• İklim değişikliği ve karbon salınımının konuşulduğu COP toplantılarının karbon salınımı kaynağı olması ne yaman çelişkidir.

    COP, Türkçeye “Taraflar Konferansı” olarak çevrilebilir. Birleşmiş Milletler öncülüğünde 1995’ten bu yana her yıl bir ülkenin kentinin ev sahipliğinde bir araya gelen ülkeler iklim değişikliğinin yarattığı sorunları görüşüyor.

    Dilekler bol olsa da somut adımlar yok düzeyinde denebilir.

    Bir tür “dostlar alışverişte görsün” durumu!

    Bu arada, iklim değişikliğini önemli ölçüde etkilediği varsayılan karbon salınımı da bu görüşmelerin önde gelen başlıklarından biri oluyor.

    İlki 1995’te Almanya-Bonn’da yapılmış.

    COP 31, önümüzdeki yıl Ekim’de Antalya’da yapılacak.

    Gururlanalım, ama düşünmeyi unutmayalım!

    Bu kez sıra dışı bir durum yaşandı.

    Ev sahibi Türkiye’yken konferans başkanlığı koltuğunda Avustralya oturacak.

    Bugüne dek buna benzer bir durum yaşanmamış.

    Bunun nedeni şuymuş.

    COP toplantısı için harcanacak para (650 milyon-1 milyar USD) Avustralya kamuoyunu rahatsız etmiş. Bu rahatsızlığın yarattığı baskı Avustralya yönetimini ev sahipliğinden vazgeçmeye zorlamış.

    Ne yardan ne serden vazgeçmek istemeyen Avustralya ev sahibi Türkiye, başkan ben olayım demiş. Böylece, bir yandan kamuoyu baskısı savuşturulurken diğer yandan “başkanlık” elde tutulmuş.

    Büyük başarı!

    Bizim “itibardan tasarruf olmaz” ilkemizden yararlanmış olabilirler mi diye düşünmekten alamıyor insan kendisini.

    Önceki COP buluşmaları listesini gözden geçirince toplantıların çoğunlukla karbon salınımı yüksek ülkelerde yapıldığı dikkat çekiyor. Varsıllıkla doğru orantılı olduğu ve toplantı giderleri göz önüne alındığında bunda şaşılacak durum yok.

    Diğer yandan, milyar dolara varan harcamanın karbon salınımı olmadan gerçekleşmesinin zorluğu da göz önüne alındığında bir yaman çelişki yakalanmış olur.

    Önceki yıllarda, ülkeler için karbon salınım kotası belirlendiği bilgisine rastlamıştım bir kaynakta. Ne iyi, demeden önce izleyen tümceyi okuyun derim.

    Karbon salmaya doyamayan ABD, yeterince karbon salamayan bir Afrika ülkesinin kotasını satın almak istemişti.

    Neresinden baksanız akla zarar bir durum değil mi?

    Yoksullukla sınanma aşamasını geçen, açlıkla sınanmaya başlayan ülkemiz insanının bunca zorluk içinde ülkemizi yönetenlerin bu kadar parayı COP 31 gibi amacı ve hedefi belirsiz, belirli olsa da sonuçsuz bir etkinliğe yatırmasını sorgulayacak hali yok hiç kuşkusuz.

    Bu durumda, yönetenlere dikensiz gül bahçesinde zahmetsizce dolaşmak kalıyor.

    COP 31 toplantısı için harcanması olası paranın şimdiden birilerinin iştahını kabarttığını öngörmek abartı olmayacaktır.

    Bunca beceriksizlik içinde en iyi yaptığımız işlerden biri olan “hizmet” elbette bedelsiz verilmeyecek.

    Yandaşlar, candaşlar, onlara eklenen başka kayırılanlar COP 31’i iple çekmeye başlamışlardır.

    Bu hizmet sunumunda hiç kimsenin aklına karbon salınımını sorgulamak değil düşünmek bile gelmeyecektir.

  • Şiddet denilince kaba güç ve silah kullanımı gelir ilk olarak akla.

    Oysa, şiddet fiziksel olabildiği gibi sözel de olabilir.

    Sövgü bu amaçla sıkça başvurulan araçtır.

    Sosyal medyada öylesine sövgü sözlerine rastlıyorum ki varlığımdan utanasım geliyor.

    Sövgü, umarsızlığın, zavallılığın ve belki de kısa yoldan vicdanı rahatlatmanın aygıtı olarak dolaşıma sokuluyor.

    Başlangıçta kavrayamamıştım.

    Bilgilenince algıladım.

    Bursa’da futbol izleyicisi etnikçiliği ve terör seviciliği belgeli bir kadın siyasetçiye sövgüyle tepki göstermiş. Her nasılsa işin içine bir de gazoz markası sokulmuş.

    Açık ve net söyleyeyim.

    Her türlü kaba güç ve silah kullanımı gibi sözel şiddetin baş öğesi sövgüye de karşıyım. Her kime ve ne gerekçeyle olursa olsun sövgüye başvurmamalı insanım diyen.

    Türkiye “Terörsüz Türkiye” kılıflı bir fırtınaya yakalanmış durumda. Toplumda bu gelişmelere karşı bir öfke selinin oluştuğu ortada.

    Gerekçe ne olursa olsun sövgü haklılık kazanan bir eylem değildir.

    Bundan kaynaklanan atışmanın sosyal medyada olanca hıza kavuştuğunu görüyoruz.

    Bu gereksiz olduğu kadar tehlikeli bir gelişme.

    Her türlü kışkırtamaya karşın bölünemeyen Türk milletinin bu ve benzeri gerekçelerle biri birine düşmesi birilerinin öteden beri arzuladığı tablodur. Haklı gerekçelere dayandırılan ve öfke patlamasının sonucu olduğu söylenebilecek sözel şiddetin bir noktada eylemli şiddete dönüşme olasılığı akıldan çıkartılmamalıdır.

    Türk milletinin, son Türk devletini ateşe atmaya aday gelişmeler karşısında sövmekten önce yapabilecekleri var.

    Öncelikle soğukkanlılık ve sağduyu korunmalıdır.

    Sövgüye karşı çıkmak elbette gereklidir.

    Ancak, özellikle son dönemde açılımı güzellemek için 100 yıl öncenin haklı savaşını, kuruluşu ve devrimleri her fırsatta boy hedefi yapan, işi sövgüye vardıranlar da bundan vazgeçmeli.

    Etkinin (haklı ya da haksız) tepkiye neden olduğu gerçeği unutulmamalı!

    Elbette, eğer kışkırtıcı değillerse.

    Bu arada, sövgüyü gerekçe ederek etnikçiliğe, bölücülüğe yakınlık göstermek, şirinlik yüklemek de bir o kadar sakıncalı.

    Sövgü bahanesiyle bölücülüğe mağduriyet sağlama yaklaşımlarına dikkat!

  • Cem Gürdeniz amiralin paylaşımıyla öğrendik üçüncü kuşak, Ahmet Müfit’in sonsuzluğa göçtüğünü.

    Türk hariciye geleneğinin tükenmeye yüz tutan adlarından biriydi.

    Bir o kadar önemlisi Cumhuriyet neferi olmayı ilerleyen yaşında da sürdürmesiydi.

    Büyük dedesi Hamit Naci’nin adını taşıyan Mavi Vatan Vakfı kurucusu olmayı göze alması bir örnektir.

    Anısı önünde saygıyla eğilmek görevdir.

    Anısı ve adı bu dünyada bıraktığı derin izle unutulmazlar arasına girmiştir.

    Özdeş soyadı belleğimi devindirdi.

    Dede Lütfü Müfit Atatürk’ün silah arkadaşıdır.

    Atatürk yaşam öykülerinde değinilen sürgün arkadaşıdır aynı zamanda.

    Yıl 1905.

    Yer Şam.

    Mustafa Kemal Lütfü Müfit ikilisi Şam’da konuşlu 5. Ordu’da görev başı yaparlar.

    Gördükleri gündüz ve gece kadar zıtlık içermektedir.

    Güneş batınca, Osmanlı ordusu bambaşka bir kimliğe bürünür.

    Devleti dış saldırılardan korumakla yükümlü ordu iç güvenlikten de sorumludur oysa. Gün batımıyla birlikte ordunun “işe” çıktığını görürler. Çevredeki köyler, kasabalar basılır. Orada yaşayanların değerli eşyaları zorla ellerinden alınır ve yukarıdan aşağıya rütbe sırasıyla dağıtılır. Bir tür ganimet paylaşımı söz konusudur.

    Oysa, ortada bir savaş sonucu ele geçirilmiş değerler yoktur.

    Ordu, güvenliğinden sorumlu halkın varlığına çökmektedir.

    Doğal olarak, bu kolektif suça herkesin ortak olması beklenmektedir. Böyle durumlarda suça katılmayan ama tanık olan her zaman için istenmeyen durumdur.

    Mustafa Kemal, Lütfü Müfit’e “Biz bu işlerin içinde olamayız” diyerek tutumunu belirler. Çünkü o yarının adamıdır. Daha o yıllarda Türkçe alfabeye geçişin ve belki de Cumhuriyeti kurmanın planlarını yapmaktadır.

    Bu ibretlik olayı kıssa sayarsak iki hisse çıkarabiliriz.

    Birincisi, her koşulda ve her durumda temiz kalmak önemlidir ve olasıdır. Neredeyse koca ordunun katıldığı kirli işten bağışık kalmanın olası olduğu ikilimizce ortaya konmuştur.

    İkincisiyise, ezbere dönüşmüş olan bir saptama konusunda hiç olmazsa bir değerlendirme yapma gereğidir.

    “Birinci Dünya Savaşı’nda Araplar bizi arkadan vurdu” sözü çokça dolaşır ortalıkta. Bu söze inanan sayısı da az değildir.

    Yaşananlara bakılırsa emperyal güçlerle işbirliği içinde olan Arapların bu sözü doğruladığı ve bölgede cetvelle çizilen sınırların önünü açtığı düşünülebilir. Bu saptamanın Araplara karşı bir nefret doğurduğu da gerçektir.

    Şeytanın avukatlığını yapmak gerekirse, Osmanlı milletinin bir parçası olan Arapların bu olumsuz deneyimi büyük savaştaki tercihlerini etkilemiş olabilir mi?

    1905 yılında Şam’da Osmanlı ordusunun sergilediği eylemleri öğrendiğimde imparatorluğun daha o zaman yıkılmış olduğunu düşünmüştüm. On yılı aşkın süre daha dayanmış olması Osmanlı’nın hünerinden çok paylaşım heveslilerinin anlaşmazlığı kaynaklıydı.

    Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Cumhuriyet tertemiz, lekesiz insanların eseridir. Belki de öyle olduğu için üç çeyrek yüzyıldır çabalanmasına karşın yıkılamamıştır.

    Özdeşlerin ve elbette başta kurtarıcı, kurucu ve devrimci Mustafa Kemal’in yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Bu da yetmez!

    Değerli emanetlerine var gücümüzle sahip çıkmak için ne gerekiyorsa yapmamız dileğiyle değil zorunluluğuyla…

  • Dimitrios Yuannides’i bilir misiniz?

    Anlatmaya çalışayım.

    Yunanistan’da 1967 yılında yapılan darbenin ön saflarında cuntacı askerler vardı. Bu darbenin gerçek yöneticisi perde gerisinde duran Dimitrios Yuannides’ti.

    Bizim 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na “demokrasi” nitelemesini eklemek yanlış olmaz. Kıbrıs’a barış götürürken faşist darbeci Nikos Sampson’un devrilmesi sağlandı. Kıbrıslı Rumların anavatan bellediği Yunanistan’a da demokrasi götürülmüş oldu. Faşist cunta düştü.

    Cuntadakilerle birlikte perde gerisindeki Yuannides yargılandı.

    Oralarda kimselerin aklına “umut hakkı” demek gelmemiş olmalı ki Yuannides 36 yılını geçirdiği hapishanede yaşamını 2010’da yitirdi.

    Bugünlerde “umut hakkı” diyerek eli kanlı katile özgürlük yolunu açmaya çalışanları öfkelenerek izliyoruz.

    Şunun şurasında çeyrek yüzyıl oldu bu kişi hapse düşeli. Türk yargısının bugün bile mumla aranan duyarlı tartısı yaşam boyu hapis yaptırımına uğrattı bu kişiyi.

    Ölüm cezasının kaldırılmasıyla canını kurtardı.

    Ölüm cezasının kaldırılması elbette o günün gereğiydi.

    Ancak, o cezanın kaldırılmasında oyu olan kişi izleyen yıllarda miting meydanlarında Öcalan’ın idamını savunabildi. Hatta, işi tiyatroya dökerek idam için ipiniz yoksa işte size ip diyerek el bile yükseltti.

    Terörist başından esirgenen yağlı ip “umut hakkı” kılıfında Türk halkının boynuna geçirilmeye çalışılıyor.

    Açılımcılar her geçen gün hızlanarak muratlarına erme peşindeler.

    Görünen o ki, Türk siyaseti tümüyle değilse bile ana gövdesiyle ayartılmış durumda.

    İlk seçimlerin güçlü iktidar adayı ana muhalefet kurucu partinin ayağına gelen fırsatı kullanmak yerine açılım kuyrukçuluğuna yöneldiği günümüzde “kararsızlar partisi”nin hızla yükseldiğini görüyoruz.

    Hem üzülerek hem de ibretle!

    Türkiye’nin zamanı giderek daralıyor.

    “Umut hakkı” bir kısaltmaysa eğer açılımı “teröriste özgürlük, Cumhuriyete veda”!

    Yakın tarihten, komşu Yunanistan’dan bir örnekle irdelemeye çalıştım Türkiye Cumhuriyeti için “olmak ya da olmamak” ikilemine dönüşen bu ihanet kurgusunu!

    Her yazının olduğu gibi bu yazının da bir esin kaynağı var :

    Bağlantıdaki sunum biraz uzunca olmakla birlikte son derece bilgilendirici ve akıcı.

    Zaman ayırıp izleyen çok şey öğrenecektir.

  • Milli takımımız dünya kupasının eşiğinde. Elbette önemli sayılabilecek bir başarı.

    Buna karşılık, bir yandan bahis ve hiç eksik olmayan şiddet önemli sorun.

    Zeki ve çevik oldukları kuşkusuz olan kimi sporcuların hiç de ahlâklı olmadıklarını düşündüren gelişmeler yaşanıyor. Sayıca az olmayan hakemlerin onlara katılmış olması da dikkat çekici.

    Bu arada, izleyicileri de irdelemekte yarar var.

    Stadyumlardaki şiddetin ana öznesidir ne yazık ki izleyiciler. Her ne kadar kışkırtılmış olsalar da izleyiciler en azından göze görünen haliyle şiddet kaynaklarıdır.

    Diğer yandan, izleyiciler tıpkı kimi sporcular, hakemler ve hatta yöneticiler gibi bahis tutkunudur.

    Adı çok duyulmadık ülkelerin takımlarının anlık durumunu yansıtan bilgilendirmeler ve bunlara gösterilen ilgi başka nasıl açıklanabilir?

    Futbolda yaşanan bu kirliliğin basketbol ve voleybolda olmayışının ya da göz ardı edilecek düzeyde kalmış olmasının sorgulanmasında yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Geçen hafta içinde İstanbul’da iki köklü İstanbul takımının Ziraat Türkiye Kupası maçı öncesinde oluşan bir görselden yola çıkarak yorumlarda bulunmak istedim.

    Fatih Karagümrük-İstanbulspor takımları karşılaşmaktaydı. Maçın yapıldığı stadyum 75 bin kapasiteli. Oldukça büyük kuşkusuz. Bu iki takımı destekleyenlerin burayı doldurmaları elbette beklenmez.

    Ama, görsele bakıldığında kamera kadrajında tek izleyici yok.

    Türk futbolunda olay çok, izleyici (neredeyse) yok demek olası.

    İzleyici her spor gibi futbolun da parasal ve tinsel can suyudur. Daha doğrusu öyle olmalıdır.

    Onun olmadığı yerde yaşananlara şaşırmamak gerekir.

    Türkiye’de futbol, kara para aklama makinesi olarak bile işlev görebilmektedir. Futbolla ve sporla en küçük ilintisi olmayanlar yönetici rolündedir.

    Anımsayalım!

    Her ne kadar izleyiciler şiddetin özneleri gibi görünseler de sahaya inip hakem yumruklayan, sporcuları soyunma odasında tutsak alan yöneticiler bu ortamın tamamlayıcısıdırlar. Sayısı az olmayan kimi yöneticilerin şiddet kışkırtıcısı oldukları kesindir. Hızlarını alamayıp şiddetin öznesi oldukları da belleklerdedir.

    Yöneticiliğin bu denli düzeyden ve nitelikten yoksun olduğu koşullarda bahis sorununun ortaya çıkması olağandır.

    Yöneticilerin önemli bölümü spordan ve futboldan anlamadıkları için kendilerine yol gösterenlerin yönetimi altına girmektedir. Onlara yol gösterenler de kirliliğin parçaları olunca savurganca harcanan transfer bütçeleri sıradan olguya dönüşmektedir.

    İzleyicinin olmadığı yerde onun parasal desteği eksik kalmaktadır.

    Bu durumda, iş bilmez yöneticiler kendi amaçlarına ulaştıktan sonra geride yıkıntı bırakmakta ve bu olumsuzluğu kendilerinden sonra gelen yönetimler bu yıkıntıyı kucaklarında bulmaktadır.

    Ne yapmalı?

    Öncelikle, futbol kulüplerinin gelirleri ve giderleri sıkı bir biçimde denetlenmeli. Bu bağlamdaki akıldışılıkların ve savurganlıkların önüne mutlaka geçilmelidir.

    Diğer yandan, ortamdaki yerli-yabancı sporcu dengesi ülke yararına değiştirilerek düzeltilmelidir. Böylelikle Türk gençlerinin futbol ortamında fırsat bulmaları sağlanmalıdır.

    Saman alevi gibi yanıp sönen başarı yerine süreklilik ve sabırlı yönetim anlayışı egemen kılınmalıdır.

    İzleyicinin yokluğu futbolda ahlâkın yokluğunu doğurmaktadır.

    Her şeyden önce, futbol başka amaçlara erişim aracı olmaktan çıkartılmalıdır.

    Futboldaki olumsuzlukların başarıyı besleyen öğeler gibi gösterilmesinin önüne geçilmelidir.

    Varsın sportif başarı üst düzeyde olmasın!

    Buna karşılık ahlâk ve namus kazansa az şey mi olur?

  • Sorun yaratmada ustalaştığımız kuşkusuz.

    Sayısız derdimize olmayan birini ekleyerek bu konudaki yeteneğimizi kanıtladık.

    Pfizer firmasının bir mahkemenin sorusu üzerine verdiği yanıtın üzerine mal bulmuş Magripli gibi atlayanlar olmayan (olmayan) sorun yarattıklarının farkına vardılar mı?

    Bilemiyoruz!

    Mahkemeye verilen yanıt doğru. Pfizer firması Türkiye’ye BioNTech aşısı getirmedi. Ancak, bu Türkiye’ye Biontech aşısı getirilmediği anlamına gelmiyor.

    Belleğimizi tazeleyelim.

    Covid salgının sıcak günlerinde bırakın aşıya ulaşmayı koruyucu araçlara ve gereçlere erişmek bile sorundu. Kimi gelişmiş ülke havaalanlarında başkalarına ait araçların ve gereçlerin alıkonulabildiği günlerdi.

    BioNTech aşısını üreten şirketin kurucuları olan Dr Özlem Türeci ve Dr Uğur Şahin aşıya erişimin sorun olduğu o günlerde ürettikleri aşıyı doğup büyüdükleri Türkiye’ye aracısız göndereceklerini açıklayarak ülkemize olumlu ayrımcılık yapmışlardı.

    Birinci vatanlarına yücegönüllülük de denebilir.

    Durum bu kadar açıkken BioNTech aşısı Türkiye’ye getirilmedi, getirilenler de çöp aşılardı yargısına varmak kötü niyetli olmasa bile bilgi eksikliği kaynaklıdır.

    Kötü niyetli olmasa da (misenformasyon) yanlış bilginin yayılması kötü niyetlilerin (disenformasyon) kullanımına kapı aralamaktadır.

    Yeri gelmişken paylaşmakta yarar var!

    Türkiye’de, 2024 verilerinden göre çocukluk çağı hastalıklarından koruma amaçlı aşı reddi sayısının 40 bine dayandığını öğreniyoruz.

    Bu tırmanışın önüne geçilemezse önümüzdeki yıllarda adını unuttuğumuz hastalıkların salgınlarına tanıklık etmemiz yüksek olasılıktır.

    Muhalefeti aşı üzerinden yürütmek bunu yapana yarar sağlamayacağı gibi toplum sağlığı zararına sonuçlara yol açacaktır.

    Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu unutulmamalı!

  • Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyu iyi ki var!

    Bir yılı aşkın süredir yeniden ısıtılarak önümüze konan “süreç”le ilgili gerçekler su yüzüne çıkmaya başladı. Bu kurguyu sahneleyenler baştan bu yana “al ver yok” söylemiyle zaman kazandılar.

    Türkiye bir savaş mı yitirdi de böyle bir belgeyle karşılaştı sorusu çokça soruluyor. Soru böyle sorulursa Türkiye’nin terörle mücadelesine haksızlık olur.

    Diğer yandan, savaş nitelemesi karşımızda simetrik bir yapı bulunduğu izlenimi yaratır ki bu da bir o kadar sakıncalıdır.

    DEM Parti’nin konuya ilişkin 99 sayfalık belgesi, “pazarlık yok” geçiştirmelerine son vermesi bakımından yararlı oldu.

    Böylesi oylumlu bir belgenin kısaca irdelenmesi elbette olanaksız.

    Ancak, ana başlıklar üzerinden birkaç şey söylememek de olmaz.

    TBMM’deki komisyonda da hemen her fırsatta dile getirilen Cumhuriyetle hesaplaşmayla giriş yapılmış. Belgenin hemen başında Osmanlı’ya gönderme yapılmış olsa da ana hedefin Cumhuriyet olduğunu süzmek güç değil.

    Gerçekte anayasalığı bile tartışmalı olan 1921 belgesine tutkulu bağlılığın gereği olarak Cumhuriyet ateş altına alınmış. Cumhuriyetin yanı sıra kurucu ilkeler de sanık sandalyesine oturtulmuş.

    Cumhuriyetin yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan etnik ve dinsel grupların birlikteliğine son verdiğinden bile söz edilmiş belgede. Bu değinide iktidarla sıkı fıkı olmanın, ona yaranma gereği duymanın etkisi yadsınamaz. Bir bakıma, Cumhuriyeti birlikte yıkarız ifadesidir bu. Hedefimiz ortaktır anımsatması olarak da okunabilir.

    Yine bu bölümde Cumhuriyetin önündeki feodal engellerin birer birer ortadan kaldırılması da eleştiriden payına düşeni almış. Her fırsatta demokrasi, insan hakları ve benzeri kavramlara başvuran, kendisini sol olarak tanımlayan DEM Parti kula kulluk anlayışının ete kemiğe bürünmüş hali olan feodal yapıya dört elle sarılmış.

    Erken cumhuriyet dönemini tek parti üzerinden vuran DEM Parti hızını alamayarak izleyen dönemi “çok partili ama demokrasisiz” olarak yaftalamaktan geri durmamış.

    DEM Parti, Şeyh Sait ya da Seyit Rıza gibi başkaldırmayan ama feodalizme gönülden bağlı derebeylerinin ülke ölçeğinde Cumhuriyet aydınlanmasının önünü kesenlerin ve Köy Enstitüleri’nin ipini çekenlerin bu feodal beyler olduğunu unutmuş olmalı.

    Sovyetlerin yıkılışından ve AB’nin kurulmasından sonra kendisini gösteren “insan hakları eksenli” güç odaklaşmasının Kürt gerçeğinin tanınmasında etkili olduğunu eklemeyi unutmamışlar. Atlantik ötesindeki ve Avrupa’daki efendi(leri) selâmlama olarak okudum.

    Önceki çözüm girişiminin başarısızlığa uğramış olması sonucu yeniden çatışmalı ortama dönüldüğünden söz edilerek hendek savaşlarının kutsanması unutulmamış.

    Son dönemde AKP ve MHP’den el yükselten CHP’ye uzanan bir dizi siyasi oluşuma övgüler eksik edilmemiş.

    27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum çağrısı çözümün başlangıç noktası olarak belirlenmiş.

    “Ulus devletçilik dilini ve ulus devletçiliğe dayalı kavramları terk etme” zamanının geldiğine vurguyla “al ver yok” diyenler yalanlanmış. Başka deyişle, sözde barış ve demokrasi için Türk devletinden vazgeçilmesi isteği anlaşılır şekilde yazılmış belgeye.

    Emperyalizme göbekten bağlı olduklarını unutarak Syces-Picot üzerinden bölgedeki sınırları çağdışı nitelemesiyle hedefe koyarak kafa karıştırmayı unutmamışlar.

    Kurucu partiye bile aşılama başarısı gösterdikleri “eşit yurttaşlık” üzerine nitelemelerde bulunulmuş olması elbette şaşırtıcı değil.

    Al ver üzerine bir süreç yaşandığının kanıtlarını :

    • Barış yasası ve demokratikleşme yasaları
    • Demokratik entegrasyon,
    • Özgürlük yasaları ve bütüncül hukuk
    • Hukuki tanınma ve demokratik toplumsal sözleşme başlıkları altında bulmak için değil görmemek için çaba göstermek gerekir.

    Farklı bölümlerde Öcalan’ı güzellemede ve yüceltmede MHP’den geri kalmadıkları anlaşılıyor.

    Başından bu yana yinelenen “hukuksal düzenleme yok, tek taraflı silah bırakıldı, örgüt varlığına son verdi” türünden oyalamanın sonuna gelindiği gün gibi ortadadır.

    Açılımın başından bu yana oyalanarak duruma alıştırılan toplumun bundan sonraki aşamada ürpertici düzenlemelerle baş başa kalacağı açıktır. Bunun ancak bir dayatmayla yaşama geçirilebileceğiyse kuşkusuzdur.

  • ABD’nin Ankara büyükelçisi unvanlı kişi göreve bağladığından bu yana bir diplomat olmaktan sömürge valisi gibi davranıyor.

    Çoğu Türk’ü öfkelendiren bu durum iktidarımızı etkilememiş görünüyor. Dil ucuyla da olsa tepki gösterilmiyor.

    Olağan koşullarda bir ülkede görevli elçi bu şekilde diplomasiye sığmayan söylemlerde bulunduğunda “persona non grata” olur.

    Uzaklardan bir örnek vereyim.

    Japonya’nın çiçeği burnunda kadın başbakanı Takaichi “tek Çin” anlayışına aykırı sözleri nedeniyle Çin’in şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Bu olguyu izleyen birisi olarak Japon başbakanının hem iç kamuoyunca hem de Çin tarafından bunaltıldığını görüyorum.

    Alt tarafı özensiz birkaç söz diye geçiştirilebilecek densizlik yerden yere vuruluyor.

    ABD elçisine karşı tepkisizliğin yanıtı Ege’de!

    İzmir, Aydın ve Muğla illerimize yüzme uzaklığındaki adaların Yunanistan tarafından yerleşime açıldığını ve şu aşamada silahlandırılmakta olduğunu biliyoruz.

    Anadolu yarımadasının güvenliğine ve elbette uluslararası antlaşmalara aykırı bu gelişmeye “bir gece ansızın gelebiliriz” dışında tepki vermezseniz dillerden düşmeyen “dış güçler”e eşsiz bir fırsat sunmuş olursunuz.

    Ülkenize diplomat gibi gelen sömürge valisi her türlü diplomatik dili ve nezaketi bir yana bırakır.

    Emperyal arzularını yüksek sesle ifade etmekten geri durmamaya başlar.

    Bu kabul edilemezlik neden hak ettiği yanıtı almıyor diyenler işin bu yanını görmek zorundadır.

    Elçiye öfkelenmek yersizdir.

    O, karşısına çıkan fırsatı tepe tepe kullanmaktadır.

    Diplomasi kurallarını hiçe saymayı göze alabilmesi bundandır.

    Her biri istenmeyen adam olmasına yetecek sınır tanımaz çıkışlarını özgüvenle sürdürebilmektedir.

    Unutulmasın!

    “At sahibine göre kişner”

    Büyükelçi her ne kadar ABD temsilcisiyse de görev yaptığı ülke hiçe sayamayacağı üstünlüğe sahiptir.

    Başka deyişle, sahibi bulunduğu yerdir.

    Sahibinin duyarsızlığı ve duymazdan gelişi atın kişnemesini de başkalaştırmaktadır.

    Elçiye efelenmek (çakma) milliyetçilik gösterisinden öte anlam taşımamaktadır.

    İstenmeyen adam yerine duymayan, duyarlı olmayan, oralı olmayan adama odaklanmak gerekir.

  • KGB mi kaldı diyenler yazıyı sonuna dek okusun derim.

    Yazının esin kaynağı ünlü tarihçi İlber Ortaylı’dır.

    Türk gençlerine öğütler kapsamındaki görüşlerini okuyunca bu yazının ana fikri ortaya çıkmış oldu.

    Özetlemek gerekirse!

    Ortaylı, Avrupa ve özlem duyduğunuz başka ülkeler bildiğiniz gibi değil. Ülkenizde kalın demiş. Özü bakımından saygı duyulası görüşler hiç kuşkusuz.

    Gençlerin dışa göçünü yabancı istihbarat örgütlerinin, hükümet jargonuyla nitelemek gerekirse “dış güçlerin” özendirdiğini eklemeyi de unutmamış Ortaylı.

    Hemen her uğraştan gencin ve hatta onlara eklenen herhangi bir işi ve becerisi olmayanların yurtdışı tutkusu “oturun oturduğunuz yerde” yollu öğütlerle bastırılabilir mi?

    Kuryelik!

    Garsonluk!

    Baristalık!

    Türk gençliğinin önüne konan üç bol kazançlı(!) ve saygın(!) kolayca bulunabilecek iş!

    Bunları beğenmeyenler inşaat ve temizlik işçiliği de yapabilir.

    Ortaylı, kendisi gibi tarihçi olmuş gençlerin öğretmen olarak atanmadıkları durumda ne işler yapmak zorunda kaldığını araştırmış mıdır sorusunu ben eklemiş olayım.

    Türk gençleri her ne iş yaparlarsa yapsınlar güvencesizlik ortak paydasında buluşurlar.

    Türkiye’de trafiğe kayıtlı taşıtların beşte biri iki tekerlekliymiş. Kuryelerin bu çokluktaki payı yadsınmaz olsa gerektir.

    Bir yandan yoğun trafik diğer yandan işverenin hız baskısı kuryeliği çok tehlikeli iş yapmaya yeter de artar.

    Bu denli tehlikeli iş yapanların sosyal güvencesi olduğunu düşünebilirsiniz doğallıkla.

    Haksız sayılmazsınız!

    Ancak, bu tehlikeli iş kolunun çalışanlarının önemli çoğunluğu SSK kapsamında çalıştırılmamaktadır. Her birisi serbest meslek kapsamında yapmaktadır işini. Başka deyişle BAĞKUR çatısı altındadır kuryeler. Verdikleri hizmet karşılığında patrona fatura keserek alırlar hak edişlerini.

    Patronsever sistemin harika buluşudur.

    Kuryeler çoğunlukla gençtir.

    Dolayısı ile başlarına bir şey gelene dek sağlık güvencesi gereksinimi duyacaklarını öngörmezler. Buna bağlı olarak, BAĞKUR primlerini ödemeyi aksatırlar.

    Soğuk algınlığına tutulsalar hekime başvurmaları cepten harcama gerektirir.

    Olmaz ya oldu diyelim!

    Trafik kazası geçirir de sağlık hizmeti almaları gerekirse hatırı sayılır harcama yapmaları gerekir. İyileşene kadar günlerce, haftalarca ve belki de aylarca çalışamayacak olma olasılıklarını akla getirmek bile ürkütücü!

    Ülkenin önde gelen gereksinimi hekimlere “giderlerse gitsinler” diyebilen iktidarımızı unutmayalım.

    Ortaylı’nın tarihçiliğine, teatral ve sürükleyici retoriğine şapka çıkartılır.

    Pek çoğumuzun herhangi bir ortamda Ortaylı’ya rastladığında onu tutkuyla izlediği de gerçektir.

    Türk gençlerine “ülkenizin değerini bilin, bir yerlere gitmeyin” tadında öğüt vermek hiç kuşkusuz iyidir, hoştur.

    Ancak, yine de yabancı istihbarat örgütlerinin baskısıyla birlikte Türk gençliğini KGB kıskacından kurtarmak da önceliğimiz olmalı değil midir?

    KGB’den kaçanlar BND(*)’ye tutulmasınlar diye!

    (*)   Alman İstihbarat Örgütü

  • Elif Şafak, İngiltere Kraliyet Edebiyat Derneği başkanlığına atanmış. Bunun adı atamadır.

    Çok değil, geçen ay önce Mine Kırıkkanat’ın açtığı dava sonuçlandı. Mahkeme bilirkişi raporuna dayanarak Elif Şafak’ın “intihal” yaptığına hükmetti.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/gazetemiz-yazari-mine-kirikkanat-dava-acmisti-mahkemeden-elif-safak-karari-intihal-var-2454134

    İngilizlerin son ataması Elif Şafak’ı teselli amaçlı mıydı?

    Olaya emperyalizm penceresinden bakılmazsa yanılgı kaçınılmaz olur.

    Britanya denince akla sömürgecilik gelmeli.

    Yeryüzünün şimdilerde değilse bile bir zamanların hızlı sömürgecisidir Britanya.

    Sömürgeciliği dünyaya öğretendir demek yanlış olmaz.

    Britanya’nın Hindistan’da yaptıklarını anlatan bir kitap okumuştum birkaç yıl önce.

    Hint diplomat Shashi Tharoor’un kaleminden çıkma kitabın hemen her satırı etkileyiciydi.

    Bir bölümü vardı ki, belleğime çivilenmiş.

    Hindistan’ı kasıp kavuran Britanya sömürgeciliği sayısız insanlık dışı davranışına halı dokuyan Hint genç kızlarının başparmaklarını kesmeyi ekleyebilmiş.

    Amaç, o işkolunu ortadan kaldırarak Hint ekonomisine ölümcül darbe vurmak.

    Kısayoldan ve vahşice!

    Günümüzde uzaklara demokrasi ve uygarlık taşıdığını ileri süren emperyalizm o yıllarda acımasızlığıyla nam salmıştı.

    Halı dokuyanları kendisine karşıt gören emperyal, ayağına takılan taş saydıklarına ürpertici yaptırımlar uygulamakta sınır ve sakınca görmemiş.

    Emperyalizm suçsuz, günahsız dinlemez!

    Dövmek bir yana engelli bırakır yetmezse öldürür bile!

    Döven emperyalizme sayısız örnek verilebilir.

    Benim aklıma gelen buydu.

    Emperyalizm kapısında kul olana, kendisine hizmette kusur etmeyene sevgisini sunmakta da cömerttir.

    Elif Şafak’ın Britanya’nın “saygın!” edebiyat derneğine başkan olarak atanması bu sevginin ve değerbilirliğin ürünüdür.

    İntihal davasının sonucundan habersiz olamayacaklarına göre, İngilizler siz ne yaparsanız yapın, sonuç ne olursa olsun sevdiğimi tam severim, onu ödüle boğarım diyerek meydan okumuştur.

    Bu meydan okumaya, ilgili kişilerin ve kurumların bir karar örneği göndererek gereken yanıtı vermeleri durumu değiştirmeye yetmese de tarihe not düşmek bakımından doğru olacaktır kanısındayım.