• Anadolu pop akımının belki de son adlarından biriydi.

    Kişisel tanışıklığım yoktu.

    Milyonlar gibi ben de onu sevenlerden ve onun da ötesinde onun diktiği ve büyüttüğü umut ağacının tutkunlarından biriydim.

    Müziği etkileyici olduğu kadar ezgilerinin kökleri de tıpkı bedeni ve düşüncesi gibi bu topraklardaydı. Son derece üretken ve yaratıcı olduğu kuşkusuzdu.

    Türkiye’nin son 75 yılına damga vuran, son çeyrek yüzyılda karşıtsız kalan karanlık dönemdeki duruşu da yaptığı müzik kadar değerliydi.

    Çok iyi müzik yapan, sanat yapıtı üretmede kusursuz sayılabilecek çok sayıdaki değerin Cumhuriyet duyarlılığı konusunda kararlı, özgüvenli ve tutarlı davranamadığı yıllarda Edip Akbayram’ın eğilmez, bükülmez duruşu da bir o kadar paha biçilmezdi.

    Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve elbette tanınmış sanatçılar FETÖ çevresinde dört dönerken, birlikte fotoğraf vermeye can atarken Edip Akbayram Cumhuriyet mitinglerinin umudu yeşerten sesi, milyonların içini ısıtan güleryüzü olmayı yeğledi.

    FETÖ’ye hayır diyebilen az sayıdaki bilinç anıtından birisi olma gururuyla donattı kendini.

    Türkiye’nin FETÖ’nün yanı sıra bir diğer can düşmanı olan etnikçi bölücülükle de hiç işi olmadı. Solculuğu neredeyse etnikçi bölücülükle bir tutanların olur olmaz gerekçelerle oluşturduğu imza listelerinde de adına rastlanmadı hiçbir zaman.

    Cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin söz konusu olduğu hemen her yerde sesiyle, sözüyle, bedeniyle bulunmaktan bir an olsun geri durmadı.

    Cumhuriyet yıkımının sona yaklaştığını varsayarak ağızları kulaklarına varanların ortalığı kapladığı bugünlerde gözü arkada kalmış olsa da sarsılmaz bir Cumhuriyetçi olarak üzerine düşeni fazlasıyla yaparak ayrıldı aramızdan.

    İyi yaptığı işi dürüstlükle, dik duruşla bütünleştiremeyen sayısız insanın bulunduğu bu dünyanın seçkin ve saygın kişiliklerinden biriydi.

    Tarık Akan, Zeliha Berksoy, Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Mücap Ofluoğlu, Kemal Sunal, Ferhan Şensoy, Macide Tanır…

    Edip Akbayram az önce adını andıklarım arasında FETÖ’ye hiçbir koşulda yaklaşmayan, daha da önemlisi onun yarattığı tehlikenin bilincinde olanlar arasında hayatta kalan tek kişiydi.

    Hiç kuşkusuz çok özlenecek!

    Ama, ezgileri, duruşu ve Cumhuriyetçiliği anımsandıkça bu özlem biraz olsun giderilecek.

    Yüce anısına saygı göstereceksek eğer onun yaptığı gibi Cumhuriyet’e sıkı sıkı sarılmayı sürdüreceğiz.

  • Uygarlıklarını Greko Romen temele dayandırmaya çalışan batılılar başta Mısır, Mezopotamya ve Fenike olmak üzere doğudaki uygarlıkları görmezden gelmişlerdir. 

    Oysa, görmezden geldikleri Mısır uygarlığı hemen her bakımdan Yunan ve Roma uygarlıklarını etkilemiştir. 

    Eski Mısır’dan güçlü bir yansımaya günümüzde doktor reçetelerinde rastlarız.

    Rx-p (yapınız, hazırlayınız)’yle başlayan doktor reçetesi hekimle eczacı arasındaki şifreli iletişim aracıdır. 

    Eczacı, hekimin reçetesindeki şifreyi çözer ve istenen ilacı hazırlar. Hastaya da gerekli uyarıları yaptıktan sonra ilaç kullanıma hazırdır.

    Bol tanrılı Mısır panteonunda güneş ve sağlık tanrısı olarak da bilinen şahin başlı Horus güneş tanrısı Osiris ve ay tanrısı Isis’in oğludur. Panteondaki tüm tanrılar önemli olmakla birlikte bu üçlünün yeri ayrıdır. 

    Osiris’in kardeşi Seth ise karanlıklar tanrısıdır. Seth ağabeyi Osiris’i öldürmüştür.

    Amcasından, babasının öcünü almak isteyen Horus’un gözü Seth tarafından parçalanır. Bilimler tanrısı olarak bilinen tıp biliminin de kurucusu sayılan diğer amca Toth, Horus’un gözünün parçalarını bir araya getirir. Bulamadığı bir parçayı da tanrısal gücüyle tamamlayarak Horus’u gözüne kavuşturur. 

    Bu olaydan sonra Horus’un gözü Oudiat olarak bilinmiştir. İleri görüşlülüğün, beden bütünlüğünün ve sonsuz doğurganlığın simgesine dönüşmüştür Horus’un gözü.

    İlk görsel Horus’un gözünü simgeler. İkincisiyse doktor reçetelerinde bugün de kullanılmakta olan Rx-p başlangıcını. 

    Bugün de yaşamımızın bir parçası olan hekim reçetesindeki giriş simgesinin Horus’un gözünden evrildiğini anlamak zor olmasa gerektir.

    Bu simgenin reçetelere girişini tıp öğrenimi sırasında İskenderiye’de bulunan Galen’e borçlu olduğumuzu unutamayız. 

    Ortaçağ, Avrupa’da karanlığı çağrıştırsa da İslâm ve Türk dünyasının ortaçağı aydınlık olmanın ötesinde göz kamaştırıcıdır. Bilimin hemen her alanındaki buluşlar ve gelişmeler ortaçağa damga vurmuştur. 

    İslâm-Türk dünyasında reçeteye “huz” diye başlanırken, sonraları Türkçesi olan “alasın/alasun” da reçete başlangıcı olarak kendisine yer bulmuştur. 

    Osmanlı’da gerileyen ve neredeyse yok olan bilimsel etkinlikler, Osmanlı’nın son döneminde Fransız-Latin ekolü rehberliğinde canlandırılmıştır.

    Bu dönüm noktasıyla birlikte reçeteler yeniden Rx/p (Recipe, kabul ediniz) girişiyle düzenlenir olmuştur. 

    Horus, günümüzde reçetelerimizde yaşıyor.

    Kaynakça

    “Horus’un gözünden Rp’ye”, Doç Dr Ali Haydar Bayat, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı.

    chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://e-kutuphane.teb.org.tr/pdf/eczaciodasiyayinlari/izmir-mays-83/7.pdf  

  • Eski Mısır, yeryüzünde filizlenen ilk uygarlık olmamakla birlikte diğerlerinden çok uzun süre ayakta kaldı. En parlak döneminde dünyadaki uygarlıkların en görkemlisi oldu.

    Eski Mısır yaşamından kesitler göz alıcı görünümler sunarken bugünün Mısır’ı nasıl olur da bu kadar geri düşer dedirtebilir insana.

    Sıkça yapılan hataya düşmeden, geçmişi bugünün değerleriyle yargılamadan okumak en iyisi.

    Bu yazıda eski Mısır uygarlığından kesitler paylaşacağım. Paylaşılmaya değer sayısız örnekten seçki olarak okunabilir bu yazıya konu olanlar.

    Antik Mısır’da kedi olmak

    Görsel wordpress yapay zekâ yardımıyla oluşturuldu

    Kedinin yaşam sahnesine çıkışı 6 milyon önceye tarihlenir.

    Kesin bilinmese de kedinin evcilleşmesine kanıt olabilecek 9500 yıllık buluntulara Kıbrıs’ta rastlanmıştır. Evcilleşme yeri olarak antik Mısır’ı işaret eden kanıtlar eksik değildir. Yakın Doğu’yu pek çok türün evcilleş(tiril)me adresi olarak görmek yanlış olmaz.

    Antik Mısır’da kedinin önemli bir varlık olduğu kuşkusuzdur. 

    Antik Mısır, depolanacak denli çok tahıl üretiminin ilk yapıldığı yerlerdendir. Depolamak, koruyamadığınız ölçüde tahılı kemirgenlerle paylaşmak demektir. Antik Mısır’da önemsenmesi kedinin kemirgen avcısı olmasıyla yakından ilişkili olmalıdır. 

    Kedinin kendisine yönelen bu ilgiyi ve sevgiyi karşılıklandırmış olması kimseleri şaşırtmaz. İnsanı kendisine öyle bağlamıştır ki, antik Mısır’da kediye tapılır olmuştur. 

    Zamanla Mısır’a özgü tanrıça olup çıkmıştır ve Bastet adıyla anılmıştır. 

    Kedilerin gömütlerde yer almaya başlaması MÖ 4000’lere tarihlenmektedir.

    İnsanların yanı sıra hayvanların da mumyalandığı antik Mısır’da kedilerin de özel bir yeri olduğu kuşkusuzdur.

    Mısır mahkemelerinde sorgu konusu olmuştur kedi.

    Başkasının kadınına, kızına yan gözle baktın mı?

    Ya da çaldın mı türünden sorulara. 

    Mısır müzesinde kedi mumyası

    “Kedilere kötülük yaptın mı” gibi bugün bizlere çok da olağan gelmeyen bir başkasının eklenmiş olması kedinin Mısır toplumunda kapladığı yeri anlatması bakımından değerli olsa gerektir.

    Rosetta Taşı

    Mısır’da 250 yılı aşkın süren Osmanlı egemenliğini izleyerek bu topraklar 1798’de Fransızlarla tanıştı. 

    İleriki yıllarda Fransız imparatoru olacak Napolyon Bonapart komutasındaki iki ordu Mısır’a işgal gücü olarak ayak bastı.

    Napolyon’un iki ordusundan ilki silahlı güçlerdi.

    Diğeri ise, o güne dek görülmemiş askerlerden oluşmaktaydı.

    Bilim insanları, bilginler, botanikçiler, tarihçiler…

    İlk ordu Mısır’ı ele geçirirken ikincisi Mısır’ın o güne dek neredeyse el değmemiş varlıklarına odaklandı.

    Mısır, ikinci ordu için paha biçilmez değerlere sahipti.

    Bu arada, Fransızlar önce Amiral Nelson tarafından daha 1798’de Nil Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı.

    Üç yıl sonra Fransız ordusu bu kez İskenderiye yakınlarında yenildi İngilizlere.

    Rosetta taşı 1799’da Fransız ordusunda teğmen olan Francois Xavier Bouchard tarafından Rashid’te (batılılarca Rosetta) bulundu. 

    MÖ 1961’da yazılmış olan Rosetta taşı üzerinde 3 ayrı dilden yazıt yer alıyor.

    En altta dönemin Yunancasıyla yazılmış bölüm bulunurken, ortada Demotik dille yazılmış olan bölüm yer almaktadır. 

    Hiyeroglif ise en üsttedir.

    Mısır’da Fransız egemenliğinin kırılması Rosetta’nın Fransa yerine İngiltere’nin yolunu tutması sonucunu doğurmuştur. 

    Bugün bir replikası Kahire arkeoloji müzesinde bulunmakla birlikte özgün olanı British Museum’dadır.

    Rosetta taşındaki yazıların içeriği bir yana tarihsel bağlamda üstlendiği önemli işlev Mısır hiyeroglif yazısının deşifre edilmesine araç olmasıdır.

    Eski Mısır yazısının çözümünde Fransız Champollion ve İngiliz Young yarışa tutuştular. Young’ın her bir simgenin bir sözcüğe karşılık geldiği varsayımı saplantıya dönüşünce Champollion bu yarıştan yengiyle ayrılmış oldu. 

    Rosetta, İngiltere’ye gitse de Mısır yazısının çözülmesi onuru bir Fransıza, Jean Francois Champollion’a kalacaktır. 

    Kahire Arkeoloji Müzesi’ndeki Rosetta kopyası

    British Museum’daki Özgün Rosetta Taşı

    Dikilitaşlar

    Antik Mısır’da dikilitaşlar da önemli varlıklardır. 

    İstanbul, Paris, Londra ve Washington DC gibi dünya kentlerinin meydanlarını süslüyor oluşları dikilitaşların önemsendiklerinin kanıtı sayılmalı.

    Bu önemli varlıkların dünyanın çeşitli kentlerine götürülmüş olması Mısır’ın tarihsel değerlerinin yağmalanmış, talan edilmiş olduğunun da göstergesidir. 

    Yükseklikleri 15-30 metre arasında değişen Mısır dikilitaşları temelde güneş tanrısı Ra’ya adanmıştır.

    Tapınak girişlerine çift olarak dikilmişlerdir. Daha çok süsleyici oldukları düşünülmektedir.

    Sultan Ahmet meydanındaki Mısır dikilitaşı MS 390’da zamanın egemen gücü Roma imparatoru I. Therodosius zamanında getirtilmiştir. Daha doğrusu dikilitaşı Bizans başkentine getirme işi imparator Konstantin zamanında kararlaştırılmıştır. O ölünce eylemi tamamlamak ardılına kalmıştır.

    Aynı yıllarda bu meydana bir de örme dikilitaş konduğunu biliyoruz. Amacı kestirmek zor. Hayranlığın yansıması mı yoksa biz de yaparız anlayışı mı?

    Örme dikilitaş

    Örme dikilitaş da Mısır’dan getirtilenle aynı tarihlerde yapılmış olsa da onarımını yaptıran VII. Konstantin’in adıyla birlikte anılmaktadır. Yüzeyinin, VII. Konstantin’in dedesi, I. Basileos’un zaferlerini betimleyen tunç plakalarla kaplı olduğu ve bu plakaların IV. Haçlı Seferi sırasında yağmalandığı bilgisine rastlanır kaynaklarda. 

    Bizanslı Notaras’a “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” demiş olmasında bu ve benzeri olayların etkisi kuşkusuzdur.

    Paris’in Concorde meydanını süsleyen dikilitaşınsa ilginç bir öyküsü vardır. Paris’e karşılıksız gelmemiştir.

    Mısır valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Baron Taylor ve Mısır yazısını çözen Jean Francois Champollion’un önerisiyle 1831’de Fransa’ya armağan edilmiştir. 

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camisi’ndeki saat

    Karşılığı mı?

    Kahire’deki Selahaddin Eyyubi kalesindeki Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camisi’nde görülebilir.

    Cami avlusundaki saat kulesinde yer alan saattir dikilitaşa karşılık verilen.

    Bundan 200 yıl önce yaşanmış bu değiş tokuş dikilitaş gibi paha biçilmez bir varlığın tekonolojiyle edinilmesidir bu değiş tokuşla ölümsüzleşen.

    Luksor’dan oldukça serüvenli ve zahmetli bir şekilde Paris’e taşınan dikilitaş 23 metre yüksekliğinde ve 222 ton ağırlığındadır. Karşılığında verilen saat hiç kuşkusuz bununla karşılaştırılamayacak denli hafiftir.

    Bugün iyice belirginleşen yükte hafif pahada ağır üretim anlayışının o yıllarda da geçerli olduğunun göstergesi olarak da algılanmalıdır bu değiş tokuş.

    Konkord dikilitaşı

    Eski Mısır’da tıp

    Eski Mısır’daki tıp etkinliklerinden yazılı belgeler aracılığıyla bilgi alıyoruz. 

    Yazılı belge deyince papirüsü anmamak olmaz.

    Yeni Krallık dönemine ilişkin Ebers ve Edwin Smith papirüsleri Mısır tıbbı konusundaki önemli kaynaklar olarak boy gösteriyor. Tıbba ilişkin papirüsler hekimler üzerinde tıp otoritesi görevi gördüğü gibi başarısız sağaltımlar sonrasında hekimi koruyan bir işlev de görmektedir.

    Tıp papirüsleri genç hekimlerin yetiştirilmesinde de kullanılmıştır.

    Günümüz tıbbının XIX. yüzyıldan bu yana belgeleştirildiği anımsandığında Mısır tıbbının binlerce yıl önceye dayanan belgeleştirme geleneğinin önemi daha iyi anlaşılır. 

    Hemen belirtmekte yarar var.

    Eski Mısır’da insan bedeni iyi tanınmadığı için hastalıkların nedenlerini ve gidişini kestirme konusundaki yetenekler gelişmiş değildi.

    Buna bağlı olarak hastalıkların adlandırılmasından çok ortaya çıkan belirtilerin giderilmesine yönelik sağaltım yöntemlerinden söz edilir bu belgelerde.

    Helenistik dönem yapıtı Kom Ombo tapınağındaki cerrahi gereçler ilgi çekicidir. Dönemin bilgi birikiminin eksikliğine eklenen diğer etkenler cerrahinin son derece yüzeysel bir işlem olarak sınırlanmasını zorunlu kılmıştır. 

    Kom Ombo tapınağında cerrahi gereçler 

    Ergenlikten erişkinliğe geçişte uygulanan sünnetin rahiplerce yapıldığına ve bu işlemde metal bıçak yerine çakmak taşının seçilmesi kabartılara konu olmuştur. Bu işlemin daha çok temizlik ve hijyen amaçlı olduğu düşünülmektedir.

    Sünnet

    Kral II. Amenhoteb’in doktoru Nebamun’un gömütünde bulunan bir görselde hekimin Suriyeli asile sağaltıcı sıvı sunumu betimlenir. Yabancı hastaların Mısır’daki şifa arayışı böylelikle yansıtılmış olur. Mısır tıp anlayışının eriştiği yüksek düzey belgelenir.

    Yabancı hastaya sağaltım

    Homeros da Odyssey’de verimli Mısır toprağının aynı zamanda güçlü ilaçların üretimine olanak verdiğinden söz eder. 

    Diğer yandan, antik tarih yazıcılığının babası sayılan Heredot Mısırlı hekimlerin uzmanlaşmasına değinir. Göz, diş, mide ve başka alanların uzmanlıklarından söz eder. 

    Birçok yazar ve filozof Mısır’daki tıp birikiminin Yunan ve Avrupa tıbbını etkilediğini, bu bakımdan insanlığın Mısır uygarlığına oldukça borçlu olduğunun altını çizer. 

    Edwin Smith papirüsünden şu alıntı paylaşılmaya değerdir : “Doku kaybı olan bir yarayla karşılaştığınızda ya da yara dudaklarının biri birinden uzaklaştığı durumlarda şunları yapmalısınız.”

    Mısır tıbbının hem savaşlara hem de iş kazalarına bağlı yaralanmalar konusunda önemli birikime sahip olduğu anlaşılır pek çok kaynaktaki bilgilerden.

    Eski Mısır’da tıp alanı tanrıça başının üstünde güneş diski olan aslan başlı Sekhmet’in (Serket) koruması altındadır. 

    Eski Mısır’da Öte Dünya

    Eski Mısır’da başka birçok toplumda olduğu gibi öteki dünyada dirilme inancı son derece güçlüdür.

    Öteki dünyada yaşam bulmanın herkesin hak edeceği bir durum olmayacağı da açıktır.

    Kişinin bu dünyada yaptıkları, işlediği günahlar belirleyici olacaktır.

    Ölümden sonra kişinin iç organları çıkartılır. İç organlar kavanozlara konurken, kalp ayrılır.

    Kişinin öte dünya yaşamını hak edip etmediğini belirleyecek olan kalptir. Ritüel Yeni Krallık’tan bu yana uygulanmıştır. Ölüm tanrısı Osiris’in öncülüğündeki ritüelde ölenin kalbi adalet tanrıçası Maat’ı simgeleyen devekuşu tüyüyle tartılır. 

    Tartı dengede kalırsa kişi öte dünya yaşamına hak kazanır.

    Kalbin ağır bastığı durumda ise ölenin kalbi aslan, su aygırı, timsah karışımı varlık olan Ammut’a yem olacaktır. 

    Bu ritüele çakal başlı mumyalama tanrısı Anubis de eşlik eder.

    Eski Mısır’ın tanrılar panteonu yaşamın pek çok alanında olduğu gibi öte dünya yaşamı kararının verildiği ritüelde de rol alır. 

    Sonsuza uzanan yaşam kararının verildiği böylesi önemli bir ritüelde tanrıların varlığına şaşırmamak elbette gereksizdir.

    Eski Mısır’da tahıl

    Eski Mısır’da tarımın, yiyecek üretiminin önemine ilişkin çok sayıda buluntunun varlığından söz edilebilir. 

    Geçmişin Thebes’i bugünün Luksor’unda 1920’de bulunan ahşap-alçı karışımı model tahılın önemine değinmesi bakımından dikkate değerdir. 

    Model, firavunun ev işlerinden sorumlu Meketre’nin gömütünde bulunmuştur. Orta krallık dönemine (MÖ 1980) tarihlenmiştir.

    Minyatür tahıl ambarını betimleyen model (75 cm x 36 cm x 56 cm) eski Mısır’ın tahıl üretme ve depolama duyarlılığını fazlasıyla yansıtmaktadır. 

    Modelin ayrıntılarında yer alan hırsızlığa ve kemirgenlere karşı önlemler dikkat çekicidir. 

    Model iki bölümden oluşmaktadır.

    İlki, başvuru ve ölçüm ikincisiyse, depo alanıdır.

    Buna benzer 24 model bulunmuştur Meketre’nin gizli mezar odasında. Bunların yarısı Mısır müzesinde sergilenirken geri kalan yarısı New York Metropolitan Müzesi’ndedir. 

    Farklı düşünceler geliştirilmiş olsa da bu ve benzeri minyatür modellerin mezar odalarındaki varlığı öte dünya yaşamına inançla ilişkilendirilmektedir.

    Kaynakça

  • 17 Şubat 1923. Türkiye İktisat Kongresi yapıldı.

    18 Şubat 1952. Türkiye NATO’ya girdi.

    Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında başlayan Lozan görüşmelerine ara verilince yapılan Türkiye İktisat Kongresi, Türklerin cumhuriyeti kurmadan önce dünyaya meydan okuması olarak da okunmalıdır.

    Kongrede “tam bağımsızlık”, “egemenlik” ve “eşitlik” üçlemesiyle kendisini gösteren bu kararlılık Lozan’da 2. kez başlayan görüşmelerde emperyalin direncini kırmada önemli rol oynamıştır.

    Türkiye’nin NATO suç örgütüne girişi ise Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden, varlığına anlam katan değerlerin yok sayılması anlamına gelmiştir.

    Tam bağımsızlık, egemenlik ve eşitlik gibi önemli ilkeler NATO’ya girişle birlikte tarihe karışmıştır.

    Üç çeyrek yüzyıldır NATO kapısına bağlanan Türkiye ekonomik bağımsızlığını da yitirmiştir. Böylelikle askersel ve siyasal bağımlılık geri dönüşsüz şekilde pekişmiştir.

    Örneğin, uçağını yapabilen Türkiye NATO üyeliğiyle birlikte bu yeteneğini yitirmiştir.

    Son aylarda ortaya atılan “Terörsüz Türkiye” etiketli, “süreç” ve “paradigma” yaldızlı açılım tuzağına bu iki yıldönümü penceresinden bakılmazsa olan biten anlaşılmaz.

    İçerideki işbirlikçilerin Öcalan’ı TBMM’ye çağırma aymazlığının altında yatan kök neden Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını yitirmiş olmasıdır.

    Barışı sağlama ve teröre son verme sözleriyle görülmesi engellenen emperyalin Türkiye’ye diz çöktürme girişimidir.

    Daha düne kadar meydanlarda ip atma tiyatrosu sergileyenlerin açtığı yolda terörün döpiyesli, kravatlı uzantıları boy göstermeye başlamıştır.

    İmralı, Irak kuzeyi, Kandil arasında postacılık yapanların bebek katiliyle birlikte barış güvercini rolüne soyundukları görülüyor.

    Tılsımlı kavramlar terörsüz Türkiye ve barış üzerinden geniş kitlelerin tutsak alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

    Her türlü kara propagandaya karşın terör duyarlılığı süren Türk milletinin tepkisi başta adliye olmak üzere birçok aygıt aracılığıyla etkisizleştirilmesi çabaları tavan yapmıştır.

    Bugün yaşanmakta olan, Türkiye İktisat Kongresi aracılığıyla sergilenen meydan okumanın Lozan’da sağladığı başarının ve kazanımların hiçe sayılmasıdır.

    Bir milletin bağımsızlığından vazgeçmesinin ne denli yıkıcı sonuçlar yaratabileceği yaşanarak anlaşılmıştır.

    Keşke bu konuda her fırsatta çığlık atanlara, toplumu uyaranlara kulak verilseydi de bugünler yaşanmasaydı!

    Türkiye’nin çıkış yolu bağımsızlığını, egemenliğini ve eşitliğini anımsamasından geçiyor.

  • Covid 19 salgınının korkutucu günlerinde Türkiye’deki yoğun bakım yatağı çokluğu çoğumuzun içimizi serinletmişti. O sırada bunun nedenini araştırmak akıl edilmedi.

    Akıl edildiyse bile doğuracağı olası tepkilere göğüs germek göze alınamadı.

    Sağlıkta Dönüşüm’le birlikte hızla kazanç alanına dönüştürülen sağlık, girişimcisine getiri sağlarken her geçen gün genişleyen bir bataklık anlamına da geliyordu.

    Yoğun bakım yatağı sorgusuz ve denetimsiz bir kazanç alanıydı.

    Neden diye sormanın neredeyse unutulduğu ve hatta suç sayıldığı yeni Türkiye’de bu bataklığın sorgusuz kalması da olağandı.

    Yoğun bakım yataklarından oluşan bataklık yenidoğan yoğun bakımlarında yaşananlarla gözlerimizin önüne serilen yürek burkan sonuçlara yol açtı.

    Her ne kadar basın olayın ilgi çekici yanına odaklanıp, sorulması gereken kimi soruları es geçse de olay tekil olmanın ötesinde sistemseldi.

    Başka deyişle, bataklığa dönüşen sağlık ortamımız sivrisinek ve dolayısı ile hastalık üretmekteydi.

    Yenidoğan çetesi adliyede sorgulansa da onları üreten sistem ve ortam sorgudan bağışık kaldı.

    Geçtiğimiz günlerde bir başka olayla irkildik.

    İstanbul’da bir özel sağlık kuruluşunda kalp krizi nedeniyle ölüm kalım savaşımı veren bir hasta girişimin yapıldığı yerde kurum muhasebecisinin sorgusuyla karşılaştı. Yaşamının kurtulması için hızla karar vermesi ve elini cebine atması istendi.

    Elbette kabul edilemezdi. İnsaf ve vicdan sınırlarının yanı sıra ahlâk çizgisi de fazlasıyla aşılmıştı.

    Yine olayın yaşandığı kurum, olayın başrolünde görünen muhasebeci mercek altına alındı.

    Sivrisinek üreten ve çoğaltan ortam hak ettiği ilgiden yoksun kaldı.

    Yenidoğanlarla ilgili olguda olduğu gibi stent üzerinden yürütülen pazarlığı şu açıdan sorgulamak gerekirdi.

    Kalp krizi geçirdiğinden kuşku duyulan hasta neden bir kamu sağlık kurumundan özel sağlık kurumuna yönlendirildi?

    Koskoca İstanbul’da bu hastaya ivedi sağlık hizmeti sunacak bir kamu sağlık kurumu yok muydu?

    Sağlık, eğitim, güvenlik ve yargı dörtlüsü son çeyrek yüzyıldır yaşanmakta olan “özelleştirme=güzelleştirme” ortamında “kamu hizmeti” niteliği korunması gereken başlıklar olarak görülmek istendi.

    Elbette sözde kaldı istek.

    Buna karşılık, açıklıkla söylenmese de sağlık ve eğitim özelleştirme kapanına çoktan sokulmuştu.

    Bu vicdansız, insafsız ve elbette ahlâksız ortamda özel sağlık kurumlarının girişlerine “SGK ANLAŞMALIDIR” yazılsa da yalın gerçek kalp krizi geçirmekte olan hastayla ameliyat masasında yapılan pazarlıkla kendini gösterdi.

    Özetle, sağlık bataklığı kurutulmak yerine her geçen gün genişlemektedir. Buna bağlı olarak sivrisinek üretimi de katlanarak artmaktadır.

    Böylesi bir ortamda tek tek sivrisinek avlamak ve kamuoyunu bununla oyalamak sorunu çözümsüz kılmaktadır.

    Çözüm, sağlık hizmeti gibi yaşamsal bir başlığı kamu hizmeti kapsamına almaktan geçiyor.

    Bu yapılmadıkça skandala eşdeğer patlayıcı olayların biri diğerini izleyecektir.

    Ne yazık ki…

  • Ekonomi nas çıkmazına sürüklenmezden önce adı anılmayan “tutum” birdenbire kıymete bindi.

    Kasa boşalıp da devlet meteliğe kurşun atmaya başlayınca tutum seferberliği akıl edildi.

    Emeğin ve emeklinin bu seferberlikten fazlasıyla pay aldığı dönemden geçiyoruz.

    Yetkililere bakılırsa zoru geride kaldı. Birkaç yıl daha dişimizi sıkarsak yine o savurgan yıllara dönebileceğiz.

    Tutumluluk hemen her zaman geniş halk kitlelerine düşen görevdir.

    Cumhurbaşkanı ABD’ye 5 uçaklık filoyla gitmişti.

    Uzakdoğuya 3 uçakla gidildiği yansıdı basına.

    Her dış geziye otomobil götürmek nedendir diye sormak “İtibardan tasarruf olmaz!” sözleri anımsandığında çok gereksiz olur.

    Basında sözü edilen yer alan bir haber “güler misin, ağlar mısın” dedirtecek türdendi.

    TBMM’de kurulan heyet tasarruf uygulamalarını yerinde incelemek amacıyla Avrupa’ya gitmiş. Bu yolculuğun kamu kaynaklarıyla yapıldığını söylememize bilmem gerek var mı?

    İktidar vekillerine eklenen muhalefet vekili bileşimi tamamlamış.

    Kendi tarihini bilmemenin milletimiz kadar vekillerimizin de sorunu olduğu anlaşılıyor.

    Bu kadar zahmete ve harcamaya gerek yoktu desek işiten olur mu?

    Oysa, iktidarımızın ve onlara eşlik edenlerin her fırsatta yerden yere vurduğu otuzlu yıllarda yapılanlara bakılsa tutumluluk nasıl olur ve kimden başlamalıdır sorularına yanıt bulmak zor olmazdı.

    Otuzlu yıllara dönmek üzere Avrupa’da tutumluluk dersi arayan vekillerimizin görmesi olası birkaç manzaradan söz edelim.

    Örneğin, Danimarka’da bakanların işe bisikletle gidip geldiklerine tanık olabilirlerdi.

    Ya da, Almanya başbakanının (görkemli adıyla şansölyesinin) sıradan bir minibüsle ulaşımını sağladığını, çevresindeki koruma sayısının iki elin parmaklarını bile aşmayacağını görebilirlerdi.

    Bunları görmek için oralara gitmenin gerekmediğini akıl edemedikleri anlaşılıyor.

    Bundan birkaç yıl önce kendi gözlerimle gördüğüm bir örnekle bu bölümü tamamlamış olayım.

    Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de parlamento yapısının önünde (üstelik hafta sonu da değildi) tek bir taşıt aracı görmedim. Yakında bir tramvay durağı olduğunu anımsıyorum. Bir de bisiklet parkı olmalıydı bu hayalet yapının.

    Araştırırken TBMM heyetinin inceleme amacıyla İngiltere’ye gittiği bilgisine rastladım. Üzerinde güneş batmayan imparatorlukta da durumun farklı olmadığını söyleyebiliriz.

    Otuzlu yıllara dönersek!

    Ülkenin yoksun ve yoksul yılları.

    Diğer yandan, ilkeli olmanın her şeyin önüne geçtiği bir dönem.

    Nazilerden canlarını kurtarmış bilim insanları Türkiye’ye sığınmış.

    Türkiye onların yeni yuvası ve canlarını güvence altına alan bir sığınak olsa da hak ettikleri parasal karşılık verilecek.

    Can sağlığı başka, emeğin karşılığının verilmesi başka.

    Sorun ödenek yokluğudur. Denk bütçe yıllarında hiçbir gerekçe bu ilkenin yok sayılmasına yetmemektedir.

    Böylesine geçerli bir gerekçe bile bütçe açığını haklı kılmaya yetmiyor.

    Çözüm bulunur!

    Milletvekili aylıklarında yapılan 200 TL’lik azaltmayla Alman bilim insanlarının aylıkları için gereken kaynak sağlanır.

    Dillerine doladıkları “yerli ve milli” tekerlemeleriyle kitleleri oyaladıklarını sananların aradıkları çoğu bilgiyi yakın tarihte bulacaklarının çarpıcı örneğidir.

    Son günlerin sık kullanılan sözleriyle bitirmiş olayım!

    Cebinde 5 lirayla sonsuzluğa göçmüş üniversite devriminin eğitim bakanı Dr. Reşit Galip’ten kamunun parasıyla İngiltere’de tasarruf öğrenmeye giden 196 bin TL aylıklı zamane vekillerine.

    Nereden nereye?

  • “Allah yar ve yardımcınız olsun. Kalın sağlıcakla.”

    Yazının girişindeki sözler Cumhurbaşkanı’nın basın toplantılarını sonlandırırken söyledikleri.

    Soru almamak, soru sorulmasına fırsat vermemek Türkiye’de hızla yayılan kötü alışkanlığa dönüşmüş durumda.

    Birkaç gün önce Ankara’da ağırlanan Suriye’nin yeni ve geçici devlet başkanıyla kameralar karşısına geçen Cumhurbaşkanı “çok mühim kararlar aldık” dedikten sonra soru alınmadı.

    Sormak ve sorgula(n)mak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir.

    6 Şubat’ın yıldönümü hüzünlü ezgiler eşliğinde ağlamaklı geçti.

    Yıldönümünün duygu yüklü olması son derece doğal.

    Yalnızca ağlamak yeterli değil.

    Ağlamaya, anlamayı ekleyememiş olmak önde gelen sorun.

    Yıldönümünde gün boyunca televizyonlarda bilim insanları boy gösterdi. Görebildiğim kadarı ile onlar da durumdan hoşnut değillerdi.

    “Bunca konuşuyoruz, uyarıyoruz da sonuç ne” der gibiydi çoğu.

    Sorun çok açık ve anlaşılabilir şekilde ortada.

    Depreme dayanıksız, çürük yapılar üretmişiz uzun yıllar boyunca. Üstelik o yıllar boyunca inşaatı kutsal konuma taşımışız. Onunla kalkınmayı, ilerlemeyi tek değilse de vazgeçilmez seçenek olarak görmüşüz.

    Ağlamaklı olmaya tamam da anlamaklı olmamak büyük eksiklik.

    Anlamanın temel koşulu sormaktan, sorgulamaktan ve sorgulanmaya açık olmaktan geçer.

    Bu temel koşullar olmaksızın dünyayı ve sorunları anlamak olanaksızdır.

    Sormaktan, sorgula(n)maktan uzak kalan anlayışın varacağı yer ağlamaklı olmaktan öte değildir.

    Son bir not ekonomi üzerine olsun!

    Ağlamaktan anlamaya evrilsek bile depreme dirençli kentler yaratmayı hangi parayla başaracağız?

    Geçilmeyen otoyola, köprüye, tünele, gidilmeyen hastaneye akıl almaz nicelikler aktaran hükümet bundan vazgeçecek mi?

    Anlaşıldığınca kentsel dönüşüm vatandaşın ekonomik gücüne bırakılacak.

    Parası olan ve konutunu dönüştürebilen sağ kalabilecek.

    Diğerlerine düşense kurbanlık koyun gibi sıradaki yıkıma geri saymak olacak.

    Anlamaklı günlere erişmek dileğiyle…

  • Mısır da tıpkı Türkiye gibi iki anakarada toprakları olan bir ülke. 

    Sina yarımadası Asya’da yer alırken Mısır ana gövdesiyle bir kuzey Afrika ülkesi. 

    Geçmişi tarih öncesine dayansa da Mısır’ı günümüzde ilgi odağı yapan antik Mısır uygarlığının beşiği olmasıdır. 

    Görsel wordpress yapay zekâ yardımıyla oluşturuldu.

    Türkiye’den daha geniş yüzölçümüne sahip olan Mısır’ın Nil boyunca dar bir alanla sınırlı bölgeler dışında verimli toprağı yok. Geniş çöllerle bezeli ülkeye gökyüzünün esirgediği yağıştan gelmeyen bereketi Nil sunuyor.

    Bugün olduğu gibi antik Mısır uygarlığı da varlığını Nil’e borçlu.

    Nil taşkınları yol açtığı yitimlere karşın getirdiği bereketli topraklar ve elbette su yaşam sunmuş burada yaşayanlara.

    Nil Victoria gölünden doğar. 6650 km’lik uzunluğuyla dünyanın en uzunudur.

    Mavi Nil, Beyaz Nil ve Atbarah olmak üzere 3 kolu vardır. 

    Debisi 2.830 m3/saniye’dir.

    Yalnızca Mısır topraklarındaki uzunluğu 1500 km’dir.

    Mısır’a havadan geldiğinizde Nil havzasının yanı başındaki çölden ne denli keskin biçimde ayrıldığı çok daha iyi fark edilir. 

    Nil havzası antik Mısır’dan önce de çekim merkezi olmuş. Çöl kabileleri buraya göçerek Nil’in sunduğu olanakları göz ardı etmemiş. 

    Mısır uygarlığının başlangıcı sayılan İÖ 3150’de aşağı ve yukarı Nil bölgesindeki uygarlıkların birleşme girişimlerini yoğunlaştırdıkları kabul gören görüştür. Yeri gelmişken bir önemli ayrıntıya değinmekte yarar var. Aşağı Nil Akdeniz’e yakın bölgeleri nitelerken, yukarı Nil güneyi, başka deyişle Nil’in doğduğu yere yakınlığı niteler. 

    Mısır uygarlığının önemle altı çizilecek özelliklerinden birisi Nil havzasına yerleşimin yanı sıra Nil’in davranışlarını çözme ve belirleme konusundaki başarısıdır. 

    Diğer yandan, Mısır uygarlığında tanrısallık ve ölü gömme geleneklerinin gelişimi de bugüne yansıyan önemli etkiler yaratmıştır.

    Bölgenin iklim ve nem koşullarının yardımına eklenen natronla mumyalama tekniklerinin gelişimi binlerce yıl öncesinden günümüze taşınan önemli buluntular anlamına gelmiştir. 

    Bunlara yazıyı eklemeyi unutmamak gerekir. 

    Başkent Kahire 30 milyonu aşan nüfusuyla megapol olmanın ötesine geçerek azmanpole dönüşmüş denebilir. 

    İnsan çokluğunun yanı sıra Kahire, Mısır coğrafyasına egemen olmuş ardışık devletlerden kalan yapıtlar bakımından da varsıllık sunar. 

    Selahattin Eyyubi kalesindeki Kavalalı Mehmet Ali Paşa camisiyle göz göze geldiğinizde İstanbul’da olduğunuz duygusu bile yaşayabilirsiniz. Memlûk ve İslâm mimarisinin seçkin yapıtları elbette sayıca çok daha fazladır. Kahire tarihi farklı adlar altında 5000 yıl geriye uzanır.

    Günümüz Mısır’ında Arapça konuşuluyor. Etnik bakımdan Araplar çoğunluktadır. 

    Yüzde 90’ı Müslüman olan Arapların %10’u Hıristiyandır. Mısır Hıristiyanlarının kökleri bu dinin yayılmakta olduğu yıllara dayanır. Başka birçok coğrafyada olduğu gibi ilk Hıristiyanların Mısır’ı da kendilerini koruma yeri olarak seçtikleri tarihsel gerçektir.

    Mısır ekonomisi öncelikle turizme dayanmaktadır. Güncel sayılara göre geçtiğimiz yıl 13 milyon dolayında gezgin Mısır’a konuk olmuştur. Buna bağlı olarak Mısır devleti gezginlere değer veren bir tutum içindedir. Halkın da bu doğrultuda davranmakta olduğu söylenebilir.

    Mısır’da yakın geçmişte gezginlere yönelen kanlı eylemler belleklerdeki yerini korumaktadır. Bu acı deneyimin etkisiyle gezginleri toplu olarak  taşıyan her kara taşıtına bir polis görevlendiren Mısır yönetimi duyarlılığını bu uygulamasıyla ortaya koymuştur.

    Mısır ekonomisinin bir başka gelir kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarım Nil havzasıyla sınırlı olmakla birlikte verimli topraklar ve uygun iklim dar alanda önemli bir üretim sağlamaktadır. Bu arada, Asuan barajından ve Nil’den çöle doğru taşınan suyla tarım alanlarının genişletildiğine biz de tanıklık ettik.

    Unutulmaması gereken önemli bir başka gelir kaynağı Süveyş Kanalı’dır. Osmanlı döneminde, Büyük Britanya-Fransa ortaklığıyla 1869’da yapımı tamamlanan kanal uzun yıllar yabancı egemenliğinde kaldıktan sonra 1956’da Mısır’ın Baasçı önderi Cemal Abdülnasır döneminde devletleştirilmiştir. 

    Süveyş Kanalı 193 km uzunlukta ve en dar yeri 60 metre enindedir.

    Mısır’dan söz ederken Asuan barajına değinmeden geçemeyiz. Altmışlı yıllarda yapımına başlanan baraja başlangıçta batılı devletler karşı çıkmıştır. Ancak, Mısır bu önemli projeyi Sovyetler Birliği’nin parasal ve teknik yardımıyla tamamlamıştır. Baraj gerisinde oluşan Nasır gölü hem enerji üretimi hem de tarımdaki su kullanımı için önemli bir kaynaktır. 

    Barajın yapımıyla sular altında kalacak tarihsel yapıtların kurtarılması için UNESCO öncülüğünde büyük bir arkeoloji seferberliği de yapılmıştır. Pek çok ülkenin katkıda bulunduğu bu seferberliğe karşılık olarak Mısır devleti kimi yapıtları yardımcı olan ülkelere armağan etmiştir. 

    Madrid’deki Debod Tapınağı Asuan barajı yapımı sırasındaki katkısı nedeniyle İspanya’ya gönderilmiştir

    Bizim Mısır serüvenimiz Luksor’dan başladı. Mısır’ın cansuyu Nil yoluyla yukarı Mısır’a yol aldık.

    Mısır’ın en güney yerleşimi sayılabilecek Ebu Simbel’den kuzeye, aşağı Mısır’a başkent Kahire’ye geçtik. 

  • Görsel wordpress yapay zekâ yardımıyla oluşturuldu.

    Sözlük, aptallığı zekâ, anlayış, nedensellik ve sağduyunun kullanılamaması olarak tanımlamış. Kısaca zihinsel felç de denebilir.

    Hamas’ın akılla uzaktan yakından ilintili olmayan sözde “Aksa tufanı” kalkışmasıyla başlayan sürecin böyle sonuçlanacağını bilmek için gelecek bilicisi olmak gerekmiyordu. Ama, aptallaştırılan toplumlar öngörmek yerine önce yapıp sonra düşünme özelliğiyle donatıldığı içindir ki deneyim birikimi de oluşamıyor.

    İkinci dönemine hızlı başlayan Trump gecikmeksizin İsrail aşkını tüm dünyaya bir kez daha duyurdu.

    Magazin basını Trump’ın, Netenyahu’nun sandalyesini çekmesine odaklanınca Gazze’nin Filistinsizleştirilmesi gölgede kalmış oldu.

    Trump’ın sözlerine ve tutumuna şaşıranlara şaşırmamak olanaksız.

    Gelinen noktada Ortadoğu dikensiz gül bahçesine dönüştürüldüğüne göre Filistinlilerin yurtsuzlaştırılmaları ve bu yolla etkisizleştirilmeleri sıradaki doğal aşamaydı.

    Ekonomik bağlamda kan yitiren, etkisizleşen emperyalizm son zamanların en büyük zaferini kazanmıştır.

    Hiç kuşkusuz bu zaferde aptallığın etkisi büyüktür. Hatta, bu zafer emperyalizme aptallığın armağanıdır bile diyebiliriz.

    Emperyalizm bu zaferin tadını çıkartırken Suriye’nin eski El Kaideli şimdilerde kravatıyla ve giyim kuşamıyla çekidüzen verilmiş görünümlü devlet başkanı Ahmet el Şara Ankara’da ağırlanmaktaydı.

    Her akşam başını Osmanlı düşleri görme dileğiyle yastığa koyanlar onu devlet filosundan bir uçakla Ankara’ya getirerek güç gösterisi bile yapmışlardı kendilerince.

    El Kaideciliğinden başlayarak bugüne dek emperyalizmin kullanışlı aygıtı olan Ahmet el Şara’dan İsrail’in saldırganlığına ilişkin tek söz işiten oldu mu?

    Şam’a egemen tepede çay içmek ya da Emevi Camisi’nde namaz kılmak göze hoş görünse de ortaya çıkan gerçeği saklamaya yetmiyor.

    Bir kez daha açıklıkla anlaşılmış olmalıdır!

    Emperyalizmin yaşamsal besin kaynağıdır aptallaştırılmış insanlardan oluşan yazgısına boyun eğmiş insan toplulukları.

    Bu besin kaynağı kurutulmadıkça emperyalizmin zafer kazanmasının önüne geçilmesi zor olmak bir yana, olanaksızdır.

    Gazze’nin, orayı yüzyıllardır yurt edinmiş olan Filistinlilerden arındırılmasında İsrail’in ve elbette onun baş destekçisi batı emperyalizminin rolü yadsınamaz.

    Ama, aptallığının bedelini ödeyenler de görmezden gelinemez.

    Emperyalizmle, toplumlara boyun eğdirenlerle savaşımın baş ve vazgeçilmez koşulu aklını kullanmaktır.

    Akıl kullanılmadığında yaşanacakları deneyimlediğimiz günlerden geçiyoruz.

  • Kartalkaya Kayak Merkezi’nde bir otelde yangın çıktı

    Önlenebilir ya da önlenemese de erken uyarı ile can yitimsiz atlatılabilecek yangında onlarca ölüm yetmemiş gibi “suçlu arayışı” üzerinden yürütülen düşmanca yaklaşımların utancıyla sarmalandık.

    Toplumu ortadan ikiye bölen, parti devleti aracılığıyla yargı, yönetim ve medya erklerini vicdansızca ve insafsızca kullanan bir iktidarın varlığını unutmamak gerekir.

    Görsel wp yapay zekâ yardımınca oluşturulmuştur.

    Yaşanan her iyiliğin kendisinden kaynaklandığını öne süren iktidarın olumsuzlukları siyasi karşıtlarına yükleme konusunda ustalaşmış olduğunu izliyoruz.

    İktidarın suçlu arayıp bulma telaşına inat çok konuşulmayana, üzerinde durulmayana bakmak gerek.

    Bu yangının nedenini ararken toplumsal kötü alışkanlıklarımızı göz ardı edemeyiz.

    Tıpkı depremde, selde, maden ve trafik cinayetlerinde olduğu gibi.

    Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına damga vuran iktidarın bu ve benzeri felaketlere çağrı çıkartan tutumunu biraz da toplumun geniş kesimlerinden kaynaklı isteklere bağlamak gerekir.

    Tarlası olanın taşınmazının yerleşime açılmasını dört gözle beklemesi ya da dere/göl yatağına yerleşmekte sakınca görmeyen toplumsal yaklaşım göz ardı edilemez. Üstelik bu gibi kötü alışkanlıklar partiler üstü bir eğilimden kaynaklanmaktadır.

    İnşaat işini ülkenin kutsalına dönüştüren iktidarın bu eğilime yapılaşma önündeki engelleri temizleyerek eşsiz katkı verdiği açıktır.

    Yangın yönetmeliğinde yapılan değişiklikle yangının olmazsa olmazı itfaiyeyi devre dışı bırakması başka nasıl açıklanabilir? Her ne kadar itfaiye dendiğinde akla ilk söndürme gelse de gerçekte itfaiye yangının önlenmesi bakımından da önemli bir kurumdur.

    İtfaiyenin akılcı ve bilimsel denetimiyle çok sayıda yangın daha çıkmadan önlenebilir.

    Aklı ve bilgiyi itfaiyeyi ortamdan uzaklaştırarak dışlayanların son yangında akıllarına ilk olarak itfaiyeyi ve belediyeyi getirmiş olması anlamlıdır.

    Bu felaket nedeniyle çoktan istifa etmiş olması gereken turizm bakanının da olay yerine varır varmaz otelin yangın “merdiveni vardı” tümcesini kurması en azından sorumlunun telaşı olarak değerlendirilmelidir.

    Aklın, bilginin ve kültürün üzerine kurulmuş olan cumhuriyetin aşındırılması sonuçta aklımızı kullanma yetimizin zamanla yitimi olarak yansımıştır yaşama.

    Başka deyişle cumhuriyetten uzaklaştıkça aklın gereklerini yerine getirmekten de uzaklaşmışızdır.

    Bu durumun yaşamımıza olağan yansıması biri diğerini izleyen felaketler ve yıkımlar olmuştur.

    Buna bağlı olarak da koca Türkiye bir ağıtlaşma ve ağlaşma yerine dönüşmüştür.

    Cumhuriyeti yeniden kurmak ve böylelikle aklı gündelik yaşama egemen kılmak yaşamsal önemdedir.

    Akla ve bilgiye yeterli önemi vermeyen toplumların bilgi çağında kalkınması düşten öteye geçmeyecek bir beklentidir artık.

    Aklın ve bilginin kullanılmadığı koşullarda bırakın kalkınmayı toplumların sağkalımı bile olanaksızdır.

    Gündemimizden hemen hiç eksik olmayan her felakete nedensellik üzerinden bakılacak olursa bu durumdan kurtulmanın biricik yolunun aklımızı kullanmaktan geçtiğini saptamak zorundayız.

    Kişisel ve dar grupsal çıkarları toplumsal olanların önüne geçirenlerle baş etmedikçe yüzümüzün gülmesi olası görünmemektedir.

    Vurguyu yineleyerek bitirelim!

    Suçlu kim(ler)?

    Bolu’da yaşanan olayın baş sorumlusu turizm bakanlığı ve dolayısı ile de turizm bakanıdır. Demokratik bir ortamda bir gün bile görevinde kalmaması gerekirdi.

    Diğer yandan, bu sonuca aklını kullanmaktan vazgeçmiş, küçük çıkarlarını her şeyin önüne geçirmiş toplumun katkısı göz ardı edilmemelidir.

    Suçlu kim diye sorgulanırken toplumun aynaya bakması gereği gün gibi ortada durmaktadır.

    Sözün özü!

    Aklı ve bilgiyi yük olmaktan çıkartıp, yaşam rehberine dönüştürmek ivedi gerekliliktir.