cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • BİR KAHRAMANLIK ÖYKÜSÜ

    “Kabede yapılacak genişletme çalışmaları nedeniyle yerlerinden sökülen revaklar TC Başbakanı ve Suudi Kralı’nın çabalarıyla kurtarılmış.” (Hürriyet, 17.02.2013) Ne yüce ve övülesi bir davranış değil mi? Haberi okuyanlar o revaklar neden yerinden söküldü diye sormazsa elbette!

    Daha once de haber konusu olmuştu! Suudi yönetimi Kabe çevresindeki çalışmalar sırasında Osmanlı yapımı Ecyad Kalesi’ni yıkmakta sakınca görmemişti. O bozgunda bir kahraman yaratılması herhalde unutulmuş olmalıydı. Vahhabi azgınlığı ve görgüsüzlüğü sınır tanımadı! Bu kez, Osmanlı kemerini ortadan kaldırdı. Vandallığının üzerine tüy dikmek için Londra’daki Big Ben kılıklı bir saat kulesi ve dünyanın ikinci yüksek yapısını kondurdu bu kutsal ve korunası mekana!
    http://edition.cnn.com/2013/02/07/world/meast/saudi-heritage-destruction-mecca/index.html?hpt=hp_c1
    Bu dangalaklığın tek bir yararı oldu! Göbeklerinden bağlı oldukları ve hayran oldukları odakları ortaya koymuş oldular! Kabeyi bir kutsal mekan olmaktan çok ticari bir alan olarak görmekten vazgeçmeyen Vahhabi yobazlığı “Paran kadar ibadet!” kavramıyla da tanıştırmış oldu dindaşlarını. Kondurdukları otelde Kabe manzaralı oda kiralamak ve böylelikle 24 saat dinini yaşamak olanağı var. Eğer cüzdanınız yeterince şişkinse!

    Soru sormayı hiç bilmemiş, nedensellikten habersiz insan kalabalıkları bu vahşeti de sorgulamayacaktır! Sökülen revakların özenli bir şekilde numaralanması ve paketlenmesi üzerinden “kahramanlık” pazarlamasına girişebilmek için her şeyden önce gözleri bağlanmış insan yığınlarına gerek duyulur! Hiç kuşkusuz bu kahramanlık öyküsüne konu olan “korumacılık” için teknolojiden de yararlanılmıştır. Akıl burada devreye girmiştir hiç olmazsa deyip sevinmeyi tasarlarken; o akla sahip olması gereken yüz milyonlarca insan evladının varlığı sevincimi kursağımda bıraktı!

    Haklarını teslim edelim! Vandallığın, değer tanımazlığın tavan yaptığı anlayışın “muzaffer” gösterilmesi de başlı başına başına bir beceri öyküsüdür!

    Din bir amaç olmaktan çok yönetsel bir araç ve sopa olmayı sürdürdükçe mavi gezegenimizin en gelişmiş yaratığı insan denilen varlığın başı kim bilir daha kaç kez önüne eğilecektir!…

    Ceyhun BALCI, 17.02.2013

  • IŞIK HIZINDA ADALET

    IŞIK HIZINDA ADALET

    “Başlıktaki saptama Türkiye için geçerli olamaz!” diyecekler fena halde yanılmış olurlar…

    EÜ Fen Fakültesi Astronomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ hızlı adalet ve onun sonucunda ortaya çıkması olası yaptırımla ilk yüzleşen TC yurttaşı olmaya aday gibi görünüyor. Suçu sabit! TC Anayasasına uygun davranmak. Bu olay da göstermekte ki; post modern çağda günün gereksinimlerine yanıt vermeyen yasa ve kurallar yenileri oluşturulmadan yok sayılabilirler. Eskisinin varlığında olası yenisinin hükümleri geçerli kılınabilir. Baş döndüren bu hıza ayak uydurmak hiç de kolay değil!

    Rennan PEKÜNLÜ hakkında anayasa gereğince durumu saptamış olduğu için (elbette eğitim hakkını engelleme suçlamasıyla) dava açılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti adliye tarihine geçecek çabuklukta verilen kararla Pekünlü hoca 2 yıl 1 ay ertelemesiz hapis cezasına çarptırılmıştı. Basına yansıyan haberlerden anlaşıldığı kadarıyla göre adalet hızını alamamış! Bu kez Yargıtay Savcılığı yerel mahkeme kararının onanması yönünde görüş bildirmiş.

    Kıssadan hisse!

    Hiç kimseye anayasa, yasalar ve kurallardan ayrılın öğüdü veremem! Ama, hiç olmazsa o yasaların ve kuralların güncel koşullara göre durumunu göz önünde tutun dersem ne demek istediğim anlaşılacaktır!

    Son söz : Dikkat Anayasa’ya uymak suç olabilir!

    Ceyhun BALCI, 15.02.2013

  • SOLCULUK, İLERİCİLİK, ULUSALCILIK…

    Kökenim sola dayanır. Dolayısı ile geleneğim de! Son yıllarda dünyanın ve ülkenin içine girdiği süreçte kendimi “sol” ile etiketlemekten kaçınır oldum! Bazı (eski) dostlar bu durumu şaşırtı ile karşılıyorlar. Sol genellemesi artık yeterince kapsama alanı oluşturmuyor. Öyle solcular tanıyorum ki; karşımdan gelseler yolumu değiştirmeyi yeğlerim! Bazı sağ kökenlilerin ise çok daha akılcı bir duruş içinde olduğunu hiç çekinmeden söyleyebilirim.

    Millet ile milliyetin hem de bilerek biri birine karıştırıldığı günümüzde Birgül Ayman Güler’in başına gelenler tazeliğini koruyor.  Bu yazıyı okuyan bazı dostlar eleştiri oklarını bendenize de yöneltebilirler. Canları sağ olsun!

    Kimi solcu dostlar “ulusçuluk” ve “ulusalcılık” olgusunun Türkiye’ye özgü, geçerliliğini yitirmiş Kemalist alışkanlık olduğundan dem vuruyorlar. Belki de direnmeyi bırakıp,  değişim ve çözülme kervanına katılalım diye!

    İspanyol düşünür ve siyasetçi Fernando Savater adını şimdiye dek hiç duymamış olanlar bundan sonra mutlaka duyacaklardır!

    Savater de geleneksel sol-sağ ekseninin eksik ve yanıltıcı bir tanımlama olduğunu düşünenlerden! Bu nedenle “ilericilik” kavramını öne çıkartmakta. Böyle bir gereksinim olmasa gücünü koruyan İspanyol Sosyalist Partisi saflarında siyaset yapardı. Bu kadar zahmete girmesine de gerek kalmazdı! Ayrılıkçı milliyetçilik konusundaki duyarlılığı Türkiye’deki bölücü akımlara yakın durmayı solculuk sayanların kulağına küpe olacak cinsten.

    Konuya ilericilik/gericilik ekseninden yaklaştığında gerici solcular olabildiği gibi, ilerici sağcılar da bulunabileceğinden söz ediyor.

    Savater bu cesaretli duruşu nedeniyle uzun zaman ayrılıkçıların tehditleri altında kalmış.

    Aşağıdaki yazı daha ayrıntılı bilgi verecektir.

    Aklın yolu dünyanın neresine giderseniz gidin birdir!

    Savater Türkiye’de “ulusalcılık” olarak kendisini gösteren düşüncenin İspanyolcasını öne çıkartmış da diyebilir miyiz?

    Ceyhun BALCI, 13.02.2013

    Siyasetçi Filozof Fernando Savater:
    ‘Sol Yerine Tercihim İlericilik’

    Nilgün Cerrahoğlu, 10.02.2013

    “21. yüzyılda sağ-sol şablonundan çıkıp, ilericiliği, gericiliği tartışmamız gerekiyor” diyor, Madrid’de Cumhuriyet için görüştüğümüz İspanya’nın tanınmış düşünürü Fernando Savater. 
    Savater’in kurucuları arasında bulunduğu İspanya’nın yeni “İlerleme ve Demokrasi Birliği” partisi, kendisini böyle “ilerici” bir parti olarak tanımlıyor. “Eşitlik”, “özgürlük”, “laiklik” söylemlerini vurgulayan parti; düşünürün söz ettiği “Aydınlanma değerlerini hayata geçirmek” misyonu ve ayrılıkçı milliyetçiliğe taviz vermeyen duruşu ile öne çıkıyor. Kısa sürede İspanya’nın 4. partisi olan partinin, parlamentoda 5 milletvekili bulunuyor.
    50’nin üstünde eseri ile sadece düşünce düzleminde değil, siyasi platformda da aktif olan felsefe profesörü Savater; “Demokrasilerde” diyor; “siyaseti sadece o an için hükümette bulunanlara bırakamayız. Hepimiz siyasetçi olmak zorundayız. Sen politikaya bulaşmazsan, er geç politika sana bulaşır!”
    ETA’nın ölüm listesinde olduğu için yakın zamana dek korumalarla gezen Savater ile görüşmemizin gerisi şöyle:
    ‘Ayrılıkçılığa destek gericiliktir’
    – Solun geleceği var mı? Sol için bir gelecekten bahsedebilir miyiz?
    “İlerleme ve Demokrasi Birliği adlı partiyi (2007’de) kurduğumuzda ben sol yerine‘ilericilik’ten söz etmeyi yeğledim. 21. yüzyılda, gerici bir sağ olduğu gibi gerici bir solun da olduğunu biliyoruz. Castro ya da Chavez için ‘ilericilik’ kriterleri uygulamak anlamsız olduğu gibi sağda da icabında ilericilik bulunabilir. Anayasacılık örneğin Alexis Tocqueville gibi sağ kesim isimlerden gelmiştir. Sol ilericiler beri yandan kadın-erkek eşitliği, işgücü haklarının korunması, çalışma saatlerinin azaltılması gibi konulara odaklaşmışlardır. Solda olduğu gibi sağda da sonuçta ilericilik olabilir. Gericilik/reaksiyonerlik, sağda olduğu gibi solda da barınabilir. İspanya solunun gericiliği örneğin ayrılıkçılık ve (yerel) milliyetçilikleri desteklemesidir. Bu nedenle sağ-sol şablonundan çıkıp, ilericiliği, gericiliği konuşmak lazım.”
    ‘İlericilik, Aydınlanmanın uygulanması’
    – Günümüz için ilericilik tarifiniz nedir?
    “Ne desem bilmem ki… Tek bir formül olduğunu düşünmüyorum. Üzerine bir kitap yazılabilir. Sanırım son kertede ilericilik Aydınlanma ideallerinin uyarlaması oluyor. Aydınlanma, eğitimdir ve bu tabii laikliktir. Bu, fırsat eşitliği arayışı da demektir. Kamu hizmetleri, azınlıklara ayrımcılık yapmamak gibi şeyler gene hep ilericiliğin unsurlarıdır. Gerici, reaksiyoner değerler; bunların ters yönünde gider.”
    Öfkeliler demokrasi folkloru
    – Madrid’in iki yıl önceki ‘öfkeliler’ hareketinden geriye ne kaldı? Puerta del Sol meydanının protesto eylemlerinden söz ediyorum…
    “Bir ülkede 6 milyon işsiz varsa, o ülkede öfkelilerin olması doğaldır. Ancak öfkeli eylemlere katılan aynı insanlar, kriz öncesinde sistemden memnundu ve apolitikti. Yaşamım okullarda gençlerle konuşmakla ve onları siyaset üzerinde daha duyarlı olmaya uyarmak için geçti. Gençlere hep, ‘Demokratik bir toplumda yaşıyorsak, siyaseti sadece hükümette bulunan insanlara bırakamayız. Hepimiz politikacı olmak/politika yapmak durumundayız’ diyordum. Kimse bu uyarılarıma kulak asmıyordu. ‘Politika’ eski kafaların işi, diyorlardı. Kriz öncesinde herkes kendisini milyarder hissediyordu. Herkes ikinci evini almak peşindeydi, bankalardan nasıl geri ödeyeceklerini bilmedikleri çılgın krediler alıyorlardı. Derken İspanya ‘balonu’ patladı. Birlikte batıldı. O zaman herkes bir anda ‘sistem karşıtı’ oldu. Hayatta politikayla iştigal etmemiş insanlar, ‘siyaseti’ ve siyasetçileri suçlamaya başladı. Bu öfkeyi anlıyorum ancak işlerin bu noktaya gelmesinde yurttaşların payı yok mu? Puerta del Sol, ilginç bir andı. İnsanlar bir araya gelip tartışmaya, konuşmaya başladı. Sonuçta TV seyretmelerinden iyidir…”
    – Hepsi bu mu? Politik duyarlılıkta artış olmadı mı?
    “Keşke olmuş olsaydı. Yalnızca sosyal ağlarda varlık gösteren, kendisini ‘X partisi’olarak tanıtan bir internet partisi ortaya çıktı. (İnternet eylemleriyle tanınan)‘Anonymous’ gibi biraz… ‘Modernlik formatı yaratıyoruz’ havasında yapılan bir nevi demokrasi folkloru bunlar.
    Hakları yitirmek korkusu
    – İspanya krizinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
    “Sorunun çözümü hakkında fikrim yok. Çünkü sorun yalnız bir İspanya problemi değil. Kredilerde Avrupa ve Almanya’ya bağlıyız. Kemer sıkma politikaları korkunç oldu. Bütün kamu hizmetleri çözülüyor. Sağın en reaksiyoner/gerici kesimleri; sağlık, eğitim gibi kamu hizmetlerine saldırmak adına krizi kullanıyor. İnsanlar daha kolay işten çıkarılıyor. Şirketler bu vesileyle istemedikleri elemanlarını eliyorlar. Kriz geride kaldığında, haklarımızın ne olacağını bilmiyoruz. O kazanılmış haklar geri alınabilecek mi bilmiyoruz. Gördüğüm en önemli sorunlardan biri bu.”

  • İKİNCİ EN GENÇ KEMALİSTİ SUNUMUMDUR!  
    Bedri Baykam
     
                Her toplantıya, her eyleme gelir. Konuları dinlemekten çekinmez, önce her sorun hakkında arkadaşlarının genel düşüncesini ve dolayısıyla toplumun nabzını bilmek ister. Daha sonra kendi düşüncelerini mantıklı bir sunum ve güzel bir Türkçeyle ortaya koyar. Sonra da yine eleştiriye açık olarak yorumları dinler, özgüvenli ama egosuna yenilmemiş “açık”  insanların doğal cesaretiyle…
    Sanata, resme, tiyatroya, müziğe aşıktır. Esas beslenmeyi, kitaplar dışında sanat yoluyla gerçekleştireceğini bilir. Piramid Sanat’ta beraber izlediğimiz sanat filmleri hakkında ne kadar samimi, ilgili dikkatli sorular sorduğunu biliyorum. Urfalı ağabeyimizin,  ne de olsa kökeninde halkevleri ve köy enstitüleri  görmüşlük var. İliğine kadar inandığı Kemalist devrimin temelinde kültür olduğunu bilen bir gerçek aydındır kendisi. 84 yaşındaki delikanlımız, siyaset arenasında sorumlu yurtsever tavrının dışında, aile bağlarının kutsallığından, sanattan, hoşsohbetten, güzel kadınlardan çok iyi anlar. Ama bunlardan da daha önemli bir meziyeti var: O toplumda yükselen değer kötülüğün aksine, çok “iyi” bir insan. Bir Prof. Doktor, bir eğitimci olarak zaten topluma büyük hizmetleri var. Ama dediğim farklı bir şey. Yani muhtaçlara yardıma hazır olmak, insanları mutlu etmek, arkadaşlarına karşı dürüst ve uzun soluklu olmak, kendisinin varoluş tarzı. Kas Hastalıkları Derneği’ni kurarak onu büyük özverilerle canlı tutan, zor günler geçiren insanlara destek elini uzatan yine kendisi. Bunları yaparken çevreden, devletten, belediyelerden, özel sektörden büyük yardımlar mı almış? Hayır. Hangi zorluklarla o çarkın çevrildiğini, son üç yılda kaç kere  İBB tarafından Yeşilköy’deki 22 yıllık yerlerinden atılmaya çalışıldıklarını dinlediğinizde tüyleriniz ürperir! Aslında sizi güldürebilirim de… Biliyor musunuz ki, parlamentodaki bilgisayarlardan Kas Hastalıkları Derneği’nin sitesi engelli! Gerekçe neymiş? “Pornografi”! Merak ettim, kas hastalıkları fotolarında mı bulmuşlar o pornografiyi?
    Aslında tabii ana suç, genç Kemalistimizin ideolojik kimliği! Şimdi bu yıl, maalesef yargıda karar dernek aleyhine çıkmış, şu an temyizde. Yani dernek, binbir güçlükle oturtabildiği fizik tedavi odaları, bilgisayar sistemleri, bilinmeyen bir geleceğin eşiğinde sokakta kalma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Tabii benim aklım, bir Belediye Başkanı’nın vicdanının buna nasıl elverdiğini anlayamıyor.
        Sözünü ettiğim ebedi genç Kemalist, Prof. Dr. Çoşkun Özdemir. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dan sonra gelen “ikinci en genç Kemalist aktivist”.  Yaşamını anlattığı ve Kaynak yayınlarından çıkan “Urfa’dan Harvard’a” kitabını okurken, aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin dönemeçleri hakkında en ilginç saptamaları da buluyorsunuz. Tabii bölücülük ve köktendincilik saldırıları yaşanmadan önce, Özdemir’in aktardığı o güzel, birbirine karşı fitnelenmemiş insanlarımızın dünyasının izleri o kadar güzel ki… Ve harika sahneler:  Urfa’daki gece gezmeleri ve sözleşip buluşan çoğu öğretmen ailelerinin birlikte şarkı ve türkü söyledikleri, mandolin, keman çaldıkları “olağan geceler”! Daha neler var bilseniz: Akreplerle satranç oynayarak yatılan odalar, 1937’de radyo ile tanışma, Zati Sungur efsanesi, kavgasız yanyana seyredilen maçlar, kansere karşı verilip kazanılan savaş, karagün dostları… Bir de kaybedilen yakın dostlar var. Yaşar Kemal gibi… Türkiye’nin Kemalist çizgiden sapmayla gelen ideolojik değişimlerin getirdiği beklenilmedik yol ayrımları. Hangimiz yaşamadık ki bunu? Bunlar da kitaba serpiştirilmiş düşündürücü anekdotlardan.
      “Yetmez ama Evet”çi güruh, dönek Marksistler, bozuk düzenden nasibini almak için sıraya girenler de Özdemir’in yakın takibine uğrayanlar arasında. Coşkun Bey’de medenice kendilerini yüzleştirmek istiyor tarihi falsolarıyla! Çoğu yüzleşmeye cesaret edemeden kaçmış kendisinden!
    Biz Atatürkçüler ne yazık ki birbirimizi desteklemek için pek hamle yapmayız. Karşıtlarımızdan bu konuda alınacak sonsuz dersimiz vardır. Onlar ne kadar kenetlenmiş ise, bizler o kadar “vakitsiz” ve “uzağızdır”. Böyle bir hataya düşmeden örnek insanlarımızın yanında olmalıyız.. İyi ki varsın sevgili dostum, sonsuz genç Çoşkun Özdemir! 100. yaşını beraber kutlayacağız! Ama daha önce  sizleri 25 Şubat 19:30 da Cemal Reşit Rey’de “Düşümdeki Uçurtma” belgeselinin galasına davet ediyorum. Orada yönetmen Gülsün Sarıoğlu ile beraber, bu değerli derneği ve yaratıcısını alkışlayabilirsiniz.
  • BU İKİLİYE DİKKAT!

    BU İKİLİYE DİKKAT!

    Adına televizyon denen aptal kutusu istemeden de olsa gelip sizi tutsak alıyor! Kanallardan birinde bir ikili var! Kanalın sahibiyle ilgili bilgi versem iyi olacak! İstanbul’da % 20 imarlı alanda % 100’le yetinmeyip, doğa yıkımı ödülü olarak verilen alanda % 20 daha yapılaşıp AVM yapan patronumuzun neredeyse tüm yatırımı alım-satım üzerinedir. Dişe dokunur tek üretim kalemi yok dense yeridir. Uzmanlık alanı İzmir’e de uzanacak yakında! Bundan 20 yıl once Konak’a AVM projesi duyulduğunda verilen tepki neyse bugün de Fahrettin Altay meydanına tasarlanan için esirgenmemeli!

    Sadede geliyorum! Ama, böyle bir peşrev Türkiye gibi özel görünümlü ama gerçekte devlete göbekten bağlı özel sektörün gerçek yüzünü ortaya koymak için kaçınılmazdı! Bu, TV kanallarının, gazete yığınlarının taşlamacılığı değil de güzellemeciliği seçişlerinin de altında yatan nedendir.

    İkili mi? Mehmet Barlas ve İlber Ortaylı!

    Muhteremlere göre Türkiye’de Cumhuriyet’in yaptığı kültür ihtilali Mao’nunkine bedelmiş! Zavallı Barlas babası ile dedesinin mektuplaşmalarını bu kültür ihtilali nedeniyle okuma zevkinden yoksun kalmış! Aristokrat aile yapısıyla hiç kuşkusuz en zor koşullarda, en zor alfabelerle okur-yazar olacaktı! Dağdaki çoban, ovadaki köylü ve hatta kentteki itilmiş, kakılmış öğrenmese de olurdu okuma, yazmayı! Yeter ki o atalarının mektuplarını okuyabilsin!

    Her ikisi de günümüzün geçerli eğilimi gereğince Osmanlıcılık rolünü benimsemiş görünüyordu. Kapitülasyon denen sefaleti başa bela eden Muhteşem Yüzyıl’ı tartışmalarını beklemiyorduk! Ama, hiç olmazsa ondokuzuncu yüzyılın başında Avrupalı bilimsel devrim yolundayken meteliğe kurşun atan devletin başındakilerin damatlarına borçla saray yaptırmasını ve saray kadınlarının Kapalıçarşı esnafı başta olmak üzere uçan kuşa borç takıp saltanat sürmesini tartışmalarını da mı bekleyemezdik?

    Amerikan güzellemeciliği bir başka ortak payda oldu her ikisini buluşturan!

    Tencere, kapak örneği bilmem fazla mı ağır kaçar bu ikili için! Televizyon kanalı da tencereyi kaynatan ocak gibiydi! Gazetecilik ve tarihçilik böyle sıradışı görünümlü bir sıradanlaşma göstermiş miydi daha önceleri?

    Sabah, akşam sövdükleri Cumhuriyet meğer bu ikili gibi nicesinin ortaya çıkmasına fırsat verecek denli özgürlükçü, demokrat ve hoşgörülüymüş!

    Bilemedim övünmeli mi yoksa dövünmeli mi?

    Ceyhun BALCI, 11.02.2013

  • TÜRKLÜK ÜZERİNE…

    ATAOL BEHRAMOĞLU

    Yine ‘Türkiye Türklüğü’ Üzerine…

    Bu sütunda 2006 yılının 8-15-22 Nisan tarihlerinde, demek ki yaklaşık yedi yıl önce, “Türkiye Türklüğünü Parçalamak” ortak başlığı ile üç yazım yayımlandı…

    İnternet dosyamı taradım… Aynı konuda “Türkiyeli Kürtlerin Çıkmazı” (08.01.05), “Türklük Konusunda” (17.07.10) başlıklı iki yazı daha yayımlamışım…

    “Cumartesi Yazıları”mı yayımladığım kitaplarıma göz attım… “Kimliğim: İnsan”da ikisi de 1995 tarihli “Kürtler ve Türkler”, ”Grekler ve Kürtler” başlıklı yazılarımı, daha sonraki kitaplarımdan “Gerçeklik Duygusunun Kaybolması”nda, ikisi de 1999 tarihli “Milliyetçilik Üzerine” ve “Yine Milliyetçilik Üzerine” adlı yazılarımı gördüm…

    “Yeni Ortaçağın Saldırısı” adlı kitabımın “Omurgasız” başlıklı bölümünde yer alan “Yurtseverlik Duygusu Nedir?”, “Ulusal Gurur ve Sömürge Aydını” vb. adlı yazılarım da yine aynı konuyla, yani ulus, ulusçuluk, uluslaşma, etnik aidiyet vb konularla ilişkili…

    Karşımıza bugün de olanca güncelliğiyle çıkan, zaten hep karşımızda olan bu konular üzerinde demek ki epeyce kafa yormuşum, şu anda da yormakta olduğum gibi…

    Bugün yeni bir yazı yazmak yerine, yukarıdaki yazılardan birini, özellikle de “Türkiye Türklüğünü Parçalamak” başlıklı üç yazıdan ilkini yayımlamayı düşünüyordum. Fakat merak eden okur nasıl olsa arayıp bulacaktır. Bunu yapmaktansa, son günlerdeki hararetli tartışmalar ortamında düşündüklerimin kısa bir özetini yapmanın daha doğru olacağına karar verdim…

    ***

    Öncelikle, bir konu, bir söz, bir olgu bu kadar mı saptırılarak neredeyse karşıtına dönüştürülmek istenir…

    Bir iki gün önce, gazetesinin de kendisinin de adını anmaya değer görmediğim bir köşe yazarı, aklınca hem nalına hem mıhına vuruyor görünerek Sayın Birgül Ayman’ı da, Türkiye’nin yerlisi olma iddiasıyla kendisi gibi olmadığını düşündüklerine “haddinizi bilin” tehdidini savuran BDP milletvekilini de aynı kefeye koyarak eleştiriyordu…

    Söz konusu BDP milletvekili, sonradan özür dilemiş olsa da yaptığı şey ırkçılığın, uluslaşma olgusundan ve Türkiye gerçekliğinden habersizliğin dik âlâsıdır… Sayın Ayman’ın söylediği ise, -insan bu açıklamayı bininci kez yapıyor olmaktan neredeyse utanç duyuyor- uluslaşma öncesi bir toplumsal kimlikle, ulusun, ulusal kimliğin aynı şey olamayacağıdır…

    İçlerinde arkadaşlarım da olan bazı başkalarına göre, Sayın Ayman Meclis’te böyle konuşmamalıymış. Neden? Bir ülkenin parlamentosu, farklı ve karşıt görüşlerden de olsa, belli kavrayış düzeyine sahip insanların bulunduğu yer değil midir? Fakat Başbakan düzeyinden daha aşağılara doğru görüp tanık olduklarımız, bu eleştiriyi yapanları ne yazık ki haklı çıkarıyor…

    ***

    “Türkiye Türklüğü” konusuna dönüyorum… Etnik kimliklerin bir sentezi ve ırksal çağrışımlarının önünü kesen bir kavram olarak, bu söz bana daha birleştirici görünmeye devam ediyor… Şöyle de söyleyebilirdim: “Türk” sözünü “Türkiye Türklüğü” olarak anlamalıyız… “Türkçe” ise, zaten Türkiye Türkçesidir… Bu kavramların çevresinde birleşmek, Türkçenin kökenlerini, Türkiye Türklüğünün soydaş akrabalıklarını yadsımak değildir. Ama biz bir ulussak; bu ulusun bütün bileşenlerinin, tarihsel, kültürel, coğrafi, ekonomik vb ortaklıklarının bütünü demek olan ulusal kimlik, elbette etnik kimliklerin, soydaş vb akrabalıkların üstünde olmalıdır ve öyledir de… Türkiye Türkçesi ise, sözünü ettiğim yazılarımda ve katıldığım söyleşi ve konferanslarda yeri geldikçe dile getirdiğim gibi, ulusun ortak dili olmayı herhangi bir zorlamayla değil, yüzlerce yıllık gelişimiyle ve bugün ulaşmış olduğu evrensel düzeyle kanıtlamış, hak etmiştir…

    ***

    Sayın Birgül Ayman Güler’in bir cümlesi, sağ-sol, Türk-Kürt ayrımı gözetmeksizin söylüyorum, bir turnusol kâğıdı gibi, parlamento içi ve parlamento dışı entelektüel düzeyimizi, aydın kalitemizi açığa çıkardı… Ne yazık ki çok iyimser değilim… Ama kötümser de değilim…

    Türkiyeli Kürtlerin Çıkmazı…

    08.01.2005, Cumhuriyet

    Geçen hafta Cumartesi gecesi Flash TV’de Sabahattin Önkibar ‘ın hazırlayıp sunduğu siyasal tartışma programı ”Alternatif” i izledim. Konu da, katılımcılar ve söyledikleri de ilginçti. ( ”AB Kürtlere Ne Getirecek” başlıklı bu programın, izleyiciden gelen istek üzerine önümüzdeki hafta Çarşamba gecesi bir kez daha gösterileceğini öğrendim.) Öyleyse, bu haftaki yazıma seçtiğim konu daha da güncelleşmiş oluyor…

    ****

    Programın katılımcıları İstanbul bağımsız milletvekili Emin Şirin , Prof. Dr. Ümit Özdağ , HADEP Başkanı Murat Bozlak ve eski DEP milletvekili Sırrı Sakık idiler. İlk iki konuşmacı ”Türk” , öteki ikisi ”Kürt” tarafını temsil ediyorlardı… Tartışmaları elden geldiğince yansız kalarak izlemeye çalıştım. İzlenimim, Emin Şirin’in konuya çok iyi hazırlandığı ve mükemmel bir ”performans” sergilediği, Prof. Özdağ’ın (özellikle sonlara doğru zaman zaman ”gözdağı verici” denebilecek bir söyleme kaymakla birlikte) konusuna egemen ve kendisiyle tutarlı olduğu, buna karşılık ”Kürt tarafı” nı temsil eden konuşmacıların düşüncelerini dile getirmede bir sıkıntı içinde oldukları idi…

    Bu sıkıntının nedeni ya da nedenlerinin neler olabileceğini düşündüm.

    Yasaya aykırı bir şey söylemek korkusuyla sözcükleri seçmede aşırı bir titizlik mi?

    Kürt gruplar arasında bilinen çelişkiler nedeniyle, belirli bir grubun temsilcisi olarak görünmeme çabası mı?

    Ya da bunlara benzer başkaca nedenler mi?

    Hepsinin payı olduğu düşünülebilir… Fakat bence sıkıntının asıl nedeni, dile getirme biçimiyle ilgili olmaktan çok, dile getirilmek istenen düşüncenin kendisindeydi…

    Bir başka deyişle, bugün gelinen aşamada, Kürt arkadaşların zihinleri bana çok da açık görünmedi…

    Nitekim ”federatif sistem” e karşı olduğunu söyleyen Sayın Bozlak, savunduğu ”özgür toplum” modelinin nasıl bir şey olduğunu bir türlü açıklayamadı…

    Yine ”Kürt tarafı” temsilcilerine yöneltilen, federatif sistem benimsenmeksizin bir ülkede birden fazla üst kimliğin nasıl olabileceği sorusu da boşlukta kaldı…

    Kürt arkadaşların konuşmaları, yineliyorum, bulanıktı. Ve kanımca bunun asıl nedeni, anlatım biçimi ya da tarzıyla değil, düşüncenin kendisiyle ilgiliydi…

    Köşemin olanakları içinde, bu gözlemimi ve bence nedenlerini açıklamaya çalışayım…

    ****

    Türkiye’ye örnek olarak gösterilen ”federatif” ya da benzer modellerden hiçbiri Türkiye’deki Türk-Kürt gerçekliğiyle bağdaşmıyor.

    Bunun belki de en önemli nedeni, Türkler ve Kürtlerin, hangi siyasal-kültürel-tarihsel vb. olgulardan kaynaklanıyorsa kaynaklansın, sonuçta ve karşılıklı olarak, aralarında bir kimlik farkı görmemeleri, hissetmemeleridir…

    Bu, halk için olduğu kadar aydınlar için de böyledir. TV programına ”Kürt tarafı” sözcüsü olarak katılan konuşmacılar gibi, etnik kimliklerinde Kürtlük olduğu bilinen Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Yaşar Kemal, yapıtlarını Kürtçe yazıyor ve İsveç’te yaşıyor olsa da Mehmet Uzun , ya da (isteyen kızıp köpürebilir) Abdullah Öcalan, Türkiye toplumunun ürünleridirler… Türkiyeli Kürt aydının Kürt olmayanla ortak kimlik özellikleri, herhangi bir başka coğrafyadaki ”Kürt” aydınıyla olduğundan çok daha fazladır… Örnek gösterilen ülkelerin hiçbirindekiyle bağdaşmayan bir olgudur bu… Türkiye’ye özgü bu gerçeklik bilinmeksizin, anlaşılmaksızın, irdelenmeksizin Kürt kimliği oluşturma çabaları ister istemez zorlama yanlar taşıyacak, sözünü ettiğim TV tartışmasındaki düşünce bulanıklık ve boşlukları ortaya çıkacaktır.

    Türkiyeli Kürtlerin etnik aidiyete dayalı ulusal kimlik arayışı Türkiye’deki ”Türk” leri de ( ”Türkiye’deki Türkler” , çünkü ”Türkiyeli Türkler” biraz tuhaf kaçacak!) benzer bir arayışa yöneltirse, Türkiye Cumhuriyeti’nden geriye acaba ne kalır? TV’deki programda ”Kürt tarafı” temsilcilerine yöneltilen ve yanıtsız kalan sorulardan biri de buydu. Kürt ve demokrat ya da sosyalist olduğunu düşünen her TC yurttaşı bu soru üzerinde derinliğine düşünmelidir.

    Kürt kimliği etnik bir aidiyet değil de ulusal üst kimlik olarak kabul edilecekse, ülkedeki öteki etnisiteler için bu neden kabul edilmesin? Sayıca azlık ya da çokluk, bu anlamda neden bir ölçüt sayılsın? Kürt arkadaşların bu soruya da ”Kürt şoveni” olmadan yanıt vermeleri bana güç görünüyor…

    ****

    Türkiyeli Kürtler, federasyon istemediklerini söyleseler de isteklerinin toplamı federatif bölünmeyi zorunlu kılıyor… Federatif çözüm ise, tarihsel, kültürel, sosyal, ekonomik ve ayrıca da Türkiye’nin var oluşuyla ilgili güncel-siyasal gerçeklerin hiçbiriyle bağdaşmıyor… Türkiye’nin Kürt kökenli yurttaşları, başka ülkelerin (AB-ABD) desteği ile mi farklı toplumsal yapı oluşturacaklar… Bunun tarihte örneği yok… Kürt arkadaşlarda gözlemlediğim zihinsel ve psikolojik yorgunluk, ileri sürdükleri ve çoğu bugün zaten gerçekleşmiş olan demokratik talepleriyle ilgili olmaktan çok, bütün bu sorunlar yumağının çıkmazlarından ve çelişkilerinden kaynaklanıyor gibi geldi bana…

    Bu sorunlar yumağını hep birlikte çözmemiz gerekiyor…

    Çünkü onların çıkmazı hepimizin çıkmazıdır…

    ATAOL BEHRAMOĞLU

    ‘Türkiye Türklüğü’nü Parçalamak

    08.04.2006, Cumhuriyet

    “Türk”lerin bugün Türkiye dediğimiz coğrafya üzerinde yaklaşık 1000 yıllık var oluş tarihi konusunda bilgi edinmek isteyenler bu tarihin karmaşıklığı karşısında şaşkınlığa düşeceklerdir.

    Orta Asya bozkırlarından Anadolu topraklarına göç eden “Türk” topluluklarının kimliklerinin, bir başka deyişle de “Türk”lüklerinin irdelenmesi ayrı bir konu.

    Fakat ortada çok açık olan bir gerçek, bu “Türk”lerin, Anadolu topraklarına ayak basmalarıyla birlikte, Anadolu’da yaşamakta olan halklarla karışmaya da başlamış olmalarıdır.

    Bu halklardan adları ilk sırada akla gelenler, Anadolu Rum halkı, Ermeniler ve Kürtlerdir.

    ***

    Anadolu Selçuklu tarihinin karmaşıklığı gerçekten baş döndürücü.

    Selçuklu İmparatorluğu’nun kimliğini tek bir etnisiteye indirgeyerek açıklamak olanaksız.

    Aynı gerçeklik Osmanlı için daha da geçerli.

    Osmanlı zaten kendini “Türk” sözüyle tanımlamıyor.

    “Osmanlı” sözü, imparatorluğun bütün etnisitelerini kapsayan bir “üst” (ya da birleştirici) kimlik…

    Balkanlar’daki “bağımsızlık” ayaklanmalarına ve parçalanmanın başlayıp önlenemezce sürmesine karşın ilk dünya savaşı sonlarına kadar yaşanmış olan süreç budur…

    Bu süreçte iki temel olgunun altını çizmek gerekiyor.

    Bunlardan ilki, Anadolu’da, belki tüm dünya tarihinde eşine az rastlanır bir etnisiteler arası karışımının gerçekleşmiş olmasıdır.

    İkincisi, Anadolu Türklüğünün, Türkçenin, bütün bu süreçler boyunca varlığını ve kimliğini yitirmeyişi; tersine, zenginleştirerek sürdürmeyi başarmasıdır.

    Başka türlü, ne çok büyük zenginliğe sahip Anadolu Türk halk edebiyatı, ne 20. yy. başlarında “Genç Kalemler” hareketiyle modern ve ulusal kimlik kazanan yazınsal oluşum süreçleri, ne de bugün dünya ölçüsünde değere sahip çağdaş edebiyatımızın varlığı açıklanabilir…

    ****

    “Türkiye Türklüğü” sözü, tek bir etnisitenin değil, yüzyıllar süren karmaşık bir süreçte oluşmuş; toplumsal ve kültürel yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir sentezin adıdır.

    Bu sentez, başarıyla sonuçlanan ulusal kurtuluş savaşı ve onu izleyen Cumhuriyet dönemindeki ekonomik ve kültürel gelişim ve entegrasyon süreçlerinde, yine tek bir etnisitenin değil, Türkiye toplumunun bütün etnisitlerini kapsayan ulusal kimliğimizin adı olmuştur.

    Başka türlü zaten “ulusal” bir var oluşun sözü edilemez, bir başka deyişle de Türkiye dediğimiz bir ülkenin var oluşu gerçekleşemezdi…

    ****

    Kavranılması hiç de güç olmayan bu olgular özet olarak yinelenecek olursa:

    Türkiye Türklüğü kavramını ırkçı, ayrılıkçı, etnisiteye indirgenmiş bir kavram olarak görmek, tarihsel, sosyal, kültürel gerçekliğe aykırıdır.

    Türkiye Türklüğü sözü, hangi etnisiteye ait olursak olalım, ulusal kimliğimizin birleştirici, ortak adıdır.

    Bu bizim istencimize bağlı olmayan, isteyelim ya da istemeyelim, yaşanmış ve yaşanmakta olan siyasal, sosyal, kültürel tarihin sonucudur.

    Bu nedenle de Türkiye’de etnik ayrımcılık, etnisiteye dayalı siyaset, amacı ve türü ne olursa olsun, yeni ulusallıkların doğup gelişmesine değil, gerçekleşmesini büyük ölçüde tamamlamış olan etnik-sosyal-kültürel (sonuç olarak ulusal) kaynaşmanın parçalanmasına, daha açık bir deyişle de ülkenin (bölünmesine değil) parçalanmasına ve yok olmasına yol açacaktır…

    “Türkiye Türklüğü” sentezi, onu oluşturan unsurların (Yugoslavya vb. örneklerinden farklı olarak) yapay, siyasal vb. etkenlerle değil, doğal süreçlerde kaynaşmasından oluşmuştur.

    Unsurlardan herhangi birinin şu ya da bu nedenle ayrılma girişiminin, bölünmeyle değil bütünün parçalanmasıyla sonuçlanacak olması bundandır…

    Türkiye sentezinin parçalanarak yok olması ise uygarlık tarihindeki geriye gidişlerin (ve yok oluşların) en acı, en acımasız, en kanlı, en utanç vericilerinden biri olabilecektir…

    Bu apaçık gerçekleri görmeyenleri, görmek istemeyenleri; “ayrılıkçı”lığa ilişkin terimleri sürekli olarak ve büyük bir hevesle savunmayı ya da kullanmayı sürdüren (yazar, gazeteci, politikacı, akademisyen vb.) kişi ve çevreleri tanımlamaya “omurgasız” sözü artık yeterli değil…

    Bu gibi kimseler bugün ne yazık ki ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki kanlı oyununun bilinçli ya da bilinçsiz oyuncuları, daha da aşağılayıcı bir deyimle kuklaları konumundadırlar.

    ATAOL BEHRAMOĞLU

    ‘Türkiye Türklüğü’nü Parçalamak (2)…

    15.04.2006, Cumhuriyet

    Netameli bir konuda düşünce üretmeye çalışmak yerine susup oturmak mümkün. Böylece ne Kürt milliyetçilerinin, ne Türk milliyetçilerinin hedefi olur, ne ”omurgasız” ların öfke ve nefretini çekersiniz. Bundan başka, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki egemenlik hesaplarını kurcalamaz, başınızı derde sokmamış olursunuz. Fakat ben böyle yapmayacak, geçen haftaki yazımın konusu üstüne düşünce üretmeyi sürdüreceğim. Çünkü söylediklerimin ve söyleyeceklerimin, bu ülkede sağduyunun, hangi etnik kökene ait olunursa olunsun sessiz ve büyük çoğunluğun sesi olduğuna inanıyorum. İnanmaktan da öte, bunun böyle olduğunu biliyorum. Halk insanlarının bulunduğu yerlerde konuşmalara kulak kabartın, onları suskunluklarını bozup konuşmaya yönlendirin, duyacağınız sözler farklı olmayacaktır. Bu ülkede büyük çoğunluk, etnik kökeni ne olursa olsun, kendini Türkiye Türkü olarak hissediyor. Bu kavram, geçen hafta da yazdığım gibi, dar bir etnikçiliği değil, kültürel, sosyal bir aidiyeti ifade ediyor. Türkiye Türklüğü Türkiye’deki ulusal sentezin adıdır. Tıpkı Fransa’da, Kuzey Amerika’daki sentezler gibi. Ve bence o ülkedekilerden daha güçlü, daha köklü olarak…

    ****

    Fransa’da Fransızca duyduğum bir cümle hep aklımdadır. Türkçesi şöyle: ”Ermeni asıllı Fransız’ım” . Bunu söyleyen Ermeni asıllı Fransız, ”Ermeni” sözüyle etnik aidiyetini dile getirmiş oluyordu. ”Fransızlık” ise onun sosyal, kültürel, kısaca ulusal aidiyetinin adıdır. Bu cümledeki Fransızlık kavramı, yurttaşlık kavramına indirgenemez. Hem yurttaşlık kavramını, hem etnik aidiyet kavramını içeren daha geniş ve derin bir bağın, ulusal sentezin adıdır.

    Charles Aznavour ‘un anıları Türkçeye de çevrildi. Ben okumadım, fakat onun bir cümlesini Oral Çalışlar arkadaşımızın gazetemizdeki bir yazısından aynen aktarıyorum: ”Ben Fransa’da doğduğuma göre Ermeni asıllı Fransız’ım. Annem Ermeni asıllı Türk’tür”

    Hürriyet gazetesi pazar ekinde bir süre önce kimlik konusunda bir soruşturma yapılmıştı. Ünlü ya da medyatik kişilerimize kendilerini ”kim” olarak hissettikleri soruluyordu. Bu yazar, çizer, artistlerimizden kimileri ”Türk” (ya da herhangi bir ulusal, siyasal, kültürel aidiyet) sözünden özenle kaçınarak ”kedi severlik” , “pul koleksiyonculuğu “, ”mavi yolculuk tutkunluğu” vb. kimlik özelliklerini öne çıkarmaktalarken, ”Türk asıllı” olmayan büyük sanatçımız, fotoğraf sanatımızın en büyük adı Ara Güler , ”Türküm” demekteydi…

    İspanyol asıllı Fransız ressam Picasso ‘nun ve onun Rus asıllı ilk eşinin torunu olan zat, Picasso sergisi nedeniyle İstanbul’a geldiğinde, bir gazetenin kimlik konusundaki sorusunu aklımda kaldığınca şöyle yanıtlamıştı: Dedem ve ninem İspanyol ve Rus asıllı. Ben Fransız, hatta Parisliyim…

    Fransa’nın Kanal 5’inde izlediğim bir açıkoturumda, Paris Belediye Başkanı ”melezleşmiş kimlik” (identit´e m´etis´ee) diye, bence çok ilginç bir kavram kullandı. Bu kavramda ve onun böylece dile getirilebilmiş olmasında, Fransa’nın, Fransız kültürünün büyüklüğünün gizli olduğunu düşünüyorum…

    Benim ”Türkiye Türklüğü” derken düşündüğüm de böyle bir şeydir…

    ****

    Ve bu nedenle ”Türk” ve ”Kürt” sözcüklerini iki dar etnisitenin adı ve iki karşıt kavram gibi kullanan herkes (iki tarafın milliyetçileri, şovenleri, serüvencileri, hayalcileri, Pantürkçüler, Pankürtçüler ve her türden ”omurgasız” ) bana öfke duyacaktır.

    ”Türkiye Türklüğü” kavramı yerine ”İslamcılığı” koymak isteyen ve bu alanda epeyce de yol alan Panislamcılar rahatsız olacaklardır.

    Ortadoğu’yu ve bu arada Türkiyeyi bölüp parçalamada ”Kürt” kartını oynamakta olan ABD emperyalizmi, birleştirici, bütünleştirici, çağdaş (ve zaten sosyal-kültürel-tarihsel süreçlerin doğal sonucu) ”Türkiye Türklüğü” kavramının altının çizilmesinden hoşlanmayacaktır…

    Tartışmaya ve (elbette belli düzeydeki eleştiriye açık olarak) bu konuda yüksek sesle düşünmeyi sürdüreceğim…

    ATAOL BEHRAMOĞLU

    Türkiye Türklüğünü Parçalamak(3)

    22.04.2006, Cumhuriyet

    İlk iki yazı kısaca şöyle özetlenebilir: Türkiye Türklüğü tek bir etnisitenin değil bir etnisiteler sentezinin adıdır. Bu sentezi bileşenlerine (tek tek etnisitelere) ayırmaya kalkarsanız ülkeyi bölmüş değil parçalamış olursunuz. Bileşenlerine ayrılamayacak kadar birleşmiş, bütünleşmiş bir sentezdir çünkü bu.

    İtiraz seslerini duyar gibi oluyorum: Öyleyse Güney Doğu’da yaşananları, ülkenin başka yerlerindeki terörü, bir bütün olarak Kürt hareketini, özel olarak PKK olgusunu nasıl açıklayacaksınız?

    Bu soruların yanıtı, Anadolu’nun uzak ve yakın tarihinin irdelenmesinde, çağdaş Türkiye tarihinin oluşum süreçlerinin iyi anlaşılmasında ve yaşadığımız günlerde de ABD emperyalizmi başta olmak üzere emperyalizmin Ortadoğu politikalarındadır.

    Bu irdelemeler yapılmaksızın ”ulusların kaderlerini tayin hakkı” gibi klişelerle, Türkiye gerçekliğiyle hiçbir benzerliği bulunmayan (her biri kendi içlerinde irdelenmesi gereken) İngiltere (İrlanda), İspanya (Katalan- Bask), Fransa (Breton-Korsika), Belçika, İsviçre, Yugoslavya, daha yakın coğrafyamızda Irak, İran (Fars-Azeri) vb. örnekleriyle hiçbir yere varılamaz.

    Ya da sadece Türkiye’nin parçalanmasına, isteyerek ya da istemeksizin, bilerek ya da bilmeksizin hizmet edilmiş olur.

    ****

    Dil, bir ulusu oluşturan tek ve biricik öğe değildir. Öyle olsa aynı dili konuşan farklı uluslar bulunmazdı. (Hiç kimse Avustralyalıların Amerikalı olduğunu iddia etmiyor.) Bunun gibi, ana dilleri farklı halkların tek bir ulusu oluşturmaları da pekâlâ olasıdır. Türkiye tam olarak böyle bir ulusun ülkesidir. Bu gerçeklik, ilk iki yazıda da değindiğim gibi en az bin yıllık tarihin sonucudur.

    ”Türkiye Türklüğü” diye adlandırdığım sentezde, Anadolu’dan gelmiş geçmiş ve bu gün de yaşamakta olan bütün halkların katkıları vardır. Bu halklar arasında Kürt halkı, hem kimlik özellikleri, hem sayıca çokluğuyla özel bir yere sahiptir. ”Türkiye Türklüğü” kimliğinden, bu kimliğin oluşumunda, özellikle de Cumhuriyet döneminde büyük katkısı olmuş ”Kürt” öğesini, basit bir cerrahi işlem yapar gibi çıkarıp alamazsınız. Bunun gibi ve bundan daha da çok, Türkiye’deki Kürt kökenli halkı ”Türkiye Türklüğü” nden bağımsız olarak tanımlayamazsınız. Halk dilinin deyimlerinden ”et ve tırnak gibi” sözü, bu olgularda, duygusal vurgusundan daha da fazla, sosyal, kültürel, psikolojik bir gerçekliğin tam olarak karşılığıdır

    ****

    Daha çok şey söylenecek ve söylenmesi gereken konuyu ben şimdilik iki gözlemim ve belki sitemimle (ve son olarak da bir özlemimle) tamamlamak istiyorum. Mehmet Ali Aybar ‘ın istifasından sonra 1969 Kasımı’nda Mehmet Ali Aslan ‘ın Türkiye İşçi Partisi başkanı olmasıyla, partinin başına bir ”Kürt” mü, yoksa bir Türkiye sosyalisti mi geçmiş oluyordu? Yoksa biz sosyalist gençler kandırılmış mıydık? Bunun gibi, o yılların en sevgili sosyalist ağabeylerimizden ve 1980’lerde de Paris’te sürgün arkadaşım Tarık Ziya Ekinci , nasıl oluyor da bu gün sadece ”Kürt aydını” vurgusuyla tanımlanıyor? Yoksa bu günlerin modası, (sözüm ona demokrat, aslında ırkçı) bu ”Kürt” , ”Türk” vurguları dışında, yaşadığımız bütün şeyler yalan mı, göz boyacılığı mıydı?

    Ben böyle olmadığına inanıyorum. Yaşadığımız ülkede sayısız etnisitenin, bir ırk adı değil bir sentezin adı olan ”Türkiye Türklüğü” nü oluşturduğunu, Kürt etnisitesinin de bu sentezin temel öğelerinden biri olduğunu düşünüyorum.

    Ve bu birleştirici anlayışın temelinde, hem farklı kültürel özgünlüklerin korunup geliştirilmesini sağlayacak, hem ulusun bütünlüğünü perçinleyecek ve belki hepsinden daha önemli olarak da aynı ulusu oluşturan halkların hızla düşman kamplara bölünmekte oluşunu önleyecek bir Türkiye sosyalist hareketinde yeniden bir araya gelinmesini özlüyorum.

    ATAOL BEHRAMOĞLU

    Türklük Konusunda…

    17.07.2010, Cumhuriyet

    Aslında “Yine Türklük konusunda” demem belki daha doğru olurdu.

    Çünkü bu köşede bu konuda neredeyse bir kitap oluşturacak sayıda yazım yayımlandı.

    Fakat ne yapalım ki konu güncelliğini koruyor.

    Şu ara yine yakıcı güncellikte…

    Türkler ve Kürtler birbirinden ayrılabilir mi vb. bağlamlarında.

    Soruyu Orhan Bursalı sormuştu.

    Arkasından ben de görüşlerimi yazmıştım.

    Derken Ertuğrul Özkök (belki azıcık da magazin tadı katarak) sorunun tartışma ortamına taşınmasına yol açtı.

    Bunu BDP Milletvekili Hasip Kaplan’ın, kimileri için şaşırtıcı “Biz ayrılamayız…”ı izledi…

    Kimileri için diyorum, çünkü beni asıl şaşırtan, çok yıllar önceden arkadaşlığımız olan Hasip Kaplan’ın bu sözleri değil, onun parlamentodaki aşırı şahin tavırlarıdır.

    Şimdi ben bu eski arkadaşa şu soruyu sorma hakkını kendimde buluyorum:

    “Türk” olduğunu söylediğin değerli eşinden olan iki oğlunuzun “etnik” aidiyeti Türk mü yoksa Kürt müdür?

    Yoksa bu delikanlılar için “TC yurttaşı” demekle mi bu bahsi kapatacağız?

    ***

    Söz buradan açılmışken şu anda da masamda duran bir gazete kesiğindeki haberden ve habere ilişkin fotoğraftan söz etmek isterim.

    Haber başlığı “Meclis’te ‘kafatasçı’ kavgası”…

    Fotoğraf, BDP’ni ve genelde de Kürt hareketinin saygın kişiliklerinden, derli toplu giyim kuşamıyla da dikkat çeken Sırrı Sakık’ı, bağımsız milletvekili Tayfun İçli’nin üzerine bir hamle yapmak üzereyken gösteriyor.

    Eğer bir başka milletvekili Sakık’ı kolundan tutarak engellememiş olsa sonuç belli ki İçli için pek hayırlı olmayacak…

    Sebep ise şu:

    BDP Büyük Millet Meclisi’ne “nüfus sayımında etnik kimlik de sorulsun” diye bir önerge vermiş.

    Tayfun İçli bunun üzerine önerge sahiplerini “faşist, ırkçı, kafatasçı” olarak suçlamış…

    Sırrı Sakık’ın ve bu arada “biz ayrılamayız”cı Hasip Kaplan arkadaşımın öfkesi bu suçlamalara.

    Şimdi ben, yukarıdaki soruyu Sırrı Sakık’a da sorayım:

    Kaplan ailesinin oğullarının etnik kimliği nedir?

    ***

    “İğneyi kendine…” özdeyişimize uyarak şimdi aynı soruyu kendime yöneltiyorum:

    Benim annem de babam da etnik aidiyet olarak “özbeöz” Azeridirler… Şimdi ben etnik aidiyet olarak kimlik kartıma Azeri diye mi yazdırmalıyım?

    Bunun kime ne yararı ve ne anlamı var?

    Biricik kızımın annesi Türkiye’de doğup yetişmiş Rus asıllı bir Türk’tür…

    Kızım, kimlik kartında böyle bir hane açılacak olursa, etnik köken olarak acaba ne yazdırmalı?

    Bu gibi soruları herkes kendine mertçe, açıkça, çekincesizce sorsun.

    Her birimizin, çok uzak değil üç beş göbek ötesinde kim bilir neler çıkabilecektir..

    ***

    Önceki yıllarda bizi her şeyden önce sol kimliğimizin birleştirdiği Hasip Kaplan arkadaşımın “biz ayrılamayız”ını anlıyorum ve elbette alkışlıyorum.

    Kaldı ki bu sözün söylenmesi, Kürt ya da bir başka etnisitenin, her türlü farklı etnik vb. aidiyetin, sosyal, demokratik vb. haklarını savunmaktan vazgeçmek anlamına elbette gelmiyor.

    Yanlış (ve ülkemiz koşullarında yanlış olduğu kadar da tehlikeli) olan şey, etnik aidiyetleri ulusal kimlik yerine geçirme çabasıdır.

    Bunu yaptığımızda ne kadar biz ayrılamayız desek de ayrılma dinamitinin fitilini ateşlemiş oluruz.

    O zaman, Anadolu gerçekliğinde ortada ne Kürt ne Türk ne de bir başka etnisite kalır.

    Ülke bin parçaya bölünür…

    Bunun yanı sıra, daha önce de defalarca yazdığım gibi “ulusal aidiyet” kavramının yerine onun kültürel derinliğini karşılamaktan uzak “yurttaşlık” kavramını geçirmeye çalışmak, boşuna bir çabadır.

    Bir ülkenin yurttaşlığına, isteğinize bağlı olarak da, girer ya da çıkabilirsiniz.

    Bir ulusa ait olmak bundan çok daha fazla bir şeydir.

    Öyleyse neden, her türlü etnik farklılığa saygılı, fakat bütün ulusu birleştiren, bir etnik kimliğin adı olmaktan çok Anadolu’da özgün bir sentezin adı olan ve dünyanın yüzlerce yıldır “Türk” diye andığı “Türkiye Türklüğü” kavramı üzerinde anlaşamıyoruz?..

  • Olaylar ve Tepki(sizlik)ler

    Ceyhun Balcı

    İki olay, bir rastlantı ve iki tepki! Daha doğrusu bir tepki bir de tepkisizlik. Her şey o kadar ortada ve anlaşılabilir ki. Yeter ki görülsün, algılansın!

    Her ikisi de trajedi!

    Çoğunluğu Belçikalı, bir bölümü Hollandalı İsviçre Alpleri’ndeki otobüs kazası sonucu yaşamlarını yitirdiler. Ölenlerin çoğunun çocuk oluşu üzüntüyü katlayan bir etken oldu!

    Belçika’daki tepki : Ulusal yas!

    Yer Afganistan. Orada neyle görevli oldukları anlaşılamayan Türk askerlerinden 12’si bir helikopter kazası sonrasında yaşamlarını yitiriyorlar.

    Türkiye’deki tepki : Yok hükmünde. Televizyonlar, radyolar böyle bir olay yaşanmamış gibi davranmaktalar.

    Böyle bir günde Bahriyelilerimizin dışarıda olanlarının Hint Okyanusu’nda korsan avında olduğu da bir haber olarak ter almaktaydı televizyon kanallarında.

    Böylesine kayıpların Türkiye’de sıfır tepkiyle karşılanması nasıl yorumlanmalı?

    Tepkisizliğin yanı sıra özellikle Afganistan kaynaklı haberlerin yüzeyel olarak verildiği ve deyim yerindeyse gözden kaçırılmaya çalışıldığı gibi bir izlenim de edinmek mümkün.

    Olağan koşullar altında yapmadığımızı böylesi acılı bir ortamda yapacağımızdan mı korkuluyor acaba?

    Olmaz ya! Olur da birileri “Türk Ordusu Afganistan’da ne yapıyor?” diye sorar korkusu mudur bu sessizliğin nedeni?

    Kendi ülkesinde yıkıma uğratılan, silikleştirilen Türk Ordusu Afganistan’da kimlerin çıkarlarının koruyuculuğuna soyunmuştur? Ya da, Hint Okyanusu’nda korsan avlama peşindeki Bahriyelilerimiz kimlerin çıkarlarının bekçiliği peşindedir?

    Kirli, utanç verici ve her gözesine dolar kokusu sinmiş kirli savaşlarda figüranlık rolü verilen Türk askerinin ne dirisi ne de ölüsü değer taşımamaktadır.

    12 askerimizin kaybının acısı gösterilen tepkisizlikle daha da katmerleniyor!

  • ÜRPERTİ, ÜRKÜ VE TİKSİNTİ!

    http://www.hurriyet.com.tr/planet/22512113.asp

    Bağlantıdaki haberi okuduğumda duyumsadıklarımdı yazının başlığını oluşturan sözcükler. Pek çok duygu gibi benimkiler de nesnellikten çok öznellik yansıtmaktadır. Başka öznellikler gibi gramajı yoktur bunların da! Kişiye, duruma, zamana ve mekana göre değişkenlik gösterirler.

    Haberi okur okumaz belleğim birbuçuk yüzyıl önceye götürdü beni!

    Cahrles Darwin bilimsel devrimin önemli köşetaşı sayılan “Evrim Kuramı”nı henüz atmıştır ortaya. Ortam şimdikinden çok daha karanlık ve acımasızdır. Karanlık ve kalın kafalı karşıtlar tartışmayı beceremediklerinden aşağılama kolaycılığına sapmaktadırlar. Darwin’in yakın dostu Thomas Huxley bu zor zamanlarda evrim savunucusudur.

    Piskopos Wilberforce ile girdiği tartışma unutulmazlar arasındaki yerini çoktan almıştır. Huxley’e bilimsel düzlemde yanıt veremeyen piskoposa düşen Huxley’i maymunla özdşeleştirmek ve böylelikle aşağılamak düşmüştür. Huxley’in yanıtı oldukça çarpıcıdır : “Sizin gibi bir kalın kafalının akrabası olacağıma, maymunların soyundan olmayı tercih ederim!” diyecek kadar da özgüvenlidir.

    Habere konu iğrenç durum Huxley’in piskoposla olan diyaloğunu çağrıştırdı bana her nedense! Aradan geçen birbuçuk yüzyıla karşın kalın kafalılığın var gücüyle ayakta kalmayı sürdürmesi; bununla da yetinmeyip tiksinti verici boyutlara erişmiş olması şaşırtıcıdır. Şaşırtıcı olduğu kadar da korkutucu, ürkütücü, ürpertici ve tiksinti vericidir!

    Aslına bakarsanız sayısız (olumsuz) sıfatla nitelenebilecek bu durum bugünün sözde uygar dünyasının utanç kaynağıdır! Soydaşımız insanın sergilediği kepazeliğin akrabamız maymunlar dünyasında bile söz konusu olamayacağını ileri sürsem çok mu iddialı bir saptama yapmış olurum? Hiç olmazsa bizden beter değillerdir!

    Ceyhun BALCI, 03.02.2013

  • MONROVİA’DAN…

    MONROVİA’DAN…

    LİBERYA

    Başkent : Monrovia

    Nüfus     : 4 milyon

    Yüzölçümü : 111.369 km2

    Resmi dil : İngilizce

    Kişi başına düşen ulusal gelir : 456 $

    Kuruluş : 1822 (Amerikan Sömürgecilik Derneği)

    Bağımsızlık : 1847

    Bir gazete haberine göre İBB Kadir TOPBAŞ Liberya’ya gitmişken, başkent Monrovia’da garipleri sevindirmiş. http://www.hurriyet.com.tr/planet/22489764.asp

    İki çöp kamyonu bir de vidanjör armağan etmiş gereksinim içindeki kara derili insancıklara. Deyim yerindeyse zil takıp oynamışlar! Tamtam çalarak kendilerinden geçmişler. Afrika açılımı tam gaz sürüyor anlaşılan! Yeni imparatorluk heveslerinin çöp kamyonu armağan etmekle canlandırılamayacağını birileri seslendirmeli. Bakınız Çin’e! Stadyum ve başkaca sosyal yardımlarını gerçek yatırımlarla destekliyor. Fabrika yaparak, balık vermek yerine balık tutmayı öğretmiş oluyor. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer örneği! Türkiye kendi üretim araçlarını satıp, savalı yıllar oldu dolayısı ile bu bağlamda vereceği bir şey yoktur.

    Son Mali saldırısı ve dolayısı ile sorunun Cezayir’e sıçratılma çabaları Çin’in kara kıtadaki girişimlerine bir karşılık olarak da görülmeli!

    Afrika’ya yıllar boyunca kan, gözyaşı ve acı getirenler sömürgeciliği öyle bir noktaya taşımışlar ki; “kesilecek hayvanın kasabın bıçağını yalaması” gibi, Liberya’nın başkentine adlarını bile vermişler. Monrovia’nın adı eski ABD Başkanı Monroe’nun adını taşıyor. Yeryüzünde eski ABD başkanlarının adını taşıyan iki başkentten birisi.

    Liberya sayısız milliyetin millet oluşturamadığı özgürlüğün yalnızca adına yansıyabildiği bir ülke. Kauçuk ve demir cevheri zenginliğine karşın birkaç çöp kamyonu için tamtam çalacak kadar da yoksul!

    Liberya, 19. yüzyılda ABD’de özgürlüğüne kavuşan kölelerin köklerine döndüğü topraklar olarak biliniyor. Özgürlük anlamına gelen adının da kaynağı bu Ameriko-Liberya dönüş(üm)ü. Belli ki bu geri dönüş aslında sömürgecinin kara kıtaya giriş kapısına dönüşmüş. Özgülük ülkesinin başkentine kendi başkanlarının adını vermelerinden belli!

    Dünyada ve özellikle Afrika’da yeni bir dünya kurma konusunda kıyasıya yarış var. Sömürgeciler zemin ve güç yitirirken; dünyanın güç merkezi olmaya hızla yol alan başta Çin olmak üzere Doğu akıllı adımlarla konumlarını güçlendiriyor. Finansal ekonomi, yeniden üretici ekonomiye dönüşme yolundayken; elinde üretme gücü olanların öndelik kazanması da son derece doğal.

    İki tane çöp kamyonu rüşvetiyle, dindaşlık masalıyla yer edinmek hiç kolay değil. O kamyonlar eskidiğinde ne yapacaksınız? Yenisini gönderebilecek misiniz? Ekonominiz sadaka döngüsünü çevirmeye yetecek mi?

    Balık tutmayı öğreterek kalıcılaşabilirsiniz! Balık vererek ancak tamtam çaldırırsınız!

    Ceyhun BALCI, 31.01.2013