• Resim

     

    BOZUK PLAK

    Bozuk plak bir süre ara verdikten sonra yeniden çalmaya başladı!

    “Ege Denizi depremi İstanbul depremini tetikler mi?”

    Bu tutumu cehalet, saygısızlık ve akılsızlıkla tanımlamak yeterli olur mu? Gök gürlemesi, şimşek çakması ya da yeni bir güne uyanmak kadar doğal bir olay olan depremi bu denli korku ve ürkü gerekçesine dönüştürmek başka nasıl açıklanabilir?

    İstanbul ülkenin beşte birini barındıran bir kent! İşte akılsızlığın başladığı noktadır bu! Ülkenin beşte birini gettoya doldurup, ekonominin varını, yoğunu küçük bir alana boca edip kaygılanmamak elbette ki olanaksız! Üzerinden 15 yıl geçmiş olan Marmara Depremi’nde İstanbul’un nüfus ve ekonomi yoğunluğunun ivedilikle seyreltilmesi gereği dile getirilmişti. Dini, imanı para olan akıllılarımızın bu gibi akılcı öğütlere kulak asmayacaklarını kestirmek güç değildi. İstanbul o günden bu yana daha da büyüdü, yoğunlaştı.

    Başka birçok felaket gibi Marmara Depremi de deneyime dönüşemedi haliyle!

    Üçüncü köprü ve havaalanı bahanesiyle kenti azmanlaştıran, kalan yeşilini de kurutan yaşam düşmanlarının aklına gelebilecek olan deprem korkusu dünden bu yana medyamızın biricik konusu oldu. Biraz da bugün konuşulduktan sonra, yarına iz bile kalmayacaktır depremden.

    “İstanbul’u tetikler mi…” yollu sorular insanı insanlığından utandıran boyutlara erişti! Gökçeada, Çanakkale, Kütahya, Bingöl, Ağrı, Erzurum, Elâzığ ya da bir başka yurt köşesi yanabilir, yıkılabilir, yok olabilir!

    Yeter ki, İstanbul’a bir şey olmasın! Orada kurulan saadet çarkı dönmeye devam etsin! İnsan uygarlığının sonunu getirmesi kaçınılmaz olan sınırsız büyüme sürüp gitsin!

    İstanbul’a bir şey olursa düzenbaz, ahlâksız, namussuz, çıkarcı ve karanlık kafalar da tarihe karışabilir! Sefil ve rezil anlayışlarının altında kalmaktan korkanların sorusudur “İstanbul depremi tetiklenir mi?”

     

    Ceyhun BALCI, 25.05.2014

  • O, hâlâ eskrimin en iyisi

    Çetin SUSAN, Aydınlık, 24 Mayıs 2014

    Resim

    Değişik dallarda, sayıları fazla olmayan şampiyonlarımız vardı.

    Temiz şampiyonlarımız!

    En profesyonelleri bile, “amatör” olan… Günümüzle kıyaslanmayacak, sınırlı olanaklarla ve karşılıklarla çalıştılar, yarıştılar. İnanılması güç başarılara, derecelere imza attılar. Gün geldi, aktif spor yaşamları bitti. Kimi sporun içinde kaldı, kimi köşesine çekildi, kimi artık aramızda değil… Bir zamanlar hepimize ezberlettikleri adlarını şimdi anımsayamayan toplumsal hafızamıza inat; “Sizi unutmadık!” diyoruz.

    Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin, “Kadın ve Spor” ödülüne layık gördüğü Özden Ezinler, bugün de eskrim tarihimizin en iyi derecelerinin sahibi.

    Düş Hekimi’nin, “50’ler ve 60’lar, doğmak için en torpilli yıllardı” dediği dönemin başında dünyaya gelmiş Özden Ezinler. Türkiye onu, 1971’in Ekim’inde tanıdı. Kimi evlerde olan siyah-beyaz, kumandasız televizyonların karşısına yüz binleri mıhlayan, İzmir’deki Akdeniz Oyunları’nda. Uğur Dündar’ın, TRT spikeri olarak anlattığı yarışmalarda… Memleketin, o tarihe dek gördüğü en büyük spor organizasyonuydu.

    Diğer yandan, 12 Mart dönemi olanca hışmıyla sürüyordu. Sıkıyönetim günleriydi, partiler, gazeteler kapatılıyor, tutuklamaların sonu gelmiyordu. Oyunlar devam ederken, Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkûm edilmişti.

    15 ülkenin 18 dalda yarıştığı oyunları Türkiye, toplam 45 madalyayla kapatırken, kadınlardaki tek madalyamız Özden Ezinler’in flöre dalında kazandığı gümüş oluyordu. Bu başarısı, kendisine, o zamanlar çok değerli olan “Yılın Sporcusu” ödülünü de getirecekti.

    Bugün, her yeri zapt eden hoyratlıklara, görgüsüzlüklere aşina gözleriniz, Özden Ezinler gibi bir hanımefendiyle karşılaşınca, siyahtan beyaza geçmiş gibi oluyor. Nezaket ve tevazu kavramlarını hatırlıyorsunuz. Sanki, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin birkaç yıl önce ödüllendirdiği insan, sanki onca başarının sahibi o değil… Eminim ki, yazının başlığı bile kendisini mahcup hissetmesine yol açacak…

    – Eskrim, kolay akla gelen ve erişilen bir dal değil, nasıl ve ne zaman başladınız?

    Eskrime, 16 yaşında, İstanbul Kız Lisesi 2. sınıftayken, okulda başlayan eskrim çalışmalarında başladım. Ortaokul 1. sınıftan beri atletizm yapıyordum. Çeşitli mesafeler koşuyordum, uzun, yüksek atlıyordum. İstanbul içi derecelerim olmuştu. Eskrimi tanıdıktan sonra atletizmden ayrıldım ve eskrimci oldum.

    – Sporcunun motivasyonunu, eğitim düzeyi, sosyal çevre ve sosyal statü etkiliyor mu seçilen dala göre?

    Motivasyonundan öte, performansını ve başarısını kesinlikle etkiliyor . Hangi spor dalını seçtiğinize göre elbette.

    – Aktif sporculuğunuzu noktaladığınızda, ne kalmıştı elinizde?

    Aktif sporculuğu halen de bırakmış değilim esasında. Veteranlar arası müsabakalara katılıyorum. Türkiye’de veteran oyuncu pek olmadığı için, imkanım elverdiğince yurt dışındaki müsabakalara katılıyorum.

    Ama performans sporcusu olarak eskrim yapmayı bıraktığımda, maddi olarak elimde sadece kupalarım, madalyalarım vardı. Bir de kendime büyük güvenim ve de prestijim… İyi bir eskrim bilgim vardı, çok saygıdeğer hocam rahmetli Rıza Arseven sayesinde.

    – Eskrim uğruna, kaybettiğiniz, ıskaladığınız şeyler oldu mu?

    İnsan zaten her durumda bazı şeyleri ıskalayabiliyor. Ne yaparsanız yapın başka bir şeyleri kaçırabilirsiniz. Ben pişmanlıkları sevmiyorum. O yüzden de bu konuları çok düşünmek istemem genelde. Gazeteci olmak istiyordum, gazetecilik okudum ama bitirince de eskrimi tercih ettim. Bu benim seçimimdi tamamen. Aslında, tekrar dünyaya gelsem gene aynı yolu seçerdim gibi geliyor. Eskrimi seviyorum, çok şeye değer buluyorum.

    – Konservatuvarda yıllarca hocalık yaptınız, sanatla eskrimin kesişme noktası nedir?

    Konservatuarda sahne performansı gösterecek olan her öğrenci, yani tiyatro, opera, bale bölümü öğrencileri eskrim dersi almak zorundaydılar. Ben de o dönem tiyatro eğitimi aldım ve derslerde felsefi olarak eskrim ve sahne performansı arasındaki yakın ilişkiyi daha iyi kavrayabildim. Eskrim, esasında bizzat sanatsal yönü olan bir spor. Estetik açıdan ve kişinin yaratıcılığını kullanabilmesi açısından en başta. Eskrim öğrenimi sırasında yapılan derslerin özünde, kişinin kendini fiziksel ve ruhsal denetleyebilmesi, aklını ve bilgisini durum gereği kullanabilmesini öğretmek yatıyor. Bunları yaparken, birçok şeyi de aynı anda becermek gerekiyor. Öğrenilen hareketlerin kombinasyonu, uygulama zamanı, ritmi kişinin kendi oluşturduğu bir bütündür ki, bu yaratıcı olmayı gerektirir.

    – Şimdi neler yapıyorsunuz?

    Şu anda 48 yıldır içinde bulunduğum TED Kulübü’nde, eskrim bölümünün yönetimini üstlenmiş durumdayım. Benim esas sevdiğim şey eskrimi bilfiil oynamak olduğu halde, bu işleri de yapacak birisi gerekli ve bu dönemde bu kişi ben oluyorum. Sonuçta, gene vaktimin çoğunu kulübümde, eskrimle iç içe geçiriyorum.

    – Aileler çocuklarını, niye futbola, basketbola, jimnastiğe değil de eskrime göndermeliler sizce?

    Top bulduğunuz her yerde, topla oynanan bir oyun oynayabilirsiniz. Profesyonel olmadıkça, bunu bir hocadan öğrenmeniz çok gerekmeyebilir. Ama eskrim, oynamadan önce, bir hoca ile karşılıklı çalışmanın zorunlu olduğu bir spordur. Bu öğrenimin aslında çocuğa kazandırdığı çok şey vardır. Kontrol, konsantrasyon, çabuk tanıma, çabuk reaksiyon gösterme, sinyalleri değerlendirme, çabuk karar verebilme, mesafeyi kontrol edebilme gibi. Sonrasında, oyun sırasında bütün öğrendiği şeyleri kendi başına uygulamak, sorunu görmek, en kısa zamanda anlamak ve doğru çözümü bulmak çocuğun işi. Bütün bunları yaparken sinir sistemini kontrol etmek, azimli ve dayanıklı olmak da gerekir. Bu özellikleri zamanla ister istemez öğrenirsiniz.

    – Değerli bilgiler bunlar…

    Günümüzde gayret göstermeye ve kendi kendine sorun çözmeye pek hevesli olmayan bir nesil için, çok da uygun olduğunu düşünüyorum. Eskrim gerçekten çok farklı yararları olan, çok farklı ve çok da eğlenceli bir spor aynı zamanda. Ayrıca, eskrim çalışmalarında zaten vücut hareketleri, cimnastik yapılıyor. Top ile veya topsuz oyunlar oynanıyor.

    – Söylediğinize ikna olan veliler için, eskrime ulaşım yolu nedir?

    Bizim kulübümüzde (Tenis Eskrim Dağcılık Spor Kulübü – Hacıosman – Tarabya) çocuklar için başlangıç seviyesi olarak, yaz veya kış okullarında eskrime başlanabilir. Yakında oturan aileler için telefon, 0212 262 90 80. Ya da Türkiye Eskrim Federasyonu’nun resmi internet sitesinden bulunduğu ilin temsilcisine ulaşarak uygun yeri öğrenebilirler.

    Özden Ezinler kimdir?

    24 Temmuz 1950’de Eskişehir’de doğdu. İlkokul öğretmeni anne ve babanın, 2 kızından küçüğüydü. Yaşamı, 8 yaşında geldiği İstanbul’da geçti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 2 kızı ve 1 torunu var.

    Spor tarihimizde, olimpiyatlara katılan 3 kadın eskrimcimizden birisi ve son katılan… Eskrimde, kadın-erkek büyükler kategorisinde, gelmiş geçmiş en iyi derecemizin sahibi.

    6. Akdeniz Oyunları’nda (1971), flörede gümüş madalya kazandı. Aynı yıl Milliyet gazetesinin geleneksel yarışmasında, “Yılın Sporcusu” seçildi. 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katıldı.

    Türkiye şampiyonlukları, uluslararası turnuva şampiyonlukları ve dereceleri elde etti. 1986’da, performans yarışmalarını bıraktı. Antrenörlük, okullarda öğreticilik(eskrim) yaptı. Türkiye’nin ilk uluslararası kadın eskrim hakemi oldu. 2006’da, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından “Kadın ve Spor” ödülü, kendisine verildi.

  • Resim

     

    1919

    Uyanışın ve başkaldırışın yılı! İzmir’de Osman Nevres’le (Hasan Tahsin) uç veren ondan da dört gün sonra 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal’le ete kemiğe bürünen! Samsun’dan başlayıp, adım adım Anadolu diyerek ümmeti ayaklandıran, ondan bir millet yaratan bir avuç gözü kara insanın Mustafa Kemal’le birlikte şanlı serüveni başlattığı yıl. Anadolu’nun Kemal’e erdiği yıl mı demeli yoksa!

    Soma’da işlediği suçlarla dosyası kabarmış olan yönetsel güç ilk iş olarak 19 Mayıs yasağını anımsadı. Kutlamadan “vur patlasın, çal oynasın” sığlığını anlayanların gerçek derdi 1991’la, 1920’yle, 1923’ledir. Bu uygarlık düşmanlığının köklerini 1908’lerde ve hatta 1876’larda aramak da olasıdır.

    Gençler bu 19 Mayıs’ta Samsun’dan Ankara’ya yürüyorlar. Tıpkı ağabeyleri gibi! Bu eylemin ilk kez 1968’de yapıldığı düşünülürse babaları demek de doğru olabilir.

    Bir 78’li olarak gençliğimizin soğuk, karanlık ve kanlı bir ortamda geçtiğini biliyorum. Satın aldığınız gazete ya da dergi ile kent sokaklarında dolaşılamayan, serseri kurşunun nereden geleceğinin belli olmadığı, yapay bir düşmanlık ortamıydı özetle yaşadığımız.

    Gençliğin yozlaştırılmadan, yolundan çıkartılmadan önceki önemli eylemlerinden olmuştu 68 Samsun-Ankara yürüyüşü. Türkiye’de toplumun ve elbette gençliğin rehberini belirleme bakımından önemli bir köşe taşı olmayı hak etmişti tarihin bu parlak sayfası!

    TGB gençliğinin bu önemli sayfayı anımsaması ve bununla yetinmeyip yinelemesi faşizm bataklığında bocalayan toplumumuz için önemli bir umut ışığıdır!

    Güvencemiz 1919 gençliğini sevgiyle selâmlarken, 19 Mayıs kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 18 Mayıs 2014

    Resim

  • Resim

     

    SOMA’DAKİ ŞEYTAN ÜÇGENİ

    Güncel olduğu için Soma’dakinden söz ediyoruz. Oysa, şeytan üçgeni kömür madeni işletilen her hangi bir yurt köşesi için söz konusudur. Öfkeli, hiddetli ve kızgın olmamız doğal. Bu ortamda çizmeleriyle cankurtaranı kirletme kaygısındaki emekçi kardeş hepimizin ilgi odağı oldu. Çok sevgideğer bir ikon olduğu kuşkusuz! Ama, duygusallığa takılıp kalmak çözümsüzlük anlamına da gelecektir!

    Rödovans ile başlayalım. Dilimizin bile güçlükle döndüğü bu yabancı kökenli kavram ruhsat sahibinin madenini ikinci kişiye kiralaması olarak anlaşılabilir.  Ruhsat sahibi ise çoğunlukla devlettir.

    Madeni ruhsat sahibinden kiralayanlar taşeron kullanarak ortama üçüncü kişileri çağırmış olur. Ne farkı var diyenlere artık sendika ve hak arama ortamı kalmadığını söylemekle yetinelim.

    Bu zincirin tek gerekçesi vardır : “DAHA FAZLA KÂR!” Kutsal amacın kâr olduğu yerde güvenlikten ödün verilmesine şaşırılmaz. Daha az havalandırma, daha az bakım-onarım, daha az harcama anlamına gelir. “Fıtrat” denen ortaçağ kavramı da bu nedenle dillendirilir. Yazgıcı insanımız böylece can evinden vurulmuş olur.

    Maden emekçisi 15 bin Somalı’nın ancak % 10’u sendikalı, başka deyişle örgütlüdür. Özgürlük ve demokrasi adına insan aklıyla alay edip, laiklik temel taşını yerinden oynatmakta sakınca görmeyenler sendika, örgüt, hak, hukuk söz konusu olunca ortalarda görünmezler.

    Borçlu toplumun, borçlu bireyleri ne pahasına olursa olsun para kazanmakla yükümlüdür! Yaşam döngüsü ancak bu şekilde güvenceye alınabilir!

    Rödovansla başlayan taşeronlaştırma/özelleştirmeyle süren zincirde işçi sağlığı ve iş güvenliğinin zerre kadar önemi yoktur. Olayın sıcaklığı geçtikten sonra maden yeniden işletmeye alınacak olduğunda orada ölüme gitmek için yüzlerce insanın biri birinin önüne geçme çabasına tanık olunduğunda kimse buna şaşırmamalıdır.

    İş güvenliğini sağlamada sendikaların ve meslek odalarının rolü tartışmasızdır. Taşeronlaştırma ve özelleştirmenin anlamı güzelleştirmedir. Bu güzelleştirme patron için geçerlidir. Güzel ölmeye hazır yığınların varlığı onların biricik güvencesidir. Bu güzelleştirmede sendikaya meslek odasına ve dolayısı ile akla yer yoktur!

    Duygulardan sıyrılmanın, gerçekleri saptamanın zamanıdır!

    Aylardır çığlık atan Yatağan işçileri belki şimdi anlaşılabilirler. Vatan, namus ve emek mücadelesine girişmiş olan Yatağan emekçilerinin gözümüzün içine soktuğunu hiç olmazsa bu kez ıskalamayalım!

    Şeytan üçgeni bozulmadıkça kömür madeni cinayeti öndeliğimiz uzak ara sürecektir!

    Bir sonraki maden faciasına dek uykuya dalmamak dileğiyle!

    Ceyhun BALCI, 15.05.2014

     

  • Resim

    “FITRAT”

    Sözlüğe bakmak iyidir. Dil Derneği fıtrat sözcüğünü “yaradılış, hilkat” olarak karşılıklandırmış.

    Sultan hazretleri hem yönetim hem de din alimi olarak kimselere akıl danışma gereksinimi içinde değil! Soma’daki toplu cinayete dinsel açıklama geldikten sonra üzerine tek söz edilebilir mi? Her insan evladı dünyaya gözünü açtığında yazgısı belirlenmiş olduğuna göre çalışmak, çabalamak, uğraşmak ve didinmek niye? Yazgımız, hiçbir dış etkiyle değişmeyeceğine göre! Bundan birkaç ay önce TBMM’ye türbanla gelme kararı alan kadın vekillere demokratik hoşgörüyle kayıtsız kalanların kulaklarını çınlatmakla yetinelim!

    O hesapça, bugünkü fıtrat yorumu da pek alâ özgürlük ve demokrasi kapsamında irdelenemez mi?

    İşte, laiklik dediğimiz adam olma sanatının değeri böyle günlerde belli oluyor. Bu mantıkla yaklaşıldığında yaşam boyu yoksulluğa tutsak olmak da, koluna Patek Filip saat takmak da fıtrat değil midir? Yüce yaradan her şeyi ölçüp, biçtiğine ve onun adaletinden sual olunamayacağına göre olmadık zamanda toprağa düşmenin de, ayakkabı kutusunda deste deste dolar istiflemenin de sorgulanması söz konusu olabilir mi?

    Kolaylıkla ahlâksızlığın, düzenbazlığın ve sahtekârlığın kılıfı olabilen dini laiklikten başka bir aygıtla denetim altına alabilmek söz konusu olabilir mi?

    Soma’da toprağa düzen yüzlerce günahsız insanın yasını tutarken insan olmayı da anımsama sırasıdır! Kara elmas kurbanları demokrasi ve özgürlükler anaforuna kapılıp budalalık denizlerine sürüklenen insan kılıklıları sarsamayacaksa eğer aklımızdan kuşkuya düşmenin zamanı gelmiş demektir!

    Ceyhun BALCI, 14.05.2014

     

  • Resim

     

    CİNAYET

    Türkiye bugün bir kez daha yas tutuyor! Kaza kisveli cinayetin aramızdan kaç kişiyi aldığını bilmiyoruz. Ölüm sayısı bir yana madende kaç kişi olduğu bile henüz belirlenebilmiş değil! Kriz yönetimindeki zavallılık da cabası!

    Geçtiğimiz haftalarda yapılan denetimlerde cinayetin işlendiği ocakta olağandışı bir duruma rastlanmamış olduğunu öğreniyoruz. Dün dündür, bugün de bugün! İş denetçileri yarından başlayarak jet hızıyla bir ya da birkaç günah keçisini aslanların önüne atacaktır.

    Türkiye bir kömür madeni cinayeti ülkesi. Ölümlerin üretilen kömür niceliğine oranlanması facianın boyutunu gözler önüne serebilir. Örneğin, Çin’de 2008 yılında yaşanan taşkömürü madeni ölümü sayısı 3215! Türkiye’de ise yalnızca 19 (on dokuz). Bu oranlar üretilen taşkömürü niceliğiyle birlikte değerlendirildiğinde durum değişiyor. Türkiye ürettiği 1 milyon ton taşkömürü için 7.22 can harcarken; Çin’de bu sayı yalnızca 1.27.(*) İnsanın iyi ki kömür üreticisi değiliz diyesi geliyor. Çin kadar değilse bile onunla oranlanabilecek nicelikte taşkömürü üretecek olsak dağ, taş madenci gömütü olurdu. Adım başı da anıt dikmek zorunluluğu doğardı!

    Geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamayı iş edinmekten gözümüzden kaçmış olmalı! Yatağan Termik Santrali işçileri direnişteydi. Özelleştirmeye karşı! Termik santral de kömürün bir parçası olduğuna göre önemli bir eylemdi!

    Bugün Soma’ya ağlayan, öfkelenen ve umarsızlaşan bizler bu eyleme nasıl baktık? Bakmayı bırakalım! Farkına vardık mı?

    Balık hafızamız ve kör bilincimiz yerli yerinde durdukça daha çok canlar vereceğiz!

    Yineleyelim! Soma’da cinayetler işlendi. Caniler aramızda dolaşıyor. Hatta, başımızın üzerinde taşıyoruz onları!

    Emektar insanlarımızın anısını yaşatmak bilincimizi keskinleştirmekten, belleğimizi genişletmekten geçiyor!

    Ceyhun BALCI, 13.05.2014

    (*)http://www.tepav.org.tr/upload/files/1279030826-2.Madenlerde_Yasanan_Is_Kazalari_ve_Sonuclari_Uzerine_Bir_Degerlendirme.pdf

     

  • metin-feyzioğlu_452284

    BİNDİK BİR ALAMETE…

    Gidiyoruz kıyamete!

    Toplumsal öfkenin ve kabarmanın sessiz ve derinden ilerlediği günlerde yaşadıklarımız tarihsel önemde!

    Barış ve açılım rüşvetiyle kandırılmış sahte ve yapmacık sol omurgasızları bir yana bırakarak sürdürüyorum! Bu tipler bir yandan Ermeni diğer yandan da Kıbrıs kıskacı içinde olduklarının bile farkına varamayacak kadar bilinçsizler.

    Oysa, toplumsal karşı çıkış öylesine bir olgunlaşma içinde ki! Fark edilmesi değil fark edilmemesi olanaksız!

    Metin Feyzioğlu’nun incelikten de dik duruştan da ödün vermeyen soylu çıkışı bir Türkiye fotoğrafı gibi serildi gözler önüne. Eğer gerçekten muhalefet idiyse, henüz aklını yitirmediyse ve elbette devşirilmediyse dört elle sarılırdı Feyzioğlu’nun ipine!

    Övgü bir yana muhalefet Atlantikçi yetkilisi aracılığıyla yergi düzüyor Feyzioğlu’na!

    Seçimler yaklaşıyor!

    Oyları bölmeyelim masalları anlatılmazdan önce bu önemli arızalara değinmekte yarar gördüm!

    Yoksa, bindiğimiz bu alametin, bizleri kıyamete götürmesine izleyici olmak zorunda kalacağız!

    Ceyhun BALCI, 13.05.2014

    Not : Bu yazı, Metin Feyzioğlu’nun Ege Tıp’taki etkinliğine giderayak yazıldı!

     

     

  •  

     

    Sakın Siz Deniz Gezmiş’i Anmayın

     

    Siz sözde solculara, demokratlara sözüm. “Yaşasın halkların kardeşliliği” cümlesini mikro milliyetçilik sananlar, kameralar önünde şiirlerle gözyaşı dökenlere inanmak isteyen “yetmez ama evet” diyen siz defolu solcular, solun başına özgürlük koyarak solda bir eksiklik var kanısı yaratan etki ajanlığını meslek edinenler siz Deniz Gezmiş’i anmayın.

     

    Hele siz; Milli Eğitim Andı kaldırılmalı diyenler, kaldırılırken sessiz kalanlar. Değil anmak,  hiç ağzınızı açmayın. Utanmak serbest…

     

    Neden mi?

    “Niçin Türk varlığına varlığımı armağan edecekmişim. Bu bir ırkçılık” dediklerinden ötürü belki hicap duyarlar.

     

    Deniz Gezmiş’in savunmasına  “…biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.” diyordu.(1)

    Deniz Gezmiş de mi ırkçıydı!

     

    İdamından önce Alman Der Spigel dergisinde çıkan son yazısında “ Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm. Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” derken ırkçı olamayacağı ortada olduğu gibi ayrılıkçı da değildi.

     

    İdamında “Yaşasın Türk ve Kürt halkların bağımsızlık mücadelesi” diyerek tabureyi tekmeleyip, cellâdını vicdan azabından kurtaran O’ delikanlının söz ettiği kardeşlik insan odaklıydı. Emperyalizme karşı, ezene karşı ezilenlerin kardeşliğine selam gönderiyordu.

     

    İdamını avukatı olarak izleyen Halit Çelenk’in bildirdiği

    “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
    Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi!
    Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
    Kahrolsun emperyalizm!
    Yaşasın işçiler, köylüler!”

    İdam sehpasındaki son sözlerinden iki ayrı milliyetin ayrı ayrı bağımsızlık mücadelesi vereceği anlamının çıkartarak Deniz Gezmiş’i etnikçiliğe payanda yapmaları; anısına saygısızlıktan öte oportünistliktir. Çünkü Deniz Gezmiş savunmasında şöyle diyordu:

     

    “ Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararında ve misakı milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavimi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisi kararı böyledir. Türkiye’de iki kardeş kavimin ve ulusunun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bu iki kardeş unsur birinci kurtuluş savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden Türkiye halkı diyoruz. Ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır.”

     

    Deniz Gezmiş ayrıştırıcı değil, birleştiriciydi. Günümüzün bazı kır saçlılarından çok daha bilgeydi. Türkiye Cumhuriyetinin ne olduğunu ne olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Milliyetle millet farkını da…

    Yine savunmasında

    “Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dâhil sizlersiniz ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik, Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik, bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.” diyerek Atatürk’ün Türk Milleti tarifinden (2) yola çıktığını ispatlıyordu.

    Eylemliliğini, yöntemini bir yana bırakalım örgütünü adlandırırken başına Türkiye konulmuş olması anlamlıdır. Tekrar savunmasına bakalım:

     “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyorum. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Kurtuluş savaşını da yerli yerine oturtmak gerekir. Biz elli sene evvel kurtuluş savaşını vermiş bir ülkenin çocukları olarak kurtuluş savaşının gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz.”

     

    Bu sözleriyle hareketini Kurtuluş Savasına bağlayan dolayısıyla Atatürk’ün millet tarifinden uzaklaşmadığı görülür. Dolayısıyla karşımızda millet(ulus) kavramını özümsemiş bir Deniz Gezmiş buluruz. Mustafa Kemal Atatürk’ü sahiplendiğini savunmasında dile getiren Deniz Gezmiş, emperyalizmin Türk adını silmede bir başlangıç olarak dayattığı andımızın kaldırılışını sindirebilir miydi?

    İşgal kuvvetlerinin dahi 1700’lerden bu yana Türk dediği bir halkın adının anılmasını ırkçılık diye değerlendirebilir miydi?

    İki kavim için Türkiye Halkı demiş olması millet, ulus kavramlarının reddi sayılabilir mi? Yoksa ulus, biyolojik ve dinsel hiçbir bağ olmadan iktisadi yaşam birliği temelinde çeşitli etnisiteleri içeren siyasi birliktir.  Milliyet iktisadi yaşam birliği gerektirmeyen soy, boy ve din bağlarına dayanan insan topluluğudur mu derdi?

    Üstüne basarak vurguladığı iki kavim ana hattıyla bir ulustu.

    Deniz ve Denizlerin ne dediği belli “…biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.”

    Ya siz “Varlığını Türk Varlığına Armağan” edemeyenler varlık nedeniniz ne?

    Tam bağımsızlık ülküsü olmadan demokrasi mi?

    Yoksa sosyalizm mi?

    Kendinizi kandırıp, güldürmeyin kendinize.

    Demokrasi için bağımsızlık dolayısıyla bir egemenlik alanı ve sahibi olarak ulus olmadıkça sıra ne demokrasiye ne sosyalizme gelir.

    Antiemperyalist savaşın pusulası olmuş bir ulusun pedagojik yurttaşlık metninde sözde ırkçık var deyip Türk adının haykırılmasına engel olanlar, göz yumanlar, siz Onların adın hiç anmayın. Varlıklarını armağan ettikleri halk anlıyor ve anıyor. Sizin gibilerin hiç nasip olmayan  içtenlikle seviyor. Bir internet sitesinde rast geldiğim Murat Erdem çok samimi ve naif ifadesiyle şöyle diyor:”Deniz Gezmiş anne ve babasından çok bu Milletin evladıdır.”(3)

     

    Millet var oldukça Onların anısı yaşatılacaktır.

     

    Varlıklarını bizlere armağan ettikleri yıldönümünün ilk ışıklarında Onların çocukken okudukları 1933’deki haliyle Milli Eğitim Andımızı okumak kabirlerinin aydınlığına aydınlık katacaktır.

     

    42 yıl önce “Biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.”diyerek darağacına yürüyen o koca yürekli genç bilgeler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’a selam olsun. Sizler Cumhuriyetimizin Emanetçileriydiniz. Hep genç kalacaksınız.

     

    Yener ORUÇ

     

     

    (1)Savunma metni kaynağı  internet siteleri

    (2)Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir”

    (3) Google taraması 19.12.2012 Sabah gazetesi haberi okur yorumu

  • Resim

     

    AYNAYA BAKMAK!

    Pazar sabahı günlerdir doyasıya yapamadığım bir işe özlemle sarıldım! Gazetelere göz gezdirdim!

    Ortaya 4+1 çıktı! Konut pazarlamacılığı yapmıyorum!

    1 Mayıs günü kimimiz emek bayramını kutlarken, kimimiz televizyondan polis oyunlarını izliyordu. Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp ise tam da bu sıralarda bizlere veda etmekteydi.

    İkisi silah arkadaşı ikisi de gazeteci elinden çıkmak üzere dört yazı daha okudum onunla ilgili! Onlara katılmak geldi içimden! 4+1 oldu!

    Yazılar su gibi aktı! Ama, her birisinin sonunda içimdeki burukluk katlandı! En sonunda soluğu aynanın önünde aldım!

    Aynaya suretimiz düşer! Başka amaçlarla kullansak da ayna çoğu zaman bize kendimizi gösterir.

    Aynaya düşen suret yaşamdaki en önemli yardımcımızdır! Ya da yaşamdaki en büyük kösteğimiz!

    Durum böyleyken insan dediğimiz en gelişmiş, en akıllı, ve kim bilir daha ne en yaratık kurtarıcı arama sevdasından kurtaramaz kendisini!

    Bir yandan Murat albayın ardından gözyaşı dökerken, diğer yandan da deniz kuvvetlerini, onun komutanını, genelkurmayı, görev başındakiyle emeklisiyle askerleri boy hedefi yaparız! Neden engel olmadılar, neden gereğini yapmaktan kaçındılar der dururuz!

    Kendimizden başka herkese yönelttiğimiz soru ve suçlamaları her nedense birinden esirgeriz!

    O birisi kendimiz değil miyiz?

    İşte bu duygularla geçtiğim aynanın karşısında kendime öfkelendim, kendime kızdım, beceriksizliğime yandım!

    Takvimler 2014’ü gösterirken karanlığa karşı hem de canı pahasına aklı ve bilimi savunan Giordano Bruno düştü aklıma. 1600’de Roma’nın Campo di Fiore’sinde ortaçağ ateşine atılırken onun için bir şey yap(a)mayan ortaçağ insanına benzettim kendimi!

    Bruno’yu ölüme gönderen, onun ölümünü seyreden ortaçağ insanı ile günümüzde Murat Özenalp albay ölüme giderken izlemekle yetinen çağımız (ortaçağ) insanı arasındaki fark neydi?

    Duvarındaki takvimden başka fark var mıydı?

    Yazıklar olsun bize!

    Yeni ortaçağdaki payımız yadsınmaz!

    Hepimiz suçluyuz!

    Ceyhun BALCI, 04.05.2014

    Yılmaz ÖZDİL yazısı (04.05.2014)

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/26348895.asp?yazarid=249

    ResimResimResim

  • Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 02.05.2014

    Resim