cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • HESAPLAŞMA ZAMANI

    images

    SEÇİM SONU

    Seçimlerle ilgili olarak yazmama çabası içinde oldum. Kendimce başarılı da oldum! Çatı Adayı gösterme düşüncesi son derece yerinde ve doğru bir girişimdi. Doğru aday seçimiyle aritmetik toplamın ötesinde bir sonuç alınabilirdi. Sonuçlar irdelendiğinde seçimin ilk turda sonuç vermesi bile başlı başına bir cinayettir. Bu cinayeti çatıcılar yanlış aday seçimleriyle işlemişlerdir.

    Sonuçlar için değil ama yazma yasağının sona ermesi bakımından derin bir oh çekiyorum! Konuşma ve yazma sırası artık bizlerde! Bu kepazeliğin hesabı mutlaka sorulmalıdır. Hiç olmazsa bu gerekçeyle üzerime düşeni yerine getirmek boynumun borcudur.

    Yüzde doksanlara varmış olan seçime katılımın % 75’lere gerilemiş olması pek çok şeyi fazlasıyla ortaya koymuş olmaktadır. Daha yalın bir deyişle Türkiye’de seçmen sandıktan uzak tutularak Cumhurbaşkanlığı hem de ilk turda RTE’ye altın tepsi içinde sunulmuştur.

    Ayrıntılar pek çok şeyi daha açıklıkla ortaya koyacaktır!

    Çatının lokomotifleri olarak görülebilecek CHP ve MHP önderlerinin seçim çevrelerindeki ve doğum yerlerindeki sonuçlara bakmak da öğretici olacaktır.

    Kılıçdaroğlu Tuncelili bir siyasetçi, seçim çevresi ise İstanbul. Kılıçdaroğlu her iki bakımdan da feci bir duruma düştü!

    Bahçeli geri kalır mı? Memleketi Osmaniye’de RTE’ye geçildi.

    Son bir örnek yakın zamandan! Yalova’da yaklaşık iki ay önceki seçimde gerçekleştirilen güçbirliği AKP’yi yenmede başarılı olmuştu. Yalova’da da çatı bozgunundan söz edilebilir.

    Son söz bir önceki 30 Mart seçimleriyle karşılaştırmalı oy sayı ve oranlarıyla ilgili olsun!

    AKP son yerel seçimde 20 milyon 520 bin oya karşılık olarak % 43 oy oranına erişebilmişti. Bugünkü seçimde ise 18 milyonu biraz aşan oyla % 52’yi tutturdu. 30 Mart’ta CHP 12 milyon 500 bin, MHP ise 6 milyon 900 bin oy almıştı. Bugünkü çatı oylarının 13 milyonu bulamamış olması her şeyi çok iyi anlatmaya yetecektir.

    Yaklaşık bir buçuk aydır ben dostluklarımı düşünerek ve profesyonel bir yazar olmadığım için yazmamış olsam da; pek çok aklı başında insan Cumhuriyetçilerin adaysız bırakılması böyle bir sonuca yol açacaktır deyip durdular. Müneccim değillerdi! Perşembenin gelişini çarşambadan görmüşlerdi. Oysa, insanları sandığa götürmek için aklın yolu birdi! Kitleleri adaysız bırakmamak!

    Buna karşılık ne yapıldı?

    “Tıpış tıpış gideceksiniz!” dayatmasıyla öfkeler kabartıldı.

    Son günlerde, bir büyük gazeteci de “Ekmeleddin İhsanoğlu için sandığa gitmeyenler bundan böyle Atatürk’ün adını ağzına almasın!” diyerek şu ya da bu şekilde sandığa gitmeye hazırlananların önünü kesmiş oldu.

    Sandığa gitmek elbette çok önemliydi. Ama, bunca gitmeyenin neden gitmediğini düşünmek de bir o kadar önemli değil midir? Onlara kızmanın yanı sıra bu davranışın kökenlerinin de sorgulanması gerekmez mi?

    30 Mart’ta çatının önde gelen iki partisinin oy oranı % 45’tir.

    Her şey bu kadar açık bir biçimde ortadayken çatı adayı seçimleriyle bu sonucun ortaya çıkmasına yol açan ikilinin şu anda istifa dilekçelerini yazıyor olmalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden!

    Ceyhun BALCI, 10 Ağustos 2014, Saat 20:50

  • İKİ YOL HİKAYESİ

    İKİ YOL HİKAYESİ

    alkol
    Tarih : 08.08.2014
    Saat : 17.30-17.45
    Yer : Mustafa Kemal Sahil Bulvarı, İzmir

    Gözü pek ve seri bir sürücü dikkat çekici bir şekilde ilerliyor. Yapmamaya çalışsam da bir an için göz ucuyla da olsa sağıma bakıyorum. Direksiyondaki vatandaşın elinde bira şişesi. Hem içiyor, hem sürüyor! Cesaretinin ve gözüpekliğinin sırrı anlaşılıyor! Daha da kötüsü vatandaşımız yalnız değil. Yanında kendisi gibi insan görünümlü birisi daha var! Arkada ise bir 5-6 yaşlarında bir yavru. Neyse ki, onun elinde süt var. Elbette şimdilik! İleride ne içeceğini şimdiden bilinç altına işleyen büyükleri iş başında.
    Yurttaşlık görevim gereği 155’i arıyorum. Plakasını da vererek Dacia Duster Ihlamur renkli aracı ihbar ediyorum. Sonuç hakkında en ufak bilgi sahibi değilim! Birkaç kişi bir araya gelince onları dağıtmak için biber gazı, basınçlı su, cop, mermi ne varsa kullanabilme yeteneğine sahip polisimiz alkollü değil, alkol alarak araç süren alçağa haddini bildirdi mi?
    Bilemiyorum!

    Tarih : 08.08.2014
    Saat : 18.55
    Yer : İzmir-Çeşme Otoyolu Çeşme çıkışı gişeleri.
    Gişelerin hemen berisinde yerde yuvarlanan bir teneke içecek kutusu. Yakınlaşınca Efes Extra yazısını seçebiliyor gözlerim. Bir saat sonra bir kez daha dehşetle burun burunayım! Suçum neydi de böylesi bir dehşeti aynı gün hem de aynı saatte yaşıyorum?
    Elim bir an telefona gidiyor! Elbette, hemen vazgeçiyorum! Faili meçhul bira kutusunu ihbar edip de gülünç duruma düşmenin gereği yok diye söyleniyorum kendi kendime!
    Bu tip insan görünümlü yaratıklarla aynı ortamda bulunmak, aynı yolda direksiyon sallamak içimi burkuyor! Hatta korkutuyor!
    Aklınıza gelebilecek her türlü olumlu hasletin yerle bir olduğu bir ortamda ve dönemde yaşamak örseleyici bir durum olup çıkıyor.
    Üzerinde yaşadığımız ve artık vatan demeye dilimizin varmadığı bu toprak parçasında dibe vuruşun önde gelen bir gereklilik olduğunu bir kez daha kavrıyorum! İvedilikle!
    Bu denli çökmüş bir toplumun, dibe vurup kendine gelmedikçe yozlaşmanın önünün alınmayacağını düşünüyorum!
    İçimden bir ses sana ne be kardeşim, sen mi düzelteceksin bu yanlışlıkları diye avazı çıktığı kadar bağırıyor!
    Tabii ki, ben düzeltemem! Ama, biz düzeltebiliriz!
    Ceyhun BALCI, 09.08.2014

  • DÜNYAYI AYDINLATAN ADAM!

    ???????????

     

    İÇİMİZDEN BİRİSİ

    Bugün yaşamınıza girmiş olan pek çok buluş ya da kolaylıkta onun payı vardır desem! Bu kadar da abartılmaz diyebilirsiniz!

    Sokakta yürürken pek çok vatandaşımızın elinde içinde emar görüntüleri bulunan poşetler görürsünüz. Pek çoğunun üzerinde onun adı yazılıdır. Çünkü, aygıtın gücü onun adıyla anılır. Manyetizmanın söz konusu olduğu pek çok alanda ve buluşta silinmesi olanaksız izler bırakmıştır!

    TV izlerken kanalları değiştirmek için kullandığımız kumanda aygıtı ya da otomobilimizin kapısını açıp kapatan anahtardaki düzeneği de ona borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.

    Uzaklarda üretilen elektriğin evlerimize, işyerlerimize ulaşmasında; artık bağımlısı olduğumuz elektrik enerjisinin hemen her alandaki kullanılabilir olmasını da ona borçlu olduğumuzu söyleseler tepkiniz ne olurdu?

    Neon ve floresan ampulünün de onun buluşlarından olduğunu bilir miydiniz?

    general-58w-polylux-floresan-lamba

    neon

    IMG_0312

    Kendisini Sırp Ortodoks olarak tanımlamış. Şimdiki Hırvatistan sınırları içinde yer alan, zamanında Avusturya-Macaristan sınırındaki Smiljan’da 1856’da doğmuş. Okuma-yazması olmasa da çevresinde ev gereçleri mucidi olarak tanınan bir anne ile din adamı bir babanın 5 çocuğundan birisi. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geride bıraktıktan sonra Viyana, Graz, Budapeşte, Prag ve Paris’le başlayan gezici yaşamının geri kalanını ABD’de geçirmiş.

    1884’te cebinde birkaç sentle ayak bastığı Ellis Adası’nda başlayan ABD serüveni bu ülkenin yurttaşlığına kabul edilmesiyle sürmüş. İnişli çıkışlı bu serüvende yolu Thomas Alva Edison’la kesişmiş. Mucitliğinin yanı sıra paragöz bir işadamı da olan Edison’la yolları Edison’un sözünde durmaması üzerine kısa süre içinde ayrılmış.

    İlkelerinden ödün vermeyen tutumuyla çoğu zaman sınırsız kazanç fırsatlarını elinin tersiyle itmekten kaçınmamış! Edison’la birlikte kazandıkları 40 bin dolarlık Nobel Ödülü’nü de almaktan vazgeçecek kadar kararlı ve ilkeli bir mucit/bilimciden söz ediyoruz.

    Edison’la yaşam boyu süren tartışma ve çelişme içinde olmuşlar. Edison’u bir doğru akımcı, onu ise alternatif akımcı olarak tanımlamak hatalı olmaz. Santrallerde üretilen elektrik enerjisi bugün konutlarımızda kullanılabiliyorsa eğer; bu, onun alternatif akımcılığı sayesindedir. Edison’un doğru akımcılığına kalsa bu enerjinin kilometrelerce öteye taşınması ancak birkaç kilometrede bir kurulacak aktarma istasyonları ile olası olabilecekti. Enerji kayıpları ve pahalılık da cabası olacaktı. Edison’un paragöz yaklaşımı ile onun akılcı yaklaşımıdır gerçekte zaman zaman karşı karşıya gelen ve çatışan.

    Edison’un doğru akımla çalışan ve çok daha az dayanıklı olan akkor ampullerinin yaşamımızdan henüz çıkmış olduğunu anımsarsak ticaretin onun güdümündeki lobiciliğin gücünün nelere muktedir olabildiğini bir kez daha fark etmiş oluruz.

    O, radyonun da mucidi gerçekte. Oysa, pek çoğumuz Markoni’yi biliriz radyonun buluşçusu olarak. Onun yayımlanmış makaleleri ve patentli buluşları üzerine radyoyu geliştiren Markoni böylelikle Nobel ödülü sahibi olmuştur. Amerikan Yüksek Mahkemesi 1943’te aldığı bir kararla bu durumu doğrulamış ve radyonun gerçek mucidi olarak onu mahkeme kararıyla belirlemiş ve dünyaya duyurmuştur.

    1943’te New York’ta bir otel odasında 87 yaşında yaşamını yitirdiğinde yoksul ve yoksun durumda olduğu gerçeği de parayı bilime tercih etmediğinin an önemli göstergesidir.

    İnsan türünün bu eşsiz ve benzersiz üyesine ülkesi Sırbistan sahip çıkmış.

    Belgrad’ın uluslararası havaalanı onun adıyla anılıyor.

    Yeni Belgrad’daki görkemli bir bulvar onun adını taşıyor!

    Yontusu Belgrad Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nin önünü süslüyor.

    Belgrad’da onun adını taşıyan çok görkemli görünmese de kapsamı ve içeriğiyle görkemli sıfatını hak eden yapı hiç kuşkusuz adını taşıyan müzedir. 1952’de Tito döneminde düzenlenerek müzeye dönüştürülen yapı bugün de varlığını sürdürmektedir. Müze, ziyaretçilerini rehberli, anlatımlı ve etkileşimli bir programla karşılamakta ve buluşları tanıtılırken, yapılan gösteriler ziyaretçilere akıcı bir izlence sunmaktadır.  İsteyenler müzede onunla ilgili kitaplardan edinebilmekte; farklı bölümlerde yaşamından kesitleri izleyebilmekte, kişisel eşyalarını görme fırsatı bulabilmektedir. Hatta, bir köşeye yerleştirilmiş vazo içindeki külleri önünde ona saygı ve şükran sunma fırsatı bile esirgenmemektedir ziyaretçilerden.

    IMG_0299IMG_0301 IMG_0304IMG_0306

    Bilmiyorum anlatabildim mi onu yeterince sizlere?

    Onunla ilgili olarak yazdıklarımın eksiği çok fazlası yoktur!

    Ceyhun BALCI, 08.08.2014

    IMG_0316IMG_0322 IMG_0328 IMG_0332

  • 69 YIL ÖNCEKİ HAYDUTLUK

    Bundan 69 yıl önce bugün, bitmiş bir savaşın teslim olmak üzere olan Japonyası bir deney laboratuvarına dönüştürüldü!
    Hiroşima ve Nagazaki’dekilerin yanı sıra tüm Japonlar da bu ölümcül deneyin denekleri oldular!
    Elbette onayları alınmamıştı!
    “Ufaklık” adlı “sevimli!” atom bombası Hiroşima üzerinde Enola Gay’den bırakıldığında bir kaç dakika sonra cehennemin kapılarının açılacağı kestirilebilir miydi?
    Ardında milyonlarca ölü, acı, kan ve gözyaşı bırakmış olan II. Dünya Savaşı böylelikle yaşattıklarını katmerleyecek bir sona kavuşmuş oluyordu!
    Japonya ve insanlık için karanlık bir sayfanın yazıldığı 6 Ağustos 1945’in aynı zamanda bir haydut devletin, ABD’nin doğum günü olduğu sonraki yıllarda anlaşılacaktı!
    6 ve 8 Ağustos’ta Hiroşima ve Nagazaki’ye düşen dehşetin yıldönümünde kurbanları saygıyla anmak bir insanlık borcu!
    69 yıldır tırmanan haydutlukla baş etmek de, başka bir dünya kurmak da mümkün!
    Yeter ki, insan insanlığını anımsasın!
    Antiemperyalizm eksenini görmezden gelen, ağzına almayan hiç bir söylem, eylem ve düşüncenin dünyayı esenliğe kavuşturması olanağı yok!
    Ceyhun BALCI, 6 Ağustos 2014

    Hiroşima (1)

    KIZ ÇOCUĞU
    Kapıları çalan benim,
    Kapıları birer birer.
    Gözünüze görünemem,
    Göze görünmez ölüler.
    Hiroşima ‘da öleli,
    Oluyor bir on yıl kadar.
    Yedi yaşında bir kızım.
    Büyümez ölü çocuklar.
    Saçlarım tutuştu önce,
    Gözlerim yandı kavruldu
    Bir avuç kül oluverdim.
    Külüm havaya savruldu.
    Benim sizden kendim için
    Hiçbir şey istediğim yok.
    Şeker bile yiyemez ki kaât gibi yanan çocuk.
    Çalıyorum kapınızı,
    Teyze,amca bir imza ver.
    Çocuklar öldürülmesin
    Şeker de yiyebilsinler.
    Nazım Hikmet,

     

     

  • FİLİSTİN DOSTLARI

    FİLİSTİN DOSTLARI

    filistin latin amerika

    Gazze’de trajedi tüm hızıyla sürerken Filistin Dostları’nı gözden geçirmekte yarar var. İleri karakol İsrail’in çevresine halka halka kümelenmiş akıl yoksulu cüceler topluluğuna bakıp da ah, vah edenler için farklı seslerden söz etmekte yarar var!

    Brezilya, El Salvador, Şili, Peru ve Ekvador İsrail’deki Büyükelçileri’ni geri çektiler.

    Şili bir adım daha ileri giderek İsrail ile tüm ekonomik ilişkilerini dondurduğunu açıkladı.

    Küba ve Bolivya ise çok daha köktenci bir yaklaşımla İsrail’I terörist devlet olarak yaftaladı!

    Aklın, vicdanın ve bilincin ürünüdür Latin Amerika’dan yükselen sesler, dalga dalga yayılan eylemler.

    Latin Amerika tarihinde belki de ilk kez bu denli birlikçi ve bilinçli bir tutum içindedir.

    Ekranlar önünde bilinçsiz yığınların gazını almak uğruna “one minute” gösterilerini sahnelemek kolaydır. Kabul etmek gerekir ki; oy ve popülarite akışı da sağlıyor! Ama, en önemli şey olan sonuç almada beş paralık değeri yoktur bu gibi tribün coşturucularının! Bir yandan yaygara yaparken diğer yandan da jet yakıtından tutun da aklınıza gelen her şeyi sağlamayı sürdürürsünüz bu haydut devlete.

    Başka deyişle, emperyalizm çelişkisini görmezden gelenlerin, dahası emperyalist kurgunun has elemanları olanların Filistin Dostu olmaları olanaksızdır. Filistin Dostu rolünü çok iyi oynayabilirler. O kadar!

    Latin Amerika’da Bolivar’ın ruhu boşuna dolaşmıyor! İki yüz yıl önce kendisini gösteren başkaldırı bugün kabından taşarak dünyayı etkisi altına alıyor!

    Bu satırların aynı zamanda Atatürk Cumhuriyeti yurttaşı olan yazarının içi fazlasıyla buruk! Dinini değil de aklını kullanması gereken yöneticilerin yokluğu Filistin trajedisi ile birlikte bir kez daha kafamıza balyoz gibi iniyor!

    Selam olsun Latin Amerika’ya! İyi ki onlar var!

    Onlar da olmasa dünyanın namusunu kurtaracak insan avladı göremeyeceğiz!

    Ceyhun BALCI, 03 Ağustos 2014

  • YETMEZ AMA EVET

     

     

    Yetmez Ama Evet!

    Ceyhun Balcı

    Dağarcık Türkiye Ağustos 2014

    Aynı safta olması gerekenler de başarıyla(!) biri birine girip, asıl mücadele edilmesi gerekeni göz ardı edebiliyor. Cumhuriyetçi kanatta Cumhurbaşkanlığı çatı adayı ile başlayan yarılma ve ayrışmaya bu kez emniyetteki cemaatçi yapılanmaya yönelik operasyona ilişkin çelişmeler eklendi.

    Niye yalan söyleyeyim? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi günün birinde her hangi bir konuda “Yetmez ama evet” diyebileceğimi.

    Geçtiğimiz yılın sonunda Türkiye’yi sarsan günler yaşanmıştı. İş ve güç birliğini sonlandıran iktidar ortakları bu kez biri birlerini saf dışı bırakma yarışına girmişlerdi. Cemaatin erken davranmasıyla yaşanan sıcak çatışma günlerinde  etkili bir ses Balyoz ve Ergenekon davalarında cemaat kaynaklı kumpastan söz etmişti. Hiç kuşkusuz bu gibi davalarda kumpastan ilk kez söz edilmiyordu. Ama, davanın savcısı konumunda olanların ağzından çıkan bu sözler“Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” özdeyişini anımsatması bakımından önemliydi.

    Yolsuzluk ve hırsızlık savlarıyla köşeye sıkışan iktidarın bağlaşık arama manevrasıydı belki de bu “U” dönüşüne eşdeğer sözler. Ama, yine de önemliydi.

    Şimdilerde aralarına kara kedi giren ve çatışmaya başlayan cemaat ile RTE’nin Türkiye’de yaşanan pek çok haksızlığın altına birlikte imza attıkları su götürmez bir gerçektir.

    17 Aralık’ta patlayan yolsuzluk ve rüşvet dalgası sırasında pek çoğumuz bunun bir iktidar mücadelesi olduğunu saptamıştık. Buna karşılık, hangimiz bu yolsuzlukların üzerine gidilmese de olur demiştik?  Aklı başında hiç birimiz böyle bir şeyi usundan bile geçirmemiş olmalıdır.

    Geçtiğimiz günlerde Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde yaşama geçirdikleri tertiple suçlanan emniyet görevlilerine yönelik bir operasyon başlatıldı. Bu gibi bir durumu bile ayrışma fırsatı olarak görenlere sormanın tam sırasıdır!

    Neden böyle bir operasyon konusunda anlaşmazlığa düşebiliyoruz? Elbette, Türkiye’de yargının da, cemaatçi polislere operasyon yapan polislerin de durumu ortadadır. Ancak, bugünlerde soruşturulmakta olan (belki de kovuşturulacak olan) cemaatçi polislerin kurduğu kumpas sonucu aylarını ve yıllarını hapishanelerde geçiren, sağlıkları bozulan ve hatta yaşamlarını yitiren insanların varlığını unutmamak gerekir.

    Şimdilik özgürlüklerine kavuşmuş olan her kesimden yurtseverin önemli bölümünün hâlâ hükümlü, geri kalanının da hükümlerinin kesinleşmesi olasılığıyla baş başa oldukları gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

    Son operasyonla birlikte ortaya çıkması kaçınılmaz kimi kanıtlar ve gerçeklerin bu insanların suçsuzluğunu yüksek yargı nezdinde de sağlama olasılığı yabana atılacak gibi olmasa gerektir. Hiç olmazsa bu nedenle sürecin titizlikle izlenmesi gereği ortadadır.

    İşin bu yanını göz ardı etmeyen bir vatandaş olarak bugüne değin her hangi bir konuda böyle söylemeyi düşünmemiş olmama karşın “Yetmez ama Evet!” diyorum kumpasçılara yönelen bu süreçle ilgili olarak.

    Yazının sonunda bir kez daha haykırma gereği duyuyorum!

    Sizin hiç ay ya da yıl değil bir gününüz çalındı mı?

    Sizin haksızlığa uğradığınız için sağlığınız bozuldu mu?

    Bir yakınınız haksız suçlamaların etkisiyle yaşamını yitirdi mi?

    Bu konuda söz haksızlığa uğrayanlarda ve onların yakın çevresindedir diye düşünüyorum!

    Bir de onlara sorulmalı!

    Kumpasçıların peşine düşülmesini desteklemek RTE’ye arka çıkmak demek değildir!

    Sapla samanı karıştırmayalım!

     

  • HEYECANSIZ SEÇİME DOĞRU

    indir

    02 Ağustos 2014 Cumartesi, Cumhuriyet

    Kendimden başlayayım.
    10 Ağustos’ta vereceğim oy için herhangi bir heyecan duymuyorum.
    Toplumda da görebildiğim kadarıyla göze çarpar bir heyecan belirtisi yok.
    Mahalleden tanıdığım (son yerel seçimlerde oyunu CHP adayına veren) bir MHP’li arkadaş, önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimi için umudunu cemaatlere bağlamış…
    Görelim bakalım, diyor, cemaatçilikleri samimi mi, yoksa maddi çıkar doğrultusunda mı oy kullanacaklar… (Yani, sayın çatı adayına mı, yoksa kendilerine maddi çıkar sağlayacak olan iktidar partisi adayına mı oy verecekler…)
    Bir başka deyişle, umut kaynaklarımızdan biri cemaat oyları…
    Nitekim aynı arkadaş, Fatih cemaatinin oylarının çatı adayına olacağını söylüyor…
    Duymuşluğum var, ama Fatih cemaatinin kimlerden oluştuğunu doğrusu ya, tam olarak bilmiyorum…
    Nurcular mı, Fetullahçılar mı, Süleymancılar mı, Nakşibendiler mi, yoksa bu saydıklarımın hepsi zaten aynı şey mi?..
    Türkiye bir şeyhler, müritler, tekkeler ülkesi olmayacak diyen kurtarıcı önderin kemikleri sızlıyor olmalı…
    (Cehaletimi gidermek için üşenmeyip interneti açtım, Fatih cemaati, Fatih’teki İsmail Ağa Camisi çevresindeki cemaatin adıymış… Ne anlama geldiğini bilemesem de, bir Nakşibendi cemaati olduğunu da bu arada öğrenmiş oluyorum…)

    ***

    Bir süredir dışında olduğum İstanbul’a bir iki gün önce ayak bastığımda iktidar partisi adayının her yeri kaplamış afişleriyle karşılaşıyorum.
    “Milletin adamı” imiş…
    Korku titreşimleri taşıyan sesiyle oğluna “Paraları sıfırla” diye fısıldayan adam, bu afişlerden “millet”ine azametle, mutlulukla bakıyor…
    “Yeni Türkiye’nin” mimarı imiş…
    Yani çalıp çırpmanın hoş görüldüğü, çalıyor ama çalışıyor da sloganının yüz kızartıcı bir utanmazlıkla dilden dile dolaşıp kabul gördüğü, kamu zenginliklerinin ülke çapında yağmalandığı, kadınlara karşı işlenen cinayetlerde rakipsiz dünya şampiyonu olduğumuz, ulusal eğitimin bütünüyle din eğitimine dönüştürülmekte olduğu, kestikleri insan başlarıyla top oynanan canilerin Türkiye kolunun İstanbul’un ortasında toplu namaz kıldıkları; bir konsolosluğumuzun mensuplarını ve ailelerini tutsak edip bu konsolosluk binasını karargâh olarak kullanan canilerin, bu aşağılayıcı eylemlerin hedefi olan ülkenin hükümetince korunup desteklendiği; neredeyse bütün dünya ülkelerince dışlanmış ve komşularıyla savaşın eşiğine getirilmiş ve kendi içinde de bin parçaya ayrılmasına bir kıvılcımın yeteceği bir “yeni Türkiye”nin mimarı…
    Ve sözünü ettiğim seçim afişlerinde milletine gururla, mutlulukla bakan adama karşı, yukarıda ancak bir bölümünü saydığım suçlarla ilgili tek bir karşı afiş, tek bir slogan yok…
    Böylesi bir seçim kampanyası herhalde dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman görülmemiştir…

    ***

    Seçimlerde hedef, tarafsızların, ilgisizlerin, karşı seçmenin oyunu kazanmaktır…
    Bu seçimde tam tersine, oy vermesi “banko” olan seçmen etkilenmeye çalışılıyor…
    Bu da bize özgü bir garabet olsa gerek…
    Daha önceki bir yazımda ve konuyla ilgili bir genel toplantıda, sol-sosyal demokrat seçmenin oyunun “çantada keklik” olmadığını yazıp söylemiştim…
    Bu uyarıda, ne yazık ki tahmin ettiğimden de daha çok haklılık olduğunu görüyorum…

    ***

    Heyecansız bir seçime doğru yol almaktayız…
    Heyecan duymak için bir neden yok…
    Buna karşılık, öfke, üzüntü, hayal kırıklığı yaşıyoruz…
    Fakat şu anda, bu yazının en zor yerinde, bir an duruyor ve olanca içtenliğimle kendime ve böylece de düşündaşlarıma, arkadaşlarıma soruyorum:
    – Öyleyse ne yapmalı, ne yapmalıyız?..
    Yanıtım aynı içtenlikte ve açıklıkta olacak:
    İlk turda Cumhuriyet Türkiye’si yıkıcısının olabildiğince düşük bir oy oranında kalması için elden gelen yapılmalıdır.
    Bunun ilk koşulu da iki elimiz kanda da olsa seçime katılmak ve bu kişi karşısında ikinci tura kalması en olası aday kim ise, onun için oy kullanmaktır…

  •  

    MAVİ PLASTİK DAMACANALARDAKİ TEHLİKE

    Tayfun Özkaya

    Yurt Gazetesi, 31 Temmuz 2014

    10574

    Mavi plastik damacanalara teknolojik yöntemlerle denetleme geliyormuş. Her damacana takip edilebilecekmiş ve aşırı sayıda kullanımına engel olunacakmış. Bu bir gelişme gibi görünmekle birlikte olayı daha kökten almaya ne dersiniz? Bu kadar teknolojiye gerek var mı? Bu önlemler bu yatırımları yapamayacak şirketleri elemek için olmasın?

     

    Mavi damacanalarda satılan sular ne kadar sağlıklı? Elimde ABD’de kurulu Tarım ve Ticaret Politikası Enstitüsünün bir yayını var.    (Smart Plastic Guide, Healthier Food Uses of Plastics, http://www.iatp.org/files/421_2_102202.pdf)

     

    Önce elinize boş bir mavi damacana alın. Dibine bakın. Bir üçken içinde 7 sayısını göreceksiniz. Bütün plastik kaplarda böyle bir üçken içinde birden yediye kadar sayılar var.  Rehbere göre 3, 6 ve 7 sayıları bulunan plastikler içinde gıda ve içecekler bulunmamalı. Diğerleri yani 1, 2, 4 ve 5 ise olabilir. Ancak bu onların da tamamen zararsız olduğu anlamına gelmiyor. 367 sayısını ezberlemenizde yarar var. Ege Üniversitesinde bir öğrenci kafeteryasından çay aldım. Yumuşak beyaz plastik bardağın altında 3 yazıyordu. Yani zararlı. Bu üç numaralının diğer birçok zararları yanında karaciğerde kanser yaptığı yönünde güçlü şüpheler var.

    Rehbere göre 7 numaralı plastiklerde bulunan BPA maddesi insan hormonu olan östrojeni taklit ediyor. Yapılan araştırmalar BPA’nın prostat kanser hücrelerini uyardığı, fare ve insanlardaki erken aşamadaki meme kanserine benzeyen meme dokusu değişiklikleri oluşturduğunu kaydetmekte.

    Su firmaları bu konuda ne diyor diye baktığımda bu zararların katlanabilir olduğu şeklinde açıklamalar okudum. Peki, siz şimdi diyeceksiniz ki kime güvenelim? Gerçekten bu konuda dünyada ciddi bir problem var. Ancak bu sorundan kaçamazsınız.

    Rehberdeki bir bilgi bu güvenilirlik sorununa ışık tutuyor gibi. Yedi numaralı plastik olan BPA konusunda 115 adet hayvan araştırması varmış. Bunların % 81’inde düşük düzeyde BPA’ya maruz kalındığında bile zararlı etkiler görülmüş. Özel sektörden mali destek alan 11 araştırmanın ise hiçbirinde önemli bir zararlı etki saptanmamış. Hâlbuki devletten mali destek alan araştırmaların %90’ınından fazlasında zararlı etki görülmüş. Karar size kalmış. Sanırım özel sektör kuruluşlarının da söyleyeceği bir şeyler vardır.

    Ne yapmalı?

    Biz evde büyük cam kavanozlar aldık. Başlangıçta hiç olmaz ise suyu bekletmeden hemen oraya koyduk. Daha sonra hemen belediye su dağıtım merkezlerinden cam kaplar ile satın almaya başladık. Bazı arkadaşlarım büyük pet şişelerle belediyeden doldurup evde cama naklediyor. Belediye bu yerlerin sayısını arttırmalı. En iyi çözüm ise çeşme suyunun kalitesini iyice arttırmak. Böylelikle çeşme suyunu içilebilir hale getirmek. Bazı kentlerde bu mümkün. Tamamen camda su satanlar da var.

    Bu haberler suyumuzu küreselleştirmek isteyenlerin hiç mi hiç hoşuna gitmeyecek.

     

     

     

     

     

  • DİREKLERARASI

    DİREKLERARASI

    indir

    Namus kavramını bacak arasına sıkıştıran namussuzluk halkın da desteğiyle desteksiz atmayı sürdürüyor!

    Meğer kadınlarımız kahkahayla yetinmeyip, bir başına tatile de gitmekteymiş! Sonuç malum! Direğe hücum!

    Böyle bir iğrençliğin gereğince tepki gördüğü söylenebilir mi?

    Tıpkı kahkahada olduğu gibi bu kez de ülkedeki bütün gazeteler kapkara başlıklarla çıkmalıydı! Sekiz sütuna manşet şu olmalıydı :

    “Ey Arınç zevzek, zevzek konuşmayı bırak! Bulunduğun konumu derhal terk et!”

    Çok saf olmalıyım ki Türkiye’deki onursuz, gurursuz basından böyle şeyler bekliyorum! Yılmaz Özdil’in bir kaç haftalık ücretli izine çıkartıldığı yerde bırakın yandaşı, ana akım medya böyle bir şeyi yaşama geçirmek bir yana, aklından geçirecek öyle mi?

    Türkiye olanıyla, biteniyle, söyleneni, söylenmeyeni, eyleneni, eylenmeyeniyle koca bir “direklerarası” görünümünde!

    İnsan dediğimiz Homo sapiens’in evrenin en gelişmiş varlığı olduğunu öne sürenler halt etmiş!

    Bacak arasını aklından çıkartamayan ilkelliğin, hem de toplumsal onayla doruğa tırmandığı yerlerde yapılacak şeyler tükenmiş olamaz!

    Hiç olmazsa, toplumun diğer yarısının evrenin en gelişmiş varlıkları olduğunu varsaymayı sürdürmekten başka umar var mı?

    Ahlaksızlığın binini bir paraya düşürenlerle başa çıkacak namuslu ve akıllı insanlar aranıyor!

    Ahlaksızlığa boyun eğen ahlaksızlığa isyanımdır!

    Ceyhun BALCI, 31.07.2014

  • cumhuriyet

     

    CUMHURİYET’E CUMHURİYET’TEN ATEŞ ETMEK!

    Cumhuriyet gazetesinde değişim son hızla sürüyor! Değişime karşı olmaktan çok ilkesizliktir değinmek istediğim!

    Aydın ENGİN Cumhuriyet’e dönüyormuş!

    Aydın Engin 12 Eylül’ün soluğunu ensesinde duyumsayanlardandır. Siyasi göçmendir. Bu süreçte yaşamını Frankfurt’ta taksicilik yaparak kazanmıştır. Başına gelenlerin hiç birisini hak etmemiştir.

    Ülkeye dönüşte Cumhuriyet’te “Tırmık” köşesinde yazmıştır. Hızlı bir evrim geçirmiş, yazdığı gazetenin adını taşıyan yapıya ateş etmeye başlayınca gazeteden ayrılması gerekmiştir. Son yıllarda liberal-solcu bir çizgide sınır tanımayan yazıları çok değilse de paylaşılmış, kendince bir çizgi tutturmuştur. Bir kez daha yinelenmeli!

    Aydın ENGİN’in yazdığına, söylediğine ve eylediğine ne denilebilir? Görüşleri paylaşılmasa da izlediği çizgi kendi seçimidir! Uygun ortamlarda dilediği şekilde yazması en yalın tanımla özgürlüğüdür.

    Sözüm Cumhuriyet gazetesinin dönüşümünedir. Bu nedenle Aydın Engin’e itiraz olarak algılanmalıdır yazdıklarım. Onun dışında birilerine kişisel kızgınlık olarak algılanmamalıdır görüşlerim.

    Bu duruma tepki gösteren ilk kişi olmadığımdan eminim! Son gelişmelere tepki olarak izine ayrılan Mustafa Balbay, Cüneyt Arcayürek ve Orhan Erinç gibi yazarların tutumu önemsenmelidir.

    Rahmetli İlhan Selçuk’un sağlığında da bu türden gelişmeler söz konusu olmuştu. Karizma Cumhuriyet’in dağılmasını önlemişti!

    Bugünlere uzanan sürecin ilerleyeceği o günlerden belliydi!

    O günlerde İlhan Selçuk’un avukatlığını üstlenen Akın Atalay, bugünlerde Cumhuriyet’teki dönüşümün Hikmet Çetinkaya ile birlikte öncülüğünü yapıyor.

    Adını Atatürk’ün Cumhuriyet’ine borçlu olan koca çınar Cumhuriyet birilerinin gövde gösterisi alanı olmamalıydı!

    Aydın Engin’in Cumhuriyet’e dönüşü bu olgunun bir parçası sayılmalıdır. Bu gelişmeyi, Ümit Zileli, Bekir Coşkun, İzzettin Önder, Coşkun Özdemir, Alev Coşkun gibi yazarları gazetede tutmayan anlayışın güncel yansıması olarak görmek gerekir!

    Aydın Engin’in Cumhuriyet’e dönüşü hidayete ermesinden değilse eğer; Cumhuriyet’e Cumhuriyet’ten ateş atmesi demektir.

    Aydın Engin ve benzerlerinin gazetecilik yapma haklarına dokunmaksızın Cumhuriyet’te yazdırılmaları olgusunu eşyanın doğasıyla bağdaşmayan bir durum olarak değerlendirmek gerekiyor.

    Soru şudur!

    Cumhuriyet aradan geçen 20 yılı aşkın zamandan sonra bir kez daha devşirilme sürecine girmişken!

    Bu süreçten devşirilerek mi yoksa bir kez daha küllerinden doğarak mı çıkacaktır?

    Ceyhun BALCI, 31.07.2014