cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Solculuk mu Millicilik mi?

    Ocak, 2015

    Ceyhun Balcı

    Yeni yıla eski ama önemli bir konuyla girelim. Ters yüz olmuş dünyada kavramlarında içinin boşaltıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böylelikle toplumlar kutsal kavramlar aracılığıyla kolaylıkla güdülenebilmiş oldu.

    Siyasetin geleneksel ikonları bu amaç için biçilmiş kaftandı. Ne yazıktır ki; sorgulayıp sakınanlar olduğu gibi alışkanlıkların ve ezberlerin etkisiyle kavalcının peşine takılanlar hiç eksik olmadı. Böylelikle oluşturulan yanılsama ortamında algılar kolaylıkla yönetilebildi, başkaldırması gerekenler denetim altına alınabildi.

    Anlatım kolaylığı bakımından bir örnek verelim!

    Manuel Walls! Fransa Başbakanı. Valls sosyalist partili. Bir önceki hükümette içişleri bakanıydı. Bu görevi sırasında ağzından çıkan Çingenelere ilişkin sözler unutulacak gibi değildi. “Sosyalist” Valls Çingeneler dışarı diyebilecek kadar açık sözlü bir sosyalist olarak tanınmıştı. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/09/130925_fransa_roman

    Solculuk ölçüyse alın size solcu!

    İngiltere’nin önceki Başbakanı Tony Blair de bir solcuydu kartvizitine bakacak olursanız! İngiliz İşçi Partisi’nin anlı şanlı önderiydi. Diğer yandan, kanlı Irak işgalinin iki numaralı oyuncusuydu.

    Böyle bir durumda solculuğunu önceleyip, “o kadar kusur kadı kızında da olur” deyip işgalciliğini es mi geçelim! Yoksa, sorgulayalım mı?

    Epeyce kafamız karıştı değil mi?

    Bu kafa karışıklığına son vermek kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin en bunalımlı döneminden geçerken iyi niyetli pek çok kişi ve kurumun bu kafa karışıklığı cenderesinde olduğunu saptayalım.

    Sözü uzatmadan bir saptama daha yapalım!

    Solcu sıfatının yeterince ayırt edici olmadığından hareketle onun önüne ya da arkasına bir sıfat daha eklenmesi gereğini göz ardı etmeyelim.

    Bu durumda Tony Blair’e “işgalci solcu”, Manuel Valls’e de “ayrımcı solcu” sıfatları pek yaraşacaktır. Böyle bir durumda solcu sıfatları Blair ya da Valls’i eleştiriden bağışık tutabilir mi?

    Bir örnek daha vererek derdimi daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum.

    Türkiye bir halı olsun! Üzerindekiler de millet. Birilerinin milletin üzerinde durduğu halıyı altından çekmeye çabalamakta olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığı son derece açıktır. Böyle bir durumda halının üstündekileri sağcı, solcu, orta yolcu diye ayırmak ne denli akılcı olabilir? Halıyı çekiştirenler arasında etnikçi bölücüler, dinci gericiler ve omurgasız liberaller var! Halının üzerinde ayakta durmaya çalışan farklı kesimlerin hiç düşünmeksizin yönelecekleri davranış biçimi eğilimleri ne olursa olsun yanı başındakiyle dayanışma ve işbirliği olmalıdır.

    Sonuç olarak, halının üzerinde ayakta kalmaya çalışanların kimliklerinden önce ayakta kalma çabalarını öne çıkartmaları gerekir. Bunu yapmadıklarında hep birlikte yere düşeceklerdir. Hem de bir daha ayağa kalkmamacasına!

    Böyle bir durumda, sağcı solcuyla, orta yolcu liberalle elele verip öncelikle ayakta durmayı düşüneceğine göre salt solculuk birleşme ve dayanışma için yeterli bir ölçüt olabilir mi?

    İçinde bulunduğumuz koşullar altında millicilik ve antiemperyalizm ortak paydası dururken; solculuk ya da sağcılık ekseninde birleşmeye çalışmak olsa olsa halıyı çekiştirenlere fırsat ve güç vermek anlamına gelmiş olmaz mı?

  • UMUT YILI

    UMUT YILI

    ataolbehramoglu

    Ataol BEHRAMOĞLU, 03.01.2015, Cumhuriyet

    Yeni bir yıla genellikle umutlu bir başlangıç yapılır…
    Daha iyi bir yaşam için önceden alınmış kararların uygulamasına geçilir…
    Gelecek günlerin ne getireceği bilinemese de, umut için nedenler vardır ya da bize öyle gelir…
    Yaradılıştan kötümserleri ya da kötümser olmak için ciddi nedenleri bulunanları bu genellemenin dışında tutuyorum…

    ***

    Bireysel yaşamlar için geçerli olabilecek bu gibi genellemeler, konu toplumsal sorunlar olduğunda zora girer…
    Çünkü burada güvenilir değerlendirme ölçütü, kişisel yaşamlar için olması gerekenden çok daha fazla, bu sorunları irdeleyip anlamaya çalışırken ne ölçüde bilgisel donanıma sahip olduğumuzdur…
    Bizimki gibi temel eğitimde ciddi açıkları bulunan ve “enformasyon kirlenmesi”nin son sınırlarda olduğu ülkelerde, büyük çoğunluk bu alanda da sağlam bilgilerden çok dedikodularla, duygularıyla, mizaç özellikleriyle hareket eder…
    Gelelim yazının başlığının da çağrıştırabileceği asıl konuya…

    ***

    İlk günleri yaşanmakta olan 2015 nasıl bir yıl olacak?
    Ben, bu “yeni” yılın, bir umut yılı olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum…
    Bunu söylerken hem duygularıma ve sezgilerime, hem bilgilerime dayanıyorum… 2015 sadece bir umut yılı da değil, özgüven, silkiniş ve ayağa kalkış dönemi olacak…
    Bunu içimin derinlerinde hissediyorum…
    Neden mi?
    Ak Saray denilen mekânda birkaç gün önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından bir görüntü, demek istediğimi yalın biçimde anlatıyor…

    ***

    Toplantı masasının başında, göstermelik olarak sarkıtıldığı besbelli iki bayrak arasında, cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan asık yüzlü kişi oturmakta.
    Sağında, oldukça uzağında başbakan sıfatı taşıyan kişi…
    Masa başındakinin zorlama olduğu besbelli kaskatı duruşunun tersine, bu ikincinin, her an kaçacakmış gibi eğreti, tedirgin bir oturuşu var…
    Sanki oraya zorla oturtulmuş, ilk uygun zamanda tüymeyi bekliyor…
    Solda, cumhurbaşkanı sıfatını taşıyanın yine epeyce uzağında, en yüksek rütbelinin oturmakta olduğu görülüyor.
    Oturuşundan ve yüzündeki anlamdan ne düşündüğünü kestirmek kolay değil.
    Fakat sanki hem orada, hem o toplantının dışında. Duruşundan ve yüzdeki anlatımdan, tedirginlik ve sıkıntı okunuyor…
    Başbakan kadar kıpırdak olmasa da,
    o da sanki tası tarağı toplayıp bu sıkıntılı ortamdan kurtulmak için gün sayıyor, ya da içinden yâ sabır çekiyor….
    Masa başındakinin arkasında, esas duruşta sopa gibi dikilmekte olan bir başka üniformalı…
    Onun arkasında da ortamın kasvetine uygun olarak griye ya da benzer bir renge boyanmış bomboş bir duvar…
    Bu duvarda, bu gibi toplantılarda, Cumhuriyetin kurucusu ve simgesi güzel insanın ışıl ışıl bir portresi olurdu…
    Şimdi yok. İyi ki de yok. Çünkü bu kasvete hiç mi hiç yakışmazdı… Bu kasvetli ortamın kendisinin de güzelim ülkemize yakışmadığı gibi…

    ***

    İçimin derinlerinde hissettiğimi söylediğim şeye geliyorum…
    Ülkemizin dinamizmini, yaratıcı enerjisini, büyük ve derin kültürünü, çağdaşlığa ulaşma yolunda verilen nice özverili çabayı hiç mi hiç yansıtmayan bu iç karartıcı fotoğrafın parça parça edilip layık olduğu yere atılacağından en ufak bir kuşkum yok…
    Kim mi yapacak bunu?
    Duygularımdan ya da sezgilerimden çok, bilgilerimin sonucu olan yanıtım şöyle:
    Emekleri yağmalanan, yaşamları karartılan milyonlarca işçi…
    Doğayla birlikte kimlikleri de yok edilmekte olan milyonlarca köylü…
    Ezilen, horlanan milyonlarca kadın…
    İşsiz, umutsuz milyonlarca genç…
    Yerli, daha da çok yabancı sermayeye kurban edilen milyonlarca esnaf…
    Her toplumsal tabakadan, her yaştan, laik yaşamı, Aydınlanma değerlerini benimseyip içselleştirmiş milyonlarca insan…
    Yalana, hırsızlığa, arsızlığa karşı giderek yükselmekte olan toplumsal nefret…

    ***

    Söz konusu kasvetin dağılması an meselesidir…
    İnanın…
    Toplumbilim emrediyor bunu…

  • VİVA CUBA

    KÜBA DEVRİMİ 56 YAŞINDA

    vivacuba

    1 Ocak 1959’da utkuya erişen Küba Devrimi bir avuç insanın başlattığı hareketin ürünü.
    25 Kasım 1956’da Meksika’nın Tuxpan kentinden Granma adlı 12 kişilik bir yata doluşan 82 kişi bir hafta sonra ayak basacakları Küba sahillerinde sonu belirsiz bir serüvene atıldıklarının fazlasıyla farkındaydılar.
    26 Temmuz 1953’te giriştikleri Moncada Kışlası baskını da serüvenin ta kendisiydi. Canlarını kurtarıp da Meksika’ya sürgün edilmiş olmaları başladıkları işi tamamlama dürtüsünü kamçılamaktan başka işe yaramamıştı.
    1943 yapımı Granma yatı Amerikalı bir işadamından 15 bin Meksika Pezosu karşılığında Fidel Kastro’ya aracılık eden bir Meksikalı tarafından satın alınmıştı.
    2 Aralık 1956’da Küba’ya vardıklarında devrim yapmaya gelen 82 kişinin değil devrim yapmak açlıktan ve susuzluktan ayakta duracak halleri bile yoktu.
    Küba Devrimi’ne kadar geçecek iki yıl boyunca 82 kişinin sayıları azalırken, peşlerine taktıkları halk yığınları utkuya giden yoldaki biricik güvenceleri oldu. 82 kişinin yarıdan fazlası 1 Ocak 1959’u göremeyecektir ama Küba halkı Fulgencio Batista diktasının sona erdiğine coşkuyla tanıklık edecektir.
    Gerçek savaşımın 1 Ocak 1959’da başlayacağının farkına varmışlar mıydı? Varmamışlarsa da Sam Amca öğretecekti bunu onlara! Neredeyse o tarihte başlayan abluka altında Küba Devrimi yaşama tutunmayı ve ayakta kalmayı başaracaktı.

    400px-Pavil_Granma
    Bir sonraki kırılma noktası sosyalist blokun dağılmasıyla gösterecekti kendisini! Bir kez daha çetin bir sınav veren Küba Devrimi kendine özgü yöntemlerle yaşama tutunabilecekti!
    Küba Devrimi 56. yaşına çok farklı koşullar altında giriyor.
    İçinde bulunduğumuz yılın son günlerindeki bir gelişme Küba’nın ayakta kalma sürecini geride bıraktığını muştuladı. Küba’nın yanı başındaki ABD, yaptığı açıklamayla Küba’ya ablukanın kaldırılacağı ve ilişkilerin olağanlaştırılacağı sinyalleri verdi.
    Sonuçlar ve gelişmeler zamanla çıkacaktır ortaya!
    Ama, kesin olan bir şey varsa Küba Devrimi’nin ayakta kalma sürecini geride bıraktığı ve artık dize getirme sürecine girdiğidir.
    “Tarih beni doğrulayacaktır!” diyen Fidel Kastro’ya ve Küba halkına selâmlarımızı gönderelim!
    Ama, yine de kuşkuculuktan geri durmayıp, ABD’nin sopadan vazgeçmesini anlamlandırmaya çalışalım. Zaman gerçeği ortaya koyacak olsa da, insan sopayla olmadı, havucu deneyelim diyen bir anlayış mı devreye giriyor yoksa diye sormadan edemiyor.
    Viva Cuba!….

    Slide1
    Ceyhun Balcı, 01.01.2015

  • İSTİFA(DE)

    İSTİFA(DE)

    indir

    Yılın bu son gününde hiç yazasım yoktu. Posta kutuma düşen bir yazı düşüncemi değiştirmeme yetti.

    http://amerikabulteni.com/2014/12/30/gelir-vergisi-beyaninda-usulsuzluk-yaptigini-kabul-eden-abd-milletvekili-istifa-etti/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29

    ABD Kongre üyesi vergi kaçırmak bir yana; vergiye esas olacak beyannamede usulsüzlük yapmış anlaşıldığı kadarı ile. Hakkındaki savlara karşın kasım ayındaki seçimde % 53’lük oy oranıyla bir kez daha seçilme başarısı göstermiş. İstifade etmesi için gereken her türlü koşul oluşmuş. Gelişmelerden anlaşıldığına göre ABD’de yargı vesayeti varlığını bir kez daha duyumsatmış.

    Tıpkı emirin demiri kestiği gibi, yargı oy zırhını paramparça etmiş. Bir bakıma bizimkilerin deyişiyle millet iradesi paradigması yerle bir olmuş! Yine bizimkilerin algısıyla Amerikan adaleti millet iradesini görev yapamaz duruma düşürmüş. Buradaki karşılığı darbeciliktir bu tutumun!

    Çok değil bir hafta önce birinci yıldönümünde kan ağladığımız tarihin en büyük hırsızlık/yolsuzluk dosyaları Türk usulü çözüme kavuşturulmuştu. Halkımız, oyu aracılığıyla bu konu beni ilgilendirmiyor, çaldılarsa kime ne, ben yine de onları seviyorum anlamına gelen bir tutum sergilemişti.

    Dilimizin dönmediği markasıyla, dudak uçuklatan fiyatıyla saat takan siyasimizden de; ayakkabı kutularına sığabilen, ancak makineyle sayılabilen, kıyıda köşede kalanıyla konaklar alınabilen paralardan söz etmek olanaksız değilse bile özenli olmayı gerektiriyor artık! Bu kirli paralar sahiplerine iade edildiği gibi, sahiplerinin kaybı bile giderildi. Nemalandırılarak!

    “Eller aya, biz yaya!” sözünün içi bir kez daha doldurulmuş oldu bu örnekle.

    “İstifade” sözcüğü okyanusu aşıp, yeni dünyaya varınca sonundaki ek düştü! Usulsüzlük bile “İstifa” gereği oluverdi! Yetmedi, bir de “mahpushane” eklendi vekilin yazgısına!

    Darısı başımıza dedikleri gibi, istifası ve elbette mahpushanesi bizimkilerin başına diyebiliyoruz!

    Sözlerimizin milli iradeye saldırı sayılmamasını dileyelim!

    Ceyhun BALCI, 31.12.2014

  • 2015

    HOŞGELDİN 2015

    Slayt1

    Elimizden başka şey gelmediği için bugün dilemekle geçecek!

    Oysa, yeri geldiğinde insan denen varlığın hünerlerini sıralarız!

    Merakımız yakınlardan uzaklara odaklanmamızı sağladı!

    Artık, kuyruklu yıldızlara konabilir olduk!

    Yeryüzünde bunca başarıdan iz yok!

    Evrende bir ayrıntı olduğumuzu kabullenmedikçe rahat yüzü görmeyecek insanlık!

    Gandi’nin basit ama bir o kadar anlamlı sözüne kulak vermeli!

    “BASİT YAŞA Kİ, BAŞKALARI DA YAŞAYABİLSİN!”

    2015 bu doğrultuda zahmete girme yılı olsun!

    İyi yıllar ancak böyle mümkün!

    Dilemekle değil!

    Ceyhun BALCI, 31.12.2014

  • 2014 ÖZETİ!

    WordPress.com istatistikçileri bu blog için bir 2014 yıllık raporu hazırladılar.

    İşte bir alıntı:

    Sydney Opera House’daki konser salonu 2,700 kişiyi barındırır. Bu blog, 2014 içinde yaklaşık 47.000 kez görüntülendi. Eğer bu Sydney Opera House’da bir konser olsaydı, bu kadar insanın onu görmesi kapalı gişe yaklaşık 17 gösteri alacaktı.

    Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

  • SAYGINLIK

    SARAYLA İTİBAR OLMAZ…….İŞTE İTİBAR

    Ataturk-1930-amongpublic

    ATATÜRK HALKIN ARASINA KARIŞMAK İÇİN KORUMA ORDUSUNA GEREKSİNİM DUYMADI.

    Sarayla ülkenin itibarı arttı diyen RTE’ ye sunulur!
    1930’ların Atatürk Türkiye’sinde insanlarımızın en güzel ayakkabısı çarıktı.
    İsmet İnönü’nün çocukları pençe çakılmış ayakkabı ile okula giderlerdi.
    Atatürk bağ evinde otururdu, yerli malı merinos kumaştan elbise giyerdi….
    Ama………………..bakın Türkiye’nin dünyada itibarı nasıldı.

    1930 larda Almanyada öğrenci olan Ata Anbarcıoğlu anlatıyor.
    “Almanya’da öğrenci idim.Zaman zaman kahvelerde oturur sohbet eder oyun oynardık.Sık sık kahvelere Nazi polisleri gelir yabancı işçi,öğrenci,kaçak insan araştırması yaparlardı.Kahveye girer girmez de “pasaportlar” diye sertçe seslenirlerdi.

    Herkes cebinden pasaportları çıkarır gösterirdi. Yugoslav, Yunanlı,İtalyan,İspanyol gibi ülke insanlarının pasaportlarını polis dikkatle, uzun uzun ,sayfa sayfa incelerdi.

    Bize yani Türklere sıra gelince ilk sayfayı açtıklarında Türk bayrağını görünce derhal pasaportu kapatır,hazırola geçer,selam verir ve pasaportlarımızı iade ederlerdi.Atatürk döneminde Avru pa’da böyle bir saygınlığımız vardı.”
    ……………………………………
    Birleşmiş milletler kurulmuştur.Türkiye henüz üye değildir Atatürk’e üye olmamızı önerirler.
    Atatürk.-Bize başvursunlar düşünelin,der.

    6 Temmuz 1932 yılında Cemiyetin Çin-Japon uyuşmazlığını görüşmek üzere yaptığı olağanüstü toplantıda İspanya temsilcisi nin önerisi ve Yunanistan Temsilcisinin desteği ile Türkiye’nın cemiyete davetini öngören karar tasarısını kabul etmiş Türkiye’yi üye olmaya davet etmiştir.
    Böylece Türkiye Cemiyet tarihinde ilk kez 18 Temmuz 1932 yılında davet yolu ile üye olan ilk ve tek devlet oldu.
    Daha sonra -17 Eylül 1934 de Cenevredeki toplantıda Tür kiye 52 ülkenin 48 oyu ile milletler cemiyeti konsey üyesi oldu..Bir yıl sonra 1935 de Cenevre’de Birleşmiş milletler konfe ransına dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras başkanlık etti

    ……………………………………….

    Lozanda Boğazlar silahtan arındırılmış ve bölgenin güvenliği Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konmuştu.Atatürk bundan rahatsızdı.Bozazların güvenliğini bizat üstlenmek istiyordu. Türkiye bu görüşünü ilk olarak 23 Mayıs 1933 de Londra Silahsızlanma Konferansında ortaya attı.Ardından Milletler Cemiyeti ve Balkan Ententı toplantılarında tekrarladı.
    İngiltere ve diğer Avrupa’nın kalkınmış ülkeleri karşı çıkı- yorlardı.
    Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde Lozan Boğazlar Sözleşme- sinetaraf olan ülkelere birer nota göndererek sözleşmenin değiştirilmesini istedi.

    Boğazlar sistemini değiştirecek konferans İsviçre’nin Mont reux kentinde topalandı.

    İki ay süren Konferans görüşmelerı sırasında sert tartışmalar oldu.Montreux Boğazlar sözleşmesi 20 Temmuz 1936 tarihinde yani Türkiye’nın , konuyu dünya gündemine getirdiği tarihten 99 gün sonra Türkiye’nın istediği biçimde İngiltere,Fransa,Japonya, Yugoslavya ve Yunanistan tarafından imzalandı.Boğazlardaki egemenlik tamamen Türkiye’ye geçti.
    ………………………………….
    Hatay sınırlarımız dışında kalmıştı.Atatürk mutlaka Hatay’ı anavatana katmak istiyordu.
    Hatay konusunda çeşitli görüşmelerden sonra Fransa konuyu Milletler Cemiyetine götürmeyi önerdi Türkiye kabul etti.Paris’te başlayan ve Ankara’da devam eden Türk-Fransız gö- rüşmeleri sonucunda 4 Temmuz 1938 de Ankara’da Fransızlarlabir dostluk anlaşması imza edildi.Bu satırlara sığmayacak çeşitli girişimlerden sonar Hatay devleti kuruldu .
    Eylül 1938 de kurulan Hatay devleti bir yıl kadar bağımsız kaldıktan sonra 29 Haziran 1939 da Hatay Meclisi son toplantısını yaparak anavatana katılma kararı aldı ve dağıldı.
    Boylece Atatürk uluslarası büyük bir başarı elde ederek Hatay anavatana bağlanmış oldu.

    Not.Bu olayların ayrıntıları ve Atatürk döneminin ekonomik,sosyal,dış politika başarıları Nazmi Kal’ın yazdığı “Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar”kitabında anlatılmaktadır.İsteme adresi.0 532 2635511. nazmikal@yahoo.com

    ATATÜRK’E SALDIRILARIN NEDENİ ATATÜRKÇÜLERDİR
    Atatürk’e saldırılar artıyor.Büstleri parçalanıyor,parçalayamazlarsa boya atılıyor,fotoğrafları duvarlardan indiriliyor…….
    Siyasiler,”Dikili ağaçları mı var,bu memlekete çivi mi çaktılar” diye beyanatlar veriyorlar.
    Piyasada pek çok Atatürk kitabı var….Atatürk yolu,Devrimci Atatürk,Atatürk’ün Sofrası,
    Sarı Paşa,Komutan Atatürk vs… vs…
    Yanlış anlaşılmasın bu kitaplar önemsizdir demek istemiyorum.

    Atatürk karşıtlığının yoğunlaştığı bir dönemde dönemin Başbakanı RTE’ nın “Dikili Ağaçları mı var bu memlekete çivi mi çaktılar” haksız ve tarihi bilgiden yoksun söylemine karşı kaleme aldığım bu kitabı bütün medyadaki Atatürkçü saydığım yazarlara gönderdim.
    Bu güne kadar Aydınlıkta Mustafa Mutlu ve İsmet Özçelik dışında kimse bu kitaptan söz etmedi.
    Halbuki Atatürk’ü soyut ifadelerle öven halkın kolayca anlamayacağı üst yapı devrimlerini , duygusal yönlerini anlatan (Bunlar önemsizdir demek istemiyorum) kitaplara yer verdiğinizi biliyorum.
    Atatürk’ün halka uzanan,halkın midesine ve cebine inen,onun sosyal yaşantısını düzelten,Silifkeli köylünün ineğinden aldığı 2.5 kilo sütü nasıl 18 kiloya çıkardığını,1926 da Kayseri’ye uçak fabrikası kurduğunu, yokluklarla 15 yıl gibi kısa bir dönemde 3100 km demiryolu yapan yaptığı gibi somut bilgileri anlatan bu kitaba yer vermeyişinizi üzüntü ile karşıladığımı belirmeme lütfen izin verin.
    Günümüzde Atatürk karşıtı eylemlerin ve söylemlerin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum.
    Gençliğe Atatürk’ü putlaştıran,sadece öven, sadece “SEVELİM” diye yazılar yazan ama neden seveceğimizi anlatmayan anlayış bu gün Atatürk karşıtı insanlar yaratmıştır.
    Bu anlayıştaki insanların Atatürk’e ve cumhuriyete verdikleri zararın Atatürk karşıtlarından daha fazla olduğunu düşünüyorum.
    Ben bu kitabı para kazanmak için yazmadım.Sizin yazacağınız yazılardan beklentim para kazanmak değil Atamıza yapılan bu haksız saldırılara karşı gerçeğin geniş kitlelere duyurulmasına yardımcı olmanız idi..…
    Sizler,altı doldurulmamış “Atatürk’ü Sevelim,Sevmeyen ölsün” söylemleri ile Atatürk’ü sevdireceğinizi sanarak daha çok büstlerinin kırılmasına,gençlerin “Humeyni’yi tercih ederim” söylemlerine sebep olacaksınız.

    Nazmi Kal

    MUJİCA

    morales

    BİLMEM KAÇ MODEL VOSVOSUYLA MUJİKA YA DA EL ÖRMESİ ALPAKA YÜNÜNDEN KAZAĞIYLA EVO MORALES SAYGINLIK YİTİRDİLER Mİ? TERSİNE ÜLKELERİNİ ARKA BAHÇE OLMAKTAN KURTARDILAR.

    Castro-speaks

    YARIM YÜZYILI AŞKIN SÜRE BOYUNCA BOYUN EĞMEYEN KASTRO GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE ABLUKADAN VAZGEÇECEĞİM DİYEN ABD’Yİ DİZE GETİRMİŞ OLMADI MI?

  • ÇAM AĞACI

    izmirde-2-milyon-led-ampul-yanacak-

    ÇAM AĞACI
    Noelden sonrası yılbaşına gün sayarken her yer ışıl ışıl. Yılbaşının değişmez simgelerinden birisi aydınlatmaysa diğeri de çam ağacı. Kent meydanları, sokakları ve elbette konutlar bu süslemelerin önde gelen mekânları. Konutlardaki yılbaşı süslemeleri özellikle görünür konumlara yerleştirilerek, başkalarıyla da paylaşılır oldu.
    Hıristiyan geleneği olmakla birlikte çam ağacı pagan inanışlarla da ilgili anlamları olan bir simge. Yapraklarını dökmediği için hepyeşil bitki olması ölümsüzlükle özdeşleştirilmesinin gerekçesi olmalı.
    Kökenine ilişkin çeşitli görüşler bulunmakla birlikte orta ve kuzey Avrupa bu geleneğin çıkış noktası sayılmakta. Protestanlığın kurucusu Alman din adamı Martin Luther’in çam ağacını mumlarla süslemeyi başlatan kişi olduğu bazı kaynaklarca doğrulanan bir başka bilgi.
    Bazı kaynaklara göre ise çam ağacının yaşamın sonsuzluğuyla bağdaştırılmasını Mısırlılara, Çinlilere ve Yahudilere dayandırmak da olası. Ölümsüzlükle özdeşleştirmek söz konusu olunca orta ya da kuzey Avrupalıların çam ağacını seçmesini anlamak güç değil. Ama, Mısırlıların ya da Yahudilerin zeytin ağacı dururken çam ağacını ölümsüzlük simgesi olarak belirlemiş olmasını şaşırtıcı bulduğumu belirtmeliyim.
    Ağaçların tepesine yerleştirilen yıldız başmelek Cebrail’i ya da Bethlehem Yıldızı’nı simgelerken, top biçimli süsler yasak meyve elmayı canlandırıyor.
    Almanya’dan başlayarak orta Avrupa’ya ve Fransa’ya yayılım XIX. yüzyılda hız kazanmış. Başlangıçta aydınlatma için mum kullanılsa da elektrik kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte ışıklandırma giderek öne çıkmış.
    Avrupa kökenli bu geleneğin yoğun Avrupalı göçü alan Kuzey Amerika’da da hızla yayılmasına şaşırmamak gerekiyor.
    Ekim Devrimi sonrasında dinsellikle ilintisini alabildiğine azaltan Rusya’da yılbaşı süslemeleri uzay araçları, uçaklar ve kozmonotları kapsayan farklı ikonlar içermiş. Rusya’da yılbaşı olarak 7 Ocak’ın belirgin şekilde ağırlıklı tercih olduğunu da ekleyelim.
    Kent mekânlarındaki yılbaşı süslemeleri de inanılmaz hızla yayılmış. Örneğin, New York’ta Rockefeller gökdeleni önündeki görkemli yılbaşı ağacı her yılın aralık başında törenle aydınlatılır olmuş.
    Tüketimin beşiği sayılan ABD’de her yıl 30 milyonu aşan çam ağacı satışı yapıldığı, yılbaşı süslemeleri için harcanan paranın 1.5 milyar doları aştığını söylersek bu işin hatırı sayılır bir ekonomik harekete yol açmakta olduğunu da anlatabilmiş oluruz. Son yıllarda üretimi öne çıkan yapay yılbaşı ağaçlarının çam katliamını biraz olsun azalttığı düşünülse de yaratması olası çevre kirliliği de bir başka sorun olarak çıkmaktadır insanlığın karşısına.
    Yılbaşında gelenekselleşme eğilimi gösteren bir başka tüketim maddesi de hindi. Gerçekte Şükran Günü yiyeceği olan hindi zamansal yakınlık nedeniyle yılbaşının da yiyeceğine dönüşmüş zaman içinde. Hindi seçiminin ardında dinsel bir gerekçe yok. Duygusal (!) nedenlerle öne çıkmış. Tavuktan daha ucuz oluşu, yetiştirilmesinin kaza göre kolaylığı ve tam da bu mevsimde ideal ağırlığına ulaşıyor oluşu tercihinin akılcı gerekçeleridir.
    Yılbaşı Hristiyanlık temelli bir olgu olsa da günümüzde bu kavrama ilgi göstermek için ille de Hıristiyan olmak gerekmiyor. Türkiye’de, yılbaşı üzerine tartışmaların dinsel eksende geliştiğini görebiliyoruz. Özellikle, aşırıya kaçan ve gösterişe dönüşen yanıyla yılbaşı etkinlikleri dinci çevrelerin boy hedefi olmaktadır. Başka her hangi bir tüketim kaleminde dinsel inançları göz ardı edebilenlerin yılbaşına yönelik saldırganlıkları fazlasıyla dikkat çekicidir.
    Yılbaşı süslemelerine, yılbaşında hindi yemeye ya da yılbaşı kutlamalarına yönelik ölçüsüz eleştirilerin yaşamın her hangi bir alanındaki aşırılıklardan esirgendiğini sıklıkla görmekte olduğumuzu söyleyebiliriz.
    Kentlerde yılbaşı süslemesine ilişkin tartışmalarla konuya nokta koyalım!
    Kimi kentlerimizde süsleme söz konusu olmazken kimilerinde de süsleme krizine girildiği gözlemleniyor. Aşırılık ve abartı bu konuda en önemli ölçüttür. Yalın ve minimalist süslemeler göz zevkini okşarken, ölçüsüz yaklaşımlar parasal savurganlığa, görüntü ve ışık kirliliğine yol açmış olmaktadır.
    Yaşadığım kent İzmir’de bu yılki süsleme ve aydınlatmaların aşırılık ve ölçüsüzlük içerdiğini üzülerek gözlemliyorum. Hüiç kuşkusuz benimle aynı düşüncede olmayanlar da vardır. Onlara da saygıyla, herkese iyi yıllar dilerim.

    Kestirmeden söylemek gerekirse 2015, 2014’ü aratmasın!

    buyuksehir_belediyesi_yilbasi_icin_izmiri_isiklandirdi_h3804
    Ceyhun BALCI, 26.12.2014

    http://www.slate.com/articles/news_and_politics/recycled/2009/11/wherefore_turkey.html
    http://www.slate.com/articles/news_and_politics/recycled/2009/11/wherefore_turkey.html

  • HEPİMİZ KUBİLAYIZ

    KUBİLAY’I BİR KEZ DAHA ÖLDÜRMEK!

    10382722_10153052788541844_960498759211369317_n

     

    Konya’da 16 yaşındaki bir genç gülünç ve bir o kadar da ürpertici bir gerekçeyle tutuklandı! Cumhurbaşkanı’na hakaret işin kılıfıydı. Hakaret dediğimiz kavram bugüne değin bu denli genişletilip, olur olmaz amaçlarla kullanılmamıştı. Muhalefet etmenin darbecilikle özdeşleştirildiği yerde hakarete böyle bir işlev yüklenmiş çok mu diyecekler de haksız sayılmazlar!

     

    Kubilay’ı andığımız günde Konya’da sahnelenen acıklı güldürü yoksa bir öç alma eylemi mi diye sormadan edemedim kendime! Sen misin Kubilay’ı anan! Al sana karşılığı! Kubilay’ın yarı yaşında, geleceğin Kubilay’ı olmaya aday gencimiz şimdi demir parmaklıklar ardında!

     

    Henüz çok genç olsa da zihinsel olgunluğundan kuşku duyulmayacak Konyalı gencimize yapılan bir haksızlığa değinmeden geçmemek gerekirdi.

     

    Yasal düzenlemeler gereğince gencimiz adının, soyadının baş harfleriyle anılıyor medyada! Bunun bu yürekli gencimiz nezdinde gençliği bir kez daha öldürme anlamına geldiğini göz ardı etmemek gerekir!

     

    Ad, soyad kısaltması sanıklar ya da yüz kızartıcı suç işlemişlerle ilgili bir uygulama, zorunluluk!

     

    Oysa Konyalı gencimizin her iki durumla da ilgisi yoktur!

     

    Suç işlememiştir. İşlemiş olsa bile özgürlüğünden yoksun bırakılmasını gerektiren bir durum yoktur.

     

    Zaten haksızlığa uğramış olan bu tertemiz gencimizi ad ve soyadının baş harfleriyle anmak ona bir kez daha haksızlık yapmak anlamına gelmiyor mu?

     

    Ceyhun BALCI, 25.12.2014

  • İSTANBUL’UN FETHİ

    İstanbul’u Kim Fethetti?

    Dr Erdem Alptuna
    23 Eylül 2014

    Benim için düğünler eski çekiciliğini yitirdi. Neden mi? Yaş yetmiş iş bitmiş de ondan. Bir dostumun kızının düğününde katılımcılar pistte can havliyle ter dökerken masamızdaki bir kız çocuğu ile baş başa kaldık. Eşim pistte diğerleriyle göbek atıyor. Gürültüden uzaktayız. Konuştuklarımızı işitebiliyoruz!
    -Senin adın ne?
    -Hande efendim.
    Efendim diyenine de son zamanlarda rastlanmıyor. Dolgun, şişmanca dudakları ve yanaklarıyla pek şirin, çok cici bir kızcağız.
    -Kaçıncı sınıfa gidiyorsun bakalım?
    -Altıncıya.
    Konuşmayı sürdürebilmek için bir şeyler düşündüm.
    -Sana bir soru sorayım mı?
    -Sorun efendim.
    -Çok basit bir soru, çok kolay ama bilemeyeceğine bahse girerim.
    -Siz sorun efendim.
    Gözlerimi devirdim, dudaklarımı gerdim ki gülümsüyor sansın ve sonra o basit sorumu patlattım.
    -İstanbul’u kim fethetti?
    Hande gülümsedi, sorunun yanıtını bilmenin keyfiyle, sesini çocukça tonlarla süsleyerek yüksekçe yanıtladı.
    -Fatih Sultan Mehmet!
    -Bilemedin, dedim başımı inanmazlıkla sallayarak ve dudaklarımı sahte üzüntüyle büzerek.
    -Nasıl olur? Okulda böyle öğretiyorlar.
    -Boş ver sen okulu! Doğrusunu öğrenmek ister misin?
    -Evet, yanıtını heyecanla verdi Hande; gözleri yeni bir bilgi edinmenin şevkiyle 100 mumluk ampul gibi parlak.
    -Bak bir iki soru daha sorayım, sen kendin bulursun zaten. Öyle yapalım mı?
    -Yapalım.
    İki elini beklentinin doğurduğu zevkle birleştirdi. Akıllı bir kız anlaşılan.
    -Diyelim ki Fatih Sultan Mehmet fethetti. O zaman hangi devlete kattı?
    -Osmanlı Devletine, yanıtı zafer kazanmışların tınılarıyla süslenmişti.
    -Pekiyi, şimdi, Osmanlı Devleti ne zaman yok oldu?
    Gözündeki parlaklık ve yüzündeki gülümseme dondu kızcağızın. Anlaşılan 6. sınıf için biraz ileriye gitmiştim.
    -Osmanlı Devleti Hande’ciğim, Sevr Anlaşması denen bir anlaşmayı imzaladığı gün bitti, tarihe karıştı, yok oldu, yani 1918 senesinde.
    -Pekiyi sonra ne oldu?
    -Sevr anlaşmasına göre 1918 senesi Eylül ayında İstanbul’u İngilizler fethetti. Trakya da Marmara Bölgesi de onların oldu.
    -Sonra ne oldu?
    -Sonra İzmir’i de Yunanlılar fethetti.
    -Daha sonra?
    -Daha sonra, Mustafa Kemal Paşa Bağımsızlık Savaşını başlattı ve İngilizleri yenerek İstanbul’u 6 sene sonra 1923 de onlardan fethetti.

    Yani İstanbul’un fatihi onu Türkiye Cumhuriyetine katan Kemal Atatürk’tür Hande’ciğim.

    Şunu asla unutma ki eğer Atatürk Bağımsızlık Savaşını başlatmamış ve kazanamamış olsaydı bugün İstanbul İngilizlerin, İzmir de Yunanlılarındı, aynen Selanik gibi, Sofya gibi, Makedonya gibi.

    -Pekiyi okulda neden böyle öğretiyorlar?
    -Herhalde senin öğretmenin devletimizi hala Osmanlı sanıyor da ondan.

    Istanbul’un Fethinin Yildönümünü 6 Ekimde Kutlamalıyız

    Dr Erdem Alptuna

    Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bugünlerde yalan yanlış biçimde Kurtuluş Savaşı diye adlandırılan savaşını, İngiliz, Fransız, Rus, İtalyan, Yunan ve Osmanlı Devletlerini nasıl yenip de barış anlaşmaları yaptığını ve sonunda 24 Temmuz 1923 de Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyetini kurduğunu hepimiz biliyoruz, burada yinelemeyeceğim.

    Burada vurgulayacağım husus, 24 Temmuz 1923 de Lozan anlaşmasını yaptıktan sonra Mustafa Kemal’in Başkomutanı olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusunun, Konstantinopolis’i 6 Ekim 1923 de fethettiğidir.

    Bizler Osmanlı Devleti ve onun tebaası değiliz. Bizler Türkiye Cumhuriyeti ve onun yasa önünde eşit vatandaşlarıyız. Bu nedenle kazandığımız savaştan sonra elde ettiğimiz ve adını İstanbul ve Trakya diye koyduğumuz toprakların fethinin 76. yılını kutlamalıyız.

    Durumu kısaca özetleyeyim: Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesini ( ateşkesini ) imzalayıp savaşmaktan vaz geçti.

    13 Kasım 1918 de İngiliz Amiral Galthorp Konstantiniyyeyi işgal etti.

    18 Mart 1920 tarihinde ise İngiliz askerleri saldırıya geçerek Şehzadebaşındaki Osmanlı Devletinin son askerlerini süngü ile öldürdüler ve Dersaadeti fethettiler. Şehir düştü ve İngilizlerin oldu. Konstantinin Kenti, adı değiştirilmeden, 1453–1920 tarihleri arasındaki uzun bir Osmanlı Devleti macerasından sonra İngiliz İmparatorluğunun bir şehri haline geldi.

    Bugün, tarafsız bir gözlemci olarak bakıldığında, 1920 yıllarında Konstantinopolis şehrinde yaşayan Osmanlı halkının İngiliz İmparatorluğunun bir parçası haline gelmekten pek de gayri memnun oldukları ileri sürülemez. İşte bu gözlem nedeniyle Kurtuluş sözcüğünü kullanmayacağım.

    Bir kere, şehirdeki mağazalar açık, alış-veriş, ticaret, sanat yaşamı, tiyatrolar, balolar, eğlenceler sürmekte. Adeta devlet el değiştirmemiş gibi!

    Ayrıca, ne bir isyan hareketi var ne de gösteri yürüyüşleri! Ne İngiliz askerlerine ölümcül saldırılar oluyor ne de İngilizlere karşı gelen bir başkaldırı hareketi var. Bırakın ölümcül saldırıyı, saldırı bile yok. Üstelik herkes üzgün ve süzgün de değil.

    Osmanlının bazıları seviniyor, bazıları İngilizler ile nasıl işbirliği yapar da durumdan vazife çıkarırım diyor, bazıları durumdan zenginlik yaratmak peşinde, çok, çok, çok azının da belki üzgün olduğu bugün söylenebilirse de elde kanıt yok. Bir iki toplantı avuntusuna boş verin siz. Avuç içi kadar insanın neler yaptığını Atatürk Destanından öğreniyoruz ama onların şehrin genel yaşamına etkileri yok.

    İngilizler ile birliktelikten hoşlanan insanların sayısının fazlalığını ileri sürmek ise mümkün. Bu savı kanıtlamak için Konstantinopolis’in Futbol Tarihine kısa bir bakış yeterlidir.

    İngilizler ile iyi ve dostane ilişkilerin geliştirilmesi için sportif faaliyetlere girişiliyor. Hatta girişimcilerin şehirde bir ilke imza atarak bir stad inşa ettikleri ve Osmanlı Halkının bu stada ileri derecede rağbet ettikleri anlaşılıyor. Öyle memnunlar ki kent tarihinin ilk futbol ligi başlıyor.

    İngiliz fethini takiben 1921 de bugün Taksim Parkı diye bilinen alandaki asker kışlasında Senegal sömürgesinden İngiliz askerleri kalıyor. Asker kışlasının geniş bir talim sahası var. İşgali sindiren Çelebi zade Said Tevfik Bey, kolları sıvıyor, ahşap tribünler inşa ederek, Konstantinopolisin ilk futbol stadını burada inşa ediyor. Stad ayni tarihte yani 1921 de açılıyor ve kapasitesi o gün için muazzam: 8 bin kişi alıyor.

    Tarih kitabı, “Özellikle Türk Takımlarının İngiliz ve Fransız takımlarıyla yaptıkları maçlar büyük ilgi görürdü,” diye yazıyor. Halk maçlara ilgi gösteriyor demek fethi sindiriyor demektir!

    İngiliz Şehri Konstantinopolis de çok sayıda futbol takımı kuruluyor. Bir kere Yunanlılar ve takımları var. En meşhur takımları Pera. Bu Pera takımının futbolcuları Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra Fransa’ya kaçıp orada Konstantinopolis Şampiyonu olarak maçlar yapıyor ve sonra Yunanistan’a geçiyor ve AEK adını alıyor ki bugün de aynen devam etmekte.

    İngiliz Futbol Takımları var. Bir kaçının adını vereyim: İngiliz Garnizon Takımı, Sporting Karması, Iron Duck Takımı, Essex Takımı, Revenge Takımı, Goldstream Takımı, Karlfors Takımı, Anatolia Takımı, Nakliyeciler Takımı, Royal Sovereign Takımı. Toplam İngiliz Futbol takımı sayısı 19. Fransız Takımları da var.

    Bir de Osmanlı Halkının bir kaç futbol takımı var. Lig maçları yapıp da İngiliz İmparatorluğunun Konstantinopolis Şehrindeki hayatından memnun, barış içinde, kardeşçe İngilizlere ısınan takımlar şunlar: Fenerbahçe, Altınordu, Galatasaray, Süleymaniye, Hilal, Anadolu, Vefa ve Darüşşafaka.

    İngiliz Konstantinopolis Şehrinin 1922 lig şampiyonu, büyük bir şevkle futbol oynayıp fethi sindiren, efendilerine yaranmak için canla başla oynayan Fenerbohçe Futbol Takımı.

    Şehrin içinde okullar, tiyatrolar, operalar, gezi yerleri, temaşa alanları ve mutlu hayat ve sportif etkinlikler görülmemiş şevkle devamda. .

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu Konstantinopolis’i 6 Ekim 1923 de İngilizlerden Lozan antlaşması gereği fethetmiştir. Osmanlı Devleti o tarihte bitmiş olduğu için Osmanlı Devletinden devralmıştır denemez.

    Osmanlı Devletinden fethetmiştir denemez çünkü olmayan bir devletten bir şey fethedilmez.

    Türkiye Cumhuriyeti fethin 86. Yılını kutlamalıdır ama bir kaç ek ile.

    Konstantinopolis, Konstantiniyye, Dersaadet gibi çok sayıda Osmanlı adının kullanıldığı kentin adının Türkiye Cumhuriyeti tarafından resmen İstanbul olarak değiştirilmesi de kutlanmalıdır.

    Türkler fethettikleri şehirlerin adları değiştirir. Türkiye Cumhuriyeti kenti İngilizlerden fethetmiş ve adını da değiştirmiştir.

    Gelecek sene, İstanbul’un fethinin 87. yılını kutlamak ve kentin adının Türkçeleştirilmesini selamlamak için şenlikler yapılmasını öneriyorum. Aşağıda sıraladığım notlara göz atmanızı sıcakkanlılığımla öneririm

    NOT1: Konstantiniyye’yi Osmanlı Devletinden fetheden İngilizlerin boğaza Agamemnon adında zırhlı ile gelmeleri çok mu çok düşündürücüdür.

    NOT2: Kentin adı Kemal Atatürk tarafından kanunla değiştirilinceye kadar ( 1933 de ) resmen Konstantinopolis idi. İstanbul adının isim babası Kemal Atatürk’tür.

    NOT3: Fenerbahçe Futbol Takımının şehri fetheden kuvvetler ile 50 maç yapması ve dolayısıyla fethi sindirmesi ve hatta Mustafa Kemal’in savaşı kazanmasından sonra bile General Harrington Kupasına katılması da pek mi pek düşündürücüdür.

    NOT4: Almanların 2. Dünya Savaşında Parisi fethettiklerinde Fransızların yaptıkları gerilla şehir savaşları göz önüne alındığında veya 18. Yüzyıldaki Paris Komünü anımsandığında Osmanlı Halkının İngiliz Fethine karşı gösterdikleri olumlu ve sportif tepki ise düşünmemiz gerekenlerin arasında en düşündürücüsüdür.

    NOT5: Amerika Birleşik Devletleri ile Komunist Çin arasındaki yumuşamanın bir sportif faaliyet olan masa tenisi ile başladığı anımsanmalıdır. Sportif etkinliklere katılım idare edene itaat anlamına gelir. Kurtulmak için gayret etmeyen bir halk da kurtulmuş sayılmaz. Fethedilen toprağın halkı yeni bir idareye yani bu defa Türkiye Cumhuriyetine itaat etmiştir; aşağılamasıyla olay açıklanabilir.