• Görüntü

    OKUMA ÖNERİSİ

     

    DEVLETÇİLİK

    ALTIN YILLAR

    (1923-1950)

    Cahit Kayra

    Tarihçi Kitabevi

    2013

     

    Herkes okuyabilir bu kitabı! Ama, Kemal Kılıçdaroğlu okumakla yükümlüdür. Çünkü, o herhangi biri değildir! Kılıçdaroğlu kitaba konu olan icraatları yapan partinin, CHP’nin Genel Başkanı’dır!

     

    Böyle bir öneride bulunmak neden gerekti diye soracaklara bugün gazetede okuduğum bir haberden söz etmem sanırım yeterli olacaktır.

     

    Diyarbakır’da “Tigris Diyalogları” etkinliğine katılan Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada “Bugünkü CHP, 1930’ların CHP’si değil!” anlamında sözler söylemiş. Bu sözlerde Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliğini sezmemek olası mı?

     

    CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturan kişinin bu sözlerini okuduktan sonra kendimce iki gerekçe olabilir diye düşündüm!

     

    Birincisi, bilgisizlik, daha çarpıcı ifadeyle cehalet!

     

    İkincisi, dürüst olmamak!

     

    Cahit Kayra bugün 97 yaşında! Durmaksızın çalışıyor. Okuyor, yazıyor! Kılıçdaroğlu istese onu kırmaz, anlatır da!

     

    Çünkü, o eski bir CHP’li. 1974’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yapmış 1973 dönemi milletvekili.

     

    Bu konuşmadan sonra etnikçi oyların oluk oluk CHP’ye akması beklenebilir.

     

    Bence yetinmeyip, Konya ya da Kayseri gibi bir orta Anadolu kentinde “CHP, vaktiyle camileri ahır yapmıştı!” derse İhsanoğlu Devlet Başkanı, Kılıçdaroğlu Başbakan senaryosunun yaşama geçmemesi için bir engel kalır mı?

     

    Umut fakirin ekmeği! “Ye Mehmet ye!” diye boşuna dememişler…

     

    Romalı bir devlet adamının “Kartaca Yıkılmalıdır!” nakaratına benzese de yinelemeden duramam!

     

    Türkiye’de bir iktidar sorunu kadar, muhalefet (yokluğu) sorunu da vardır!

     

    Ceyhun BALCI, 22.06.2014

     

  •  

     

    İNSANCA ÖL(DÜRÜL)MEK!

    Amerika Birleşik Devletleri! Pek az ülke ABD kadar “en” olabilir!

    Hatırı sayılır yüzölçümüne sahip bu dev 300 milyonu aşkın insanıyla dünya nüfusunun % 5’ini barındırıyor! 

    Buna karşılık, ülke irisi ABD dünyada petrol tüketiminin % 25’inden, atmosfere salınan CO2 ‘in 1/3’ünden sorumlu!

    Hakkını yemeyelim!

    Dünya bilim üretiminde sıralama yapılsa uzak ara önde gider!

    “Terzi kendi söküğünü dikemez!” özdeyişine uyan şekilde bu “en”ler ülkesinin küçük bir eksiği var!

    Sodyum thiopental kıtlığı yaşanıyor bu her şeye muktedir ülkede! Na thiopenthal pek çok cerrahi girişimin olmazsa olmazı genel anestezik! Hekimlikte uyutmak için kullanılan sıradan bir ilaç!

    Her şeyi iyi bilen, yeri gelince binlerce kilometre ötedeki toprakları işgal eden, savaş çıkartan demokrasi ve özgürlükler havarisi ABD gelişmişliğiyle orantısız şekilde ölüm cezası da uyguluyor kimi yurttaşlarına! ABD’nin 31 eyaletinde (kendi deyişleriyle Birleşik Devletler’i oluşturan devletlerin 31’inde) ölüm cezası varlığını sürdürüyor! Bununla da kalınmayıp uygulanıyor.

    Na thiopental yokluğu geçtiğimiz aylarda Ohio eyaletindeki bir ölüm cezası infazı sırasında insanlık dışı manzaralara yol açtı! Ölüm cezasına çarptırılmış olan Dennis McGuire adlı bir katil ve tecavüz hükümlüsü Na thiopenthal yokluğu nedeniyle insanca öl(dürül)emedi! Bildirildiğine göre, bu yokluk ille de ölüm cezası diyen Amerikalıları yolundan döndür(e)memiş! Bunun yerine kullanılan farklı bir karışım şanssız(!) hükümlünün can çekişmesine neden olmuş!

    Küresel jandarmalık söz konusu olunca peşine takabildiği AB, Na thiopental’in infaz amacıyla satışı söz konusu olunca ABD’ye ambargo koymuş! “Şahları da vurdukları” gibi, ABD’ye ambargo uygulamışlar!

    Na thiopental ambargosu dünyanın bu “en” ülkesinde insanlık dışı manzaralar oluşmasının sorumlusu olmuş.

    Yalnızca ABD’de 1973’ten bu yana ölüm cezalık suç işlediği öne sürülen 144 kişinin sonradan suçsuz olduğunun anlaşıldığı anımsandığında ölüm cezasının onarılması olanaksız zararlara yol açtığı kolaylıkla anlaşılabilir.

    Damar yoluyla verilen bir ilaçla infaz yapmanın hiç de daha az barbarca bir yöntem olmadığını yanlış anlatmış olmamak için eklemekte yarar var!

    Daha fazla sözden kaçınıp yorumu sizlere bırakmak en iyisi!

    Ceyhun BALCI, 20.06.2014

    Not : Scientific American’ın Mayıs 2014 sayısında Bilim Günlüğü köşesinde yer alan The Myth of the Compassionate Execution başlıklı yazı esin kaynağım oldu.

     

     

  • balyoz

     

    BALYOZ GİBİYİM(!)

     

    Hemen şu anda birisinin hatırımı sormasını dilerdim!

     

    “Balyoz gibiyim!” diyebilmek için! Tarihi bir kenara not etmeli!

     

    19 Haziran 2014!

     

    Silivri’nin, Hadımköy’ün, Maltepe’nin, Şirinyer’in, Sincan’ın, Mamak’ın duvarlarının yerle bir olduğu gündür!

     

    Anımsayalım! 10 Mart’ta Ergenekon’dan çıkılmıştı! O günden, bugünün geleceği belli olmuştu!

     

    Dik durmak, kararlı olmak ve elbette adam gibi davranmak hem 10 Mart’ın hem de 19 Haziran’ın temeliydi!

     

    Ergenekon’dan çıkanların kararlılığını bugün Balyoz’dan çıkanlarda görmek tanımlanması güç bir coşku ve mutluluk kaynağıdır!

     

    Balyoz adıyla ortama sürdükleri saçmalıklar bundan böyle kumpasçıları vuracaktır. Kumpasçılardan hesap sorulması bugünden sonrasının önde gelen amacı olmalıdır. Yalnızca kumpasçılar mı? Kumpasçı olmasalar da bu acıklı güldürüyü insanı utandıran şekilde izleyenler de hesap verenler arasındaki yerlerini almalıdırlar!

     

    Balyoz bu gibilerin kafasına inmedikçe hiç birimiz başımızı yastığa huzur içinde koyamayız!

     

    “Vardiya Bizde”nin haftalardır sürdürdüğü onurlu ve ödünsüz duruş da göz ardı edilmemelidir! Yaşamda hiç bir çabanın, hiç bir emeğin karşılıksız kalmadığını bir kez daha anımsattıkları için vardiyacılara da şükran borçlu olduğumuzu unutamayız!

     

    Balyozun utkusu öyle bir zamana rastladı ki; çatıcıların yerinde olmak her hangi birimiz için arzulanacak son konum olurdu!

     

    Soner Yalçın aylar süren mahpus yaşamının sonunda “Bize yenilgiyi öğretemeyeceksiniz!” demişti. İçeridekilere öğretemedikleri yenilgiyi dışarıdakilere öğretebilmiş olmaları yüreklerimizi dağlarken Balyoz sevinci hepimize iyi gelmiş olmalıdır.

     

    “Ekmeleddin İhsanoğlu,

    Etmeseydin Kılıçdaroğlu!”

     

    diyerek çatıcılara yenilgiyi ve öğrenilmiş çaresizlik olgusunu kabullendikleri için sitemlerimi iletiyorum!

     

    Balyoz kararını öngöremedikleri için suç üstü yakalanmış oldular!

     

    Pek çok kez haykırdık! Duyuramamış olmalıyız!

     

    Anasıyla, yavrusuyla muhalefete sesleniyorum!

     

    Aslı varken, suretine ilgi olmaz! Kazanmak için başkalarına öykünmek yerine kendiniz olmayı öğreniniz!

     

    Ergenekoncuların da, Balyozcuların da elleri iki yakanızdadır!

     

    Kazanmayı çok isteyebilir, pek hedefleyebilirsiniz! Ama, bu iki durumda da onursuz ve akılsız bir tutum içinde olmaya hakkınız yoktur!

     

    Balyoz utkusunun çatı serüvencilerinin aklını başına devşirmeye yardımcı olmasını diliyorum!

     

    Onurlu, dik duruşlu ve kararlı askerlerimize aramıza hoşgeldiniz derken; hepsini saygı ve sevgiyle selamlıyorum!

     

    Bugün Balyoz gibiyim!

     

    Bilmem anlatabildim mi?

     

    Ceyhun Balcı, 19.06.2014

  •  

    DÜNYANIN EN KÜÇÜK ÜLKESİ

    VATİKAN…

    Roma’da belleklerimize kazınacak, çok özel bir ülkeye, Vatikan’a doğru yol alıyoruz. San Angelo Kalesi’ni sağımıza alarak Vittorio Emmanuel Köprüsü’nden Tiber ırmağını aşarak Vatikan’ın kapısına dayanıyoruz. Yeraltı otoparkından yüzeye çıkıp aydınlığa çıktığımızda kendimizi Ancora kitapçısının önünde, St Peter Meydanı’nın yanı başında buluyoruz. Vatikan, ülke içinde ülke! Hatta, Roma içinde bir kent devleti demek daha doğru olur. Dünyanın hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından en küçük ülkesi duruyor karşımızda.

    P1110633

    Yüzölçümü 0.5 km2 ‘den bile az olan Vatikan’ın yönetim biçimi teokrasi! Her ne kadar, dünyada başka teokratik ülkelerin varlığı söz konusuysa da, pek çoğunun künyesinde bu bilgiyi doğrudan göremezsiniz. Ağırlıklı olarak Avrupa ve Amerika anakarasında yaşamakla birlikte dünyanın hemen her yerine dağılmış olan 1.2 milyar Katolik için Vatikan Tepesi’ne konuşlu Kutsal Makam manevi anlam ve öneme sahip. Papa bu ülkenin her şeyidir demek abartı olmaz.

    Bu küçük dinsel ülke V. yüzyıldan bu yana var olsa da; Vatikan bugünkü statüsünü Laterano Antlaşması’na (1929) borçlu.

    Bu küçük ülkede sürekli yaşayanların sayısı 1000’i bile bulmuyor. Simgesel de olsa 100 kişilik bir ordusu bile var! Katolik olmak koşuluyla askerlerinin tümü İsviçreli! Onlardan birisini fotoğraflık giysileri içinde nöbet tutarken resimleme fırsatının her an için var olduğunu anımsatmakta yarar var .

    VATİKAN MUHAFIZ (3)

    Mimar Bernini tasarımı sütunlar bu görkemli meydanı çepeçevre süslemekle kalmıyor aynı zamanda St Peter Meydanı’nın görkemini katlayan yapılar olarak dikkat çekiyorlar. Doğuda ana girişe, Batı’da ise St Peter Katedrali’ne geçit için aralık bırakılmış. Papa’nın halka seslendiği ortasında İskenderiye’den İS 37’de getirilen Obelisk bulunan meydan tam da burasıdır. Bu meydanda geçmişte Neron ya da Vatikan Sirki olarak bilinen eskil sirk konuşlanmış.

    VATİKAN HAVUZ (2)

    Küçük de olsa sınırları olan bir devletin kapısında olduğunuzu akıldan çıkartmamalısınız. Teokratik bir devletin inanç temelli kuralları benimsediğini de! Vatikan’a girişte St Peter Meydanı’na adım atmadan önce denetim noktasından geçmek zorunlu. Silahlı girmenin yanı sıra kadınların dekolte giysilerle, erkeklerin de şortla bu sınırdan içeri girmesi yasak. St Peter Meydanı’ndan aynı adı taşıyan görkemli katedrale doğru ilerliyoruz. Girişten hemen önce St Paul heykeli tarafından karşılanıyoruz. Hıristiyanlığın Katolik mezhebinin merkezindeyiz. Milyarı aşkın Katoliğin mezhepsel tercihinin yönetsel merkezindeki bir katedrale adım atmadan önce görkemli görüntülere hazır olmalısınız. Vatikanlaşma Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve paganizmin yerini Hıristiyanlaşmaya bırakmasıyla eşzamanlı bir süreç. Bu sürecin izlerini Vatikan’da da sürmek olası. Yazık ki, Sisterna Şapeli’ni gezme olanağımız yok. Vatikan minyatür bir kent devleti olsa da kısa zamana her yerini ziyaret etmeyi sığdırmak söz konusu değil.

    VATİKAN ST PETER TAVANP1110608

    Katedralin önemli başyapıtlarından birisi Mikelanjelo’nun Piéta’sı! Meryem Ana’nın kollarında can veren İsa’yı betimliyor. Evladının naaşını kucaklayan Meryem önceki tasvirlerinin tersine bu kez özellikle genç bir yüze sahip. Mikelanjelo böylelikle Meryem’in bakireliğini ve saflığını öne çıkartmayı amaçlamış. Mikelanjelo Pieta’yı önceki üçünde olmadık yerinden kırılması sonrasında ancak dördüncüsünde tamamlayabilmiş.

    VATİKAN PİETRA

    Zemininden Korint başlı sütunlarına ve kubbeye işlenmiş fresklerine dek eşsiz bir görkem yansıtan iç görünüme eklenen başkaca çok sayıda önemli yapıtı görmek olanaklı.

    Arnolfo di Cambio elinden çıkma oturan Aziz Peter yontusu bir başka St Peter başyapıtı olarak selâmlıyor ziyaretçileri.

    VATİKAN ST PETER HEYKEL (3)

    St Peter Katedrali’nde ilk Papa Aziz Peter’den bugünkü Papa I. Fransiskus’a kadar tarihteki tüm papaların adlarını listeleyen mermer pano zaman dizinsel bir geçit sunuyor ilgilisine.

    VATİKAN PAPA LİSTE

    St Peter Meydanı ve yanı başındaki Vatikan Sarayları’nı fotoğrafladıktan sonra günün geri kalanını Roma’ya ayırmak üzere dünyanın bu en küçük ülkesi Vatikan’dan ayrılma zamanı gelip çatıyor.

    VATİKAN ST PETER (8)

    Haçlı Seferleri’nin tasarlandığı ve yönetildiği karargâh olarak da işlev görmüş Vatikan zamanında. İnsanoğlunun uygarlık serüveninde önemli dönüm noktalarından olan Rönesans’ın bu topraklarda filizlenmesinde engizisyonun etkisi yadsınamaz olmalı. Günümüzde 1.2 milyar Katolik mezhebi mensubunun manevi merkezi konumundaki Vatikan’ın geçmişteki mutlak egemenliğinden elbette ki eser yok.

    Kısacası, Vatikan etkiden çok görüntüye sahip bir din devleti. Haddini bilen, sınırını aşmamayı öğrenmiş bir simgesel merkez.

    Aklın ve bilimin önüne geçme amaç ve hevesinden arınmış bir güç! Böyle olduğu için de varlığını görkeminden bir şey yitirmeksizin sürdürebiliyor.

     

    Daha fazla fotoğraf için :https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/6022259736455139681?banner=pwa

     

  • diyarbakirli_analara_destek_h29926

     

    BABALAR GÜNÜNDE ANALAR

     

    Adam gibi babaların günü kutlu olsun! O adam gibi babaların azımsanmayacak sayıda olanı bu babalar gününü de hapiste geçirdi. Açık görüş mutluluğuyla yetindiler belki de! Suçları vatanlarını sevmek, o sevdikleri vatana üzerlerindeki şanlı üniformayla hizmet etmekti! Böyle suça can kurban! Onlar değil de onları suçlama şanssızlığına uğrayanlar düşünsün!

     

    Baba değil adam olamayacaklar ellerini kollarını sallayarak aramızda gezinmekteler!

     

    Sözü analara getireceğim! Pek çok baba görünümlüde olmayan mangal yürekleriyle hem babalara hem de tüm topluma ders vermekteler bugünlerde! Diyarbakır’da!

     

    Onların verdiği dersi anlayabilmek için bir soruya yanıt vermek gerekir!

     

    “Siz hiç evladınızı yitirdiniz mi?”

     

    Kim ne derse desin! İnsanlararası sevgi yukarıdan aşağıya doğru yürür! Bir önceki kuşağın ölümü, yokluğu bir şekilde gerekçelendirilir! Yaşlıdır, hastadır, gün görmüştür!

     

    Diyarbakır’da analar doyamadıkları oğullarını geri istiyorlar!

     

    Biz onlara doyamadık diyorlar herkesin anlayabileceği dille!

     

    Bunca yalın, bunca anlaşılır insani bir eylemi gölgeleme becerisi gösterme peşindekilerin sözlerine insanlığımdan utanarak yer vermek durumundayım!

     

    Meğer Diyarbakır’da yüreği yanmış anaları MİT yönlendirmekteymiş!

     

    İşlerine gelince ezber bozan, gelmeyince de ezberlerine sığınan omurgasız “sol’ucanlara” sormak kaçınılmaz oldu!

     

    İmralı’daki eli kanlı katille masaya oturan, yetinmeyip onun omuzdaşı olabilen MİT tarafınızın övgüsüne yaraşmıştı!

     

    Diyarbakırlı analar, sizlerin, bizlerin hepimizin anaları siz baba görünümlü bozuntuların oyununa taş koyunca mı aklınıza geldi MİT ve MİT bağlantılı kötülükler?

     

    Eli kanlı katile yandaş olunca iyi de anaları destekleyince mi kötü oldu MİT?

     

    Anlaşılır şekilde sorduğumdan kuşkum yok!

     

    Ama, sizin gibi omurgasız ve namus yoksunu zavallılardan yanıt gelmesini beklemiyorum. Asıl hedef kitlem namuslu yığınlardır!

     

    Onlara bir şeyler düşündürebildimse ne mutlu bana!

     

    Ceyhun BALCI, 15.06.2014

  •  

    CheHigh  Fidel Castro und Ernesto "Che Guevara"

    MERHABA CHE

    (14 Haziran 1928 Arjantin – 9 Ekim 1967 Bolivya)

    1967’de Bolivya’nın kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerinde tuzağa düşürülüp aramızdan alınmasa 86 yaşında olacaktı. Yoldaşı Fidel’le birlikte en büyük eseri Küba’yı selâmlamayı sürdürecekti.

    14 Haziran 1928’de dünyaya gözlerini açan Ernesto Che Guevera hekimliği seçmişti. Ama, ele avuca sığmaz bir devrimci olmayı da amaçlamıştı.

    Gençliğinde motosiklet üstünde ülkesi Arjantin’den başlayan neredeyse tüm Güney Amerika’yı kapsayan gezgin serüveniyle merhaba diyerek atılmıştı dolu dolu sürecek ve sonlanacak yaşamına!

    Granma teknesiyle Meksika’dan başlayıp, Küba’nın Sierra Maestra dağlarında süren zorlu savaş Santa Clara’da utkuya eriştiğinde bir mucizenin altına imza atmış oluyordu!

    Küba’nın yeniden kuruluşunda yer alan, artık bir Kübalı olan Che çok geçmeden devrim peşine düşmekten alıkoyamayacaktı kendisini!

    Kongo deneyimini, coğrafyası Güney Amerika’da Bolivya’da sürdürdü.

    Devrim peşinde yaşamını yitirdi! Onu bundan daha mutlu kılacak başka bir ölüm olamazdı!

    Bu dünyadan ayrıldığında emeklemekte olan en önemli eseri Küba bugün tüm zorluklara ve engellemelere karşın dimdik ayakta! Ayakta olmakla yetinmeyip, bölgeye örnek bir noktada!

    Yaşasaydı Küba’nın eriştiği olgunluğu büyük keyifle izleyecekti!

    Yaşasaydı, uğruna canını verdiği Bolivya’da mazlûmun, zalimi yenilgiye uğratmada önemli yol aldığını görecekti

    Yaşasaydı, Güney Amerika’nın Atatürk’ü Bolivar’ın Venezüela’nın adına işlendiğini, büyük ülküsü birleşik Latin Amerika’nın hızla gerçekleşme yolunda olduğunu görecekti!

    Yaşasaydı, bizler onurlanacak; bir güzel insanla paylaşmış olacaktık dünyayı!

    Yaşasaydı değer katacaktı bu dünyaya!

    Bedeniyle değilse de, idealleri ve yüce kişiliğiyle gönüllerimizde kurduğu tahttan inmediğini, bu dünya var oldukça onun da var olmayı sürdüreceğini gözümüz kapalı söylediğimize göre…

    Bu onur ve gurur hepimizin!

    Çok yaşa Che!

    Ceyhun BALCI, 14.06.2014

    Che’nin doğum gününde ona adanan bir ezgi :

  • brezilya-halk

     

    FUTBOLUN PERDE ARKASI

    Her şey gibi futbolun da bir ekonomi politiği olduğu kesindir. Önceki yazıda değinmiş olduğumuz gibi Türkiye Ulusal Futbol Takımları Teknik Direktörü her ay 6 basamaklı nicelikte aylığa bağlanmıştır. Ekonominin gücüne kanıttır. Aynı oranda başarı var mıdır? Yorum sizlerin!

    Kalıplaşmış bilgilerdir belki ama yineleyelim. Portekiz diktatörü Salazar yönetimini 3 F ile sağlamlaştırdığını söylermiş. Futbol, fiesta ve fadoya eklenen  üçüncü F’dir. Keza, İspanya diktatörü Franko’nun Santiago Bernabeu Stadı’nı 150 bin kişilik uyku tulumuna benzettiği söylenir.

    Yine, önceki yazının sonuna özellikle eklediğimiz bir saptama vardı. Futboldaki yozlaşma ve niteliksizleşmeye değinirken izleyicileri bağışık tutmuştuk.

    Günümüz futbol izleyicisi ne Salazar’ın 3 F ile yönettikleri gibi ne de Franko’nun Bernabeu’da uyku tulumuna sokabileceği türdendir.

    Brezilya’da dün başlayan maçlara haftalar kala pek çok kentte sayısız insanın Dünya Kupası karşıtı gösterilere katıldıkları ne denli duyulabilmiştir?

    Oysa, aklı başında hiçbir Brezilyalı futbol söz konusu olduğunda sevmese de ona karşı bir tutum takınmaz. Pek çok yoksul gencin düşlerini süsleyen bir can simididir çünkü futbol. Brezilya’nın önde gelen dışsatım kalemlerinden birisidir. Yurtdışında futbol oynayarak yaşamını kazanan Brezilaylılardan şu anki as takımı aratmayacak sayısız ekip kurulabilir. Kendi ülkelerinde milli formadan umut kesip başka ülkelerin uyruğuna geçenlerden bile sıkı bir Brezilya milli takımı oluşturabilirler.

    Brezilya’da gösteri yapanların karşı durduğu şey futbol değil, futbolun bir tüketim nesnesine dönüştürülmesidir. FIFA ve UEFA ve elbette onların etkisiyle ulusal futbol federasyonları insan aklıyla açıklanması olanaksız bir savurganlık içindedir. Dünya ya da Avrupa şampiyonası için yıkılıp yeniden yapılan stadyumlar, akla hayale sığmayacak koşullara uyum için sokağa dökülen paralar tüketimin önde gelen kanıtlarıdır.

    Futbola evet, ama bu uğurda toplumun gönencinden kesintiye hayır diyen Brezilyalılar alanlara dökülmüştür gerçekte.

    İnsana en yakıştıramayacağımız tutumdur akıldan ve izandan uzak yaklaşımlar.

    Daha küçük bütçelerle, daha yürekten yaklaşımlarla futbol denen büyülü etkinlik insana yaraşır hale getirilemez mi?

    Soru budur!

    “Fair Play” (Dürüst Oyun)ve  “Irkçılığa Hayır!” diyerek dünyaya öğüt verenlerin aynaya bakmaları ve kendilerinin de dürüst olmaları gereğini anımsamaları zamanıdır. Bunu yapmadıklarında bir sonraki kupada sırça köşkleri başlarına yıkılabilir!

    Ceyhun BALCI, 13.06.2014

    images

  • slide38_600,400

    Yansıdaki fotoğraf 2006’da bir günlük Montevideo gezimizde çekilmişti. Yüzüncü Yıl Stadı’nın dış cephesini süsleyen bir duvar resmiydi.  

    FUTBOL ZAMANI

    Her 4 yılda bir bu zamanlarda bir aylık futbol şölenine hazır olurum. Bu şölenin önemli parçası takım ayırt etmeksizin tüm maçları izlemeye çalışmamdır. Çünkü, Dünya Kupası yalnız futbol demek değildir. Dünyayı buluşturan bir şenliktir. Futbol bahane, keyifler şahanedir! Bu gizemli turnuvada sayısız yenilmez armadanın çimlere gömüldüğüne tanık olunmuştur.

    Örneğin, İran deyip geçmeyin! “Ummadık taş baş yarar!” örneği birilerinin canını yakıverir! Ya da Honduras veya bir başka adsız kahraman!

    Saat farkına karşın yeryüzündeki başka pek çok etkinlik gibi Dünya Kupası düzenlemesi de Avrupa odaklı! Maç saatleri ne demek istediğimi anlatacaktır. Alıcıların önemli bölümü Avrupa’da olduğuna göre, yeri geldiğinde parayla Dünya Kupası düzenlemesi satanların bu yaklaşımına şaşıramayız!

    Dünya Kupası düzenlemesi 84 yaşında. İlk kez 1930’da Uruguay’da düzenlenmiş. Neden Uruguay? Bugün 3.5 milyonluk nüfusa sahip, 1924 ve 1928 Olimpiyat Oyunları’nda futbol şampiyonu olan bu küçük Güney Amerika ülkesi böylelikle bir bakıma onurlandırılmış da denebilir. 1930’un ulaşım olanaksızlıkları ve masrafların büyüklüğü Amerika dışından gelecek ülkelerin gözünü korkutmuş. Yalnızca 4 Avrupa ülkesi kupaya katılmaya ikna edilebilmiş. Uruguay kendisini onurlandıranların yüzünü kara çıkartmamış. İlk kupanın ülke dışına çıkmasına izin vermemiş. 1930’da 100. kuruluş yıldönümünü kutlayan Uruguay’ın şampiyonluğu bir başka anlam kazanmış.

    1934 ve 1938’de sırasıyla İtalya ve Fransa’nın ev sahipliği yaptığı kupaya Amerika’dan yalnızca Brezilya ve Arjantin ilgi gösterebilmiş.

    Savaş arasından sonra 1950’de yeniden Amerika’ya dönen ev sahipliğini Brezilya üstlenmiş. Gelmişken kupayı da kimselere vermem edasıyla oynayan Brezilya finaldeki kaza olmasa hedefine erişecekmiş de! Kupa Amerika’da kalmış, kalmasına ama bir kez daha komşu Uruguay’a gitmiş. Maracana’da 200 bin kişiyi donduran, Brezilya’yı günlerce yasa boğan sonuç bugün de unutulmamıştır.

    Uruguay da katıldığına göre Brezilya’nın ikinci ev sahipliği benzer bir duruma sahne olabilir. Hatta, Brezilya için bu sendrom karabasana bile dönüşebilir.

    Her şeye karşın Brezilya kupanın tartışmasız en başarılısı! Kupayı 5 kez kazanmış olması da kanıtı!

    Türkiye için ilk 1954 Dünya Kupası olmuş. Avrupa’da olmasa daha da beklerdik!  Bir önceki kupaya yol masrafları nedeniyle gidemeyenler arasında olduğumuzu anımsatalım.

    2356-Golgede-ve-Guneste-Futbol

    1970 Meksika Dünya Kupası anımsayabildiğim ilk kupadır! Radyodan haberlerini dinlediğimi anımsıyorum. Bir de gazeteden kesip sakladığım fikstürünü. Tüm maçların sonuçlarını not ettiğimi de unutamam.

    Televizyonda izlediğim ilk kupa ise  Almanya 1974 oldu. Türkiye yoktu ama Batı Almanya maçında Şilili’ye kırmızıyı çıkartmakta ikileme düşmeyen Doğan Babacan vardı. Sonraki yıllarda bir derbi maçı bitiminde sahanın ortasında bayrak sopasıyla dövülme sahneleri de belleğimden hiç silinmez.

    1978 Arjantin Dünya Kupası cuntacıların futbol aracılığıyla şirin görünme denemesiydi. Pek çok kez olduğu gibi futbol bir kez daha politikanın mezesi olmuştu. Diktatör dayanışması Peru-Arjantin maçına yansıyınca olan Brezilya’ya olmuştu. Arjantin’in şampiyonluğu General Videla’ya biraz olsun nefes aldırmış olabilir; ama sonrasında oldukça karmaşık dönemler yaşayan bu futbol ülkesi günümüzde eskisiyle karşılaştırılamayacak bir dinginlik ve istikrar içinde!

    1986’da Meksika düzenlemeden yan çizen Brezilya’nın yerine ev sahipliği yaptı. Elbette kolay değildi. Darbeler döneminde akşam iktidar olanın sabaha ne olacağı belirsizdi. İşin içine ekonomik güçlükler de girince futbol ülkesi olmak bile yetmedi ev sahibi olmaya.

    İlginçtir! 1950’de Brezilya’daki kupada erişilen seyirci ortalaması olan 47 bindi. Bu ortalama çok sonraları aşılabildi. Son kupadaki ortalama 49 bin bu sayının biraz üzerinde gerçekleşti. Daha da ilginci kupa tarihinin ortalama seyirci rekoru futbol ülkesi olmaktan uzak olan Birleşik Amerika’da kırıldı. ABD’deki 69 binlik seyirci ortalamasının yakalanması bir yana yaklaşıl(a)madığını bile not edelim.

    Türkiye, tarihte ilk kez iki ülkenin (Japonya-Güney Kore) ortaklaşa düzenlediği 2002 kupasına katılma hakkı elde ettiğinde, bu büyük şölende ikinci kez yer almış oluyordu. Dünya üçüncülüğü sevindirik olmamıza yetecekti. Sıcak hava bahanesiyle ikinci Brezilya maçımızın olduğu gün memurlara tatil verilmesi de tarihte bir ilk olmalıydı. Henüz kriz yaşamış bir ülke söz konusu futbol olunca hovardalıkta sınır tanımamış oluyordu. Tersinden okursak krizden perişan olmuş topluma şirin görünme çabası ağır basıyordu belki de. Bu başarı sonrasında tırmandığımız basamakları çok daha hızlı biçimde inişimiz de unutulmuş değildir.

    1974’ten 40 yıl sonra takımımız değil ama bir kez daha hakemimiz var kupada! Cüneyt Çakır!

    Bugünden başlayarak bir ay boyunca futbolseverler bayram ederken, futbolsevmezler sabır taşı olmayı deneyecekler. Umarım çatlamazlar!

    Unutulmasın ki, futbol yalnız futbol değildir! Çok daha fazlasıdır!

    Ceyhun BALCI, 12.06.2014; 22:00

     

    indir

  • lice-manset-300x114

     

    ASKER ve HIYANET

    Gazetelerin sekiz sütuna manşet haberleri görmezden gelinemez! Oysa, iç sayfaların kıyısına, köşesine yerleşmiş olanlar kolaylıkla gözden kaçabilir.

    Aydınlık’ın bugünkü sayısında 3. Sayfanın dibini boylamış bir haber yabana gitsin istemedim.

    Haberin başlığı şu şekildeydi :

    “Sınırı koruyan 5 askerin silahına el konuldu”

    Yanlış okumadınız! Olay aynen şöyle yaşanmış.

    Kilis’te Suriye sınırından izinsiz olarak Türkiye’ye girmek isteyen kişiler jandarma tarafından sözle uyarı sonrasında, bu kez ateşle uyarılmışlar. Habere göre kişiler Suriye yönüne geri kaçmışlar. Bu arada, Kilis Devlet Hastanesi’ne başvuran bir Suriyeli kendisini jandarmanın yaraladığını öne sürmüş. Eli kanlı teröristleri Habur’da davul, zurna ve sevecenlikle karşılama olgunluğu gösterebilen adliyemiz Kilis’te jandarmanın silahlarına el koyma başarısı göstermiş.

    Dünyanın hangi ülkesinde sınırını koruduğu için, askerinin silahına el konabilir? Yanıtı ne yazık ki haberdedir.

    Benzer bir durum geçen hafta Lice’de yaşanmıştı. Silahlı kalkışmacılara karşı gelen askerlerin silahları balistik inceleme için toplanmıştı. Ülke ve vatan savunması böylelikle kriminolojik olguya indirgenmişti.

    Bunu izleyen günlerde ise güvenliği tartışılmaz olan bir askeri bölgeye giren çoluk, çocuk direğe tırmanıp Türk Bayrağı’nı gönderden indirebilmişti. Çoluk, çocuk o alana nasıl girebildi, girebildiyse nasıl olup da kimselere yakalanmaksızın direğe tırmanabildi; tırmanabildiyse nasıl olup da elini kolunu sallayarak olay yerini terk edebildi sorularını sormak kimselerin aklına gelmemişti.

    Tüm bu olanların şifresi bakan Beşir Atalay’ın sözlerinde gizliydi. “Açılımın zarar görmemesi için güvenlik güçlerimizi sıkı denetim altında tutuyoruz!” Daha açık deyişle, askerimizin elini tutarak ülkeyi koruma görevini yapamaz hale getiriyoruz.

    Durum böyleyken askerin kışlasındaki bayrağı koruyamamış olmasına şaşırılabilir mi?

    Ülkeyi koruma, kollama görevini yapamaz durumda olan askerimizin üzerindeki baskı ve kuşatmayı gerekçe göstererek üzerine düşeni yapmaktan kaçınmaması gerekir düşüncesindeyim.

    “Emir demiri keser!” derler. Bir ölçüde doğrudur! Ancak, o emir hıyanet içeriyorsa, o emre uyanın da ağır sorumluluk altında olacağı unutulmamalıdır.

    Bugün emir verip, kamuoyuyla bunu paylaşmakta sakınca görmeyenler en küçük durum değişikliğinde emrindekileri satmaktan da kaçınmayacaklardır.

    Kanıtı RTE’nin sözlerinde!

    (Diyarbakır’daki bayrak indirme olayından sonra başı sıkışınca kullandığı sözlerdir!)

    “Orada bulunan askerdi, komutandı, hepsi bunun bedelini ödeyecekler!”

    Her gün kulağımıza çalınan sayısız söz arasında kaybolup giden bu çıkış günü geldiğinde sırf emir verildi diye görevini yapmamanın da cezasını bulacağının habercisidir.

    Böyle bir durumda buyruğu uygulayanın başı yanarken, buyruğu verenin kendisini kurtarma derdine düşeceği gün gibi ortada değil midir?

    Kısacası korkunun ecele faydası yoktur!

    Kişiler ve kurumlar aklını başına toplamalı; akıl ve vicdan dışı buyruklara uymama bilgeliği gösterilmelidir.

    Gereği yapılmadıkça, bugün bayrak iner; yarın da vatan parçası elden gider!

    Ceyhun BALCI, 11.06.2014

     

  • 206207_324435447645165_161597719_n

     

    BAYRAK

    Sözlükteki karşılığı ne olursa olsun! Bayrak, bir ulusun en değerli varlığıdır! Bir ülkenin egemenliğinin olmazsa olmaz simgesidir.

    Bizim için çok önemli olan, uğruna canımızı verebildiğimiz bayrağımız son günlerde giderek tartışma konusu yapılmaktadır.

    Bayrağa yönelen hiçbir tehdit hoş görülemez! Bu noktada gösterilecek en küçük hoşgörü ve düşülecek ikilem bayraktan vazgeçme izlenimi anlamına gelir ki; anlaşılması da, anlatılması da olanaksız bir durumdur!

    Emperyalizme karşı verilmiş bir savaşın sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu konuda çok daha duyarlı olmuştur!

    Bağlantıdaki haber(ler) hemen her şeyi tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır!

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26575475.asp

    http://www.aydinlikgazete.com/aydinlikta-buguen/42780-pkk-gecleri-kalkan-yapiyor–9-haziran-2014.html%5B/

    Ülkemizin Diyarbakır kentinde hem de bir askersel bir alanda bayrağımızın gönderden indirilmiş olması kabul edilebilir bir durum değildir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasa’yı değiştirmeden ortadan kaldırma, yok etme heveslerinin vardığı noktayı görmeyen(!)-duymayan(!) ve daha da kötüsü bilmiyorum(!) diyenlere anlatmaktadır Diyarbakır’da yaşanan!

    Bayrağı indiren çocukmuş söylemlerini bir yana bırakalım!

    Anaların gözyaşına bakmayıp, onların bir parçası olan evlatlarını dağlara çıkartanların o bayrak direğine tırmanacak bir çocuk bulabilmesinde şaşılacak bir durum yoktur!

    Artık söz millettedir!

    Bayrağı indirenlerin niyeti bellidir!

    O bayrağı orada tutması gerekenler nerededir? Ne yapmaktadır? Dişe dokunur bir tepki göstermekte midir?

    Yanıtı aranması gereken soru budur!

    Anlı şanlı, bir ülke RTE’nin Devlet Başkanlığı hevesi uğruna harcanacak mıdır?

    Ceyhun BALCI, 09.06.2014