•  

     

    HAK BELLEDİĞİ YOLDA YALNIZ KALMAYI GÖZE ALAN ŞAİR: TEVFİK FİKRET

     

    Yaşamı hak edişin başka bir adı ve kaçınılmaz gerçekse ölüm; göğsünü gere gere karşılayabilmeli onu insan. Vakti gelip kapı çalındığında; geride bıraktıklarıyla, savunduğu değerlerle, gözü arkada kalmayacak olmanın dayanılmaz hafifliğiyle dimdik durabilmeli karşısında. Tıpkı Tevfik Fikret’in;  inandığı değerlerden ölünceye  değin ödün vermediği,  jurnalciliğin kol gezdiği baskı döneminde korkuya pabuç bırakmadığı,  hak etmediğine inandığı parayı elinin tersiyle itebilme erdemini gösterdiği, inanmadığı politikacı arkadaşlarından gelen bakanlık görevini hiç düşünmeden reddedip mevki makam peşinde koşmadığı, söylemleriyle eylemlerini her zaman örtüştürme tutarlılığını gösterdiği yaşam kesitinde çizdiği onurlu portre gibi.

    “Kimseden yardım ummam, dilenmem kol kanat

    Kendi boşluğum, kendi göklerimde kendim uçarım

    Eğilmek, tutsaklık boyunduruğundan ağırdır boynuma

    Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim”

    Fikret’in “Rübab-ı Şikeste (Kırık saz)” isimli kitabında yer alan dörtlüğün son dizesinden esinle, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin öğretmenlerine “Cumhuriyet sizden  fikri hür, vicdanı hür , irfanı hür , nesiller ister” diye seslenen Mustafa Kemal Atatürk, “ Fikret karanlıklar içinde bir nur görüp halkı o nura doğru götürmeye çalışırken siz nerelerde idiniz? Ben Fikret’e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O, hem büyük şair, hem de büyük insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım”, “Ben inkılap ruhunu ondan aldım” sözleriyle de Fikret’e duyduğu hayranlığı ve onu karalamaya çalışanların dar görüşlülüğünü vurgulamaktadır. Asıl adı “Mehmet Tevfik” olan “Tevfik Fikret”, çocukluğunda  babası Hüseyin Bey’in esir pazarından aldığı Sudanlı Leyla Bacı’nın elinde büyümüş ve ona olan sevgisini yıllar sonra “Siyah Bacı” isimli şiirinde “Benim siyah bir bacım var/ Adı Leyla, gözü şehla/Yatayım, akşam olsun da/ Siyah bacımın koynunda” dizeleriyle dile getirmiştir. Çocukken, geceleri uyurken yatağına aldığı “Zerrişte” isimli kedisini ise Servet-i Fünun Dergisi’nde “Yaz aşkına dair, dediniz/ İşte misali/ Sevdiklerimin ben/ Hepsinde bu tırnakları/ Hepsinde bu hali/ Hepsinde bu hırçın kedi simasını gördüm/ Tüm zevkini sürdüm bu cehennem gibi ömrün” diyerek anmıştır. Çocukluğunda elini sokan arıyı, evlerinin bahçesinde peşinden koştuğu kuşları, ölümüne çok üzüldüğü kanaryasını da yazdığı şiirlere tem yapmaktan geri durmamıştır sevgi gözlü, hayvan dostu şair.

    Tevfik Fikret’in gazel tarzında yazdığı ilk şiirleri, “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinin “Muallim Naci” tarafından yönetilen edebiyat sayfasında basılmıştır. Galatasaray Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenlerinin etkisiyle yazdığı biçim ağırlıklı divan şiirlerinin yerini, daha sonra içerikli şiirler almıştır. Özellikle yöneticiliğini yaptığı “Servet-i Fünun “ dergisi yıllarında Fikret, şiirde özgünlüğü yakalamıştır. Bu yıllarda yayınladığı “Hasta Çocuk”, “Ramazan Sadakası”, “Nesrin” “Balıkçılar” “Verin Zavallılara” gibi şiirleriyle, topluma tepeden bakan “sanat sanat içindir” çizgisinin  bireysel, bencil anlayışından sıyrılarak, şiire toplumsal bir sorumluluk yüklemiştir. Onun şiirdeki içeriksel silkinişi; şiirde müzikalite, aliterasyon ve uyak gibi unsurlarda son derece duyarlı olduğu bilinen Fikret’i şekilsel atılımlardan da geri bırakmamıştır.  Dizeler arasında köprüler kurarak şiiri düzyazıya yakınlaştırması (Nesr-i Manzum), ustası olduğu divan şiirinin çatık kaşlı kalıplarını yıkan yenilikçi ölçü denemeleri (Serbest Müstezat),  o zamana değin dudak bükülen günlük konuşma diline hak ettiği saygınlığı kazandırma  girişimleri, şiirdeki biçimsel devrimin anlamlı yapıtaşları olmuştur.  Tüm bu körpe soluklanmalar, eski olanın pabucunu dama atma sonucunu doğurduğunda ise “Ahmet Mithat” gibi eski edebiyat yanlıları Fikret’e acımasızca saldırmaktan çekinmemişlerdir.

    Yaşadığı baskıcı dönemin en umutsuz anında kapıldığı karamsar anaforun etkisiyle dizelendirdiği “Sis” şiirinde şair; yozlaşmaya, haksızlıklara, korkaklığa, namussuzluklara, kokuşmuşluğa başkaldırarak, tüm bu olumsuzlukların faturasını İstanbul’a çıkarmıştır: “Ey mahkemelerden sürekli sürülen halk/ Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar/ Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış/ Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkum/ Ey eğilmiş baş ki ak pak ama iğrenç/ Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç/ Ey ayrılık acısı çeken ana, ey kırgın eş/ Ey kimsesiz başı boş çocuklar/ Hele sizler, hele sizler/ Örtün ey facia, örtün, evet, ey kent/ Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya orospusu”.

    Geri kalmışlıktan, karanlıktan kurtulmanın reçetesini  akılda, bilimde ve batı uygarlığında gören Fikret, ikinci başkaldırısını “ Tarih-i Kadim (Eski Çağlar Tarihi)” isimli şiiriyle yapmış, bu şiirinde Osmanlı Tarihi’nin savaşlarla, ölümlerle, acılarla örülü karanlık bir geçmişi olduğunu; göz boyayıcı kahramanlıkların altında aslında kan ve vahşetin yattığını; bu kara tablonun baş sorumlusunun engel olma gücüne sahip olduğu halde müdahale etmeyen “Tanrı”   olduğunu ifade ederek; tarihle ve Tanrı’yla şiirsel bir hesaplaşmaya girişmiştir: “Devril ey köhne bağımsızlık tahtı/ Eziciliğinin altında inliyor kuşaklar/ Parçalan ey sönük taç/ Ne savaşçı, ne savaş ve yayılma/ Ne sataşma, ne sultanlık, ne eşkıyalık/ Ne yakınma, ne zulüm ve baskı/ Ben benim, sen de sen/ Ne efendi, ne kul/ Yırtılır, ey köhne kitap yarın/ Düşünce mezarı olan sayfaların/ Bunu kimden umalım/ Bu büyük yaratılış devrimini kim/ Hangi güç üstlenecek/ Evrenin sahibi, evet gerçek/ Evrenin sahibi olan ululuk/ O yaklaşılmaz suskun yüz/ Ama kaynağı o hep bu kavgaların”.

    Şiirde biçim ve içeriğe kazandırdığı ivme, sosyal konulardaki devrimci duruşu, yanlış buldukları karşısında şiirini budaktan esirgemeyen gözü pekliği, özverili insan sevgisi, savaş karşıtlığı, bilimsel ve özgür düşünceye olan katıksız tutkusu, çocuksu kırılganlığı, günümüzde halen tartışılan düşündürücü dizeleriyle Türk şiirine ve aydınlanma tarihimize ilerici bir soluk kazandıran onurlu ve ilkeli şairimizi “su götürmez” dizeleriyle selamlıyorum. “Kıran da olsa kırıl düş/ Fakat eğilme sakın/ Hak bellediğin yolda/ Yalnız gideceksin”.

     

    Can Ceylan

    İzmir

     

     

  •  

    İZİNDEYİZ…

     

    Belleğimden bir kırıntı. Yıl 1966 ya da 1967. Bizim eve her gün bir Cumhuriyet, haftada bir gün de Akbaba dergisi giriyor. Özellikle Akbaba sayesinde okula gitmeden okumayı söküyorum. Anımsadığım kadarıyla Akbaba’da az yazılı ve yazısız çizgiler hiç de az değildi.

     

    Belki bir 10 Kasım sayısıydı! Kapakta bir Atatürk, ardında derin izler bırakarak yürüyüşünü sürdürüyor. Altında tek sözcük! İzindeyiz! Çocuk aklımla izindeyiz sözcüğünü, izine çıkma, dinlencede olma kavramıyla bağdaştırıyorum. “İzinden gitmek” gibi bir anlam aklımdan bile geç(e)miyor! 5-6 yaşındaki çocuğun dağarcığı bu kadarına izin veriyor. Yıllar sonra bile bu algımı anımsadıkça kendi kendimi gülümsemekten alamam.

     

    Şimdi düşündüğümde çocuklukla engelli algımdan kaynaklanan gülünçlüğün hiç de yanılgı olmadığını anlıyorum. Yıllar boyunca her türden bayram bizler için “izinde olmak” ya da “dinlenceye çıkmak”la eşdeğer bir anlam taşımadı mı? Analarımız, babalarımız bizleri ellerimizden tutup 23 Nisan’a, 29 Ekim’e götürmüşken bizler çocuklarımızla böyle bir paylaşımda bulunduk mu?

     

    Ne yazık ki gerçek anlamda izine çıkmıştık, Atatürk’e “izindeyiz” diye seslenirken. Herhalde tehlike yoktu, risk yoktu Atatürk’ün bize kalıt bıraktığı yapıt yerli yerinde duruyor diyerek “izine çıkmayı” “izinden gitmeye” yeğlemiştik!

     

    29 Ekim’de izinden döndük! Atatürk ve onun Cumhuriyet’inin elimizden kayıp gitmesi gerekmişti besbelli. “İzinden dönmeyi” ve “izinden gitmeyi” anımsamak için!

     

    İzin dönüşü görkemliydi. Yaşamları boyunca Türk bayrağı taşımamış, Atatürk posteri ucundan tutmamış dostlarımız bile alanlara koşmuştu. Yürüyecek yol, dinelecek yer bulmakta zorlandık! Çok ama çok keyifliydik!

     

    Bu kadarıyla yetinelim mi? Asla! İzin dönüşümüzü başka bir boyuta taşımanın tam da sırasıdır. İşte fırsat! 10 Kasım! Olabildiğince Ankara’da Ata’nın huzurunda olmalıyız. Olamıyorsak kentimizde, köyümüzde ve hatta semtimizde yerine getirelim onu sahiplenme görevimizi.

    Ataol Behramoğlu’nun Ernst Bloch’tan alıntılayarak bizlerle buluşturduğu “Militan İyimserlik” kavramına sımsıkı sarılarak aşılmayacak engel olmadığını bilerek. 29 Ekim’den önce korkuyu bir yana bırakarak, öncülük ederek ve yeri geldiğinde ileri atılarak barikatlar aşılır denmişti. Kuram, uygulama örtüşmesi bu denli yerinde olabilirdi.

     

    Zaman iyimserlik zamanıdır! Elbette çabalayarak, emek koyarak ve korkudan arınarak!

     

    Haydi 10 Kasım’a! İzine çıkmaya değil, Ata’nın izinden gitmeye…

     

    Ceyhun BALCI, 07.11.2012

     

  •  

    ADALET AĞAOĞLU’DAN İNCİLER!

     

    Pek çoğumuzun kitaplarını okuduğu Türk yazınının önemli adı Adalet AĞAOĞLU söyledikleriyle “bu kadar da olmaz!” dedirtiyor.

     

    Okudukça şaşırdım, şaşırdıkça da düşündüm. Okuduğum anda geçseydim klavyenin başına öfkeme yenik düşebilirdim.

     

    Geçen saatler öfkemi yatıştırırken, Adalet Ağaoğlu’na sağduyu ile yaklaşmama yardımcı olmuş oldu!

     

    Açlık grevleriyle yeniden gündeme gelen “Ölmeye Yatmak” yapıtı üzerine de konuşmuş. Hızını alamamış anlaşılan Adalet hanım! Şu sözler ona ait! Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i ile PKK’yi benzeştirmiş.

     

    Cumhuriyet’e vuran vurana! Adalet hanım geri kalır mı? O da ameliyat masasına yatırmış.

     

    68’li olduğunu anımsatarak bir tarihte Ankara Mithatpaşa’da yürüdüklerinden söz etmiş. Bir gösteri yürüyüşüymüş bu anlaşıldığı kadarıyla. Kaldırımda olayı izleyen kasketli köylüleri görünce içlerinden birisi olsun bize katılır mı diye geçirmiş içinden! İşte bu izleyicilerin diğer tarafı oluşturduğu ikilem meğer Cumhuriyet’in kabahatiymiş. Masaya yatırdığı Cumhuriyet’e yaptığı ilk iş ölümcül bir kesi yapmak olmuş böylelikle. Bir vuruşta damar, sinir, organ demeden hedefe varmış! Bir şeyi atlamış oysa. Karnını deşmeye çalıştığı Cumhuriyet olmasa Mithatpaşa’da gösteri yürüyüşü yapabilir miydi? Keşke bu soruyu da akıl edip yanıtını verseydi.

     

    Bir önemli şey daha öğreniyoruz onun bu söyleşisini okuduğumuzda.  Sanatçı hiç bir partiye üye olmaz, rozet taşımazmış. Yaşamı boyunca partili olmadığından övünerek dem vuruyor. Ama, neyse ki sempatizan olunabilirmiş. Derin bir oh çekiyoruz. Partiye ve partililiğe sıcak bakmasa da son olarak EDP ile Yeşiller’in birleşmesini sağlamış. Üye olmam ama dayanışırım demekte! Adalet hanım söylediklerinin yazıya dökülmüş biçimini okuduğunda anlam verebilir mi kendi incilerine?

     

    Her fırsatta Cumhuriyet’e vuran, ameliyat masasına yatıran ve hatta karnını deşen Adalet hanımın ölüm oruçlarının çözüme kavuşturulması konusunda söylediklerine bakar mısınız? “Adı Cumhuriyet olan bir rejim ve onun hükümeti bu konuyu kimsenin zarar görmesini beklemeden çözmelidir!” “Bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz!” demek geçmedi mi sizin de içinizden?

     

    Öcalan’a tecridinin kaldırılması, ana dilde savunma yapılabilmesi ve ana dilde eğitim görülebilmesi fazlasıyla haklı istemlermiş Ağaoğlu’na göre. İnce Memed ile PKK’yi tam da bu noktada özdeşleştiriyor. Hedefi onikiden vurduğunu kabullenmek düşüyor bizlere.

     

    Son zamanlarda sergilediği  iktidar yandaşlığı üzerine soruyu “evet destekledim, ama umudum tükendi” yollu utangaç bir yanıtla geçiştiriyor.  Gazeteci dediğin sorar, silkeler değil mi? Röportajı yapan arkadaşla Ağaoğlu tencere-kapak gibiler. Belli ki o da hedefine Adalet hanımı parlatmayı koymuş.

     

    (Bu arada son dakika haberi var! Hükümet ana dilde savunma ile ilgili olarak harekete geçmiş! Adalet hanım umutsuzluğa kapılmak için acele etmemeli!)

     

    Söyleşinin bir yerinde kendisine Cumhuriyet kadını denilmesinden duyduğu hoşnutsuzluğu da belirtmeden edemiyor. Düşmanlığın böylesine şapka çıkartılır mı demeli? Bilemedim doğrusu…

     

    Altmışbeş yıllık yazar Adalet Ağaoğlu’nun verdiği söyleşide tek bir kez olsun emperyalizm, sömürü, feodalite sözcüklerini kullanmamış olması da ibretlik bir başka ayrıntı olarak tarihe yazılmış oluyor.

     

    Ceyhun BALCI, 05.11.2012

     

    Söyleşinin tümüne erişmek için :

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21852032.asp

     

  • SARIKAMIŞ DENİZ ŞEHİTLERİNE SAYGIYLA

     

    Başlık pek çok okuru şaşırtacaktır. “Sarıkamış nere, deniz nere?” sorusunu sordurmaktır amacım. Daha düne kadar yakın tarihimizin önemli köşetaşlarından Sarıkamış’tan bile haberdar değildik. Kulaktan dolma bilgilerimiz vardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde savaşmaya giden askerlerimizin tek kurşun atmadan doğaya teslim olduğunu bellemiştik pek çoğumuz.  22 Aralık 1914-7 Ocak 1915 tarihleri arasında yaşanan facianın yalnızca doğa koşullarına yenilgi olmadığını öğrendik. Onbinlerce askerimizin Sarıkamış’ta göğüs göğüse savaştığını, sokak savaşlarına giriştiğini ve hatta Sarıkamış’ı kısa süreliğine de olsa ele geçirdiklerini artık biliyoruz. Dr Bingür SÖNMEZ önderliğinde özverili çalışmalarıyla yakın tarihimizin bu önemli kesitini aydınlığa kavuşturan Sarıkamış Dayanışma Grubu’na çok şey borçluyuz.

     

    Sarıkamış’ı biraz olsun kavramaya başlamışken; biraz daha derinleşmek gerekiyordu. Dr Bingür SÖNMEZ bu derinleşme için de emeğini ve çabasını esirgemiyor.

     

    Her konuda olduğu gibi Sarıkamış’ta da bir önsöz vardı! Onu da öğrenmeliydik!

     

    Bahri Ahmer, Bezmi Alem ve Mithat Paşa …

     

    Sarıkamış yenilgisinin önsözünün yazıldığı olayın kahramanlarını taşıyan yük gemilerimiz…

     

    Sarıkamış’taki askerlerimize araç-gereç desteği götürmekteydiler. 7 Kasım 1914’te kıyıya yakın giderek Tarbzon’a ulaşmaya çalışan bu gemiler Ereğli açıklarında Rus savaş gemilerinin saldırısı sonucunda Karadeniz’in soğuk sularına gömüldüler. Ereğli’de  yaşanan bu facia Sarıkamış’taki askerlerimizin kısa süre sonra yaşayacaklarının da habercisi olmuştur. Araç-gereç desteğinden yoksun kalan Doğu Cephesi doğanın da ağırlaştırdığı koşullar altında kahramanca çarpışarak tarihin yazdığı en önemli facialardan birini yaşamaktan kurtulamayacaktır.

     

    Yerleşik uygulamadan yoksun korumasız şekilde Karadeniz’de ilerlemeye çalışan üç yük gemisi Sarıkamış’a ulaştırılması tasarlanan araç-gerecin yanı sıra üç uçak ve 3000 de asker taşımaktadır. Sulara gömülen üç gemiden kurtulabilen 175 askerimiz Ruslara tutsak olacaktır. Enver Paşa’nın çabalarıyla kamuoyuna duyurulmayan bir facia bir sonrakini haber verir gibidir.

     

    Ereğli açıklarında yaşanmış olan bu trajedide yaşamını yitiren askerlerimizin listesi belirlenmiş olup, onların yüce anısına Ereğli’ye bir anıt dikilmiştir. Her yıl 7 Kasım’da Ereğli’de onları anmak amacıyla  törenler düzenlenmektedir. Ereğli’de suya düşen askerlerimize karşı birikmiş olan şükran borcumuz belki de bu yolla biraz olsun ödenmektedir. Daha çok borcumuz olduğuna kuşku yoktur.

     

    Ruhları şad olsun!

     

    Ceyhun BALCI, 05.11.2012

     

    Ayrıntılı bilgi için :

     

    http://www.sarikamisdayanismagrubu.com

     

    http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/esaret/yazilar/denizsehitleri.htm

  •  

     

    O Gün Ankara’da Olmak…

    29 Ekim kutlamaları öncesinde yayımlanan “Cumhuriyet Yasaklanamaz” başlıklı Cumartesi yazımın bitiş cümleleri şöyleydi:

    “Korkmayalım!

    Yürekli olalım!

    Cumhuriyet düşmanlığına boyun eğmeyelim!

    Cumhuriyet yasaklanamaz!

    Cumhuriyete konulan yasak sıradan bir yasaklama değil; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan olmak için geleceğe yürüyüşümüzde; önümüze konulmuş olan gerici bir barikattır.

    Bütün gerici barikatlar gibi, kararlı, onurlu, bilinçli bir yürüyüşün önünde dağılıp parçalanmaya mahkûmdur…”

    O gün Ankara’da, Ulus’ta, sonsuzluğa kadar yaşamasını dilediğim ölümsüz anıtın hemen önünde, basına ve konuşmacılara ayrılmış otobüsün içinde konuşma sıramın gelmesini beklerken tanık olduklarım, beklentilerimin ve umutlarımın da ötesindeydi…

    Dışarıdaki topluluğun içinde, biber gazı ve basınçlı su saldırısından nasibini fazlasıyla alan eşim, bu saldırılar sonrasında buluşup Mustafa Kemal’e doğru yürüyüşe geçtiğimizde izlenimlerini anlatırken “Polis barikatına doğru yürüyenler arasında çıldırmış gibi gençler vardı…” dedi…

    O günden bu güne aklımdan çıkmayan bu “çıldırmış gibi gençler…” sözünün altını çiziyorum…

    Çünkü, kendimi de en başta katarak söylüyorum, bugün bu ülkede yaşanmakta olan baskı, yalan, şiddet ve adaletsizlik ortamı, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, namuslu, vicdanlı, kimlikli, özgür ruhlu insanları çıldırma noktasına getirdi…

    Eğer gençlik çıldırma noktasına gelmişse, buna neden olanlar korkmalıdır…

    Ve zaten korkuyorlar da…

    ***

    O gün Ankara’da baharı aratmayacak pırıl pırıl bir gün yaşanmaktaydı…

    Sıhhiye’den Ulus’a zahmetsizce ulaştık.

    Herhangi bir polis barikatı, bir engelleme yoktu.

    Fakat Ulus’a ulaşıp 1. Büyük Millet Meclisi’ne açılan caddenin panzerlerle kapatılmış olduğunu; giderek artmakta olan kalabalığın sadece Ulus alanına, anıtın çevresine tıkılmak istendiğini gördüğümde, buluşmanın ve kutlamanın pek de kolay geçmeyeceği anlaşılmıştı…

    ADD Başkanı Sayın Tansel Çölaşan konuşmasına 12.00’ye doğru başladı.

    Bu sırada kalabalığın giderek büyüdüğü ve polis barikatının zorlanmaya başlandığına ilişkin haberler almaya başladık.

    Sayın Çölaşan olacakları sezmişçesine, konuşmasını polise yönelik barışçı sözlerle sürdürmekteyken, sanki bu sözlere yanıt verircesine biber gazı ve basınçlı su saldırısı başladı.

    Bu saldırının ilk kez bu kadar yakından tanığı ve hedefi oluyordum.

    Sözlerimi sakınmadan söyleyeceğim: Sinsice, alçakça, kalleşçe bir saldırıydı bu…

    Diyelim ki gitgide büyüyen kalabalık barikatları zorlamaktaydı…

    Fakat amaç bu zorlamayı durdurmaya çalışmaktan çok, kalabalığı paramparça etmekti…

    Nitekim basınçlı su ve biber gazı dalgaları basın otobüsünün üzerinden de aşarak Kurutuluş Savaşımızın görkemli anıtına kadar ulaşmaktaydı…

    Evet, bir görevin yerine getirilmesinden çok, tıpkı bir savaşta karşı tarafı yok etmek için girişilmiş, kalleşçe, sinsizce, düşmanca bir saldırıydı bu…

    Fakat dağılıp parçalanan, o büyük insan topluluğu değil polis barikatları oldu ve hep birlikte büyük bir coşkuyla, akarcasına, Mustafa Kemal’e doğru yürüdük…

    ***

    Bu ülkede yaşanmakta olan kötülüklerin baş sorumlusu olan kişi, polisin görevini yapmadığını iddia ediyor.

    İstediği, bir ulusal bayramı kutlamak için bir araya gelen, genç, yaşlı, çoluk, çocuk, binlerce, on binlerce, yüz binlerce, tüm ülke ölçüsünde düşünüldüğüne milyonlarca insanın panzerlerin altında ezilmesi, taranması, katledilmesi, yok edilmesi olmalı…

    Kin ve nefret söyleminin sahiplerinden başka bir şey zaten beklenemezdi ve beklemek de abes olur…

    O gün Ankara’da yapmaya hazırlandığım konuşmaya, 93 yıl önce, İzmir’in 15 Mayıs’ta düşman askerince işgalinin hemen sonrasında 23 Mayıs 1919’da gerçekleşen görkemli Sultanahmet Mitingi’ni anarak başlayacak ve sözlerimi Halide Edip’in o mitingdeki konuşmasından unutulmaz bir cümleyle sürdürecektim: “Vatan behemehal kurtulacaktır…”

    Orada yapamadığım konuşmamın son cümlelerini buradan söyleyeyim:

    Vatan, bu ülkenin tepesine çöreklenmiş gerici, karanlık, emperyalizm işbirlikçisi güçlerden behemehal, mutlaka, kesinkes kurtulmalıdır ve kurtulacaktır…

    Hiçbir barikat, bu öfke, bu inanç, bu bilinç, bu özveri, bu cesaret, bu kararlılık selinin önünde duramaz ve durmaya da yeltenmemelidir…

  • İNSAN BEYNİ NEDEN BU KADAR BÜYÜK?

    Ortalama 1400 cm3’lük oylumuyla türümüzün beyni yaşayan en yakın evrimsel kuzeni şempanzeninkinden üç kat daha büyüktür. Her ne kadar balina ve fil beyinleri mutlak anlamda daha büyük olsalar da gövdeye oranlandığında Homo sapiensinki herhangi bir hayvanınkinden çok daha büyüktür.

    “Toplumsal beyin” varsayımı bu durumu açıklamak amacıyla ortaya atılmıştır. Oxford Üniversitesi’nden Robin DUNBAR beynin özellikle de neokorteks boyutunun türlerin toplumsal gruplarının büyüklüğüyle yakından ilintili olduğunu ileri sürmektedir. Dunbar ve onun gibi düşünenlere göre daha büyük gruplar halinde yaşayanlar daha oylumlu beyin gereksinimi içindedirler. Bu bağlamda türlerin (özellikle de primatların) grup büyüklüğü ile neokorteks boyutu arasında bağlantı olduğunu ortaya koyan sayısız çalışma yapılmıştır. Yakın zamanda insan ve maymunlarda yapılan beyin görüntüleme çalışmaları da bu konuya odaklanmıştır. Örneğin, insanlar arasında yapılan bir çalışmada facebook arkadaş sayısı ile beyindeki boz madde oranı arasında ilişki kurmuştur.

    “Toplumsal beyin varsayımı” anmaya değer destek bulmuş ve bu durumun doğal sonucu olarak pek çok çalışmaya konu olmuştur.

    Buna karşılık antroplojik biyolog Robert SEYFARTH büyük beynimizle ilgili farklı açıklamaların da olabileceği düşüncesindedir. Durham Üniversitesi’nden evrimsel antroplog Robert BARTON’a göre toplumsal beyin varsayımı diğer varsayımlarla dengelenmeli ve bilişsel sinir bilimlerinden gelecek bilgilerle desteklenmelidir.

    Araştırmacılara göre büyük boyutlu beynimiz gelişmiş zekamız ve gezegenimize egemen oluşumuzla ilgilidir. Oysa, evrimsel yolla büyük beyine erişmek söz konusu olsaydı başka hayvanlar da bunu başarabilirdi. Ayrıca, daha büyük beyin, daha fazla enerji tüketimi anlamına da gelmektedir.

    Can alıcı soru beyin büyüklüğünün türün grup büyüklüğü ile mi yoksa daha büyük sosyal gruplar oluşturmayı olanaklı kılan yiyecek bulma ve araç-gereç kullanma becerisiyle mi ilintili olduğudur.

    İngiltere St Andrews Üniversitesi’nden bilişsel sinirbilimci Richard Byrne şempanze ve goril gibi büyük maymunların yanı sıra insanın da yiyecek sağlama zorluklarını aşmak amacıyla beyinlerini evrimle büyüttükleri tartışmasını ortaya atmaktadır. 1980’lerin sonunda olgunlaştırdığı “Makyavelist zeka” varsayımıyla yarışma ve işbirliğini dengelemedeki bilişsel özelliklere odaklanarak toplumcu beyin varsayımına da öncülük eden kavramı ortaya koymuştur.

    Dunbar öncelikle yiyecek bulma becerilerinin gelişimini, onu izleyerek de büyük gruplar halinde yaşama varsayımını akla yakın bulmamaktadır.

    Yakın zaman önce, İsviçre’den primatolog Carel van Schaik “kültürel zeka varsayımı”nı ortaya attı. Bu varsayımda davranış esnekliği ve sosyal öğrenme (tür içi bilgi ve beceri aktarımı) önemli ölçütler olarak öne çıkmaktadır. “Toplumsal beyin varsayımı” yine, büyük beyinli olup da sosyal ilişkileri güçlü olmayan orangutanların durumunu açıklamada yetersiz kalacaktır. Ayrıca, bir çok primat gibi karmaşık sosyal yaşamı olan sırtlan ve bazı tür yarasalardaki küçük beyinli olma  durumunun da bu varsayımla açıklanması güç olacaktır.

    Van Schaik “toplumcu beyin” varsayımının son derece kısır bir açıklama olduğu kanısındadır.

    Buna karşılık Dunbar kendi varsayımının kültürel zeka varsayımının öğelerini de içerdiği düşüncesindedir. Dunbar’a göre evrimsel mantık gereğince hayvanlar avcıdan korunma yollarının geliştirilmesi gibi önemli sorunların üstesinden gelme amaçlı olarak toplumsal yaşama yönelirler. Ancak, bu tür yaşamın da özellikle yarışmacılık ortaya çıktığında kendine göre bedel ödettiği de bir gerçektir. Bu duruma karşı ise primatlar grup yaşamının sürdürülmesinin yanı sıra grup yaşamının ödettiği bedellere karşı kendi aralarında sıkı bağlaşıklıklar kurma yoluna giderler.

    Şu an için insan beyninin büyüklüğü bir bulmaca olmayı sürdürmketedir. Şanslıyız ki, doğal seçilim bu sorunu günün birinde çözebilmemiz için beynimizi yeterince büyütmüştür.

    Science, 5 October, 2012 (NEWSFOCUS), pp 35-36’dan esinlenilmiştir.

  • 30 EKİM : MONDROS SİLAH BIRAKIŞMASI

     

    Ne olursa olsun “barış” diyenlerin hoşuna gidecek bir ad değil midir? “Silah bırakışması”! Oysa, gerçek farklı! Bırakışma sözcüğünün anlamıyla bağdaşmayacak şekilde silahı tek taraflı olarak Türklere bıraktırmışlardı. Sevr’e hazırlık, Anadolu’nun işgali ve paylaşımı için bir ön hazırlıktı yapılan. Öyle mutlu ve öyle şendiler ki; Mondros sonrasında “artık tarihte Türkiye diye bir varlık kalmadı!” çığlıkları bile atmakta sakınca görmemişlerdi.

     

    Limni adasının Mondros kentinde imzalanmış bir anlaşmaydı adı üstünde! İmza töreninin gerçekleştirildiği zırhlının adına dikkat! Agamemnon! Bir kez daha Anadolu-Yunan hesaplaşmasını çağrıştırmıyor mu? Agamemnon Truva’da muzaffer olan Yunan kuvvetlerinin komutanıydı.

     

    Batılılar için bu zaferin öcü Fatih tarafından İstanbul Bizans’tan kurtarılarak alınmış olmalıdır.

     

    İstanbul’un Türkler eline geçişinin öcü de Osmanlı’nın yokluk belgesi demek olan Mondros’un Agamemnon’da imzalatılmasıyla alınmıştır. Yoksa sıradan bir rastlantı mı? Bizim tanıdığımız Batılı her adımını tasarlayarak ve önceden kurgulayarak atar deyip geçelim! Beşyüz yıl süren Osmanlı-Batı çatışmasının zaferle sonuçlanması şerefine gerçekleştirilmiş sıradan bir ayrıntı!

     

    Ordularını dağıtmayı, gereğinde topraklarını işgale sessiz kalmayı ve kısacası yok olmayı kabullenen bir iradenin yazıya dökülmüş belgesi de saymak gerekir Mondros’u!

     

    Bu kez Hektor’un öcünü almak için yüzyıllarca beklenmeyeceketir.

     

    Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “Hektor’un öcünü aldım!” dediği söylenir. Hektor’un öcünü bir kez daha almak için beş yıl bile beklemek gerekmemiştir.

     

    Öç almayı savaş alanında gerçekleştiren Mustafa Kemal sonrasında ortaya koyduğu eşsiz iradeyle “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” söylemiyle geçecektir tarihe.

     

    Karşıtları ise onun sağlığında onun bu benzersiz yaklaşımı altında ezilmekle birlikte; öç alma geleneğine geri dönmekte gecikmeyeceklerdir.

     

    Şimdilerde geçen yüzyılın başında olduğu gibi Mondros silah bırakışması gibi sevimsiz uygulamalar yapmaya gerek yoktur! Tıpkı Truva’da olduğu gibi güncel Truva atları aracılığıyla istediğinizi yaptırmanız olanaklıdır Hektor’un ve Mustafa Kemal’in topraklarında!

     

    Güncel Mondros’a ve Truva atlarına dikkat!

     

    Ceyhun BALCI, 30.10.2012

  •  

    29 EKİMDE ALÇALANLAR, YÜCELENLER VE HATTA ÇUKURLAŞANLAR

     

    Cumhuriyet’e ve Atatürk’e ihanetin doruğa ulaştığı bu yılki 29 Ekim süreci hem alçalma (hatta yer yer çukurlaşma) ve yücelme yarışına eşzamanlı olarak sahne olmasıyla da unutulmayacaktır.

     

    Türkiye Cumhuriyeti’nde işgalden bu yana belki de ilk kez Türk Bayrağı açmak tekmeli karşılık buldu! http://www.haberturk.com/gundem/haber/789323-turk-bayragi-acana-polis-tekmesi Yine, Cumhuriyet tarihinde ilk kez en büyük bayramın kutlanması “karmaşa çıkacak” söylentisiyle yasaklanmaya çalışıldı! Yine, bir ilktir elinde Türk bayrağı taşımanın  polisin basınçlı suyuyla karşılık bulması. http://webtv.hurriyet.com.tr/2/40310/21805507/1/sirilsiklam-oldu-elinde-turk-bayragiyla-boyle-yurudu.aspx

     

    Halk seli önüne çıkan her şeyi yıkarak “yasakçı” anlayışı yerle bir etmiş oldu! Her türlü korkutma ve yıldırmaya karşın Türk halkının Cumhuriyet sevgisini sınamanın yenilgiyle sonuçlandığına sevinerek tanık olduk bu 29 Ekim’de.

     

    Alçalma ve yer yer de çukurlaşma yarışına girenler listesine değinirken yüce (!) medyamızı unutamayız! Ulusal Kanal, B TV, Aydınlık, Cumhuriyet, Yurt, Yeniçağ ve Sözcü bağışık tutulduğunda; geri kalanların hemen tümünün alçalma ve çukurlaşma yarışında ön almak için amansız bir yarışa giriştiklerine biraz şaşırarak ama daha çok ibretle tanıklık ettik!

     

    Bugün Ankara’da bir araya gelen milyonluk kalabalık yüce medyamızda yer bulamadı kendisine. Olur olmaz her şeyi yerden, havadan ve denizden izleme ve yansıtma savurganlığıyla tanınan medyamız bu titizliğini bu kez esirgemişti nedense! Cumhuriyet kutlamalarının doruğa vardığı öğle saatlerinde medya görünümlü ihanet şebekelerinin borazanlığını yapan haber kanalı namlı birisinde ABD’nin Doğu kıyılarını vuracak olan Sandy Kasırgası üzerine söyleşilmekte olduğuna  gözlerimle tanıklık etmesem inanmakta zorluk çekebilirdim.

     

    Muhalefet etmenin “karmaşa çıkartmak”la eşdeğer tutulduğu günümüzde bu yaklaşımın toplum katında soru işaretlerine neden olmasında da yüce(!) medyamızın payı yadsınamaz!

     

    Sırada onur tablosu var!

     

    İzmir’de çok sayıda meslek örgütü, dernek ve demokratik kitle örgütünün oluşturduğu Cumhuriyet İçin Güçbirliği Platformu çabasıyla, emeğiyle ve katkısıyla onur madalyasını fazlasıyla hak etmiş oldu! Siyasi partilerden ise CHP, DSP, İP ve HEPAR’ın özverili katılımından söz etmeden geçemeyiz.

     

    İzmir’deki kutlamalar sırasındaki yürüyüşte solculuğuyla namlı bir siyasi partimizin bu coşkuya katılımdan kaçınmak bir yana balkonuna bir Türk bayrağı asmayı bile akıl edememiş olması günün önemli olayıydı. Kalabalığın bayrak asılması doğrultusundaki genel isteğine balkondan içeriye kaçarak yanıt vermeleri de bir o kadar anlamlı ve önemliydi.

     

    Bu süreçte gösterdiği duruş ve özverili çabalar için TGB’ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Hem Ankara’da hem de İzmir’de görkemli kutlamaların yaşama geçirilmesinde TGB’li genç Cumhuriyet sevdalılarının gösterdiği yararlılıklar “yücelme yarışı”nı önde tamamlamalarının temel nedeniydi.

     

    İki uçta eşzamanlı olarak gerçekleşen yarışın hızlandığı bugünden aklımızda kalan ise yolları, alanları dolduran, sel gibi akıp engel tanımayan bayrağı dik tutan yüzbinlerdi.

     

    Diğer yandan, alçalma ve yer yer çukurlaşma yarışına girenlerden geriye kalan ise bir çok yerde gözünüze çarpabilecek olan koca koca çukurlardı! Çukurlaşarak açtıkları çukurların içine düştüler! Günün alçaklar ve çukurlar açısından özeti budur!

     

    Cumhuriyet’le uğraşmak ve onu yıkmak bile çap gerektiren bir işmiş meğer! Çapsızların bu konuda hiç bir şanslarının olmadığını anlamış olduk!

     

    Ceyhun BALCI, 29.10.2012

  •  

     

    Bu yazıyı özellikle Yeni Osmanlıcı, İkinci Cumhuriyetçi ve her türden Cumhuriyet düşmanının okumasının sağlanmasını dilerim! Kuşku duymuyorum ki, Cumhuriyet’in sorunu onu sevenlerle ilgili değil ona namussuzca saldıranlarladır! Cumhuriyetçilere düşen ise bugüne değin biraz olsun göz ardı ettikleri duyarlı olma görevidir!

     

    Bu 29 Ekim önemli bir fırsat sunuyor Cumhuriyet severlere!

     

    Haydi alanlara…

     

    Yasaklı Cumhuriyet’i kutlamaya!

     

    Başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet’i kuranlara gecikmiş borcumuzu ödemeye!

     

    Ceyhun BALCI

     

    BİLİNMEYEN TÜRKLER

     

    Aydın ihaneti ve hain girişimiyl her bir tarafından kemirilen; yıkılmaya yüz tutuan Cumhuriyet 89 yaşını dolduruyor. Cumhuriyet’in günahları ve sevapları sıralanacak olursa; günah listesine “değerbilir ve akıllı yurttaşlar” yetiştirmemiş olması eklenmelidir.

     

    Çok ilginçtir! Baskıcı ve otoriter olarak nitelenen Cumhuriyet kendisine düşman yetiştiren tarlalar konusunda hiç gerekmediği ölçüde hoşgörülü davranmıştır. Bunca hain bu saptamayı doğrulamaya yeter!

     

    Cumhuriyet’in 89. yaşını basmakalıp sözlerle kutlamak ya da güncel koşullardan yola çıkarak ağıtlar yakmak yerine farklı bir yol tutalım!

     

    Emperyalistlerin Sevr sonrasında “Artık Türkiye diye bir ülke kalmadı!” dediği dönemde Anadolu sözcüğün tam anlamıyla bir asi ve eşkıya yatağıdır. Mustafa Kemal Paşa ve onun “olanaksız” hedefi peşine takılmış bir avuç kendini bilmez anlamsız bir ülküye erişme sevdasındadır.  Bu dönemde yalnızca Mustafa Kemal Paşa ve çevresindeki “milliciler” değil onunla görüşmek amacıyla yanına yaklaşmaya niyetli gazeteciler bile “vebalı” damgası yemektedir. Bir Batılının ona yaklaşması ancak onu yok etmek için söz konusu olabilir(di).

     

    Clarence Streit Amerikalı gazeteci. Filadelfiya’daki Public Ledger adına 1921 Ocak’ında Anadolu’dadır! Gazetesinin adı Halkın Defteri olarak çevirilebilir dilimize! Streit’in yaklaşımı kendisiyle aynı ulustan bir çok kişinin tersine Millici’lere yaklaşma , onları anlama peşindedir.

     

    Streit 1921 Ocak’ında yalnızca dünyadan değil, İstanbul’dan bile kopartılmış bir Anadolu’ya adım atmıştır. Yine de şanslıdır! Rus sürücülü bir Reo otomobilde, İranlı Mehmedov çevirmenlik yapmaktadır kendisine.

     

    Streit’in izlediği yol da anlamlı! Belki de seçeneksiz! İstanbul’dan Samsuna’a gemiyle varış! Oradan Havsa, Merzifon ve Çorum yoluyla Ankara! Millicilerden farkı Erzurum, Sivas, Kırşehir ve Hacıbektaş serüvenininden yoksun olması! Streit’i Çorum’a kadar götürecek olan Reo’nun yol boyunca karşılaştığı deve kafileleri yaman çelişkinin gözler önüne serilen kanıtları!

     

    Streit’in Çorum’a kadar Reo ile daha sonra da atlı yaylıyla Ankara’ya uzanan yolculuk serüveni Milliciler’e erişmeden  önce Anadolu’yla tanışması demektir. Hanlarda neredeyse develerle koyun koyuna gecelemeler, köylerde alçakgönüllü ikramlarla geçiştirilen öğünler, şarap sunan İslam mezhepleriyle tanışmalar, bahşiş bile kabul etmeyen yoksul ama tok gözlü Anadolu insanı…

     

    O yıllarda Streit’in ilgisini en çok çeken olgulardan birisi bulunduğu coğrafyada “soyadı kullanılmayışı” olmuş. Bu önemli eksikliğin sonradan bir devrime konu olduğunu ve bizlere Atatürk’ü armağan ettiğini not edelim.

     

    Diğer yandan ise, Milli Mücadele’yi amaçlayan TBMM hükümetinin kendisini duyumsatan varlığıyla da yüzleşmiş Anadolu’daki yolculuğu boyunca.

     

    Henüz Kurtuluş tamamlanmadan, Cumhuriyet kurulmadan sadrazamlar ve şeyhlerin yerini yerini başkanlar ve komiserlerin aldığına tanıklık edecektir.

     

    Mustafa Kemal Paşa ile söyleşisinde Cumhuriyet’in belkemiği olacak laiklik ile ilgili işaretleri alacaktır.

     

    Tıpkı Milliciler gibi Streit de “Ateşten Gömlek” giymiştir!

     

    “Türkiye tarihten silinmiştir!” çığlıklarıyla Türk yurdu Anadolu’yu paylaşma hevesinin öne çıktığı bu dönemde Streit’in yaptığı gazetecilikten de öte bir iştir. Hele hele tanıdığı bir çok kişi kendisine Anadolu’dan ve özellikle de Millicilerden uzak durmasını salık vermişken bu yürekli ve sıra dışı duruş her türlü övgüye değerdir.

     

    Cumhuriyet adam olmak demektir. Adam olanların ya da adam olduğunu düşünenlerin Cumhuriyet’e omuz vermesi gerekir.

     

    Her birimiz için çok önemli olduğunu düşündüğüm Cumhuriyet’i ayakta tutalım!

     

    Çok geç olmadan!

     

    Ceyhun BALCI, 28.10.2012

     

    Okunması ve onunla da yetinilmeyip gerektikçe başvurulması gereken bir kitap :

    Bilinmeyen Türkler, Heath W. Lowry, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2011.

     

     

     

     

     

  •  

     

    BABALAR, OĞULLAR, MAHPUSKEN ÖLENLER,DIŞARIDAKİ TUTSAKLAR!

     

    Meslektaşı olmakla gurur ve onur duyduğum Fatih HİLMİOĞLU geçtiğimiz günlerde gencecik oğlunu yitirdi. Hiç kuşkusuz bu yaşanan dünyada eşi, benzeri olmayan bir olgu değildi! Eşi benzeri hiç yok değilse de seyrek olan durum neyle suçlandığını bile kavrayamadan yıllarını dört duvar arasında geçirmek zorunda kalan bir insanın yaşamasıydı bu durumu!

     

    Çok değil aylar önce böyle bir durumda tutukluya izin verilmesi bile tartışma konusuydu! Neyse ki 2012 Türkiyesinde vicdanlar harekete geçti de bu tartışma sonlandı! Kapıdan kovsan bacadan girecek kararlılıkta olanların “kaçma şüphesi” gerekçesiyle bu acılı günlerinde bile tutukevlerinde gecelemeleri sorun olsa da birkaç gram daha vicdan sağlanırsa çözülecek türdendir. “Yargı her şeyi çözer!” sözünden güç alarak “Vicdanlar er ya da geç harekete geçer!” diyerek işi zamana bırakalım!

     

    Bundan haftalar önce yine bir başkası tutuklu iken oğlunu yitirmişti! Yarbay Mustafa Sönmez! O meslektaşım değilse de yurttaşımdı! Yurttaşlığıyla övünç duyulacaklardan! Güneydoğunun dağlarında kahpe eşkıyadan kaçmayı düşünmeyenler, adaletten kaçabilirlerdi! O da en acılı gününde, acısının katlanması pahasına aşağılananlar kervanına katılmıştı.

     

    Duygudaşlık ortalama insanda bulunması gereken bir özellik! Ama, burada andığımız iki olguda da başarılması o kadar güç ve hatta olanaksız ki…

     

    Kaşif Kozinoğlu! Subay ve MİT görevlisi! Yargı tarafından çağrılır çağrılmaz görevli olduğu Afganistan’dan hem de bir kargo uçağıyla döndü yurduna! Tutuklandı! Duruşmaya çıkamadan sizlere ömür!

     

    Zaman unutkanlığın mayası! Kuddusi Okkır’ı çoktan sildik defterden! Örgütün kasası olmakla suçlanmıştı. Amansız hastalığa yakalanması yetmedi! Ölümcül olması gerekti tahliye olabilmesi için! Beklenen acıklı son geldi, çattı! Koskoca örgüt kasasının cenazesini kaldırmak sorun oldu! Tabuta omuz verecek sayıya ancak ulaşılabildi!

     

    Babalar ve artık bizimle aynı dünyada olmayan oğullarına dönecek olursak; güç olsa da duygudaşlık etmeye çalışalım! Bu trajedi herhangi birimizin başına gelse “özgürlüğüm kısıtlanmasaydı, oğlumu korurdum, başına böyle bir şey gelmezdi!” demez miydik?

     

    Tutuklananlar bir kez öldürülürken, oğullarının ölümü onları binlerce kez öldürmüş olmalıdır!

     

    Bunca trajedi karşısında biz dışarıdakilere de birşeyler düşmüyor mu? Biz dışarıdaki tutuklulara demek istemiştim!

     

    Ceyhun BALCI, 21.10.2012