• YİTİRDİĞİMİZ İKİ AYDINLIK

    Ataol BEHRAMOĞLU, 4 Ekim Cumartesi, Cumhuriyet

    indir

    İki aydınlığımız, Talip Apaydın ve Metin Demirtaş, 27-28 Eylül günlerinde, sözleşmiş gibi birbiri arkasına yaşamdan ayrıldılar.
    Metin’in ölümünü 27 Eylül Cumartesi sabahı, Foça’da sabah kahvaltısı sırasında yeğeninin telefonuyla öğrendim.
    Bir zaman inanmak istemedim. Bugün şu anda da, aynı inanmamak duygusu içindeyim.
    Çok yakınımızdaki birinin artık olmadığını algılamanın güçlüğünü ne yazık ki hemen herkes yaşamıştır…
    Metin’in bana bu anlamda yaşattığı ilk sarsıntı 1980 öncesinde, sol bacağının dizinin üstünden kesildiği haberini aldığımda olmuştu.
    Her zamanki inceliğiyle mektubunun elime ulaşacağı tarihin bacağının kesilme sonrasına rastlayacağını hesaplamıştı…
    Haberi okuduğumda çok kısa süre içinde ömrümde ilk kez bütün bedenimi kurdeşen türü kabarcıklar kaplamış, gün ortasında saatlerce süren bir uykuya gömülmüştüm.
    Onunla dostluğumuz böyle bir şeydi.
    Betimlenmesi güç bir duygu, akıl, vicdan birlikteliği…
    Yıllar süren mektuplaşmamızın ürünlerinin toplandığı “Şiirin Kanadında Mektuplar”daki, bu sadece akıl değil, gönül ve yürek kardeşli-ğimizin sıcaklığı hiçbir zaman eksilmedi.
    Yaşamdan apansız ayrılışından çok değil birkaç gün önce 21 Eylül Pazar gecesi, Antalya-Konyaaltı Belediyesi’nin düzenlediği kitap fuarındaki kitaplarımızı imzaladıktan sonra Kaleiçi’nde arkadaşlarla buluştuğumuzda, kırk yılı aşkın dostluğumuzdan söz ederken, bu süre içinde birbirimizi hiçbir zaman incitmediğimizi söylemişti.
    İncitmek şurda dursun, 1982’deki cezaevi günlerimde, sonrasındaki yurtdışı sürgününde, özgürlükle ve ülkemle en yakın bağlantıyı kurmamı sağlayan Metin Demirtaş ve mektuplarıydı.
    Bütün o koşullarda, mektuplarımızı karşılıklı olarak özenle koruyuşumuz gerçekten de mucize gibi bir şey…

    ***

    Metin Demirtaş ve şiirleri üstüne birkaç kez yazdım.
    Bunlardan ilki 1970’li yıllarda, “Politika” gaze-tesindeyayımlanan “MetinDemirtaş’aMektup” başlıklı köşe yazımdır. Sevgili kardeşim, Kaynak Yayınları’nın özenle basıp yayımladığı son şiir seçkisine bu yazıyı da almış. “Bizim de Dağlarımız Vardır” adlı bu son seçki, ölümünden birkaç gün önce, sözünü ettiğim kitap fuarının ikinci gününde eline ulaştığı için gerçekten de yaşamında gördüğü son kitabı oldu. (Bu arada, onun Nasrettin Hoca’sını da yine özenle basıp yayımlayan Kaynak Yayınları’na, yöneticisi Sadık Usta’ya, Metin Demirtaş’a ilgi ve sevgisinden ötürü teşekkür borçluyuz.)
    Cumhuriyet’te 2007’de yayımlanan bir yazım “Metin Demirtaş’tan Mektup” başlığını taşıyor. Az önce bilgisayarda görüp anımsadım. Metin, bazı bölümlerini yazıya aldığım mektubunda, her zamanki derdimiz olan, solda (o sırada CHP-DSP arasında) birliğin bir türlü gerçekle-şememesi konusunda, duygularını, kaygılarını, önerilerini dile getiriyor.
    Bu kaygılar, birçoğumuz için olduğu gibi, belki birçoğumuzdan daha çok, onda hiç eksilmedi.
    Son birkaç yılda, neredeye her gün, telefonla bu kaygılarımızı paylaştık. Telefonu açan ya da telefonla aramamı isteyen çoğu kez oydu…
    Sonunda, şiirleştirdiği Nasrettin Hoca fıkralarıyla, Nasrettin Hoca olup yollara düştü, Antalya-Akçay çevresindeki köy kahvelerinde halk insanlarına Hoca’nın diliyle kaygılarını anlattı…
    Akdeniz’e girdiğinde, tek bacağıyla, bir şeylerden öç alırcasına, denizi hırsla kulaçlayarak millerce uzaklarda gözden kaybolan bu güçlü, sağlıklı adamın bir anda göçüp gitmesinde yurdumuz için duyduğu kaygıların, üzüntülerin büyük etkisi olduğunda kuşku yok…
    Dostlarıyla, okurlarıyla birlikte, asıl Türkiye, en sevgili evlatlarından birini yitirmiş oldu…

    ***

    Bizden yaklaşık iki kuşak büyük ağabeyimiz Talip Apaydın, sessiz, sakin görünümün ardında alev alev yürek taşıyan bir şair ve yazarımızdı…
    Şiirleri yalın, gösterişsiz, ama için için yanan bir derinlikteydi…
    Köy Enstitülerinin yetiştirdiği en seçkin ay-dınlarımızdandı.
    Talip Apaydın… Metin Demirtaş…
    İçinden çıktıkları Anadolu toprağının onları yüreğinin en gizli, en derin köşelerinde koruyup yaşatacağından kuşku duymuyorum…

  • DOSTLARDAN ÖZÜR

    384073-3-4-f73d5

    Bugünden başlayarak bir kaç gün boyunca en gelişmiş varlık olan insan türü en vahşi yaratık rolünü oynayacak. Yalnızca Türkiye’de bu bir kaç gün içinde 5 milyarlık (çoğunluğu büyükbaş hayvan) kurban kesilecek.

    İnsan, doğanın sıradan bir parçası! Bazılarımızın hoşuna gitmeyecek bu acı gerçek XIX. yüzyıl ortalarında bilimsel devrimin son halkası olarak Darwin tarafından saptandı. O zamanlar kuramdı! Şimdi ise gerçek! Bugün bilim dünyasının yapmakta olduğu bu gerçeğin halkalarını insanlığın bilgisine sunmak!

    Yazının başlığı gereği doğanın bir üyesi olarak tüm hayvan dostlarımızdan özür diliyorum!

    Bugün hepimiz koyun, koç, kuzu, teke, oğlak, öküz, dana ve hatta deveyiz! Elim(iz)den gelen siz değerli dostlara hiç olmazsa bugünlerde ilişmemek!

    İnsan dediğimiz ve bu yazıyı okuyanları da kapsayan tür benzersizliğini kültür ve uygarlık oluşturmaya borçlu. Bir şekilde evrimleşerek evrenin değilse de yeryüzünün egemeni oldu insan. Bu durum sonsuza dek sürecek değil! Bir yerde doğa dur diyecek! Bana karşın, her şeye muktedir olman söz konusu değil diyecek! Aslında demeye başladı! Ama, bu dili anlayanamız, daha doğrusu anlayıp da gereğini yapanımız olmadığı için oralı değil gibiyiz.

    En akıllı, en benzersiz, en becerikli ve en muktedir türün üyeleri olarak kibirimiz sonumuzu getirebilir. Elbette, bu kaçınılmaz sona insan ömrünün kısalığını göz önüne alındığında hiç birimizin tanık olmayacağı kesindir.

    Ya çocuklarımız, torunlarımız! Bilmem kaç göbek sonraki evlatlarımız!

    İnsan bunca gelişmişliğine karşın söz konusu olan öngörü olduğunda hiç de başarılı ve duyarlı değil. Denilebilir ki, kapıdaki felaket kimilerimizce saptanıyor, altı çiziliyor, dikkate sunuluyor!

    Doğrudur!

    Ama, gereği yapılmadıktan sonra değeri var mı?

    Bugün ve bundan sonraki bir kaç gün boyunca denizlerimizi, ırmaklarımızı, topraklarımızı ve aklımıza gelen her yeri al kana boyayacağız. Densiz bir savurganlığın yanı sıra doğaya ihanet edeceğiz!

    Ve bu akla zarar durum tartışılamayacak, sorgulanamayacak!

    Yakıştı mı?

    Doğadan ve bir üyesi olduğumuz hayvanlar aleminden özür diliyoruz!

    Ceyhun BALCI, 04.10.2014

  • SÜLEYMAN ŞAH VE
    ERMENİ SOYKIRIMI
    OLMAMIŞTIR DEMEK!

    SÜLEYMAN ŞAH
    Fırat’ı geçerken boğulduğu söylenen, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın türbesi Suriye sınırları içinde. Bir bölük askerimizin koruması altında! Sınır ötesi toprağımız!
    Yakın, uzak ya da eski, yeni tarihe sahip çıkılması son derece olağan bir durum!
    Basında yer aldığına göre IŞİD ya da başkaları bu toprak parçamıza saldırıda bulunurlarsa operasyon planımız hazırmış! Göz yaşartıcı bir duyarlılık!
    Kalbura dönüşmüş sınırdan, gelenin geçenin hesabının tutulmadığı bu dönemde şaşırmamak mümkün mü Süleyman Şah Türbesi için sergilenen efelenmeye!
    İş başındaki hükümetin siciline bakınca Süleyman Şah duyarlılığı gibi gözüken durumun başkalarının çıkar bekçiliğine soyunma olarak algılanmaması elde değil!
    İç ve dış güvenliğine duyarlı ve kararlı bir devlet için tezkere okyanustaki damladır. Bir formalitenin tamamlanmasıdır. Önemli olan o tezkere değil, ulusal çıkarların gereğince korunması, kollanmasıdır.

    yunan

    Yine basına yansıyan bir başka konuya değinelim!
    Yunanistan parlamentosu İsviçre’ye öykünerek “Ermeni Soykırımı Olmamıştır!” demeyi suç sayan bir yasal düzenlemeyi gündemine almış! 2015’deki 100. yıla yakışan bir yaklaşım. Yunan’a ağız dolusu sövüp öfke boşaltmak işin kolayı! Ege’de ne kadar adacık ve kayalık varsa Yunan egemenliğine terk ederken kılınızı kıpırdatmamışsanız Yunan’ın Türkiye’nin gücünü test etmesine de şaşırmamalısınız!
    Komşu bir ülkenin bizler için bu denli önemli bir konuda canımızı sıkacak bir yasal düzenlemeye girişmesinden Süleyman Şah Türbesi’ne gösterilen ilginin esirgenmesi önemlidir.
    Bu konulardaki duyarsızlığı ve ilgisizliği bilinen hükümetin ve onun gizli ortağı HDP’nin konuya ilgisizliğini anlayabiliriz!
    Ya TBMM’de grubu bulunan muhalefete ne demeli?
    Altı oku yeniden yorumlama sevdasına kapılan CHP’nin oralı olmayışı da bu bağlamda anlamak zor değil!
    Milliyetçi tutumuyla tanınan, ama yeri gelince de hükümete koltuk değnekliği işlevinden şaşmayan MHP’nin sessizliği neye yorumlanmalı?

    KKE
    Bunca ilgisizlik içinde TBMM’de üyesi olmayan, etkisi olsa da oyu olmayan İşçi Partisi’nin kendisine görev çıkartarak Atina’ya bir heyet gönderdiğini ve siyasi parti yetkilileriyle görüşmeler yaptığını hatırlatalım!
    Şimdi soralım!
    En az Süleyman Şah Türbesi kadar önemi olan bu yasal düzenlemenin önüne geçmek için Atina’ya gitmek bu kadar zor mu? Üstelik, bu eylem ne top, ne tüfek ve hatta ne de tezkere gerektiriyor!
    Her şey niyetle ilgili!
    Bugün ve her gün tarih yapılıyor!
    Yarın, yazıldığında bugünlerin aymazlarının yüzü kızarmayacak mı?
    Ceyhun BALCI, 03.10.2014

  • HONG KONG

    indir
    İnci Irmağı deltasında Güney Çin Denizi’ne kıyıdaş Hong Kong “Mis Kokulu Liman” anlamına geliyor. Bir buçuk yüzyıllık İngiliz kolonisi serüveninden sonra 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti toprağı olmuştu anlaşma gereğince. 1999’da gecelemeden öte birkaç saat geçirmiş olduğumuz Hong Kong’dan aklımızda kalan sokaklara sinen koku hiç de hoş sayılmazdı. Uzak doğu mutfağının temel taşlarından soya kokuyordu sokalar.
    Bin kilometrekareyi aşkın yüzölçümü (Sakız adasından biraz büyük) 7 milyondan fazla insan barındırıyor. Doğal olarak dikey bir kent! Sokakta yürürken gökyüzüne hasret kalmanız kaçınılmaz.
    Dünyanın Londra ve New York’u izleyen üçüncü büyük finans merkezi Hong Kong.
    Hong Kong Çin’in bir parçası olmasına karşılık özgün para birimine sahip. Sekiz Hong Kong Doları bir Amerikan Doları ediyor.
    Her ne kadar Çin Halk Cumhuriyeti toprağı sayılsa da, dışişleri ve dış güvenlik dışında yine yapılan anlaşma gereğince Hong Kong yakınındaki Makau gibi özerk bir yapıya sahip. Finans merkezi özelliği kapitalizmin gözbebeklerinden birisi olması sonucunu doğuruyor. İçişlerinde alabildiğine özerk ve özgün bir yapısı var. Batılılarca defolu olarak nitelense de kendi yönetsel yapısı için seçimler yapılıyor.
    Yaklaşık 10 yıl sonra 2008’de bu kez bir haftaya yakın zaman geçirince Hong Kong’u biraz olsun tanıyabildik.
    Aynı kısa zaman aralığında hem Hong Kong’u hem de biraz batısındaki Makau’yu ziyaret etmek Hong Kong’un yeryüzünde kurtarılmış yerlerden biri olduğunu saptamamızı fazlasıyla ortaya koydu. Hong Kong varsıllığın ve gönencin kentidir demek hiç yanlış olmaz. Hong Kong ve Makau’nun ayrıcalığını vurgulamak bakımından yararlı olabilecek bir bilgiyi de not edelim. Çin toprağı Hong Kong’dan bir başka Çin toprağı Makau’ya gittiğinizde pasaport kontrolünden geçiyorsunuz. Ayrıca, dünyanın başka pek çok gümrüğünde söz konusu olmayan sıkı denetimle karşılaşıyorsunuz.
    Adı gibi mis kokmasa da tertemiz cadde ve sokaklarıyla, iklimlendirilmiş yaya yollarıyla ve dünyanın başka pek az yerinde rastlayabileceğiniz pırıl pırıl metrosuyla hayranlık yaratan bir dünya köşesi.
    Hong Kong son günlerde dünya gündemine bir başka şekilde de oturmuş durumda. Hong Kong’da genç ağırlıklı kalabalıklar demokrasi istemiyle direnişteler. “Merkezi İşgal Et!” hareketi dünya kamuoyunun dikkatini çekecek boyutta etki gücüne erişti.
    Geçmişe, Hong Kongluların herhangi bir konuda böylesine politize bir duruş sergilediklerini anımsamıyoruz.
    Bilinen bir şey varsa Hong Kong Çin’in bir parçası; Çin de dünya güç ekseninde ağırlığı her geçen gün daha fazla duyumsanan yeni süper güç!
    Amerikan askersel gücünün önemli parçası olan donanma son yıllarda Pasifik’e ve dolayısı ile de Çin’e odaklanmakta.
    Başka deyişle, Çin bir kuşatma altında!
    Dünyadaki güç dengeleri yarışı askersel olduğu kadar siyasi ve toplumsal düzlemde de hamlelere sahne oluyor.
    Şemsiye Devrimi adıyla da anılan Hong Kong olayları ister istemez insanın aklına renkli devrimleri çağrıştırıyor.
    Askersel kuşatmaya Truva Atı eklenmesi hiç de kötü bir fikir sayılmaz!
    Ceyhun Balcı, 03.10.2014

  • Bagajdakiler

    Ceyhun Balcı

    Dağarcık Türkiye Ekim 2014

    “Ya olduğun gibi görün,

    Ya da göründüğün gibi ol!”

     

    Türkiye’nin başı sınır tanımaz, açık/gizli gündemi bitip tükenmez bir iktidarla dertte! İktidar etki olduğuna göre, tepkiyi de muhalefetten beklememiz doğal. Ardışık seçim yenilgileriyle gardı düşmüş boksöre dönen ana muhalefet geçen ayın başında sayısı unutulmaya yüz tutan kurultaylarından birisini daha yaptı. Tazelenme, yenilenme ve hesaplaşma fırsatı sunan kurultayların artık böyle bir işlevi kalmadığını bu kez ve bir kez daha kavramış olduk!

    Baskın kurultayda göreve yeniden seçilen ve otobüsün sürücü koltuğunda oturan genel başkan bakmasını bilirse başarısız olduğunu ve aslında Pirus zaferi kazandığını görür. Ancak, aynı genel başkan partinin vitrinini ve dolayısı ile de otobüs yolcularını değiştirmede son derece başarılı olmuştur.

    Parti Meclisi ve MYK oluşumları incelendiğinde artık partinin bu organlarında olması gereken işleviyle ilintili insan bırakılmadığı ve sözcüğün tam anlamıyla bir sonbahar temizliğine gidildiğini anlamak zor olmaz.

    Delegeye benimsetilemese de cinsiyet kotası yoluyla otobüsün en önüne oturtulan yeni yolculardan Mehmet Bekâroğlu partiye değiştiği için değil de kendi düşünceleri doğrultusunda değiştirmek üzere geldiğini dışa vurmaktan çekinmemektedir. İbretlik bir durumdur.

    http://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/chpde-basortulu-milletvekili-de-olmali-h60885.html

    Atatürk’e kefere demesiyle tanınan partinin yeni vitrin yüzü Bekâroğlu’nun bağlantıdaki görüşleri özenle irdelendiğinde CHP’de sıranın ilkelere ve programa geldiği kolaylıkla anlaşılır. Bekâroğlu’nun hiç de incelikli olmayan hatta kaba sayılabilecek bir biçemle dile getirdiği bagajdakiler ise kırık oklardır. Onlardan da kurtulmalıyız diyerek, partinin ve ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e uzattığı dille uyumlu bir eylemlilik sergilemektedir.  Bu nedenle ona öfkelenmek yersiz olduğu kadar kolaycı bir tutum olacaktır. İçimiz kan ağlasa da bu gelişmelerin partide olan bitenle uyumlu olduğu saptamasını yapmak zorundayız.

    Yıkılmış olan Cumhuriyet’i yeniden kurmayı ana görev sayması gereken ama diğer yandan da ortaçağ aşkını gizlemeyen genel başkan Kılıçdaroğlu son kurultaydan aldığı güçle(!) kendisini Dersimli Kemal olarak nitelemeye başlamıştır. Dersim, Tunceli ilimizin geçmişteki adı olmasının yanı sıra, bugün için kurucu partinin güncel başkanının takma adı olarak Atatürk’e ve onun en büyük eseri Cumhuriyet’e karşı yürütülen amansız savaşın koçbaşıdır artık!

    Şimdi söyler misiniz Atatürk’e sövgüsüyle bilinen ve partiyi kendi düşünsel doğrultusuna çekmeyi amaçladığını saklamayan birinin öne çıkartıldığı CHP muhalefet edebilir mi? Olsa olsa, eder görünür! Bugün, yapmaya çalıştığı budur ki; bunda bile başarılı olduğu kuşkuludur.

    Durumu fazlasıyla saptadığımıza göre bu satırların yazarı olarak bendenizin ve başka pek çok okurun olasılıkla merak ettiği bir noktaya değinerek bağlayalım yazıyı!

    Önümüz seçim!

    “Oyları bölmeyelim” korosunun eli kulağındadır! Bu yazı o koro sahne almadan önce kaleme aldığımız sonunculardan birisi olabilir! Gerçek bunca yalın ve anlaşılır durumdayken, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi damarı tartışılmaz olan kitleler bir kez daha kandırılabilecek midir? Başka deyişle, fareli köyün kavalcısı yığınları bir kez daha peşine takabilecek midir?

    Bunu başarabilirse, şimdiden söylememde sakınca yok!

    Yazıklar olsun!

    Ama, kesinlikle ne Bekâroğlu’na, ne TR 705 namlı Tanrıkulu’na ne de altı oku tartışmalıyız buyuran Kılıçdaroğlu’na!

    Kesinlikle bu duruma seyirci kalan bizlere yazıklar olsun!

  • TEK ÜLKE, İKİ DİZGE : HONG KONG VE MAKAU

    kong

    HONGKONG LUMIX1 001
    Havaalanına indikten hemen sonra kente gidiş yolunda duyumsamak olanaklı HongKong’taki insan kalabalığını!
    Gece daha da farkedilir duruma gelen renk cümbüşü, özellikle gündüzün belirli zamanlarında insan sellerinin kaldırımlara sığmadığı bir niceliğe erişebiliyor.
    Öyle ki; özellikle Hong Kong adasında kaldırımlara sığmayan insan selinin bir yandan kendi güvenliği diğer yandan da motorlu taşıt akışını engellememesi adına “üst ve iç geçitler” önde gelen yaya ulaşım yolları durumunda. Zaman zaman hiç açık havaya çıkmadan metrelerce kapalı alanda yürümek bile olanaklı.Boğucu ve nemli havanın hiç eksik olmadığı HongKong’ta iklimlendirilmiş ortamda yürümenin değeri ancak yaşanarak anlaşılabilir. Yaya köprülerinin yetmediği az sayıda hemzemin kaldırımlara sığmayan insan selinin trafik polislerince güçlükle denetlendiğine bile tanıklık edebilirsiniz.
    Bir gezgin için yeni bir yerle ve özellikle de HongKong gibi ilk bakışta son derece karmaşık görünen bir kentle tanışmanın en iyi yolu yükseklerden bir yerden başlamak olmalı. Hong Kong adasının yüksek bir tepesi bu amaçla son derece iyi bir seçim olabilir.Hele kente egemen o tepeye çıkmak kısa da olsa panoramik bir tramvay yolculuğu ile ve son derece keyif verici olunca… Tepeye giden yolda kimi zaman eğimin dik açıya yaklaştığını belirtmekte yarar var!

    TRAM

    DSC05586 DSC05592 DSC05603 DSC05609
    Tepeden bakıldığında Hong Kong’un gökdelenler kenti olduğu daha bir açıklıkla gözler önüne seriliyor. Şaka değil gerçek! Hong Kong dünyada gökdelen sayısınca en önde yer alan kent. New York’un bile uzak ara önünde! Tepedeki gözlem terasından kuzeye baktığınızda başı dumanlı gökdelenler tüm görkemi ile sizi selamlamaktadır artık! Bunca yüksekten seçilemez olan insan kalabalıkları yerini gökdelen kalabalıklarına bırakmıştır.
    Tepeden yapılan bu tanışma sonrası artık yeniden kente dönüşün ve kalabalıklara karışmanın zamanıdır.
    Başlangıçta adım atmakta güçlük çekilse de kısa sürede alışılıyor insan kalabalığı içinde bir yerlere varmaya! Hele gezgin olmaktan kaynaklanan rahatlıkla zaman sorununuz da yoksa, zaman zaman çevreyi ve insanları izlemeye kaptırsanız da kendinizi… Nasılsa ne yetişeceği bir işi ne de bekleyeni vardır gezginin!

    DSC05671 DSC05675
    Kalabalıktan sıkıldıysanız eğer ilk metro istasyonunda yeraltının büyülü dünyası ile tanışmanız hiç de kötü bir seçenek olmayacaktır. Son derece bakımlı ve güvenli bu ortam yorgunluğunuzu da alacaktır!
    Metro ile Kowloon’a geçip MongKok istasyonunda inip güneye doğru yapacağınız yürüyüş sizi sayısız ilginçlikle tanıştırmaya yetecektir. Çiçekçiler çarşısından, kadınlar pazarına yol boyu aklınıza gelebilecek her türden nesnenin satıldığı irili ufaklı dükkânlara bakmaya zamanınız yetmeyecektir.
    Aklınızda olsun! Hong Kong bizlerin hiç de yabancısı olmadığımız bir pazarlık cennetidir. En azından şansınızı denemelisiniz! İnanılmaz indirimlerle ve önerilerle karşılaşabilirisiniz…
    Hong Kong’a gelip de Lantau adasının doruğundaki Po Lin manastırını ve orada yer alan “Büyük Buda” heykelini görmemek olmaz.
    Çok keyifli ve yirmi dakika kadar süren panoramik bir teleferik yolculuğu ile başlayan gezi doruktaki Po Lin manastırı ve 30 metreyi aşkın boyuyla görkemli bronz Buda yontusunun yakından görülmesi ile sürdürülebilir. Her ne kadar Budist olmasanız da özellikle Budizm’e inananların hem manastırdaki hem de Buda Heykeli önündeki ilgi çekici davranışlarını gözleme fırsatı kaçırılmamalı!

    DSC05728 DSC05731 DSC05740 DSC05769
    Geçmişi dörtyüz yıl öncesine dayanan manastır yirminci yüzyılın başında bulunmuş. Yaklaşık yirmi yıl kadar önce de tepedeki kaidesine yerleştirilen görkemli bronz Buda yontusu Po Lin manastırının ününe ün katmaya yetmiş.
    Bir eliyle kötülüklere dur derken diğeriyle iyilik sunan Büyük Buda’nın yüzündeki ifadenin de, vücudunda yer alan kimi simgelerin anlamları da rehberiniz tarafından ayrıntılı olarak anlatılacaktır!

    DSC05771 DSC05773 DSC05774 DSC05782 DSC05781
    Büyük Buda’nın huzurundan ayrıldıktan sonra denize inildiğinde bir başka güzel sürpriz de küçük bir balıkçı köyündeki kısa konukluğumuz oldu. Köyün insanlarını, sosyal ve kültürel özelliklerini ve elbette balıkçılık konusundaki becerilerini uygulamalı olarak görmek keyif verici oldu.Hem gezip hem de deniz ürünlerinin tadına bakmak da ayrı bir zevk kaynağı olabilir.

    DSC05801 DSC05805 DSC05808
    Yorgun günün sonunda tekne ile Hong Kong’a dönüş sırasında doğal olarak gözlerimizin kapanmasına engel olamadık!

    macau_495143

    HongKong’a kadar gelip de Hong Kong kadar tanınmış olmasa da ikizi Makau’yu görmemek olmazdı. İki saate yakın süren bir tekne yolculuğu ile varılabilen Makau’ya bir gün ayırmakta yarar var! Önceleri Portekiz sömürgesi olan Makau da tıpkı İngiliz kolonisi olan Hong Kong gibi geçen yüzyılın sonunda Çin egemenliğine geçmiş. Ama, rehberimizin de özenle vuguladığı gibi “tek ülke, iki sistem” ilkesi gereğince hem Makau’nun hem de Hong Kong’un ayrıcalıklı konumları da korunmuş. Bu yüzden her ne kadar aynı ülkede yolculuk yapsanız da Çin’den Makau ya da Hong Kong’a ve Makau ile Hong Kong arasındaki yolculuklarda pasaport kullanımı zorunlu. Dilerseniz tam da bu noktada ülkemizdeki iç göç sorununa karşı büyük kentlerimize vize konması gerektiğini dillendiren kimi büyüklerimizin kulaklarını çınlatabilirsiniz!

    HONGKONG LUMIX1 112 HONGKONG LUMIX1 113 HONGKONG LUMIX1 114 HONGKONG LUMIX1 124 HONGKONG LUMIX1 126 HONGKONG LUMIX1 136
    Konumları ve yüzyıllar süren yazgıları gereği ikiz gibi görünen Hong Kong ve Makau gerçekte farklılıkları ile göze batan iki farklı coğrafya. Hong Kong’taki görkemin ve gösterişin karşısında Makau’daki alçakgönüllülük ve yer yer gözümüzden kaçmayan acınası kent görüntüleri ilgi çekiciydi. Özellikle eski kent ve Makau’ya egemen gözlem olanağı sağlayan kaleden gözümüze takılanlar şaşırtıcı ve bir o kadar da çelişkili geldi bizlere. Bir yanda kapısı, penceresi kafes gibi demirlenmiş tek ya da az katlı köhne görünümlü yapılar, diğer yanda da giderek kumarhane cennetine dönüştürülen ve bu yolla çekim merkezi olması amaçlanan ışıltılı Makau görüntüleri!
    Özellikle Casino Lisboa’nın lotus çiçeği benzeri abartılı bir ölçüde yoz görünümü belleklerimizden silinecek gibi değildir.
    Yine rehberimizin verdiği bilgiye göre bir zamanlar Çin anakarasının çekici bulduğu ve yaşamaya can attığı Makau günümüzde Çin’li komşu kente gıpta eder olmuş. Hatta orada çalışıp akşamları Makau’ya dönen çok sayıda kişi varmış.
    Portekiz yönetimi son bulmakla birlikte, Portekiz etkisinin izleri henüz silinmemiş. Birkaçbin Potekizlinin yanı sıra nüfustaki Katolik oranı da hatırı sayılır düzeylerdeymiş!
    Makau’da Hong Kong doları geçerli olmakla birlikte Pataka Makau dışında geçerli bir para birimi değilmiş.
    Sokaklarında dolaştığınızda da kolaylıkla anlayabiliyorsunuz ki; Makau sokaklarında Hong Kong’daki görkem ve ışıltıdan iz yok.
    Bu eksikliği gidermek adına olmalı! Üçyüz metreyi aşkın boyuyla Makau kulesi bulunduğunuz hemen her yerden görebileceğiniz simge yapılardan birisi konumunda.

    HONGKONG LUMIX1 141 HONGKONG LUMIX1 144 HONGKONG LUMIX1 184 HONGKONG LUMIX1 196
    Makau turunun bir öğesi de kumarhane ziyaretiydi. Kumarın soğuk ve korkutucu yüzü nedeniyle uzaktan bakmayı yeğledik. O zamanı Makau sokaklarında dolaşarak değerlendirmek çok daha akılcı ve anlamlı geldi bizlere.
    Kumarhane dışında ekonomik etkinlik olarak tekstil üretimi ve fabrika satış mağazalarından söz edildiğini anımsıyorum. Başkaca bir ekonomik etkinlik yok dense yeridir.
    Hong Kong’un o kimi zaman insanı yoran kalabalığından ve yoğunluğundan yakınmaya başladıysanız eğer, adanın güneyinde konuşlu Stanley pazarı önerilebilecek bir gezi noktası olabilir. Yoğunluklu olarak pazarlıklı alışveriş yapılan küçük çarşısı, bir şeyler yiyip içebileceğiniz alçakgönüllü mekânları ile kentin geriliminden kurtulma fırsatı yakalanabilecek bir yer!
    Bu arada biraz para harcamayı göze almanızda ve pazarlığı unutmamanızda yarar var!

  • LONDRA’DA DÜŞ KIRIKLIĞI, İSTANBUL’DA BOŞ TRİBÜNLER!

    Slide1

    Temel ve vazgeçilmez sporumuz futbolda tutkumuzla birlikte kibirimizin de bir kez daha Avrupa çimlerine gömülmekte olduğu bir akşam yaşıyoruz. Bir kaç gündür ölçüsüz gaz verenler yarından başlayarak elde baltayla kafa, göz yaracaktır. Bu filmi çok gördüğümüz için artık kanıksamış bulunuyoruz.

    Tam da bu sırada Dünya Kadınlar Basketbol Şampiyonası’nda çeyrek finaldeki karşıtımızın belirleneceği maça odaklanıyorum.

    Küba’yla Sırbistan kıyasıya savaş veriyorlar. Bu savaşta olumsuz söz ve davranışlara yer yok. Tümüyle sportif! Harcanan emek, dökülen alın teri!

    Sırbistan ve Küba iki ülkecik! Toplam nüfusları 20 milyona varmayan iki küçük ülke söz konusu spor olunca iki deve dönüşüyor.

    Slide2

    İki ülkenin nüfusu kadar insan barındıran koca İstanbul’dan bu maça gidecek bir kaç bin kişi çıkmıyor.

    İngiltere’de çimlere gömülen futbol tutkumuz bu maçtan esirgenen ilginin de başta gelen nedeni! Arsenal-GS maçına yönelen ilgi, fena basketbol oynamayan iki takımı koca salonda yalnız bırakıyor.

    İngiltere’deki düş kırıklığı, yerini Türkiye’de utanç ve ezikliğe bırakıyor.

    Geçen hafta İzmir’deki Dünya Ritmik Jimnastik Şampiyonası’nda da benzer durumdan yakındığımıza göre futbol tutkumuzla kendisini gösteren sporsevmezliğimiz süregenleşmiş oluyor.

    İlk fırsatta olimpiyat demeye başlayacak oluşumuzu düşünmek bile istemiyorum.

    Sizce Türkiye’de olimpiyatın adından ve stadından başka bir şeyi var mı?

    Türkiye’nin başka bir çok alanda olduğu gibi sporda da silkinmeye ve aklını başına toplamaya gereksinimi var!

    Ceyhun BALCI, 01.10.2014

  • SINIRDA TRAJEDİ

    images

    Bir süredir kaygılı ve korkulu da olsanız evinizdesiniz! Ansızın bir gelişme oluyor! Hemen , hem de hemen evinizi terk etmeniz gerekiyor. Tersi durumda canınız, malınız ve ırzınız tehlike altında! Aceleyle elinize geçirebildiğiniz ne varsa, elbette taşıyabileceğiniz ölçüde kapıp yollara düşüyorsunuz!

    Tam böyle olmasa da benzer bir süreç yaşamış onbinler güney illerimizde!

    Suruç’ta bir cami konaklama amacıyla kullanılmakta! Camide içki içtiler ya da camileri ahır yaptılar diyerek pespayeliğin akla, hayale sığmayanını sergileyenlerin kulakları çınlasın! Alınan haberlere göre, yöre halkı konuksever bir tutum içinde! Şaşırtıcı değil! Buraların insanına yakışandır!

    Şu anda çoluk, çocuk; yaşlı, genç ölümden kaçan onbinleri bağrımıza basma zamanı!

    Diğer yandan, bu trajediye yol açanları da unutmamak gerekiyor.

    En uzun sınırdaşımız, güney komşumuz Suriye yaklaşık 3 yıldır direniyor! Dünyanın egemenleri, daha doğrusu haydutları Suriye’yi düşürme çabası içinde! Çok daha kötüsü Türkiye’nin bu kurguda yer almış olması! Dimaşk’ta (Şam) Emevi Camisi’nde cuma namazı hevesiyle başlayan serüven duvara tosladı. Karmaşa, emperyalist projenin bir başka aktörü IŞİD’e yaradı! Şimdi de, yarattıkları IŞİD’le savaş bahanesiyle bombalar yağıdırılıyor bölgeye.

    Sonuç, güney sınırlarımızın umarsız onbinlerce yerle bir edilmesi.

    Bölgesel ve ulusal önceliklerin yerini küresel olanlara bırakmış olması bugünkü sorunun önde gelen nedeni. Bizi hiç ilgilendirmediği gibi, gerçekleşmesi durumunda başımızı ağrıtacak projeye taşeronluk hevesi bugünkü sorunun kilit gerekçesi!

    Bugün doruğa tırmanan insanlık trajedisinin mimarlarından birini Cumhurbaşkanı, diğerini de Başbakan yaptık!

    Bu da bizim ayıbımız!

    Etme bulma dünyası!

    Ceyhun BALCI, 27.09.2014

  • İZMİR’DE BİR YALNIZ ŞAMPİYONA

    DSC00002 DSC00011

    33. DÜNYA RİTMİK CİMNASTİK ŞAMPİYONASI hafta başından bu yana İzmir’de yapılıyor. Kimse duymadan, görmeden şu işi bitirelim dense bu kadar olur. Olmadık etkinlikler için sağa, sola pankart, afiş, vb nesneler asanlar/asılmasına izin verenler bu büyük düzenlemeyi es geçmişler.

    Rastlantıyla haberdar olunca cuma akşamını Halkapınar Spor Salonu’nda geçirmek istedim. Tribünleri doldurmaya katkım olur da ele güne rezil olmaktan kurtuluruz diye de düşündüm. Sportif bir yerleşkenin çevresi bu kadar mı sevimsiz ve ürkütücü olur? Spor sağlığı çağrıştırdığına göre çevrenin de yemyeşil, doyasıya bakılası olması gerekmez mi? Hava karardıktan sonra metro istasyonuna kadarki bir kaç yüz metreyi yürürken korkmadım desem yalan olur!

    Halkapınar oldukça büyük bir salondur. Ancak, salon ikiye bölünüp de düzenlenince küçülmüş. Buna karşın izleyici koltukları boş kalmış. İyi ki, yabancı ülke sporcuları, onların çalıştırıcıları ve Bolu, Ankara ve İstanbul’dan cimnastik kulüpleri sporcularını getirmişler. Bir de, az sayısda okulun öğrencilerini salona yönlendirdiğini unutmamak gerek.

    Bilet ederlerini öğrenince salondaki boşluğun nedenini kavramış oldum. Çoktandır futbol maçına gitmediğim için bilet ederlerini bilemiyorum. Ama, 40-60 TL’lik biletler pek çok kişiyi salondan uzak tutmuş olmalıdır. Bilet gişesi önünde fiyatları öğrenen Bulgaristan kökenli bir yurttaşımız dayanamayıp sitemini yüksek sesle dile getiriyordu.

    Salonda pek çok ülkenin sporcu kafileleri izleyici sıralarını doldurmakla kalmayıp, kendi sporcularını canla, başla desteklemekteydiler. Rusya, Çin, Ukrayna, Bulgaristan, ABD, Kanada, Japonya, Finlandiya, Almanya, Belarus, İtalya, Avustralya ve Kazakistan anımsayabildiklerimdi. Altmışa yakın ülke 400 dolayında sporcu yarışmaktaydı.

    Ritmik Cimnastik Labut, Top, Kurdele ve Halka aletleri kullanılarak yapılıyor. Erkeklere yasak değilse de kadınlara yakıştığı kesin. Böylesine incelik, estetik ve uyum erkek işi değil!

    Dikkatli okurlar Jimnsatik yerine Cimnastik yazdığımı fark etmişlerdir. Benim tercihim J ile yazmak olurdu. Ancak, şampiyona düzenleme kurulunun tercihi C olduğu için o şekilde yazdım.

    İkili kullanımın yanlış olmadığını düşünmekteydim. Sözlüğe bakarak da doğruladım. Hem C hem de J ile yazılabiliyor.

    Alfabemizin Ğ harfi sözlüklerimizin yoksunu. Hiç bir sözcüğün ilk harfi olamıyor. J yoksun değilse de yoksullukta birinciliği alır. Durum böyle iken, J’yi bir eksiltip, yeterince varlıklı C’ye eklemek ne denli adaletlidir? Doğrusu, jimnastiği öteden beri J ile yazmıyor muyuz? Bundan böyle BJK’ye BCK mi demeliyiz? Ritmik jimnastiğe ilgisizlik canımı sıktı. Bu nedenle kafayı Cimnastik sözcüğüne taktım.

    Hoş görüle!

    Ceyhun BALCI, 27.09.2014

    Fotoğraflar için :

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/6063769425714272481?banner=pwa

  • DİL’LE DİLİM’LEMEK

    dil

    Dil Bayramı bu kez olağandışı koşullar altında kutlanıyor. Kutlamaktan çok içimiz kan ağlıyor demek daha doğru olur!

    Türkiye’nin olabildiğince çok parçaya ayrılması sürecini yaşıyoruz. Başka deyişle ülkemiz dilimleniyor! Daha da ilginci, bu iş bizlere yaptırılıyor.

    Bu dilimlemede hemen her türlü farklılığın öne çıkartılmasında sakınca görülmüyor.

    Hedef milleti parçalamak ve bölmek olunca din, mezhep, etnisite ve milliyet farkları önde gelen dayanak noktalarına dönüştürülüyor.

    Dilimleme işleminde dile ayrıcalıklı bir işlev biçiliyor!

    Dil, dilimlemede keskin bıçak olarak kullanılıyor.

    Bu bağlamda, her ne kadar Kürtçe öne çıkmış görünse bile başkaları da sıraya girmiş durumda. Örneğin, Lazlar ve Çerkezlerin bile adı anılır oldu. Çoğulcu Demokrasi Partisi adı altında yeni kurulmuş olan bir siyasi parti kendisini kamuoyuna tanıtırken Çerkez etnisitesinin hamiliğini amaçladığını saklama gereği duymadı.

    Dil, bölme işlevinde etnikçiler tarafından hoyratça kullanılırken; dinci gericilik dinsel dil olduğu gerekçesiyle Arapça’yı öne çıkartıp, Türkçe’yi yasaklamaya bile vardırdı işi!

    Dil unsurunun ülkeyi dilimlemedeki rolüne geri dönecek olursak kimi soruları seslendirmekte ve sözü uzatmadan bunlara yanıt beklemekte yarar olduğunun altını çizmeliyiz!

    Kimi zaman bilgisizlikten ama çoğu zaman da kötü niyetten kaynaklanan bir duruma değinmekte yarar var!

    Ana dilde yargı, anadilde sağlık ve anadilde eğitim söylemleri havalarda uçuşan kavramlar.

    Akıldan, gerçeklerden ve yapılabilirliklerden kopartılan tartışmalar tümüyle hak bağlamına indirgenmektedir. Durum böyle olunca duyguların aklın önüne geçmesine şaşırmamak gerekiyor. Böylelikle, bu hak tanınsa ne olur demeye başlayan pek çok kişi konuyu tartışmaktan çok “tanı, kurtul” dayatmasına zorlanıyor.

    Anadilde yargı söz konusu olduğunda yargı düzlemindeki hemen herkesin resmi ve ortak dil Türkçe’nin dışında başka pek çok dili öğrenmesi gereği doğuyor! Her şey bir yana, bu gerçekleştirilebilir bir hedef midir?

    Anadilde sağlık denince de hizmeti veren taraftakilerin benzer şekilde başka pek çok dili öğrenmesi kaçınılmaz olmayacak mı? Son derece yoğun ve zahmetli bir öğrenimden geçen sağlıkçıların bir de üzerine dil öğrenmeleri başarılabilecek bir hedef midir?

    Anadilde eğitim yapılacaksa eğer, herhangi bir okulda her türlü dersin o dilde verilmesi gerekmeyecek mi? Anadilde eğitimin bu denli çetrefil ve hazırlık gerektiren bir olgu olduğunun farkında mıdır onu ateşli şekilde savunanlar?

    Anadilde eğitim, sağlık ve yargı savunucularıyla bire bir konuşulsa, yukarıdaki sorulara yanıt vermeleri istense erişilebilirliğin olanaksız olduğu anlaşılırdı.

    Anadilde eğitim, sağlık ve yargı üzerinden yürütülen tartışmalar gerçekte üzüm yemeyi değil de bağcı dövmeyi amaçlıyor!

    Dil bıçağıyla ülkeyi ve milleti dilimlemek ve dolayısı ile varlığımızdan vaz geçmenin önde gelen hedef olduğu son derece açıktır. Anadilde başlığı altında sayısız istemi dile getirmek gericilikten başka bir şey değildir. Bu isteklerin gerçekleştirilebilir olmamalarının yanı sıra, sokaktaki vatandaşa zerre kadar yarar sağlamayacakları da bir başka önemli noktadır.