• Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 02.05.2014

    Resim

  •  

     

     

    Resim

    Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 02.05.2014

  • Resim

    Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 29 Nisan 2014
    Murat
    1979…
    Henüz 14 yaşındaydı. Tokat Zileliydi. Dar gelirli ailenin çocuğuydu. Bir eliyle babasının ceketinin ucundan tutuyor, öbür eliyle bavulunu taşıyordu. Gözleri, biraz da korkuyla faltaşı gibi açılmıştı, İstanbul’a ilk gelişiydi, denizi ilk defa o gün gördü. Eminönü’ye vardıklarında Yeni Cami’yi tanıdı, seyrettiği filmlerden…
    Yolun karşısına geçtiler. Altı numaralı iskeleden bilet aldılar. Hayatında ilk defa gemiye binecekti. Yüreği pır pır. Vapur kalktı, etrafı seyrediyordu, ezberlercesine, Topkapı Sarayı’nı, Kız Kulesi’ni gördü, geride kalan Sirkeci uzaklaşıp, küçülürken, Adalar belirdi. Yanaştıkları ilk tabelayı okudu, Kınalıada. Burası değildi. Üçüncü adada indiler, Heybeliada’ya böyle ayak bastı. Erguvanlar açmıştı. Ada, yaz coşkusuyla karşılamıştı onu ama, aileden, yuvadan ayrılmanın hüznünü gel de ona sor…
    Babası, cebindeki adres kâğıdını çıkardı, iskelede duran birilerine gösterdi, tarif ettiler. Adanın en uzak tepesiydi. Faytona binmediler. Baba-oğul, yürüye yürüye, tırmandılar. İşte gelmişlerdi. Deniz Lisesi. Baba, evladına sarıldı, öptü, emanet etti oraya… Macera başlamıştı. 14 yaşında.
    *
    Ardından, Deniz Harp Okulu’nu bitirdi. O ufak tefek oğlan, aslan gibi teğmen çıkmıştı. Deniz Harp Akademisi’ni de birincilikle bitirdi, kurmay oldu. Gökova firkateyninin komutanlığını üstlendi, harp filosunun en iyi gemisi ödülünü kazandı. Bangladeş’te askeri ataşelik yaptı. Komodorluk yaptı. Hani, Libya’da içsavaşta sıkışıp kalan vatandaşlarımız, gemilerle taşınarak kurtarılmıştı ya… İşte o, en öndeydi, operasyonun kritik komutanıydı. Sema’yla evlendi, Batu dünyaya geldi, sonra Duru… İyi insan, iyi baba, iyi komutan… Birinci sıradan amiral olacağı kesindi. 30 Ağustos’a gün sayıyordu.
    *
    22 Ağustos’ta tutukladılar!
    *
    “Asrın iftirası”na uğrayan, seçkin subaylarımızdandı. Savunmasında şunları anlattı…
    *
    “Ömrümün üçte ikisini Türkiye Cumhuriyeti’ni ve hükümetlerini, dünya denizlerinde temsil edip, canım pahasına korumaya ant içmişken, gerçek olmadıkları yüzlerce kez ispatlanmış dijitallere dayanarak suçlanmamı, kara mizah olarak tanımlıyorum. İddianamede, ev adresim ve kaldığım cezaevi bile yanlış yazıyor!”
    *
    “Bir baba olarak, çocuklarıma bırakacağım en büyük miras, her ne olursa olsun doğruyu söylemeleri tavsiyesidir. Yalan, bu dünyadaki en büyük onursuzluktur. Bu inancımın aksine, en büyük onursuzluğu yapıp, sadece açık görüşte kucaklayabildiğim yedi yaşındaki kızıma hayatımda ilk kez yalan söyledim. Olan bitenden etkilenmemesi için, burada eğitim aldığımı, eve ne zaman döneceğimi bilmediğimi söylüyorum. Bana belli etmek istemese de, kendisini bu yalana inandırarak, kalbi kan ağlayarak, babasının vatan ve bayrak için kendilerinden uzakta olduğuna inandırarak, başı dik yürüyor.”
    *
    “Savunmamı, peygamberimizin söylediği ve hepimizin kulaklarına küpe olması gereken ‘Bir günlük adalet, 60 yıllık ibadetten faziletlidir’ sözüyle tamamlıyorum. Bir saniyenin bile çok önemli olduğu insan yaşamında… Türk hukuk sistemine güvenmeye devam ediyorum.”
    *
    16 sene yapıştırdı Murat’a… Güvenmeye devam ettiği Türk hukuk sistemi!
    *
    Maltepe’deki arkadaşlarımdan biriydi.
    *
    Bir gece sancılarla hastaneye kaldırdılar. Safrakesesi… Ameliyat edildi. Salata yaparken parmağının ucunu bile kessen, kendini bir hafta kötü hissediyorsun. Hiç olmazsa, iki gün hastanede yatabilirdi. Yok kardeşim… Ertesi sabah cezaevine geri gönderdiler. Sırf bu hadise bile, meselenin hukuk meselesi olmadığının kanıtıydı. Yarışarak geçilmesi mümkün olmayan subaylar, ölümüne cezalandırılıyordu.
    *
    Önce Hasdal’a geçti, sonra eşinin ve çocuklarının yanına, Ankara’ya, Mamak’a transferini istedi. Her hafta açık görüş için o kadar yol yapmasınlar, perişan oluyorlar, bari ben oraya gideyim demişti.
    *
    Bu değişiklik, hem ailesine, hem ona iyi gelmişti, biraz merhem olmuştu. Taa ki 23 Nisan’a kadar… Her gün zaten fenaydı ama, o gün daha bir fenaydı. Çocuk Bayramı’nda çocuklarına sarılamıyordu. Anca 26’sında açık görüş vardı. Üç gün, üç asır gibi geçti. Hep güler yüzlü, hep iyimserdi ama, o üç gün adeta içine kapanmıştı. 26’sı sabahı, nihayet, koştu kucakladı hasretle, kızını, oğlunu, eşini, annesini…
    *
    Batu, 14 yaşına gelmişti. Babasının, kendisini Deniz Lisesi’ne teslim ettiği yaşa… Ama, oğlunun 14 yaşı, kendisinin 14 yaşından çok farklıydı, yaşanan sıkıntılar 24 yaşın olgunluğuna getirmişti Batu’yu… Sakın merak etme babacığım, ailenin başındayım dercesine, dimdik duruyordu. Duru’nun ise, gözleri dolu doluydu. Belli etmemeye çalışıyor, dudaklarını ısırıyordu. Bir baba için, daha çaresiz nasıl bir durum olabilir ki? Gel dedi kızına… Güya neşelendirecek, gel biraz top oynayalım dedi.
    *
    Ayağı kaydı, düşüp başını taşa çarptı diye yazdı gazeteler… Elbette palavraydı… Maalesef, buraya kadar dayanabilmişti. Dünyanın kahrını taşımaktan yorulan asırlık ağaç misali, durup dururken devrildi. Düştüğü için beyin kanaması geçirmedi, beyin kanaması geçirdiği için düştü.
    *
    Mahkemesindeki savunmada “bir saniyenin bile çok önemli olduğu insan yaşamında” derken, tam olarak bunu kastediyordu. Ha bugün çıkacak, ha yarın çıkacak denilen Balyoz kararı, Anayasa Mahkemesi’nde oyalanıp durmasaydı… Murat, sapasağlam, aramızda, çocuklarının yanında olacaktı.
    *
    Şu anda GATA’da. Durumu çok ağır. Ameliyat bile edilemiyor. Uyutuluyor.
    *
    Ve, Maltepe’deki kardeşlerimle konuştum, az daha sabır, aman moralinizi sağlam tutun diye… Cam kırıkları çiğner gibiydi sesleri… 16’şar sene yediklerinde bile, onları bu kadar üzgün görmemiştim. Akademi sınavlarına çalıştırdığı Erdinç, Gökova firkateynini devrettiği Ender, deniz lisesinden beri ağabeylik yaptığı Cem, akademiden sınıf arkadaşı Yavuz ve yan yana ranzalarda yattığı havacı ağabeyi İsmet, dua ediyorlar, hayata tutunması için… Tıpkı, Hasdal, Mamak, Silivri, Hadımköy, Şirinyer gibi.
    *
    Tarih, böyle ihanet görmedi.
     

     

  • HEKİMGÜÇBİRLİĞİ

    İzmir Tabip Odası kurullarına aday Hekimgüçbirliği listesi!

  • Resim

     

    1 MAYIS’IN ARDINDAN!

    1 Mayıs geçen yıl düzenleme komitesinde yaşanan anlaşmazlıklardan duyulan kaygıların sonucu olarak iki farklı alanda kutlanmıştı. 1 Mayıs Düzenleme Komitesi’nde varılan uzlaşmayla bu yıl ortak kutlama adresi olarak Gündoğdu belirlendi.

    Bugün yaşananlardan sonra ortaklaşa iş yapmanın ne denli zor olduğu bir kez daha anlaşılmış oldu! Masada başka, alanda başka davrananların varlığı ürkütücü bir durum!

    Kürsü işgali olacakların habercisi gibiydi. Mikrofonu ele geçirenler alandakileri azarlamaya varan biçemleriyle benliklerinin tutsağı olmaktan kurtulamadıklarını gösterdiler.

    Yangından mal kaçırır gibi söylettikleri İstiklâl Marşı yapıcılıktan ve olgunluktan uzak bir tutum sergileyeceklerinin ilk işaretlerindedi. Bu yaklaşım, alanda yer alan kurumların duyurulması sırasında da kendisini gösterdi.

    Kürsüyü işgal eden ve mikrofonu ele geçiren ön yargılı topluluk böylelikle coşkunun da dibe vurmasına yol açmış oldu.

    Zevahiri kurtarmaya yarayan buluşmayı tam zamanında terk ettiğimizi fark ettik. Konuşmalardan sonra bu kez alan işgale uğradı. Apo posterleri, bölücü örgüt bayraklarına eklenen olgunluktan uzak tutum ve davranışlar alanda bir facianın yaşanmasına yol açabilirdi. Çoğunluğun sağduyusu ve alanın boşalmış olması felaketin önüne geçmiş oldu.

    Özetle, alana değil ama kürsüye enternasyonalizm görünümlü vatansızlık ve yurtsevmezlik egemendi! Özellikle, Eğitim Sen Rojava(!) şubesi katılımcılarının açtığı pankart bu güzel günün üzerine tüy dikmeye yetti!

    Solculuğu, vatansızlığa, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığına indirgeme çabasındaki tutum ve anlayışlar emeğin önündeki en büyük engel olarak durmayı sürdürüyor.

    2014 1 Mayıs’ı Gündoğdu Meydanı’nda bu gibi akla zarar görüntülere sahne oldu! Ne yazık ki…

    Ceyhun BALCI, 01.05.2014

  • Fotoğraf - 01.05.2014 19.37Resim

    HEPİMİZ MAYMUNUZ!

    Yazıya Thomas Henry Huxley ile başlamalı! 19. yüzyıl sonlarıdır. Evrim Kuramı insanlıkla henüz tanışmaktadır. Bağnazların eli güçlü görünmektedir. Ünlü evrimbilimci Huxley’i köşeye sıkıştırdığını düşünen Oxford Piskoposu Wilberforce aşağılayıcı bir ifadeyle soru yöneltir Huxley’e :

    “Maymunla akrabalık bağınız ana tarafından mı, yoksa baba tarafından mı?”

    Karşısındakinin bilimci dinginliğini kestiremeyen piskoposun aldığı yanıt tarihe geçer :

    Eğer bana bir büyükbaba olarak zavallı bir maymunu mu, yoksa doğanın büyük bir güç ve yetenekle donattığı ama bu gücü ve yeteneğini, yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim…”

    Son günlerde yaşanmış bir başka olay! İspanya’da bir futbol maçında Barselonalı Dani Alves köşe vuruşu yapmak üzereyken izleyicilerden birisi muz atar Alves’in önüne! Alves de tıpkı Huxley’in dinginliğiyle yanıt verir bu ırkçı saldırıya! Muzu soyup, ağzına atar! Bu davranışının yayılacağını düşünmüş müdür Dani Alves? Bunu bilemiyoruz ama muz yerken resim vermek çoktan aldı başını gitti diyebiliriz.

    Bu olay 21. yüzyılda yaşanmış olmaktadır. Uzaya çıkan, dünyayı büyükçe bir köye çeviren, aklın sınırlarını zorlayan insanoğlunun 150 yılda arpa boyu yol almadığını söylesek yanılır mıyız?

    Avrupa maçlarında tanıtım panolarında “no racism” yazıları eksik olmaz! Belli ki, hiç de gereksiz değiller. Uygarlığı ve ilerlemeyi göze görünen simgelerle ölçülendirme alışkanlığından uzak durulmalı!

    “Hepimiz maymunuz!” söylemi bugün de öfke ve nefret yaratabilmeye aday  bir sözdür. Gezegenimizdeki yaşamın tek hücreliden başlayarak bugüne uzanan bir geçmişe sahip olduğunu düşündüğümüzde maymunun yerine aklımıza gelebilecek herhangi bir hayvanı koymak olasıdır. Maymunun ayrıcalığı en yakın akrabamız olmasıdır.

    Richard Dawkins gibi yapıp bilmem kaç yüz bininci dedemizi araştırmaya kalksak karşımıza çıkmadık ne solucan kalır ne de akla hayale gelmez bir başka yaratık!

    Kötünün iyisine razı olup maymunu bağrımıza basmak en iyisi!

    Hepimiz maymunuz!

    Ceyhun BALCI, 01.05.2014

     

     

  • 1 MAYIS TARİHİ…

    Resim

    ….Tam da burada hizadan çıkıyorum. Rehberin önerisine elbette uyacağım ama küçük bir kaçamakla bir daha fırsat bulamama kaygısının önüne geçmek amacım. Bir de bu rotaya uymanın katkı yapmaya engel olmadığını düşünmeye çalışarak suçluluğumu bastırmış oluyorum. Köprülerden birinden ırmağın güney kolunu aşıp batıya yöneliyorum. Amacım bir tarihin yapıldığı mekana göz atmak. Bir bakıma oradaydım demek. Gördü olma tutkusu da denilebilir. Birkaç dakika içinde Batı Randolph ve Des Plaines caddelerinin köşesindeki Samanpazarı’nda buluyorum kendimi. O zamanların Samanpazarı demek istiyorum. 1886 yılının 1 Mayıs gününde her 1 Mayıs emek bayramında tarihçe adına dile getirilenlerin yaşandığı yerdeyim. Küçük bir anıt ile ölümsüzleştirilen bu çatışmada polis hak arayan (günde 8 saat çalışma) kalabalığın üzerine ateş açar. 4 işçi ve 7 polis yaşamını yitirir. Hareketin önderlerinden 8 kişi kısa sürede tutuklanır ve aralarından beşi ölümle cezalandırılır. İzleyen dönemde Amerikalı emekçiler Amerikan Sendikalar Federasyonu’nda örgütlenirler. 1894’te ise tarihte ilk kez siyah ve beyaz işçiler ortaklaşa eylem yaparak emek mücadelesinde yeni bir sayfa açtıkları bilgisini anımsadığımda; bu işbirliğini gerçekleştirenlerin ne denli tarihsel bir eylemi yaşama geçirdiklerinin yanı sıra bu önemli olgunun ne kadar farkındaydılar diye mırıldanmaktan alamıyorum kendimi. Bu önemli tarihsel olay, 1992’de yaptırılan anıtla ölümsüzleştirilmiş. Anıt çevresindeki plaketlerden buranın 2000’li yıllardan sonra daha fazla ilgi görmeye başladığını anlıyorum. Daha fazla uzatmadan yeniden rotama dönüyorum….

    Resim

  •  Ekran Resmi 2014-04-26 20.41.59

    Bu yılın mart ayında Sefer Çetinkaya imzalı uzunca bir elektronik mektup almıştım.“Hitler Dönemi Almanyası- Erdoğan Dönemi Türkiyesi” başlıklı bu ilginç mektuptaki (daha doğrusu inceleme yazısındaki) bazı görüşleri az önce bilgisayarımda bir kez daha gözden geçirirken sizlerle de paylaşmak istedim.
    Sayın Sefer Çetinkaya, Hitler dönemi Almanyası’na (özellikle de Nazi Partisi’niniktidar ve Hitler’in tek adam oluşuna) ilişkin bilgileri “Hukuk profesörü AndreasSchwartz’ın gözetiminde 1948’de yayımlanan ‘Hitler’ adlı kitaptan derlediğini”belirtiyor..
    Benzerlikler konusuna girmeden, dikkatimi özellikle çeken bir sözcükle,“başkomutan” sözcüğüyle başlayayım…
    Cumhurbaşkanı Hindenburg’un 1934’te ölmesiyle, başbakan Hitler,cumhurbaşkanlığı görevini de üstleniyor ve böylece Alman ordusunun“başkomutan”ı oluyor…
    Doğrusu, Başbakan Erdoğan’ın yakın gelecekteki olası cumhurbaşkanlığı ilebirlikte, aynı zamanda da Türkiye ordusunun başkomutanı olacağı aklıma gelmemişti… Ya da bunu bu sözcüklerle düşünmemiştim…
    Anayasanın ilgili bölümüne baktım. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerininsıralandığı 104. maddede, şu cümleler de yer almakta: “Türkiye Büyük MilletMeclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkomutanlığını temsil etmek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek, Genelkurmay Başkanı’nı atamak…”
    Böylece Erdoğan’ın olası cumhurbaşkanlığının bir başka boyutu, yaratabileceği bir başka sorun daha ortaya çıkmış oluyor
    Cumhurbaşkanı, ordu ilişkisi… Daha açık bir deyişle, Türkiye ordusu ile bu ordunun olası başkomutanı Erdoğan arasında “emir-komuta” ilişkilerinindoğurabileceği sorunlar…

    ***

    Şimdi, sözünü ettiğim elektronik mektupta örneklenen koşutluklardan bir bölümüne göz atalım:
    1929 dünya ekonomik bunalımıyla ilişkili olarak Alman ekonomisi de çöküntüde.1932 başlarında bu ülkede işsiz sayısı 6 milyonu aşmış. Hitler başkanlığındakiNazi Partisi bir “toplumsal öfke ve kaos ortamında” 6 Kasım 1932 seçimleri içinalanlara çıkmaya hazırlanıyor…
    Hitler, Alman gazetelerin tümüne yakınını elinde bulunduran 6 patronla yaptığı görüşmelerde, 6 Kasım seçiminde partisinin desteklenmesi karşılığında, iktidara geldiklerinde patronların kredi ve faiz borçları ile devlete olan vergi borçlarınınsilineceği vaadinde bulunuyor ve istediği desteği fazlasıyla elde ediyor…
    Bir başka ilginç nokta (Naziler tarafından meydanlarda yakılan “Hitler’in Yolu” adlı bir kitabın yazarı) Demokrat Parti milletvekili Theodor Heuss’un, Hitler’in yükselişine karşı demokrasi güçlerini birleştirme çabalarının başarıya ulaşamayışı…
    Nazizmin yıkılışından ve savaşın sona ermesinden sonra Alman FederalCumhuriyeti cumhurbaşkanlığına seçilecek olan öngörülü devlet adamı ve aydın Theodor Heuss 5 Haziran 1933’te demokrasiden yana bütün partileri bir toplantıda buluşturarak her partinin bütün seçim bölgelerinde seçime girmemesi, hangi parti hangi seçim bölgesinde en güçlüyse öteki partilerin onu desteklemesi önerisindebulunuyor…
    Fakat bu toplantı, katılımcıların siyasal hırsı, körlüğü, bencilliği ve öngörüsüzlüğüsonucunda ne yazık ki bir demokrasi cephesi kurulamadan ve bir seçim ittifakıgerçekleştirilemeden dağılıyor…

    ***

    Bugünün Başbakanı, geleceğin olası cumhurbaşkanı ve böylece de Türkiyeordusunun olası başkomutanı Erdoğan’ın geçen hafta AKP kurultayında yaptığıkonuşma, bu konuda birçok kez yazıldığı gibi, “demagoji” denilen şeyin insanı hemöfkelendiren, hem utandıran, hem “artık bu kadarı da olmaz” dedirten örnekleriyle bir kez daha dolup taşıyor…
    Bunlardan bir tanesi ise, en yerinde bir deyimle “akla zarar”…
    Erdoğan sesinin en üst perdelerinden, Irak’taki Amerika’ya veryansın ediyor…
    “Hani demokrasi getirecektiniiiizz…” diye yırtınıyor…
    Sanırsınız bir yol kazası olmayıp da mahut “tezkere” kabul edilmiş olsaydı Irak’a Türk ordusunu göndermeye can atan kişi o değildi…
    Sanırsınız bu Erdoğan, Irak’a asker gönderilmemesi için savaşım verenlerin enbaşında gelmekteydi…
    Söylenilen sözlerdeki tutarsızlıkların yanı sıra, ses tonundaki iniş çıkışların ve“hitabet”teki beklenmedik yön değişimlerinin yapay ve sağlıksız grafiği ise benim gibi başka birçok kişiyi de tedirgin ediyor olmalıdır…
    İncelenmesi gerçekten ilginç ’73onuçlar verebilecek olan bu garip “grafik”, beniülkemiz adına kaygılandırıyor…
    1960’lardan bugünlere, üst düzeydeki hiçbir politikacının konuşmasının içeriğindeve tarzında (hitabet tonunda) bu ölçüde bir saldırganlık ve hemen sonrasındaki alttan alışlar arasında şaşırtıcı gidip gelmeler, bu kadar tutarsızlık, birbirini tutmazlık, bu ölçüde tedirgin edici ve ürkütücü bir yapaylık görmedim…
    Başka da ne söylenebilir, bilmiyorum…