• ZEPLİNLE VATAN KORUMAK!

    Bu son derece iri hava aracına adını Alman Kontu Ferdinand von Zeppelin vermiş. 1871’deki Fransız-Prusya Savaşı sonrasında adını taşıyan balon üzerinde çalışmış. Fransızların benzer hava araçlarıyla posta taşıma işi yapmalarına tanıklık etmesi esin kaynağı olmuş. Askeri gözlemci olarak bulunduğu Amerikan İç Savaşı sırasında da balonun kullanımına tanık olmuş. Zeplin balonun patenti 1895’te alınmış. İlk uçuş 1900’de gerçekleşmiş. 1906’da dünyadaki ilk ticari yolcu taşımacılığı da Zeplin aracılığıyla Almanya’da yapılmış.

     

    Geliştirilen Zeplin askeri amaçlarla ilk olarak Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış.

     

    Hitler’in seçimle iktidara geldiği 1933’te başladığı varsayılan III. Reich dönemi Zeplin endüstrisinin gölgede kaldığı dönemin başlangıcı sayılır. Bu dönemde Zeplin askeri amaçlardan çok propaganda ve tanıtım için kullanılmıştır. Günümüzde de minyatür Zeplinler bu amaçla kullanılmaktadır.

    Bağlantıdaki habere göz atar mısınız?

    http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=21768215

    Tarihte kaldığını sandığımız Zeplin bir kez daha gündeme geliyor. Teknolojiyle birlikte yeniden kullanılabilir olmasına şaşıramayız!

    Asıl şaşırmamız gereken konu bu haberle birlikte kendisini gösteren yapaylık ve içtenliksizliktir. Haberi okuyan çoğu kimse biz istiyormuşuz da teknik olanaksızlıklar nedeniyle vatanımızı koruyamıyormuşuz diye düşünecektir! Türkiye, Irak sınırı boyunca yaşanan sızmalar nedeniyle özellikle son aylarda onlarca evladını yitirmiştir.

    Çok daha kötüsü Türkiye bugün için vatanı koruma iradesini göstermemektedir. Zeplin, Heron ya da İHA (İnsansız Hava Aracı)… Herhangi birisi sizin iradenizden önemli olabilir mi?

    Sınırlarınızı ve dolayısı ile vatanınızı korumak için başkalarının ürettiği araç ve gereçlere gereksinim duyuyorsanız eğer… Vay halinize!

    Oslo sürecini tamamlamış olduğu İmralı ile görüşme hazırlığından belli olan bir iradenin Zeplin aracılığıyla yeni bir göz boyama ve kafa karıştırma sürecine girdiğini söylemek haksızlık olur mu?

    Vatanın Zeplin’le değil de yürekle, istekle ve kararlılıkla korunacağını anımsatalım!

    Ceyhun BALCI, 24.10.2012

  •  

    BAYRAMLARIMIZ KUTLU OLSUN!

     

    Yarından sonra Kurban Bayramı! Onu Cumhuriyet Bayramı izleyecek! Her iki bayramımız kutlu olsun!

     

    Her kurban bayramında olduğu gibi bu kez de elinde satırla, gözbebekleri yerinden fırlayacakmış gibi görünen iki ayaklılar her türden dört ayaklı dostumuzun peşine düşecek! Kement atan mı, kaçırdığı hayvanı yakalamak için eziyet eden mi? Yoksa akarsularımızı ve hatta denizlerimizi al kanla boyayan mı? Tüm bunların öznesi iki ayaklı yaratıklar olacak! Biyolojik adı Homo sapiens sapiens olan! Bu türden insan kılıklılara başka sıfatlar üretmenin ivedilikle gerekli olduğu düşüncesindeyim!

     

    Tüm bu vahşet din,iman ve inanç perdelemesinde unutulup gidecek!

     

    Bu kurban bayramının asıl kurbanlığının Cumhuriyet olduğunu aklımızdan çıkartmayalım! Cumhuriyet sevdalısı, namuslu ve değerbilir insanlar “biz daha ölmedik!” derlerse Cumhuriyet kurban edilemeyecektir!

     

    Vatan, ulus ve Atatürk aşkına bu Kurban Bayramı’na Cumhuriyet’i kurban vermemekle ödevliyiz!

     

    Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da ve bu ülkenin herhangi bir köşesinde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlanmalı! Bu anlamlı görev bu kez her zamankinden de yığınsal ve coşkulu bir şekilde yerine getirilmeli!

     

    29 Ekim’de haydi alanlara…

     

    Ceyhun BALCI

     

     

     

  • Ülkeye Hizmet

    ATAOL BEHRAMOĞLU, 20.10.2012, CUMHURİYET

    Böyle bir yazıya insan nereden, nasıl başlayacağını bilemiyor.

    Sevgili Fatih Hilmioğlu’nun, Hilmioğlu ailesinin acısını, nasıl, hangi sözcüklerle paylaşmalıyız…

    Sözün yetersiz kalacağı zamanlardan biri daha…

    Belki şöyle başlayabiliriz:

    Bu dayanılması çok güç acıları yaşayanlar ilk biz değiliz.

    Bütün insanlık tarihi benzerleriyle dolup taşıyor.

    İnsanın insana yaptığı alçaklığın ölçüsü, sınırı yok.

    Geçen hafta Berlin’de, Musevileri toplama kamplarına taşıyan trenlerin kalktığı yerdeydik.

    Gözlerimin önünden sayısız film karesi, bu zulümler üstüne yazılmış kitaplar geçti…

    Nazilerin insanlık soyuna yaşattıkları herhalde insanlık sürdükçe anımsanacak, lanetlenecek.

    Bugün Silivri’de yurtseverlere, aydınlara yaşatılanların Nazi toplama kamplarından farkı, burada gaz odalarının bulunmayışı.

    Buna gerek de yok.

    Çünkü azar azar yok etmenin yolu bulunmuş.

    Alçaklıklar arasında ayrım yapılmaz ama böylesi belki daha da alçakça.

    Sinsi, ağır ağır bir yok etme yöntemi.

    Sivil darbe yönetiminin, içerideki ve dışarıdaki her türden işbirlikçilerinin ülkeye armağan ettiği yeni yok etme yöntemi böyle bir şey.

    ***

    Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’yla tanışıklığımızın ve kendisine hayranlığımın tarihi yaklaşık on yıl öncelerden başlıyor.

    Özellikle “eski rektörü” demedim.

    Bazı sıfatlar, san’lar, eğer onlar gerçekten hak edilmişlerse, eskimez.

    Benim gözümde ve kendisini tanıyan, onun rektörlüğü sırasında İnönü Üniversitesi’ni gezip görmüş olan herkes için de bu böyledir.

    Fatih Hilmioğlu Malatya Üniversitesi’ni yaratmış olan kişidir.

    Bu üniversite şimdi hangi ellerdedir, ne durumdadır bilemem.

    Fakat benim gezip gördüğüm İnönü Üniversitesi, öğrencilerine bilimsel anlamda ve günlük yaşama ilişkin akla gelebilecek bütün modern olanakları sağlamış seçkin bir bilim kurumuydu.

    Bir dinleti için gittiğimiz üniversiteye ziyaretimden ve Sevgili Fatih Hilmioğlu’yla tanışıklığımızdan söz eden, o günlerde yayımlanmış yazımın hangi kitabımda olduğunu ne yazık ki bulup çıkaramadım.

    Gözlerimin önündeki unutulmayacak görüntü ise şudur:

    Bir bahar gününün akşamına doğru, üniversitenin bir yeryüzü cenneti gibi yeşilliklerle, renk renk çiçeklerle donanmış yerleşkesinde, değerli rektörle bir kanepede ya da yan yana iki iskemlede oturmuş, barışçıl bir dinginlik içinde gezinmekte olan kızlı erkekli öğrencilere bakıyoruz…

    İkimizin aklından da geçen düşünce, sohbetimizin konusunu oluşturuyor…

    Gençlerin bu mutluluğu, bu barışçıl dinginlik, yaşamakta olduğumuz bu ülkede ne kadar sürebilecek?

    Bahar akşamından ve o genç topluluktan yayılan iyimserlik duyguları kötümser önsezilerle gölgeleniyor…

    ***

    Şu anda yazmakta olduğum yazının son satırlarında ise Sevgili Fatih Hilmioğlu’na dolaysızca seslenmek istiyorum:

    Sevgili, değerli kardeşim, arkadaşım, düşündaşım, yürekdaşım…

    Evlat acısıyla bin kat katlanan acını, acınızı dindirecek, hafifletecek sözcükler kimsede bulunamaz.

    Fakat yaşam bir sınavsa eğer ve hepimiz büyük insanlığın bir parçasıysak, acıları altedecek, bizi daha çok insan olmaya yöneltecek güç ve ışık da yine kendi yüreklerimizdedir.

    “Bu ülkeye hizmet etmekten başka ne yaptım ben?” sorunuzdaki çığlığı, acı sitemi anlıyorum…

    Fakat sorun da zaten burada…

    Ülke ona hizmet edenlerin değil, hizmet edenlere düşmanlık duyanların elindedir.

    Tıpkı işgal altındaki bir ülke gibi…

    Sizi en kardeşçe duygularımla, içten sevgimle kucaklıyorum.

    Ülke düşmanlığına, alçaklığa karşı ortak savaşımımızda Sevgili Emir’in hep pırıl pırıl, gepgenç kalacak anısı da bizimle olacak…

  •  

     

    CHAVEZ BİZİ BIRAKMA!

     

    Bolivar’dan iki yüz yıl sonra onun ruhunu ete, kemiğe büründüren bugünün Bolivar’ı Chavez Venezulea’da bir kez daha başkanlığa seçildi.

     

    O bir demokrat değil! Elbette Batı ölçülerine göre demokrat sayamayız kendisini! Çıkarlarının önüne yalnızca Venezuela’da değil diğer Latin Amerika ülkelerinde de taş konmasına öncülük etmiş birinin Batılı tarafından demokrat sayılması söz konusu olamaz!

     

    Chavez’in gerçek anlamda yoksulların başkanı olduğunun altını çizmek gerek! İlk seçildiğinde % 25 olan yoksulluk oranını bugün dördüncü kez seçildiği sırada % 8.6’ya geriletirken; petrol dışsatımı gelirini 15 milyar dolardan 60 milyar dolara sıçratmış.

     

    Chavez kendisine oy veren halk yığınlarına sadaka değil ama gerçek anlamda ve kalıcı hizmetler vermiş. Kuşkusuz bir bedeli var bu yaptıklarının. Yoksula ve halka para akıtmak, onları gönence kavuşturmak  kartellerin çıkarlarını aşındırmak demek!

     

    Önemli bir oy oranıyla seçilmiş olsa da kartellerin ve onların çıkarlarının bekçisi medyanın etkisi varlığını sürdürmekte Venezuela’da! Bu ortamda bile Chavez seçimlere hile karıştırmayı, kendisine karşı odaklarla onların hizmetindeki medyaya iktidarından dayanak alan asimetrik savaşım anlayışını benimse gereği duymuyor!

    Pek çok kişi dünyada halkçı olduğunu söyleyen ama halkçılıkla ilgisi laf kalabalığından öteye geçmeyen siyasetçilerin varlığından söz edebilir. Gerçeği ile çakmasını nasıl ayıralım?

     

    Böyle durumlarda gerçeğinin yaptığını, giydiğini, yediğini, içtiğini ve yaşam biçimini mercek altına almak yerinde olur!

     

    Halktan yana ve halkçı görünüp de kişisel servetlerinin niceliğini bilemeyenlerin olduğu dünyada Chavez gibilerini bu bağlamda suçlamak da olanaksızdır!

     

    Chavez halkını bırakmayacaktır…

     

    Halkının üzerine bir güneş gibi bir kez daha doğmuştur. Darısı diğer ülkelerin başına!

     

    Yazının başlığı olan “Chavez Bizi Bırakma” Noyan Umruk’un kaleminden Destek Yayınları’ndan okurların ilgisine sunulmuş durumda. Venezuela’yı daha yakından tanımak isteyenler için.

     

    Ceyhun BALCI, 22.10.2012

  •  

     

     

    DOKSANYEDİ YIL SONRA ÇANAKKALE

     

    Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren Sinan Çetin imzalı Çanakkale filmi savaşın gereksizliğine vurgu yapmıştı. Kuşkusuz her savaş gereksizdir. Ama, bu noktada ayrımı yapılması gereken durum savaşın gereksizliğinden çok haklılığı/haksızlığı olmalıdır!

     

    Vatanımı işgal etsinler! Bana ait kutsala el uzatsınlar! Karşılığında ben de onlara diğer yanağımı uzatayım! Öyle yağma yok!

     

    Turgut ÖZAKMAN’ın Diriliş 1915 yapıtından senaryolaştırılarak beyaz perdeye aktarılan Çanakkale 1915  “savaş gereksizdir” budalalığına kaptırmamış kendisini! Söz konusu vatan olduğunda savaşın da, savaşımın da gerekli olduğunu yuvarlak söylemlerle geçiştirmemiş! Başka deyişle, filmde dünyadaki hemen tüm savaşların emperyalizm güdümlü olduğu açıkça yansıtılmış.

     

    Çanakkale Savaşları’nın ve burada gösterilen direnç ve kahramanlıkların Kurutuluş Savaşı’nın mayası olduğu ve bir bakıma kurtuluş destanının önsözü olduğu söylenir! Çok doğrudur! Balkan bozgunuyla başlayan çözülme ve özgüvensizlik Çanakkale’de aşılmıştır! Bunun yanı sıra boğazları aşamayan ve böylelikle bağlaşıkları Çarlık Rusyasına yardım gönderemeyen emperyalizm Bolşevik Devrimi’ne de engel olamamıştır. Lenin önderliğindeki Sovyet Rusya’nın bizim Kurtuluş Savaşımızın önde gelen ve neredeyse tek destekçisi olduğunu anımsarsak Çanakkale’nin önemi daha iyi algılanacaktır!

     

    Çanakkale 1915’i mutlaka görmelisiniz! Dokunaklı biçeminin yanı sıra doğruları ve gerçekleri çok net bir şekilde yansıtmasıyla da hoşunuza gidecektir!

     

    Ceyhun BALCI, 21.10.2012

  •  

    HAC MEVSİMİ

     

    Çok sayıda müslüman Hac’da! Yılın herhangi bir zamanı bu ibadet yerine getirlebilse de kutsal topraklara şu sıralarda gidildiğinde Hacı olunabiliyor.

     

    Bin iki yüz Türk Hacı adayı Irak’ta engellenmiş durumda! Stratejik Derinlik ve Komşularla Sıfır Sorun anlayışının işe yaramadığına bundan daha iyi kanıt bulunabilir mi?

     

    Bir dergide Kabe’nin havadan çekilmiş fotoğrafına rastladım! Havanın kararmaya başladığı anlarda çekilmiş olduğu anlaşılan fotoğrafa renk cümbüşü ve ışık seli egemendi!

     

    Bilinçle bakıldığında fotoğrafın ortasındaki Kabe’nin çevresine kümelenmiş gökdelenler ve yanı başına kondurulmuş kuleler fark edilebiliyordu! Kabe manzaralı otelde geceliği bilmem kaç bin dolara konaklayabilir ve orada bulunduğunuz her an Kabe’ye bakarak sevaplarınızı katlayabilirsiniz! Tarih bilincinden yoksun tüccar anlayışın Osmanlı’dan kalma Ecyad Kalesi’ni yıkıp bu ucubeleri diktiğini unutmayalım!

     

    Geçenlerde televizyonlara yansıyan görüntülerle haberdar olmuştuk! Bir de saat kondurmuşlar Kabe’ye egemen bu yerlerden birine. Saatin yer aldığı kuleler de her nedense Londra’daki Big Ben’i andırmaktaydı! Hiç kuşku yok ki; rastlantısal bir andırmaydı bu!

     

    Irak’ta Türk Hacı adaylarının, Mekke’de Kabe  çevresinin başına gelenler sayıları iki milyara dayanmış nicelikli Müslüman topluluğunun niteliksizliğini ortaya koyması bakımından anlamlıdır!

     

    Bu nicelikli niteliksizliğe egemen olan akılsızlığın önde gelen dert olduğunu; bu akılsızlıkla savaşılmadıkça Müslüman toplumların erinç ve gönenç içinde olamayacağını anlamak için daha ne gibi deneyimler edinmek gerekiyor?

     

    Söze geldiğinde mangalda kül bırakmayanların eylem söz konusu olduğunda yaya kalmaları; gerikalmışlığın tarihini yazmaktan bıkmamış olmaları çok ama çok anlamlıdır!

     

    Ceyhun BALCI, 20.10.2012

     

  • DENİZ SOM’UN YOKLUĞUNDA İKİ YIL!

    Sakallı Celal’in bir anektoduydu sanırım. Türkiye’yi içindekilerin batıya koştuğu doğuya giden bir gemiye benzetmişti. Osmanlı’nın küllerinden bir Cumhuriyet yaratan Mustafa Kemal’in gemisi onun sağlığında Batı’ya karşın Batı’ya doğru yol alabilmişti.

    Deniz Som da Batı’ya karşın Batı’ya yönelebilenlerdendi. Ama, bu yöneliş hiç bir zaman Batıcılık batağına saplanmamıştı. İlkeli, sapkınlığa düşmeyen ve korkusuz gazetecilik anlayışı Mustafa Kemal’in yokluğunda Atatürkçü ve Kemalist çizgiden ödünsüzlüğü simgelemekteydi. Atatürk’ün emanetine ikilemsiz sahip çıkanlardandı.

    Cumhuriyet gazetesindeki Vaziyet köşesi adı üstünde Türkiye’nin vaziyetini sermekteydi gözler önüne! Yalancıların, iki yüzlülerin ve düzenbazların yanı sıra yobazların, Cumhuriyet düşmanlarının ve ulus yıkıcılarının amansız takipçisi olma görevi çıkartmıştı kendisine karanlığın gölgesinin her geçen gün koyulaştığı yıllarda.Bu özellikleriyle Deniz Som’un bulunduğu yerde de ışıklar saçtığına kuşku yoktur. Geride bıraktığı dünyada ise onun yaşamına ve gazeteciliğine rehberlik eden değerlerin bugün artık mumla aranır olduğuna üzüntüyle tanıklık ediyoruz.

    Özgürlüklerin geliştiği ve demokrasinin ilerlediği savlanan 2012 Türkiyesinde toplumun başka kesimlerinde olduğu medya emekçilerinin örgütlenme ve emeklerinin karşılığını almak bir yana yazgılarının siyasetten gelen buyruklara uymayı artık doğal sayan medya patronlarının iki dudağı arasında olduğunu utanarak da olsa saptamak zorundayız.

    Deniz Som’un yokluğunda kitap taslaklarının yargılandığı ve bu yolla yazarlarının mahpus damlarında nedensiz yere tutulduğu bir karanlık dönem yaşar olduk! Bu tutsaklıkları tasarlayan ve yaşama geçirenlerin “gazetecilik yaptıkları için tututklu değiller, örgüt üyeliğinden içerideler” türünden efelenmelerine karşılık ilerledği savlanan demokratik ortamımızda tutukevlerindeki gazetecilerin niceliği üç haneli sayılara tırmanma yolundadır.

    Cumhuriyet ilkeleri ve o ilkelerin omurgası sayılan laiklik hiçe sayılıp, ülkenin birliği ve dirliği densizce saldırı altına alınırken; Türk medyasının önde gelen unsurları artık birilerinin dizginlemesine gerek kalmadan kendi kendini sansürleme sürecine evrilmiştir. Genel yayın yönetmeni kılıklı kapıkulları medyada egemenlik alanlarında ileri demokrasi gereğince terör estirmektedirler bugünlerde.

    Deniz Som, aramızda olsa, bizlerle aynı dünyayı paylaşsa “ne yapardı?” sorusunu aklımıza getirmeden edemeyiz. Hiç kuşku duymuyoruz ki Deniz Som bu ileri demokrasi şampiyonlarına hak ettikleri dersi hem de hak ettikleri perdeden vermeyi sürdürürdü Vaziyet’i aracılığıyla! Yine ikileme düşmeden söyleyebiliriz ki tanıdığımız Deniz Som Sakallı Celal’in doğuya doğru yol alan gemisinde batıya koşmakla yetinmez, geminin doğrultusunun da batıya diğer bir deyişle çağdaş uygarlığa yönelmesi için gerekeni yapmaktan kaçınmazdı. Keskin, ödünsüz ve gözüpek yaklaşımı Deniz Som’u da düzmece kanıtlı güncel davalardan birisinin içine sokardı. Bu durumdan yakınmak yerine boynuna onur madalyası asılmışcasına gururlanır; yer, zaman ve koşullar ne olursa olsun Cumhuriyet gemisinin varlığını sürdürmesi, doğrultusunu düzeltmesi için ürün vermeyi kesintisiz sürdürürdü.

    Yirmibirinci yüzyılda Türkiye Deniz Som’u ve kişiliğinde yoğunlaştırdığı “adam gibi namuslu ve ilkeli gazetecilik” anlayışının eksikliğini onun yokluğunun ikinci yılında çok daha derinden duyumsuyor. Deniz Som’un yaşamı boyunca yaşama geçirmeye çalıştığı aydınlık Türkiye ülküsünü gerçekleştirmek biz geride kalanlara düşüyor.  Bayrağı yere düşürmeden, onurumuza leke sürmeden ve elbette emanete dört elle sarılarak…

    Ceyhun BALCI, 14.10.2012

    Deniz SOM’un Anısına

     

    Ceyhun BALCI (Cumhuriyet 15.10.2011, Olaylar ve Görüşler)

    Deniz SOM’u yitirişimizin üzerinden bir yıl geçmiş!

    Ödünsüz ve kararlı Kemalist duruşunu, amansız hastalığı sırasında da sürdürmekten geri durmamıştı! Hastalığının ve zaman zaman tedavisinin başlı başına yıkıma yol açtığı dönemler olsa da; Deniz SOM kısa izinler dışında görevini sonuna dek yerine getirme özeni içinde oldu!

    Ülkenin içinden geçmekte olduğu ve her geçen gün koyulaşan karanlık koşullarda birileri kendilerini kurtarmayı ve aymaz olmayı seçerken; o, bir avuç aydınla birlikte direnmeyi, haykırmayı ve dik durmayı başarmıştı! Hem karanlığa hem de hastalığına karşı omurgalı duruşu altı çizilmeye değerdi. Hastalığı boyunca aydınlatmacılık görevini aksatmamaya çalışan Deniz SOM’un bu süreçte hastalığına ilişkin yazıları bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır.

    Amansız hastalık bu güzel ve vatansever insanı 15 Ekim 2010’da aramızdan aldı!

    Aramızdan ayrılışının birinci yıldönümünde “Vaziyet” öksüz! Yeri doldurulamazlardandı! Işıklar içinde yatsın…

    OĞLU CAN SOM’UN ÖLÜMÜNDEN SONRA REHA MUHTAR’A YAZDIĞI MEKTUP

    15.10.2010

    “Sevgili Reha Ağabey,

    Ben, 1990’ların başında, daha “Ateş Hattı” TRT’de yayına girmeden önce, göbek göbek İstanbullu Kamil Deniz Som’un, Feneryolu’ndaki kira evinde kurulan rakı sofrasında yanınıza oturup da büyük sözü dinleyen; Nokta dergisinin koridorlarında kan ter içinde kalıncaya dek koşturan o küçük Can’ım…

    Kısacası Deniz Som’un büyük oğluyum.

    Öncelikle güzel dilekleriniz için size gönülden teşekkür ederim. Bu güzel dileklerinizin aracılığı ile de, kendimi bildim bileli içime dert olan birkaç noktayı; nokta nokta açıklamak isterim.

    ***

    Deniz Som, Cumhuriyet gazetesine biçilen görev çerçevesince biçimlenen ve 40 yıla yaklaşan yazı-yazın yaşamında, üzerine düşeni gözünü kırpmadan; yarınını düşünmeden; doğru bildiğinden şaşmadan ve en önemlisi Kurtuluş Savaşı gazisi babasından aldığı öğüdü -Tevfik Fikret’in “Kıran da olsa kırıl düş, fakat eğilme sakın” dizesini- yerine getirerek kimi zaman kan damlayan kalemini satmadan; dönüp şaşırmadan; eğilip bükülmeden gerçekleştirebilmiştir.

    Deniz Som hastane odasında yatarken, bir psikolog doktor hanımefendinin hastanın iç dünyasını anlayabilmek için yönelttiği “Ölümden korkuyor musunuz” sorusuna:

    “Hayır, geldiğimiz-bildiğimiz yere döneceğiz. Burada da yanlış yaptığımı düşünmüyorum” diyebilecek kadar doğru ahlaka sahip bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, Cumhuriyet gazetesi yazarıdır.

    Allah’ın dosdoğru yolunun üzerine oturup da “Allah” ile aldatanlara inat diline “haram” sözcüğünü değdirmeden, boğazından ve boğazlarından haram lokma geçirmemiştir.

    Alışkanlık

    (Vaziyet 16.08.2007)

    “ANANI al git” denince şaşırmış mıydınız?.. “Otur, otur senin oğlun da işsiz kalsın” dendiğinde ayıplamış mıydınız?.. “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” azarında ne yapmıştınız?.. Susuzluk kapıya dayanınca, “Ananıza gidin” deyişine gösteril(e)meyen tepki artık bir şeylere alıştığınızın belgesi mi olmuştu?

    Ceyhun Balcı sıraladığı sorularına yanıt bulmaya çalışıyor:

    “Tam da alışmışken, tepkisizlik rahatsızlık vermezken, ‘ip don’ tartışmasının içinde buluverdik kendimizi. Bundan önce, dinci kesimde görmeye alışık olmadığımız bir görüntü de ortaya çıkmış oldu. Her ne kadar, sanılandan daha fazla ayrılık ve çelişki olsa da en azından dışarıya karşı hemen her zaman ‘tek yumruk’ gibidir dinci kesim. Tartışmalarını da, çelişkilerini de dışa vurmamayı öğrenmişlerdir. Çok bilen bir dinci yazara göre, ‘ip don’ kullanımı kadını cinsel anlamda uyarılmış duruma getirerek günaha yöneltirmiş. Bu nedenle de, özellikle, ‘tesettürlü’ kadın için sakıncalıymış ‘ip don’ kullanımı. Sayelerinde öğrenmiş oluyoruz insanın zayıflıklarını ve akla gelmedik sapkınlıklarını. Sağ olsunlar!

    Alışageldiğimiz tablo, tartışmanın bu noktada kapanması ve herkesin gereği konusunda ikna olmuş olmasıdır. Bu kez farklı oldu. Yine aynı kesimden iki kadın yazar, bu saptamayı yapan yandaşları erkek yazara ‘Dini bütün bir Müslüman böylesi bilgilere ulaşamamalı’ düşüncesinden yola çıkarak ‘Nereden biliyorsun’ sorusunu yöneltiverdiler. Bilemiyoruz, bu tartışma nereye varacak? Ama, bilinen bir şey varsa o da, bizlerin bir şeylere alıştığı ve alıştırıldığıdır.

    Bence, ‘ip don’ yalnızca bir araçtır.

    Ortaya konan tartışmanın yarattığı yanılsama ile bir şeyleri kafalarımıza kazıyor.

    Yine, güncel bir olgu ile desteklemekte yarar var yaratılmakta olan alışkanlıkları!

    Ankara’da akıl yokluğunun bir sonucu olan susuzluk, tanrısal nedenlere dayandırıldı. ‘Tanrı isterse’ söylemi ile sorumsuzlar aradan sıyrıldı.

    Mırıldanıyorsunuz belki de! ‘Yetti artık’ diye. Daral geldiyse ‘ip don’ sorunsalından. Buyurun ‘yağmur duası’na. Çok daha anlamlı ve yararlı bir eylem olabilir. Kuraklık kıskacı bir kırılırsa eğer, herkes kazanmaz mı?

    Alışırız. Alışırsınız. Alışırlar.”

    O halde geçmiş olsun!

    Gelin artık, bu gidişin adını koyun!

    (Vaziyet 06.02.2008)

    LAİKLİK ilkesinin anayasa girdiği tarihe denk gelecek şekilde laikliğe ağır bir darbe vurulmaya çalışılırken Ceyhun Balcı şöyle diyor:

    “Önümüzde duran bir gerçek var! Görüyoruz, varlığını duyumsuyoruz ve adını koymuyoruz, koyamıyoruz! Aslında, adını koymamız da olanaksız değil ama, dilimiz varmıyor. Adlandırma işin son noktası ve onu da yaparsak yüreğimizin dayanmayacağından korkuyor olmalıyız!

    Anlaşılan o ki; tersyüz edilerek, yalan yanlış tanımlanarak üstesinden gelinemeyen ‘laiklik’ ilkesi önümüzdeki süreçte, önce içi boşaltılarak ve hile ile yanından dolaşılarak yok sayılacak ve izleyen dönemdeki ilk elverişli fırsatta da anayasadan ve Türkiye’nin yaşamından kalıcı olarak silinmeye çalışılacak. Dilimiz varmasa da, içine düşülen durumun adını koymakta sayısız yarar vardır. Oldukça yaralayıcı ve elem verici olsa da, durumun adlandırılması birçok bakımdan yararlı da olacaktır. Öncelikle, Türkiye’de resmen olmasa da eylemli olarak yürürlüğe girmiş uygulamalar köklü bir dizge değişikliğine eşdeğer durum olarak da algılanmalıdır. Bu durumun adının anılıyor oluşu, en azından gerçekleri görme konusunda istekli olmayanların uyanması, bir şeylerin farkına varmalarının sağlanması ve hatta devinime geçirilmeleri bakımından yararlı olabilir.

    Türkiye’nin içine düşürüldüğü durumun adını koymakta yarar vardır. Dilimiz varmasa da…”

    Dünyanın dönüşünü de oylayacaklar mı?

    (Vaziyet 29.02.2008)

    TÜRKİYE’DE cumhurbaşkanlarının yasaları onaylaması kadar geri göndermesinin ve veto durumunda gerekçesinin belirtilmesinin olağan bir durum olduğunu ama onayda gerekçe göstermenin alışılmadık bir durum olduğunu söylüyor Ceyhun Balcı :

    “411 milletvekilinin oy kullanmış olması anayasaya türbanı sokmanın başat dayanağı olarak sunuluyor. Demokrasi akıl ve bilimin gereklerine göre şekillendiğine göre, yasaya evet diyenlerin sayısının çokluğu yanlışı doğru yapmaya yeter mi? Örneğin, Dünya dönüyor mu yoksa dönmüyor mu diye bir oylama yapılamayacağı gibi, ortaçağı simgeleyen değerlerin toplumsal yaşama egemen olması ezici oy üstünlüğü ile olsa da kabul edilebilir mi? Akıl ve inanç ile din ve bilim arasında demokratik kisveli oylamalar aracılığı ile seçim yapılabilir mi? Demokrasinin de olmazsa olmaz koşulu laiklik oylanarak örselenebilir mi? 411 oy veya oyların karşılığı toplumun yüzde 80’ine denk geliyor gibi vurgular, yakın gelecekte tasarlanan kimi önemli değişikliklere ortam hazırlanmasının ipucu olabilir mi? Tuhaf dönem yaşıyoruz; hem de Mustafa Kemal’in ülkesinde!”

    Açlık

    (Vaziyet 24.04.2008)

    BİRÇOK kuşağın belleğinde yer etmiş ve yakın zamana değin kendi kuşağının da tanışık olduğu bir bilgiden söz ediyor Ceyhun Balcı : “ Dünyanın kendini doyurabilen yedi ülkesinden biriyiz!

    Ve ardından Ne yazık ki; artık değiliz diyerek şunları anlatıyor: Çünkü çağımızın tanrısı serbest piyasa idi. Hatta bir büyüğümüz bile Devlet, celeplik, manavlık yapmaz dememiş miydi?

    İnsanoğlu deneyimleri ile doğruları bulan ve hatta bir daha aynı yanlışa düşmeyen bir yeteneğe sahiptir. Oysa böylesi sosyal ve siyasal konular bu yetenekten bağışık gibidir! Çünkü bu yetenek dış etkenlerce felce uğratılabilmektedir. Böyle olmasa, dibe vuran bir ülkeye gelen kurtarıcının acele ile dayattığı tütün yasası şeker yasası doğrudan gelir desteği gibi bindiğimiz dalı kesmeye eşdeğer düzenlemeler yaşama geçirilir miydi?

    Gerçek şudur ki; bizler bugün kendine yetemeyen bir zamanların kendini doyuran yedi ülkesinden biri olarak bugünkü içler acısı tabloyu kendimiz yarattık. Uyaranları, yapmayın, etmeyin diyenleri, daha doğrusu yurtseverleri dinozor olmakla suçlayarak; türlü yöntemlerle onların sesini keserek. SEK, Et Balık gibi celep ve bakkallar ortadan kaldırılıp üreten yalnızlaştırılırken ve üretimsizliğe tutsak edilirken ileri adım attığımızı sanmıyor muyduk? Daha yakın zamanda, sigara yasağı gerekçesiyle alkış tuttuğumuz tütün yasağı düzenlemeleri de gerçekte ulusal varlıkları ve bu yurdun insanlarına sahip çıkmayı amaçlamış bir önemli kurumu yok etme ve ucuza kapatılmasını sağlama kurgusuna dönüşmemiş miydi? O günlerde de seslerini duyuramamıştı bu ülkenin yurtsever ve aydınlık kafalı insanları. Bugün ise, uzunca süredir yaşadıklarımızın, edimlerimizin sonuçları ile yüzleşme noktasındayız. Pirinçte yaşananlar oyunun son perdesine yaklaştığımızın göstergesi gibidir.

    Türkiye nin kendini doyurabilen yedi ülkeden biri olmaktan çıkışı acıklı ve acıklı olduğu kadar da ibretliktir.

    Korkarım ki; ülkemizin bu yanlışlığın etkisinden kurtulması uzunca bir zaman alacağa benziyor. Kendini vuran politikalardan bugün vazgeçilse bile, üretimsizliğin yeniden üretime dönüşmesi belirli bir süre alacaktır. Açlık gibi acıklı bir durumun parayla bile çözümünün söz konusu olamayabileceği de bellekte tutulmalıdır.

    Dağdaki çoban, ovadaki bilgili!

    (Vaziyet 17.04.2008)

    DAĞDAKİ çoban tartışmasını ovadakilere doğru çekmek istiyor Ceyhun Balcı : “ Ovadaki ilgililerin ve bilgililerin doğru, kararlı ve dik duruş gösterdiklerini iç rahatlığı ile söyleyebiliyor muyuz? Can alıcı soru budur! Bu soruya olumlu yanıt vermeyi çok isterdim. Ayrıcalıklar bir yana bırakılırsa eğer, en azından önemli sayıdaki ovalı bilgilinin arzulanan bilinç düzeyinden uzak olduğu saptamasını yapmak durumundayız. Ovalı bilgililerimizin bilinçten uzak davranışları, ülkelerinden ve toplumlarından kopuk ve ayrı duruşları dağdaki çobanın da giderek dışlanması sonucunu doğurarak hem seçilebilir hem de seçebilir olmasındaki yetersizliklere ortam hazırlamış olmuyor mu? Dağdaki bilisiz çobanı aklımızdan çıkarmaksızın, ovadaki eğitimli ama bilisizleri de önceliğimiz saymak durumundayız. Çünkü, ovadaki gazeteci iliştirilmişlikten, taşeronluktan sıyrılmadıkça, ovadaki akademisyen papağanlıktan ve başkalarının Türkiye şubesi olmaktan vazgeçmedikçe, yine ovadaki sözde sivil toplumcu geçimini başkalarının parasına bağlamaktan ve dolayısı ile onların sesi olmaktan uzak durmadıkça dağdaki bilisizin de bilisizlikten kurtulsa da bilinçsizliğinin süreceği unutulmamalıdır. Bir söz de, ovadaki bilinçli duruşlulara! Onlar da, bu duyarlı dönemin önde gelen gereksinimi olan ortak paydada buluşma becerisini göstermek durumundalar. Eğer gerçekten bilinçli bir duruş gösterme fırsatını kullanma niyetleri varsa!

    Saidi Nursi’den menkul Şerif Mardin

    (Vaziyet 03.06.2008)

    ANLI şanlı ve namı Saidi Nursi‘den menkul sosyolog Şerif Mardin, Türkiye Cumhuriyeti’nin “iyi, doğru ve güzel olan” konusunda eksiklik içinde olduğunu buyurunca ve bu küçük eksikliğin bedelinin imamın öğretmeni yenmesi ile ödenmekte olduğuna karar verince Ceyhun Balcı da şöyle demekten edemiyor:

    “Cumhuriyetin ve Kemalizmin ‘iyi, doğru ve güzel olan’ ile sorunu olduğuna göre… İşgalciye karşı çıkmak bir yana, onunla işbirliği yapıp kendi tahtı ve saltanatını korumak adına yurdunu yedi düvele peşkeş çekmek ‘iyi’ bir şey olmalı! Tüm işbirlikçilik girişimlerine karşın hiç hesapta olmayan şekilde Anadolu’da yaşam bulan Kurtuluş Savaşı‘nın utku ile sonuçlanma olasılığı üzerine işgalcinin gemisine binip de ülkeyi terk etmek de ‘doğru’ bir davranış sayılmalı bu hesapça! Güzel olanda ise, aceleyle dünyaya dağılan saltanat üyelerinin ne gibi örnek davranışlar sergiledikleri konusunda fazlaca bilgimiz olmamakla birlikte, günümüzdeki ‘Yeni Osmanlıcıların önemli güzellikler sunduklarına kuşku yok. Bunca çarpıtma, saptırma ve karartmayı becerebilmek için yalnızca ulusal boyutta değil, evrensel boyutta da eşsiz bir değer olan Mustafa Kemal‘e dil uzatmanın dayanılmaz hafifliği için ‘utanmazlık’ ve ‘işbirlikçilik’ gibi yeteneklere de sahip olmak gerekiyor anlaşılan!”

    Ayna

    (Vaziyet 08.06.2008)

    İYİ Türkçe konuşan bir yabancının tuttuğu aynadaki Türkiye Cumhuriyeti görüntüsüne bakınca “Meğer biz ne büyük yanlışlar yapmışız” demekten kendini alamamış Ceyhun Balcı:

    “Örneğin, başkasının kayığına binip kaçan ve aynı zamanda hilafeti de sürdüren sultanın saltanatının kaldırılması daha başlangıçtaki en önemli hatamız olmuş! Böylelikle, ‘öndersiz’ kalan İslam dünyası günümüze uzanan süreçte yığınla bunalımla baş başa kalmış!

    Diğer yandan, hilafetin kaldırılması ve bu orunun sahipsiz kalması genç Cumhuriyetin de ilk adımda nüfusunun önemli çoğunluğu Müslüman olan ülkede ‘dine sırtını çevirmesi’ sonucunu doğurmuş! Böylece, ülkedeki önemli bir birleştiricilik öğesinden yararlanma fırsatından uzak kalınmış! Din öğesi bir yana bırakılıp fırsat kaçırılırken, diğer yandan da ‘etnik’ ulus-devlet yapılanması ile ülkedeki başta Kürtler olmak üzere çok sayıda etnik öbeğin eşitlikten yoksun bir konuma düşürülmesi sonucu daha baştan kaçınılmaz olmuş!

    Durum böyle olunca da, birlikten yoksun bir toplumda yapılan her türlü devrim ve yenilik ‘tepeden inmecilik’ nitelemesini hak etmekteymiş!

    Neyse ki son yıllarda bunlardan kurtulma fırsatını yakalamışız. Bir yandan dinimizle barışırken diğer yandan da buna koşut olarak Ortadoğu’da geçen yüzyılın başından bu yana bağlarımızın kesik olduğu İslam ülkeleri ile köprüler kurmaya başlamışız uzun yılların ardından. Etnik ulus-devlet yapımızdaki geleneksel yaklaşımlarımızdan vazgeçmeye başlayarak küskün olduğumuz kimi yurttaşlarımızla da barışma olanağı yakalamışız! Son genel seçim sonuçları da bu savın en sağlam kanıtıymış. Bir yandan dinimizle barışma kararlılığı gösterip, diğer yandan ulusal politikalardan uzaklaşırken Batı’ya ve elbette o bağlamda AB(D)’ye de daha kararlı bir şekilde yaklaşır olmuşuz!

    Bize tutulan aynaya yansıyanlar bu şekilde özetlenebilir. Bu aynayı tutan kim midir?

    CIA’nın Ortadoğu istasyon şeflerinden Graham Fuller! Fuller’in yeni çıkan ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabı da ayna işlevi görüyor.

    Yayılmacının tam da istediği türden bir Türkiye, tarih sahnesindedir günümüzde.”

    Korku çemberi

    (Vaziyet, 20.07.2008)

    PERŞEMBENİN gelişinin çarşambadan belli olduğunu söylüyor Ceyhun Balcı:

    “Emniyet Genel Müdürlüğ’nün tehdit algılamasına konu olan ‘ulusalcılık’ soyut bir durumun simgesiydi. Fakat soyut durumun yeterince etkili, dehşet verici ve korkutucu olması söz konusu değildi. Etkin bir yapıya büründürmek somutlaştırılmasına bağlıydı. Ulusalcılık bilincinin kâğıt üzerinde soyut bir kavram olmaktan çıkartılıp tehdit olarak algılatılması için bir adım daha gerekliydi:

    Duyarsızlaştırılmış ve kötü bilgiyi iyisinden ayıramaz duruma getirilmiş toplumun desteği!

    İşi uzun bir sürece yaymanın ve olabildiğince tehlikeli ve gizemli bir kisveye sokmanın yanı sıra kirletilmiş, saptırılmış ve belki de hiç olmayan sanal bilgi ve belgelerin gerçek süsü verilerek kitle iletişim araçları yoluyla kamuoyuna sunulması neredeyse kanıksanmış eylemlere dönüşmüş oldu geçtiğimiz dönemde. Ulusalcı kişiler, haklarında kuşku izlenimi yaratacak türden gösterilerle derdest edildiler. Şüpheliler arasına özenle sokuşturulan ve geçmişteki kimi olaylarla bağlantıları kamuoyuna özümsetilmiş olanların varlığı da bu somutlaştırma sürecinin sıradan öğelerine dönüştürüldü. Soyut durumu ile oluşturulması neredeyse olanaksız olan ‘korku çemberi’ somutlaştırma yolu ile yaşama geçirildi! Sağlık sorunları göz ardı edilerek ölüme vardırılan ‘yargısız yaptırım’ anlayışı da korkutma amacının en sağlam kanıtı olsa gerektir. Yargısız yaptırım kurbanının toprağa verilmesi için bir araya gelebilenlerin sayısının bir elin parmakları kadar oluşu da bu yaklaşımın işe yaradığının göstergesi sayılmalıdır!

    Önde gelen güncel gelişmelerin karşısındaki birincil güçlerin bir yandan devre dışı bırakılması ve diğer yandan da o güçlere yakınlık duyanların korkutma yolu ile sindirilmesi bir taşla birkaç kuş vurma örneğindeki gibi bir kazanımın elde edilmesine olanak verdi.

    Duyarsızlaştırılmış ve sorgulama yetileri neredeyse sıfırlanmış geniş toplum kesimlerini bir yana bırakarak, niceliği az ama niteliği fazla olan duyarlı ve sorgulayıcı kesimlerin şu soruya yanıt araması artık bir göreve dönüşmüştür: Toplum bir büyük korku çemberi ile sarmalanırken Türkiye neleri yitirmiştir veya daha neleri yitirme yoluna sokulmaktadır?”

    Renkli devrimler

    (Vaziyet, 02.09.2008)

    GÜRCİSTAN’DA yaşananların, emperyalizmle yatağa giren yerli işbirlikçilerin ödediği “renkli devrim”in bedeli olduğunu söylüyor Ceyhun Balcı ve aynı tezgâhın Türkiye’ye de hazırlandığını anlatıyor:

    “Yugoslavya’nın bölünmesi ile başlayan küçült ve yut yöntemi zaman içinde çiçek ve renk adları ile anılan albenili devrimler kurgulanmasına dönüştü. Batılılar paraları ile akılları ile ve elbette satın aldıkları yerel güçler ile Yugoslavya’da, Ukrayna’da ve Gürcistan’da çiçekli ve renkli devrimleri yaşama geçirmiş oldu. Bu devrimlerin kotarılması için yerel güçlere başta para olmak üzere sınırsız olanaklar sağlandı. Böylesi olanakların sağlanıyor oluşunu salt Batılının demokrasi ve çağdaşlık aşkına mı bağlamışlardır bilinmez ama yapılan iyiliklerin, zamanında verilenlerin karşılığının alınacağı günler gelmiş görünüyor. Bugün için Gürcistan tarafından sergilenen güç gösterisi ilk bakışta akıldışı görünse de, renkli devrim döneminde alınanlar göz önüne alındığında bugün ortaya konan ‘koçbaşı’ işlevinin hiç de şaşırtıcı olmayan bir durum olduğu, tam tersine bir vefa borcunun ödenmekte olduğu açık bir gerçektir. Taşeronlar aracılığı ile yaşama geçirilen devrim adı verilen şarlatanlıkların günü gelip de bir karşılığının olacağı ve elbette bu karşılıkların hiç de düşük bedeller içermeyeceği kestirilmeliydi. Bu arada öğrenildi ki; Gürcistan, çiçekli devriminin baş destekçisini Irak batağında da yalnız bırakmamış; azımsanmayacak sayıda askerini Irak’ta konuşlandırmış. Fakat hem ‘gül devrimi’ destekçisine hem de onun uğruna çatışmayı göze aldığı Rusya’ya fazlaca bedel ödemeye başlamış durumdadır Gürcistan. Emperyalist devletlerle aynı yatağa girmenin ayıyla yatağa girmeye eşdeğer bir durum olduğunu öngöremeyenlerin düştüğü durumdur Gürcistan’ınki! Kıssadan hisse çıkartmak gerekirse, birebir aynı olmasa da Türkiye’de de benzer etkinlikler söz konusudur. Çeşitli adlar altında ve kılıklar içindeki çok sayıda yabancı kaynaklı oluşum içerdeki uzantıları aracılığı ile sinsi bir kurguyu yaşama geçirme peşindedir. Ülkemizin yayılmacılıkla kurulmuş olan ve giderek derinleşen tek yanlı ilişkisinin benzer bedellerin ülkemiz tarafından da ödenmesi sonucuna yol açması korkulan durumdur. Ne yazıktır ki; bu bedellerin ödenmekte olduğuna ilişkin belirtiler fazlasıyla vardır!”

    ‘Aydın’ yaftalılar

    (Vaziyet 02.09.2008)

    AYDIN kişinin, aklı ve bilimi dogmanın önüne geçiren yaşam anlayışı ile sorgulaması, kuşkulanması ve hatta “öyle gibi” görünenin üzerindeki yaldızı kazıyıp gerçeği araması gerektiğini söylüyor Ceyhun Balcı ve “İşte bu temel özellik bile, bugün sıkça rastladığımız ‘aydın yaftalı’ bireylerin gerçek aydın olmadığının biricik ölçütü sayılmaya yeter de artar bile” diyor:

    “Akıl ve bilim yerine dogmacı anlayışın olumlanmasından rahatsız olmayan ve bu durumu özgürlüğün gereğiymiş gibi algılayan, özgür istenci yerine başkasının istencini rehber edinmeyi yeğleyen, bağımsızlık yerine güdümlü olmayı içine sindirenden ‘aydın’ olur mu? Her ne kadar, aydınlanma başkasının kılavuzluğu olmaksızın yetkin olmama durumundan kurtuluş olsa da, toplumsal aydınlanma ‘aydın’ sayısının artışından geçse de, kamuoyu oluşturmadaki etkileri ve toplumu yönlendirici işlevleri de yadsınacak gibi değildir aydınların ve yanı sıra aydın sanılanların! Diğer yandan, yetkin olmaktan uzak, bağımsızlığı olmayan bireylerden oluşan çoğunluğun ‘aydın’ konusundaki yanılsamadan sıyrılıp uyanık ve duyarlı olmasını beklemek de safdillikten öte bir anlam taşımayacak gibi görünebilir. Ancak, umutsuz gibi görünen bu durum aynı zamanda kısırdöngünün ve umarsız tablonun değiştirilmesi için olağanüstü çabalara gereksinim olduğunun da kaçınılmazlığını ortaya koyar gibidir! Aydınlanma değerlerinin yaşama geçip kökleşmesi öncesindeki süreci ve o süreçte bugün gözlerimizin önünde canlandırması bile ürkütücü olan bedeller ödendiğini de anımsamak gerekir. Günümüz, her ne kadar çılgınlıkların ve akıl dışılıkların giderek tırmandığı bir süreci simgelese de, ortaçağa son veren aydınlanma savaşçılarının yaşadıkları ve ödedikleri bedeller ile karşılaştırıldığında daha kötü koşulları simgeliyor olmasa gerektir. Sorgulayıcı ve kuşkulanıcı olmak yerine kolaycılığı seçen, başkasının önce parasını ve bunu izleyerek doğal olarak düşüncesini ve çıkar savunuculuğunu üstlenen, giderek de ‘beşinci kol’ işlevi yoluyla eylemcisine dönüşen ‘iliştirilmişler’ dış görünümlerine bakılarak ‘aydın’ olarak adlandırılabilir mi? Yaşadıkları yurda ve topluma yarardan çok zarar veren ‘aydın(!) karanlığı’ son bulmalı! Bu karanlık dönemin sonlanması ‘aydın’ konusundaki yanılsamanın giderilmesine bağlıdır.”

    Donsuz!

    (Vaziyet, 21.09.2008)

    “DENİZE kimin donsuz girdiği sular çekilince anlaşılır” demiş Amerikalı “hayırsever” işadamı Warren Edward Buffet. Küresel ölçekteki ekonomik krizleri “suların çekilmesi”ne benzeten Ceyhun Balcı ise şöyle diyor:

    “Amerika’da patlayan son krizden önce sular giderek kabarmıştı. Aklı başında, usçu ve bilimselliği kuşku götürmez çoğu iktisatçı aylardır ve belki de yıllardır konuşmaktan da, yazmaktan da bıkmışlardı! İnsanın esenliğinden yana toplumcu ve gerçek bilim insanları ‘tozpembe’ tablolar çizmek yerine sesleri kısık olarak haykırıp dursalar da sesler boşlukta yankılanıp durmuştu. Bu türden sesler suları kabartarak anafor yaratıp emeksiz kazanç sağlayanların hiç de işine gelmeyen parazitlerdi bir bakıma! Üretmeden, tüket diyen fırsatçılık ve sömürgecilik kurduğu zinciri kırılmaksızın sürdürme uğruna neler yapmadı ki! Yeri geldi silahla, zora girdiğinde barışçıl(!) yollarla işgali seçti! Yolu üstünde durması olası tüm güçleri yer, zaman ve koşullara uygun yöntemlerle etkisizleştirmesini bildi. Çok kutuplu dönemde yayılmacılık karşısında engel gibi duran kesimler tek kutuplu küreselleşme sürecinde ellerine tutuşturulan hoş görünümlü elma şekerleri ile oyalandı durdu. Demokrasi gelecekti, özgürlükler genişleyecekti, böylelikle de esenliğe erişilecekti! Böylesi düşlerle kendinden geçirilen her kesimden insanlar bir yandan gerçeklerden kopartılırken diğer yandan da oluşturulan düzeneğin destekçileri konumuna evrilmekteydiler. İşin kötüsü çoğu, bu durumun farkında bile değilken bir bölümü de saadet zincirinden yararlanmanın yarattığı dayanılmaz hafiflikle yollarını yitirmişlerdi bile! Suların hızla çekilmeye başladığı ön günleri yaşıyoruz. Bakmayın siz bu ürkü içinde günü kurtarma girişimlerine! Suların hızla çekilmesi bir yandan yıkımları hızlandırırken diğer yandan da denize donsuz girenlerin ortaya çıkması sürecini kaçınılmaz kılıyor! Suların çekilmesi, acıların ve yıkımların yoğunlaşması her ne kadar acıklı sonuçların ardışık olarak yaşanmasına yol açsa da, dibe vuruş sevimsiz gibi görünse de bambaşka bir fırsatı da sunmuş oluyor insanlığa! Böylesi acıklı koşullarda, benzer türden özgüvenli kararlarla yeni başlangıçlar yapılmışlığının sayısız örneği vardır insanlık tarihinde. En yakın örnek dünyadaki umutsuz ve umarsız ortamda Latin Amerika’dan doğan güneştir!”

    Nasıl mücadele?

    (Vaziyet, 08.10.2008)

    TERÖR sorununun “terörist”e indirgenerek çözülemeyeceğini, aksine böyle bir yolun sorunu daha çözümsüz hale getireceğini söylüyor Ceyhun Balcı:

    “Terörü, eli silahlı birkaç bin sapkının etkinliğine indirgemek hatanın en büyüğüdür. Birincisi, eğer bu sav doğruysa çeyrek yüzyıldır başa çıkılamıyor oluşu Türkiye’nin gücü konusunda soru işaretleri yaratır. İkincisi, böylesine dar açılı bir bakış terör konusundaki resmin bütününü gözden kaçırmamıza yol açar. Terör yalnızca askeri bir soruna indirgenirse zaman zaman yaşanan yoğunlaşmalar ve büyük eylemler nedeniyle teröre karşı savaş veren başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere birçok kurumun süreç içinde sorgulanmasına ve güven yitimine uğramasına yol açılmış olur. Teröre karşı askeri ve silahlı savaşımı göz ardı etmeksizin ve işin bu yanının önemini küçümsemeksizin bir saptama yapmakta yarar vardır: Terör siyasi bir sorundur!

    Bu bakış açısı benimsendiğinde askeri etkinliklere ek olarak siyasi, diplomatik ve ekonomik girişimlerle de terörün bitirilebileceği gerçeği görülecektir. Geçen yılki Dağlıca baskınından sonraki günlerde ‘Bir Kürt kedisi bile vermem’ diyen ya da son saldırıdan sonra sınırımıza komşu Irak topraklarının ‘insansız’ olduğunu ve bu durumda ellerinden gelen bir şey olmadığını söyleyen aşiret önderlerini anımsamakta yarar yok mu? Irak’ta yönetim koltuğuna oturtulan aşiret önderlerinin ABD taşeronu olduklarını belirtmeye gerek var mı? Bunlar, bölgedeki ticari etkinliklerini başta Mersin limanı olmak üzere Türkiye üzerinden sürdürmüyor mu?

    Sınır karakollarımızdan başlayarak yurdumuzu koruyan askerlerimize, güvenlik kuvvetlerimize açılan ateş yalnızca yurtdışından kaynaklanmıyor. Doğrudan ateş açarak olmasa da ateş edenlere her türlü desteği sunan yurtiçi kaynaklı bir düzenek de tüm yalınlığıyla yerini almış bulunuyor!

    Büyük ölçüde ekonomik ve siyasal kaynaklı işbirlikçilik bu önemli sorunda da kendini göstermektedir. Terör, emperyalizmin günümüzde sıkça başvurduğu aygıtlardan biri olarak, yerel güçlerin maşalığı ve işbirlikçiliği yolu ile güçlenerek sorun olmayı sürdürebiliyor! Bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadelede askersel seçeneğe ek olarak siyasi, ekonomik ve diplomatik seçenekleri derhal devreye sokması gerekmektedir.”

    Mustafa Franko

    (Vaziyet 13.11.2008)

    YURTSEVERLER sözde belgeselci Can Dündar’ın “Mustafa” filmi ile gündeme getirdiği Kemal Atatürk’e ilişkin karga kovalama, hocadan yenen tokadın öcü olarak kapatılan tekkeler, alkol düşkünlüğü ve sigara alışkanlığı gibi ayrıntılara boğulmuşken atı alanın Üsküdar’ı geçmekte olduğunu söylüyor Ceyhun Balcı:

    “İlginç bir ülkede yaşıyoruz! Korumak için içtikleri andı unutup da olmazsa olmaz ilkelerin korunması bir yana, tam tersine tez elden yok etme girişimleri kanıksandı artık!

    Her türlü olumsuzluğa karşın yüksek mahkemeler ‘son kale’ konumlarını sürdürmekteydi. Her ne kadar sayısal dengeler yeterince olgunlaşmamışsa da yüksek mahkemelerdeki belirli odaklara söyletilenler duyulmayacak gibi değil.

    Son inciler Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı Haşim Kılıç’tan ve son zamanlarda yıldızı parlayan raportörü Osman Can’dan geldi. Anayasanın değiştirilmesi önerilemez maddelerine göndermede bulunarak halk istencine karşılık ‘değiştirilemezlik’ savının totalitarizm olduğunu söyledi raportör. Oldukça çelişkili ve bir o kadar da ilginç bir durum! Varlığını borçlu olduğu anayasayı korumak yerine yok etmek belki de yeryüzünde görülmemiş ve yepyeni bir yüksek mahkeme işlevi sayılmalıdır!

    Çığır açabilir böylesi bir işlev dönüşümü! Bugüne değin Kemal Atatürk’e ısrarla yakıştırılmaya çalışılan ‘diktatör’ nitelemesi bu kez özel adını da bulmuş oldu! Anayasanın omurgasını oluşturan ve kimi değiştirilemez maddelerinin halka karşın korunması çabaları için yakıştırılan ‘güler yüzlü Frankoculuk’ nitelemesi ile iletisini de adresini de netleştirmiş raportör.

    Oysa daha düne kadar ‘Mustafa’ filminin Kemal Atatürk’ü diktatör olarak gösteriyor oluşundan yakınmamış mıydık? Raportör çıkışından sonra besbelli ki; bundan böyle adı konmamış diktatörlük suçlamalarını öpüp başımıza koyacağız!

    Anlaşılan, bugüne değin raportörlerin işlevini farklı olarak bellemiş olan bizler kafamızdaki ezberleri de bozmalı ve kalıplaşmış tüm tanımları değiştirmeliyiz!

    Gelişmeler öyle hızlı ve öylesine dünü aratır türden ki; ayak uydurmak gerçekten kolay değil!”

    Obamalık

    (Vaziyet, 26.12.2008)

    ESTİRİLEN “değişim” rüzgârı ile başkanlık seçimini kazanan Barack Obama ile ABD’nin “tekelci kapitalizm”in bayraktarlığından ve bu öncülüğünün doğal gereği olarak “savaş makinesi” olmaktan cayacağı yorumlarının yapıldığını anımsatarak söze giriyor Ceyhun Balcı:

    “Böylesi iyimser yorumları yapanlar ya ABD’yi anlamamışlardı ya da anladıkları halde kamuoyu yanıltıcılığı o gün için kolay ve şirin görünen işti. Birilerinin savladığının tersine öncülü George W. Bush giderayak topallasa da Obama’nın daha işbaşına gelmeden onu ‘sollamış’ olduğunu söylersek yanılmış olmayız! Irak’tan çıkma tasarımının Afganistan’da kalabalıklaşma kararı ile gölgelenmiş olduğunu görmüş olmalıyız. Yine, geçen dönemin önemli özelliği olan ‘savaşçılık’ anlayışının da gerektikçe yaşatılacağını ve dara düştükçe canlandırılacağını söyleyebiliriz! Bush’un savunma bakanı Obama’ya da hizmet vereceğine göre bellidir ki; Obama geçmiş dönemin en çok tepki gören bu alanında Bush’un izinden ayrılmaya niyetli değildir! Dünyaya da yansıyan ekonomik çöküş sürecinin önde gelen uygulayıcıları özeleştiri vermek bir yana Obama döneminde de dümenci başı olmayı sürdüreceklerine göre bir diğer önemli alan olan ekonomide de umutlu olmak için bir neden yoktur ortalıkta! Bir başka önemli karar da bilim kurullarında köklü değişiklikler yapıldığı günlere rastlaması bakımından önemsenmelidir. Her ne kadar simgesel gibi görünse de, ABD başkanlarının göreve başlama törenlerinde yer alan din adamının ‘evrim karşıtlığı’ ile sivrilmiş oluşu ve basında kendisi ile ilgili olarak yer alan ilk bilgilerin de bu özelliğe göndermede bulunması göz ardı edilebilecek gibi değildir.

    Bu birkaç örnek, daha ant içmeden Obama’nın ‘topallayan’ Bush’u solladığının göstergeleri olarak belleklerimizdeki yerini almıştır.

    Çünkü iyi irdelendiğinde görülecektir ki, ABD’de geçen yüzyılın başından bu yana giderek tırmandırılan ve iki kutuplu sürecin sonlanmasıyla daha da azgınlaşıp, saldırganlaşan emperyalist yaklaşım, bugün Obama’ya yarın ise bir başkasına bırakılacak kadar basit ve vazgeçilesi bir tasarım değildir!”

    Dedi mi demedi mi cambazlığı

    (Vaziyet, 27.03.2009)

    AKP’NİN sayın cumhurbaşkanı yaptığı Abdullah Gül “Kürdistan” dedi mi demedi mi sorusuna Ceyhun Balcı’nın yanıtıdır:

    “Gül’ün yanı başında bulunan ve önemli bölümünün yandaş olduğu kuşku götürmez gazetecilerden bir tek Hasan Cemal Kaya ‘demedi’ diye ısrar ettiğine göre, ‘demiş olma’ olasılığı ağır basıyor! İster demiş olsun, isterse dememiş; pek de önemi yoktur bunun! Bu bakımdan, ‘dedi mi, demedi mi’ tartışmasını ‘cambaza bak, cambaza’ söylemiyle bağdaştırmak yanlış olmaz! Amaç pekiştirmek ve kabullendirmek ise hiç kuşku duyulmasın ki; sonuç alınacaktır! Demedi diyen tek olsa da, olası bir kamuoyu tepkisi karşında ‘demedi’ seçeneğinin hızla devreye sokulması hiç de olmayacak şey değildir. Şu anda olduğu gibi kamuoyu tepkisinin neredeyse ‘hiç’ düzeyinde olması söz konusu olursa eğer ‘demiş’ olmasında da sakınca olmayacaktır. Birkaç yıl öncesindeki ‘kırmızı çizgiler’ giderek pembeleşip yok olmaya yüz tuttuğuna göre ‘dedi mi, demedi mi’ tartışmasına takılıp kalmanın anlamsızlığı çok daha iyi anlaşılacaktır. Çember giderek daraltılıp, bir dönem ülkenin çok önemli güvenlik sorunu karşısında önemli katkılar verdiği bilinen insanları birer birer susturulurken ve hatta özgürlükleri kısıtlanırken bundan daha iyi ipucu bulunabilir mi öze ilişkin bilgi edinmek için?

    Topkapı’da Sıvas katliamı provası!

    (Vaziyet, 14.07.2009)

    AKP iktidarında yaşananlarla ilgili kısa bir bellek yoklamasına çağırıyor herkesi Ceyhun Balcı:

    “Sanatın içine tükürüldü. Ankara’da Gençlik Parkı’nın simgesi yontular bir gecede ortadan kaldırıldı. Yurdun çeşitli kentlerinde sanat ürünü resimler geleneklerimize aykırılıkları nedeniyle ya örtüldü ya da sergiden vazgeçildi. Fazıl Say gibi evrensel bir sanatçı ‘Bu ülkede yaşamaktan vazgeçebilirim’ dedi. Ve şimdi İdil Biret’in Topkapı Sarayı Müzesi avlusundaki konserine yönelik saldırı yaşandı. Son olay can kaybı olmasa da İdil Biret’in başına gelen ve yeni bir Sıvas katliamı provası sayılabilecek boyutta saldırganlıktır! Sözler, eylemler ve tehditler son derece tanıdıktır! Gözaltına alınan bir kişinin bile olmadığı bu olay kınanıp geçilecek mi yoksa biraz daha akılcı yaklaşımla sorgulanacak mı? Böylesi saldırganlıkları özendiren türlü etmenler irdelenecek mi? Yardımcı olalım: İdil Biret tam anlamıyla bir Cumhuriyet sanatçısıdır! Dolayısı ile ona yönelen her türlü saldırıyı gerekçesi ne olursa olsun Cumhuriyet’e yönelmiş saymak gerekir! İdil Biret’e karşı girişilen bu saldırganlık gerçekte Sıvas katliamını anımsatan bir kalkışmanın provasıdır gibidir! Sessiz kalınması halinde bu provanın er ya da geç bir uygulaması olacaktır! Çünkü koşullar da, iklim de bu uygulama için son derece elverişlidir!”

    Ağa

    (Vaziyet, 24.09.2009)

    GENELKURMAY Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Güneydoğu’nun terör ve siyaset ağalarının elinden kurtarılması gerektiğini söyleyerek dikkatleri “ağalık düzeni” üzerine çekmek istedi. Dr. Ceyhun Balcı da aynı kanıda:

    “Ortaçağdan kalan ağa ve ağalık kavramları ülkemizin belirli yörelerinde varlığını tüm şiddeti ile sürdürüyor. Tek eksik ağalara ağa denmiyor oluşudur.

    Oysa günümüzde ağa yerel yönetici, siyasetçi, sivil toplumcu, sözde demokrat, güya çözümden yana bir kisve ile çıkmaktadır toplumun karşısına.

    Üstelik öyle etkili ve güçlü ki; siyaseti ve ekonomiyi yönlendirebilirken elbette kendi konumunu da büyük bir ustalıkla korumayı biliyor! Küresel dünya da ortaçağ artıkları ile bağlantısını özenle sürdürüyor.

    Bugün için artık son derece açık bir şekilde ortaya çıkan gerçek şu ki; sınır ve okyanus aşırı mutfaklarda pişirilmiş yemekler yerel uzantılarca önümüze konuyor!

    Sorunun kökünü oluşturan çarpıklığı düzeltmek varken, neden buzdağının görünen bölümüne yönelik yorum ve ısrarlar yoğunlaşıyor? Bölgede, bugün için değişik istemlere yol açan sorunun asıl çözümü yöredeki ortaçağ düzeninin sonlandırılmasından geçmektedir. Bunun başarılması da ancak, kullaştırılmış insanın özgürleştirilmesi ile olanaklıdır.

    Öncelikle, ortaçağ düzeni yıkılmalıdır!

    Bunu yapmaksızın atacağınız her adım hem sorunu çözmekten uzak kalacak hem de yurttaş yaratma sürecine en küçük katkı sağlamamış olacaktır. Bu temel gerçeğin çağdaş dünya da farkında değil midir?

    Elbette farkındadır. Ama onlar kendi değer- yargılarını ve insan ilişkilerini kendileri dışında saydıkları insanlara yaraştırmıyorlar.

    Onların, kendi bitmek tükenmek bilmez tüketim gereksinimleri ve haksız paylaşımları için gereksindiği tek öğe köle insanlar ve onlardan oluşmuş kukla devletlerdir.

    Bu nedenle, bir Avrupalı ya da Amerikalı kendi ülkesi ve insanı için düşündüklerinin hiçbirini coğrafyamızdaki insanlara önermezler. Bu yüzden de, kendi mutlulukları ve düzenlerinin sürmesi adına tutundukları tek dalın ağa ve ağalık olması şaşırtıcı bir durum olmasa gerektir. Kendileri ve işbirliği yaptıkları uzantıları ağa ve ağalık demekten özenle kaçınırlar…”

    Osmanlıcılık

    (Vaziyet, 02.10.2009)

    NE ZAMAN kendini “Fatih’in torunu” sanan birini görsem “Deli İbrahim’in torunu nerede” diye sormak isterim. Saltanatı boyunca kendinden başkasını insan yerine koymamış bir sülaleye kimilerinin “torun” olmaya çalışması herhalde kendi soysuzluklarındandır diye düşünürüm.

    Son Osmanlı şehzadesinin ölümüyle “Osmanlıcılık”ın bir kez daha ivme kazandığına değinen Ceyhun Balcı ise “Osmanlı hanedanının günümüzdeki üyeleri ‘Osmanlıcılık’ hevesi sergilemeseler de, hanedandan çok hanedancı çevreler işbaşındalar” diyor:

    “Öğreniyoruz ki, Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen günlerde yurtdışına çıkarılan hanedan üyeleri sürgünleri boyunca sefalet çekmişler. Hanedanın sürgündeki sefaleti ciddi bir şekilde sorgulanmaya çalışılıyor günümüzde. Hatta konuya ilişkin İngiliz belgelerinden yararlanılarak kitaplar bile yazılır olmuş.

    Günümüzde ‘Osmanlıcılık’ yapmanın temel koşulu tarihin ve gerçeklerin tersyüz edilmesidir. Dönemin Avrupa’sı karşısında uygarlık trenini kaçıran Osmanlı değilmiş gibi! Üstüne üstlük hem kel hem fodul deyişine uygun şekilde savurganlığı sürdüren, borçlanan ve bağımlılaşan Osmanlı değilmiş gibi! Bunca gerçeği görmezden gelerek, olmadık gerekçelerle ‘Osmanlıcılık’ yapma kararlılıklarından ödün vermeyenlere anımsatılması gerekenler olmalı!

    Günümüzde hemen her alanda diz boyu olan ahlaksızlık, namussuzluk ve yozlaşma ile uğraşılacak yerde filmlerdeki ‘edep dışı’ görüntülere yönelenlerin durumuna düşmekte değil midir bu kayıtsız, koşulsuz ‘Osmanlıcı’ kendini bilmezler! Bir devrim sonrası sürgüne gönderilenlere kucak dolusu parasal olanak sunmak gibi bir ödevi var mıdır devrim yapanların? Üstelik kasası boşaltılmış bir imparatorluğun mirasını devralmış değil midir Cumhuriyet? Kendini kurtarma adına bir İngiliz zırhlısı ile ülkeden ayrılan kimdir? Her ne kadar hanedanın tüm üyeleri bu utanılası davranıştan sorumlu tutulamasalar da böylesi durumların bedelinin topluca ödenmesi alışılmış bir durum değil midir?

    Günümüzde, her anlamda yaşanmakta olan yozlaşma ve kirlenmenin ‘Osmanlıcılık’ adı altında bir başka boyuta taşındığına tanıklık ediyoruz. Utanılası ve elle tutulur yanı olmayan bir eylemin gerçekleştiricilerinin göklere çıkarılması bilmem başka nasıl tanımlanmalı?”

    Almanya dersi!

    (Vaziyet, 30.09.2009)

    ALMANYA’DA seçimi iktidar ortaklarından “sağcı” Hıristiyan Demokratlar kazanırken öteki ortak ve Avrupa’da “sosyal demokrasi”nin önderi Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarihinin en büyük seçim yenilgisini yaşadı. Yenilgiyi Ceyhun Balcı yorumluyor: “Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte SPD’nin konumu anlaşılmadıkça doğruyu bulmak olanaksızdır.

    Soğuk Savaş boyunca, ‘tampon’ işlevi gören SPD, duvarın yıkılmasıyla birlikte gereksizleşti. Karmaşık bir aygıtı parçalayıp da yeniden bir araya getirdiğinizde sıkça başınıza gelen bir durum vardır: Kimi ufak tefek parçalar artar! SPD’nin durumu da buna benzetilebilir.

    Karşıtsız kalan küreselleşme dalgası kimi zaman geleneksel sağ partiler çoğu zaman da SPD aracılığı ile insana ve topluma dair ne var ne yoksa bir sel gibi önüne katıp götürmekteyken anlaşılabilmeliydi bugünkü yere serilişin er ya da geç yaşanacağı!

    Yere serilince anlamını ve misyonunu yitiren ‘sosyal demokrasi’ dünyada olduğu gibi ülkemizde de bunalıma girmiş oluyordu. Eğer, sosyal demokrat bir parti olarak küreselleşmecilik rolünü üstlenmekte sakınca görmezseniz, yitirmeniz kaçınılmazdır. Çünkü her konuda olduğu gibi siyasette de aslı varken suretinin ilgi görmesi eşyanın doğasına aykırı bir durum olurdu.

    Almanya’daki yenilgi bir şekilde yaşanması gereken kaçınılmaz bir sondu. Son 60 yılın en derin resesyonu olarak da adlandırılan ekonomik kriz bu hezimetin bugün yaşanmasına ve su yüzüne çıkmasına yol açtı. Sosyal alandaki aşınma ve ekonomideki yıkımlar karşısında neoliberallerden farklı çözümler öneremeyen bir eğilim adı ‘sosyal demokrat’ olsa da yitirmek durumundadır. Bu olumsuzlukta bir olumlu durum gizlidir gerçekte! Almanya’da Sol Parti neoliberal eğilimlerin yarattığı yıkımı ve yitimleri öne koyarak, cesaretle bu politikalara karşı durarak önemli bir güç odağı olma yolundadır. Sözde değil de, özde sol olunacaksa eğer, tutulması gereken yolu da ortaya koymuş oluyor bu yeni güç odağı. Sözde ‘sosyal demokrat’ etiketli neoliberal eğilimlere ilişkin ilk örnek değildir SPD’nin yere serilişi. İngiliz İşçi Partisi’nin Irak işgalinin başyardımcı oyuncusu olma onuru(!) belleklerden silinecek midir?

    Almanya’dan alınacak ders; sosyal demokrat etiketli söylemlerle neoliberal politikaları kaynaştırma çabalarının iflas ettiği gerçeğidir!”

    Seçkin ve nazlı

    (Vaziyet, 03.02.2010)

    “HER devrin kadını olabilmek hiç de kolay değil” diyor Ceyhun Balcı. 12 Mart cuntacılarıyla yanak yanağa dans et, kontrgerilla ile işbirliği yap, 12 Eylül darbecilerini destekle fakat generallerden beklediğin avantaları alamayınca “demokrat” kesil. Ardından din ticaretine soyun. Ve sonra medyada her devrin kadını olarak nazlı nazlı dolaş. Ceyhun Balcı’nın dediği gibi kolay olmasa gerek:

    “Darbeci ile darbeci, demokratla demokrat olmak; basında promosyon savaşları kızıştığında en üst perdeden ses çıkartmak, yetinmeyip bu yolda insanları kandırabilmek, dolandırabilmek! Tüm bu süreçlerin sonunda hiçbir şey olmamış gibi halkın huzurunda olmayı sürdürebilmek! Herhalde ‘dünden bugüne tercüman’ olmaktadır hep yaptığı gibi.

    Tanrı eksikliğini göstermesin; her sözü, her saptaması başlı başına bir olay! Yine, gündeme oturması gereken bir önemli bilgi paylaşmış geçen akşam özgürlüğümüzün simgesi saymamız gereken televizyon kanallarından birinde! Oysa bizler bu konuyu hiç mi hiç bilmemekteydik. Her ne kadar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan’ın Başbakanın uçağını füze saldırısı ile düşürme girişimi içinde olduğunu duymuş olsak da bu kadarından haberdar değildik. Meğer başka marifetleri de varmış rahmetli Türkan Saylan’ın ve elbette derneğin! Yoksul kızlarımıza odaklanıp onları okutmak, topluma kazandırmak etkinliğinin ardında başka işler yapmaktaymışlar! Basınımızın bu seçkin ve nazlı hanımefendisinin verdiği bilgiye göre; ÇYDD yoksul kızlarımızı okutup, topluma kazandırma kisvesi ardında bu kızları denizci subaylarımızla buluşturmaktaymış! Bu seçkin ve nazlı hanımefendiden böyle bir alıntı yapmak bile tiksindirici ve mide bulandırıcı.

    Yazılacak ve söyleneceklerin hızla tükendiği günümüzde, böylesi iğrençliklerin sergilendiği ortamda bulunmak her geçen gün ağır gelir oldu bana! Bu iğrençliğin kaynağıyla aynı dili paylaşıyor olmak, aynı havayı soluyor, aynı sudan içiyor olmak bile rahatsızlık konusu değil midir aklı başındaki yurttaşlar için! İster ayrımcılık, ister kin ve nefret, isterseniz önü alınamayan öç alma duygularının öne çıkışı diyelim; bu ruh haline sahip insanlarla paylaştığımız bu yurtta birlik ve dirlik içinde yaşamak olanaklı olabilecek midir?”

    Kökler

    (Vaziyet, 13.04.2010)

    2010/251 sayılı Bakanlar Kurulu kararı:

    “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın taşra teşkilatında yer alan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzeleri Müdürlüğü’nün adının Cumhuriyet Müzesi Müdürlüğü olarak değiştirilmesi; Devlet Planlama Teşkilatı ile Devlet Personel Başkanlığı’nın görüşlerine dayanan Kültür ve Turizm Bakanlığının 24/2/2010 tarihli ve 398758 sayılı yazısı üzerine; 27/9/1984 tarihli ve 3046 sayılı Kanunun 17’nci maddesinin (d) bendine göre, Bakanlar Kurulu’nca 11/3/2010 tarihinde kararlaştırılmıştır.”

    2010/251 sayılı Bakanlar Kurulu kararını Ceyhun Balcı yorumluyor:

    “Türkiye Cumhuriyeti’nin köküne kibrit suyu ekiliyor diye kaygılanıyoruz. İlgili olduğunu düşünenlerin bile bir şekilde özeninden kaçacak sayısız gelişme yaşıyoruz. Ortalık yerde, gözümüzün önünde olan bitenleri fark ediyoruz ama devletin Resmi Gazete’si gibi ancak doğrudan ilgili olduğumuz gelişmelerle ilgili olarak izlediğimiz bir yayın organında ayrıntı gibi görünen yukarıdaki alıntı anlayanlara da anlamaktan kaçınanlara da fazlaca şey anlatıyor değil mi? Gaflet, delalet ve hatta hıyanette sınır tanımayanların sıkça dile getirdiği gibi ‘Kurtuluş Savaşı’ kurmacadan öte bir anlam taşımamaktadır. Anlaşıldığı kadarı ile bu anlayış öylesine güçlü ve egemendir ki ortama, kurumların adlarına olsun hoşgörü dönemi bile gerilerde kalmıştır.

    Bu eylemleri sergileyenler bakımından irdelendiğinde, yapılanlar son derece yerinde ve tutarlıdır! Bir ulusun çökertilmesi ve o ulusa ait örgütlenme olan devletin tasfiyesi için önde gelen koşul ulus-devletin varlık nedenlerine yönelmektir Ancak bu şekilde yaklaşıldığında köklerle ve dolayısı ile de varlık nedenleriyle bağlantının kopartılması ve buna bağlı olarak da izleyen dönemde yıkıcılık işlevinin başarılı kılınması olasıdır!”

    Köklerle bağlantı kopartılmaya çalışılırken yeni kökler yaratılmak istenmesine de tanık oluyoruz. Örneğin eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün görev yaptığı dönemi yüceltmesi ve onurlu yıllar olarak tanımlaması gibi. Demek ki, 4 Temmuz 2003’te Türk subaylarının, Amerikan askerleri tarafından başlarına çuval geçirilip elleri kelepçelenerek esir alınması, dövülerek sorgulanması ve “Köstebek Hilmi”nin bütün bunlara tepkisiz kalması “Yeni Türkiye Silahlı Kuvvetleri” için büyük bir şeref sayılacak.

    Diyarbakır’da anatomi dersleri

    (Vaziyet, 18.04.2010)

    DAĞ köylerinde yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türkçe bilmediğini sanıyorduk. Yanılmışız. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi sayesinde öğrendik ki meğer Güneydoğu Anadolu’nun merkezinde yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımız Kürtçe bilmiyormuş.

    Belediyenin reklam panolarına Kürtçenin Kurmanci ve Zazaca lehçelerinde “insan anatomisi”ni anlatan posterler asılmış. Posterler, göz, kaş, burun, çeneye Kürtçede ne dendiğini öğretiyor. İlginçtir, çeneye çene deniyormuş! Bir başka ilginçlik de, Irak’ın kuzeyindeki Kürtler, Arap abecesini kullanırken Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eksik olmasın Türkiye’de ayrımcılık yapmamak için olsa gerek Latin abecesini yeğlemiş!

    Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi burun ve çenenin Kürtçesi ile “insan anatomisi” eğitimine soyunadursun, bir hekim gözüyle Ceyhun Balcı’nın görüşünü öğrenelim: “Çok uzun yıllardır ama özellikle de son çeyrek yüzyılda ekilen ayrılıkçılık tohumları ortamın  elverişliliğinden yararlanarak hızla yeşerdi. Yerel yönetimler özellikle kamu yararı ve kamu hizmeti ile ödevli olduklarına göre Kürtçe insan anatomisi öğretimi bu ödevin neresine denk düşüyor diye sormadan edebilir misiniz? Böylesi bir etkinlik yöre insanının işsizlik, eğitimsizlik, bilinçsizlik ve geri  bırakılmışlık sorununa derman olacak mıdır?”

    Parlak düşünceler ülkesinde!

    (Vaziyet, 15.07.2010)

    SÜREKLİ parlak düşünce üreten bir ülkenin geri kalmışlıktan neden kurtulamadığını sorguluyor Ceyhun Balcı

    “Pisuvarları kaldırtan bir valinin gerekçe olarak ‘ayakta işemenin sağlığa zararları’na sığınması, işsizlik sorununun çözümü için bir başbakanın ‘her ticaret odası üyesi yanına yeni bir çalışan alsa sorun kalmaz’ demesi, bir belediye başkanının erkekler ikinci eşlerini Güneydoğulu kadınlarımızdan seçerlerse ülkede bölücülük ve terör sorununun bıçakla kesilir gibi sona ereceğini iddia etmesi akla gelen parlak düşüncelerden sadece birkaçıdır.

    Olur, olmaz her ortamda akla geldiğince uluorta ‘çağdaş uygarlık’ düzeyini yakalamak gibi soyut söylemlere sığınanların bu dahiyane fikirler karşısında ne gibi bir tepki verdiklerini somut olarak bilemiyoruz!

    Benzeri birçok olayda olduğu bu kez de ‘meczup’ yaftalaması işe yarayacak mıdır bilinmez ama ‘biz onu örgütümüzden ve aramızdan uzaklaştırdık’ yollu bir açıklama beyaz sayfa açılmasına yetip de artacaktır deneyimlerimize göre. Bunca parlak düşüncenin ve elbette bu parlak düşünceleri üreten beyinlerin kol gezdiği bir ortamda biz neden hala gerilerdeyiz diye sormak gelmez mi içinizden?”

    Ramazan ticareti

    15.08.2010 (VAZİYET)

    “ALINIP satılmasına pek de alışık olmadığımız birçok kavram gibi ramazan ve onunla ilintili hemen her şey de kendini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamış gibi görünüyor” diyor Ceyhun Balcı ve niye böyle dediğini şöyle açıklıyor:

    “Hemen hepimizin yaşadığı yerlerde her an gözleyebileceği gibi ramazan inanç ve yakarış süreci olmaktan çıkmış, ticaretin, satışın ve kazancın sıradan aracına dönüşmüş. Yapmaktan kaçınmaya çabaladığım bir şeyi yapma gafletinde bulundum. Televizyonlardan birinin akşam haberlerini izledim. Ben haberlerin ortasında izlemeye başlamış olmalıyım ki, geçen günlerde magazine ayrılmış olan bölümler bugünlerin anlam ve önemine uygun olarak ramazana ayrılmış. İlk görüntülerde hiç olmazsa ramazanda sofrasına et koyma çabasında olan dar gelirli yurttaşlar vardı. ‘Devlet kasaplık, manavlık ve celeplik mi yaparmış’ diye kükreyen bir rahmetli büyüğümüz belli ki tam anlamıyla silememiş Et ve Balık Kurumu’nu yaşamımızdan.

    Dar gelirli yurttaşlar devletin yapmaması gereken bir etkinlikten yararlanmaktaydı oysa. Bir an önce sonlandırılmalı! Serbest piyasa ekonomisi mitine bundan daha büyük bir saldırı olabilir mi?

    Ramazan ticaretinde her kesime her mekâna yer vardı nasılsa! Önce İstanbul’da bir ilçede sokakta kurulan ve uzunluğu üç kilometreyi bulan bir iftar sofrası ve o sofranın alçakgönüllü mönüsü geldi görüntüye. Hemen ardından, beş yıldızlı otelde diğer dinlerin temsilcilerinin Diyanet İşleri Başkanı’nca ağırlanacağı kuş sütünün eksik olduğu bir başka Türkiye görüntüsü.

    Parası kimden çıkıyordu diye aklıma getirmeden edemedim! Beş yıldızlı otellerde, ‘oruç açmayanlara’ iftar uygulaması ile yaşamımıza giren yoz beğeni kültürünün dinsel başvuru kaynaklarıyla doğrulanıp doğrulanmayacağını merak eder dururum. Henüz doyurucu bir açıklama ile karşılaşmadım. Asıl çarpıcı görüntüler sınır ötesindendi. Yalnız ramazanı değil İslam dinini ticaret aracına dönüştürmüş olan Suudi Arabistan’da Kâbe’ye egemen bir yerde görüşe açılan bir saat kulesiydi bu haberin konusu. Gece ve gündüz bilmem kaç kilometre uzaktan görülebilen saat kulesinin görkemine diyecek yoktu doğrusu! Bir de Londra’daki ‘Big Ben’i çağrıştırmasa! Bulunduğu yer ile bu denli uyumsuz, kimliksiz ve kişiliksiz bir yapı tasarımı için bir yarışma açılsa herhalde birinciliği bu yapıt alırdı!

  • KİTAP GİBİ YAZI

     

    Ataol Behramoğlu içinden geçtiğimiz karanlık günlerde kitap gibi yazıyor. 2012 Türkiyesinde kafası karışmışların kafasını berraklaştıracak türden yazılar yazıyor.

    Kendisini siyasi yelpazenin solunda gören birisi olarak bu yazıları önemsiyorum. Solcuyum diyen yığınla insanı gördüğümde yolumu değiştirebilirim. Sağcı olduğunu söyleyen çok kişiyle yolumu birleştirebilirim.

    Bu özgün durum “Atatürk’te Birleşmek!” olgusunun ta kendisidir!

    Ceyhun BALCI, 13.10.2012

    Atatürkçülük Türk Aydınlanmasıdır…

    Ataol BEHRAMOĞLU, Cumhuriyet, 13.10.2012

    Türk sözcüğünden rahatsız olanlar Atatürk adından da tedirginlik duyacaklardır.

    Onları rahatsız kişilikleriyle baş başa bırakarak konuya girelim.

    Atatürk adı dâhice bir buluştur.

    Kurtuluş Savaşımızın önderi ve Cumhuriyetimizin kurucusuna, gelmiş geçmiş ve gelecek hiç kimseye yakışmadığı ve yakışamayacağı kadar yakışıyor…

    İçerdiği çağrışımlar hem siyasal hem olabildiğince incelikli ve insancadır.

    Sadece siyasal önderliği değil, bir yakın akrabalığı, aile reisliğini de anıştırıyor.

    Mustafa Kemal hiç kuşkusuz bu ulusun her anlamda atasıdır…

    Fakat yazımın konusu tam olarak bu değil…

    ***

    Atatürkçülük ve Kemalizm kavramları arasında bir aynılık ya da farklılık olup olmadığı bir zamandır tartışılıyor.

    Yaygın olan kavram Ataürkçülüktü.

    Kemalizm sanki otuzlarda, kırklarda kalmış bir kavram gibiydi.

    Şimdilerde yeniden gündemdedir.

    Aynı önderin kişiliği ve eylemiyle ilgili bu iki kavram arasında bir farklılık olmaması doğal görünüyor.

    Nitekim Atatürkçü olduğunu düşünen bir kişi Kemalist olduğunu da söyleyebiliyor.

    Bunun gibi, Kemalist olduğunu düşünen kişinin de Atatürkçü olması doğal sayılmalıdır.

    Fakat biraz yakından baktığımızda, bu iki kavram arasında bazı farklılıklar bulunduğunu saptayabiliriz.

    Bu düşüncemi şöyle de dile getirebilirim:

    Bir Kemalistin Atatürkçü olmaması olağan sayılamaz.

    Fakat Ataürkçü olduğunu düşünen kişinin Kemalist olmaması acaba aynı ölçüde olağandışı mıdır?

    ***

    Şimdi bu iki kavramı ya da olguyu irdelemeye çalışalım.

    Atatürkçülük bana göre, tek bir insanı işaret etse de, o insanın kişiliğinde odaklanmış, o kişilikte yansıyan bir kavramı, bir dünya görüşünü çağrıştırıyor.

    Bu dünya görüşünü ben Türk aydınlanması olarak tanımlıyorum.

    Nitekim imparatorluğun özellikle son yüzyılını kapsayan aydınlanma çabaları ve savaşımları Mustafa Kemal’in kişiliğinde doruk noktasına ulaşmış, önderini bulmuştur.

    Bu anlamda, tartışılabilecek bir yönü yoktur.

    Aydınlanma olgusu tartışılamaz.

    Ancak yadsınır.

    Bu kavramı ve olguyu yadsıyacak ve yadsımakta olanlar ise, bu gün Türkiye’de siyasal iktidarı ele geçirmiş olan karanlıkçı çevreler ve kişiler gibi olanlardır…

    Bu gibilerin Atatürkçülüğe düşmanlıkları, öncelikle aydınlanmaya, bu demektir ki insan ve akıl odaklı bir dünya görüşüne düşmanlıklarıdır.

    Özetle, Atatürkçülük bir dünya görüşünün, bir dünya anlayışının, evrensel bir ideolojinin Türkiye’ye özgü adıdır…

    Kemalizm ise, benim anlayışıma göre, daha çok bir uygulamalar toplamıdır…

    ***

    Bu uygulamaların neler olduğunu burada tek tek sıralamaya gerek görmüyorum.

    Herhangi bir uygulama, kaynağı ne olursa olsun, toplumsal dönemlerle, koşullarla ister istemez sınırlıdır.

    Uygulandığı dönemin izlerini, zorunluluklarını taşır.

    İki örnekle yetineceğim:

    İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararları bugünün Türkiye’sinde aynen uygulamak mümkün müdür?

    Ya da ortaya çıkışından kısa süre sonra reddedilmiş olmakla birlikte Atatürk’ün de bir dönem yakın durduğu Güneş Dil Teorisi gibi yapay ve zorlama bir Türkçecilik kuramının bugün herhangi bir geçerliliği olabilir mi?

    Yine özetle, Kemalizm Atatürkçülükten farklı olarak evrensel bir ideoloji değil, kimi yönleriyle herhalde tartışma konusu olabilecek, günümüz koşullarında yorumlanması ve gerekiyorsa geliştirilmesi gereken bir uygulamalar toplamıdır.

    ***

    Bilimsel sosyalizme inanan bir Türkiye insanıyla yine Türkiyeli bir liberalin Mustafa Kemal’in kişiliğinde, Atatürkçülükte birleşmemeleri için ben bir neden görmüyorum.

    Dahası, aydınlanma değerlerinin ağır saldırı ve yok olma tehdidi altında bulunduğu günümüzde, böyle bir birliktelik bana kaçınılmaz görünüyor.

    Buna karşılık, bu iki farklı dünya görüşünün, farklı toplum anlayışının sahipleri ve daha başkaları, Kemalizm diye adlandırılan uygulamaları, her biri kendi açısından, haklı ya da haksız, eleştirebilir, eksik ya da günümüz koşullarıyla bağdaşmaz bulabilir.

    Sonuç olarak, Türkiye’ye aydınlanmanın, çağdaşlığın yolunu açan büyük önderin kişiliğinde ve bir bütün olarak eyleminde, gericiliğe, karanlıkçılığa karşı birleşmeliyiz.

    Bu, Atatürk’te, Atatürkçülükte birleşmektir.

    Bunun ötesinde, tek tek uygulamalara ve her birinin günümüz koşullarında ayrı ayrı tartışılması gereken kavramlara indirgenmiş birleştirme çabaları zorlayıcı ve daraltıcı olabilir.

  • UTANMAZLIĞIN BÖYLESİ

    Utanmazlığın böylesine şapka çıkartılır. Norveç Nobel Komitesi bu yılki Barış Ödülü’nü “AB”ye sunmuş! Gerekçesi kabahatinden büyük! Ekonomik krizle boğuşan Avrupa’nın böyle bir ödülün moraline gereksinimi varmış!

    AB’yi oluşturan önder ülkelerin yalnızca son çeyrek yüzyılda gerçekleştirdikleri savaşların birkaçı bile “barışçıl” olmadıklarını kanıtlamaya yeter de artar!

    Yugoslavya’nın parçalanarak çökertilmesi ve yaşanan cankırımlarına seyirci kalınması; Irak’ın işgalinde ABD ile birlikte üstlenilen rol; Libya’nın ele geçirilmesi ve şimdilerde Suriye’deki saldırganlığa destek olunması akla gelen ilk barış karşıtı AB kaynaklı ve katkılı girişimler.

    Unutulmasın 2009 yılı Barış Ödülü sahibi de Obama’ydı! Dünyayı ateşe veren ülkenin başkanı!

    Ödülü verenler de yaptıkları yanlışın farkında olmalılar ki; gerekçe olarak Avrupa’daki finansal kriz gösterilmiş.

    Avrupa’nın ve dolayısı ile de AB’nin morale gereksinim duyduğu kesindir. Ama, Barış Ödülü Komitesi’nin bulunduğu Norveç’e de düşenler olduğu muhakkaktır. Norveç, hemen yarın AB’ye girme kararı alırsa eğer, hem moral hem de AB’nin en çok gereksindiği şey olan para katkısı da sağlayarak krizden kurtuluşun müjdecisi  olacaktır! Böylelikle bir sonraki Barış Ödülü’nü de güvence altına alacaktır.

    Dünyanın olanca hızla kirletildiğinin, kavramların ters yüz edildiğinin kanıtı olarak tarihteki yerini alacaktır bu son Barış Ödülü maskaralığı!

    Ceyhun BALCI, 12.10.2012

  •  

     

    ALEKSÇİLİK

     

    Gazetelerinde çalışan yazarlara göz kulak olmak göreviyle yüklenmiş patronların yönettikleri takımdaki futbolcular konusunda karar vericilikleri sorgulanıyor. Konumuz Aleks ve Aleksçilik! Sevme ve sövme konusunda ayarımız yok ne yazık ki! Fazlasıyla hak edenler dururken Aleks heykeli dikmek de bizlere özgü bir hastalığın yansıması olsa gerek.

     

    Bu tuhaflıkların önde gelen kahramanı da insanımız!

     

    Cebine uzanan ellere, haklarına yönelen tehditlere ve ülkesi üzerine çöken karanlığa aldırmayanlar topluluğu olarak insanlarımız spora aşırı ilgisiyle şaşırtır hepimizi. Elbette sporun bedensel değil de seyirsel ve kumarsal yönüyle çok ilgiliyizdir.

     

    Açlıktan nefesi kokan insanımız İddia ya da Toto uğruna İsveç ikinci ligi takımlarının son form durumunu ezbere bilir. Ne de olsa ekmek teknesidir onun için sporun bu yanı.

     

    Bu nedenle Aleks çevresinde dönen olaylara da, bir ülke başbakanının böylesine önemsiz görünen ama toplum nezdinde önemsenen konuya ilgisine de bu bağlamda yaklaşmak gerekiyor.

     

    “Zenginin parası (ve belki şöhreti) züğürdün çenesini yorar!” demişler. Aleksçilik bu özdeyişi fazlasıyla doğruluyor. Aş ve iş kaygısını bir yana bırakıp Aleksçilik yapanların Aleks’in Brezilya’ya dönmek için 150 bin dolar harcayıp özel uçak kiraladığının bilmem farkındalar mıdır? Farkına varsalar ceplerindeki son meteliği bağışlayıp Aleks’e son bir iyilik yapmaktan kaçınmazlardı!

     

    Ceyhun BALCI, 10.10.2012