cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • KAHKAHA

    KAHKAHA

    indir

    Sesli gülüş kahkaha tıpkı solumak, su içmek ya da bir şeyler yemek gibi bir gereksinim! Ne zaman, nerede ya da kimlerin gözetiminde atılacağını kestirmek güç!

    Bayram Türkiye’ye zehir oldu dense yeridir!

    Çenesi kuvvetli, aynaya bakmasını bilmeyen ses bir kez daha damga vurdu Türkiye gündemine!

    Ara sıra vurgulayıp, dikkat çekmeye çalışıyoruz! Ama, boşuna!

    Kahkaha atan kadını iffetsizlikle suçlayan, ama yaşamının hemen her alanında boğazına kadar yolsuzluğa batmış adamlar topluma ahlak dersi vermeye kalkışabiliyor!

    Bu densizliğin ardındaki güç ülkede yaşayan her iki kişiden birisinin verdiği oydur!

    Gördüklerimiz, duyduklarımız ve kısacası yaşadıklarımız kanıksanır oldu!

    Türkiye bir seçime gidiyor! Seçime gider gibi bir havamız var mı? Konuşmaması gerekenler konuşmasa seçime ilişkin tek belirti göremeyeceğiz.

    Kahkahadan yola çıkarak bir şeyi saptayalım!

    Toplumsal farkındalığın yanı sıra muhalefetsel farkındalığın olgunlaşmasını dileyelim!

    Hırsızın, uğursuzun, ahlaksızın ve her çeşit olumsuzluk kaynağının akıl sınırlarımızı zorlayan çıkışları bir şeyleri kavramamızı sağlamalı!

    Bu anlayış ve saldırganlıkla seçim sandığı yoluyla baş etme olanağı yoktur! Bunca rezilliğe karşın rezilliği yaratanlara toz kondurmayan kemikleşmiş % 50’nin varlığı bu saptamanın dayanağıdır!

    O halde, vuralım, kıralım şiddete mi başvuralım?

    Kesinlikle hayır!

    Edilgen yollarla baş etmeyi deneyelim bu dertle!

    Manzarayı tamamlayan olmak yerine bu sefil tabloyu ortaya çıkartanı, ortaya koyduğuyla baş başa bırakmak da çok önemli bir eylemdir. Başka deyişle, hiç bir şey yapmadan çok şey yapmak olasıdır!

    Ayağa kadar gelen bu fırsat pek çok kez kullanılmadı!

    Parlamento içi muhalefetin beceri ya da niyet eksikliği önde gelen gerekçedir.

    Meclisi boşaltmak, sınır tanımaz iktidarı seçimlerde yalnız bırakmak önemli bir aygıt olabilir!

    Bıkmadan, usanmadan bu yolu zorlamak gerekir!

    Hatta, gerekirse bu yolda ayak sürüyen ve ülkenin önde gelen sorunu olmaya başlayan sözde muhalefetten kurtulmakla başlanabilir işe!

    Ceyhun BALCI, 30.07.2014

  • BELGRAD-İZMİR HATTI

    BELGRAD-İZMİR HATTI

    IMG_0211 IMG_0212 IMG_0219 IMG_0222

    Dinlencede ülkeden uzak olmakta hiç bir sakınca yok! Hele hele, “Kahkaha atan kadın iffetsizdir!” diyen ama aynaya bakmayı unutanların sözünün geçtiği bir ülkede yaşıyorsanız! Dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına geldiğinizde gecikmeli de olsa bu incilerden haberdar oluyorsunuz. Bir de Türkiye’nin bir seçime gitmekte olduğunu fark ettik bu vesileyle. Havalanındaki seçim sandıklarını görmesek inanamakta güçlük çekebilirdik!

    IMG_0257 IMG_0280

    Gezeceğiniz yeri önceden çalışınca uçağınız teker koymadan önce kenti gözden geçirme şansınız olabiliyor. Sava’yla Tuna’nın buluştuğu kent Belgrad’a inerken St Sava Katedrali’ni, Kızılyıldız ve Partizan stadları ile onlara eklenen mavi ve yeşili fazlasıyla fark edebildik.

    Yetmiş yedi bin kilometrekare yüzeyde 7.5 milyon insan barındıran Sırbistan minyatür bir ülke. Başkent Belgrad göreceli olarak büyük bir kent. Her 5 Sırptan birisi burada yaşıyor. Buna karşın çılgın insan hareketleri gözlemlenmiyor bu kentte. Belki de bu nedenle, Belgrad metrosuz bir şehir. Otobüs, tramvay ve bizler için tarihte kalmış olan troleybüs kitle taşımacılığı için fazlasıyla yetiyor. Dolmuş, korsan taksi ya da halk otobüsü gibi akılla açıklanması olanaksız taşıt araçlarına rastlanmıyor Belgrad’da.

    IMG_0335P1130236

    Yapılaşma Eski Kent tarafına neredeyse sokulmamış. Sava’nın batısındaki Yeni Belgrad’daki yükek yapılaşma hiç de albenili görünmüyor.

    Kentin korunan eski tarafıyla modern yapılaşmaya açılmış olan yeni bölgesindeki ortak özellik doğal ve tarihsel dokunun özenle korunmuş olması. Çevresi yeşil alanlarla bezeli geniş bulvarlar ve caddeler sanki bir kaç yüz yıl sonrası gözetilerek tasarlanmış izlenimi veriyor.

    Ülkemizdeki kuş bakışı kent görünümlerini kanıksamıştık. Belgrad yolculuğu bu derdimizi depreştirdi. Hem İzmir’de hem de İstanbul’da denizin mavisine karışan karanın beton rengi utanç duygumuzun harekete geçmesinden başka işe yaramamış oldu.

    Bu muydu insanlık?

    Bu muydu uygarlık?

    Bu muydu gelişmişlik?

    Bu beton denizinin bir işlevi vardı kuşkusuz! Patlayan inşaat sektörü, krizlerle yaşamaya alışık bir ülkeyi 15 yıla yakın bir zaman aralığında krizden uzak tutmuş, istikrara kavuşturmuştu!

    Her yılın bu aylarında şu kadar günlük suyu kaldı denilen büyük kentlerimizle karşılaştırıldığında Belgrad su varsılı bir şehir. Su bolluğuna iklim koşulları eklendiğinde Belgrad’ın yeşil-mavi varsıllığı anlaşılabilir!

    IMG_0817 IMG_0819 IMG_0820 IMG_0831

    Buna karşılık İzmir ya da İstanbul’un yeşil yoksunluğu nasıl açıklanabilir?

    Son bir kaç gündür tanıklık ettiğim manzaralar bir kez daha başımın önüme eğilmesine yol açtı!

    İnsanlık tarihinin önemli köşe taşlarından birisi olan Bereketli Hilal’e yakıştıramadın gördüklerimi!

    Ceyhun Balcı, 30 Temmuz 2014

  • DİN, DİNDAR DİNCİ…

    images

     

    DİN, DİNDAR, DİNCİ…

    İnsanlığımızın tarihini dinlerin tarihinden ayrı düşünemeyiz.
    Bütünüyle kültür tarihi, siyasi tarih, dinlerin tarihiyle iç içe süreçlerdir.
    İnsanlığımız ve dinler, herhangi iki şeyden daha çok birbiriyle ilişkili sosyal, tarihsel, psikolojik, bütün anlamlarıyla kültürel oluşum süreçleridir.
    Herhangi bir dinin mensubu olup olmamaktan bağımsız, nesnel bir olgudur bu.
    Bu gerçeği bir yere yazalım…

    ***

    Dinler nasıl ortaya çıktı?
    Ateşe, güneşe, herhangi bir puta taparlıktan, tek tanrılı dinlere hangi süreçlerden geçerek gelindi?
    Bu soruya herkesin yanıtı; bilgi, inanç vb. düzeylerine ve farklılıklarına göre farklı farklı olacaktır…
    Benim düşünceme göre bütün dinler, insan düşüncesinin ürünüdür…
    Herhangi bir Tanrı kavramı da buna dahildir…
    Fakat bu yazı çerçevesinde bunu tartışacak değilim…

    ***

    İnsan kendi düşüncesinin ürününe nasıl böylesine insan üstü anlamlar yüklüyor?
    Bu da hem bireysel hem toplumsal psikolojiyle ilgili bambaşka bir konu…
    Elbette sayısız nedeni var…
    Fakat kestirmeden bir şey söylemek gerekirse, büsbütün yok olup gitme korkusu diyebiliriz…
    Başka korkular da bu çok anlaşılır korkuyu kışkırtıyor kuşkusuz…
    Üzerinde sayısız düşünce üretilebilecek harika bir konu…
    Fakat bu konuda düşünce üretmek de tek bir yazının çerçevesini çok aşar…

    ***

    Bir dinin mensubu olmakla dindar olmak ayrı şeylerdir.
    Dinsel kimliklerimiz bizden bağımsız olarak doğumlarımızdan önce saptanıyor.
    Bu aidiyeti sonradan benimser ya da benimsemeyiz….
    Yaşanmakta olan gerçeklik, bütün çağlarda ve bütün dünyada (ulusal aidiyet gibi) bu aidiyetin de çok büyük çoğunlukla kabul edilmekte oluşudur.
    Böyle olmakla birlikte, din olgusu bağlamında düşünmeyi sürdürerek söylersek, bir dine mensubiyetle dindar olmanın iki ayrı şey olduğu açıktır…
    Bu nedenle, herhangi bir toplumun yüzde bilmem kaçının şu ya da bu dinden olduğunu ileri sürmek, sadece kâğıt üzerinde bir doğru, ondan da öte bir saptırmacadır.
    Ülkemiz bakımından bunu ileri sürenler, toplumun şu kadarı Müslüman’dır derken aynı zamanda dindardır demeye getiriyor..
    Kâğıt üzerinde bir dinden olanların acaba ne kadarı bu dine inançla bağlıdır ve gereklerini yerine getirmektedir?
    Böyle bir genelleme gerçek anlamıyla dindarlara karşı da haksızlıktır…

    ***

    Dindar, bir dinsel inanışı, aklıyla ya da duygusuyla, ya da ikisiyle birlikte benimsemiş kişidir.
    Akıl ve inanç barış içinde bir arada yaşayabilir mi?
    Ben böyle bir şeyin nasıl olabileceğini anlamakta zorlanıyorum…
    Fakat sadece bizde değil bütün dünyada yaşanmakta olan gerçek, bunun pekâlâ olabileceğini gösteriyor…
    Bu gerçeği anlamanın iki anahtarı olsa gerek: İlki, yüce bir yaratıcıya inanma gereksinimi, ikincisi herhangi bir dinin sosyo-kültürel bir olgu, kültürel bir aidiyet olarak görülüp tartışılmaksızın kabul edilmesi ve yüceltilmesi…
    Bu sınırlar içinde bir dine bağlılığın, bu anlamda bir dindarlığın, o dinin fanatiği olmamak ve belki ondan da kötüsü dinci olmamak koşuluyla herhalde kimseye bir zararı yoktur…

    ***

    Fanatizmin her türünün en korkunçlarından biri olan dinsel fanatizmin insanlığa yaşattığı acıları günümüzde de görüyoruz…
    Buna bir çeşit akıl hastalığı da denebilir…
    Bir dinin fanatiği, her şeyin o dinin kurallarınca olmasını isteyen ve bunun için çalışan bir dincidir kuşkusuz…
    Fakat bir de, herhangi bir dini kendi kişisel çıkarları için kullanan irili ufaklı dinciler gerçeği vardır…
    İçtenlikle dindar olmaları olanaksız bu kişiler, fanatizmle arkadaş, kimi kez fanatikten bile daha tehlikeli olabilecek çıkarcı, iki yüzlü, aşağılık tiplerdir…
    Bu nedenle de aralarında benzerlik değil taban tabana zıtlık bulunan dindarla dinciyi birbirinden kesinkes ayırmak yaşamsal önemdedir..

  • LOZAN’A SELAM!

    LOZAN’A SELAM

    Doksan birinci yıldönümünde Lozan’ı nasıl anlamalı? İçinden geçtiğimiz dönemde Cumhuriyet’in yerle bir edilmekte olduğu düşünüldüğünde Lozan’ın da başarısızlıkla özdeşleştirilme çabalarına şaşırılmamalı!

    indir

     

    Lozan’ı anlamak için soru-yanıtlardan oluşan kitap.

    Lozan’da sonuca ulaştırılamayan 3 ana başlık vardı!

    1. Hatay Sorunu : Bilindiği gibi Lozan’da sonuca bağlanamasa da; Hatay 1939’da Türkiye’ye katıldı. Sonuçta biraz gecikmeyle de olsa mutlu sona erişilmiş oldu.
    2. Boğazlar Sorunu : Lozan’da boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin kabul ettirilmesi başarılamadı. Boğazların sahibi Türkiye askerini boğazlar çevresinden çekmek durumunda kaldı. Sorun 13 yıl sonra Montrö’de Türkiye’nin istediği şekilde bağıtlandı. Boğazlar üzerindeki egemenliğimiz kabul ettirildi.
    3. Musul Sorunu : Ulusal Ant (Misakı Milli) sınırları içinde yer alan Musul sorununun çözümü Lozan’da İngiltere tarafından engellendi. Sorunun Milletler Cemiyeti’nce çözüme kavuşturulması kararı alındı. 1925’te çıka(rtıla)n Şeyh Sait İsyanı Musul sorununun çözümü önüne engel olarak çıkartıldı. Önceki ikisi gibi yıllar sonra da olsa bu sorun Türkiye’nin istediği biçimde çözülememiş oldu. Lozan’da çözüme kavuşturulamamış olup sonrasında da çözüme eriştirilemeyen tek sorundur.

    lozan antlaşması

    Lozan’da Türk heyeti

    Lozan söz konusu olduğunda, antlaşmayı başarısız gösterme çabaları “Mübadele” üzerinden de yoğunlaştırılır.

    İnsanların doğdukları, büyüdükleri ve yurt bildikleri toprakları terk etmek zorunda kalmaları hiç kuşkusuz acıklı bir durumdur. Ama, bu acıklı durumdan Lozan’ı sorumlu tutmak ya bilgisizlik ya da kötü niyet göstergesidir. Mübadele, Anadolu’daki Rumların, Yunanistan’daki Türklerle değiş tokuşudur.

    Mübadele bir insanlık dramıysa bunun hesabının öncelikle emeperyalist Batı’ya ve onun maşası olmayı içine sindiren Yunanistan’a sorulması gerekir. Yunanların Küçük Asya serüveni sırasında onyıllardır komşuluk ettikleri Türklerin canına, malına ve ırzına göz koyan Rumların hiç mi suçu yoktur? Bunların yaşandığı bir coğrafyada yan yana olabilmenin sürdürülmesi olanaklı mıydı? Derinden yaralanmış olan ilişkilerin onarılması ne derecede olasıydı?

    Mübadele’yi insanlık dramı olarak niteleyip, onun üzerinden Lozan’a saldıranların öncelikle bu soruna ilişkin çözüm önerilerini sunmaları gerekmez miydi?

    Lozan’a selam gönderirken İzmir’den Lozan’a, Montrö’ye ve hatta Hatay’a gönderilen selamları unutamayız!

    lozan

    Lozan Meydanı (İzmir)

    İzmir’de Fuar’ın beş kapısından birisi Lozan, komşuluğundaki diğeri Montrö adlarını taşır. Kentin güneyindeki yükseltideki yerleşim ve içinden geçen cadde ise Hatay adını! Bu ad Hatay’da halkın çektiği sıkıntıların anısına 1937’de verilmiştir. Çok değil iki yıl sonra Hatay’ın Türkiye’ye katılımıyla Hatay adı İzmir’de bu kez coşkuyla var olmayı sürdürmüştür.

    IZMIR-HATAY-CADDESI-GORUNUS-KARTPOSTAL__14019469_0 montro_meydani_guvercin_ucuran_kadin_heykeli15

    Hatay Caddesi (İzmir)                                                           Montrö Meydanı (İzmir)

    Musul sorunu mutlu sona erişmiş olsaydı kuşkusuz İzmir’de bir yerlerde yaşatılırdı!

    Ceyhun BALCI, 23 Temmuz 2014

  •  

    ZAMANIN DURDUĞU YER : POMPEİİ

    Yıl İ.S. 79. Aylardan ağustos! Günlerden 24! Pompei her zamanki olağan günlerinden birini yaşarken yanı başındaki görkemli Vezüv’ün gazabına uğrayacağından habersizdir. Bundan 17 yıl önce İS 62’deki büyük deprem bile yıkıcılığına karşın Pompei’de zamanı durdurmayı başaramamıştır oysa. İlk kez patlamasa da Vezüv’ün tarihte böyle öfkelendiği hiç görülmemiştir. Vezüv, Pompei’de zamanı durduran patlamadan önce ben geliyorum demiştir. Öncü yer sarsıntılarına kulak asan olmamıştır. Vezüv, kenti boyu 6 metreye varan lav seline boğmadan önce Pompeili her ne yapıyor idiyse katılaşmış ve sonsuza dek öylece kalakalmıştır. Başka deyişle zaman durmuştur Pompei’de!

    POMPEİ VEZÜV (2)POMPEİ VEZÜV

     

    Oysa, ünlü gezgin-coğrafyacı Strabon İS 20’de Vezüv’ü sönmüş bir yanardağ olarak geçirmiş kayıtlarına. Vezüv’ün öfkesine tanık olanlar da yok değil! Yeğen (Genç) Plini, amcasını da yutan Vezüv’ün dehşet verici patlamasını gözlemlemiş ve bununla da kalmayıp belgelemiş. Anlatıları bugün de okunuyor.

    Yeryüzünde zamanın durduğu bir yer varsa orası Pompei’dir. Pompei 24 Ağustos 79’da yanı başındaki Vezüv’ün kustuğu lavlarla sözcüğün tam anlamıyla tarihe gömülmüştür. Kent gün yüzü görmek ve yeniden doğmak için 1748’i beklemek zorunda kalmıştır. Rastlantı sonucu başlayan kazılar bugün de sürdürülüyor. Bugün için 66 hektarlık Pompei’nin 45 hektarlık bölümü kazılmış durumdadır. İtalyan Birliği Pompei kazılarını da olumlu yönde etkilemiş. Geçmişte parçalı İtalya’da egemenlerin farklı amaçlarına malzeme olan kazılar çok daha akılcı ve bilimsel bir yörüngeye girmiş. Böylelikle, kazılar başlayana dek unutulan ve gerçek adı yerine La Civita olarak anılan kent adına, Pompei’ye kavuşmuştur.

    POMPEİ YIKINTI

    Kazılar yalnızca Pompei kentinin yeniden doğuşunu değil, aynı zamanda tarihini ortaya koymada da yararlı olmuş. Osklarla başlayan Pompei tarihinde Yunanları, Etrüskleri, Samnitleri ve son olarak Romalıları görüyoruz. Roma döneminde özerklik ayrıcalığı olan Pompei yalnızca dışişlerinde Roma’ya bağlıymış.

    Pompei, kentte zamanı durduran Vezüv’ün eteğinde bir yerleşim.  Geçmişi İÖ 7. yüzyıla tarihleniyor. Kentin dokusunda Etrüsk ve Yunan etkisinin izleri belirgin.  İÖ 5.yüzyılda kente gelen Samnit topluluklarıyla birlikte kentleşme hızlanmış. Kireçtaşından yapılma kale bu dönemden kalma. İzleyen süreçte Roma topluluğuna bir bağlaşık cumhuriyet olarak katılmış.

    POMPEİ VEZÜV (5)

    İnsanlığın ilgi alanına yaklaşık 250 yıl önce giren Pompei eskil kentine Stabia Kapısı’ndan girer girmez kusursuz bir tiyatro ile karşılaşıyoruz. Yarım tiyatro biçemli yapı sayısını bilemediğimiz kadar çok olan Anadolu’dakilere  benziyor. Yunan biçemli. Ama, Pompei Yunanlı olduğu kadar Romalı bir kent. Doğusundaki Roma biçemli amfitiyatrosu bunun en sağlam kanıtı.

    POMPEİ AVLU (2) POMPEİ AVLU POMPEİ TİYATROPOMPEİ TİYATRO (2)

    Kentin Marina, Vezüv, Stabia ve Sarno adlarıyla anılan kapıları var. Stabiana, Abbondanza ve Marina ise ana caddeleri.

    POMPEİ VİA (2)

    Kentin cadde ve yolları ölçülüp biçilerek yapılmış. Yollara belirli aralıklarla yerleştirilen yükseltiler yağmurlu günlerde yayaların üzerinden yürümesi için tasarlanmış. Atlı arabaların güvenli şekilde geçişine izin veren bu yükseltilerin bir tür hız kesici olarak da mı tasarlandığını aklımıza getirmeden edemiyoruz.

    POMPEİ LAKA

    Pompei’nin içlerine ilerleyip Forum’a ulaşılıyor. Kentin kalbindeyiz.

    POMPEİ MEYDAN (2) POMPEİ MEYDAN (3) POMPEİ MEYDAN

    Apollon Tapınağı Forum’un birincil yapısı. Yalnızca yayaların kullanımı için tasarlanmış.

    P1110401

    Pompei kentinin bir başka önemli özelliği çok sayıda hamamın varlığı. Kadınlar ve erkekler için farklı tasarımları olan Pompei hamamları tarım yapan, üreten, ticaretle uğraşan ama tüm bu etkinlikleri arasında spor yapmayı unutmayan kent halkının hijyenine verilen önemin de göstergeleri olarak boy göstermekte!

    POMPEİ HAMAM KUBBE POMPEİ HAMAM KURNA

    Pompei halkı tüm bunların yanı sıra tiyatroya da düşkünmüş. Geleneksel biçemli tiyatro bunun canlı kanıtı. Eliptik biçimli amfitiyatro ise gladyatör dövüşlerinin mekânı olmuş.

    Pompei’de Mısırlı tanrı İsis’e rastlamak kimseyi şaşırtmamalı! Tüccar Pompei, İsis’i İskenderiye’den kente taşımış. O dönemde de bir tür küreselleşmeden söz etmek olası bu örnekten yola çıkarak.

    Venüs kültünün dikkat çekiciliği Pompei’nin aşka bakışını ve bu kavrama verdiği önemi yansıtması bakımından önemlidir. Priapus’un varlığı bu imgeyi tamamlamaktadır. Erotizmin bu denli baskın olduğu yerde genelevlerin varlığı da şaşırtıcı olmasa gerek. yol gösterici olarak kullanılan imge ilginç!

    POMPEİ ZEMİN FİGÜR

    Ayrıca, Roma mitolojisinin en büyük tanrısı Jüpiter’in adını taşıyan tapınak da unutulmamalı! Boşuna değildir en büyük gezegene Jüpiter adının verilmesi. Güneşe en yakın gezegen olan Merkür’ün aynı zamanda Pompei kentinin önemli uğraş alanı olan ticaret tanrısının adı olduğunu da ekleyelim.

    POMPEİ YIKINTI (2)

    Kazılar sonucu çıkartılan nesnelerin sergilendiği depolar ve cam bölmelere de göz atılmalı! Başta amforalar olmak üzere pek çok nesnenin yanı sıra Vezüv’ün gazabına uğrayan taşlaşmış insan kalıntıları 79 yılının sıcak 24 Ağustos gününe yolculuğa çıkartmış oluyor ziyaretçileri.

    POMPEİ AMFORA POMPEİ İNSAN (2) POMPEİ İNSAN (3) POMPEİ İNSAN (5) POMPEİ İNSAN

    Dünyanın başka pek çok yerine zamanın durduğu yer yakıştırması yapılır. Bir hata ve yanılsama söz konusudur. O yerlerin hemen hiç birisinde zaman Pompei’de durduğu gibi durmamıştır. Vezüv tanıktır ki; 79 yılının 24 Ağustos günü Pompei’de durmuştur yaşam. Hem de sonsuza dek hiç sürmemecesine! Öpüşürken, sevişirken, yürürken, alış veriş yaparken, ekmek ya da şarap yaparken taşlaşmış insan fügürleri cansız kanıtlarıdır bu zaman durmasının! Dehşeti uzaklardan izleyip belgeleyen Genç Plini gibiler dışında Pompei kentinin içinde olup da sağ kalabilen yoktur Vezüv’ün gazabından!

    Ceyhun Balcı, 23.07.2014

     

     

  • HRRIYE~1

    KIRK YIL SONRA

    Gazze’de yaşananların acısıyla içimizin kavrulduğu bugünlerde Kıbrıs’ı unutabilir miyiz? Kırk yıl önce bugünlerde insan onurunu kurtarmak, barışı egemen kılmak için Türk askeri Kıbrıs’a çıkmasaydı, belki de bugün Kıbrıs Türkü’nü anımsayan bile kalmayacaktı. Çok daha köktenci bir “olmak ya da olmamak” durumu yaşayan Kıbrıs Türkü Kıbrıs Barış Harekatı ile yaşama dönmüş oldu.

    1963’te başlayan tehdidin uçak uçurmanın ötesinde tepki görmediği adada Rumların, Türklerle alay etmek için “Bekledim de gelmedin!” ezgisini kullandıkları söylenir.

    Türkiye’nin hemen her yanı karşıtlarıyla çevrilmişken Kıbrıs konusunda köktenci bir tutum içinde olabilmesi, bugünkü İslam coğrafyasında tekil olan İsrail’in buna karşın öndeliğini sürdürmesi olgusunu sorgulamayı kaçınılmaz kılıyor.

    Gazze’de de püf noktası antiemperyalist tutumdur. Tıpkı, Kıbrıs’ta Türkiye’nin takındığı tutum gibi.

    Kırk yıl sonra anılara yolculuk hoşuma gidecek!

    Ecevit markalı Kıbrıs Harekatı, Ecevit’i ve elbette partisini iktidara taşıyabilirdi. Unutmam olanaksız! O yıllarda da sağ partilerin oy deposu olan Orta Anadolu kentlerinde bile Ecevit sayılır, sevilir olmuştu! 1977 seçimleri tanığımdır! O yıllarda şimdiki gibi el çabukluğu ve el uzunluğu olmadığı için sonuçlar bir hafta sonra bile kesinleşmemiş olurdu. Ecevit seçimle değilse bile transferle iktidar olabildi. Olabildi ama, sanırım pişmanlık tohumları da ekildi. Berbat deneyim, iktidara yaklaşan Ecevit’i ve partisini gözden düşürürken; izleyen yıllardaki sağ-sol görünümlü kanlı hesaplaşmalar yalnızca Ecevit’in değil ülkenin de kara yazgısının ağlarını örmeye başlıyordu.

    Bundan 40 yıl önce 20 Temmuz’da Muğla’da ana-baba köyü Karaböğürtlen’deydik. Tatillerin önemli bölümü orada geçirilirdi. Kuş uçuşu bir kaç mil ötedeki Yunan adaları heyecan yaratmaya yetiyordu. Gün boyu uçan keşif uçaklarının uğultusu bugün de kulaklarımdadır. Bir de karartma gecelerini unutamam! Bizim köyde o tarihte henüz elektrik olmadığı için konutlarda karartma sorunu yoktu. Motorlu taşıtların yollarda jandarma tarafından denetlendiğini, önlem almayanların farlarının koyu renge boyandığını belleğimin unutulmazlar sekmesine silinmemecesine kazımışım.

    Bir yaza iki Kıbrıs harekatı sığınca okula dönüşte arkadaşlarla konuşacak epeyce şey birikmiş oluyordu.

    Eskişehir’de yatılı okul yıllarımdı. Orta 3’ün ilk okul günü dayanışma ve arkadaşlığın ileri boyutta olduğu okulumuzda hasret giderme fırsatı demekti. O ilk günün akşamında, etüdde, yapacak ödev, çalışacak ders olmamasından da yararlanarak Kıbrıs’ı saatlerce hem de hararetle konuştuğumuzu nasıl unutabilirdim?

    Kıbrıs Barış Harekatı’nı 40. yıldönümünde de anlamından kopartma çabalarının sonu gelecek gibi görünmüyor. Kocatepe muhribinin batırılması efsanesine sayfalar ayıranlar, o harekatın sonrasında Kıbrıs’ta bayrak direğine tırmanan şaşkın Rum bir yana bırakıldığında kimsenin burnunun kanamadığını yazmaktan kaçınıyorlar.

    Kırkıncı yıldönümünde Kıbrıs Harekatı’nın birincil unsuru olan Deniz Kuvvetleri sözcüğün tam anlamıyla yerle bir edilmiş durumda!

    Bugün İsrail’e öfke kusar görünenlerin düzenbazlığı tüm yalınlığıyla ortadadır. Ama, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ı kurtaran Türk Donanması’nın yokluğunda Kıbrıs Rumlarının, İsrail ile el ele, kol kola yeraltı kaynaklarına egemen olma yolunda olduğu da göz ardı edilmemelidir.

    Kıbrıs çıkartmasında gösterdiği kahramanlıklarla adını bir tepeye veren (Zafertepe) Muzaffer Tekin de bir başka Ergenekonzededir. Mahpus damından anurunu ve gururunu değil ama sağlığını yitirerek çıkmıştır. Ona ve onun kişiliğinde Kıbrıs’ta kanlarını döken, canlarını verenlere saygılar sunalım!

    Kırk yıldır barış adası olan Kıbrıs’tan vazgeçme eğilimlerinin varlığı bile yeterince hazin ve üzücü değil midir?

    Ceyhun Balcı, 21.07.2014

  • GAZZE Mİ DEDİNİZ?

     

    gazze-haritasi

     

    GAZZE Mİ DEDİNİZ?

    Bir kez daha Gazze sorunu gündeme oturdu! Ara sıra uykuya dalsa da Filistin sorunu hep var oldu! Sosyal medyada bir arkadaşım iletince haberdar oldum. Mesut Özil Dünya Kupası’nda elde ettiği kazancı Gazze trajedisinden zarar görenlere bağışlamış. Övgüye değer bir davranış! Umarım doğru yere yapmıştır bu bağışı! Bu türden insanlık dramlarını kullanan bir sektör oluştu dünyada. Parasal bağışların fazlaca müşterisi var. Yerine ulaşmadan ele geçiren, üzerine oturan bir uyanıklar topluluğu küresel ölçekte etkin durumda.

    Mesut Özil gibi parası olanlar parasını bağışlayabilir. Ancak, bu kurguda eksik olan akıldır!

    Bugüne dek Gazze ya da Filistin konusunda yapabildiğimiz tek şey gözyaşı dökmek oldu! Gözyaşlarımız sel olsa bu tabloyu yaratanları önüne katıp sürükleyebilirdi. Olmadı, olamadı, olamazdı!

    Vicdan, merhamet ve insanlık gibi gramajı olmayan değerler üzerinden yaklaşıldığında bu gibi sonuçlarla karşılaşmak son derece olağan!

    Konuya gelelim!

    Bu sorunda hedef İsrail olmamalıdır! Yanlış algılanmasın! İsrail masumdur demek istemiyorum!

    Ama, İsrail’i bu denli sınır tanımazlaştıran sözde karşıtlarına da değinmek lazım!

    İsrail, 28 bin km2 yüzölçümü ve 8 milyonluk nüfusu ile ülke ufağı bir devlet. Sağı, solu, önü ve arkası Müslüman. Yeraltı kaynakları bakımından da varsıllıkla çevrili olan İsrail her bakımdan yoksulları oynuyor. Emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olma işlevi İsrail’in biricik özelliği.

    Bunlara karşın Arap Dünyası Filistin sorununu çözme gücüne sahiptir. İsrail’in önde gelen koruyucusu ABD dünyada üretilen petrolün % 25’ini tüketmektedir. Filistin sorununun yumuşak karnı tam da burasıdır. Yetmişli yılların ilk yarısında petrol ihraç eden ülkelerin tüketenlere yönelik eylemi anımsanmalı.

    Bugün Türkiye’yi yönetenlerin “one minute” ve “Mavi Marmara” türünden  tiyatroya eşdeğer yaklaşımları yanıltıcı olmasın! İsrail jetlerine akaryakıt sağlayanların bu konuda ciddiye alınmaları için hiçbir gerekçe yok!

    Tablo çok açıktır! Filistin trajedisinde başrol oyuncusu İsrail gibi gözükse de sorunun kaynağı Müslümanlardır. Onların akılsızlığı diğer zenginliklerini önemsiz kılmaya yetmektedir. Filistin konusunda döktükleri gözyaşları bu akılsızların akılsızlıklarını saklamaya yetmemelidir. Gözyaşları da formalite gereğidir. Ortaçağ karanlığından çıkamamış aşiret devletlerinin bu halleriyle Filistin konusunda ellerinden gelebilecek hiçbir şey yoktur. İsteseler bir günde çözebilecekleri bu sorunu bilerek çözmemektedirler. Çok iyi bilirler ki; bu sorun çözüldüğünde kendileri de çözüleceklerdir. Başka deyişle koltukları tarihe karışacaktır.

    Siz hiç kendi isteğiyle koltuğunu bırakmış ortaçağ artığı gördünüz mü?

    Filistin için gözyaşı dökmeyi bırakıp akıl yürütmekte yarar var!

    Filistin sorunu, din sopalı tiranlığın insanlığı düşürdüğü durumun özetidir!

    Ceyhun BALCI, 18.07.2014

     

     

  • VENEDİK ADALARI

    VENEDİK ADALARI
    LİDO, MURANO, BURANO…

    adsız2

    Suda yüzen, kendisi de adacıklar topluluğu olan Venedik’in bir de adaları var! Günümüzde Venedikliyi bıktıran sayılara erişen gezginler geçmişte Venedik tacirleri olarak boy göstermekteydi. Varlığını suya ve ticarete borçlu olan Venedik öteden beri denizcilik ve onun önemli bir parçası olan ticaretle yoğurulmuş.

    Venedik, Adriyatik kıyısında yer almakla birlikte Adriyatik’e hasrettir. Lido Adası tıpkı bir dalgakıran gibi set çeker Venedik’in önüne. Böylelikle, Venedik Lagünü oluşur. Venedik’teki her hangi bir rıhtımdan bineceğiniz tekneyle doğuya yol aldığınızda lagün içindeki önemli üç adaya ulaşırsınız.

    Murano, Burano ve Torcello!

    Murano ve Burano’yla yetindik!

    Doğuya ilerlerken sağımızda boylu boyunca uzanan Lido uzunca bir süre eşlik etti yolculuğumuza. Lido kumsaldan oluşan ince, uzun bir sahil şeridi! On bir kilometre uzunluğundaki ada her yılın Eylül ayında Venedik Film Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. Lido kumsalıyla Adriyatik sefası yapma olanağı sunuyor meraklısına. Tarihte ise, 1202’deki 4. Haçlı Seferi öncesinde binlerce askere yola çıkış noktası olmuş. Şerit biçimli Lido adasına ün kazandıran bir başka özellik de adada geçen yüzyılın ilk yarısında patlama yapan genelevler olmuş.

    Venice_Film_Festival_logo.svg

    Venedik’in gezginleri büyüleyen görkeminin yanı sıra geçmişteki varlığını borçlu olduğu ticari yapılar da Murano yolunda solumuzdaki kıyı boyunca sıralanmıştı. Venedik Lagünü, Roma döneminden başlayarak hemen her dönemde önemli meta olan tuz üretiminin merkezi olmuş. Kıyı boyunca sıralanmış depoların pek çoğunda tuz saklanmış. Öylesine önemli bir değer olmuş ki tuz, Latincesi sale sözcüğünden İngilizce salary, yani aylık, maaş kavramı türetilmiş. Anlaşılacağı gibi geçmişte emeğin karşılığını ödemede bile kullanılmış tuz.

    VENEDİKTE TUZ HALİ

    Murano adası rıhtımına adım atar atmaz kendimizi cam atölyesinde bulduk. Cam işleme gösterisini alışveriş izledi. Özellikle, kadınların burada üretilmiş takıdan, süs eşyasına varıncaya değin geniş yelpazedeki ürünlere hayır demesi oldukça güç! Grupların biri diğerini izlediği için alışveriş biter bitmez adayı terk ediyoruz. Yoğun bir gezgin trafiği var anlayacağınız. Bugüne kadar yaşatılan cam sanatının geçmişi XIII. yüzyıla dayanıyor. Bu işin Murano’da yalıtılmış bir alanda yapılmasının nedenine ilişkin iki olasılık var. Birincisi, kendince sırları olan bu sanata ilişkin püf noktalarının bu şekilde korunması. Diğer olasılık ise, yüksek dereceli fırınların yarattığı yangın tehlikesinin Venedik’ten uzak tutulması çabasıdır.

     

    MURANO CAMEVİMURANO CAM SANATI (9)

    MURANO CAM EVİ İÇİ (2)

    Bir sonraki adamız Burano!

    Canlı renkleriyle eski yapıları, eğik çan kulesi, kanalcıkları, adacıkları ve köprücükleriyle minyatür Venedik’te gibiyiz. Burano’da 3000 dolayında insan yaşıyor.

    BURANO RENKLİ EVLERBURANO KANAL (2)

    Ada yerleşime 6. yüzyılda Roma döneminde açılmış. Kadınlarının el emeği, göz nuru ürünü iğne oyalarıyla ünlenmiş. XVI. yüzyılda Burano’nun iğne oyaları Venedik egemenliğindeki Kıbrıs’a kadar yayılmış. XIX. yüzyılda gerileme gösteren iğne oyacılığı, okulunun açılmasıyla yeniden patlama yapmış. Zaman alıcı ve emek yoğun bir ürün! Doğallıkla da pahalı.

    P1120254 P1120255

    Buranolu ünlü müzisyen ve besteci Baldassero Galuppi’nin (1706-1785) yontusu adanın ana meydanını süslüyor.

    P1120251

    Bataklığın üzerinde yapıldığı için zamanla eğilen çan kulesi Burano’nun uzaklardan seçilebilen bir başka özgün yapısı.

    P1120270P1120252

    Dönüş yolunda Venedik’i bir kez daha panoramik olarak görme fırsatı yakalayacağımız için seviniyoruz!

    VENEDİK KIYI (2)VENEDİK ANTREPOVENEDİK KIYISIVENEDİK KİLİSE (2)

     

  • indir

     

    YENİ TÜRKİYEDE CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ
    Prof Dr.Coşkun Özdemir

    Yaşamsal önemdeki bu seçimler konusunda medyada ve TV lerde çeşitli görüşler ve tartışmalar izliyoruz.CHP ve MHP ortaklığının cumhurbaşkanı adayı Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu cumhuriyetçiler , Atatürkçüler , ulusalcılar ve özellikle İşçi Partisi tarafından kıyasıya eleştiriliyor ,karalanıyor.Bu grupların öteki aday Tayyip Erdoğan hakkındaki son derece olumsuz görüş ve düşünceler taşıdıklarına kuşku yok.Ama bu seçim kampanyasında İhsanoğluna karşı çıkan sesler daha bir yüksek perdeden dile getiriliyor.Yıllardan beri cumhuriyet değerlerini, cumhuriyet kazanımlarını birer birer yok eden, laikliğe karşı ,toplumu adım adım İslamcı bir vesayet altına doğru sürükleyen ,üniversitelere kökten dincileri dolduran, TUBA;TÜBİTAK gibi bilim yuvalarını dağıtan, sanata sansür koyan,medyaya, yargıya açıkca müdahale eden, bir cemaatle işbirliği halinde yüzlerce binlerce suçsuz insanın hapislerde yatmasına, çürümesine, ölmesine, ailelerin perişanlığına yol açan,gezi olaylarında ölümlere yol açan şiddeti öven , iflas etmiş bir dış politikanın sahibi bir iktidarın ardı ardına yalan söyleyen lideri bu tartışmalarda bu sabıkaları ile anılmıyor Bu çağdışı yönetimle ülkenin nerelere sürüklendiği yeterince konuşulmuyor.Sanki o yaptığı bazı hataların yanı sıra çok sayıda başarıya da imza atmış bir liderdir.
    Oysa gerçek, ülkenin yurtseverlerini derin kaygılar içine sokan ,umutsuzluk , ve karamsarlığa sürükleyen Otokrasi hedefli eşsiz ! bir Tayyip Erdoğandır O .Ama O ve yandaşları bu ülke tablosunu halka YENİ TÜRKİYE diye takdim etmek(yutturmak) cüretini göstermektedirler.Şaşılası bir olgu da bu kir, pas, yolsuzluk, hırsızlık, yağma, hukuksuzluk, muhaliflere reva görülen şiddet, eziyet ortamında halkın hala bu iktidara ve onun liderine % 50 ye yakın oyla destek vermesidir.Bu ülke halkının ta 40 larda başlayan bir ihanetle çağdaş bir eğitimden yoksun bırakıldığı ,birey olmasına, bilinçlenmesine olanak tanınmadığı yadsınamaz bir gerçektir .Ancak bu yoksunluğun bu olumsuzluktaki payını hesaba katsak bile, yine de helal para,alın teri , fakirle ekmeğini paylaşmak ,konukseverlik,merhamet, yardımseverlik büyüğe ,öğretmene saygı gibi geleneksel erdemler sahibi bu halkın, bu
    milyonların bu kirlenme bu yozlaşma bu adaletsizlik bu zulüm karşısında sesiz ve tepkisiz kalması hatta destek vermesi çok hazin ve çok gariptir Benim çocukluğumdan beri tanıdığım halk değildir bu..Tartışmalarda halkın bu şaşılası davranışı hiçbir şekilde dile getirilmiyor, halkın tercihleri kutsal sayılıyor..Oysa bu çok yadırganacak davranış iktidarın hukuk dışı eylemlerinin meşruiyetini sağlıyor ve böyle yorumlanıyor Yüzde 1400 artan kadın cinayetleri, cinsel tacizler, çocuklara tecavüz, futbol dünyamızda tanık olduğumuz şiddet , düşman kamplara bölünen halk gibi dramatik olaylar ve gelişmelerle şekillenen kaygı verici bir değişim gösteren bu toplumun iyi bir analizi yapılmalı. Toplumun böyle bir yönetimle her yeni gün, nerelere sürüklendiğini acılar içinde izliyoruz . .Böyle dehşet verici bir değişimin baş sorumlusu cumhurbaşkanı adayının bu sabıkaları asla yeterince dile getirilmiyor O, çok olağan çok normal, önemli nitelikleri olan bir aday gibi ele alınıyor.Öte yandan garipsenecek bir olgu da Ekmeleddin beyin adaylığına olanca şiddetle karşı çıkan özverili yurtseverlerin, o aklımızda ve gönlümüzdeki aday olmasa da(olamazdı) onu karalama ve yıpratmanın Erdoğanın, AKP noterliği görevini yapan Gülden sonra Atatürkün Çankayadaki koltuğuna oturma felaketini getireceğini , göz ardı ediyor olmalarıdır.Ekmeleddin bey zarif bir insan görüntüsü veriyor.Bizi hoş görsün biz öncelikle Tayyip Erdoğan karşıtı oy kullanacağız Yurtseverler umarım buradaki yanlışlığı bağırlarına taş basarak fark edeceklerdir.10 ağustosun yıllardır çektiğimiz yürek ağrılarımızın dinmesine bir başlangıç olmasını diliyorum.
    coskunoz@superonline.com .

  • 10 AĞUSTOS ÜZERİNE

    10 AĞUSTOS’U BOYKOT

    Ali Nejat Ölçen

    NEJAT-ÖLÇEN-Yıl-1995-282x300

    Yüksek Seçim Kurulu davranış ve kararlarıyla toplumun güvenini yitirmiştir. O kurul 10 Ağustos seçiminin sonucunu şimdiden saptamış, halkın istencinden (iradesinden) koparıp, R.T.Erdoğan’ın iradesine bağlamıştır. R.T.Erdoğan’ın 10 Ağustos seçimine başbakan olarak katılmasına ilişkin YSK kararı başka nasıl açıklanabilir! R.T.Erdoğan’ı BOP eşbaşkanı olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin görevlisi kabul etmemiş olmalı! Neden ne olursa olsun:

    1.Yüksek Seçim Kurulu (YSK) AKP iktidarının yan kuruluşudur. Bu niteliğiyle Cumhur-başkanı seçiminin sonucunu önceden saptamış, R.T.Erdoğan’a Çankaya’nın kapılarını açmış, hukukun, adaletin, eşitliğin ve kamusal ahlâkın dışına çıkmıştır. Güvenilemez bir kurumdur o. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok farklı bir başka yasal kuruluş tarafından gerçekleşmesi savını o nedenle önceki iletilerimde ileri sürmüştüm. Cumhurbaşkanı’nı halk seçecekse, YSK devre dışı kalmalıydı.

    2. R.T.Erdoğan’ın yerine Bay Ekmeleddin’in seçilmesini savunan ya da sandığa gitmeyi önemli görenlere soruyorum: Bay Ekmeleddin, R.T Erdoğan’ın daha kibar olanıdır.Mustafa Kemal Atatürk karşıtı eğitim sürecinden geçmiştir. Küresel görüşün temsilcisi olduğu için kimseyi incitmemeye de özen göstererek ve sırtımızı okşayarak toplumu uysallaştırarak BOP’un gereklerini yerine getirmeyeceğini düşünebilir misiniz?Tersine; toplumsal tepkiler sönümleşecek. Ilımlı Islam devletine karşıt yurtsever dinamikler uysallaşacaktır. Ve yine soruyorum: Bir kez olsun, Bay Ekmeleddin, Türkiye’nin emperyalizme karşı tam bağım-sızlığından söz etti mi! Hukuksuzluğun hukuklaşmasını dile getirdi mi! Silivri Hasdal cinayetlerini kınadı mı! Tersine Mustafa Kemal Atatürk dönemini “sopalı iktidar” olarak niteleyen o değil mi?

    Çankaya’ya R.T.Erdoğan değil de Bay Ekmeleddin yerleşmiş olsun; Türkiye’mizin ABD-AB emperyalizmine karşı varlığının korunacağını düşünebilmek olanaklımı? Hayır, çünkü, R.T.Erdoğan’in BOP eşbaşkanlığını yürütecek bilgi ve kültür düzeyinde olmadığı saptanmış ve beyzbol sopasıyla bu açıklanmıştı. Daha bilgili, esnek, sırt okşayıcı ve donanımlı birinin BOP eşbaşkanlığını üstlenmesi gerekiyordu. “Pentagon+Beyazsaray” ikilisinde ortaklaşa uygulamaya konulan karar budur ve şimdi Misak-ı Milli sınırlarımızı kuşatan adına vatan dediğimiz toprağımıza, ulus+devlet bütünselliği koşulunda sahip çıkabilme sorunu ile karşı karşıyayız.

    3.Seçime katılım oranı %50’lerin altına indiğinde, seçim halkın iradesinin değil YSK kararının sonucu olduğu için Çankaya’nın, gasp edildiği tescil edilmiş olacaktır. AKP’ye karşı toplumsal direnişin kitleselleşmesi süreci ancak böyle başlayabilir. R.T.Erdoğan’dan kurtulmayı,ancak R.T.Erdoğan sağlayabilir. Mustafa Kemal Atatürk’e yeniden sahip çıkmamız onun zararlarının sonucu değil mi? Aslında onun kötülükleri ve, zararları, ondan kurtuluşu hızlandıracaktır. Jung’un sosyal psikolojisi bunun böyle olacağını öğretiyor.

    4. Toplumsal direniş, kulağa hoş gelen bir deyim. Fakat, acaba öylesi toplumsal direnişi siyasal iktidar değişimine, ekonomisi ve dış politikasıyla bağımsız Türkiye idealine ulaştıracak amaç+karar+kültür hangi partide mevcut! Yanıtsız kalan temel sorun bu. Siyasal Partiler içinde yalnız Doğu Perinçek’in İşçi Partisi bu işlevi üstlenecek konumda fakat, kitleselleşemediği için gerçekleştirmenin politik gücüne sahip değil.

    5.Emperyalizme karşı toplumsal bilinç, 10 Ağustos’u boykot ederek, Çankaya’da kendi içimizdeki yurtsever seçkin birinin yer alması sürecini başlatabilirdi. Bu olanak yitirildi. Şimdi bir tek seçenek kaldı: BOP ‘un öngördüğü 10 Ağustos’u boykot etmek. Çankaya, Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankayası olabilmeli. Boykot, toplumu bu amaca yöneltecek tek çözüm biçimidir, Gerekçesi YSK’nın 10 Ağustos seçiminde ulusal iradeyi hiçe sayan kararından kaynaklanmaktadır. Çünkü, o kurum R.T.Erdoğan’ın arka bahçesine dönüş-türülmüştür. Bay Ekmeleddin’den yana olmak, R.T.Erdoğan’a karşı çıkmak değildir. R.T.Erdoğan’dan daha bilinçli olanına Çankaya’yı teslim etmektir.
    Böyle biline çare buluna.16.7.2014
    Saygılarımla.
    Dr.Ölçen.