• LAİKLİK VE ÖZGECAN

    Ozgecan-Aslan-son-yolculuguna-ugurlandi

    Yaşayacak yılları olan Özgecan’ı kara toprağa koyduk! Başımızın öne eğildiği, utancımızın tavana vurduğu günler yaşıyoruz. Tiksinti yaratmaktan başka işlevi olmayan bir kaç insan kılıklıya takılıp kalmak hata olur! Özendirenlere, bu tür suçların işlenmesi için uygun iklimi yaratanlara bakmak daha doğru olur.

    “Dişi kuyruk sallamasa….” diye başlayan sayısız tümce kuran “saygın” kişilikler, laik bir toplumda yeri olamayacak dinsel fetvalar üreten din adamı kılıklılar, akıllarına geleni söylemeyi alışkanlık haline getirmiş çakma sanatçılar ve elbette unutulmamalı ki; din bezirganlığıyla oy avcılığı yapan siyasetçiler.

    Özgecan’ın gerçek katilleri yukarıda andıklarımızdır!

    Laiklik olgusunun ne denli önemli ve dünyasal yaşamın gerçek anlamda güvencesi olduğu Özgecan vahşetiyle bir kez daha anlaşılmış oldu!

    Laiklik ilkesi anayasada durduğu gibi toplum yaşamında da varlığını korusaydı az önce sıraladığımız özendiriciler ağızlarını açabilirler miydi? Yanılıp açsalar, çağdaş yaşamın ve insanlık onurunun koruyucusu olması gereken mahkemeler kendilerinden hesap sormaz mıydı? Bu hesap sorulsa, bu tiplere hadleri bildirilse Özgecan’ı aramızdan alan barbarlık eyleme geçebilir miydi?

    Yanıtınızı duyar gibiyim!

    Anayasa’yı eylemli olarak ortadan kaldıranlar, bu ortadan kaldırmaya hukukçu kisveleriyle seyirci kalanlar, gereğini yapmaktan kaçınanlar ortalıkta boy göstermekten çekinmiyorlar. Timsah gözyaşları dökmeyi göz ardı etmeksizin!

    Yapılması gerekip de yapmadıklarımızı sıraladık!

    Yapılmaması gerekip de yapılana değinelim biraz da!

    Yaklaşık iki buçuk ay önce laiklik ilkesini koruma kararlılığı gösteren Rennan PEKÜNLÜ’yü mahpushaneye koyduk! Özgecan’ı kara toprağa koymaktan zerrece farkı olmayan ürpertici bir gelişmeydi!

    Özgecan’ın yaşamından Pekünlü’yü elbirliğiyle hapishaneye gönderenler de sorumlu! Bir adım daha ilerleyelim! Bu duruma yol açmasalar da oralı olmayıp izleyenler de! Pekünlü’nün ne yazık ki pek çok kişi tarafından önemsenmeyen duyarlılığı Özgecanlar içindi!

    Umarız anlaşılmıştır!

    Bu olayla birlikte laiklik kavramı bir karşılık daha kazanmış oldu!

    Laiklik yaşam güvencesidir, laiklik vahşilerin, barbarların etkisizleştirilme aracıdır desek yeridir!

    Ceyhun BALCI

  • KADINLAR CEHENNEMİ

    kadina-siddet--i421327
    Gündelik yaşama eklemlenmiş pırıltılı nesneler yanılsama kaynağı olmayı sürdürüyor. Cebinizdeki akıllı telefon, altınızdaki son model otomobil, içinde oturduğunuz çağ ötesi konut!
    Bunlar madalyonun bir yüzü!
    Diğer yüzündeyse analarının diziyle kışkırtılan rezil dürtülü tipler, mini etek giydiysen tecavüze razı olacaksın diyen türkücü müsveddeleri, çocukların evlenmesine yeşil ışık yakan din adamı kisveli utanç anıtları ve daha neler, neler!
    Akılsız kafalı kalabalıklar Türkiye’de iş başındadır. Çoğunlukçu anlayış kuru kalabalıkların gururunu okşamayı çok iyi beceriyor. Türkiye’nin son yıllarına damga vuran seçim utkularının gerekçesini kömür, bulgur, sadaka üçlemesinde aramak yanlış olmasa bile eksiktir. Unvanlı karanlık kafalara söyletilen kadını aşağılayıcı sözler, kendileri şimdiki, kafaları ise ortaçağda yaşayan sefillerin gönlünü kazanmakta güçlük çekmiyor.
    Çocukları da kapsayan kadın aşağılayıcılığının patlama yapması rastlantı değildir. İklim ve özendirmenin bu vahşet patlamasındaki payı küçümsenmemelidir.
    Kısacası Türkiye, üçüncü binyılda ortaçağı yaşamaktadır. Aslına bakarsanız, ekonomide, siyasette, eğitimde ve başka birçok alana egemen olan ortaçağ gündelik yaşama ve en temel hak olan yaşam hakkına musallat olduğunu ortaya koymuştur son olayla. Öncekilerde yeterli duyarlılığı ve tepkiyi vermeyen toplum Özgecan’ın başına gelen ve nitelemeye sözcüklerin yetmeyeceği olay karşısında biraz olsun başkaldırma eğilimi göstermiştir.
    Giderek artan bu gibi olayları cinsel sapkınlık ya da şiddete eğilimle açıklamak kolaya kaçmak olur. Bu olayların nedenini dönüştürülen Türkiye’de aramak çok daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Dönüştürülen Türkiye’de değer yargıları kökünden değiştirilmekte ve pek çoğumuzun dehşete düştüğü olayları kendilerince gerekçelendirebilen azımsanmayacak kalabalıklar bulunduğu akıldan çıkartılmamalıdır. Demokrasinin belirli aralıklarla konulan sandığa yönlendirilmişlerce oy atılması eylemine indirgendiği koşullarda tıpkı hırsızlık/uğursuzluk gibi kadınlara yönelik aşağılayıcı eğilimlerin de bu yolla aklanabilme olasılığını göz ardı etmemek gerekir.
    Toplumun yarısı demek olanı kadını hiçe sayan ortaçağ anlayışına son vermeden bu gibi olayların sonunun getirilebileceğini sanmak da fazlasıyla saflık olacaktır.
    Her ne kadar bugün için kadınlar cehennemi gibi görünse de Türkiye gerçekte insanlar cehennemine dönüşmüştür.
    Tek yol ortaçağa ve onun ardındaki siyasi anlayışın egemenliğine son vermektir.
    Özgecan ve onunla aynı yazgıyı paylaşanlara borcumuzu ancak bu şekilde biraz olsun ödeyebiliriz!
    Anılarına saygıyla…
    Ceyhun Balcı,

  • ayni_gemi

    YENİ BİR MÜCADELENİN EŞİĞİNDE :
    HEKİMLER VE HEKİMLİK

    Otuz yıllık kamu hizmeti sonrası emekli olan bir hekimin eline geçen aylığı dile getirmek yürek dağlayıcı bir iş! İncitici görülmeyeceğinden ve başkaca gevezeliklere yol açmayacağından emin olunsa pek çok çarpıcı örnek verilebilir. Ancak, şu kadarı da paylaşılmadan geçilmemeli! Bir hekimin yaptığı iş, harcadığı çaba ve emek bir yargıcınkinden, bir asker ya da emniyet görevlisininkinden daha mı değersiz? Yanıtınız evetse yazının geri kalanını okumasanız da olur!

    Türkiye’de özellikle sağlıkta dönüşüm süreciyle birlikte hız kazanan niceliksel patlama doğal olarak 130 bini aşkın hekimin işyükünü de katlamış oldu.

    2013 yılı sayılarına göre Türkiye’de bakılan hasta sayısı 600 milyonu geçmiştir. Başka deyişle, her bir TC yurttaşı 8 kez hekime çıkmıştır.

    Beş milyona yakın ameliyat gerçekleştirmiştir yine aynı istatistiklere göre Türkiye’de hekimler. Bu olağanüstü çaba ve emek çeşitli biçimlerde karşılıklandırılmaya çalışılsa da; güvenceli ve insanca yaşamaya yetecek aylıklandırma konusunda başarılı olunamadığı kesindir. Özellikle, emekli hekim aylıkları söylemeye bile dilimizin varmadığı düzeydedir. Bu nedenle de, hekimler için emeklilik hayalden öte anlam taşımamaktadır.

    Kabul etmek gerekir ki; yönetenlerin böl-yönet siyaseti hekimlere yönelik baskıcı ve soluk kesici anlayışın başarıyla yaşama geçirilmesinde önemli rol oynamıştır.

    Sıkıntılı geçen bu sürecin sonunda hekimlerin birleşmeye, dayanışmaya ve yeni bir mücadele dönemine adım atma gereksinimi içinde oldukları ortadadır.

    Başta emekli aylıkları olmak üzere her kesimden hekimin güvenceli ve insanca yaşamaya yetecek bir ücret yolunda verecekleri mücadele onları ortak paydada buluşturmaya adaydır.

    İzmir Tabip Odası böylesine önemli bir mücadelenin fitilini ateşleyerek önemli bir ilk adım atmıştır. Bugüne değin birleşme ve dayanışma içinde olma sıkıntısı yaşayan hekimlerin bu önemli ilk adıma güçlü ve içtenlikli katılımı yaşamsal önemdedir.

    Bu yolda elde edilecek bir başarı yalnızca hekimleri değil sağlık ortamını ve hekimliği de olumlu etkileyecektir. Performans baskısıyla bunalan, hekimlik yapması güçleştirilen hekimler böylelikle soluk alacaklardır. Bunun doğal sonucu hekimlik ortamının rahatlaması, gerilimden uzaklaşması ve çok daha nitelikli hizmet üretilmesi olacaktır!

    İZMİR TABİP ODASI’nın bu çok önemli ve anlamlı girişimi hekimlerin ilgisini ve katılımını beklemektedir.

    Ceyhun BALCI, 14.02.2015

  • UKRAYNA’DA
    SAĞLIK REFORMU
    Sağlık Reformu ya da bizdeki adıyla Sağlıkta Dönüşüm burada epeyce yol aldı. Tozpembe zamanlar geride kaldı. Acı ilaçlar içilmeye başlandı! Ancak, halk yine de memnun, ya da en azından memnuniyetsiz görünmüyor.
    Sağlık Reformu başlığı altında bu kez çok uzağımızda olmayan Ukrayna’dan bir kesit paylaşmak yakın geçmişte yaşadıklarımızı anımsatması bakımından yararlı olabilir.
    Bilindiği gibi Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında yüzünü batıya döndü. Bu durum, yüzünü dönmenin ötesine geçip de eşyanın doğasına aykırı bir duruma evrilince sorunlar yumağı oluşmuş oldu. Her ne kadar bir zamanlar bileşeni olduğu Sovyetler tarihe karışmış olsa da Ukrayna bulunduğu bölgeyi göz ardı etmemeliydi. Bugüne gelindiğinde bile Ukrayna’nın toplam dış ticareti içinde Bağımsız Devletler Topluluğu’nun payının % 35’lerde olduğu bilinirse durum daha iyi anlaşılmış olacaktır.
    Bu gibi uzunca bir komünist geçmişe sahip ülkelerde yüzünüzü batıya dönmek sıradan bir eylem değil elbette. Tılsımlı sözcük reformla özdeşleşmiş olan batılılaşma ve batıyla bütünleşme pek çok alanda ve özellikle de sağlık ve eğitimde kazanımların yok olması anlamına geliyor. Geçmişte bireylerin ve toplumun sağlığıyla uğraşan sistem artık vatandaşların ödeme gücünü belirlemeye odaklanmış oluyor.
    Ukrayna’da geçtiğimiz yılın son ayında sağlık bakanlığına Oleksandr Kvitashvili! adlı bir Gürcü atanmış. Bu atamanın üzerinden çok geçmeden bir başka renkli devrim ülkesi olan Gürcü kökenli yeni bakanın ezberleri bozacak uygulamaları kendisini göstermekte gecikmemiş.
    Ukrayna yaklaşık 30 yıl önce insanlık tarihinin unutamayacağı bir nükleer felaket yaşamıştı. Çernobil santralının patlaması sonucu yaşanan facia Ukrayna’nın yanı sıra bölge ülkelerini de derinden etkileyen sağlık sorunlarına yol açmıştı. Böyle bir ortamda kanserin ülke sağlık ortamında önem kazanmasına da şaşırmamak gerekirdi.
    Bu özel durumu da kapsayan koşullarda yapılanmış olan Ulusal Kanser Enstitüsü her nedense yeni bakanın öncelikle odaklandığı kurum olmuş.
    Alanındaki deneyimiyle tanınan bu kurum 560 yatağı ve günde 400 hasta başvurusu olan önemli bir merkez. Yüzü aşkın araştırmacı ve 150’yi geçkin hekimin çalıştığı merkezde 1000’den fazla çalışan mevcutken % 30 oranında küçülmesi kararı alınıyor. Gerekçesi ise merkezin başında bulunan ve dünyaca da tanınan Dr Ihor Schlepotkin’in usulsüz harcamaları ve kamu kaynaklarının savurganca kullanımından sorumlu tutulması. Hiç kuşkusuz olmayacak bir şey değildir bu. Ama, alanının önde gelen kurumunun bu gerekçeyle küçültülmesi de bir o kadar ilginç bir karar olsa gerektir.
    Son bir ilginç not! Parasal usulsüzlük suçlamasıyla merkezin başındaki görevinden uzaklaştırılan Schlepotkin’e ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde iş veriliyor.
    Hem yıkım, hem beyin göçü!
    Benzer durum Türkiye’de Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde yaşanmıştı. Cumhuriyet’le yaşıt bu araştırma ve geliştirme kurumunun yok edilmesiyle Türkiye aşı üretemez duruma düşürülmüştü.
    Ama, halk memnundu!
    Böyle olunca da akan sular dururdu!
    Ceyhun BALCI, 13.02.2015
    Bu yazıya esin kaynağı olan makaleye bağlantıdan erişilebilir :
    http://www.counterpunch.org/2015/02/12/ukrainian-healthcare-and-the-inept-reforms-of-new-ukrainian-westernizers/

  • ÇİVİSİ ÇIKMIŞ ÜLKE

    311258
    Amin Maalouf “Çivisi Çıkmış Dünya” koymuştu son kitaplarından birinin adını. Yeryüzünün çivisi çıktığına göre Türkiye’ninkinin çıkmış olması da şaşırtıcı sayılmamalı!
    Dolar tutulamıyor, eski istihbaratçı vekil olsun mu, olmasın mı tartışmaları arasında unutulan bir şey var!
    Çok önemli!
    Türkiye’deki bunca sorunun arasında kaynayıp gidiyor!
    Türkiye’nin kâğıt üzerinde bir anayasası ve anayasal kurumları olduğuna kuşku yok! Ama, işte o Anayasa askıya alınmış durumda!
    Var ama yok! Nasıl oluyorsa!
    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde siyaset hiç bu kadar yozlaşmamıştı, kimliğini yitirmemişti dersek her halde yanılmış olmayız!
    Yurttaşları gönüllerinden geçen siyasi partiye oy vermekten alıkoyan acımasız baraj yetmezmiş gibi; parlamentoda yer alan siyasi partiler de hızlı bir benzeşme eğilimi içine girmiş durumda!
    Ülkenin başındaki iki büyük dert olan “dinci gericilik” ve “etnik bölücülük” şu ya da bu şekilde TBMM’deki tüm partilerin ilgi alanı içine girmiş durumda. Her iki belanın da güçlü temsilcileri varken, onlara karşı durmaları gereken diğerleri de bu kaynaklardan beslenme derdine düşmüş durumdalar.
    Sıkça yineler oldum! Kahrolası vekillik sevdası diyorum bir kez daha!
    Siyasetteki bu boşluğa, anlaşılmaz karmaşaya hayır demesi gerekenler de yaklaşan seçimler gerekçesiyle olmalı ki; ağızlarına fermuar çekmekteler.
    Hele bir seçilip kendimizi kurtaralım, sonra ülkeyi kurtarırız demekte sakınca görmemiş oluyorlar bu tutumlarıyla!
    Siyaset bu boşluğu kaldıramaz!
    Giderek umarsızlaşan ve umutsuzlaşan kitlelerin ilgisi bir şekilde çekilmeli!
    Çıkar yol gösterilmeli!
    Çıkan çiviler yerlerine çakılmalı!
    Umutla bekliyoruz….
    Ceyhun BALCI, 12.02.2015

  • CUMHURİYET GAZETESİ’NDE
    YAPTIRANA DA BAKMAK GEREK!
    Yapana bakmaktan, yaptıranı göz ardı ederiz! Bir tür cambaza bak işleyişi söz konusudur! Ülkenin, kurumların ve hatta kişilerin başına gelende bir de yaptıran (seyreden, izleyen, oralı olması gerekip de oralı olmayan) vardır.
    Cumhuriyet’le yaşıt, adını ondan alan gazetede yaşananlar izlenmeye ve irdelenmeye değerdir. Orada yaşananlar ülkenin başına gelenlere modellik etmektedir.
    Feridun Andaç’ın deyişiyle “Cumhuriyetsiz Cumhuriyet”tir gelinen nokta. Bir kez daha yinelemekte sakınca yok. Bugün, Cumhuriyet’in başına üşüşen Cumhuriyetsiz Cumhuriyet heveslileri de gazetecilik yapabilirler. İstediklerini yazıp, çizebilirler. İtiraz maske takmalarına, ikiyüzlülük sergilemelerine ve Cumhuriyet’le yaşıt bir ulu çınarın ardına gizlenmelerinedir! Cemaat ve etnikçilik sevdalarını Cumhuriyet zırhı olmaksızın her hangi bir gazetede sergilemeleri belki olasıdır. Ama, bu düşünsel doğrultuyu sürdürmeleri ve topluma yedirmeleri olanaksız olduğu için Cumhuriyet’in arkasına saklanmayı yeğlemektedirler.
    Cumhuriyet gazetesi tarihsel misyonundan kopartılmıştır. Üstelik bu süreç son yaşananlarla sınırlı da değildir. Işık Kansu’nun gazetedeki yazılarına son verilmesi; Utku Çakırözer’e operasyon yapılması sona gidişin köşe taşları olmaktan öte anlam taşımıyor.
    Başyazarı İlhan Selçuk, Ankara Temsilcisi ve milletvekili Mustafa Balbay ve bir başka yazarı Erol Manisalı kumpas sonucu içerilere düşürülmüşken; Cumhuriyet’e atılan bombalardan sözde terör örgütü Ergenekon’u sorumlu tutacak kadar akıl tutulmasına uğramıştı bu gazete. O günlerde bu tutumu eleştiren olmuş muydu derseniz kuşkusuz evet denebilir. Ama, ne kadar duyuldu diye üstelenirse yanıtı belirsizdir.
    Yapanların halleri ve kimlikleri ortadadır! Mehmet Faraç’ın deyişiyle bindiği otomobile bile sahip çıkamayanlara teslim edilmiştir koskoca Cumhuriyet gazetesi. Bugün artık saklanamaz duruma gelmiş olan Cumhuriyet olgusu 2010 yılında da söz konusuydu. 23 Aralık 2010’da Menemen Olayı’nın yıldönümünde Mehmet Faraç’ın yazısı sansürlenmişti. Bağlantıdan okunabilir.
    http://www.aydinlikgazete.com/dinci-tehdit-kubilay-ve-isbirlikcilik-makale,57879.html
    Yaptıranlardan da birkaç çift sözü esirgemeyelim.
    Yıllarca yerden yere vurdukları cemaatle kol kola girenlerin, etnikçilikten medet umanların, birileri Strazburg’da vatan savunması yaparken bir başkalarının Ermeni Soykırımı ile Yüzleşelim diyebildikleri Cumhuriyet gazetesinde bu taraklarda bezi olmayan gerçekten de Cumhuriyetçi ve Atatürkçü oldukları söylenebilecek yazarların hiç mi suçu yok.
    Ne yapanların ne de yaptıranların adlarını anma gereği duymuyorum!
    Herkes kendisini biliyor çünkü!
    İsyanımı birkaç soruyla dile getirmekle yetiniyorum!
    Bu gelinen noktadan hoşnut musunuz?
    Suskunluğunuz hoşnutluğunuzun göstergesidir!
    Yok değiliz diyorsanız harekete geçmek, başkaldırı bayrağı açmak için daha nelerin olmasını bekliyorsunuz!
    Geçmiş ders çıkartıldığında bugüne ve geleceğe ışık tutabilir. Çok değil 25 yıl önce Cumhuriyet’i ele geçirme girişiminin nasıl boşa çıkartıldığını anımsamanın tam da sırasıdır!
    Ceyhun BALCI, 10.02.2015

  • AKILSIZ İNSAN

    Laiklik ilkesi şimdilerde modası geçti denilen diğer beş okla birlikte 5 Şubat 1937’de girmişti Anayasa’ya! Yazgının cilvesine bakın ki; o önemli anayasal ilkeyi sahiplendiği, ona kol kanat gerdiği için Türkiye akademiyasının gerçekten seçkin bir üyesi tam da 5 şubatta yargılandı!

    “Bilime Özgürlük, Rennan Hocaya Adalet!” diye haykıranların katılımıyla yalnız bırakılmamış oldu bu seçkin kişilik.

    Anayasa yerli yerindeyken, Anayasa Mahkemesi’nin içtihat niteliğindeki 3 kararı varken ve bunların üstüne AİHM bunları onamışken özgürlük bağlayıcı yaptırıma çarptırılan Rennan Pekünlü’nün demir parmaklıklar ardındaki ağlatıya eşdeğer serüveni insanım diyen herkesi bir kez daha düşündürmeli! İnsan için pek çok tanım yapılmakla birlikte en çarpıcı ve ayırt edicilerden ikisi birisi sorgulayıcılık ve uygarlık yaratıcılığıdır denilebilir.

    Çocuk yaştaki kızlarımızın evlenebileceğinin ya da bugüne değin bilememiş olsak da cinsel anlamda anamızdan bile etkilenebileceğimiz zırvaları ancak aklını yitirmiş toplumlarda seslendirilebilecek türden inciler olarak belleklerdeki yerini aldı!

    Toplum aklını yitirirken ülkenin aydın kılıklıları ne yapmaktaydı? Aymazlık, adam sendecilik ve budalalık onların eylemini (daha doğrusu eylemsizliğini) tanımlamaya bilmem yeter mi?

    Yirmi yılı aşkın zaman önceydi! İzmir’de İnsan Hakları temalı bir sergi açılmıştı. İşkence araç ve gereçlerinin arasında kendisine yer bulan takke, tespih ve rahle gibi dinsel nesneler az önce sorduğumuz sorunun yanıtını haykırır gibiydi. Bu sıradan nesnelerin böylesi bir sergideki varlığı aydıncıklarımızın dinselleşmeye bakışını ortaya koymaktaydı. Belliydi ki, aydıncıklarımız dinsel nesnelere ve onların önde geleni türbana özgürlük penceresinden bakmaktaydılar. Bu şaşı bakış açısı davanın daha başlangıçta yitirildiğinin belirtisi olmuştu. Tam da o yıllarda yaşanan Madımak Katliamı bile ayakların suya ermesine yetmedi. Ahlar, vahlar ve ağıtlar arasında solculuk da rayından çıkmış, aydınlanmacı ve kazanımları korumacı kimliğini mavi boncuk dağıtıcılığına bırakmış oluyordu. Bu budala ve aymaz anlayışın bugün gelinen noktada bile pek çok aydın kesimi uyandırmaya yetmediğini üzülerek ve biraz da öfkelenerek gözlemliyoruz!

    Laiklik ilkesine dünyanın başka pek çok ülkesinde dokunulamazken Türkiye’de kolaylıkla aşındırılıp, Anayasa’nın bile değiştirilmesine gerek kalmaksızın yerle bir edilebilmişti.

    Avrupa, laiklik kazanımını kent meydanlarında yakılan engizisyon ateşinin içinden geçerek elde etti. Türkiye’de laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi sürecinde tek kurşun atılmadı, tek can yanmadı! Bir bakıma altın tepsi içinde buldu Türk milleti bu önemli kazanımı önünde. Bu şans süreç içinde aymazlığı ve duyarsızlığı beslerken, geldiğimiz noktada o zaman yanmayan canların yanması sonucunu doğurur oldu.

    Madımak Katliamı engizisyon ateşinin ta kendisi oldu, canlarımızı yaktı!

    Rennan Pekünlü hocanın başına gelen ise olsa olsa engizisyonun ete kemiğe bürünüp 21. yüzyıl başında Türkiye’de ateşiyle değilse bile yargılama kisvesiyle yakmayı sürdürmesidir.

    Laiklik bir kez elden gittiğinde insanın aklı başından alınmış oluyor. Başka deyişle, laiklik insan aklının kullanılma güvencesidir.

    Akılsız insanın başka bir canlıdan farkı kalır mı? Sıradan farklılıklarını kibir ve böbürlenme gerekçesi yapan insanın gerçek anlamdaki üstünlük özelliğini sahiplenmemesi de bir başka önemli çelişki sayılmaz mı?

    Anlaşılabilir olması bakımından “laiklik akıldır, aklın kullanılmasıdır” demek bilmiyorum çok mu iddialı bir saptamadır?

    Türümüzün bu sıradışı hünerini anımsamsı dileğiyle…

    Ceyhun BALCI, 08.02.2015

  • BİR HASTAM…

    CEHALET
    Saat öğleye doğru ilerlerken bir kadın hasta içeri adımını atar atmaz ve bana da neyiniz var sorusu fırsatı tanımaksızın artık kanıksadığım biçemle isteğini dile getirdi!

    “Kolumun filmini istiyorum!”

    Kolunun çıkık olduğunu söyleyen çıkıkçı kadın, hastanın omzunu yerine koymuş. Ama, emin olmak için de film çekilsen iyi olur demiş!
    Deneyimlerim gereğince, bu tür hastalara aydınlatma yapmanın, film gerekmiyor demenin yararsızlığı konusunda ikilem içinde bile değilim.
    Bakı sonrası, film isteğinde bulunup başlıyorum beklemeye!
    Filmini görüp de omzunuz yerine gelmiş dediğimde hastanın yüzüne yansıyan mutluluk ifadesini görmeliydiniz.
    Birkaç dakikalık zaman aralığına sığan bu deneyim bir şeyler düşündürmese olmazdı!
    Her gün evden çıkıp yürüyüp/metroya ya da otobüse binip/işimize varıncaya dek tanıklık ettiğimiz sayısız cehalet örneğinden benim payına düşen bir başkasıydı.
    Ülkeyi ve elbette dünyayı yönetenlerin cehaleti neden kutsadıklarını, neden başlarının üzerinde gezdirdiklerini bir kez daha anlamış olacaktım bu örnekle kim bilir kaçıncı kez!
    Bilginin, bilimin ve bilenin aşağılandığı, yerden yere vurulduğu bir ortamda cahil kitlelerin bu manzara karşısında zevkin doruklarına ulaştığını biraz özenli olduğunuzda kolaylıkla fark edebilirsiniz!
    Böyle bir toplumsal ortamda insanlığın gönençli olması, demokrasiyi çalıştırabilmesi olası mı?
    Yanıt evetse sözü de yazıyı da bırakma görevi düşer bizlere!
    Diğer seçenekse insanı, insanlaştırmak başka deyişle cehaleti alt etmek! Zor, ama olanaksız değil! Çaba, emek ve didinme gerektirdiği de kesin!
    Ceyhun BALCI, 03.02.2015

  • MİLLİ GÜVENLİK

    150130150603_birlesik_metal_grev_metal_624x351_hurriyet.com.tr

    DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş’in aldığı karar çoktandır yapılamayan bir şeyi, grevi geçirecekti yaşama! Sendikalı olmanın bile lüks olduğu ortamda grev, “görmezin istediği bir göz Allah verdi iki göz”e denk düşen bir durumdu!

    Beklenmeyen bir gelişme değildi bu grevin ertelenmesi!

    “Milli Güvenlik” gerekçe gösterildi ertelemeye! Çok kutsal ve bir o kadar da tartışmaya kapalı bir başlık olabilirdi milli güvenlik kaygısı Türkiye gibi bir ülkede!

    Şeytanın avukatlığını yapıp örneklerle sorgulayalım bu gerekçeyi!

    Sorunumuz olmayan komşumuz yok neredeyse!

    Ortamdan görev çıkartan şanlı medyamız eksik olmasın! Ege Denizi’nde Yunan işgaline uğramamış adacık/kayalık kalmamışken milli güvenlik kutsamasına sığınmak inandırıcı olabilir mi?

    Doğuya gidelim!

    Açılım denen ne olduğu belirsiz süreç uğruna yurttaşlarının can güvenliğini hiçe sayan bir hükümetimiz olmasa milli güvenlik gerekçesi içimizi titretebilirdi. Konutundan dışarı çık(a)mayan valinin izniyle güvenliği sağlamak durumunda kalan, sağlayamayan askersel güçler tanığımızdır!

    Ülkenin Suriye ve Irak sınırları kevgire dönmüşken, girenin çıkanın hesabı bilinemezken, haydutlara desteğimiz gün gibi ortaya çıkmışken, inanmak için iyiden iyiye saf olmak gerekmez mi milli güvenlik martavalına?

    Hakkını arayan, bu uğurda örgütlenen bir şekilde mucize yaratıp greve gidebilen emekçiye yer yok Yeni Türkiye’de!

    Bu yeni durumun şifresi bundan bir kaç yıl önce süt işlemesiyle bilinen bir firmanın patronunca aynen şu şekilde çözülmüştü!

    “Müslüman bir ülkede, Müslüman bir patronun, Müslüman çalışanlarının sendikayla, grevle ne işi olabilir?”

    Yeni Türkiye’nin değiştirilebilmesi epeyce çaba ve emek gerektirecek!

    Bir de bu önemli gelişme emek örgütlerini kulağına küpe olmalı!

    Kendi dertlerinin yanı sıra etnikçiliğe ve dolayısı ile de bölücülüğe teşne olabilen kimi emek örgütleri nasıl bir ülkede yaşadıklarını, ne gibi ihanetlere aracılık ettiklerini anlasalar iyi olmaz mı?

    Ceyhun BALCI, 01.02.2015

  • DİN ÜZERİNDEN

    Ürkünç ve korkunç Charlie Hebdo saldırısı başka bir şeyleri tetiklemesi bakımından da önemsenmesi gereken bir sonuç doğurdu. Bir kez daha yinelemekte yarar var! Hepimiz Çarliyiz diyerek bu saldırının kabul edilemezliğini ortaya koymaya çalıştık.

    Bunu yaparken dinsel simgeleri ve kutsal kişilikleri doğrudan hedef almanın tehlikelerinden de söz etme gereği duymaktan geri durmadık. Bunu sorgularken, Charlie Hebdo’nun Hıristiyanlığı da hedefe koyduğu karşılığını aldık. Bir dost sohbetinde edindiğim bilgiye göre bu nedenle onlarca dava açılmış Charlie Hebdo hakkında. Buna karşılık Müslümanlar tarafından açılan dava sayısı tekmiş. Gerçek şu ki; Müslümanlar ya da onları temsil ettiğini düşünenler dava değil doğrudan ateş açıyorlar. Zaten, bu asimetrik durum var oldukça mizah, hiciv ya da başkaca bir yöntem kullanarak kabul edilebilir karşılık alınması olanaksız gibidir.

    Charlie Hebdo saldırısı sonrasında dinselliğe yönelik yazı ve düşünce paylaşımları, bu konuda özenli olan Türk medyasında bile hız kazandı ne yazık ki! Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo eki bırakın dışındakileri içindekileri bile rahatsız etmeye yetti. Işık Kansu rahatsızlığını yazılarına ara vererek dışavurma gereği duydu. Bu konunun gazetede yeni çatlamalara kaynaklık ettiği de bir başka taze haber.

    Kişisel görüşümü bir kez daha paylaşma gereği duyuyorum! Dinsel simgeler üzerinden özgürlük gösterilerine girişmenin son derece gereksiz ve bir o kadar da tehlikeli olduğu düşüncesindeyim. Bu düşüncemin kaynağı korku ya da çekince değildir. Bu yolla sonuç almanın olanaksızlığıdır dinsel simgeler üzerinden yazıp, çizmenin ve bilgi paylaşımına soğukluğumun nedeni!

    Bugünkü Aydınlık’ta Örsan K. Öymen’in “Allah Var mıdır?” yazısını okuyunca kaygım depreşmiş oldu. Her şeyden önce söz konusu yazının altına imzamı atarım. Bu şekilde yazmanın bir özgürlük olduğu konusunda da kuşkum yok! Ama, söylemlerimiz ve eylemlerimiz bir sonuca erişme amacı taşımalı ilkesi gereğince baktığımda dinselliğe doğrudan eleştirinin sonuç vermeyeceği kanısındayım. Eğer, sorunun değil de çözümün parçası olmayı amaçlıyorsak bu tutumdan uzak durmalıyız diyorum!
    Türkiye’nin güncel sorunları açısından baktığımda da dinsel simgelere doğrudan yönelen yaklaşımların ayrışmaya yol açacağını görüyorum.

    Türkiye dehşet verici bir dar boğazdan geçme çabası içinde. Bu darboğazı aşıp aşamayacağı en azından şimdilik belirsiz. (Elbette umutsuz değilim, ama gerçeği de saptama durumundayım) İçinde bulunulan durumda birleşme ve bağlaşma önde gelen gereklilik olduğuna göre gereksiz ayrışmaların dışında kalmanın en iyisi olduğu düşüncesindeyim. Türkiye’nin başındaki dertlere karşı birleşenler arasında dindar insanların da bulunduğunu yalnızca varsaymıyor, çok da iyi biliyorum. Dolayısı ile, dinsel simgelere doğrudan yönelen, onları sorgulayan söylemlerin ertelenmesi gereğini savunuyorum. Bu gibi söylemlerin yalnızca dincileri değil, dindarları da olumlu eksenden uzaklaştırabileceğini öngörüyorum.

    Özgürlükçülük adına hemen her şey tartışılıp, sorgulanabilir. Buna karşı çıkmak söz konusu olamaz!

    İstemim ayrıştırıcılığın değil birleştiriciliğin öne çıkartılması gereğince bu gibi tartışmaların ertelenmesine yöneliktir!

    Yanlış anlatmamış olmayı dileyerek…

    Ceyhun BALCI, 01.02.2015