• ÇETEYE DESTEK OLALIM!

    Türkiye’de çete yaratma ve soruşturma meraklıları umarım ve dilerim zahmete katlanıp yazıyı okurlar. Yoksa “yandı gülüm keten helva!” Ben de kendimi çeteye iç edilmiş bulabilirim!

    Kitapçı raflarında yeni bir kitaba rastlayacaksınız bugünlerde. Adı : “Çete” Yazarı da çete başı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz KOCAOĞLU. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde yürütülen çete operasyonuyla ilgili olarak yaşanmış ve olasılıkla da yaşanmaya devam edecek olan acıklı güldürüden kesitler içeren bir kitap olacak. Bulduğunuz anda edininiz!

    Soruşturmaya konu olan başlıklar hayli ilginç ve bir o kadar da ürpertici. Üreticiden mandalina alıp halka dağıtmanın ve böylelikle hem üreticiyi desteklemenin hem de İzmirliye mandalina yedirmenin suçlama konusu olabildiğini ibretle okuyacaksınız.

    Geçen yıl Türkiye çapında uygulamaya konulan ama pek de becerilemeyen ama İzmir’de 7 yıldır gösterişten uzak bir şekilde yaşama geçirilmiş olan okul sütü projesinin sorgu konusu olduğunu da belki biraz gülümseyerek öğreneceksiniz. Sizler gülümserken sayısız onurlu insanın aylarını tutuklu geçirdiğini düşündüğünüzde içiniz burkulacaktır. Bunca insanın yaşadığının yanında sizin yaşadığınızın sözü olur mu?

    Şevval Sam konseri için ihaleye çıkılmaması ve ülkedeki başka Şevval Sam’ların rekabetinin önlenmesiyle “ihaleye fesat karıştırılması” suçlamasını okurken kendinizi daha fazla tutabilir misiniz bilemem!

    Birkaç örneği anmış oldum. Ama, kitabın sayısız örneği barındırdığını söyleyebilirim. Kitaptaki sayısız örneğe gazetelerde ve çeşitli iletişim ortamlarında rastlamış olabilirsiniz.

    Ama, siz yine de dayanışma denen insana ait önemli hasleti anımsayarak “Çete”yi edinin. “Çete” ‘ye destek olun! Yarınki duruşmaya katılım konusunu başkanın dediği gibi iyice düşünün!

    Ceyhun BALCI, 10.10.2012

     

     

  • ÇOK ÖZEL BİR İNSAN

     

    Bu yazı bir döneme damgasını vurmuş, ülkenin önemli noktalarında atanarak ve seçilerek görev yapmış artık aramızda olmayan bir kişiliğin anısını incitmeyi amaçlayarak yazılmamıştır. Yazının temel amacı birilerini yerin dibine batırırken, başkalarını da fütursuzca yüceltmeyi amaçlayan çoklu standart anlayışına (alaycı bir dille) vurgu yapmaktır. Unutulmasın ki, yersiz ve abartılı övgü, yerli ve dayanaklı yergiden çok daha inciticidir.

     

     

    Bu güzel ülkede eski defterleri karıştırmayı sevenler var. Ama, bu işi seçici yapıyorlar. Senin defterin, benim defterim ayrımcılığı sırıtıyor. Turgut Özal bu ayrımcılığa son örnek! Olay adli süreç gereğince yaşanmakta olsa da; adli süreç dışındaki kimilerinin söz ve yansımaları toplum mühendisliği kokuyor.

     

    Her ne kadar “otopsi” denilse de yapılan işin otopsiyle pek de ilintisi olduğu söylenemez. Yapılanın tıp dilindeki adı “fethi kabir”dir. Bulanık suda balık avlamak isteyenler için fena fırsat değildir. Hele bir de cenaze değişmeden kaldıysa! “Çok özel bir insandı” bulamacına batırılmış söylemlerin insanların kafasında “ilahi” bir kişilik izlenimi yaratmasına şaşılabilir mi?

     

    “Çok özel bir insan” nitelemesi baktığınız pencereye göre değişkenlik gösterebilir. İşi fikir tartışmasına dökmeksizin Turgut ÖZAL’ın gerçekten de “çok özel bir insan” olduğunu bir kenara not edelim.

     

    Birkaç örnek bu saptamamızı doğrulamaya yetecektir.

     

    Bir seferinde basının tanıklığında kendi sürdüğü taşıtla hız denemesine girişmişti. Yol “güvenlik” nedeniyle trafiğe kapatılmıştı diye anımsıyorum belleğim beni yanıltmıyorsa!

     

    “Anayasa bir kere delinse ne olur?” sözünün o günkü etkisini pek anımsamayabiliriz ama bugünlerde Anayasa’ya uyanların cezalandırıldığını görünce, değil Anayasa’nın yasaların bile bir değil bir çok delinmesinin herhangi bir sakıncası olmayabileceğini yaşayarak öğreniyoruz.

     

    Şortla askeri birlik denetiminin kurumlara ve kurallara saygı konusunda devrim niteliğinde bir ilk adım olduğunu bugün daha iyi anlamıyor muyuz?

     

    Rahmetli gerçekten “çok özel bir insandı”! Emin ÇÖLAŞAN’ın  “Turgut Nereden Koşuyor?” kitabına esin kaynağı olacak kadar!

     

    Ceyhun BALCI, 08.10.2012

     

     

  •  

    MENEMEN-İZMİR

     

    Sonda söyleneceği baştan söyleyelim. Başlıktaki Menemen yerine Aliağa, Foça, Bergama da yazılabilir. Anılan ilçeler coğrafik yerleşim bakımından İzmir ilinin kuzeyinde yer almaktadırlar. Buralardan İzmir’e yolcu taşınmasında sıklıkla minibüs ve midibüsler kullanılmaktadır. Menemen-İzmir hattı taşıtları beyazı ve yeşiliyle ezici sayısal üstünlüğe sahiptir.

     

    İzmir’in batısındaki Urla, Karaburun, Çeşme ve Seferihisar’dan gelen benzer taşıtların son durağı Üçkuyular garajıdır. Işıkkent otogarına gidecekler ise çevre yolunu kullanmak zorundadır.

     

    Gümüldür, Cumaovası gibi yerleşim birimlerinden gelen dolmuş ve benzeri taşıtlar Gaziemir garajında noktalarlar yolculuklarını.

     

    Her nedense kuzeyden gelen dolmuşlar Çiğli Anadolu Caddesi yoluyla Ankara Asfaltı’na çıkarlar. Bu yoldan Işıkkent Otogarı’na değin uzatırlar rotalarını. Tam da bu noktada sorulmalıdır! İzmir’in kuzeyinde Üçkuyular ve Gaziemir’dekine benzer ilçe garajı neden yoktur?

     

    Bilindiği gibi Aliağa’dan başlayarak Cumaovası’nda sonlanan kuzey-güney doğrultulu İZBAN hattı son derece başarılı bir uygulama olarak yaşamımızdaki yerini almış durumdadır. Bu başarı gereğince hattın Torbalı’ya dek uzatılması da gündemdedir.

     

    Kuzeyden gelerek kentin göbeğine değilse de merkezine giren, böylelikle hatırı sayılır bir trafik yüküne yol açan bu taşıtların yolculuklarını kuzeydeki bir ilçe garajında sonlandırmaları trafik yoğunluğunun azaltılmasına önemli katkıda bulunacaktır.

     

    Hem atanmış hem de seçilmiş unsurlar içeren UKOME’ye sesleniyorum. Bu yazıya konu olan aksaklığı gözlemlemeniz hiç de zor değildir. Günün herhangi bir saatinde Çiğli’den Anadolu Caddesi, Zafer Payzın Kavşağı ve Ankara Asfaltı yoluyla Işıkkent Otogarı’na yapacağınız bir yolculuk ne demek istediğimizin anlaşılmasını  kolaylaştıracaktır.

     

    İzmir kuzeyine yapılacak ilçe garajı İZBAN ve dolayısı ile de İzmir  Metrosu’nun kullanımını daha işlevsel kılacaktır.

     

    Unutulmasın ki,  kentleri yönetenler o kentte yaşayanlara hizmet götürmenin yanı sıra kentlinin hemen her konudaki kötü alışkanlıklarını da sonlandırmakla görevlidirler.

     

    Ceyhun BALCI, 07.10.2012

     

     

     

     

     

     

  • TEZKERE

     

    Bir önceki tezkere (faciası) 1 Mart 2003’te yaşanmıştı. Atlantik ötesi kundakçılığa yamaklık etme heveslileri fena halde bozulmuşlardı. Her türlü kötülüğün askersel kaynaklı olduğu güzel ülkemizde “askeri vesayet”e haddi bildirildi. Bir tanrının kulu çıkıp da sormadı! Diyelim ki askerler vesayet yoluyla milletvekillerini etkileyebildi de, etkilenenler bostan korkuluğu muydu diye! Belki de tarihte ilk kez halkı haksız bir savaşın dışında kaldığı için üzülmüştü birileri.

     

    Tam da burada adam satın almacılığıyla tanınan emperyalist destekçisi Soros’un artık belleklerimize kazınan sözünü anımsayalım: “Türkiye’nin en iyi ihraç malı ordusudur!”  Bu sözün söylendiği tarihte Türk ordusunun dışsatım malı olması olanaksızdı.

     

    Balyoz, Poyrazköy, Oraj, Ayışığı, Sarıkız, Casusluk ve Fuhuş davaları derken artık ordumuzun 23 sentlik askerler gibi piyasaya sürülmesi olanaklı hale geldi.

     

    4 Ekim 2012 tezkeresi kazaya uğramadan meclisten geçti. Dünden bu yana gözlemlemeye çalışıyorum Suriye ile olan gerilimde gelinen nokta halkı kaygılandırırken; azınlıktaki bir kesimi de heveslendirmektedir. Zil takıp oynamadıkları kalmıştır!

     

    “Türkiye seninle (Barzani) gurur duyuyor!” sözünü anımsayalım. Neyle ya da kiminle gurur duyacağınız konusunda özgür olduğunuz kesindir. Ama, her gururun bir bedeli olduğunu da bilmek zorundasınız.  Topraklarına ve yurttaşlarına karşı ölümcül tehdit kaynağı olan Irak kuzeyine adım atamayanların  söz konusu Suriye olduğunda eteklerinin zil çalmaya başlaması nasıl yorumlanmalı?

     

    Necip Türk medyasından bir manşet : “Halep oradaysa, Türkiye burada!” Pespayeliğin, çukurluğun ve düzeysizliğin böylesine söyleyecek söz bulmak güçleşiyor!

     

    Sonuçta bunca akıldışılığa ve yurtsevmezliğe başını çevirip bak(a)mayan, aymazlaşan ve duyarsızlaşan bir toplumun bu türden tehlikeli serüvenlere müstehak olduğunu söylemek haksızlık olur mu?

     

    Çok daha kötüsü bu akla zarar gelişmelerin “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen bir önderin ülkesinde yaşanıyor oluşu değil midir?

     

    Ceyhun BALCI, 04.10.2012

  • NORVEÇ, OSLO, SUUDİ ARABİSTAN

     

    Son aylarda Oslo ile yatıp kalkar olduk. Çok değil haftalar önce “Oslo’da hükümet PKK ile  görüşmüştür!” diyenler şerefsizlikle etiketlenirken; her (kötü) şeye olduğu gibi buna da alışan halkımızın hoşgörüsü(!) görüşmecilere “gerekirse yine görüşülür!” dedirtir oldu.

     

    Bilindiği gibi Oslo Norveç’in başkenti. Norveç küçük  ama önemli bir ülke. “Kuzeye giden yol” anlamına gelmekteymiş Norveç .  Bu yolun sonu kutup. Norveç’e Kuzey Avrupa ülkesi demekten çok bir kutup ülkesi demek daha doğru olur.

     

    Norveç bir zamanlar bizde hayranlık uyandıran “sosyal demokrasi” beşiği ülkelerden birisidir.  Her ne kadar sosyalist bloğun çökmesinden sonra sosyal demokrasi adıyla değilse de işleviyle tarihteki yerini almış olsa da bu nostaljiyi yaşatma kararlılığı içindekilerin sayısı hiç de az değildir.

     

    Bir zamanların sosyal demokrasi idolü Norveç bugünlerde son zamanların en ünlü faşisti Breivik’in ülkesi olma utancıyla başbaşa kalmış durumda. Etme, bulma dünyası mı demeli?

     

    Norveç çoğumuzca bir balıkçılık ülkesi olarak bilinir. Doğru olsa da eksiktir bu bilgi. Somonu ve uskumrusu ile ünlü Norveç o balıkları yakalayanların ellerini soğuktan korumak için üretttiği kozmetiklerden  de epeyce para kazanır.

     

    Norveç aynı zamanda bir petrol ülkesi. Komşusu AB’yi elinin tersiyle itmesi ve “sizin gibi çulsuzlarla işim olmaz” demesi de petrol zenginliğindendir. Petrol zengini Norveç benzini en pahalıya satan ülkedir. Daha doğrusu öyleydi! Dünden başlayarak bu unvanını Türkiye’ye kaptırdı!

     

    Norveç kıyı zengini bir ülke. Fiyortlarının bu zenginliğin kaynağı olduğunu söylemeye gerek yok! Norveç bu alanda 83 bin kilometreyi aşkın kıyı şeridi ile Kanada’nın hemen arkasından ikinci sırada gelmekte.

     

    Norveç aslen İsveçli de olsa Alfred Nobel adına verilen Barış Ödülü ile de anılır. Her yıl verilen bu ödülü belirleyen kurul Oslo’da çalışır. Norveç Parlamentosu’nun seçtiği beş kişilik kurul ödülün sahibini belirler. Dinamiti bulan Alfred Nobel belki biraz da  vicdanını yıkamak için servetini Nobel Vakfı’na bağışlamıştır.

     

    İşte dinamitçi Nobel adına Barış Ödülü’nün sahibini belirleyen Norveç’in şu ana kadar sayılan hünerlerine ek olarak dünyanın hatırı sayılır silah üreticilerinden olduğu pek bilinmez, bilinse de dillendirilmez. Beş milyonluk zengin Norveç zenginliği ile yetinmeyip daha da zenginleşme peşinde olabiliyor.

     

    Norveç’in kirli yüzüyle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin emperyalist maşası bölücüleriyle Oslo’da “barış” arayışına girmesi sözcüğün tam anlamıyla ironidir.

     

    Tam da bu noktada Norveç’in hünerleri ve özellikleri hanesine bir madde daha eklemek düşüyor bizlere! Norveç silah üreticiliği ve satıcılığıyla “savaştıran” ama Nobel Ödülü ile “barıştıran” bir ikiyüzlülüğü son derece başarıyla sergileyebiliyor. Burada iğneyi  kendimize batırmadan geçebilir miyiz? Yapana değil de yaptırana bak özdeyişimizi anımsayarak silah tüccarı Norveç’in Oslo’sunda barış arayan şaşkınlığımızı bir kenara not edelim!

     

    Yazının başlığındaki Suudi Arabistan nerede diye sorduğunuzu işitir gibiyim. Bugün İzmir limanında Suudi bayraklı bir tekneye rastladım. Gemi desem değil, yat ya da tekne demek haksızlık olur! “Gemicik” fazlasıyla uygun düşer! Prens Abdülaziz adını taşıyan ve petrol zengini yoksul insanların ülkesi Suudi Arabistan’ın kendi yurttaşlarına yasak olan her şeyi alabildiğine yaşayan hanedanına ait bu gemicik kim bilir kimleri, hangi pembe düşlere taşımıştı, taşıyacaktı? İşte o Suudi Arabistan’ın dünya silah alıcıları listesinde dorukta olduğunu bilir miydiniz? Ülkedeki Osmanlı kalesi Ecyad’ı yıkma barbarlığının ve Kabe’nin yanı başına gökdelen kondurma kültürsüzlüğünün simgesi Suudi Arabistan kimlere karşı kullanacağını bilemediği cephanelik için milyar dolarları Batılı silah tüccarlarına akıtmaktaydı.

     

    Bir yanda satıcı diğer yanda alıcı!

     

    Haftanın birkaç günü İzmir limanına uğrayan Norveç kruvaziyerlerinden birisiyle yanyana gelseydi çok daha anlamlı olacaktı Prens Abdülaziz!

     

    Bilindiği gibi Suudi Arabistan kutsal topraklar ülkesidir. Hac yoluyla bu alanda da bir ticaret yapıldığı gün gibi ortadadır. Böylelikle Hac farizasını yerine getirenlerin bıraktığı paraların da silah endüstrisine katkıda bulunduğunu söylemek bilmem yanlış olur mu?

     

    Ceyhun BALCI, 30.09.2012

     

     

     

  •  

             İlk kez 1932’de toplanan Türk Dil Kurultayı’ndan bu yana kutlanmakta olan Dil Bayramı kutlu olsun! Adını, soyadını yazabilip; imza atabilenin okur-yazar sayıldığı dönemde Cumhuriyet’in bu kötü mirası yadsıması söz konusu olamazdı. Kadınlar arasında çok daha düşük olmak üzere okuryazarlık oranı % 10’un altındaydı. Okuyup, yazamayan insan yığınlarının birkaç yüz sözcükle anlaşmasından ibaretti dilin yaşamımızdaki anlamı.

    Cumhuriyet’in öncelikli devrimci gereçlerinden birisi olacak olan dilin öncelikle ayağa kaldırılması ve toplumun ortak paydası yapılması gerekiyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendisini göstermiş olan dil duyarlılığını biraz da bu açıdan görmek gerekir.

    Dil ve doğal olarak Türkçe o yılların önde gelen birleştirici unsuru olma işlevini üstlenmişti.  Bugünün Türkiyesinde ise dil ne yazık ki ayrışma gerekçesidir.

    Bu kapsamdaki görüş ve saptamaların da bini bir paradır. Ülkemiz üniversitelerinde yabancı dille öğretim yapılmaya başlanalı yarım yüzyılı geçmiş durumdadır. Hatta bu hastalık tıp öğretimine bile bulaşmış durumdadır. Ülkemizin doğusunda tümüyle etnik nedenlerle eğitim-öğretim dilinin Kürtçe olması gereği tartışmaları da her geçen gün yoğunlaşmaktadır.

    Hiç kuşku yoktur ki; değil ülkemizde, yeryüzünün herhangi bir yerinde konuşulan (kullanılan ya da kullanılmayan) her dil yaşatılmalıdır. İnsana ait bir değer ve kültür varlığı olan dilin ayrışma değil birleşme ve güçlenme unsuru olarak görülmesi gereğinin altı bir kez daha çizilmelidir. Bu bağlamda Türkiye’de Kürtçe üzerinden yürütülen tartışma ve istemlerin ayrışmayı hedeflediğini bilmem söylemeye gerek var mıdır?

    Türkiye’de dil duyarlılığının başladığı 1932’den sonra bu kez 1936’da Atatürk’ün isteğiyle Güneş Dil Teorisi üzerine çalışmalar başlatılmış ve bir dönem yoğun olan bu çalışmalar sonraki yıllarda zayıflamış ve sonuçta unutulmuştur. Kısaca “Anadolu’nun diğer dillere beşikliği üzerine çalışmalar” olarak adlandırılabilecek Güneş Dil Teorisi süreç içinde Atatürk’e saldırı aracına da dönüştürülmüştür. Şovenizm ile özdeşleştirilen bu teori üzerine çalışmak bir yana sözünü etmek bile cesaret gerektirmiştir.

    Uzaklarda bu türden çalışmaları(*) yapanlara bizdeki gibi saldırılmadığı için dilbilimciler bu konu üzerine yoğunlaşabilmişler. Yeni Zelanda Auckland Üniversitesi’nden Quentin Atkinson’un çalışması bizim buralarda tartışmaya bile cesaret edemediğimiz bir teoriyi doğrular nitelikte. “Hint-Avrupa dillerinin kökenini belirleme amacını önümüze koyduk” diyen Atkinson böylelikle “Diller aracılığıyla insanlık tarihinin zaman ve uzam içinde yeniden izinin sürülmesi yolunu açtık” saptamasını yapmaktadır.

    Atkinson ve arkadaşları Darwin’in çok ünlü  “İnsanın Türeyişi”  kitabında altını çizdiği dil ve türlerin evrimine ilişkin kanıtların son derece önemli bir koşutluk içerdiği analojisinden Hint-Avrupa dil ailesini incelerken yararlanmaktadır.

    Bu önemli çalışmanın dilbilimciler tarafından hemen kabul görmesi beklenmese de önemli bir ilk adım olduğu da kesindir. Bu önemli ilk adımın ülkemiz dilbilimcileri için de yol gösterici olmasını dileriz.

    Ceyhun BALCI, 26.09.2012

    (*) New Methods Puts Elusive Indo-European Homeland in Anatolia. Science 24 August, 2012, pp 902.

    Hint-Avrupa Dillerinin Kökeni Anadolu, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 31.08.2012. (Science dergisindeki yazının çevirisidir).

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/09/26/hint-avrupa-dillerinin-kokeni-anadolu/

     

     

  • Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu

    Avrupa’dan Orta Doğu’ya, İzlanda’dan Sri Lanka’ya uzanan topraklarda konuşulan yüzü aşkın dil ortak bir atadan kaynaklanıyor… Yeni bir yöntemle yapılan araştırma, Hint-Avrupa dillerinin 8000-9500 yıl kadar önce çiftçilik yöntemleriyle birlikte Türkiye’den Avrupa ve Asya’ya yayıldığı düşünülüyor.

    İngilizce, Rusça ve Hintçe gibi farklı dillerin kökleri -şimdi Türkiye sınırları içinde olan- 8 bini aşkın yıl öncesinin Anadolu’suna uzanıyor. Hint-Avrupa dil ailesi İngilizce ve Avrupa’da konuşulan öteki çoğu dillerin yanı sıra, Farsça, Hintçe ve kimi başka dilleri de içeriyor. Bu dillere verilen öneme karşın, uzmanlar uzun süre kökenleri konusunda görüş birliğine varamamışlardı..

    Dilbilim uzmanları ön-Hint-Avrupa dil ailesi olarak bilinen ana dili ilk konuşanların, yaklaşık 4000 yıl önce, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlardaki anayurtlarından çıkarak Avrupa ve Asya’yı ele geçiren savaş arabaları sürücüsü göçebe çobanlar olduğuna inanıyorlar.

    Buna karşıt bir başka görüş de Hint-Avrupa dil ailesini ilk konuşanların, günümüzden yaklaşık 9000 yıl önce, Anadolu’da yaşayan ve dillerini kılıç zoruyla değil çapalarıyla yayan barışçıl çiftçiler olduğunu öne sürüyor. Biyoloji uzmanları, kazıbilim dünyasında eskiden beri süregelen Hint-Avrupa dil ailesinin kökenleriyle ilgili tartışmayı şimdilik çözüme bağladılar ve ortak mekan olarak Anadolu’yu işaret ettiler

    İngilizce, Rusça ve Hintçe gibi kimi eski, kimi çağdaş 103 dil, genelde hastalıkların evrim ve yayılımını incelemeye yarayan bir yöntemle değerlendirildi. Bu araştırmanın sonuçları, söz konusu dillerin kökenlerinin Anadolu’da olduğunu ortaya çıkarttı.

    Araştırmayı yürütenlere göre, elde edilen bulgular, Hint-Avrupa dil grubunun kökenleri konusunda eskiden beri süregelen bir tartışmayı sona erdirecek.

    İngilizce, Felemenkçe, İspanyolca, Rusça, Yunanca ve Hintçe gibi diller kulağa çok farklı gelseler de, ortak birçok özelliğe sahipler.

    Araştırmacılar dilsel değişimlere dirençli oldukları bilinen sözcüklerden oluşan bir menü ile işe koyularak, bunları Hint-Avrupa dillerinin atası olan ön-Hint-Avrupa dilinde aynı anlama gelen sözcükle karşılaştırdılar.

    Aynı soydan gelen sözcükle açık bir akrabalık ilişkisi olan sözcüklere eşkökenli sözcükler adı verilir. Öyle ki, İngilizcede anne anlamına gelen “mother”, “mutter (Almanca), “mat” (Rusça), “madar” (Farsça), “makta” (Lehce) ve “mater” (Latince) sözcüklerinin tümü de ön-Hint-Avrupa dilindeki “mehter” sözcüğünden türetilmiş eşkökenli sözcüklerdir.

    Araştırmacılar buna dayanarak Avrupa’dan Orta Doğu’ya, İzlanda’dan Sri Lanka’ya uzanan topraklarda konuşulan yüzü aşkın dilin ortak bir atadan kaynaklandığı sonucuna vardı.

    Dr. Atkinson ve arkadaşları daha sonra dağarcıktaki her bir sözcük dizisini 103 dile göre değerlendirdiler. Sözcüğün eşkökenli olduğu dillere 1 puan veren araştırmacılar, eşkökenli sözcüğün yerini bağlantısı olmayan bir sözcüğün aldığı durumları 0 puanla değerlendirdiler. Böylece her dil 1’ler ve 0’lardan oluşan dizilerle temsil edilebiliyor ve araştırmacılar bu bilgilerden yola çıkarak 103 dil arasındaki ilişkileri ortaya koymak suretiyle en olası soy ağacını kestirebiliyorlardı.

    Ardından bilgisayara dildeki bölünmelerle ilgili bilinen tarihler yüklendi. Söz gelimi, Rumence ve öteki Romen dilleri Romalı taburların Dakya’dan çekilmeye başladıkları İ.S 270 yılından itibaren Latin dilinden uzaklaşmaya başladı. Bu tarihlerin soy ağacının birkaç dalına uygulanması sayesinde bilgisayarda geri kalan tüm dillerin tarihi hesaplanabildi.

    Bilgisayara her bir dilin halihazırdaki yayılımıyla ilgili coğrafik bilgiler de yüklenip, olası soy ağacı ilişkisinden bir kökenden en olası dağılım yolaklarının belirlenmesine çalışıldı. Yapılan hesaplamalar en olası köken olarak, özellikle şimdi Türkiye’nin güneyini oluşturan baklava biçimindeki bir bölge olmak üzere, Anadolu’ya- tarımın Avrupa’ya yayıldığı kaynak olması yüzünden kazıbilim uzmanı Colin Renfrew tarafından Hint-Avrupa’nın da kökeni olduğu öne sürülen bölgeye- işaret etmekteydi.

    Kimi bilim insanları zaten Hint-Avrupa dillerinin 8000-9500 yıl kadar önce çiftçilik yöntemleriyle birlikte Türkiye’den Avrupa ve Asya’ya yayıldığını düşünüyorlardı.

    HAYIR, DİYEN DİĞER GÖRÜŞ

    Bir başka grup da, Hint-Avrupa dillerinin 6000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan ve ata binen yarı göçebe “Kurganlar” aracılığıyla yayıldığını öne sürüyorlar. Her iki görüşü de destekleyen kazıbilimsel kanıtlar var. Ne var ki, Atkinson’ın köken Anadolu tezi, Hint-Avrupa dillerinin, 5000 yıl kadar sonra, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlardan çıkarak Avrupa ve Hindistan’ı ele geçiren savaşçı göçebeler tarafından yayıldığına inanan karşıt görüş savunucularını pek de etkilemeyebilir.

    Bu grubun en temel kanıtlarından biri ön-Hint-Avrupa ailesinde savaş arabaları ve dört tekerlekli yük arabaları ile ilgili “tekerlek”, “dingil”, “koşum çubuğu” ve “araba sürmek ya da arabayla taşımak” gibi sözcükler içeren bir dağarcığa sahip olması.

    Hint-Avrupa dillerinin kökenlerini araştıran Hartwick College kazıbilim uzmanlarından David Anthony, “Hint-Avrupa ailesinden gelen yavru dillerde bu sözcüklerden türetilmiş sayısız sözcük var. Öyle ki, bizzat Hint-Avrupa ailesinin bilinen ilk örneklerine İ.Ö 3500 yıllarında rastlanan savaş ve yük arabalarının bulunmasından önce dallara ayrılmasının söz konusu bile olmayacağı konusunda tarihsel dilbilimciler hemfikirler. Bu durum, Hint-Avrupa dilleriyle çok daha erken bir döneme uzanan tarımın Anadolu’dan yayılması arasındaki herhangi bir bağlantı olasılığını ortadan kaldırıyor,”diyor.

    Tarihsel dilbilimciler Hint-Avrupa dillerini ilk konuşanların dağarcıklarında “at”, “arı” gibi sözcükler olmasının ve Fince ile Macarca’nın ana dili olan ön-Ural dillerine çok sayıda sözcük vermiş olmasını da, bir başka kanıt olarak değerlendiriyor.

    Yabanıl at ve arılara en sık rastlanan ve ön-Ural dillerini konuşanlara en yakın olunan yerin Karadeniz ve Hazar denizinin kuzeyindeki bozkırlık alan olduğuna dikkat çeken bu grup söz konusu bölgede İ.Ö yaklaşık 5000 ile 3000 yılları arasında yaşayan Kurgan halkının çoktandır Hint-Avrupa dillerini ilk konuşanlara aday olarak gösterildiklerini belirtiyorlar.

    Dr. Anthony kısa bir süre önce kaleme aldığı “At, Tekerlek ve Dil” başlıklı kitabında, bozkır insanlarının nasıl devingen bir topluma dönüştüklerinden, anayurtlarının dışına çıkarak dillerinin farklı yönlere dağılmasını sağlayan toplumsal bir sistem oluşturmalarından söz ediyor.

    Dr. Anthony, Dr. Atkinson’un Hint-Avrupa dilleri soy ağacını birçok yönden mantıksız bulduğunu belirtiyor. Örneğin, Toçaryan dili kuzeybatı Çin’de konuşulan bir Hint-Avrupa dil grubudur. Dr. Anthony, Toçaryan halkının bölgeye Türkiye’nin güneyinden göç etmiş olmasının çok düşük bir olasılık olduğuna, öte yandan Orta Asya’nın doğusunda Kurgan bölgesinden Altay Dağları’na uzanan ve bir olasılıkla İpek Yolu boyunca yaşayan Toçaryan dili konuşmacılarının habercisi sayılabilecek çok bildik bir göç bölgesi olduğuna dikkat çekiyor.

    Dr. Atkinson ise bunun “üstünkörü” bir tartışma olduğuna ve bu tür kestirimlerin niceliksel olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

    HER İKİSİ DE DİLBİLİMCİ DEĞİL

    Gerek kendisinin, gerekse Dr. Atkinson’un dilbilimci olmadığına parmak basan Dr. Anthony eşkökenli sözcüklerin dil soyağaçlarının oluşturulmasına yarayan malzemelerden yalnızca biri olduğunu, dilbilgisi ve seslerdeki değişimlerden de yararlanmak gerektiğini belirtiyor ve, “Dr. Atkinson’un savı tek ayaklı bir tabureden farksız. Bu yüzden onun savından yola çıkılarak oluşturulan soy ağacı morfoloji ve ses değişimleri de işe katıldığında ayakta kalamayacak dil öbeklemelerini içeriyor,” diye ekliyor.

    Dr. Atkinson bu yoruma yanıt verirken, bilgisayar benzeşimlerini gerçekte Hint-Avrupa dilleri konusunda uzman olan Pennsylvania Üniversitesi’nden Don Ringe tarafından oluşturulan dilbilgisine dayalı soy ağacına göre uyguladığına ve sonuçta ortaya çıkan kökenin Pontik bozkırları değil, Anadolu olduğuna dikkat çekiyor.

    Gelgelelim Hint-Avrupa kökenlilerle ilgili genetik araştırmalardan kesin bir sonuç alınamadığı gibi, elde edilen bulgular, dilbilim, insanbilim ve kültür tarihi uzmanları arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışmayı da başlatmış oldu.

    DNA DİZGELERİ GİBİ

    2003 yılında, Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nden Russell Gray ve o zamanlar doktora öğrencisi olan Quentin Atkinson bilgisayar örneklemeleri sonucunda Hint-Avrupa dilleri olarak bilinen dil grubunun görünürde 7800-9800 yıl kadar önce Türkiye’den ortaya çıktığını öne sürerek ciddi bir anlaşmazlığın patlak vermesine neden oldular.

    Ne Gray bir dilbilim uzmanı, ne de Atkinson. Ancak her ikisi de dilin tarih öncesiyle ilgili önemli sorulara evrimsel çevrebilimde yararlanılan türde araçlar sayesinde yanıt getirebileceklerine inanıyorlardı. Genlerle sözcükler arasında bir yığın benzerlikler vardı ve dilin evrimi “soy ağacı” formatıyla geleneksel olarak haritalanmıştı.

    Gray ile Atkinson sözcüklerin evrimiyle türlerin evrimi arasında yakın benzerlikler olduğunu, sözcükler arasındaki “soydaşlığın”- sesleriyle anlamlarının birbirleriyle ne denli bağlantılı olduklarının- tıpkı DNA dizgeleri gibi örneklenebileceğini ve bu örneklerin dillerin nasıl evrildiklerine ışık tutabileceğini düşünüyorlardı. Sözcüklerin değişime uğrama hızı, Hint-Avrupa dillerinin birbirlerinden uzaklaşmaya başladıkları tarihlerin belirlenmesine yardımcı olabilirdi.

    Evrimsel dirimbilim (biyoloji) yöntemlerinden yararlanan ikili, dil “türlerinin” birbirleriyle bağlantılarını saptamak amacıyla, Hint-Avrupa ailesinden 87 dildeki ortak sözcükleri karşılaştırdı. Sonuçta Hint-Avrupa dil ailesi kökenlerinin 7800-9800 yıl öncesine uzandığına, bunun daAnadolu savını desteklediğine tanık oldular.

    Araştırmacılar, mevcut sözcük dağarcığını ve coğrafik yayılımını ele alarak, bilgisayar aracılığıyla her bir dilin gerek zaman, gerek yer açısından geriye doğru izini sürdüler ve istatistiksel bağlamda en olası kökenlere ulaşmaya çalıştıklarında vardıkları yer Anadolu oldu! “Anadolu kökenlerinin bozkıra kıyasla daha ağır bastığı yönünde somut kanıtlar elde edildiğine” dikkat çektiler. Bu sonuçlar tarımın Anadolu’dan Avrupaya dağılımı ile de uyumlu..

    Bu bulgulara kuşkuyla yaklaşanlar da var. Gray ve Atkinson dillerin ne zaman ortaya çıktığını belirlemiş olsalar da, nerede çıktığı konusunda herhangi bir sonuca varmamışlardı. Öyle olunca, Atkinson, Gray ve meslektaşları genelde hastalıkların yayılımını izlemek için kullanılan coğrafya tabanlı bilgisayar örnekleme yöntemlerinden yararlanarak bu soruyu yanıtladılar.

    Güncel Hint-Avrupa dillerinin konumları gayet iyi biliniyor. Eski Yunanca ya da Sanskritçe gibi daha eski, yeryüzünden silinip yok olmuş dillerin coğrafik kökenleri de tarihsel kayıtlardan izlenebiliyor.

    Böylelikle araştırmacılar salgın hastalıklarla ilgili örneklerden hastalığın kaynağına inilebildiği gibi, Hint-Avrupa dil ailesindeki devinimin de izlenebileceğini düşündüler. Bir kez daha, kökenin Anadolu olduğu sonucuna vardılar.

    TEZİ İLK ORTAYA ATAN

    Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu topraklarından yayıldığı tezini ilk kez ortaya atan Cambridge Üniversitesi uzmanlarından Colin Renfrew, “Sonunda net bir mekansal görüntüye ulaşmış olduk,” diyor.

    Ancak Renfrew, çok sayıda tarihsel dilbilim uzmanının kanıtları kabullenme konusunda aceleci davranmaktan kaçınacağını düşünüyor ve, “Hint-Avrupa araştırmalarının temelini yıllardır Rus bozkırlarından gelen savaşçı Kurgan atlılarıyla ilgili söylence oluşturduğu için bilim çevrelerinin bu görüşten sıyrılmaları epey bir zaman alacak,” diye ekliyor.

    Nitekim, birçok dilbilim ve kazıbilim uzmanı Kurganlar savını desteklemeyi sürdürüyor.

    Yöntemlerin yenilikçi olduğunu düşünmekle birlikte, sonucu yeterince inandırıcı bulmadığını belirten Kaliforniya Üniversitesi dilbilim uzmanlarından Andrew Garrett, “Görüşün ardında yatan verilerin önyargılı olması insanları yanlış bir sonuca yönlendiriyor,” diyor.

    Hartwick College kazıbilim uzmanlarından David Anthony de bu tür bir örneklemenin karmaşık dilbilimsel ve kazıbilimsel kanıtlarla uyumlu olmadığına dikkat çekiyor.

    Ne var ki, Atkinson bu alanda yeni örneklerin yavaş da olsa her geçen gün daha çok kabul gördüğünü belirtiyor.

    Science-2012-Pringle-902Rita Urgan, Kaynaklar: Science ve New York Times 23 Ağustos 2012.. Nature News, 24 Ağustos 2012;

  •  

     

    “(Ders alınmazsa) Tarih tekerrürden ibarettir!”

     

    Aymaz, adamsendeci ve bana dokunmayan bin yaşasıncı toplumların yazgısıdır yaşananlar! Ordusuna balyoz indirilişine izleyici olabilen bir toplumun başına gelecekler daha bitmemiştir.

     

    Balyoz indirilenleri tek tek irdeleyin!

     

    Ya Amerikan donanmasının önünü kesmişlerdir, ya Kardak kayalıklarına çıkartma yapmışlardır! Ya da Milgem projeleriyle ve F16 yazılımlarıyla uğraşmışlardır! Kısacası “Bağımsız Türkiye”  ülküsüne gönül koymuşlardır.

     

    Bunca gelişmeye karşılık Türk toplumunun önemli ve nitelikli çoğunluğunun Bağımsız Türkiye ülküsünden yana olduğunu yani Atatürkiye’ye yakın durduğunu söyleyebiliriz! Ancak, bu nitelikli topluluğun önemli bir eksikliğinin olduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu sevginin platonik ve utangaç olmaktan çıkması gerekiyor! Eve ya da işyerine bayrak asma, arabanın arkasına Atatürk resmi ya da imzası yapıştırmanın ötesine geç(e)meyen bir sevginin ülkeye yararı bu kadar!

     

    Bugün İzmir’de yeri göğü inleten binlerin, onbinler, yüzbinler olması gerekirdi. Aslında o kadar da vardılar! Ama, evlerinin balkonlarına çıkarak ışıl ışıl gözleriyle destek verenlerin, bayrak sallayanların, alçak sesle de olsa sloganlara katılan namusluların daha da cesaretli olmaları gerekiyor.

     

    Olmazlarsa ne mi olur? Yüz yıl sonra, geçen yüzyılın başında başları önlerine eğilmiş halde ülkelerinden kaçıp hizmet ettikleri emperyalist ülkelere sığınanlar, Vahdettinlerin kendileri değilse de ruhları aramızda muzaffer edayla dolaşmaya başlayacaklar!

     

    Yüz yıl sonra bir kez daha gösterime sunulan bu kirli oyun artık “sıra bana gelmez” dedirtmeyecek hiç birimize…

     

    Ceyhun BALCI, 23.09.2012

     

  •  

    “TOPRAĞIN ÇOCUKLARI”

    “Köylü milletin efendisidir!”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Özlü sözler, eylemle desteklenmedikçe anlam taşımıyor! Ama, yüzyıllar boyunca savaş neferi olarak görülmüş; adını, soyadını yazabilmenin okuryazarlık sayıldığı bir coğrafyada karanlıkta kalmış insan yığınlarının aydınlıkla buluşturulması ve kişilik sahibi yapılmalarıyla olanaklıydı efendileştirilmeleri. Feodal beylerin şamar oğlanı ve uşağı olmuş bir kesimin özgürleştirilmesi de onların aydınlanma değerleriyle buluşturulmasına ve akıllarının özgürleştirilmesine bağlıydı.Köy Enstitüleri işte böyle bir çağdaşlaşma projesiydi. Eğitirken üreten, üretirken toplumla ve yaşamla bütünleştiren! Enstitüye gelen köy çocuklarının geçtikleri eğitimden sonra yaşamı, efendilerini ve her türlü yanlışlığı sorgulamaları kadar doğal bir durum olamazdı!

    Tanınmış feodal bey Kinyas Kartal’ın bu okulları oy pazarlığı aracına dönüştürmesi boşuna değildi. “Paşa, paşa oy almak istiyorsan bu okulları kapatacaksın!” dediği söylenir. Eşyanın doğasına uygun bir söylemdir. Efendi, efendiliğini paylaşmak niyetinde değilse bu sözler söylenmiş olmalıdır. Haksız da sayılmaz! Egemenlik elden gidiyor. Kula kulluk sona erecek!

    Gerçek anlamda dönüşümün sağlanması ve çağdaşlaşmaya erişilmesi ancak bu şekilde köklü bir projeyle söz konusu olabilirdi. Kendi okullarını yapan, onaran ve bayındır kılan bir emek; toplumun yarısı demek olan kadını yaşamın dışında tutan karanlığı yırtan kadın-erkek birlikteliği Cumhuriyet devriminin sıradan amaçlarındandı.

    Bugün hemen her şeyi, her düşünceyi ve eylemi başkalarından kopyalama anlayışının egemen olduğunu düşündüğümüzde Köy Enstitüleri projesinin yüzde yüz ulusal ve yerli malı olduğunu anlatmak hiç de kolay değil!

    O yıllarda bu okullarda çekilmiş kızlı-erkekli öğrenci topluluklarının fotoğraflarına iyice bakınca kolayca anlayabilirsiniz ne denmek istendiğini.

    Şimdilerde artık yapıları bile ayakta olmayan, yapıları ayakta kalanların ise harabeleştiği bu parlak ışık kaynaklarının dili olsa da anlatsa diyesi geliyor inansın! Cansız varlıklar dile gelip anlatamasa da, o kurumların dile gelmesi anlamına gelen bir sinema yapıtı bugünlerde gösterimde. Belgesel ve kısa metrajlı olanlar sayılmazsa “Toprağın Çocukları” türünün ilk örneğidir. Başoyuncu Erkan Can ve yönetmen Ali Adnan Özgür’ün de Köy Enstitülü babaların çocukları olduğunu anımsatalım.

    Filmi anlatmak gibi bir uygunsuzluğa yol açmadan filmin bir imece ürünü olduğunun altını çizmekle yetinebiliriz. İmece Köy Enstitüleri’ni anlatan en güzel sözcüklerden birisidir.

    Bu filmi izlemek zamanınızı yararlı bir işle geçirme fırsatı vermesinin yanı sıra yüzünü aydınlığa dönmüş insanların kaçınmaması gereken bir görev olarak durmaktadır karşımızda!

    Şimdilerde başka toprakların çocuklarının sözünden çıkılmadığı, başka ülkelerin projelerinin cirit attığı bu topraklarda bu “Toprağın Çocukları”nı izlemenin tam da sırasıdır.

    Sözü bugünle bağlayalım! O yoksul ve yoksun yıllarda üretmeyi eğitimin amacı yapan anlayış gösterişsiz ama hayranlık uyandıran bir model oluşturmuştu. Bugün ellerinde tablet bilgisayarlar, önlerinde akıllı tahtalarla görkemli tablolar çizen “çağ atlamış” Türkiye ne askerini, ne polisini ne de başkalarının bilgi paylaşımı olmadan  yurdunu koruyabiliyor. Bu durum hepimizi sarsmalı, uyandırmalı ve kendimize getirmeli! Bu arada uyarmış olmak isterim! Film gözlerinizi nemlendirecektir!

    Bu eşsiz okulların, işliklerin ve aydınlanma yurtlarının yaratıcıları Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve elbette halkının onayını almadan devrim yapma suçu işlemiş Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz anısına saygıyla…

    Ceyhun BALCI, 20.09.2012

    Not : Bu yazı “Toprağın Çocukları”nın İzmir’deki ilk gösterimi sonrasında kaleme alınmıştır.