• MALAYA

    HMS_Malaya_jutland

    17 Kasım 1922

    Milli Mücadele mutlu sona ermiş! Saltanat sona erdirilmiş! İngiliz savaş gemisi HBS Malaya doğazdan demir alıyor! Sıra dışı bir yolcusu var!

    Son Osmanlı padişahı ve 115. İslam Halifesi Sultan VI. Mehmet Vahidettin!

    vahdettin2

    İşbirlikçilerinin son isteğini kırmayacak kadar nazik olan emperyalist telaş içindeki ortağını yüz üstü bırakmıyor. Son padişahı İngiltere’ye Kabul etmeyecek kadar akıllı olan İngilizler sultanı Malta’ya götürüyor.

    Sonrasının çok da önemi yok! Tarihe karışmış bir imparatorluğun son hükümdarı hıyanetine yaraşır bir şekilde göçüyor yaşamdan!

    Kasım 1938

    10-kasım-2011_194651

    HBS Malaya bir kez daha İstanbul açıklarında. Bu kez işgalci değil, taziyeci rolüyle! Yeryüzünde dünyaya gelmiş en iyi adamlardan biri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının ardından yasa katılmak bu kezki görevi Malaya’nın! Atatürk’ün cansız bedenini İzmit’e götüren Yavuz’a Adalar’a kadar bir Fransız, Alman, Romen ve Sovyet gemisiyle birlikte eşlik ediyor.

    On beş yıl arayla biri birine taban tabana zıt iki görev üstlenmiş İngiliz savaş gemisi Malaya! Birinci Dünya Savaşı sırasında hizmete alınan uzak İngiliz sömürgesi Çin-Hindi’nin adını taşıyan gemi bir dünya savaşı daha gördükten sonra 1944’de emekliye ayrılmış!

    Geldikleri gibi gidenler saygı için dönmüşlerdi! Atatürk’ün ülkesine olsa olsa bu biçimde dönebilirlerdi. Hem de özel izinle!

    Bu günlerde bir başka dönüşe tanıklık ediyoruz!

    Hıyanet ederek kaçan Vahdettin’in dönüşüne! Bedeniyle değilse bile ruhuyla!

    İstanbul’da Osmanlı kalıtı ne varsa ete, kemiğe bürünüyor bugünlerde. Tarihin, doğanın ve zeytinin acımasızca yok edildiği günümüz Türkiyesi’nde aralarında Vahidettin’in adını taşıyanın da olduğu köşklerin diriltilmesi, öne çıkartılması tarihe saygıdan çok Atatürk’e ve Cumhuriyet’e öfkenin ürünü!

    Başları önüne eğilmiş olarak, utanç içinde ayrılanlar bugünlerde göğüslerini gere gere Türkiye’ye dönüyorlar!

    10 Kasım’da dünyanın en güzel insanını anarken böylesi tatsızlıkları dile getirmek ne denli doğru?

    Bizler şarkılarla, türkülerle Ata’nın yolunu gözlerken tarihin karanlık sayfalarında yerlerini almış olan işbirlikçilerin günümüzdeki temsilcileri geçen yüzyılın başında başarılamayanı yaşama geçirme yolunda!

    Cehaleti yenmeden, toplumu aydınlığa çıkartmadan yakalanılan demokrasi budalalığı ivedilikle tedavi edilmesi gereken sayrılığımızdır!

    10 Kasım’da Atatürk’ü anarken, ona iletebileceğimiz bir engelimiz var hiç olmazsa!

    Hastalandık, devrimini yarım bıraktık!

    Hoş gör bizi Atam!

    Ceyhun BALCI, 10 Kasım 2014

  • HER YER RANT, HER YER İNŞAAT

    Reklamlara bakınca gerçekle yüzleşirsiniz! Dizi film destekçileri de çoğunlukla inşaat yüklenicileridir. Özetle, inşaat Türkiye ekonomisini tekstil ve turizmle birlikte ayakta tutan sacayağından birisidir. Bu nedenle korunan, kollanan ve pamuklara sarılan bir alandır. Hem emek hem de yer edinimi bakımından maliyet son derece düşüktür bu sektörde. Ortalıkta dolaşan konut ederlerinin üçte hatta dörtte birinin maliyete ait olduğu söylenmektedir.

    Hemen her kentimizin yanı sıra büyük kentlerimizde daha fazla duyumsanmaktadır inşaat çılgınlığı. Örneğin, İzmir’de gözde yerleşim bölgelerinde afet toplanma alanları bile yapılaşmış durumdadır. Büyük ve kollanan yükleniciler artık orta yerlerdeki alanlara gökdelenler dikmektedir.

    Orta ve küçük ölçekliler de boş durmamaktadır!

    Merkezdeki pek çok yapı yıkılıp, yerlerine yenileri dikilmektedir. Yıkılan pek çok yapı 30-40 yaşındadır. Bir bölümü depreme dayanıksız olsa da azımsanmayacak sayıda yapı böyle bir sorunu olmasa da yenisi yapılmak üzere yıkılmaktadır!

    “HER YER RANT, HER YER İNŞAAT” deyişi fazlasıyla gerçek olmuştur…

    Kentlerimizde hız kazanan bir başka eğilim de insansızlaştırmadır! Batan, çıkan ya da yerine göre köprüyollarla yükselen ulaşım tasarımları kenti insanlara dar etmektedir.

    Yapılaşma süreçlerindeki yıkım ve yeniden yapım aşamalarında da kentte insanın varlığını yadsıyan yaklaşım öne çıkmaktadır.

    İzmir’de bir kaç yüz metrelik yarıçapta çekilmiş fotoğraflar yaya yollarının gasp edildiğinin, insanların taşıt yollarından yürümeye zorlandığının kanıtıdır.

    IMG_0423

    YIKIM1YIKIM2IMG_0426

    IMG_0427

    Sahipsiz ülkenin, sahipten yoksun kentlerinde sahnelenen bu haydutluk yetkililerce görülmemekte midir? Bu bir kusurdur!

    Bu manzaralar görülüp de gereği yapılmıyorsa işte orada tuz da kokmuştur!

    Doğruluk ve dürüstlük gibi kavramları akçeli işlere indirgeyen kent yöneticileri hiç unutmamalılar ki; bu gibi konulardaki aymazlıkları da en az akçeli işlerdeki kadar önemli suç(lar)a konu olmaktadır!

    İnsansızlaştırma hedefine yürüyen kentler de, insanları yok sayan kent anlayışı da bir o kadar eleştiri gerekçesidir.

    Yöneticiler bunun ne kadar farkındadır? Bilmek güç!

    Ya kentli? Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim!

    Ceyhun BALCI, 08.11.2014

  • EKİM DEVRİMİ

    aurora

    Ekim Devrimi’nin önemli simgelerinden Avrora! (St Petersburg)

    Yaşasaydı 97 yaşında olacaktı!
    23 yıl önce tarihe karıştı!
    İzlerini ve bugüne erişen etkilerini silmek kolay değil!

    Tarihe geçmiş önemli devrimlerden biri olmayı sürdürecek hiç kuşkusuz!

    1776 Amerikan, 1789 Fransız, 1923 Türk, 1949 Çin ve 1959 Küba devrimleri gibi Ekim Devrimi önemli bir köşe taşıdır.

    metroda lenin orak çekiç metroda

    Moskova Metrosu’nda Ekim Devrimi İzleri

    Bugünkü yokluğu yorulmanın ve devrime ara vermenin bedelidir!

    Atatürk dönemindeki 15 yıl bir yana bırakıldığında bizlerin Ekim Devrimi’ne hep uzak durduğumuz söylenebilir. Yaşamın olağan akışına aykırılık içerir bu durum!

    taksim-ataturk-heykeli-600x450

    Türk ve Rus Devrimleri Taksim’de yan yana (Atatürk-Frunze-Voroşilov)

    Oysa, Türk Devrimi Ekim Devrimi’ni Ekim Devrimi de Türk Devrimi’ni beslemiştir. Çanakkale geçilse Ekim Devrimi olmayabilirdi. Çanakkale’de Türk Devrimi’nin önsözü yazılırken, Kurtuluş Savaşı ve Devrimler’e yatırım yapılmış olduğu da söylenebilir.

    İkinci paylaşım savaşı sonrası emperyalizmin Türkiye’yi ileri karakol yapmasıyla unuttuğumuz Ekim Devrimi’ne ayıp ettiğimiz kesindir!

    Bu kopuş Türkiye’nin bugün geldiği noktayı da açıklar iyice düşünüldüğünde!

    Devrimlerin ayakta kalması süreklilikleri kadar dayanışma içinde olmalarına da bağlı değil mi?

    Ceyhun BALCI, 7 Kasım 2014

    ekim

  • BAŞKANLAR

    Üç yüz bin metrekare, 1000 odalı görgüsüzlük anıtımız KAÇ-AK-SARAY’la ilgili tartışmalar sürüyor. Harcanan para, ortaya çıkan yapıt ve gereksizlik insanım diyeni öfkelendirecek boyutlara varmış durumda. İşin bir yanında Cumhuriyet’le ve elbette Atatürk’le hesaplaşma varsa, diğer yanında da güce taparlık var! Neredeyse kurala dönüşmüştür! Gücünü dışa vurma eğilimi, güçlüye boyun eğmeyle ayrılmaz ikili oluşturur! Beyzbol sopalı Obama görüntüsü bu durumu kanıtlayan ölümsüz görsellerden birisidir!

    esh2918_1
    Bolivya başkanlığına üçüncü kez, hem de % 61 oranla ilk turda seçilen lama yününden el örgüsü kazaklı Evo Morales Devlet Sarayı’nı kullanmayacağını söylemişken Latin Amerika’dan başka örnekler de paylaşmakta yarar var!
    Uruguay 3.5 milyon nüfuslu küçük bir ülke! Tarihi, bölgedeki diğer ülkelerinkine benzer şekilde fatihlerin zulmü ve kanlı diktatörlüklerle bezeli. Son yıllarda, dünyanın belki de bir tek bu anakarasında yaşanan olumlu gelişmeler Uruguay’ı da etkilemiş.
    Bugünkü başkanı Jose Mujica eski bir Tupac Amaru gerillası. Kullandığı araba da yaşadığı ev de sıradan insanlarınki gibi. Aylığının % 90’ını yoksullara dağıtıyor. Önceki başkan onkoloji doktoru Tabare Vaquez gibi o da varını, yoğunu, enerjisini başında olduğu halka adamış durumda. Topla, tüfekle hatta beyzbol sopasıyla korkutulamıyor. Küçük ama onurlu bir ülkenin başında olmanın gururu içinde.

    mujica mujişcas URUGUAY-articleLarge-v2
    Şimdilerde, bir sonraki dönem için adı yeniden başkanlık için anılmakta olan Tabare Vasquez de alçak gönüllü bir yaşam sürüyor. Hem Vasquez hem de Mujica sıradan yaşam insanları olurken görev yaptıkları dönemde Uruguay’daki yoksulluk oranını % 35’lerden % 20’lere indirme başarısı göstermişler. Kendi yaşamlarından yaptıkları özveriyle karınca kararınca bu başarıya katkı koyduklarına kuşku yoktur.

    Tabaré26022007

    Tabare Vasquez (Önceki Uruguay Başkanı)
    Bir zamanlar Filipinler’i yöneten diktatör Ferdinand Markos’un eşi İmelda’nın birkaç bin çift ayakkabısı olduğu söylenirdi. Koltuğunu yitirdikten sonra o ayakkabıları ne yaptığı pek bilinemese de dünyanın hemen her köşesinde halkına zulüm eden diktatörlerin göz alıcı bir yaşam içinde oldukları, bununla da yetinmeyip kasalarını da doldurmayı unutmadıkları bilinmeyen bir şey değil!

    1SH3
    Ceyhun BALCI, 05.11.2014

  • DR. NUSRET FİŞEK

    nf sokağı
    (1914-1990)

    Nusret Fişek, yaşama I. Dünya Savaşı ile birlikte merhaba dedi! Paylaşılması tasarlanan bir imparatorluğun geleceği belirsiz insanlarından biriydi! Beş yaşındayken Milli Mücadele’yle tanıştı. Babası Hayrullah Fişek Kurtuluş Savaşı komutanlarından olduğu için pek çok Türk’ten daha fazla içinde oldu bu sürecin!

    Dokuz yaşına geldiğinde Cumhuriyet yurttaşı olmuştu. Bu fırsatı iyi kullandı. Atatürk’ün ölümsüzleştiği yıl Darülfünun’dan evrilen İstanbul Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’ni bitirdi.

    Önce Bakteriyoloji onu izleyerek de Biyokimya uzmanı oldu. Bir kor olarak gittiği Harvard’dan Tıp Bilimleri Doktora derecesi alarak 1952’de bir ateş topu gibi döndü. O yılların yoksul ve yoksun Türkiyesi’nde yurt dışına gitmek bir amaç olmaktan çok araçtı belli ki! Oraları mesken tutmak varken koşarak geriye dönen pek çok Cumhuriyet yurttaşı gibi Nusret Fişek de varlığını borcunu geri ödeme telaşındaydı!

    1955’te Biyokimya doçenti, 1966’da ise Halk Sağlığı profesörü oldu!

    Türkiye’nin bugün de mumla aradığı 1961 Anayasası yapılırken mutfaktaydı. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllarda hedeflere erişildiğine göre sağlık hizmetini akılcılaştırma ve toplumla buluşturma zamanı gelmişti. 1961’de çıkartılan 224 sayılı sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi hakkında yasa Türkiye’ye onun armağanıydı. Yeni ve toplumcu bir döneme en çok yakışan yapıtlardan biri oldu!

    Ülkesine ve ulusuna borcunu ödemekten yorulmayan Dr Nusret Fişek özgeçmişine Halk Sağlığı alanındaki öncülüğüne, DSÖ danışmanlığı, Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı ve kısa da olsa Sağlık Bakanlığı unvanlarını ekledi!

    Ununu eleyip, eleğini asmayı aklına getirmeyenlerden oldu. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı ve Atatürkçü Düşünce Derneği kuruculuğu yaşam maratonunu taçlandıran işlerden yalnızca bir kaçıydı!

    Hepsinin içinden mimarı olduğu 224 sayılı yasaya özellikle değinilmeli! Bu yasayla sağlık ortamında gerçek anlamda bir devrime imza attı!

    İşte o yasadan bazı başlıklar!

    • Koruyucu, o olmazsa tedavi edici o da olmazsa rehabilite edici yaklaşımın tümelci bir yöntemle sunulmalıdır!
    • Sağlıkta bedensel iyiliğin yanı sıra ruhsal ve sosyal iyilik de hedeflenmelidir!
    • İnsan fiziksel, biyolojik ve toplumsal çevresiyle birlikte ele alınmalıdır!
    • Herkese sağlık hizmeti temel ilke olmalıdır!
    • En çok öldüren, en çok sakatlayan ve en çok görülen olgular öncelenmelidir!
    • Hekimlere eklenen diğer bileşenlerle birlikte sağlık hizmetinin bir takım işi olduğu anlayışı yerleştirilmelidir!
    • Takım yaklaşımıyla birlikte sağlık hizmeti ulusal ölçekte yaygınlaştırılmalıdır!
    • Sağlık ortamı sürekli gözlemlenerek planlamacı yaklaşım yaşama geçirilmelidir!

    Dr Nusret Fişek’in yaşamının geriye kalan 30 yılına damga vuracak olan “Herkese eşit ve nitelikli sağlık hizmeti!” anlayışının tohumları böylelikle atılmış oldu!

    Ancak, kuramı son derece iyi olan bu model uygulamada yozlaştırılarak yıkılışına giden yolun taşları döşenmiş oldu!

    Bugün gelinen noktada “Paran Kadar Sağlık” demek zorunda bırakılan bizler Dr Nusret Fişek’in emanetine sahip çıkamamış olmanın utancı içindeyiz! Aşı üretmekten vazgeçen, kökünü kazıdığı hastalıklarla yeniden tanışan, koruyuculuğu tanrıya emanet eden, en çok görüleni değil en çok getiri sağlayanı, en çok sakatlayanı değil en kolay olanı, en gerekli olanı değil de en çok kazandıranı sıradanlaştıran Sağlıkta Dönüşüm Programı tanığımızdır!

    1990’da sonsuzluğa uğurlandığında her ölüm gibi onunki de erkendi! İzmir’de, İzmir Tabip Odası’nın da bulunduğu 1451. Sokak’ta yaşamını sürdürüyor Dr Nusret Fişek! Odamızın yazmaya ilgi duyanlara esin kaynağı olan tarihsel yapısının yer aldığı sokağa bundan daha güzel bir ad bulunamazdı!

    İnsanı ve toplumu önceleyen, akılcılığı sağlık ortamına sokan Dr Nusret Fişek’in paracı ve çıkarcı sağlık ortamını görmemiş olması biricik teselli kaynağımızdır!

    Yüce anısı önünde saygıyla eğiliyoruz!

    Ruhu şad olsun!

    Onun adını taşıyan sokağı yazarak anısını canlandıranlara da kucak dolusu teşekkürler!

    Ceyhun BALCI, Şubat, 2014

    Not : Bu yazı İzmir Tabip Odası’nda düzenlenmiş olan yazarlık kursu katılımcısı hekimlerin yazılarından oluşan Nusret Fişek Sokağı kitabından alıntılanmıştır.

  • CAMİDE NİKÂH VE PAPA

    fft2mm6155793
    Her geçen gün bir yenilik geliyor başımıza! Bu kez de nikâhı camiye taşıma sesleri yükseliyor. Kafalarına koyduklarını yapmadan rahat etmediklerini bildiğimiz için er ya da geç bu konunun da çözüme(!) kavuşturulacağını öngörmek yanlış olmaz.
    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/134669/AKP_den_yeni_proje__Resmi_nikah_camide_kiyilsin.html
    Olmazsa olmaz medeni nikâhın yanı sıra pek çok çiftin dinsel nikâh da kıydırdığı bilinmeyen bir şey değil. Simgesel anlam taşıyan bu uygulamanın zararlı olduğu da söylenemez belki! Ama, sorun hemen her şeyi toplamda da gündelik yaşamı dinselleştirme eğiliminde yatıyor. Batıda da kilisede nikâh kıydırırlar. Ancak, orada kilisenin sınırı hemen oracıkta biter. Gelenek yerine getirildikten sonra kilisenin de, dinselliğin de esamisi okunmaz!
    Kilise demişken biraz batıya gidelim!
    Öncekinin görevi bırakmasıyla papa seçilen I. Fransis’in son açıklaması üzerinde durulmaya değer!

    040520130740445097128
    http://www.alternet.org/belief/pope-francis-says-evolution-and-big-bang-theory-are-true-god-not-magician-magic-wand?akid=12414.1123319.ymz_hD&rd=1&src=newsletter1025015&t=7
    Özetle, Papa hem evrim hem de büyük patlama kuramlarının kiliseyle ve İncil’le çelişmediğine vurgu yaparak akla ve bilime beyaz bayrak sallamış oluyor. Papa’nın ve Katolik kilisesinin içten düşüncesi midir bilmek güç ama başka çareleri olmadığını görmek de zor değil!
    Nikâhı camiye taşımaya çalışan yobazlıkla bilime ve akıla selâm duran papanın eşzamanlı çıkışları iki uçtaki durumun özetini yansıtıyor.
    Batıda bir zamanlar insanları engizisyon ateşiyle yakmışlığı olan kilisenin bugün artık eylem bir yana söylemde bile köşeli olmaktan uzak duran tutumu dikkat çekici değil mi?

    engizisyon-3
    Buraya geldiğimizde ise akıl ve bilime selâm durmak bir yana ona efelenen, etki ve yetki alanını her geçen gün genişletme derdindeki dinselleşme!

    BRUNO (2) BRUNO (3) BRUNO
    Campo di Fiori Meydanı, Roma : Giordano Bruno’nun (17 Şubat 1600) engizisyon ateşiyle yakıldığı yer!

    Pek çoğumuzun önemsemediği, kimilerimizin de önemsemekle birlikte oralı olmadığı laikliktedir işin sırrı! Bir kez çiğnettiğinizde kırmızı çizgileri, yaşamın her alanının paspasa dönüşmesi işten değildir. Bunu fark ettiğinizde artık çok geçtir!
    Yeni bir aydınlanma devriminden başka çıkış yolunuz kalmamıştır!
    Elbette, akıl ve bilim rehberliğinde bir çağdaş yaşam kaygınız varsa! Böyle bir kaygınız yoksa canınızı sıkmaya bile değmez!
    Ceyhun BALCI, 30.10.2014

  • CUMHURİYETİN ANLAMI!

    Mustafa Kemal bir Fransız gazeteciye açıklamalar yapmaktadır. Batılı, çağdaş giysiler içindedir. Fransız gazeteci şaşkındır! Dış görünüşüyle kendisine benzettiği Atatürk sivri diliyle emperyalizme dokundurmaktan çekinmemektedir.

    Bir yandan sizin kadar çağdaşım derken diğer yandan sizlerin buyurgan, tepeden bakan, aşağılayan ve sömürgeci yüzünüzden hoşlanmıyorum diye kükreyebilmektedir!

    Atatürk’ün daha Milli Mücadele’ye girişirken tasarladığı Cumhuriyet’in özünü yansıtması bakımından da önemli bir ayrıntıdır bu olayda yaşanan!

    Onun emanetini sahiplenmekte beceriksiz davrananların kırılma noktasını da ortaya koyar bu örnek!

    Cumhuriyet biçimsel ve içeriksel bir olgudur!

    Çağdaş görünüm, sağlam bir içeriğe sahip olmadıkça kof bir olgu olmaktan öteye geçememektedir.

    Fotoğraf her şeyi fazlasıyla anlatıyor!

    İKL

    Resim altı yazısı : Bu fotoğraf bugün de Karataş’taki İzmir Kız Lisesi’nin girişini süslemektedir. Her nedense son yenileme sonrasında resim aynı kalmakla birlikte, altındaki açıklama ve tarih silinmiştir.

    Çekildiği tarihe özellikle dikkat!

    Kısa sürede aydınlığa erişen bir milletin resmidir!

    O denli sağlam ve köklü bir aydınlığa erişim öyküsüdür ki; yeniden karartmak için 60 yıl uğraşmak gerekmiştir!

    Bu 29 Ekim’de yeniden aydınlanma, yeniden çağdaşlık ve yeniden insanlık onuru için ant içmeli!

    Yoksa 29 Ekim’ler kutlu olabilir mi?

    Ceyhun BALCI, 28.10.2014

  • 260220141219211695155_3

    ÇÖPTEKİ GIDA
    • Dondurmanın % 25’i
    • Sığır etinin % 20’si,
    • Domatesin % 7’si (900 milyon$)
    • Balkabağının % 69’u,
    • Peynirin % 50’si,
    • Sütün % 20’si,
    • Şekerin % 34’ü çöpe gidiyor!
    • Dört kişilik bir Amerikan ailesinin yıllık çöp gıda niceliği yarım tonu aşıyor.
    • Tüm bu çöpteki gıdalar ABD’deki enerji tüketiminin % 2.5’ine, tarımsal sulamada kullanılan suların % 25’ine, 300 milyon varil petrole ve 115 milyar dolarlık kayba neden oluyor! (National Geographic October)

    • Dünyada her sekiz insandan birisi (842 milyon) yatağa aç giriyor!

    • Gelişmekte olan dünya ülkelerinde 66 milyon öğrenci okula aç gidiyor!

    • Dünya Gıda Programı’nın verilerine göre günde 25 sente her bir öğrenci için sağlıklı ve besleyici okul yemeği yedirmek olası!(National Geographic October)

    İngiliz nüfusbilimci Thomas Robert Malthus (1766-1834) demiş ki; “İnsan sayısı geometrik olarak artarken gıda kaynaklarındaki artış aritmetik olarak artış gösteriyor!”

    Malthus, gıda üretiminin hiçbir zaman artan nüfusu yakalayamayacağı tezinden hareketle kimi insanların açlık çekeceğini, yeterince beslenemeyeceğini ve kaybedileceğini ileri sürer. Ona göre, bu doğal bir durumdur! Hatta, biraz daha ileri giderek yoksullara sosyal yardımın gereksiz olduğunu bile söyleyebilmiştir.

    Amerikalı politikacı Henry Kissinger (1923) “Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları denetim altında tutarsın!”

    Malthus’dan epeyce sonra Yeni Malthusçuluk hortlamış durumda. Onun geçmişte kalmış gibi görünen saptaması Kissinger’ın yakın zamanda ettiği sözlerle birleştiğinde “Yeşil Devrim” söz konusu olmuş. Tarımda verim artışı adına girişilen bu devrimin çok da kabul edilebilir bir gerekçesi var! İnsanları doyurmak!

    Tarımı unutan, çok iyi becerdiği işlerden vazgeçmeye aşlayan Türkiye’nin durumunu akılla açıklamak oldukça güçtür.

    Yazının başındaki sayılara göz gezdirildiğinde bunca nüfus artışına karşılık insanları doyurmanın olanaksız olmadığı görülür.

    Akılcı ve gereksinime dayalı gıda üretimi hakça üleştirilebilirse Yeşil Devrim adı altında devreye sokulan saldırgan ve çoğu zaman da sağlıksız gıda üretimini gereksiz kılabilir.

    Bir zamanlar gıda üretiminde kendi kendisine yetebilen ama artık öyle olmayan Türkiye’nin yaşadığı akla zarar olgu ayrıca irdelenmeyi hak etmektedir.

    Ceyhun BALCI, 27.10.2014

  • KAHPELİK VE KOBANİCİLİK

    images
    Bağlantıdaki haber benzer pek çoğu gibi beynimize çakılan çivi oldu!
    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27456830.asp

    Düello batılıların, pusu da doğuluların alışkanlığıdır demişti Erdal ATABEK bir söyleşide. Üç askerimiz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bir ilçede göz göre göre şehit edildiler. Ne bir çatışma ne de karşıtlaşma! Sivil giyimli olarak yürürlerken katledildiler. Bu bir pusudur. Sözlükteki karşılığı kahpeliktir.

    Geçtiğimiz aylarda bir meslketaşım bir arada olduğumuz mesleki bir ortamda PKK için, “kanırta, kanırta” kazanıyorlar demişti. PKK’lı ya da şiddet yanlısı olmasa da sevgi ve ilgi duyduğu belliydi bu emperyalist güdümlü ayrılıkçı harekete!

    Yüksekova sokaklarında kendini gösteren kahpeliğin, Kobanicilik ortamında ön alması rastlantı olamaz!

    Gören, işiten ve bilen güvenlik kuvvetlerinin gereğini yapması valinin iki dudağı arasındaki onaya bağlı! Askerin karşısındaki pusucuların eli ise güçlü mü güçlü!

    Öyle güçlü ki, askerini, polisini kollaması gereken üst düzey Türk yetkililer İmralı adasındaki öndere “beğenmediğin vali, kaymakam olursa, icabına bakarız!” diyecek kadar pusucu kesilmiş durumda!

    Yürüme uzaklığındaki Kobani’ye gitmek yerine Kobanicilik yapan kahpelik, Yüksekova sokaklarında cirit atabiliyor. Bununla kalmayıp kurşun atıp can alabiliyor!

    Kahpece pusu 3 canımızı aldıktan sonra operasyonlara başlandı diyen vali keşke bu izni pusu kurulamadan verseydi!

    Kobanici ucuz kahramanlar kahpe pusularla can alamazdı!

    Ceyhun BALCI, 25.10.2014

  • SPORTİF FELAKET

    imparator1
    Freni patlamış kamyon örneği yokuş aşağı giden sportif felaketimizin önüne geçebilene aşk olsun! Aslına bakarsanız sporu ne için yaptığınızla da ilgili bu konudaki hissiyatınız. Kitle sporu ve dolayısı ile sağlıklı bir toplum yaratmaktan çok vitrine ve sonuca odaklı olunca düş kırıklıkları derinleşmiş oluyor.
    Sporumuz felaket yaşıyor da ekonomimiz, bilimimiz, siyasetimiz ya da bir başka alanımız göklerde mi geziyor?
    Bileşik kaplar kuramı gereğince hemen her alan diğerinden etkileniyor, biri diğerine benzer oluyor!
    Pekiyi! Neden spordaki ve özellikle futboldaki felaketler daha fazla iz bırakıp, yaralayıcı oluyor?
    Ekonomide tozpembe manzara yaratıp, pisliği halının altına süpürmek olanaklı. Kriz çıkınca da Anayasa kitapçığını fırlattı da oldu deyince inanan olduğu sürece işiniz kolay!
    Siyasette orta yere konan sandık ve o sandığın belirlediği yüce milli irade her türlü ayıbı silmeye yetip de artabiliyor.
    Bilim en zahmetsiz ortam! İçindekilerin bile bir bölümü durumun farkında değil!
    Spor en acımasız alan! Balıkçı İzlanda gözünüzün yaşına bakmayabiliyor! Buzdolabı görünümlü Çekler golleri sıralayıp geçiyorlar. Beceriksiz Letonya bile palto attırabiliyor koca imparatora!
    Bunca olaydan sonra basit bir oyun olan futbolun genellikle kazananı olan Almanya’ya ve Alman takımlarıyla yaşadıklarımıza şaşırmamak gerekiyor.
    Bu felaket tablosundaki tek tesellimiz yalnız olmayışımızdır!
    Bakınız kendi sahalarında yedilenen Brezilya’ya, Roma’ya! Real Madrid’e karşı direnemeyen efsane Liverpool’a!
    Ceyhun BALCI, 23.10.2014