•  

     

                Küresel ölçekli olayları egemen medyadan izlemek hem eğlenceli hem de öğretici oluyor. CNN Int’de son Çin-Japon gerginliğiyle ilgili tepkisiyle öne çıkıyor.http://edition.cnn.com/2012/09/17/world/asia/china-japan-islands-dispute-explained/index.html?hpt=hp_c1Uzaktaki kayalıklar Çin ve Japonya’nın arasını nasıl bozdu”  diye sorarak Çin’in egemenlik haklarına sahip çıkışını üstü örtülü olarak eleştiriyor. Çinliler Diaoyu Japonlar ise Senkaku adını vermiş bu kayalıklara. CNN Int bu alaycı yaklaşımıyla değer mi önemsiz kayalıklar için bu kadar zahmete demeye getiriyor. Üstelik üzerlerinde insan minsan da yaşamıyormuş. “Ver gitsin!” demediği kalmış. Bizim Kıbrıs için bile benzeri “verin kurtulun” söylemi tutturan tuzu kuruların tavrı şaşırtıcı değil.

    Oysa, dünya artık yeniden çok kutuplu sürece dönüyor. Çin önemli bir ekonomik ve askeri güç. Dünyanın ekseni doğuya kayarken Çin’in uzaktaki kayalıklara ilgi duyması kadar doğal bir durum yok! Bugün insan yaşamayan kayalıklar yarın elinde bulunduran için doğal bir üs işlevi görebilir. Japonya denetimindeki kayalıkların olası senaryolarda üstleneceği önem şimdiden öngörülüyor. Çin’in asıl derdi kayalık sahibi olmaktan çok bu önemsiz kara parçalarının kendisine karşı üs olarak kullanılma olasılığı.

    Bu önemsiz ve uzak yerleşimli kayalıklar bana yakın geçmişi anımsattı. Bu arada uzak kayalıkların Japonya ve Çin’e 200 mil, Tayvan’a 120 mil uzaklıkta olduğunu anımsatalım.

    Isla Malvinas’ı bilir misiniz? Falkland Adaları desem mutlaka anımsarsınız. 1982 yılının Nisan-Haziran aylarında İngiltere ile Arjantin savaşına neden olan bu adaların İngiltere’ye uzaklığı 10 bin mil dolaylarında  olup Arjantin’in yalnızca 700 km kadar açıklarındadır. Diaoyu ile karşılaştırıldığında 200 kadar adayı içeren takımadalar olan Falkland 2000 kadar yerleşimciye de evsahipliği yapmaktadır.  Ama, kendisine bunca uzak takımadalara 18. Yüzyılda gelmiş olan  bundan 30 yıl önce İngiltere’nin ilgi alanı dışında kalamamış. Başka deyişle birilerine ne önemi var, bırakalım oralar da Arjantin’in olsun dememişler. Uğruna savaşıp 300’e yakın asker kaybetmişler.  700’e yakın Arjantinli de ölmüş.

    Isla Malvinas ya da Falkland Adaları Magellan Boğazı ve Horn Burnu’na egemen olmalarıyla stratejik, çevresinde zengin petrol ve gaz yatakları bulundurmalarıyla ekonomik öneme sahiptir. Adada hemen tek geçim kaynağı olarak üretilen koyun yününün tek alıcısı İngiltere’dir.

    Diaoyu Adaları için üzerinde insan bile yaşamayan kayalık nitelemesinde bulunanların kendi çıkarları söz konusu olduğunda dünyanın öteki ucunda şahin kesilmiş (ve bundan sonra da kesilecekleri) olmaları akıldan çıkartılmamalıdır.

    Bu pencereden bakıldığında Çin bugün için önemsiz görünen ama bir başka devletin eline geçtiğinde önem kazanacak kayalıklar üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçmeyerek doğruyu yapmaktadır!

    Ceyhun BALCI, 18.09.2012

     

    Meraklısına Not : Siz siz olun yolunuz Arjantin’e düşerse sakın Falkland demeyin. Aynı şekilde bir Çinliye Senkaku, bir Japon’a da Daioyu demekten kaçının. Alacağınız tepki kestiremeyeceğiniz kadar şiddetli olabilir.

  • Düşünüyorum Öyleyse Vurun!

    CEYHUN BALCI, Cumhuriyet, 23.06.2010

    Başlıktaki sözler bir kitabının adı olmuştu. Vurmadılarsa da Ziverbey’de halini hatırını sormaktan geri durmadılar 12 Mart döneminde!

    Yüzbaşı Selahattinin Romanını yazmıştı, bir subay çocuğu olarak! Yaşamı savaşımla, güçlüklerle geçse de bu durumdan yakındığı hiç görülmedi, duyulmadı. Yaşadığı coğrafyaya birkaç yüz yıllık gecikmeyle gelen aydınlanma ışığını var gücüyle topluma yansıtmaya çabaladı gücü yettiğince! Aslında onun başına gelenlere şaşırmamak gerekiyordu. Ortaçağdan bu yana akıldan, bilimden ve kısacası aydınlanmadan yana olanların başına gelenler gelmişti onun da başına!

    Son dönemde de kapısını çalmayı ihmal etmemişlerdi. Ulu çınarın devrilmesi süreci de böylelikle başlamış oluyordu. Önce kalp sorunları ve buna yönelik cerrahi girişim; onu izleyerek geçirilen inme ve yol açtığı sorunlar bugün yaşadığımız yitimin habercileri gibiydi.

    Duvarın Üstündeki Tilkiöksüz kaldı…

    İlhan Selçuk artık aramızda değil; artık yüreği atmasa da düşünceleri, aydınlığı ve yapıtları yaşamımızı ışıtmayı sürdürecek!

    Ülkemiz aydınlanmacılarının başı sağ olsun!

    Bir pencere kapanmış gibi görünse de o kadar çok pencere açmıştır ki İlhan Selçuk, onlar yetip de artacaktır bizlere yepyeni ufuklar açmaya!

    Nasıl müzisyeni ezgisiyle anmak en iyisiyse, yazarı da yazısıyla uğurlamak en doğrusu olacaktır! Son yazılarından birinden bir alıntı: (sanırız kalp ameliyatına girmeden önce)

    Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler… Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola… İkisine de eyvallah…

    Cumhuriyetimizin ve aydınlanmamızın ulu çınarının yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz…

  •  

     

     

    Başlığı belirlerken uzunca süre düşündüm! Büyük ölçüde gerçek ve bir ölçüde de dikkat çekici olması nedeniyle bu başlıkta karar kıldım.

     

    Başlığa konu kaygı İzmir’de yaşayan, kendisini bir kentli olarak hisseden bir yurttaşın gözlem ve deneyimlerime dayanmaktadır. Söz konusu gözlem ve deneyimler pek az zahmetle ve dikkatli bir bakışla kolaylıkla doğrulanabilecek türdendir.

     

    Başka bir çok kentimiz gibi İzmir de seçilmiş-atanmış işbirliğiyle yönetilmektedir. Dolayısı ile İzmir’deki aksaklık ve eksiklikler hiç bir şekilde yalnızca atanmış ya da seçilmişlere mal edilemez!

     

    Bir yurttaş olarak kaleme aldığım bu yazının kentimizi yönetenlere açık çağrı olduğunun altını çizme gereği duyuyorum.

     

    Değerli yönetenlerimiz,

     

    Kurumlar ve kurallar göz ardı edildiğinde er ya da geç bir kaosa sürükleneceğimiz kesindir. Kentimiz İzmir’de de böyle bir tehdit her geçen gün kendisini daha fazla gösterir olmuştur.

     

    Aksaklık, eksiklik ve eleştirilerimi sıralarken sorumlu yurttaşlık görevim gereğince çözüm önerilerimi de paylaşacağım. Bu nedenle, “eleştirmek kolay ama çözüm için ne öneriyorsunuz?” sorusunu da şimdiden geçersiz kılmış olacağımı sanıyorum.

     

    Kurumların ve kuralların varlığının kentimizde huzurlu ve esenlikli bir yaşam için kaçınılmaz gereklilik oldukları konusunda hiç birimizin en küçük kuşkusu olmasa gerektir.

     

    Kentimizin değerli yöneticilerini kentimizi daha yakından ve özenli gözlemlemeye çağırıyorum. Çoğu zaman savladığım gibi sağlıklı bir gözlem İzmir sokaklarında dolaşmakla olanaklıdır. Çünkü, bir çok şeyi araçlarınızın içinden farketmeniz mümkün olamamaktadır.

     

    Örneğin, yaya kullanımı amacıyla düzenlenen ve sevgi yolları olarak da adlandırılan bir çok yolda bırakınız yürümeyi can ve mal güvenliğinizin her an tehlikede olduğunu anlamanız ancak bu yollarda yürümekle farkedilebilecek acı gerçeğimizdir. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde günün herhangi bir saatinde arkanızdan gelen ve sizden çıkardığı gürültü ile yol isteyen  motosiklet olmadan yürüyemezsiniz. Bisiklet ya da son zamanlarda sayıları geometrik olarak artış gösteren elektrikli bisikletler çok daha büyük tehlike kaynağıdır. Sessizlikleri onları farketmenize engel olmakta ve onlardan zarar görmemeniz rastlantıya kalmaktadır.

     

    Çözüm önerim : Yaya yolları adı üzerinde yayalar içindir. Yayalar dışındaki her türlü iki, üç ve dört tekerlekli motorlu-motorsuz taşıtın bu yollara girmesinin önlenmesi yaya güvenliğinin oluşturulması için önde gelen koşuldur. Eğer bu yapılamıyorsa bu yollarda yürüyenlerin görebileceği büyüklükte ve sıklıkta uyarıcı tabelalar konmalıdır. Bu tabelalar aracılığıyla bu yolda yürümenin yaratabileceği riskler yayalar ile paylaşılmalıdır.

     

    İkinci gözlemim yine yayalara ayrılmış mekanlarla ilgilidir. Yaya yollarının yanı sıra yaya kaldırımları da işgal altındadır. Gerek motorlu taşıtların park etmiş olmaları ve gerekse az önce andığımız her türden bisiklet ve motosiklet buralarda deyim yerindeyse terör estirmektedir. Terör yalnızca eline silah, bomba ve patlayıcı alarak gerçekleştirilmiyor. Motorlu-motorsuz taşıt kullanıcıları da kentlerimizde terör kaynağı olabilmektedir. Hemen eklemekte yarar var. Özellikle Gümrük, Pasaport ve Kordon gibi bölgelerimizde esnafımızın da yaya kaldırımlarını işgalde önemli pay sahibi olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır?

    Çözüm önerim : Yaya yollarının yaya güvenliğini tehlikeye düşüren şekilde tecavüze uğraması fiziksel engeller konulması hem de kolluk güçlerinin özenli ve titiz denetimi aracılığıyla sağlamak siz kentimizi yönetenlerin öncelikli görevi olduğunu düşünüyorum. Sizleri yaya kaldırımlarını kullananların can ve mal güvenliğini koruma görevinizi yerine getirmeye çağırıyorum.

     

    Bir başka yakınma konusu yine trafikle ilgilidir. Ben Mithatpaşa Caddesi’nde oturuyorum. Bu caddedeki trafiğin halini görmeniz için yürümenize gerek yoktur. Aracınızla birlikte (elbette eskort kullanmadan, tercihen tebdili plaka yaparak) bu caddeden geçmeniz aksaklığı görmenize yetecektir. Gece park eden araçlardan geçecek yol bulmanız, gündüz ise çok çeşitli gerekçelerle duraklamış araçlardan fırsat bulup ilerlemeniz son derece güçtür.

     

    Çözüm önerim : Öncelikle kötüyü norm olarak kabul etmekten vazgeçelim diyorum. Çünkü, kötüyü örnek sayma ve ona tutsak olma haline ilişkin hemen her gün kulağımıza bir şeyler çalınıyor. “Ne yapalım, vatandaş aracını koyacak yer bulamıyor!” sözü bunlardan birisidir. Ben bir yurttaş olarak bunu kabul etmiyorum. Mutlaka sizler de tanık olmuşsunuzdur. Dünyanın ileri gitmiş, çağdaş ülkelerinde bu ve benzeri gerekçelere sığınılabildiğini düşünüyor musunuz?

     

     

    Mithatpaşa Caddesi başta olmak üzere sayısız yerde bu sorunun üstesinden gelmenin tek yolu hoşgörüsüz bir şekilde kuralları uygulamaktan geçiyor. Zamanında yapıların otopark yapma zorunluluğu konusundaki zorunluluklarını göz ardı eden yönetimlerin bugün de duyarsız ve görmezden gelici olmaya hakları yoktur.

    Ayrıca, bu konuda kolluk güçlerinin yeterli denetleme yapmadıkları düşüncesindeyim.

    Trafik düzeninin korunmasında ve sürdürülmesinde kolluk güçlerimizin başta trafik polislerimiz olmak üzere duyarlı olması gereği ortadadır. Bu bağlamda başarılı olmak adına trafik polislerimizin belirli kavşak noktalarında saklanmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Çünkü, kavşaklardaki trafik ışıkları trafiği düzenlemektedir ve ayrıca artık sürücülerimiz trafik ışıklarına uyma konusunda belirli bir olgunluğa erişmiş durumdadır. Oysa, asıl sorun kavşakların biraz ilerisinde ya da berisinde göstermektedir kendisini. Bu da trafik polislerimizin çakılı denetimden etkin ve gezici denetime geçmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

     

    Yine trafikle ilgili bir başka sorun duraksız taksilerin özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde gelişi güzel duraklaması ve bu şekilde yolcu beklemesinden kaynaklanmaktadır. Bu manzarayı hemen her gün Talatpaşa Bulvarı’nda ve özellikle de Alsancak Devlet Hastanesi dolaylarında yaşamaktayız. Özellikle akşam saatlerinde yolunuzu yaya olarak ya da aracınızla buraya düşürürseniz ne demek istediğimi kolaylıkla anlayabileceksiniz.

     

    Çözüm : Duraksız taksilerin bekleme yapmasının önüne geçilmelidir. Ayrıca, artık kent içi trafiğinde yeri olmaması gereken dolmuş hatları da iptal edilmelidir. Talatpaşa-Konak, Kahramanlar-Konak ve Otogar-Konak taksi-dolmuşlarının çalışmaları engellenmelidir. Söz konusu dolmuşlarda çalışan sürücülerin belediye başta olmak üzere kamu kurumlarında iş sahibi yapılmaları geçim kaynağından yoksun kalmalarının da önüne geçilmesini sağlayacaktır.

     

    Örnekler artırılabilir.

     

    Bu aksaklıkların giderilmesini siz seçilmiş-atanmış yöenticilerimizden beklemek bizlerin en doğal hakkıdır.

     

    Bu yazının başlığı olan sahipsiz kent İzmir  imgesini değiştirmek bizlerle birlikte sizlerin elindedir. Atacağınız olumlu adımlar ve kurallarla, kurumları egemen kılacak yaklaşımlar kentimiz İzmir’i sahipsizlikten kurtaracaktır.

     

    Sizleri bu doğrultuda harekete geçmeye çağırmanın sorumlu yurttaşlık gereğince olduğunu bildirir, saygılar sunarım!

     

    Ceyhun BALCI, bir İzmirli

     

     

  • Başlıktaki soruya “elbette, kuşkunuz mu var?” yanıtı verilebileceği gibi bu yanıta dayanak olabilecek sayısız gerekçe sürülebilir öne! Şeytanın avukatlığına heves ederek “hayır, hiç gerekli değil!” diye yanıt veriyorum bu soruya. Benim de bir gerekçem var! “Laikliğin Bedeli Tecilsiz Hapis” (Aydınlık, 14.09.2012) manşeti dayanağımdır. Manşete konu olan olgumuzu anımsayalım Olay Ege Üniversitesi’nde yaşanır. EÜ Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ Anayasa’ya ve o Anayasa’nın güvencesi olan yüksek mahkemenin artık içtihatlaşmış kararına dayanan bir davranış gösterir. Derslere türbanla girmekte ısrarlı bir öğrencisinin bu davranışını tutanak altına alır. Olağan olan budur. Tutanak altına alınan bu olayda öğrencinin derse girmesini engellemeye yönelik en küçük bir fiziksel engelleme yoktur. Tutanağa konu olan öğrenci derse girmiştir. Ama, Türkiye olağandışı bir süreç yaşamaktadır. Zamanın YÖK Başkanı kükrer : “Üniversitelerde türbana karşı olan 30-35 hoca kaldı, halledeceğiz!” Anayasa’ya dayanarak davranan Pekünlü soruşturmanın selameti gereğince açığa alınır. İşin içine Adliye de girer. Oradan çıkan ama henüz Yargıtay’ca onanmamış olan karar “Yargı-Yürütme elele, hep birlikte Ak günlere” söylemini pekiştirecek türdendir. Tecilsiz hapis yaptırımı Anayasa’yı kendisine güvence olarak gören Pekünlü’yü bekliyor. Son yıllarda her geçen gün gürleşen “yeni Anayasa gerek” sözlerini duymayan kalmamıştır. “Yeni Anayasa’ya tamam ama nasıl bir Anayasa ve hangi yöntemle?” sorusunu soranların sesi pek de duyu(ru)lamıyor. Elbette kuşkular “yeni Anayasa” kılıfıyla Türkiye’deki dönüşümün güvence altına alınması hedefleri üzerinde yoğunlaşmakta. Ama, görüldüğü gibi yeni Anayasa yapılmadan da, yapılması tasarlanan Anayasa’nın provaları da pekala gerçekleştirilebilmekte. Eskisinin varlığında, tasarlanmakta olan yenisi doğrultusunda uygulama yapılabildiğine göre; başlıktaki soruya geri dönebiliriz! Eldeki Anayasa gönüllerdeki Anayasa’nın yaşama geçirilmesine engel olmadığına göre “bu kadar zahmete gerek var mı?” diye sormadan edemiyoruz. Ceyhun BALCI, 14.09.2012

  • Kötülük meleği bir kez daha Türkiye’deydi. Emperyalist olmak da kolay değil! Çaba ve emek harcamayı gerektiriyor. Dünyaca tanınmış ne kadar değeriniz varsa alana sürmek durumundasınız. Yeri gelince top, tüfek yeri gelince de Angelina Jolie!

    Her geçen gün çukurlaşma rekoru kıran yüce Türk medyası böyle bir fırsatı kaçırır mı? Ak saçlısı, nur yüzlüsüyle medyamızın habercileri birkaç gündür melek reklamına girişmişti. Dün de sade giyimi, makyajsız ve takısız güzelliği, karalar bağlamış görünümüyle bizimkilerin dilindeydi. Suriyeli kamplarının tartışılan durumu da onun sayesinde belleklerden silindi. Ambulanslarla isyana götürülen ayak takımının şefkat gereksinimi kötülük meleği aracılığıyla giderilmiş oldu.

    Böylelikle necip medyamız Suriyeli kamplarıyla uğraşmak gibi tehlikeli bir iş yerine yediden yetmişe hiç kimsenin ilgisini esirgemeyeceği sorunsuz bir konu bulmuş oluyordu.

    Bu sabah çok okunduğu ileri sürülen gazetelerimizden birinin internet sitesinde Türk doktorunun başarı haberi vardı. Bizde bu tür haberlerin ömrü kelebeğinki kadar bile değildir. Neyse ki haberin adresini not etmeyi akıl ettim. Paylaşıyorum. Artık yerinde yeller esiyor. http://www.hurriyet.com.tr/planet/21459474.asp

    Dr Tan İNCE’nin önemli buluşundan söz etmek yüce medyamıza yarar sağlamayacağı için boşuna bekleriz böyle bir şeyi. Bu değerli doktorumuzun kendisinden söz ettirmesi ancak medyatik olmasıyla mümkün olabilirdi. Yüce medyamıza konu olması için ya Atlantik ötesinden görevlilendirilmesi ya da aynı ülkeyi paylaştığı soydaşı Dr Mehmet ÖZ’ün izinden gitmesi gerekirdi.

    Böyle durumlarda beyin göçünden dem vuracaklara da bir çift sözüm olacak : Haberal ve Gürüz! Anlaşılmış olmalıdır…

    Ceyhun BALCI, 14.09.2012

  •  

    Kimilerinin temcit pilavı gibi önümüze koyduğu kalıplaşmış sözler vardır ya! Militarizm ve yargı vesayeti gibi. Onlara ilişkin taze iki olguyu bilginize sunuyorum!

    Militarizmin yaşamımıza egemen olduğu savını duymayanımız kalmamıştır! Geçtiğimiz yaz günleri Olimpiyatlara sahne olmuştu. Birkaç gün önce Paralimpik oyunları da sona erdi. Madalya törenlerine dikkat ettiniz mi? Madalya almış sporcuların ülkelerine ait bayraklar göndere askerlerce çekildi oyunlar boyunca. Hepimizin uygarlık beşiği olarak gördüğü yazılı bir anayasası bile olmayan İngiltere militarist bir ülkemiydi ki olimpiyatlar boyunca bayrakları göndere çektirecek sivil bulamamıştı?

    Evet! İngiltere militarist bir ülkedir! Olimpiyatlarda bayrakları göndere askerler çektiği için değil elbette! İngiltere Irak’ta, Afganistan’da ya da adı aklımıza şu an gelmeyen başka dünya ülkelerinde askersel güç bulundurup, oralarda jandarmalık ve onun da ötesinde ölüm tacirliği yaptığı için militarist bir ülkedir.

    Türk Ordusu’na militarizm yakıştırması yapmaya doyamayanların dikkatine sunulur!

    Bir başka haber!

    Anayasa Mahkemesi, Avrupa İstikrar Mekanizması’nın kurulmasına onay verdi

    İstikrara şartlı onay

    © Şikâyetleri reddeden Alman Anayasa Mahkemesi, yükümlülüklerin 190 milyar Avro’nun üzerine çıkmasını da kısıtladı.

    Ekonomi Servisi – Almanya Anayasa Mahkemesi, Avrupa Kurtarma Fonu’nun bloke edilmesine yönelik çağrıları reddetti. Böylelikle Almanya Kurtarma Fonu’nun içinde yer alacak. Mahkemesi, Avro Bölgesi’ndeki borç krizi çerçevesinde geliştirilen sürekli kalıcı kurtarma fonu olan Avrupa İstikrar Mekanizması’nın (ESM) bazı çekincelerle anayasaya uygun olduğuna karar verdi. Ancak mahkeme, Almanya’nın yükümlülüklerini 190 milyar Avro’nun üzerine çıkmaması konusunda kısıtlaması gerektiğine hükmetti. Bu rakamın üzeri parlamento onayına ihtiyaç duyacak…… (Cumhuriyet, 13.09.2012)

    Bizim bildiğimiz kadarıyla atanmış yargı seçilmiş yürütmenin işine karışamazdı. Bu Avrupa da bir alem! “Bize verir talkını, kendisi yer salkımı!”

    Şakayı bir yana bırakalım! Dünyanın demokrasiden payına bir şeyler düşmüş ülkelerinde kuvvetler ayrılığı denen kavram geçerlidir. Almanya’da olduğu gibi yüksek yargı gereğinde yürütmenin uygulamalarını denetleyebilir.  Onay verse de bu örnekte olduğu gibi sınırlayıcı ve kısıtlayıcı kararlar alabilir.

    Türkiye’de geçmişte yargı vesayeti olduğunu sakız gibi çiğneyip, şimdilerde yürütmenin buyruğu altına girmiş olan yargı manzarası karşısında “dut yutmuş bülbül gibi” oturanların dikkatine sunulur!

    Ceyhun BALCI, 13.09.2012

     

     

  •  

    Şimdilerde Suriye’ye odaklanmış olanların aylar önce Libya’ya özgürlük, demokrasi ve esenlik getirmiş olduğunu duymuştuk! Ülkelerine barış ve esenlik gelmiş olan Libyalı etiketli sayısız zibidinin Türkiye’nin beş yıldızlı hastanelerinde konuk edildiğine de tanık olmuştuk!

    Kaddafi’nin kanalizasyonda saklandığı ve yakalandığı anda orada infaz edildiği görüntüleri paylaşılmıştı dünyayla. Her ne kadar bu durum “medya(e)tikle” bağdaşmaz olsa da kutsal bir amaç uğruna her şey “medyatik” olabilirdi.

    Libya talanı sonrasında paylaşım başlamış, keyifler de yerinde olmalıydı!

    Bugün ABD’nin Bingazi Başkonsolosu’nun öldürüldüğü haberini öğrendiğimde geçtiğimiz aylarda yaşananlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden.

    “Böl-biri birine kırdır-yönet” anlayışının tökezlemesidir yaşanan! Demokratik kılıflı el koyma yöntemlerinin yeri geldiğinde atanı vuran silaha dönüşmesine ibretlik bir örnek!

    Geri kalmış İslam dünyasında dinci devşirmelerle yola çıkanların başına gelebilecek türden bir trajedi.

    Bingazi’de ABD’li diplomatı öldürenlerin Yahudi asıllı bir Amerikalı’nın İslam düşmanı filmine öfkelendikleri ve bu yüzden cinayet işledikleri duyumu dolaşıyor ortalıkta!

    Bölgeleri karıştırıp, insan topluluklarına egemen olmak için dini ve dincileri kullanmanın hazin bir sonu! Akıldışılığın an gelip denetim dışına çıkabileceğine ve dünkü dostunu bile hedefleyebileceğine örnektir yaşanan!

    Başlığı değiştirmek gerek!

    “Demokratik Libya’dan Ölümlerle” demek daha uygun olacak!

    ABD kendi attığı silahla vuruldu! Umarım bugünlerde Suriye taşeronluğuna canla, başla katılanlar da bu olaydan ders çıkartırlar!

    Ceyhun BALCI, 12.09.2012

  •  

     

    acemi : 1. Biri işin yabancısı olan, bir işi beceremeyen

    2. İşinde, mesleğinde ilerlememiş 3. Bir yerin, bir şeyin yabancısı, bir işe alışmamış ……. (Türkçe Sözlük, Dil Derneği, 2005)

     

    Geçen haftaya acemi(lik)ler damga vurdu.

    Önce tepedekinden başlayalım!

    Yirmibeş askerimizin kabul edilemez şekilde yitirilmesi sonrasında gittiği Afyon’da tuzağa düştü.

    Önce, herkesin birşeyler öğrenmeye çalıştığı ortamda “her şey ortada” deyiverdi. Karikatürize olması kaçınılmazdı.

    Validen armağan kabulüne ilişkin sorulara acemiliğini tescilleyen yanıtı söze yer bırakmayacak ölçüde çarpıcıydı. “Her şey aniden gelişti. Reaksiyon veremedim!” sözleri çıktı ağzından. Bizlere de “verilmiş sadakamız varmış” demek düştü. İyi ki karşısında vali vardı! Ya daha tehlikeli birileriyle karşılaşsa ne olacaktı?

    Acemilik yapan TSK’nın tepesindeki kişi olmasa sorun yok! Ama, o böyle yapınca söz tükenmiş oluyor.

    Gelelim valiye! Sanki 25 can gitmemiş! Ama, sayın vali “yaşam sürüyor” diyerek savunmaktan çekinmiyor kendisini. Meğer ilinin ürünlerini pazaramak için sunmuş bu armağanları. Pazarlamacıyla Genelkurmay Başkanı’nı biribirine karıştıran küçük bir hata!

    Dipteki acemilere gelince! Öncelikle “Ruhları şad olsun!”

     

    Mühimmat sayımı ve düzenlemesi gece yapıldığına göre ivedilik olmalı! Ama, askerlikteki kıdemleri ne olursa olsun bu konudaki acemilikleri besbelli olan vatan evlatlarının acemice kaybedilmesine ne demeli?

    Daha önceleri general düzeyinde komuta edilen kışlaya bu rütbedekilerin kıtlığı nedeniyle albayla komuta edilir olmuş! Albayın, generale göre daha acemi olduğunu tartışabilir miyiz?

    Bunca acemi arasındaki sayısız farktan birisi var ki çok can alıcı!

    Tepedeki acemi acıklı güldürü konusu olurken, diptekiler artık bizimle aynı dünyada yaşamıyorlar!  Hayalleri, umutları, düşleri kısacası geleckleri karardı!

    Kurum boyu acemilik birilerine dünya değiştirtirken başkalarının da başını önüne eğmesini dayatıyor!

    Çok daha kötüsü hayatta kalanların acemiliklerinin farkında olmamaları!

    Ceyhun BALCI, 09.09.2012

  • GÖREV YERİNE GETİRİLDİ

     

    9 Eylül hep önemliydi. Bu kez biraz daha önemliydi! Koruması gerekenlerin bayraktan vazgeçtiği, bayrağın yasaklanmaya çalışıldığı döneme rastlayan bu 9 Eylül’de her birimiz bu önemli görevi yerine getirmeliydik.

     

    Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile bayrak yasakçılığı 9 Eylül’e ilgiyi artırmıştı! 9 Eylül’e gün sayarken yaptıklarının altından kalkamayacaklarını anlayınca geri adım attılar. Bu geri adımda İzmir halkının kararlı ve ilkeli duruşu da önemli etken oldu!

     

    Bugün Cumhuriyet Meydanı’ndan Konak Hükümet Konağı önüne kadar ellerinde bayraklarla yürüyen coşkulu kalabalık görevini yerine getirmeye kararlıydı.

     

    Biz İzmirli hekimler de İzmir Tabip Odası pankartı altında görevimizi yerine getirmek için alanlardaki yerimizi almıştık!

     

    Bu noktada bir parantez açıp TGB’li gençlerden söz etmeliyiz. Yaratıcı eylemciliklerini bu kez de ortaya koydular.

     

    Gözüpek ve kararlı TGB’liler Konak Saat Kulesi’ne tırmanarak “O Bayrak Çekilecek Demiştik” ve “Çuval Geçirdiniz Denize Dökeceğiz” diye haykırdılar! Elindeki pankartın alt ucunu aşağıdaki polisin acımasızca çekiştirmesine aldırmayan yürekli genç bayrağı yere düşürmeyeceğini bu dirençli duruşuyla da ortaya koymuş oldu!

     

    Gençler bu 9 Eylül’de de öğretici olmayı sürdürdüler!

     

    Mangal yürekli gençlere selam olsun!

    90 yıl önce İzmir’e bayrak çeken Yüzbaşı Şerafettin’in, Teğmen Ali Rıza’nın, Teğmen Hamdi YURTERİ’nin, Besim KURTER’in, Binbaşı Ali Reşat’ın, Selahattin SELIŞIK’ın, Zeki DOĞAN’ın, Fikret YÜZATLI’nın, Abdurrahman ÖZGEN’in, Suphi KULA’nın, Zekai KAUR’un, Zühtü IŞIL’ın ve Bombacı Ali Çavuş’un kısacası “9 Eylül 1922’de İzmir’e Bayrak Çeken Kahramanlar”ın kemiklerini sızlatmadıkları için…

     

    Ceyhun BALCI, 09.09.2012

     

     

     

  • “İlk Kurşun” kenti olarak ün salmış İzmir aynı zamanda “Son Kurşun” kentidir. Milli Mücadele Yunan’ın İzmir’de denize dökülmesiyle noktalanmıştır.

    Tarihi 5000 yıl öncesine dayanan İzmir insanlık tarihinin yazıldığı kentlerden birisidir.

    Osmanlı döneminde bir taşra kenti olarak görülen İzmir bundan kaynaklanan eksikliğini bir Levanten kenti olmasından kaynaklanan üstünlüklerle süslemiş. Levanten kökene dayanan ticaret geleneği zamanla Ege kaynaklarının dünyaya açılan penceresi olma özelliğiyle güçlenmiş.

    Bu sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı İzmir’e Osmanlı döneminde de onu izleyen Cumhuriyet sürecinde de ayrıcalıklar sağlamış.

    Hoşgörü ve çağdaşlık bu ayrıcalıkların önde gelen ikilisi olmuş.

    Yerel gibi görünse de 9 Eylül ulusal ölçekli önemde bir kurtuluş günü olagelmiş.

    Son yıllarda kentin Yunan işgalinden kurtuluşuyla birlikte çıkan büyük İzmir yangınını kimlerin çıkardığı üzerine kurgulanan tartışmalar bu yıl 9 Eylül’ün bayraktan arındırılmasıyla önemli ve kritik bir noktaya sürüklenmiş durumda.

    Demokrasinin geliştiği, özgürlüklerin genişlediği son yıllarda 9 Eylül’den vazgeçmek eriştiğimiz özgürlüğün sıra dışı boyutu olarak çıkmakta karşımıza.

    Kendisini var eden değerlere sırtını dönmeyen İzmir Kalesi’nin düşürülmesi yolunda hamlelerin biri diğerini izlemekte. Bağımsızlık, Cumhuriyet ve Atatürk adının silinmesi yolunda ulusal ölçekte önemli adımlar atılırken İzmir Kalesi bu yoldaki önemli engel olarak varlığını sürdürmekte!

    9 Eylül coşkusunun baskılanması yolunda bayrak yasaklaması önemli bir denemeydi. Başarıya ulaşsa çok önemli bir engel daha yerle bir edilmiş olacaktı.

    İzmir halkının kararlı ve dik duruşlu direnişi bayrak yasakçılarını dize getirmiş durumda.

    9 Eylül’de Hükümet Konağı’na Türk bayrağı çekilmesi töreni yeniden programa alınmış durumda.

    9 Eylül’de dik ve kararlı duruşunu sürdüren İzmir’de kentliler bu anlamlı güne yaraşır bir coşku içinde olmalı ve bu güzel bayramı kutlamalı!

    Ceyhun BALCI, 08.09.2012