdaki dert bundan çok daha fazlasıdır! Örneğin, soykırım tanımının esin kaynağı olan Yahudilere karşı soykırım (holokost) söz konusu olunca Almanya’nın ya da Alman ulusunun suçlandığını duyanınız var mı?

    Neden bu konuda Türkiye ve Türk ulusu suçlanıyor? Sırf bu durum ve soykırım zaman aralığının 1923’e uzatılmış olması bile konunun bir emperyal hedefe varma aygıtına dönüştürüldüğünün kanıtıdır.

    Bilndiği gibi soykırım tanımı II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış bir gereksinimin ürünüdür. Nazi Almanyasının Yahudilere yönelik yok etme girişimleri soykırımın esin kaynağıdır. Bu bakımdan, 1948 öncesindeki hiç bir olayın hem zamansal bağlamda hem de tehcir sırasında yaşananların bu tanıma uymaması açısından soykırım olarak tanımlanması olanaksızdır.

    Görüldüğü gibi, hem hukuksal hem de tarihsel açıdan Ermeni Soykırımı’ndan söz etmek olanaksızdır.

    Bir fıkrayı anımsamanın sırasıdır!

    Boks maçında karşıtından dayak yemekte olan boksör köşesine her gidişinde çalıştırcısının övgüsüyle karşılanmaktaymış. Çok iyi dövüşüyorsun, biraz daha çabalarsan adamın işini bitirmene ramak kaldı demekteymiş her raund arasında köşesindekiler. Dayak yemekten bezen boksör dayanamayıp patlamış! Madem ki ben çok iyiyim, söyler misiniz bana beni kim dövüyor?

    Bizim Ermeni savları karşısındaki durmumuz da buna benzemiyor mu?

    Tarihsel ve hukuksal açıdan yerden göğe kadar haklıyız! Ama, diğer yandan yeryüzünde 50 dolayında ülke parlamentosu Ermeni Soykırımı olmamıştır demeyi suç sayan yasalar çıkartmış! Hem de, Perinçek-İsviçre Davası AİHM’de yararımıza bir noktaya erişmişken.

    Eksiğimiz bu gibi sorunların aynı zamanda siyasi düzlemde tartışma konusu olduğunu öngörememiş olmaktı. Tarihsel ve hukuksal gerçekler ne olursa olsun ülkeler düzeyindeki güç denemeleri siyasi ortamdaki baş ağrılarımızın nedeni olageldi.

    1915 olaylarının çok daha tazeyken gündeme getirilememesine karşılık, 100 yıl sonra başımıza dert olması siyaset ayağının iyi yönetilememesi ile açıklanabilir.

    Elimizde kapı gibi AİHM kararı varken, Perinçek-İsviçre Davası aracılığıyla çok iyi bir saha mücadelesi verilmişken Avrupa Parlamentosu’nun ülkelere Ermeni Soykırımı’nı tanımaları/olmamıştır demeyi suç saymaları doğrultusunda tavsiye kararı almaları aklımızı başımıza getirmelidir.

    Gerçek ne olursa olsun siyasi mücadele eksiği tüm emekleri boşa götürecek olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Yaşadığımız budur!

    Buradan yola çıkarak anlı, şanlı ve de pek güçlü hükümetimizin hiç de güçlü ve dirayetli olmadığını saptamak durumundayız.

    Özetle, tarihsel ve hukuksal düzlemde eksiğimizi yerine koymuş olduğumuz söylenebilir. Ama, bu iki düzlemin olmazsa olmaz siyasi destekten yoksun kalması başımızdaki dertten kurtulamıyor oluşumuzun biricik nedenidir!

    Bu alandaki eskiklik ise ancak ülkesini ve ulusunu seven bir hükümetin kurulmasıyla giderilebilir! Bu eksik giderildiğinde ne satılmış akademisyenler, ne iliştirilmiş gazeteciler ne de diğer ayartılmış unsurlar sırtımızı yere getiremeyecektir!

    Ceyhun BALCI, 09.04.2015

    B8c5S10CEAAlYNa indir

  • CUMHURİYET MEYDANI

    cumhuriyetgazetesiilan
    http://www.aydinlikgazete.com/ozgurluk-meydani/cumhuriyet-meydaninda-toplaniyorlarmis-h67263.html
    Bağlantıdaki yazıya göz atınız! CUMOK önderi Namık Kemal BOYA “Cumhuriyet Meydanı’nda Toplanıyoruz” temasıyla tanıtım yapan “yeni Cumhuriyet”i yazmış!
    Cumhuriyet’ten uzaklaşanların, Cumhuriyet Meydanı’nda toplanıyoruz yollu sözleri nasıl karşılanmalı? İçeriğine bakılmazsa sevinilebilir bu söyleme!
    Cilalı İmaj Devri’nde yaşadığımızı anımsayarak, cilayı kazımak ve altından çıkana bakmakta yarar var!
    Cumhuriyet, Cumhuriyet’le yaşıt bir yayın organı! Milli Mücadele’nin, Cumhuriyet’in, Devrimler’in tanığı ve kuşkusuz destekçisi de olmuş bir kurum! Bu yönüyle bir gazeteden öte bir anlamı olduğu da not edilmeli.
    Yasalar hiçe sayılarak, düzenbazlık kokan girişimlerle vakıf yapısı değiştirildi. Cumhuriyetçiler vakıftan uzaklaştırılırken, 2. Cumhuriyetçiler, liberaller ve bu tip insanların dümen suyundakiler karar verici konuma getirildi.
    Çok değil 8-10 yıl önce Cumhuriyet gazetesi patronsuz yayın organı olmasıyla övünç duyardı. Gazetecilikten başka her işle uğraşan patronun yokluğu bağımsızlık ölçütü sayılırdı! Bugün gelinen nokta patronsuzluğun tek başına güvence sağlamadığı anlaşılmış oldu. Aymazlık, duyarsızlık, adamsendecilik hastalığı Cumhuriyet gazetesini de yenileştirdi!
    Cumhuriyet düşmanı Ahmet Altan, ayrılıkçı/bölücü Sırrı Süreyya Önder Cumhuriyet’te yazabilir oldu.
    Benzeri bir ele geçirme girişimi bundan çeyrek yüzyıl önce de yaşanmıştı. Şimdilerde gazeteye dönmesi olasılığından söz edilen Hasan Cemal önderliğinde bir grup işgalci Cumhuriyet’i yolundan saptırma girişiminde rol almıştı. İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu’nun sağlığında işgale direnilmiş, direnişe katılan okurun boykotuyla satışlar dibe vurunca işgal sona erdirilebilmişti. Bugün de o deneyim anımsanırsa sonuç alınabilir! Çünkü, bu işgalci takımının önde gelen kaygısıdır para! Parasal kazancın olmadığı yerde bir dakika bile tutamazsınız bunları!
    İkinci Cumhuriyetçi, liberal solcu(!), dönek ve belki de cemaatçi transferleriyle renklendirilen gazetede Cumhuriyetçilerin sayısı iki elin parmaklarına inmiş durumdadır. Azalsalar da geride kalanların bu duruma tepkisi ya yoktur ya da fark edilmeyecek denli cılızdır.
    Bu noktada görev okura düşmektedir!
    Cumhuriyet Meydanı’nda toplanma metaforu kullanıldığına göre küresel sulara açılan Cumhuriyet, bu sulardaki yolculuğunu Cumhuriyetçi okurun desteğiyle gerçekleştirme niyetindedir.
    Tersine giderken, Mersin’e gider gibi yapmanın başka açıklaması olabilir mi?
    Ceyhun BALCI, 09.04.2015

    suya-yazc4b1lar1

  • SEÇİMLER VE HDP ÜZERİNE

    indir
    Öncekiler gibi çok kritik bir seçime gittiğimiz söyleniyor. Mutlaka doğrudur bu saptama! On üç yıldır neredeyse her genel ve yerel seçim böyle nitelendi. Hatta, halkoylamaları ve son Cumhurbaşkanı seçimi de böyleydi. Her birine takılmış bir kulp vardı!
    Yaklaşmakta olan seçimin yıldızı olarak HDP belirlenmiş durumda! Elbette, bu bir gerçeğin değil yanılsamanın ürünü. Daha doğrusu yanıltma girişiminin!
    Öncelikle vurgulamakta yarar var! HDP’nin bir siyasi parti olarak seçmenlerin oyunu alma isteği doğal bir durum. Her hangi bir kişinin oyunu bu partiye vermesi için kendince akılcı gerekçeleri de olabilir. Doğal olmayan, el birliğiyle HDP’ye oy isteme noktasına gelinmiş olması.
    Geçmişte, eğilimi çok iyi bilinse de demokratik kitle örgütleriyle derneklerin seçimde destekleyecekleri partinin adını anmaları alışılmış bir durum değildi. Bugünlerde Alevi dernekleri başta olmak üzere bazı başka kuruluşların kurumsal olarak oy tercihlerini paylaştıklarına tanıklık edilir oldu. Hatta, anlaşıldığı kadarı ile tercih açıklaması yapmasa da bazı kurumlar adına bu türden açıklamalar yapılmakta. Bu, her geçen gün histeriye dönüşen HDP’ye oy isteme eğiliminin bir başka belirtisi olmuş durumdadır.
    Düşünebiliyor musunuz?
    İktidar seçeneği olan bir partinin genel başkanı, genel başkanının eşi, üst düzey yöneticileri ve hatta yeterince işleri yokmuş gibi belediye başkanları HDP’nin barajı aşarak TBMM’ye girmesi için duacı olmuş durumdalar. Daha ilginci ise eşyanın doğasına aykırı bu durumun hak ettiği tepki ve eleştiriyi görmüyor oluşudur.
    Hiç olmazsa şöyle bir tepki neden gelişmiyor? Hatta, tepki de değil basit bir soru! HDP’nin TBMM’ye girmesi Türkiye için bu kadar önemliyse bu koroya katılan sizlerin partisine oy vermek için akılcı bir gerekçe gösterilebilir mi? HDP aşkınızdan, kendi partinize oy istemeye zaman ayırmayı düşünecek misiniz? Ya da HDP’nin TBMM’ye girmesi bu denli yaşamsalsa sizler de oyunuzu bu partiye vermeyi düşünecek misiniz? Durum böyleyse ayrı ayrı seçime girmenizin bir gereği var mı?
    Siyasetçinin sınırları zorladığı ama sorgulanmadığı yerde gazete köşe yazarlarının HDP tutkusuna şaşırma gereği kalmıyor. Öylesine özendirme içindeler ki; kandırılmaya yatkın ve saf olsanız 7 Haziran’da koşarak sandığa gidip mühürü HDP’ye basabilirsiniz.
    Böylelikle Türkiye’yi kurtarmış olmakla yetinmeyip, vicdanınızı temizlemeniz ve içinizi de rahatlatmanız söz konusu olmuş olur!
    Türkiye siyasetinin oyuncuları hızla biri birlerine benziyorlar. Durum böyle olunca, seçmenlerin oy kullanma hevesleri köreltilmiş oluyor. Böyle bir durumda da öfke güdümlü patlayıcı davranışların tetiklenmesi kolaylaşıyor.
    Şaka bir yana!
    AKP + HDP = AKP – HDP
    Aslında bu ve benzeri partilere seçmenin yöneltmesi gereken soru şu olmalıdır!(*)
    T.C. Anayasası’nın ilk üç maddesi hakkındaki düşünceniz nedir? Bu maddelerle ilgili tutumunuzu açıklar mısınız? Bu soru sorulduğunda ve yanıtı alındığında yukarıdaki denklem doğrulanmış olacaktır!
    Seçimlerde çılgınlığa yer yoktur! Sağduyulu seçmenin bu gibi patlayıcı davranışlardan uzak durması gerekir.
    Ancak, AKP+HDP yıkıcılığının karşısında durması gerekenlerin de gereksiz HDPseverlikten uzak durmaları bir başka önemli gerekliliktir.
    Ceyhun BALCI, 08.04.2015
    (*) Bu soruyu geçen Cuma günü Mustafa Mutlu’nun Kral Çıplak programına konuk olan TBB Başkanı Metin Feyzioğlu seslendirdi. Çok yerinde ve can alıcı bir soruydu.

  • İKİ CEBİRCİ

    68dce636932c6e040fc58d21795fb6c4_k

    İlk cebirci : Harizmi 

    Yalova valisinin çıkıştığı TÜBİTAK ödüllü matematik öğretmeni kendisi için düzenlenen yürüyüş sırasında fenalaşarak kalbine yenildi. Sıradan bir Yeni Türkiye manzarası. Gerekçe de ilginç. Öğretmenin sakal ve kılığını beğenmemiş vali hazretleri. Yönetici koltuğunu işgal edenlerin yönetici olamadığının tipik kanıtıdır bu olay. Bilmesek vali beyin kılık, kıyafet düşkünü olduğunu düşünebiliriz.

    Okullarımızda öğrencilerin tek tip giysi zorunluluğuna son verileli epeyce oldu. Durum böyleyken öğretmenin kılık kıyafetine duyarlılık niye? Ya da aynı duyarlılık turban, vb kıyafetler konusunda da gösteriliyor mu? Elbette hayır!

    Kabul edelim ki; Türkiye’nin iklimi bu gibi aşağılamalar ve hedef göstermeler için bire birdir!

    Monşerler denilerek aşağılanan diplomatlar, ben bu doktorlara iğne bile yaptırmam denilerek saygınlıkları yerle bir edilen hekimler, şehircilik cinayetleriyle beş paralık değerleri olmadığı haykırılan mimarlar, kafalarından bastırılarak polis otosuna bindirilen askerler, profesörler, gazeteciler, siyasetçiler! Anılan manzaralar ülkenin iklimini fazlasıyla ortaya koymuş oluyor!

    Eğitim ve öğrenim görmüşlerin aşağılanması yoluyla küçük düşürülen akıl ve bilgidir gerçekte! Böylelikle, cehaletin pençesinde kıvranan milyonların gururunun okşandığı düşünülmektedir! Ayrımsız şekilde tüm kesimleri yükseltmek ve yüceltmek dururken, seçkinleri boy hedefine dönüştürmek hiç kuşkusuz kolay ve çaba gerektirmeyen bir yaklaşımdır. Bu tutum, ezilmişliklerini seçkinlerden bilen yığınların oy deposuna dönüştürülmesi amacına erişilmesinde mükemmel bir aygıt olabilir.

    Ancak, cehaleti ve geri kalmışlığı tırmandıracak olan bu tutumun önünde, sonunda uygulayıcılarını da kurban etmesi kaçınılmazdır!

    Yalova’da yaşanan olayda bir de ilginç nokta vardı!

    Pırıl pırıl ödüllü bir matematik öğretmenini azarlayan vali Cebiroğlu’ydu! Azarlanmaya dayanamayıp yaşamını yitiren Halil Serkan Öz de bir matematikçi olarak aynı zamanda cebirciydi belki de!

    iuuq_NV_00veft_SL_jlv_SL_fev_SL_us0efstmfs0Nbufnbujl_NK_Cjmhjtbzbs0ND432_NK_DfcjsJ0bmhfcsb2_SL_kqh

    Bir cebirci, yani zordan yana olan diğer cebircinin, başka deyişle matematikçinin aramızdan ayrılmasına yol açtı!

    Zor kullanan herkes gibi Cebiroğlu da hesap verme konumunda olmalı! Cebirciliğin tepede olduğu yerde bu beklenti elbette şimdilik karşılanamaz!

    indir

    Hakaret kurbanı cebirci : Halil Serkan Öz

    Ancak, bu olay hiç unutulmamalı! Cebirciyi, yaşamdan koparan cebirciden günü gelince hesap sorulmalı!

    Ceyhun BALCI, 05.04.2015

  • BUZ HOKEYİ

    IMG_1612

    Bir ilki yaşadım bu akşam. Bir buz hokeyi maçını canlı ve yerinde izledim. Türkiye ve Bosna Hersek arasındaki 3. Klasman Dünya Şampiyonası maçıydı izlediğim.

    Aynı zamanda bir kış ülkesi olmamıza karşın kış sporları ülkesi olamadığımız rahatlıkla söylenebilir. Kayakta yok gibiyiz. Buz hokeyinde adımızın anılıyor oluşu bile başarı sayılmalı.

    Buz Hokeyi Kanada kökenli bir spor. Kanada’da 575 bin kayıtlı hokey oyuncusu olduğuna göre her 50 Kanadalıdan birisinin hokey oyuncusu olduğu söylenebilir. Yanı sıra ABD, Rusya, İskandinav ülkeleri ve tüm orta, doğu Avrupa ülkeleri bu sporda oldukça başarılı.

    Buz Hokeyi Kuzey Amerika’nın dört ana sporundan birisi olarak kabul ediliyor.

    Altışar kişilik takımlar arasında 20’şer dakikalık 3 devreden oluşan maçlar oldukça sert geçiyor.

    Her ne kadar sertlik bu sporun doğası gereği olsa da yasaklı hareketler de yok değil. Bu nedenle hakemler oyunculara 2 dakika oyun dışında kalma cezası verebiliyorlar. Bu durumda oyuncusu cezalı olan takım 2 dakika süreyle eksik oynamış oluyor. Oyuncular dokunsal sertlikten ve buz üzerine düşmelerden korunma amacıyla tepeden tırnağa koruyucuyla donatılmaları sonucu robotsu bir görünüm kazanmış olurlar.

    Hokeyde 2.5 cm kalınlığında, 7.5 cm çapında 155-170 gramlık sertleştirilmiş kauçuktan yapılma pakın kaleye sokulması amaçlanır. Bunun için oyuncular fiberglasla güçlendirilmiş ahşaptan 2 metrelik sopadan yararlanırlar. Oyun sahası en az 26X56 metre boyutlarında olmalıdır. Kale 1.8×1.2 metre ölçülerindedir.

    Itiş kakışın bir parçası olduğu buz hokeyinin seyir zevki sunan bir spor olduğunu söylemek olası!

    Türkiye’de de geniş halk kitlelerince sevilmesi için epeyce çaba gösterilmesi gereği dünya ölçeğindeki bu şampiyonadaki izleyici azlığından anlaşılabilir.

    IMG_1671IMG_1636

    İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Bornova Aşık Veysel Parkı’ndaki Buz Sporları Salonu son derece güzel bir spor alanı sunmuş ilgileneceklere. Başta belediye olmak üzere kulüpler düzeyinde düzenli çalışma ve yarışmalara sahne olan bu salonların sayısını artırmakta yarar var.

    Erzurum’da yapılan Kış Üniversiade Oyunları sonrasında unutulan kış sporları belki böylelikle anımsanabilir ve önemsenebilir.

    Ceyhun BALCI, 04.04.2015

    IHM476000_08_1_0.pdf erişimi için tıklayın

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/6133972782581596945?banner=pwa