cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • KARANLIĞA ÖZLEM

    timthumb

    KARANLIĞA ÖZLEM

    Karanlık özlemciliğinin olumsuzluk sayılmadığı ayrıcalıklı bir durum var. Doğada gececi ya da gündüzcü yaşam süren farklı türler olsa da gündüzcü bir tür olan insanın karanlığı özlemekten çok ona gereksinimi de olan bir varlık olduğunu söylemek yanlış olmaz.
    Bağlantıdaki yazıyı (http://amerikabulteni.com/2014/12/21/karanligi-yitiriyoruz-farkinda-misiniz/light-poll/)okuyunca üçüncü gözümüz geldi aklıma. Beynimizin derinliklerinde konuşlu pirinç bilemediniz mercimek tanesi oylumundaki pineal bez melatonin salgısından sorumlu. Gözümüzün ağ tabakasınca algılanan ışık pineal beze de iletiliyor bağlantılar aracılığıyla. Her ne kadar Dekart pineal bezi ruhun birincil yerleşkesi olarak tanımlasa da; melatonin türümüzün biyolojik ritmini düzenliyor. Karanlıkta başka deyişle uykuda artan melatonin salgısı ışık algısıyla azalma gösteriyor. Gündüzcü bir varlık olan insanın geceleri karanlığa gereksinim duyuyor oluşunun önemli bir dayanağı sayılabilir bu durum.
    Özellikle kentlerde gecelerin de ışıl ışıl olduğu bir başka gerçek. Pek çok kişide görkem ve güzellik algısı yaratan bu durumun insanın doğasıyla çeliştiğine de kuşku yok! Yılbaşına gün sayarken insanların yaşam alanları kesintisizce aydınlanır oldu.
    Artan aydınlatma eğilimi bir yandan savurganlığı ve artan enerji gereksinimini patlatırken diğer yandan da türümüzün sağlığını olumsuz yönde etkiliyor.

  • BAĞ BIÇAĞI

     

    BAĞ BIÇAĞI

    KUBİLAY MENEMEN1

    Menemen ve Kubilay her nedense bağ bıçağı çağrışımı yaratır bende. Sanılır ki, bir kaç kendini bilmez rastlantısal bir biçimde kalkışmaya girişmişlerdir. Haftalar süren hazırlık, uyuşturuculu baskılama ve başkaca gelişmeler tasarlı bir kalkışmanın belirtileridir.

    Öğretmen yedek subay Kubilay’ın boğazını kesen bağ bıçağı gerçekte Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü hedef almıştır. Kubilay’ın kararlılığı ve geri adım atmayan duruşu kahramanlaşması sonucunu doğurmuştur.

    MENEMEN3 MENEMEN2 MENEMEN

    Cumhuriyet 7 yaşındadır, devrimler tam hızla sürmektedir. Atatürk de hayattadır! Devrimler kadar karşı devrimi de iyi bilmektedir. Atatürk’ün Kubilay olayından sonra Menemen’in haritadan silinmesi buyruğu verdiği ileri sürülür. Doğruluğu ayrıca tartışılabilir bu buyruğun ama öfkesi Menemen’den çok karşı devrim çetelerine yöneliktir.

    Çok bilinen Bursa Söylevi de Arapça ezana dönüş kalkışmasının ertesine denk düşmüştür. Menemen ve Bursa olayları ülkenin doğusunu etkisi altına alan ardışık kalkışmaların batıdaki eşdeğerleri olarak da görülebilir.

    Ellerindeki bağ bıçağıyla Kubilay’ı toprağa düşürenler Cumhuriyet devriminin diriliği karşısında düş kırıklığına uğramışlardır.

    Şimdilerde bir yandan Kürtçe diğer yandan Osmanlıca aracılığıyla Cumhuriyet’e öldürücü darbe vuruluyor.

    Sorun coğrafyamızın tanışık olduğu iki dilin öğrenilmesi değildir elbette!

    Hem Kürtçe hem de Osmanlıca bugünün bağ bıçaklarıdır!

    Cumhuriyetin, aydınlığın, çağdaşlığın boğazına saplanan!

    Şehit Kubilay’ı saygıyla anarken, adam olmak demek olan Cumhuriyet’e kayıtsız kalanların tarih önünde sorumlu olduklarını anımsatmayı görev sayıyoruz!

    Ceyhun BALCI, 22.12.2014

  • Kürtçe Konuşamayan Fransızlar
    Dr. Erdem Alptuna
    14 Aralık 2010

    Oğlumun hastalığı nedeniyle Fransada bulunduğum bir sırada hastane kantininde bir grup aksanlı Türkçe konuşan kişiyle karşılaştım. Türk doktoru olduğumu öğrenince yanıma gelip üst katlardan birisinde yatan babalarını görüp göremeyeceğimi sordular.
    “Bir Türk doktordan hastalığını öğrenmek için can atıyor, Fransız doktorlara biz tercüme etsek bile inanmıyor,” dediler.
    Dört eski Türk Vatandaşı ile asansörde babalarını görmek için çıkarken aralarından birisi, “ Bize Kürtçe konuşturmadınız, o yüzden kaçtık, buralara geldik, “dedi sertçe.
    “ Siyasi sığınma hakkı istediniz ve verdiler, öyle mi?”
    “ Evet.”
    “ Siyasi sığınma hakkı için gerekçe olarak Kürtçe konuşturmuyorlar dediniz. Öyle mi?”
    “Evet.”
    “Eh o zaman yaşadınız. Artık Fransa’da aranızda Kürtçe konuşur güzelce anlaşırsınız. Hatta eminim Fransız Milli Eğitim Bakanlığına bir de dilekçe vermişsinizdir ve onlar da size Kürtçe eğitim yapan okullar açacaklardır, öyle mi? ”
    “ Hayır dilekçe vermedik.”
    “ Niye vermediniz? Fransız Millet Meclisine girin. Orada Kürtçe konuşun. Kürtçe eğitim yapan okullar isteyin. Ana dille eğitim yapan bu okulları açmaz da Kürtçe eğitim yapmazlarsa caddelere çıkın, pankartlar açın, Kürtçe Eğitim istiyoruz, ana dille eğitim istiyoruz diye, Şanzelize Caddesinde yürüyün.”
    “ Doktor bey bizimle alay mı ediyorsun. Bizi hapse atarlar ve hemen bu ülkeden sürerler.”
    “ İyi ya siz de Türkiye’ye kaçarsınız, Fransa’da bize ana dille eğitim hakkı vermiyorlar ve Kürtçe konuşturmuyorlar diyerek siyasi sığınma hakkı istersiniz.”
    “ !!!”
    “ Bakın eğer bunu yapmazsanız oğullarınız ve kızlarınız Kürtçe konuşamayan Fransızlar olacaklar. Bence mutlaka pankartlar açıp Şanzelize de yürümelisiniz. Siyasi haklarınız için PKK ile iş birliği yapıp Fransız Ordusuna saldırın ve askerlerini öldürün. Eminim 30 bin Fransız asker ve sivilini öldürdükten sonra size Kürtçe eğitim yapacak bir iktidar bulursunuz. Ha gayret.”
    Sertlik ve saldırganlık bitiverip dört eski Türk vatandaşının başları öne eğildiği sırada asansör arzulanan katta durdu.
    Babalarını gördüm. Beyin kanaması ile felç geçirmekteydi. Durumu anlattım. Gerçeği söyledim ve tedavi olacağını ve yaşayacağını söyledim.
    Sağlam eli ile elimi tuttu bırakmadı. “ Doktor bey, söyle oğlanlara beni memlekete götürsünler. Türk doktorlara teslim etsinler. Bir nefesde beni iyi ettin, can verdin. Sevgili Türkiye’m ve Varto gözümde tütüyor. N’olur burada ölmeme izin verme. Ankara’daki doktorlar geçen defa beni iyileştirmişlerdi. Beni n’olur seninle birlikte Ankara’ya götür.”
    Benim de başım öne eğildi çünkü isteğini gerçekleştiremezdim.
    Beş başı öne eğik insan, asansörden konuşmadan indik; oğlanlar çocuklarını Kürtçe konuşamayan Fransızlar yapmak için evlerine dağıldılar, ben de oğlumun tedavisine devam etmek için yoğun bakımın yolunu tuttum.

  • YÜZÜNCÜ YIL

    44_atese-done-40344_1

    Dünya, bizlerin bildiği adıyla I. Dünya Savaşı’nın ya da batılıların deyişiyle Büyük Savaş’ın 100. yılını anıyor! Bu yıl gezi amacıyla yolumuzun düştüğü İtalya ve Sırbistan’da bu yıldönümünün çok önemsendiğini gördük. Hatta, Sırbistan’da savaşı çıkartan kıvılcımı çakan Gavrilo Principe’nin öne çıkartılmasında sakınca görülmemiş olduğunu biraz da şaşırarak gözlemledik.

    GAVRİLO

    Yarınımızın geçmişimizle bağlantılı olduğu bilincini bir türlü edinemeyen bizler bu önemli konuya ne yazık ki çok da kayıtlı olmadık yıl boyunca.

    22 Aralık 1914-5 Ocak 1915 zaman aralığının ayrıca önemi var bizler için. Sarıkamış dağlarında toprağa düşen onbinlerce Mehmet’in bir gecede, tek kurşun atmadan yaşamdan koptuğu önyargısı son 10 yılda biraz olsun kırılmaya yüz tuttu. Bingür Sönmez öncülüğündeki Sarıkamış Dayanışma Grubu’nun bu bilinçlenmedeki rolü göz ardı edilmemeli.

    Endüstri Devrimi’nin hız kazanmasıyla kendisini gösteren ham madde gereksinimi bu devrimin öncüsü ülkeleri geri dönüşsüz bir yarışa sokmuş oldu. Almanya bu yarışın en aç, en iştahlı ülkesiydi. Sömürgesi yok gibiydi. Emperyal güç olmak bakımından Birinci Dünya Savaşı Almanya için olmazsa olmaz bir gereklilikti. Başka deyişle herkesten çok onların gereksinimi vardı bu paylaşım savaşına.

    Osmanlı keşke savaşa girmeseydi diyenlere sıkça rastlanır. Olanaklı mıydı? Son kullanma tarihi gelmiş ve geçmekte olan köhne imparatorluk bu savaşın toprak paylaşımına konuydu. Böyle bir durumda savaş dışı kalmak olanaklı olabilir miydi? Yanıt evetse yazının bundan sonrası okunmayabilir de!

    Etkisi ve gücü sınırlı olan Osmanlı’ya bu savaşta düşen rol Almanya’ya yardımcı ve kolaylaştırıcı olmaktan geçiyordu. Pek çok cephede Osmanlı ordularına Almanların konuta etmeiş olması bu işlevin sağlam dayanağıdır.

    Yedi cephede savaşan Osmanlı hem doğuya hem de batıya yönelen Alman ordularının karşısındaki güçleri bölme işlevi üstlendi. Batıda değilse de doğuda Rusları bölme görevi gereği ne kadar akıldışılık varsa yerine getirildi. Çanakkale ve Kuttül Amare dışında yengisi olmayan Osmanlı en dehşet verici ve trajik yenilgiyi Sarıkamış’ta yaşadı. Sarıkamış cephesine destek taşıyan üç Osmanlı gemisinin Ereğli açıklarında çok değil 1.5 ay önce batırılmış olması Sarıkamış faciasının önsözüydü aslında!

    Trajedi askerlerden çok komutanların yanlışlarından kaynaklandı. Emirleri uygulamakla ödevli askerlerimiz ağır ve yürek burkan kayıplara karşın kahramanlıktan geri durmadılar.

    Sarıkamış’ta toprağa düşen onbinlerin tek kurşun atmadan, hiç bir varlık göstermeden savaş dışı kalmadıkları bilincine kavuşmak bile başlı başına bir kazançtır.

    Sözü Bingür Sönmez’in bir çağrısıyla bağlayalım!

    Hem yazın hem de kışın Sarıkamış şehitleri için yürüyüşler, anmalar yapılımakta düzenli olarak!

    Fırsat yaratıp bunlara katılımcı olmak en iyisidir belki! Ama, hiç bir şey yapamıyorsanız kışın bu ilk günlerinde pencerenizi açıp, soğuk havayı içinize çekin! Bunu yaprken 100 yıl öncesine dönüp canlarını Sarıkamış’ta teslim eden Yanyalı, İşkodralı, Sarıkamışlı, Ordulu Mehmetleri saygıyla anın!

    şehitlik2 şehitlik yanya priştine işkodra

     

    Ruhları şad olsun!

    Onları anımsayıp, tarihimizin bu neredeyse hiç bilinmeyen Sarıkamış sayfasını açarak bizlere tanıtanlar var olsun!

    Ceyhun BALCI, 21.12.2014

    İzleme önerisi :

    Sarıkamış Ateşe Dönen Dünya

    Okuma Önerisi :

    Ateşe Dönen Dünya : Sarıkamış.
    Prof Dr Bingür Sönmez, Reyhan Yıldız İkarus, 2007.

  • MAHMUT ESAT BOZKURT

    MAHMUT ESAT BOZKURT
    BİR HALKÇI VE BAĞIMSIZLIKÇI!

    nail-topalin-kaleminden-atesten-adam-ya-da-bozkurt-2492

    Yıllar önceydi. İzmir’de kentin ve çevresinin evrimiyle ilgili bir toplantı yapılmıştı. Oldum olası heyecanlandıran bir başlık olmuştur evrim benim için. Yakın tarihini bildiğimizi sandığımız yaşadığımız kentin milyonlarca yıl öncesine uzanan öyküsü de fazlasıyla ilgi çekiciydi. Genç bilim insanının görsel eşliğindeki sunumunu soluksuz izleyişimi unutamam.

    Etkinliğin ikinci bölümü ilki kadar gerçeğe dayanmasa da sarsıcılıkta öncekini aratmamıştı. Oysa, konuşmacı arkeolog unvanı taşımaktaydı. Ama, Mahmut Esat’tan faşist yaratmakla görevli olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Türkler ve Türklükle ilgili cımbız sözlerinden yola çıkarak boş kaleye bolca gol atmakta sakınca görmedi. Kimi sözlerin önü ve sonu göz ardı edildiğinde kötü niyetliler için malzemeye dönüşmesi hiç de zor değildir. Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca aşağıladığı, değersiz gördüğü ve “anlayışsız Türkler” olarak yaftaladığı Anadolu insanına sahip çıkışın ve ona hak ettiği değeri vermenin yansımasıdır gerçekte o sözler.

    Adını duymuş olsam da tanıdığımı söyleyemeyeceğim Mahmut Esat Bozkurt serüvenim böylelikle başladı.

    Öncelikle Atatürk İhtilali (Kaynak Yayınları) kitabını edindiğimi anımsıyorum.

    mahmut-esat-bozkurt-toplu-eserler-1397738156 1db6696d-33b3-4fd6-96bb-6bb8064ab0f0-1

    Mahmut Esat Milli Mücadele başladığında İsviçre’de hukuk doktorası yapmaktadır. Üzerinde durduğu konunun kapitülasyonlar olması da ilginçtir. Daha Cumhuriyet’in ve bağımsızlığın adı yok iken bu konuya yönelmiş olmak ayrıcalıklı bir durum olsa gerektir.

    Hali vakti yerinde bir ailenin oğludur. İstese oralı olmaz, İsviçre’de keyfine bakabilirdi. Anadolu’nun işgali haberini alır almaz arkadaşı Şükrü Saraçoğlu ile birlikte İtalya ve Rodos üzerinden Anadolu’ya döner. Şimdiki gibi tarifeli uçak ve vapur seferlerinin olmadığı o dönemde bu zahmetli ve tehlikeli yolculuk bir yük gemisinin ambarında yapılır. Anadolu’ya ayak bastıktan sonra soluğu dağda alarak efelere katılır Mahmut Esat! Bugün, onun eşdeğeri konumda olan kaç kişi bırakın eylemli mücadeleyi söylemli mücadeleye girişmeyi göze alabiliyor?

    Mahmut Esat’ı faşistleştirmeye kararlı olanlar onu Bozkurt soyadı ile de vurma çabası içindedirler. Oysa, Bozkurt soyadı Türk gemisi Bozkurt ile Fransız Lotus gemilerinin çarpışması sonrasındaki hukuksal süreçteki başarılarının ürünüdür. Atatürk önermiştir.

    1924 Anayasası’nın hazırlayıcılarındandır.

    Köy ve köylülükle ilgili çalışmaları da katıksız bir halkçı olduğunun sağlam kanıtları sayılmalıdır.

    Mahmut Esat, Atatürk’e doğrudan saldırmak yerine yakın çevresine yönelen saldırıların önde gelen boy hedefidir. Dönek, liboş, 2. Cumhuriyetçi, gerici, etnikçi ve hatta kimi solcu kılıklıların hedef tahtası durumuna getirilmiştir. Ödünsüz ve kararlı Cumhuriyetçi Mahmut Esat’ın bu bakımdan doğru bir hedef olduğuna kuşku yoktur.

    kalpak

    Otuzlu yıllar düşmanlığı boşuna değildir.

    Cumhuriyet yıkıcılığının yeni şifreli dili olarak da görmek gerekir bu gibi cin fikirli saldırganlıkları!

    Ceyhun BALCI, 21 Aralık 2014

  • OTUZLU YILLARA ÖVGÜ!

    OTUZLU YILLARA ÖVGÜ!

    682137

    Türkiye’de otuzlu yıllara sövgü güncel eğilime dönüştü! Cumhuriyet’le ve Atatürk’le sorunu olanların bu tutumunda şaşılacak bir yan yok! Ama, Cumhuriyet’i savunması, Atatürk’e sahip çıkması beklenenlerin bu furyaya güçlü katılımı ilgi çekici.

    Bir ağaç için yapının yerini değiştiren Atatürk’e sövme yarışına girenlerin milyonlarca ağacı köklediğini unutmamak gerekir. Bunu yapanlar bilisiz değillerse eğer namussuz oldukları kesindir.

    Cumhuriyet’e Osmanlı’dan başka bir çok alanda olduğu gibi ekonomide de bir hiç yansıdı! Atalarının mezar taşlarını okuyabilenlerin oranı bile tüm nüfus içinde % 10’dan çok değildi!

    Kalkınma ve o kalkınmayı güvenceye alacak toplumsal dönüşüm için endüstrileşme olmazsa olmaz gereklilikti. İşte bu gerekçeyle ülke gerçek anlamda ağaçlandırılıp, yeşillendirilirken; ekonomik bakımdan da sayısız ağaç dikildi.

    Bugünlerde ayda bir kaç kez sayıları yüzlere varan varlık açılışı yapıldığına bakılacak olursa geliştiğimiz, kalkındığımız sanılabilir. Anlı şanlı açılışlara konu olan kimi başlıkların köprü korkuluğu düzeyinde olması gerçekleri görmemizi sağlayabilir.

    Son çeyrek yüzyılda ve onun da özellikle son 12 yılında üretime yönelik yatırımın yok dolayında olduğu kolaylıkla görülür. Kamunun bu dönemdeki gerilemesi de ayrıca ilgi çekicidir. Kamu üretimden tümüyle çekilmiş durumdadır. Özelleştirilen kamu kurumlarının üretim yapanları geometrik olarak azalmıştır.

    Özelleştirmenin ayrılmaz parçası olan taşeronlaşmanın özellikle madencilikte doğurduğu sonuçlar çok söz söylemeyi gerektirmeyecek türdendir.

    Geçmişte tarım ülkesi olarak bilinen Türkiye bugünlerde edindiği maraba ülkesi kimliğiyle o günleri mumla aramaktadır. Köyler boşalmış, kente göçmemekte direnenler ise tarım ve hayvancılıktan neredeyse kopmuş durumdadır.

    Kısa özet sonrası 30’lu yıllara dönebiliriz!
    Otuzlar utanılası olmak bir yana övünç duyulası yıllardır. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte başlayan endüstrileşme hareketi Atatürk’ün ekonomik alanda diktiği ağaçlardır. Yeşil ağaçlarla birlikte Cumhuriyet’in ulu çınarları olan fabrikaları ortadan kaldıran utanmaz ve düzenbazlar Atatürk’e ve Cumhuriyet’e ve onun da özellikle otuzlu yıllarına dil uzatabilmektedir.

    Bu duruma sessiz kalmak adamsendecilikten değilse bilgisizlikten olmalıdır diyen Nazmi Kal “Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar” kitabını yazmış.

    Milli Mücadele sonrasında bir başka mücadelenin bu alanda verildiğine kuşku yoktur.

    İzmir İktisat Kongresi, bozkırın orta yerinde yaratılan başkent Ankara, şeker, uçak, çimento, silah, kağıt, tekstil, şişe-cam, madencilik ve enerji yatırımları akla ilk gelenler. Bu yatırımların her biri ekonomik katkılarının yanı sıra toplumsal ve kültürel işlevler de üstlenmişler.

    İzleyen nicelikler Türkiye’de ekonominin de Cumhuriyet’in ilk 15 yılında yıldızlaştığını göstermeye yetecektir.

    http://blog.milliyet.com.tr/esray

    ATATÜRK DÖNEMİNDE MİLLİ GELİR;

    1929’da yüzde 21,5
    1936’da yüzde 23,1 ile iki defa yüzde 20’nin üzerinde,

    1924’de yüzde 14,6
    1925’de yüzde 12,5
    1926’da yüzde 18,2
    1928’de yüzde 10,8
    1933’de yüzde 15,5 ile beş defa yüzde 10’un üzerinde,

    1931’de yüzde 8,2
    1934’de yüzde 6,3
    1938’de yüzde 9,5 ile 3 kez yüzde 6,3-9,5 arasında,

    1930 yılında yüzde 2,5
    1937 yılında yüzde 1,5 büyüdü.

    1927’de yüzde 12,7
    1932’de yüzde 10,6
    1935’de yüzde 3 ile 3 kez geriledi.

    1923’ten 1939’a kadar 20 kat büyüyen milli gelir rakamları bu tarihten sonra İkinci Dünya Savaşının etkisiyle gerilemeye başladı.

    Bir de kısaca 30’lu yıllara dil uzatanların eserine bakılmalı!

    Söze gerek var mı?

    Türkiye GSYH Büyüme Oranları
    Yıllar GSYH değişim
    2000 6,8
    2001 -5,7
    2002 6,2
    2003 5,3
    2004 9,4
    2005 8,4
    2006 6,9
    2007 4,5
    2008 0,9
    2009 -4,8
    2010 9,2
    2011 8,5
    2012 2,2
    2013 4,0
    2014 Tahmin 3,0
    Kaynak: TCBM

    Kitabı sanal kitabevlerinden edinebilmenin yanı sıra yazardan istemek de olası! Okunmasında, okutulmasında ve yaygınlaştırılmasında yarar olan bir yayın!

    Kitabı okuyanlar kimin utanması gerektiğini çok iyi anlamış olacaktır. Bağımsızlığı rehber edinenlerin kalıknma modelinde şaşılacak durum yok elbette! Buna karşılık iktidarlarını başkalarına boçlu olanların da sat-savcı ve üretimsiz ekonomi anlayışı iyice anlaşılmalıdır!

    Vatan için, emek için ve elbette namus için!

    Ceyhun Balcı, 20.12.2014

    Edinmek için : Nazmi Kal, nazmikal@yahoo.com

  • YERLİ MALI, YURDUN MALI

    YERLİ MALI YURDUN MALI

    Slide1

    Bizlerin ve bizlerden önceki kuşakların tanışığıdır Yerli Malı ve Tutum Haftası! İçinde bulunduğumuz hafta şu ya da bu şekilde böyle anıldı düne değin! Hırsızlık ve Yolsuzlukla Mücadele haftası artık geçmişe özlemden öteye geçmeyen yerli malı ve tutum söyleminin fişini çekti!

    Bugün hastam olan 8 yaşındaki çocuğumuzun incinen eklemine ninesi tarafından zeytinli bulamaç sarıldığını görünce sözümü esirgeyemedim! Oralarına, buralarına zeytinyağı süren insanlara rastladığımda tutamam kendimi!

    Zeytinyağının başka yollardan uygulaması konusunda saptanmış bir yarar var mıdır bilemem! Ama, zeytin ve yağı yendiğinde eşsiz bir besindir. Yemek varken zeytinyağını bir yerlere sürmek savurganlığın ta kendisi sayılmalıdır!

    Savurganlık söz konusu olunca tutum unutulamayacağına göre; hastama Yerli Malı ve Tutum Haftası’ndan ne haber diyecek oldum! Sen neden söz ediyorsun der gibi bakınca hastamın annesi söze girme gereği duydu!

    Ders alma sırası bana gelmişti!

    Doktor bey yerli malı mı kaldı da haftası kutlanacak deyiverdi! Yerden göğe haklıydı!

    Sözlerini sürdüren bilinçli anne vazgeçtim yerli malı kullanımından, böyle giderse cebimizde paramızla aç kalacağız deme gereği duydu. Böylelikle gerçeğin tokadı suratımda patlamış oldu!

    Ava giderken avlanana benzedi benim durumum!

    Ders vermeye girişirken, ders aldım!

    İnsanımızın bilgeliği ve farkındalığı umutlarımızın diri kalması gereğini bir kez daha anımsatmış oldu!

    Ceyhun BALCI, 15.12.2014

  • KESER, SAP, HESAP…

    KESER, SAP, HESAP!

    cema234

    Fuat Avni’nin öngörüsü (belki de sağlam kaynaklara dayanan bilgisi) gerçek oldu!

    Öncelikle vurgulamakta yarar var!

    Evrensel değer yargıları en azılı suçlunun yanı sıra toplu öldürümlere yol açmışlara uzanan yelpazede her tür sanığa hukuksal düzlemde yaklaşılmasını gerektiriyor!

    Bu sabahki beklenen operasyon haberlerinden sonra her nedense aklıma Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Poyrazköy, Devrimci Karargah Örgütü ve Casusluk davaları geliverdi aklıma! Hiç aklımdan çıkmıyor durumu anlayacağınız!

    Onlar aklıma gelince Kuddusi Okkır, Ali Tatar, Uçkun Geray, Berk Erden, Kaşif Kozinoğlu, Murat Özenalp ve aklıma gelmemiş olabilecek diğerlerini unutabilir miydim?

    Dincilik temelinde siyaset yapan kişi ve kurumların bugüne dek başarıyla uyguladıkları dışa karşı çelişmeme geleneği cemaat-AKP çatışmasıyla birlikte bozulmuş oldu!

    Hırsızlık ve Uğursuzlukla Mücadele Haftası’nın F tipine yönelik operasyonla başlaması kuşkusuz şaşırtmadı! Ancak, bu bilinçli örtüştürme, F tipine suçsuzluk yaftası kazandırmamalı!

    Yazının başında andığım operasyonlar kapsamında göz altına alınanların görüntülerini anımsayınız! Bir de bu sabahkilere bakınız! Neredeyse davul zurnayla, utku kazanmış edasıyla emniyete gidenlerin Türkiye’de var olan hukuk ortalamasının üzerinde bir ortamda soruşturulup, kovuşturulacakları şimdiden bellidir.

    Bir şey unutulmamalı!

    Yaşamlarını haksız yere tutuldukları cezaevinde yitirip de geç de olsa özgürlükle buluşamayanlar ile ayları, yılları çalınan tertip kurbanlarının elleri bu sabah gözaltına alınanların iki yakasındadır!

    Düzmece belgeler, döşemealtına yerleştirildikten sonra elle konulmuş gibi bulunan kurmaca kanıtlar, değil tanık olmaya insan olmaya yetmeyecek sicilleriyle kendini gösteren gizli tanıklar, duruşmada uyuklamakta sakınca görmeyen hukukçu müsveddeleri,…

    Her türlü sözde kanıtı çürütmenize, savları boşa çıkartmanıza karşın “kabul edilmemiştir” diyerek hukuk cellatlığında sakınca görmeyen heyet üyeleri unutulmasın!

    Herkes kadar hukuksal bir soruşturmayı hak edenlere destekte kantarın topuzu kaçırılmamalı! Ülkenin son yıllarına damga vuran hukuk skandallarından sorumlu olanların yaptıklarının ortaya çıkartılması ve hak ettikleri cezalara çarptırılmaları doğrultusunda çaba gösterilmesi öncelikli vatandaşlık görevi!

    Yakın geçmişte haksızlığa uğrayanlara sırt çevirenlerin cemaat aşkı gözden kaçmamalı!

    Tertipçilerle mücadele 1000 odalı saraylıların, aile boyu hırsızların, dikta heveslilerinin yaptıklarının göz ardı edildiği yanılsamasına yol açmamalı!

    Bir de yaşamları ve özgürlükleri çalınanlarla duygudaşlık (empati) kurulmalı! Bu yapıldığında izlenecek yol bellidir! Bu yol ne iktidar koruyuculuğundan ne de sanık konumundakilerin haklarının görmezden gelinmesinden geçmez!

    KESER DÖNER SAP DÖNER,
    GÜN GELİR HESAP DÖNER!
    sözü bugün yaşananları fazlasıyla iyi tanımlamaktadır!

    Ceyhun BALCI, 14.12.2014

  • MUAMMER SUN DERSİ

    İYİ ŞEYLER DE OLUYOR!

    sun

    Biraz olsun duyarlı ve ilgili olduğunuzda hele bir de olaylara ilişkin kabaca bilgi sahibiyseniz Türkiye’de yaşamak bunaltıcı ve zahmetlidir.
    Özellikle son 12 yılda karanlığın halk desteğiyle ilerlediği süreçte sayısız iç karartan örnek belleklere çivilenmiştir.
    Karanlığı dayatan ve onu yaşama geçirmekte kararlı olanlarla ilgili bir soru işareti kalmamış olmalıdır!
    Ona karşı durması gerekenlerle ilgilidir gerçekte giderek yoğunlaşan kaygılar!
    Yıl 2011, Temmuz sonu!
    Dört bir yandan kuşatılmış olan TSK’nin üst düzey komuta kadrosu istifa kararı alıyor. Tarihte eşi çok görülmemiş bu tutumun arkası gelse çok şey değişebilir. Dayanışma ve biri birini izleme seçeneği yaşama geç(e)miyor! Ürkü içindeki siyasete can simidi olanlar koltukları doldurarak olası bir sarsıntıyı önlüyorlar.
    Anayasa ve yönetmelikler ile evrensel eğilimler yerli yerindeyken bir öğretim üyesi yargının da anlaşılmaz katılımıyla tuzağa düşürülerek cezaevine gönderiliyor. Böyle bir gelişme karşısında ayağa kalkması gereken akademiya duruma izleyici olmakla yetiniyor. Rennan Pekünlü cezaevindedir! Bu durum ona değil ama bir parçası olduğu bilimsel ortama büyük saygınlık yitirtmiş oluyor.
    Yapıtları CSO repertuarından çıkartılan Fazıl Say’ın yerine Muammer Sun konulmak isteniyor. Muammer Sun bu değişikliği kabul etmiyor. Yapıtlarının programa alınmasını onaylamıyor.
    http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/27738914.asp
    Sıradan gibi görünen bu aykırı davranışıyla Muammer Sun yalnızca Kültür Bakanlığı’na değil, tüm Türkiye’ye ders vermiş oluyor.
    Hiç kuşkusuz anlayana!
    Ceyhun BALCI, 09.12.2014

  • İSTESEK DE, İSTEMESEK DE!

    CB RTE demiş ki;

    “Siz isteseniz de, istemeseniz de Osmanlıca öğretilecek!”

    Bu sözün üzerine atlayıp gerekliydi, gereksizdi ya da mezar taşında okuyacak ne var da Osmanlıca öğrenelim türünden tepkiler zaman ve enerji savurganlığına yarıyor. İstenenin de bu olduğu anlaşılıyor.

    Kimi zaman gülümseten çoğu zaman saç baş yolduran bu türden çıkışlar gündemi benden başkası belirleyemez anlayışının sağlam belgeleri olarak geçiyor tarihe!

    Osmanlı’nın bilimsel, yazınsal, tarihsel ve sanatsal birikimi neydi ki Osmanlıca öğrenmek kaçınılmaz oluyor demek “hadımım diyene kaç çocuğun var” sorusunu yöneltmeye eşdeğer bir gereksizlik gibi görünüyor!

    Uluslararası sıralamalarda Türk öğrencilerine nal toplatan fen bilimleri ve okuduğunu anlamama sorunsalı dururken Osmanlıca demek hangi akla hizmet diye soracak olsanız! Açıkça olmasa da gizliden biz de bunu amaçlıyoruz, Türkler bilimle, okuduğunu anlamayla uğraşmasın, Osmanlıca’yı başlarına saralım da uygarlıktan iyice kopsunlar diyesileri gelebilir!

    Bu gibi anlamsız ayrıntılarla uğraşacak yerde, demokrasi tramvayından kendi istediği durakta ineli epeyce olan bu takım adına konuşan RTE’nin yazının başındaki tümcesindeki Osmanlıca yerine başka pek çok şeyin konabileceğini algılamak çok daha yararlı ve anlamlı olacaktır!

    Toz pembe sis perdesiyle gölgelenen koyu karanlık artık kendisini saklama gereği duymadan çöküyor üzerimize!

    Bir halk hareketi, silkiniş ve kendine geliş olmadıkça aydınlığa çıkmak güç görünüyor!

    Biraz aklı olan, uygarlığı ve insanlığı dert eden kişi ve kurumların bu yönde kafa yormasının zamanı geçmek üzere!

    İstesek de, istemesek de bir gün ansızın karanlığı egemen kılabilirler! Perde kapandı, paydos denmeden önce yapılabilecek bir şeyler yok değil!

    Ceyhun BALCI, 08.12.2014