cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • KENT İÇİ HIZ SINIRI ARTIRILACAKMIŞ!

     

    ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) – Emniyet Genel Müdürlüğü, şehir içinde hız sınırının artırılmasına olanak sağlayacak düzenleme yaptı. Düzenlemenin yürürlüğe girmesinden sonra UKOME veya il trafik komisyonlarınca karar alınması halinde yerleşim yeri içindeki bölünmüş yollarda hız sınırı 80 kilometreye çıkarılabilecek. (Cumhuriyet, 02.03.2013)

     

    “Daha ileriye, daha yükseğe, daha hızlı” atletizmin bilinen üçlemesi. Bu anlayışın yaşamın her alanında geçerli olmadığı kesindir.  “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine!” özdeyişi düştü nedense aklıma.  Başımız sıkışınca başka ülkeleri örnek alan bizdeki kimi uyanıklara yabancıları örnek vermek geldi içimden.

     

    Yalnız Avrupa’nın değil dünyanın da en yaşanabilir kenti sıralamasında birincilik için Zürih’le çekişen Viyana’ya bakalım! Viyana’da hemen tüm düzenlemeler insan ve toplum odaklı. Kentin kalbi sayılan eski kent merkezinde taşıtların değil 80 km hızla gitmesi oralarda bulunması bile istenmez. Yasaklama yoksa da taşıtların buralara gelmekten caydırılması için gereken her türlü düzenleme yapılmıştır. Örneğin, 4 önemli müzeyi barındıran müzeler bölgesinde araç park etmek ancak müze ziyaretçisiyseniz olanaklıdır. Müzeyi gezmeksizin otoparktan yararlanmanız için şişkin cüzdanlı olmanız gerekir. Tarihi kent merkezindeki yollar olabildiğince dar ve taşıtların hızlı ilerlemesinden çok yayaların rahatı gözetilerek tasarlanmıştır.

     

    Yaklaşık yarım yüzyıldır Küçük Amerika olma hevesiyle yanıp tutuştuğumuza göre bir de Atlantik’in karşı kıyısına uzanalım!

     

    New York’ta da Manhattan’a özel aracınızla gelmeyi düşünmek için ya çok varsıl ya da aklınızdan zorunuzun olması gerekir. Komünist değillerse de bu en büyük Amerikan kentinde taşıtların değil insanların taşınması öncelendiği için tüm kitlesel ulaşım etkinlikleri yerin altındadır. Manhattan’da 80 km hızla araç kullanmak da söz konusu değildir.

     

    ABD’nin batı kıyısındaki Kaliforniya eyaletinde ise otoyollarda içinde 3’ten az yolcu bulunan binek otolarına sol şeridin kullanımı yasaklanmıştır. Yasağı çiğnemek cezalandırılma nedenidir.

     

    Bizdeki kent içi hız artırımına dönecek olursak eğer; hız sınırı daha düşükken bile sayısız kaza ve olumsuzluk yaşanınca suçu magandalıkta arardık. Anlaşılan ülkeyi yönetenler son kararlarıyla bu suça ortak olma kararına varmışlardır.

     

    Seksen kilometreye çıkartılmış kent içi hız sınırına 5 (beş) TL’ye otopark olanağı ve geniş yolları eklediğinizde sizin de içinizden gelmez mi otomobilinize binip soluğu kentin kalbinde almak!

     

    Yönetenlerimizin ayağının suya ermesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elden!

     

    Ceyhun BALCI, 02.03.2013

  • YANLIŞLIK MI?

    YANLIŞLIK MI?

  • CUMARTESİ

    YAZILARI

    ATAOL BEHRAMOĞLU

     

    Binbaşı Mustafa Kemal…

     

    ”Aydınlık” dergisinin 28 Haziran 1998 tarihli sayısında iki belge yayımlandı. Belgeler daha önce Askeri Tarih Dergisi’nin Mart 1997 tarihli 3. sayısında yayımlanmış. Askeri Tarih Dergisi, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATASE) Başkanlığı’nca 1996 Mart’ından beri yayımlanıyor. Söz konusu belgeler, iki telgraf. İlki 25 Mart 1913’te Başkumandan Vekili Ahmet İzzet imzasıyla o sırada Çanakkale Boğazı Mürettep Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanı olan Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal ‘e gönderilmiş. 26 Mart tarihini taşıyan ikinci belge, Binbaşı Mustafa Kemal’in kendi el yazısı ve imzasıyla bu telgrafa yanıtı… Başkomutan Vekili’nin telgrafında (bugünün Türkçesiyle) şöyle deniyor: ”Çanakkale Boğazı Mürettep Kuvvetler Komutanlığı’na: Osmanlı askerlerine din (cihat) uğrunda savaşmanın iyilik ve erdemleri hakkında dini öğütler ve nasihatlarda bulunmak üzere Şeyhülislam katından seçilecek bilginlerden birkaç kişinin buraya gönderileceği Harbiye Nezareti’nden bildirildiğinden oraya birkaç kişinin öğüt ve nasihat etmek üzere gönderilmesi hakkında yüksek düşüncelerinin bildirilmesi temenni olunur.” Bir gün sonranın tarihini taşıyan M. Kemal imzalı yanıt ise şöyle: ”Başkomutanlık Vekâletine: Osmanlı askerlerine her bakımdan subay ve komutanlarınca ve burada bulunan alay müftüsü tarafından öğüt ve nasihatlar edilmekte ve başka türlü yapılacak öğütlerin daha ziyade faideler getireceği sanılmamaktadır. Aksine bu girişimler düşman gözünde Ordu moralinin düşme derecesini yaymaya ve hükümet tedbirlerinin pek acınacak hususlarla sınırlı kalışını ispata sebep teşkil edeceği kanısında bulunduğumu arzederim.”

    ****

    Askeri Tarih Dergisi’nde (ve Aydınlık’ta) ”üzerinde ibretle durulması bakımından hiçbir yorum yapılmadan” yayımlanan bu iki telgraf, birbirine taban tabana zıt iki dünya görüşünün, iki ahlakın ve iki üslubun belgeleri olarak gerçekten de ibret verici…

    Ahmet İzzet Paşa’nın telgrafı bir ”acz” in ve ”idarei maslahat” çılığın belgesi… Osmanlı Paşası, bağlı olduğu siyasetin ve ahlakın gereğini yapıyor. Bu siyaset ve ahlakın Balkan Savaşı’nda yaşanan bozgun sonrasında dua, öğüt ve nasihattan başka önereceği bir şey zaten kalmamıştır…

    Binbaşı Mustafa Kemal’in yanıtında ise onun sonraki yıllarda daha da seçkinleşecek çeliksi üslubu duyumsanıyor… Bu, zihninde yeni bir dünya taşıyan yeni bir insanın, yeni bir ahlakın üslubudur…

    ****

    Binbaşı Mustafa Kemal’in birkaç cümlelik yanıtında, doğaüstü güçlere, yazgıya boyun eğiş yerine, akla, insanca olana, insanın gücüne güven duyumsanıyor… Din (cihat) uğruna savaş gibi sınırlı, bulanık, geleceksiz bir hedef yerine, aklı, ”insan merkezli” bir dünyayı savunan insanın aydınlığı, kararlılığı görülüyor… Çeliksi üslubuyla Binbaşı Mustafa Kemal, Başkomutanlığa askerlik dersi vermekten, hükümete acı eleştirisini yöneltmekten de geri kalmıyor…

    ****

    1913’te 32 yaşındaki Binbaşı Mustafa Kemal’in başkomutanlığa yanıtındaki akıl, cesaret, açıksözlülük, kararlılık, çağdaşlık, sonraki yılların büyük komutan ve devlet adamının özellikleri olarak şaşırtıcı görünmeyebilir… Şaşırtıcı ve kaygı verici olan, bugünün Türkiyesi’nde gericilikle mücadelede korkak, kararsız davranan ya da demokrat olmanın, aydın olmanın koşulunu gericilikle uzlaşmada gören sözde aydınların Binbaşı Mustafa Kemal’in erdemlerinden, bilincinden böylesine yoksun oluşlarıdır…

  • DARBE Mİ DEVRİM Mİ?

    28 ŞUBAT, 12 EYLÜL, 27 MAYIS, 12 MART, 1876, 1908

     

    Bugün 28 Şubat ! Birkaç yıldır 28 Şubat arama, sorgulama ve tutuklama ile anılır oldu! Günümüzde darbe-üniforma-demokrasi metaforu üzerinden yürütülen toplum mühendisliği çalışmaları sonucunda “darbecilerin hak ettikleri cezayı buluyor oluşları” toplumsal kabulün önde gelen kolaylaştırıcısı oldu. Devrim sözcüğünden korku ise üst düzeyde! Günümüzde “devrim” yapmak için halkın onayının alınması gerektiğini kafalara kazıma çabası öne çıkıyor. Bir devrimin önderi ortaya çıkacak! Ey ahali! “Devrim yapacağız, onaylıyor musunuz?” diye soracak! Oy sayımı sonrasında kabul edilirse ertesi sabah elbirliğiyle devrim yapılacak! Bu satırları okurken gülümsediğinizin farkındayım!

    1876’dan başlayarak 1908’i, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ve son olarak 28 Şubat’ı nasıl değerlendirmeli? Nereye koymalı? Geçenlerde patronu Türkiye’nin en varsıl kişisi de olan bir aylık tarih dergisinde 1876 ve 1908’in de bu coğrafyanın öncü darbeleri olduğuna vurgu yapan bir yazı okuyunca hiç de şaşırdığımı söyleyemem! Bir an için koşullanmalardan sıyrılıp bir hareketin devrim mi yoksa darbe mi olduğunu anlamayı denemek gerek! O hareket toplumsal ve siyasal durumu nasıl etkilemiştir? Bundan yarım yüzyıl önce yapılmış olan ve bugün de mumla aranan 1961 anayasası 27 Mayıs ürünüyse o harekete darbe mi yoksa devrim nitelemesi mi yakışır?

    Bol gelen 1961 anayasasını daraltan 12 Mart yarattığı sonuçlar bakımından darbe-devrim ikilisinden hangisini hak eder?  

    Yalnızca siyasal değil toplumsal ve ekonomik sonuçlarıyla da Türk insanını ortaçağ karanlığına götüren 12 Eylül’ün darbe olduğu konusunda ikileme düşülebilir mi?

    28 Şubat da bu yöntemle irdelenmeli! Öncesi, sonrası bir yana bırakılarak olguların basmakalıp ölçütler kantarına çıkartılması, üniforma gibi bir ayrıntı üzerinden irdeleme yapılması açıklanmaya muhtaç yöntem hataları olarak göstermektedir kendisini. 28 Şubat hangi koşullar altında yaşandı? Ülke nereye sürüklenmekteydi? Sonrasında hangi düzleme sokulmuş oldu?

    Asker yaparsa darbe, sivil yaparsa demokrasi önyargısı bir yana bırakılmalıdır!

    Sözü dünyadan, hem de Avrupa anakarasından bir örnekle bağlayalım! 25 Nisan 1974 Karanfil Devrimi’ni anımsayalım! Yaklaşık kırk yıl önce Portekiz’de yaşama geçen devrimin askerlerce gerçekleştirildiğini unutmayalım! O askerler değil miydi yıllar boyu süren diktatörlük rejiminin silahlı gücü? O askerler değil miydi faşist dönemlerde çekilen acılara yol açan uygulamaların kolluk gücü? Hem 25 Nisan günü hem de aradan geçen yıllardan sonra Portekiz’de Karanfil Devrimi’ni gerçekleştiren askerleri eleştiren, üzerlerinde üniforma olduğu için 25 Nisan’ı devrim olarak adlandırmaktan kaçınan budalaya rastladınız mı?

    Sırf yapanlar üzerlerinde üniforma taşıdıkları için devrimlerini darbe olarak yaftalama budalalığı da bizlere özgü oldu ya…

    Utanalım, o da yetmez kafamızı taşlara vuralım!

    Ceyhun BALCI, 28.02.2013

     

  • KOMÜNİST MANİFESTO

    ÜZERİNDEN ÇATIŞMA

    Darwin yasağını kanıksamıştık! Bilimin bütünüyle geçimsizliği olsa da: bağnazlığın hiç kabullenemeyeceği bilimsel gerçek “Evrim”di! Onu kabul edecek olsa varlığının anlamı kalmazdı!

    Demokrasinin geliştiği, özgürlüklerin genişlediği günümüzde Komünist Manifesto’nun başına gelen pek çok kişiyi şaşırtmış olabilir. Özellikle de “yetmez ama evetçi” takımıyla “Kürt sorunu çözülüyor” diyerek sevindirik olanları! Elbette, derinlik sarhoşluğu içinde değillerse!

    Öğrencilerine Komünist Manifesto üzerine çalışma yaptıran bir akademisyen soruşturuluyor. Hem de 2013 yılında! Türkiye’de!

    Komünist Manifesto gibi insanlığa mal olmuş evrensel bir belgenin soruşturma gerekçesi olması ister istemez zihinlerimizde sayısız soruya yol açmış oluyor.

    Sırada kim ya da hangi olgu var?

    Bu gidişle Magna Karta’ya, Fransız Devrimi’ne, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne de sıra gelir mi? Komünist Manifesto sorgulandığına göre Ekim Devrimi ve Mao’nun Büyük Yürüyüşü de kendisini kurtaramayacaktır bu tutumdan!

    Çok da uzağa gitmeye gerek yok!

    Atatürk’ün “Söylev”i dava dosyalarındaki yerini almadı mı?

    Her şey bir yana bu son örnek de tüm açıklığıyla göstermiyor mu? Genelde dünyada, özelde Türkiye’de yaşananların karanlık-aydınlık çatışması olduğunu! Komünist Manifesto üzerinden soruşturulan akademisyenimizin başına bir şey gelme olasılığı yok gibidir! Ama, bu durumun ciddi bir toplumsal tepki yaratması gereği çok daha önemlidir! Asıl bu tepki oluşmazsa üzülelim!

    Ceyhun BALCI, 27.02.2013

  • İKİ OLAY, BİR DERS!

    İKİ OLAY BİR DERS

     

    Bugünlerde yaşanmakta olan iki olay yapay gündemleri ve kalıplaşmış eksenleri  temelinden sarsıyor!

     

    Olay 1 :

     

    Türkiye’ye getirildiği günlerde “süt dökmüş kedi gibi” olan eli kanlı katilin kapısında ziyaretçi kuyrukları oluştu. Son olarak BDP adına kimlerin İmralı’ya gideceği günlerce tartışma konusu edildi! Öyle ki, bu vatandaşımıza Anayasa yazdırıldığı gerçeği bir tokat gibi patladı suratımızda! Başta bu eli kanlı katil olmak üzere kapısını aşındıranların önemli bölümü “solcu” yaftası taşımakta üzerlerinde! MİT görevlilerini ayrı tutuyorum!

     

    Olay 2 :

     

    Türkiye’de emekçiler bir  hak savaşımı içindeler. Izmir’deki BMC işçileri Ankara’da hükümetin, İstanbul’da da patronun kapısına dayanmış durumdalar! Duyan var mı? Gelişmiş demokrasimizin medya organları bu direnişe kör, sağır ve dilsiz! Bu eylemi gerçekleştirenler de ortanın sağında bir duruş gösteren işçi sendikamızın üyeleri.

     

    Birinci olaya dönersek, solcu dostlarımız eli kanlı teröristin kapısında barış dilenciliği yapmaktalar! Ama, daha da kötüsü bu anlı şanlı solcuların emperyal güçlerin ülkelerin kurgularına destekçi olmaları!

     

    Sağcı çizgisi ile bilinen sendikanın üyesi emekçiler yurttaşı oldukları ülkenin bayrakları ve Atatürk posterleriyle verdikleri antiemperyalist emek mücadelesinin ilk olaydaki payandalıkla ilintilendirmek gerekir!

     

    Pek çok kez söylenen, tartışılan ama bir türlü farkındalık yaratılamayan bir durumu saptayalım!

     

    Medyasıyla, toplum mühendisliği aygıtlarıyla Türkiye’de eli kanlı katillerle pazarlık yapılmasını aklamaya çalışanların siyasi kimliğine bakın! Diğer taraftan, görülmeyen, duyulmayan ve konuşulmayan direngen emekçilerin vatanları için canlarını dişlerine taktıklarına bakın!

     

    Artık şunu bir kenara yazalım! Türkiye’de içinden geçilen zorlu günlerde sağcı-solcu ayrımı yerine millici-gayri millici eksenini öne çıkartılmalı!

     

    Bu yapılmadıkça kafa karışıklığı ve önünü görmezlik varlığını sürdürecek! Eli kanlı katile kuryelik barışseverlik olarak kutsanırken; gerçek anlamda hak ve emek mücadelesi verenlere karşı “üç maymun” oyunu sürdürülecek!

     

    Ceyhun BALCI, 26.02.2013

  • EKMEK VE SAMAN

    SAMAN VE EKMEK

     

    Ne ilgisi var diyeceklere öğüdüm var! Sabırlı olun! Son günlerde hacısıyla, hocasıyla pek çoğumuz ekmeğe odaklandık! Başbakan’dan diyet önerileriyle tanınan Karatay hocamıza kadar sayısız kişi bu işe kafa yormakta! Karatay hocamız yapması gerektiği gibi “tam buğday ekmeği” konusuna destek olmuş!  Unuttukları bir şey var gibi geldi bana!

     

    Konuya es verip bugünkü tanıklığımı aktarayım!

     

    Öğle saatlerinde çoktandır yapmadığım bir şey yaptım. Menemen dönüşü (23.02.2013) İZBAN’dan Karşıyaka istasyonunda indim. Karşıyaka Çarşısı yoluyla vapur iskelesine vardım. Konak vapuru Sandra II adını taşıyan ama bandrasını anlayamadığım bir gemiyi teğet geçti. Gemi körfezde demirli olduğuna göre yük indirme sırasındaydı. Naylonlara sarılı olsa da yükünün saman olduğunu anlamam güç olmadı! Geçtiğimiz günlerde basına yansıdığı için de bildiğim bir gerçeği göz tanıklığımla doğrulamış oldum!

     

    TÜRKİYE SAMAN DIŞALIMI YAPMAKTADIR!

     

    Saman dışalımı yapmak ülkenin yeterince tahıl üretmediğinin göstergesidir! Diğer olasılık ise hayvancılığımızın tarımsal üretimimizi geride bırakmış olmasıdır.  Sayılar bu olasılığı doğrulamıyor ne yazık ki! Şimdiki milletvekili, önceki Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın kaynaklı bilgilere göre Türkiye’de 1980’de 16.5 milyon olan sığır sayısı 2010’da 10.5 milyona; 50 milyon olan koyun sayısı ise 23 milyona düşmüştür. Aynı süreçte keçi varlığının 2/3’ü yitirilmiştir. http://gundem.bugun.com.tr/turkiye-de-hayvan-sayisi-azaliyor-119768-haberi.aspx

     

    Özetle, hayvan varlığı da artmadığına göre saman dışalımı tahıl üretiminin de yetersizleşmesi anlamına gelmektedir.

     

    Bir hekim olarak tarım yetkinlik alanımda değil ama ilgi alanımdadır! Özetlenen bilgiler ışığında “tam buğday ekmeği” öncülüğü ve alkışçılığı yapanlara şu soruyu sorma hakkı görüyorum kendimde!

     

    Hanımefendiler, beyefendiler!

     

    Yönettiğiniz ya da yurttaşı olduğunuz ülkede önemli besin kaynağınız olan hayvanları besleyecek saman için dışa bağımlıysanız eğer; öncelikle bu sorunu çözmelisiniz! Hayvanını doyurmak için dışa bağımlı olan bir ülkenin insanını doyurması ve o insanına sağlıklı besin üretmesi nasıl söz konusu olabilecektir?

     

    Ceyhun BALCI, 23.02.2013

  • Türk, Türkiye, Türkçe

    Ataol Behramoğlu, 23.02.2013, Cumhuriyet

    Tayyip Erdoğan çoğu kez yaptığı gibi son günlerde milliyetçilik üzerine söyledikleriyle de toplumun karşısına bir laf bulamacıyla çıkmış oldu.

    Bu laf kalabalığı içinde ne söylemeye çalıştığını elden geldiğince iyi niyetle anlamaya çalışırsak, özetle, etnik milliyetçiliğe (ırkçlığa) karşı olduğu sonucunu çıkarıyoruz.

    Ulus devletler döneminde özellikle doğru, doğal bir şeydir bu.

    Fakat Başbakan burada durmayarak; “Kimse karşıma Kürt olarak da Türk olarak da çıkmasın” diye devam ediyor.

    Yine iyi niyetle yorumlarsak, bununla da kimse kendini öncelikle etnik aidiyetiyle tanımlamasın demek istiyor.

    İlk bakışta pek hoş görünmekle birlikte, tam da burada, birkaç noktaya açıklık getirmemiz gerekiyor…

    ***

    Bunlardan biri, Tayyip Erdoğan ve benzerlerinin, etnik aidiyet kavramına karşı çıkarken dinsel (ve mezhepsel) aidiyet olgusunu öne çıkarmalarıdır.

    Mezhep savaşlarının mezbahasına dönmüş Ortadoğu’da ve genel olarak İslam coğrafyasında, laik bir ulus devlet olma yönünde çok önemli yol almış ülkemizde, ırk ayrımcılığının reddedilip dinciliğin (ve mezhepçiliğin) baş tacı edilmesi, en az onun kadar geri, bilim dışı, en az onun kadar büyük yıkımlara yol açmış, açmakta ve açacak olan bir başka felaketin kapısını çalmaktır.

    ***

    İkinci nokta, Türkiye ulus devleti içinde Kürt etnik aidiyetçiliğinin giderek daha yüksek sesle dile getirilmekte oluşudur. Türkiye’de bir Kürdistan oluşturma ve onun da ötesinde birleşik bir Kürdistan yaratma hedefinin öncelikli düşünsel temeli etnik aidiyet kavramı değilse nedir?

    Kürt ya da Türk ya da başka uluslardan Kürdistan ideolog, politikacı ve yandaşlarının, ulus devlet olmanın ulusal ekonomi ve dil başta olmak üzere temel koşulları üzerinde kafa yormaktan çok, bilinen dış desteklere de güvenerek işi oldubittiye getirmek eğiliminde olduklarını düşünüyorum.

    ***

    Bu yazıda altını çizmek istediğim ve açıklık kazanmasını istediğim asıl sorun ise Türkiye Başbakanı’nın, daha öncelerde de dile getirmiş olduğu gibi “Türk” sözünü etnik bir aidiyetin adı olarak ve sadece bu anlamıyla görmekte oluşudur.

    “Türk” sözcüğü ulusal bir aidiyetin değil de sadece etnik bir aidiyetin adıysa ve bu iddiada bulunan kişi herhangi biri değil de ülkenin başbakanıysa, ona kendini bu etnik aidiyetten sayıp saymadığını sorma hakkımız olacaktır.

    Erdoğan bu soruyu dürüstçe, açıkça yanıtlamalıdır.

    Türk’üm diyorsa, tartışmamızı daha ileri bir alana, “Türk” kavramının Türkiye gerçekliğinde neden daha çok ulusal aidiyetin adı olduğu konusuna doğru geliştiririz…

    Değilim diyorsa, bunu kuşkusuz ki saygıyla karşılar, fakat o zaman da kendisine şu soruları yöneltiriz:

    “Öyleyse, sadece bir etnik aidiyetin adı neden bütün bir ülkenin adı olsun? Siz ülkemize Türkiye denilmesini gerçekten benimsiyor musunuz? Benimsiyorsanız, bu bir tutarsızlık değil mi? Benimsemiyorsanız, neden dile getirmiyorsunuz? Henüz zamanı gelmediğini düşündüğünüzden mi?..”

    Tayyip Erdoğan’ın kendini hangi etnik aidiyetten saydığı umurumda değil. Fakat ülkemizin adı konusundaki düşüncesini dürüstçe açıklamalıdır…

    ***

    Ve son olarak, Türkçe…

    Türklük sadece bir etnik aidiyetin adıysa, Türkçe de bu aidiyetin sınırları gerisine çekilmek zorunda değil midir?

    Buna bağlı olarak da bu ülkede ne kadar etnik aidiyet varsa ya da olduğu düşünülüyorsa o kadar sayıda anadilinde eğitim hakkı olmalı, böylece de Anadolu ve Trakya coğrafyasında ayrı ulus devletler oluşturmanın yolu açılmalıdır…

    Bu son söylediklerim bugün belki kuruntu gibi görünebilir…

    Fakat teslimiyetçi akılla değil de ileriye dönük irdeleyici akılla düşünülürse, pek de öyle olmadığı görülecektir…

  • VATANDAŞA MEKTUP

    KÜRT-İSLAM SENTEZİ

    Bundan böyle başlıktaki kavrama alışmak gerekecek! Çok da yabancı değil bizlere! İki harfin yerini değiştirince “Türk-İslam Sentezi”nden yenisine geçmek olanaklı. Kanada’daki hahambaşı çok haklıydı. Ergenekon için bu proje tamamlandı demişti. Dediği gibi “Türk-İslam Sentezi” de işlevini tamamladı. Ülkeyi 12 Eylül’e taşımada başarılı oldu! Elbette yalnız değildi, kanlı bıçaklı olduğu karşıtları da kendilerince çok kutsal gerekçelerle katkı koymuştu bu sürecin gelişimine.

    Önce Sinop’ta sonra da Samsun’da BDP’lilere gösterilen tepkiler üzerine ayrı yazılar yazmak olası. Ancak, çok da gerekli değil gibi görünüyor. Öncelikle, bu topraklarda herkesin her düşünceye sahip olma ve bu düşünceyi paylaşma hakkı yok mu? Bir taraftan eli kanlı katilbaşı ile barış(!) görüşmesine girişilip ve bu saçmalık hak ettiği tepkiyi görmezken; diğer yanda bir topluluğa ait otomobillere bayrak kuşanıp, uçan tekmelerle saldırmak da neyin nesi oluyor? Olsa olsa bilinçsizlik ve zavallılık göstergesidir yaşananlar.

    Terörist başıyla devlet düzeyinde sürdürülen ilişkiyi “öv” (ya da en azından sessiz kal) öte yanda BDP’liyi “döv”. İşte bu olmaz! Olsa da kabul edilemez!

    Umarsızlığı bedenine denetlenemez davranışlar olarak yansıyan ey sevgili vatandaşım!

    Kendini güncellemen gerekiyor! Geçmişte içinde yer aldığın “Türk-İslâm Sentezi”nin son kullanma tarihi hahambaşının söylediği gibi dolmuş durumda. Aynı model artık “Kürt-İslâm Sentezi” adı altında kullanıma sunuldu. Buna gözle görülür tek bir karşı çıkışın olmayacak ve sonra birkaç BDP’liyi gözüne kestirip kabul edilemez şekilde saldıracaksın! İşe bu yakışık almadı!

    BDP’lilerin dediğini başkaları söyleyince kuzu kuzu dinleyip,avuçların patlayıncaya dek alkışlayıp; o görüşleri asıl sahipleri dillendirince delilenmek de neyin nesi oluyor?

    Sevgili vatandaşım! Uzun soluklu düşünmek, sürdürülebilir tepkiler oluşturmak ve mantıklı davranmak daha doğru değil mi? Bugün, yarın tekmeleyecek otomobil bulabilirsin! Yarın onu da bulamazsan ne yapacaksın?

    Ya başka bir çok şey gibi Kürt-İslam Sentezi’ne de alışacaksın! Ya da, aklını başına devşirip bu işlerin kaynağına yöneleceksin! Tepkini ayrım gözetmeden bu dili konuşan herkese yönelteceksin!

    Elbette bedenini değil aklını kullanarak!…

    Ceyhun BALCI, 20.02.2013

     

    Not : Kürt-İslam Sentezi ile başladık! Vatandaşa mektupla bitirdik.

  • KOPERNİK’E SAYGIYLA…

     

    Bugün ünlü matematikçi ve gökbilimci Nikolaus Kopernik’in 540. doğum yıldönümüydü. Kendisini saygıyla selamlamak görevini yerine getiriyorum. Rönesans’ın simge adlarından, öncü bilimsel devrimcilerden birisidir. Kendisi ortaya koyana değin güneş merkezli evren kuramından söz edilmiş olsa bile insanlık bundan haberdar olmamıştı. Bugün için yazmak kolay! Beş yüz kırk yıl öncesine gidelim!

     

    Dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğuna değilse de; dünya merkezli bir evrene inanıldığı günlerden söz ediyoruz. İsa Mesih’in buyruğuyla güneşin sabit durduğu inancı bu saçmalığın üzerine tüy dikmekteydi. Dahası din ve onunla bağlantılı inançlar önde gelen yönetsel aygıtlardı. Din devletleri çağında egemenlerin bu aygıttan vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. O nedenle Giordano Bruno’yu kent meydanında yakmaktan, Galile’yi düşüncelerinden vazgeçmemesi durumundan yaşamdan kopartmakla tehdit etmekten geri durmamışlardı.

     

    Kopernik din kitabını anladıkları dile çevirme yürekliliği gösteren Martin Luther’den sonraki ikinci bilimsel devrimcidir. İlki din bağnazlığının temellerini sarsarken Kopernik evren algısını değiştirmiş ve yeryüzünün evrenin ayrıcalıklı öğesi olduğu düşüncesini yerle bir etmişti.

     

    Bilimsel Devrim zincirinin önemli son halkasını tamamlayan ise insanı ayrıcalıklı konumdan çıkartıp; sıradanlaştıran “Evrim Kuramı” ile Darwin olmuştu.

     

    Andığımız köşe taşlarıyla günümüz teknoljisinin temellerini atan Bilimsel Devrim anakronizmin boş inancın önüne geçebildi mi? Bu soruya, üzülerek, utanarak ve başımızı önümüze eğerek “hayır” diyoruz.

     

    Aklın ve bilimin şaha kalktığı dünyada tüm bunları başaran insan soyundan kimilerinin saçının telinde namus, suratındaki kıl demetinde hikmet aradığı da bir başka acı gerçek!

     

    Öncü Bilimsel Devrimci Kopernik’I saygıyla anarken; yattığı yerde rahat uyuyor mu diye soracak olursanız başımızı önümüze eğmekten başka bir şey gelmiyor elimizden!

     

     

    Ceyhun BALCI, 19.02.2013