• MILWAUKEE’DE BİRKAÇ SAAT

    Şikago Union Garı’ndan Milwaukee’ye giden Amtrak treniyle yola çıktığımda adını duymuşluğum ve Wisconsin eyaleti sınırları içinde Michigan Gölü kıyısındaki konumu dışında adı bile kulağa ilginç gelen bu kentle ilgili fazlaca bilgim olduğu söylenemezdi. Bir de ulusal basketbolcumuz Ersan İlyasova bu kentin NBA takımı Bucks’ın (Geyikler) oyuncusu olduğunu biliyordum.

    Şikago’da sayıları geometrik olarak azaldığı anlaşılan kitabevlerinden güçlükle eriştiğim birinden bulabildiğim bir harita ve bir de Milwaukee gezi kitabı elimdeki biricik kaynaklardı. Birbuçuk saatlik tren yolculuğu boyunca çevreyi mi kolaçan edecektim? Yoksa, ayak basacağım bu  kentle ilgili bilgilere mi sahip olmaya çalışacaktım? İkisini de yapmaya çalıştım.

    Yaklaşık yarım milyonluk Milwaukee’nin adı yerli dilinde suların birleştiği yer anlamına gelen “Mahn-a-waukee” ya da “Millioki” sözcüklerinden köken alıyormuş. Milwaukee’nin adını taşıyan Milwaukee ve Menomonee ırmaklarının birleşerek Y’nin alt bacağını oluşturup Michigan Gölü’ne dökülüşü Şikago’daki akarsu yapısına bire bir benzerlik gösteriyor.

    Wisconsin ABD’nin Ortabatı’sında en kuzeyde yer almakta. Aynı zamanda Büyük Göller bölgesi eyaleti. Eyaletler arasında yüzölçümü (170.000 km2 ) bakımından 26.; nüfus (5.687.000) açısından ise 20. sırada yer alıyor. Michigan Gölü ve eyaletiyle komşuluğu var. Güneyinde ise yola çıktığım Illinois eyaleti yer alıyor. Doğuda Minnesota, güneybatıda Iowa diğer komşuları.  Eyaletin başkenti ise Madison. ABD’de hemen tüm eyaletlerde başkent en büyük ve önemli kent değil. Tersine gölgede kalmış, fazlaca gelişememiş kentler başkent yapılarak  biraz olsun önlerinin açılması amaçlanıyor. Türkiye’de hemen her şeyi İstanbul’a taşımaya çabalayan budalalığın bu paylaştırıcı anlayıştan alması gereken dersler var.

    Milwaukee düşünsel geçmişiyle de dikkat çeken bir kent. Aydınlanma değerleriyle yoğurulmuş olan Alman göçmen çokluğu bu düşünsel geçmişin önde gelen öğesi sayılabilir. Bu bağlamda Milwaukee ABD’de sosyalizmin öne çıktığı bir kent olmuş. 1888’de Kuzey Amerika’da ilk kez bu kentte bir sosyalist belediye başkanı seçilmiş. Yine bu düşünsel birikimin “işsizlik sigortası” kavramının ortaya çıkmasında etkisi olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.

    Alçakgönüllü Milwaukee Garı’na indiğimde hiç olmazsa nereye yöneleceğimi bilmem iyi olurdu. Yolda dersime çalışmış olmam işimi kolaylaştırıyor.

    Zamanım sınırlı olduğu için hızlı davranmam gerekiyor. Trenden iner inmez kurguladığım rotayı yaşama geçirme isteği içindeyim. Soluma baktığımda dekoratif bir asma köprü görüyorum. Elimde harita. St Paul Caddesi’nden karşıya geçip 4. Cadde boyunca yürümeye başlıyorum. Çok gitmeden sağda Zeidler Parkı çarpıyor gözüme. Biraz ileride bir alışveriş merkezi. Sabahın erken saatlerinde henüz açılmadığı için ne önünde ne de içinde kimseler yok!

    Wisconsin Bulvarı’nı kesen köşede karşımda Federal Bina duruyor.  Düşüncemi değiştirip batıya yöneliyorum. Yolda sağlı sollu yerleşmiş kiliseler çekiyor dikkatimi. Çevreye göz atarken bir gökdelenin üzerindeki yazı kilise finans alanına da mı el atmış dedirtecek cinsten. Geniş bulvarı ikiye ayıran bölgedeki boşluk küçük bir meydan gibi düzenlenmiş.  George Washington heykeli ve Amerikan İç Savaşı’nı anımsatan anıtlar kondurulmuş. Bizdeki heykel düşmanlığı düşüyor aklıma birden. Herhalde dünyada bir tek bizlere yasak bizleri var eden değerleri yaşatmak ve yüceltmek.  Milwaukee Merkez Kütüphanesi’ni geride bırakarak bir yerleşkeye giriş yapıyorum. Marquette Üniversitesi. Duvarlarla çevrelenmiş bir yerleşke görünümü yok.  Başkaca yapılar da bulunmakla birlikte kentin bu bölümü Marquette Üniversitesi olarak gelişmiş. Fakülteler, barınma yerleri ve bir üniversitede yer alabilecek tüm birimler bulvar boyunca sıralanmış.

    Olabildiğince çok yer görmek için kuzeye yönelip Wisconsin Bulvarı’na koşut uzanan Wells Caddesi’ne geçiyorum. Milwaukee Halk Müzesi görkemli yapısıyla davetkâr bir görünüm sunuyor. Zamanım sınırlı olduğu için bu çağrıyı yanıtsız bırakmak durumunda kalıyorum. Wells Caddesi’ni Plankington Caddesi’ni kesene dek kat ediyorum. Tam da burada yerini daha önceden saptadığım bir kitabevine uğramaya niyetleniyorum. Karşıma çıkan manzara kitabevi iflaslarının Milwaukee’yi de vurmuş olduğunu koyuyor ortaya. Rönesans Kitabevi vitrinindeki kitap ve dergilerin toplanması zahmetine bile katlanılmadan kapıya kilit vurmuş belli ki. Düş kırıklığı ile karışık Milwaukee Irmağı’nın doğu yakasına geçmekten vazgeçip Kilbourn Caddesi yoluyla yeniden batıya yöneliyorum. İyi ki de böyle yapmışım. Kentin spor alanları ve Bradley Merkezi adıyla  konservatuarı da burada yer almaktaymış. İtfaiye önündeki bir heykel dikkatimi çekiyor. Heykel itfaiyeci botları, giysisi ve kaskından oluşuyor. Heykelin altındaki açıklamayı okuyunca görev başında yaşamını yitiren itfaiyecilere adandığını anlıyorum. Buradaki bir başka heykelin dört yüzünde Öldüler, ama unutulmadılar!” yazısını okuyorum. ABD’de itfaiyecilerin bizdeki şehitlere eşdeğer bir konum ve saygınlıkta olduklarını söylemem gerek.

    Milwaukee’de de kentin uygun olan her köşesine ya da boşluğuna heykeller ve başkaca sanat eserleri yerleştirilmiş. İşte onlardan biri…

    Yürümeyi sürdürürken Peder Marquette’in Kamp yeri yazan bir tabela çarpıyor gözüme. Buradaki üniversiteye adını veren Cizvit Misyoner Marquette yukarı Mississipi’ye gelen ilk yabancılar arasına adını yazdıranlardan. Kamp yeri parka dönüştürülmüş. Noel ağacı da eksik değil.

    Başka bir çok Amerikan kentinde olduğu gibi Milwaukee’de de eksik olmayan State Caddesi’nde doğuya yürüyüp 3. Cadde’ye ya da diğer adıyla Eski Dünya Caddesi’ne ulaşıyorum. Haritada bu yolun üzerinde kuzeydeki Historic King Drive bölgesini görünce yokuş yukarı kuzeye doğru ilerlemeye karar veriyorum. Caddelerin ıssızlığı ürkütücü. Sağlı sollu bira fabrikaları ilişiyor gözüme. Hemen hepsi terk edilmiş.

    Bira deyince biraz soluklanıp bu konuda bir şeyler söylemekte yarar var. Milwaukee’ye 1836’da gerçekleşen ilk kitlesel Avrupalı göçünün önemli bölümünü Almanlar oluşturmuş. 1880’e gelindiğinde kentin % 35’i ve kentteki yabancıların % 70’i Almanya doğumlu kişilerden oluşmaktaymış. Alman ve bira sözcüklerinin bir aradalığı kimseyi şaşırtmayacaktır. Milwaukee’nin Almanların yanı sıra Polonyalı, Hollandalı, Sırp, Hispanik, Afro-Amerikalı, İrlandalı başta olmak üzere 2000 nüfus sayımına göre 50’den fazla ulusa yerleşke olduğu anlaşılıyor.

    Bir zamanların (1950’ler) bira üreticisi Milwaukee’den günümüzde eser yok. O yıllarda ülkedeki bira üretiminin % 30’unu gerçekleştiren bu kentin ulusal pastadaki payı son yıllarda % 5’e gerilemiş.

    Biraz ileride tanıdık ada rastlıyorum bir okulun duvarında. Golda Meir Okulu.  Golda Meir 1969-1974 yılları arasında İsrail başbakanlığı yapmış  kadın siyasetçi. Başarılı öğrencileri eğitmesi ve onlara akademik başarının yolunu açmasıyla tanınmış olan bu okula Golda Meir adının verilmesinin nedeni Meir’in 1906-1912 yıllarında bu okulda öğrenci olmasıymış. “Yaşamım boyunca taşıdığım değerleri bu okulda edindim.” diyerek bu okulu onurlandırmış. Milwaukee’de yakınımızdan tanıdık bir ikona rastlamak ilginç oldu.

    Historic King Drive’a vardığımda ortalıkta tarihsel bir olguya rastlamadım. Gözüme ilişen Martin Luther King Jr heykeli bölgeye adını verdiğini de anlamamı sağlamış oldu. Heykelin altındaki şu anlamlı sözleri paylaşmadan geçemem.

     

    “Dünyanın her yerinde insanlar bedenleri için üç öğün yemek, zihinleri için eğitim ve kültür, ruhları için saygınlık, adalet ve eşitlik isteme yürekliliği göstermelidirler!”

    Dünyadaki güzellikler kadar kötülükler de insanın eseri. İnsan, isteyecek ki güzellikler egemen olsun dünyamıza. İnsan istemeyecek ki, kötülükler barınamasın bu güzel gezegende. İnsana düşen görev, insanda olması gereken sorumluluk bundan daha güzel ve hiç incitmeden başka nasıl söylenebilirdi?

    Irmağın karşı kıyısına, doğuya geçme zamanı gelmişti.İki katlı köprünün yayalar için ayrılmış olan katından karşıya geçer geçmez kendimi Tarihsel Brady Caddesi’nde buldum. Tarihsel Brady Caddesi ilk olarak Alman, Polonyalı ve İrlandalı göçmenlerin gelişiyle 1860’ta yereşime açılmış.  Bu eğilim 1930’a dek sürmüş. O tarihten sonra bölgede İtalyan egemenliği göstermiş kendisini. Belki de bu nedenle Milwaukee’nin Küçük İtalyası olarak anılmış. Tarihsel kavramı coğrafyaya göre değişkenlik gösteren bir olgu. Anadolu’da tarihsellik binyıllarla ölçülürken, ABD’de tarihsellik birkaç yüzyıl geriye ancak yürüyebiliyor. Her şeye karşın Tarihsel Brady Caddesi’nde olmak yerinde bir seçimdi. Sağlı sollu sıralanmış iki bilemediniz üç katlı eski evler yaklaşık bir kilometre boyunca korunmuştu. Zaman öğleye doğru ilerlerken insanlar da sokakları doldurmaya başlamıştı. Kentin Alman kökenleri buradaki bir kilisenin kapısında bir kez daha kendisini anımsatıyordu kendisini. Ünlü Alman gezgin Alexander Von Humboldt’un adı da burada yaşamakta. Buraya ilk gelen gezginlerin anısına mı bilemiyorum ama Fransa da unutulmamış. Balzac’ın adını taşıyan işyeri küçük bir örnek. Şimdilerde değilse de geçmişte bira kenti olan Milwaukee’ye Bira Dünyası’nı çok görmemek gerek. Cadde boyunca yürürken ara sokaları da es geçmemekte yarar var.

    Göle koşut uzanan Farwell Bulvarı boyunca güneye doğru yürümeye koyuldum. Kentin seçkinlerinin mesken tuttuğu bir bölgede olduğumu düşündüren görüntüler var. Son derece hoş mimarili ve göl manzaralı varsıl evlerinin sıra sıra dizildiği bir caddedeyim. Göle sıfır yapılaşma yok elbette. Bu bize özgü kötü bir alışkanlık. Gölün hemen kıyısında parklar var. Milwaukee Savaş Anıtı ve son derece ilginç tasarımıyla Milwaukee Sanat Müzesi’ni göl kıyısına yapmakta sakınca görmemişler. Buna karşılık falanca ya da filancanın villasını göremiyorsunuz gölün kıyısında.

    Bir şaire rastlıyorum yürürken. Robert Burns. (1759-1796) İskoç şairin bu heykelinin tıpkısından Kilmarnock’ta da olduğunu öğreniyorum. Önemli bir İskoç şair Robert Burns. Doğum günü olan 25 Ocak İskoçya’da resmi tatil. Burns Gecesi kutlamaları yapılmaktaymış her yıl 25 Ocak’ta. Bir elinde kalem diğerinde defter olan Milwaukee’deki bu heykeli İskoç kökenli tahıl tüccarı James Anderson Bryden tarafından armağan edilmiş çocukken yerleştiği bu kente.

    Kentin Juneau semtinde Juneau Parkı’ndan geçiyorum. Park adını kentin kurucusu Solomon Juneau’dan (1793-1856) alıyor. Juneau Fransız ana-babanın oğlu olarak Kanada’da dünyaya gelmiş. Kürk tüccarı, arazi spekülatörü  ve politikacı. Kuzeni Joseph Juneau da Alaska’da soyadını taşıyan kenti kurmuş. Kartvizitlerine “kent kuruculuğu” sıfatı eklense yeridir. Juneau Parkı buralara ilk gelenlerin anısına yapılmış gibi. Bir başka heykel Kaşif Leif’inki. Leif Erickson uzaklara bakarken eliyle gözlerine gölge yaparken betimlenmiş. Leif Erickson, bu kıtaya İS 1000 yılında İzlanda’dan yelken açarak ayak basmış. Kızıl Erik’in oğlu. Hyekelin özgün olanı Boston’da. Milwaukee’deki  replikası. Kristof Kolomb’dan 500 yıl önce yeni dünyaya gelinmiş olduğunu anlıyoruz. Yerleşip de kültür ve uygarlık kur(a)mamak Leif’in tarihe geçmesine engel olmuş denilebilir.

    Hava beklentimin ötesinde ılık. Hiç ummadığım şekilde terlemeye başlıyorum. Artık Farewell Bulvarı ile birleşen Prospect Bulvarı’ndayım. Milwaukee Sanat Müzesi’nin önünde Amerikalı sanatçı Mark di Suvero imzalı çelikten yapılmış “Çağrı” çekiyor ilgimi. Milwaukee Sanat Müzesi ünlü İspanyol mimar Santiago Calatrava tarafından tasarlanmış. Calatrava Atina Olimpiyat Oyunları Spor Kompleksi’nin de mimarıymış. İlgi çekici ve belleklerden silinmeyecek bir tasarım yaptığına kuşku yok. Sanat yapıtlarının ve müzelerin yoğunlaştığı bu noktada bir de Milwaukee Savaş Anıtı var. Savaşta yaşamlarını yitirenlere saygı sözleri içeren bir kitabesinin yanı sıra Abraham Lincoln’ü ayakta betimleyen bir heykel de konmuş. Kısa zaman aralığında iki Amerikan kentinde gördüğüm üçüncü Lincoln heykeli.

    Çocuk Müzesi’ni solumda bırakarak yeniden Wisconsin Bulvarı’na giriyorum. Bu kez doğu ucundan. Doğuya doğru yürüdükçe kentin kalbine yaklaştığımı fark ediyorum. Jefferson Caddesi’ne gelince yeniden kuzeye yönelip Katedral Alanı’na erişiyorum. Buradan batıya dönüp Kilbourn Bulvarı boyunca yürümeyi sürdürmeden önce burada yer alan plaketten yola çıkarak bir köle öyküsünü paylaşmak istiyorum. Joshua Glover, St Louis’den kaçmış bir köledir. Glover’ın peşine düşen sahibi Kaçak Köle Yasası’ndan yararlanarak Joshua’yı yargılatır ve tutuklatır. Bu plaket o zamanki mahkeme ve tutukevinin bulunduğu yeri belirlemiş olmaktadır. Sherman Booth önderliğindeki başkaldırı hareketi Glover’ın tutukevinden kaçırılmasını sağlar. Bu olay kölelik karşıtı hareketin yerleşikleşmesiyle sonuçlanır. Bu sürecin sonunda Wisconsin Kaçak Köle Yasası’nı anayasadışı sayan ilk eyalet olur. Kentin sosyalist geçmişine yaraşır bir başka durum deyip geçelim.

    Milwaukee’nin cadde ve bulvarları son derece geniş. Hem de önümüzdeki yarım yüzyıl boyunca bu kenti taşımaya yetecek kadar. Burada metro yok. Toplu taşıma aracı olarak otobüslere de çok rastladığımı söyleyemem. Kızılok Parkı’na vardığımda City Hall’u solumda bırakarak Water Caddesi’nden güneye dönüyorum. Burada Milwaukee Sanat Okulu önünde de bir başka heykel var.

    Milwaukee’deki yürüyüşüme saat 10’da başlamıştım. Biraz önbilgiyle ve epeyce de doğaçlamayla saat 14 sularında turumu tamamlıyorum. Milwaukee yürüyerek gezmeye son derece uygun bir kent. Bu anlamda butik bir kent dense yanlış olmaz.

    Irmağa koşut olarak ilerliyorum. St Paul Bulvarı’na vardığımda solda Milwaukee Halk Pazarı’nı görüyorum. İçeri girme kararımın yerinde olduğunu gördüğüm manzara doğruluyor. Şarküteri, kasap ve başkaca gıda maddelerinin yanı sıra bira, kahve ve diğer içkiler bu kapalı pazarda satılan başlıca tüketim maddeleri.

    Köprüden kentin batısına geçtikten sonra son görüş için yeniden Wisconsin Bulvarı’na geçiyorum. Yaklaşan tren saati nedeniyle adımlarımı sıklaştırıyorum.

    Milwaukee’de bir kaç saat böylelikle sona eriyor.

    Buraya kadar yansıtmaya çalıştıklarım bir kaç saatlik yürüyüşün bıraktığı izlenim olarak da algılanabilir! “ABD’nin diğer yerlerinde olduğu gibi tarihi sığ bu kentin sanatsal derinlik yaratarak ilgi çekici olmaya çalıştığını söyleyebilirim!”  Milwaukee belki de bu nedenle bir açık hava sanat müzesi görünümüne sahip olmuş bir kenttir.

    Bu gezide aksik bırakılmış yerler yok mu? Hiç olmaz mı? Hem de uzunca bir liste oluşur bu eksikler sıralansa. Örneğin, Harley Davidson ya da motosiklet tutkunu olsam her şeyin önüne Harley Davidson Müzesi’ni koyardım. Zaman kalmadığı ve biraz da ilgimi çekmediği için es geçmiş oldum. Yanı sıra Yahudi Müzesi, göl kıyısı turu gibi akılcı seçenekler de zamansızlıktan paylarına düşeni almış oluyorlar. Bir de Milwaukee Kent Müzesi’ni gezememiş olmayı önemli bir başka eksiklik olarak görüyorum.

    Bir de Milwaukee’de gurme seçeneklerinden söz etmediğimin farkına varıyorum. Kentin göç aldığı hemen tüm ulusların mutfağı burada kendisini gösteriyor. İrlanda, Alman, İtalyan, Polonya, Sırp ve elbette uzak doğu ve Hint mutfaklarından örnekler sunan lokantalar bulmanız hiç de güç değil. Hatta, göz attığım bir yerel gazetede birkaç masadan oluşan küçük bir mekânda Somali yemekleri servis eden bir lokantanın bile yeni açıldığını okuyorum.

    Bu kentte bir gece geçirecek olsaydım ve maç programı da uysaydı Ersan İlyasovalı bir Bucks maçı izlemek de ilginç olurdu diye hayıflanıyorum.

    Milwaukee’nin butik tren garında Şikago trenine binip de yerimi bulur bulmaz gözlerimin kapanmasına engel olamıyorum. Trendeki şakacı ve cana yakın gezici satıcı bile uykuma engel olamıyor.  Trenden indiğimde bir günlük aradan sonra kendimi Şikago’nun kalabalık ve telaşlı Loop’unda buluyorum…

    Ceyhun BALCI, 20.12.2012

  • DUVARDAKİ SİLAH

    Geçenlerde Türkiye’ye gelen Rusya Devlet Başkanı’nın ağzından dökülen şu sözler yeterince duyulabildi mi? “Duvardaki silah piyesin sonunda patlar!” Ünlü Rus yazar Çehov’dan alıntı bir aforizma olduğunu öğrendik. Bizimkilerin “Patriot füzeleri savunma için!”  sözüne verilmiş bir karşılıktı.

    Geçen hafta ABD’de yirmilik bir delikanlı da “duvardaki silahla” iki düzine insanın dünyasını değiştirdi.

    ABD halkının silah tutkusu sır değil. Üç yüz milyon nüfuslu ülkede halkın elinde 270 milyon dolayında silah bulunduğu kestiriliyor. Farklı deyişle 100 kişiye 88 silah düşüyor. http://haber.sol.org.tr/dunyadan/abdnin-sivil-ordusu-her-100-kisiye-88-silah-dusuyor-haberi-64322

    Buna benzer sayısız olay yaşamış olan ABD halkın silahlanmasına son verilmesi gereğini konuşur olmuş durumda. Başkan Obama “başarmalıyız” demekte. Yalnız o ülkedekileri değil tüm insanlığı derinden yaralayan bu acıklı olay nedeniyle Amerikan halkının acısını paylaşmayı unutmayalım. Ama, silahsızlanma konusundaki içtenliği de sorgulamaktan geri durmayalım. Başkan sıfatıyla Obama silahsızlanmayı istese de  başarabilir mi? ABD için eşyanın doğasına aykırı bir durumu temsil eden bu yaklaşım sistemin omurgasıyla çelişmez mi?

    Düzen karşıtlığı işareti vermiş olan Kennedy’nin başına gelen unutulmasın!

    Diğer yandan, tek sorun Amerikalı’nın silahlanması gibi gösterilerek dünya kamuoyu yanıltılıyor. Amerika’nın silahlanması ise göz ardı ediliyor. Dışarıya karşı silahlanmayı kendisine bu denli rehber edinen bir ülkenin iç silahlanma nedeniyle geçenlerde yaşanan gibi trajedilere  şaşırmaması gerekiyor.

    Bugünlerde biz de silahlanmaya hız vermiş görünüyoruz. Ülkeyi ve bütünlüğünü savunma konusundaki aymazlığımıza karşılık Patriot füzesi gibi bizim sorunumuz olmayan odaklara yönelik silahlanma kaygılandırıyor.

    Çehov çok haklı! Duvardaki silah patlar. Hem de çoğu zaman piyesin sonun beklemeden!

    Ceyhun BALCI, 18.12.2012

  •  

    ŞİKAGO

     

     

    Amerika’nın New York ya da Los Angeles gölgesinden kurtulmaya çalışan ya da onlarla yarışan kenti. İkinci kent olmak Şikagoluların baş etmeye çalıştıkları önde gelen dert olagelmiş. Öyle ki, “ikinci kent” çok bilinen “esintili kent” ile birlikte Şikago’nun takma adlarından birisi olmuş. Üç milyona yaklaşan metropol nüfusuyla ve Michigan gölünden gözler önüne serilen gökdelenli ve görkemli panoramasıyla bir görenin bir daha unutamayacağı kent. Ortabatının tartışmasız en önemli yerleşimi.

     

     

    Şikago Belediyesi’nin bayrağı beyaz üzerine iki mavi şerit ve onların arasında yer alan altı köşeli dört yıldızdan oluşmakta. Beyaz şeritler yukarıdan aşağıya doğru sırasıyla kentin Kuzey, Batı ve Güney bölgelerini; Mavi şeritler ise Michigan Gölü ve Şikago ırmağının Kuzey Kolu ile Şikago ırmağının Güney  Kolu ve  Büyük Kanal’ı  simgeliyor. Altı köşeli 4 yıldız ise sırasıyla kent tarihindeki önemli olayların anımsatıcıları olarak belirlenmiş. Bu önemli köşetaşları Fort Dearborn (Şikago’da yerleşimin başladığı yer), Büyük Şikago Yangını, Dünya Kolomb Sergisi ve İlerleme Yüzyılı Sergisi’dir.

    Altı köşeli yıldız ise her bir yıldızda farklı olmak üzere ulaşım, din, eğitim, yurttaşlık övüncü, adalet, ticaret, finans, Fransa, Büyük Britanya, Virginia, Kuzeybatı toprakları, Kızılderili toprakları, Illinois eyaleti, kongre kenti, harika kent, vb kavramları simgelemektedir.

     

    Şikago, Michigan Gölü’yle olan iç içeliğinin yanı sıra sıcak denizlerle de bağlantılı. Şikago ırmağı ve Mississipi aracılığıyla Şikago’dan demir alan bir teknenin Meksika Körfezi’ne erişmesi olanaksız değil.

     

    Hindistan’a varmayı umarken 1492’de yeni dünyayla tanışan beyaz adam Şikago’ya ilk olarak 1673’te ayak basmış. Fransız Cizvit papazı Jacques Marquette ve kaşif  Louis Joliet Şikago’nun henüz Şikago olmadan önce ilk farkına varanlar. Buna karşılık ilk ciddi ve kitlesel yerleşim için 100 yıl daha geçmesi gerekmiş. Amerikan İç Savaşı sonrası Birleşkik Devletler topraklarına katılmış. Direnseler de, yerliler Şikago’da 1803’te ilk yapıların yükselmesinin önüne geçememişler. Fort Dearborn, Şikago’daki ilk yerleşimin olduğu nokta olarak kabul ediliyor. Şimdiki Mişigan Bulvarı Köprüsü’nün güneyinde kalmış bir noktaya denk düşüyor. Yerlilerle olan çaıtşmalar 1832’ye kadar sürmüş. Daha fazla direnemeyen bölgenin gerçek sahipleri bir daha var olmamacasına ortadan kaldırılmışlar. Canını kurtaranlar da korkularından olsa gerek bir daha buralara gelmeyi akıllarından bile geçirememiş. Cismi değilse de ismi Kızılderili kökenlidir bu kentin. Şikago yerli dilinde yaban soğanı demek olan Şekogu’dan köken almıştır. Amerika’nın başka pek çok yerinde olduğu gibi yerlilere dair yaşayan tek şey adlardır.

     

    Şikago’nun yerleşime açılması ve son yerliden de arındırılmasıyla başlayan büyüme serüveni sayısal verilerle de desteklenebileceği gibi son derece görkemlidir. 1832’den 1870’e dek kentin nüfusu bin kat artış göstermiştir.  1848’de Illinois Michigan kanalının tamamlanması ve demiryolunun da gelmesiyle kentin yazgısı değişmiş ve bundan böyle oynayacağı rol de belirlenmiştir. Şikago tarım ve endüstri üretiminin merkezi ve Batı’ya açılan penceresi olacaktır.

     

    Özellikle New York’ta aşağı Manhattan’daki asırlık yapılara baktığınızda hiç gözünüzden kaçmayacak ve değişmez şekilde varlığını sürdüren yangın merdivenleri görürsünüz. Önemli bir çok yerleşim yeri gibi Şikago’nun tarihinde de önemli bir yangın felaketi vardır. 1871’in 8 Ekim günü Şikago Irmağı güneyinde başlayan Büyük Yangın kısa zaman içinde ırmağı aşarak kuzeye de yayılmış ve 18.000 yapının yok olması ve 90 bin kişinin evsiz kalmasıyla sonuçlanmıştır. Şaşırtıcı bir hızla yeniden yapılan Şikago 1493’te Amerika’nın bulunuşunun 400. Yılı için düzenlenen Dünya Kolomb Sergisi’ne ev sahipliği yapacak gelişmişliğe erişmiştir. Büyük Yangın felaketi diğer yandan da kenti yeniden yapan mimarların önemli yapıtlar vermesi gibi olumlu bir sonuca da yol açmış. Anıtsal ve dekoratif yapılarıyla Şikago Amerika’nın Atina’sı olarak da anılır olmuştur.

     

    Hemen hemen bütün büyük ABD kentlerinin geçmişinde rastlanabilen büyük yangınların çağın kentsel dönüşüm aygıtı olduğu konusunda düşünceler oluşmaya başladı kafamda. Dünyanın başka pek az sayıda kentinde bu denli büyük yangın felaketi yaşanmış olması böylesi bir algıyı tetiklemiş oluyor.

     

    Şikago’nun tanıklık ettiği olaylar ününün katlanmasında önemli rol sahibidir. Endüstriyel gelişmeye koşut olarak artan emekçi sayısı Şikago’nun 1886’da ölümlü Samanpazarı Çatışmaları’na  sahne olması sonucunu yol açmıştır. Günde 8 saatlik çalışma istemiyle başlayan direnişler bu hakkın kazanılmasıyla sonuçlanmış. Bu çatışmalardan sonra dünyada 1 Mayıs’ın Emekçi Bayramı olarak kutlanmasına karşılık bu olayın yaşandığı ABD’de bu günün bir anlam taşımıyor oluşu da ironik bir durumu yansıtır. Bugünlerde Samanpazarı’nın yerinde yeller esiyor. Neyse ki, Randolph Caddesi’nin hemen kuzeyindeki Des Plaines Caddesi’nde bu olayın anısına konulmuş olan bir plaket bu tarihsel olgunun günümüze ulaşan tek belgesi olarak varlığını sürdürüyor.

     

    Şikago iyi ve olumlu olanların yanı sıra olumsuz özellikleriyle de ününe ün katmış. 1920’lerde kentte kendini gösteren Alcapone önderliğindeki çetecilik o günün ölçüleriyle yılda 100 milyon doları aşan bir ciro getirisine sahip yer altı etkinlikleriyle nam salmış. İçki kaçakçılığı, kaçak içki satışı, genelev ve kumarhane işletmeciliği başta olmak üzere yasadışı ama son derece kazançlı sayısız alanda gösterilen etkinlik kentte huzurun bozulmasının yanı sıra korku salması bakımından da göz ardı edilemeyecek etkiye yol açmış. 1929 yılının Sevgililer Günü’nde Alcapone çetesi üyelerinin karşıt çeteden 7 kişiyi Kuzey Yakası garajı yakınlarında öldürmesi kent tarihine kara harflerle geçen sayısız olgudan akılda en çok kalanıdır. Uzun uğraşlardan sonra yakalanan Alcapone yıllarını San Fransisco’daki ünlü Alcatraz cezaevinde geçirdikten sonra, emekliliğinde Florida’ya yerleşmiş. 1947’de henüz 48 yaşındayken hızlı yaşamı nedeniyle yorulan kalbine yenik düşmüş.

     

    ŞİKAGO’DA BİR GÜN

     

    Herhangi bir kente ikinci kez gitmek bir yandan kolaylık diğer yandan ise güçlük yaratıyor. “Nereden başlayacağım?” karasızlığımı yenmeye çalışırken Şikago’yu anlatan bir rehber kitaba can simidi bulmuş gibi sarıldım. Bir gün için önerilen yürüyüş rotasına uydum. Son derece zahmetsiz ve kolaycı bir seçenekti. Hedefi olan bir insanın rahatlığı içindeydim. İlk işim toplu taşıma araçlarından yararlanmak için 7 günlük paso edinmek oldu. Bolca yürümek ve toplu taşıma araçlarını kullanmak bir kenti tanımanın en iyi iki yolu. Her ikisi de çevrenizi inceleme fırsatının yanı sıra insanları izleme olanağı sunuyor.

     

    Şikago istasyonundan bindiğim mor hat treniyle bir kaç dakika sonra kendimi Loop’da buldum. Loop kentin kalbi dense yeridir. Yer altındaki metro istasyonlarının yanı sıra çevredeki gökdelenlere öykünürcesine  yükseltilmiş tren yolunda eski adıyla Sears ve yeni adıyla Willis Kulesi’ne yakın bir istasyonda indim.  Bu görkemli gökdelen uzunca bir süre dünyanın en yüksek yapısı olmakla övünç kaynağı olmuş Şikagolulara. Yeri gelmişken paylaşalım. 110 katlı bu gökdelen tamamlandığı 1973’ten bu unvanını yitirdiği 1998’e dek yalnız kentin ya da ABD’nin değil dünyanın en yüksek binası olma onurunu taşımış. Sabahın erken saatlerinde henüz hizmet vermeye başlamadığı için camdan kabiniyle tepesine çıkabileceğiniz Sky Deck deneyimini yaşama fırsatını kaçırdım. Kulenin çatısından Wisconsin eyaletini gözlemlemek bile olanaklıymış.  Rota gereğince Willis Kulesi’ni geride bırakıp Chicago ırmağının güneyden gelen kolu boyunca Wacker Caddesi’nden kuzeye doğru yürümeye başladım.

    Bu yürüyüşten aklımda kalan Şikago’nun mevsim normalleri üzerindeki havasının bile ısırıcı bir soğuğa denk düştüğüydü.

    Samuel Insull tarafından yaptırılan ve 1929’da hizmete giren, 3500’ü aşkın koltuğuyla Kuzey Amerika’nın en büyük ikinci tiyatro salonu The Civic Theatre’dan söz etmeden geçmek bu görkemli yapıya haksızlık olur. Kırkbeş katlı bölümü büro olarak kullanılırken 22 katlı bölümü ise bugün için Şikago Lirik Opera’sının hizmetinde.  Dış görünümü tahta benzediği için Insull’un tahtı diyenler de çıkmış bu görkemli yapıya.

    Şikago ırmağının güney kolu yatay caddelerin her birisi için ayrı ayrı olmak üzere köprülerle aşılıyor. Kuzeyde Şikago ırmağının kuzey-güney kollarının birleştiği köşede tam karşımda duran yapı Merchandise Mart. Dünyanın en büyük ticari yapısı. 1931 yılında tamamlanmış ve günümüzde yoğunlukla iç dekorasyon ve mobilya firmalarına mesken olmuş. Merchandise Mart’ın hemen sağında mısır koçanı benzeri Marine City kulelerini görüyorum. Savaş sonrası Şikagosunun önemli yapılarından sayılıyor. Kent içinde kent ilkesinden yola çıkılarak gerçekleştirilen bir projenin ürünü. Yapım tarihi 1954-1959.

     

    Tam da burada hizadan çıkıyorum. Rehberin önerisine elbette uyacağım ama küçük bir kaçamakla bir daha fırsat bulamama kaygısının önüne geçmek amacım. Bir de bu rotaya uymanın katkı yapmaya engel olmadığını düşünmeye çalışarak suçluluğumu bastırmış oluyorum. Köprülerden birinden ırmağın güney kolunu aşıp batıya yöneliyorum. Amacım bir tarihin yapıldığı mekana göz atmak. Bir bakıma oradaydım demek. Gördü olma tutkusu da denilebilir. Birkaç dakika içinde Batı Randolph ve Des Plaines caddelerinin köşesindeki Samanpazarı’nda buluyorum kendimi. O zamanların Samanpazarı demek istiyorum. 1886 yılının 1 Mayıs gününde her 1 Mayıs emek bayramında tarihçe adına dile getirilenlerin yaşandığı yerdeyim. Küçük bir anıt ile ölümsüzleştirilen bu çatışmada polis hak arayan (günde 8 saat çalışma) kalabalığın üzerine ateş açar. 4 işçi ve 7 polis yaşamını yitirir. Hareketin önderlerinden 8 kişi kısa sürede tutuklanır ve aralarından beşi ölümle cezalandırılır. İzleyen dönemde Amerikalı emekçiler Amerikan Sendikalar Federasyonu’nda örgütlenirler. 1894’te ise tarihte ilk kez siyah ve beyaz işçiler ortaklaşa eylem yaparak emek mücadelesinde yeni bir sayfa açtıkları bilgisini anımsadığımda; bu işbirliğini gerçekleştirenlerin ne denli tarihsel bir eylemi yaşama geçirdiklerinin yanı sıra bu önemli olgunun ne kadar farkındaydılar diye mırıldanmaktan alamıyorum kendimi. Bu önemli tarihsel olay, 1992’de yaptırılan anıtla ölümsüzleştirilmiş. Anıt çevresindeki plaketlerden buranın 2000’li yıllardan sonra daha fazla ilgi görmeye başladığını anlıyorum. Daha fazla uzatmadan yeniden rotama dönüyorum.

     

    Amerikan kentlerinde yürürken evsizlere rastlamanız son derece olağan bir durum. Özellikle gündüz saatlerinde çekinmenize ve ürküye kapılmanıza gerek yok. Pek çoğunun yaptığı günü kuytu bir köşe bulup battaniyelerine sarınarak uyuklamakla geçirmektir. Çünkü, o soğukta gece uyumaya gelmez. Canınızla ödersiniz bu ölümcül hatayı. Burada bir parantez açmakta yarar var. Dünya nüfusunun % 5’inden azına sahip ABD fosil yakıt kaynaklarının % 25’inden fazlasını tüketerek toplam CO2 salınımının 1/3’ten fazlasından sorumludur. Dünya ekonomisinin bir numarası, dünya bilimsel üretiminin uzak ara önde giden gücü nasıl olup da azımsanmayacak sayıda yurttaşını sokakta bırakıyor? Yanıtı aranmalı!

     

    Biraz daha göle doğru doğuya ilerleyip La Salle caddesine girince post modern cam-çelik James R Thompson Merkezi dikkat çekici bir yapı olarak duruyor karşımda. (İ)konik bir mimari yapıt olduğuna kuşku yok. Dış bükey camdan ön cephesi objektifimi gökyüzüne doğru yöneltmemi kaçınılmaz kaçınılmaz kılıyor. Bu arada giriş kapısının hemen önündeki Jean Dubuffet imzalı fiberglas heykel bir görenin bir daha unutmayacağı türden. Ayakta duran bir hayvana, ağaca ve giriş kapısına da benzetmek olası.  Ben de gönlümden geçene benzetip yoluma devam ediyorum.

     

    Dearborn-Jackson kesişmesinde Alexander Calder imzalı dev Flamingo heykelinden söz etmekte  yarar var.

     

     

    Biraz ilerleyip Clark caddesine girdiğimde kendimi Şikago’da uzun yıllar politka sahnesinde yer alan ve belediye başkanlığı da yapan Richard Daley Plaza önünde buluyorum. Önündeki “Pablo Picasso’nun Adsızı”nı fotoğraflıyorum. Daley Plaza demişken Şikago’nun efsane belediye başkanı Richard Daley’den de söz etmek gerekiyor. İlk kez 1955’te seçilen ve ardışık beş seçim kazanan Daley ardında bıraktığı yapıtlarla adını iz bırakanlara yazdırmış oluyor.

     

    Daley Plaza bahçesinde yaklaşan Noel nedeniyle her yıl bu zamanlarda açılan Christkindlmarket de ilgi çekici bir yer olarak kendisini gösteriyor. Her türden hediyelik eşya satışının yapıldığı bu yerde karnınızı doyurmanızın yanı sıra soğukta içinizi ısıtacak türden bir şeyler içmeniz de olası. Önünden geçtiğimde henüz açılmamış olmakla birlikte yaptığınız alışverişi taşımanız için Noel çantaları dağıtılmaktaydı. Alışveriş edemesem de çantasıyla yetindim.

     

    Adams caddesindeki Berghof Kafe’de kahve yudumlamak iyi bir seçenekti. Pazar sabahının erken saatleri bu hevesimi kursağımda bıraktı. La Salle’den güneye doğru biraz daha ilerlediğimde varlığıyla bulunduğu sokağı çıkmazlaştıran  Şikago Borsa’sı bütün görkemiyle kendini gösteriyordu. Girişteki iki heykelden birisi tarımı diğeri de endüstriyi simgelemek üzere tasarlanmıştı.

    Jackson Bulvarı’ndan doğuya ilerleyip Dearborn Caddesi’ne girince Monadnock gökdelenlerini gördüm. Aynı adı taşısalar da 1. ve 2. Monadnock kuleleri mimari ve inşaat tekniği bakımından önemli farklılıkları yansıtmaktaydı. İlkinin kalın duvar ve derinlikli penceresinden ikincide eser yoktu. İkinci Monadnock yapıldığı dönemin mimarlık harikası olarak da anılmış.

    Önerilen yürüyüş turum kentin ilk Afro-Amerikalı Belediye Başkanı olan Harold Washington’un adını taşıyan kütüphanenin önünde sonlandı. Yapı bir çok Şikagolu tarafından kütüphaneden çok kaleye benzetilmekteymiş.

     

     

    İki saat süren bu rotanın sonuna geldiğimde zaman zamanım olduğunu farkediyorum. Bu kentte ikinci kez bulunmanın yararını tam da bu noktada görüyorum. Yürüyüş turunu doğaçlamayla uzatıyorum.

     

    Müzeler yerleşkesine kadar yürüyüp sırasıyla Grant ve Milenyum Park yoluyla geri dönmek iyi bir fikir gibi geldi bana. Müzeler yerleşkesinin komşuluğunda Şikago Bears (Amerikan futbolu) takımının maçlarını yaptığı Soldier Field Stadı var. Bir anda kendimi insan selinin içinde buluyorum. Öyle bir insan seli ki coşmuş ırmak gibi satdyuma akıyor. Bu selin içine girmiştim bir kez. Geriye dönmeye gitmeye cesaret edemedim. Kendimi kaptırdığım selde boş durmayıp insanları izleme görevini yükledim kendime. Her yaştan Şikagolu, erkeği ve kadını, çocuğu ve genciyle Bears’ın maçına akma telaşında. Ama, bizde olduğu gibi ne bir taşkınlık ne de bir bağırış çağırış işitiyorum. Maça değil de pikniğe gider gibi bir havaları var.

    Kalabalıktan kurtulunca Field Müzesi önüne atıyorum kendimi. İçeride, girişte ziyaretçileri karşılayan dinozor Sue iskeletinin metalden benzeri müze bahçesini süslüyor. Sue bu müzenin en önde gelen yapıtı benim der gibi.

    Kent merkezine dönüş yolundayım. İlk olarak Amerika’yı bulan Kristof Kolomb’a rastlıyorum. Kolomb anıtları hem ABD’de hem de kıtanın bütününde sayılamayacak kadar çok olmalı. Güney Michigan Bulvarı’nın Doğu Roosevelt Caddesi ile kesiştiği köşedeki Grant Park’ta  sıra sıra başsız ve kolsuz ve hatta gövdesiz insan heykelleri çekiyor dikkatimi.  Bu heykel topluluklarından oluşan çalışmaya bizlerin tanışık olduğu bir ad verilmiş : Agora. Yontucusu Polonyalı Magdalena Abakanowicz. Şikago’da hatırı sayılır sayıda Polonya kökenlinin yaşadığını anımsatalım. Heykellerin her biri 2.7 metre yüksekliğinde ve 820 kilo ağırlığında. Kırımızımsı renge kavuşması için paslanır demirden, ağaç kabuğuna benzer görünümde yontulmuş. Agora, bilindiği gibi kentsel buluşma alanı anlamına gelmekte. Başsız ve gövdesiz olmaları tümüyle buyrukla davranan beyinsiz organizmalara vurgu yapmayı amaçlamış. Bu ilginç heykel topluluğundan oluşan yapıt hakkında Şikago halkından nefret ve hayranlık gibi uçlara yönelen geri bildirimler alınmış. Buna karşın birileri bu yapıtları “ucube” olarak damgalayıp yok etmeyi akıl edememiş. Daha alacakları epey yol var deyip Kars’ta artık olmayan ucube İnsanlık Anıtı’na selam göndermekle yetinelim. Gerek Loop yürüyüşü ve gerekse Michigan gölü kıyısındaki parklarda dolaşırken her an her köşede bir ucubeyle karşılaşmanız olanaklı. Hemen her olanak bir ya da birkaç ucubenin kent halkına sunulması fırsatı olarak değerlendirilmiş.

     

    Kuzeye doğru yürüyüşümü sürdürürken bir çiçek bahçesi ve onu anlatan plaket ilgimi çekiyor. İlgimi çekenin Şikago’ya özgü bir kadın parfümü ve bu parfümün elde edildiği bitkilerden oluşturulmuş bir bahçe olduğunu anlıyorum.

    Bu bahçenin hemen karşısında kentin orta yerinde sebze yetiştirme projesinin bir örneğiyle karşılaşıyorum. Şikago’nun göbeğinde bir sebze bahçesiyle karşılaşacağımı kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim.

    Biraz daha göle doğru yönelince Buckingham Çeşmesi mevsim nedeniyle fıskiyeleri çalışmasa da görüntülenmek için bekliyor gezginleri.

    Abraham Lincoln’ü oturmuş olarak betimleyen heykel hiç yabancı gelmiyor bana.  Kim bilir kaç tane Lincoln heykeli Amerika’nın çeşitli kentlerini süslüyordur diye soruyorum kendime. Washington DC’de gördüğüm geliyor aklıma.

    Şikago Sanat Enstitüsü’nün önünden geçerken içeriye girmeye zamanım olmadığını üzülerek fark ediyorum. Bahçedeki metal heykellere göz atmakla yetiniyorum. Bunlardan birisi Alexander Calder imzalı “Uçan Ejderha” ve bir başkası da David Smith imzalı “Cubi”.

    Biraz daha ilerideki Milenyum Parkı’ndayım.  Çelik tenteli ve halatlı Pritzker Konser Çadırı dikkatimden kaçmayacak denli ilginç bir yapı olarak çıkıyor karşıma. Bu yapıt karşısındaki şaşkınlığımı henüz üzerimden atamamışken karşımda bir başkası var. Bulut Kapısı olarak adlandırılan ve kocaman bir fasulyeye benzeyen dışbükey ayna işlevi de gören bu metalik yapıt kendi fotoğrafımı çekme olanağı veriyor. Paslanmaz çelikten 168 parçanın bir araya getirilmesiyle yapılmış olan bu sıradışı yapıt Hint kökenli İngiliz sanatçı Anish Kapoor imzasını taşıyor. Bu ilginç yapıtın hemen yanı başında ve Michigan Bulvarı komşuluğunda buz pateni yer almakta. Sayısız insan buz sporunun zevkini çıkartma peşinde.

     

    Bunca doğaçlamaya ve uzatmaya karşın gün henüz bitmiş değil. Bir yerlere daha uğranabilir. Önceki gelişimde de uğradığım Çin Mahallesi iyi bir seçenek. En yakın (kırmızı hat) metro istasyonundan kendimi trene atıyorum. Cermak/Çin Mahallesi istasyonuna varmam dakikalar alıyor. Bu istasyon artık yer üstünde, metronun kırmızı hattı güneydeki son durağı Dan Ryan’a dek yüzeyden yol alacak. Karanlık basmasa da gün batıyor. İstasyondan adımımı atar atmaz Çin Mahallesi’nin dokuz ejderhalı rölyefi, görkemli pagodası ve albenili ışıkları karşılıyor beni. Şikago Çin Mahallesi’nin kuruluşunun 100. yıldönümü kutlanmaktaymış. ABD’nin hemen tüm büyük kentlerinde irili ufaklı Çin Mahallesi var. Altına Hücum eden Pasifik’in karşı kıyısındaki Çinliler ilk olarak San Fransisko’dan girmişler yeni dünyaya. Doğal olarak en büyük Çin Mahallesi de bu kentte. Gelenek ve göreneklerine bağlı Çinliler her şeylerini beraberlerinde getirerek sözcüğün tam anlamıyla bir getto oluşturmuşlar topluca yerleştikleri bu mahallelerde. San Fransisko’daki Çin Mahallesi’nde onyıllardır yaşayıp da tek sözcük İngilizce konuşmayan sayısız Çinli bulunduğunu okuduğumda inanmakta güçlük çekmiştim. Çin Mahalle’lerini görünce bu durumu hiç de yadırgamadığımı anımsıyorum. Dünyanın neresine yolum düşse Çin Mahallesi var mı yok mu diye araştırma gereği duyarım. Varsa kısa bir zaman ayırıp oralarda bulunmanın ve çevreyi gözlemlemenin kaçırılmaz bir fırsat olduğunu düşünürüm. Yüzüncü yılını kutlayan Şikago Çin Mahallesi’nin büyüklük bakımından ABD’nin üçüncüsü olduğunu öğreniyorum. Bankası, lokantası, hediyelikçisi ve bakkalıyla Çin Mahallesi ayrı bir dünya demek. Çeşitliliğin önemli bir unsuru demek yanlış olmaz. Şikago Çin Mahallesi’nde Sekiz bin dolayında Çinli’nin yaşadığı biliniyor.

     

    Şikago’da bir gün böylelikle sona eriyor. Karanlıkta özellikle kentin bu bölgelerinde dolaşmanın doğru olmadığını duyumsuyorum. Adımlarımı hızlandırarak metro istasyonuna yöneliyorum…

  •  

    İSRAİLLİ HAYVANLAR

     

    Yazının başlığı yanıltmasın. Yeryüzündeki hiç bir ulusa aşağılayıcı yaklaşım kabul edilemez. Ekteki habere göz atınız!

     

    İzmir’de çağdaş ülkelerinkine yakın güzellikte bir Doğal Yaşam Parkı var. Geçmişte uzun yıllar boyunca fuar alanındaki hayvanlık dışı ortama tutsak edilen dostlarımız yeni yerlerinde çok daha uygun bir ortama kavuşturuldular. Doğal olarak parka yeni konuklar bulma arayışı da sürüyor.

     

    İsrail türünü bilmediğimiz iki hayvan dostumuzu buraya bedelsiz olarak göndermek istemiş. İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde yaşanan tartışma hayvan dostlarımızı bile güldürecek türden. Biz iki ayaklıları ise düşündürmeli!

     

    Bazıları biz iki ayaklıların içine düştüğü durumu hayvanlara da mı uyarlamak niyetinde? Doğrusu anlayamadım! Yok eğer İsrail’le alışveriş içinde olmak sorun ediliyorsa söyleyeceklerimiz var.

     

    Öncelikle altını çizmek gerekir. Bugünün Türkiye’si halka verilen izlenimin tersine İsrail ile tarihin en muhabbetli dönemini yaşamaktadır. İsrail’le yaşanmakta olduğu süsü verilen çatışma tümüyle bir mizansendir.

     

    Çünkü, günümüzde adına medya denen çıkar bekçiliği aygıtı sorgulama görevini yerine getirmiyor. Başka deyişle aydınlatma yerine karartmayı seçiyor. Bunca düşmanlık içinde olduğumuz İsrail yurttaşlarına ülkemizin özellikle güneydoğusunda yapılan toprak satışları sorgu konusu olmalıydı. Bunun da ötesinde, ülkenin ulusal güvenlik sorunu olan askeri araç-gereç teknolojisi de İsrail’e bağımlılığımız olan önemli bir alan olarak bir başka tartışma konusu olmayı hak edecek kadar önemli değil midir?

     

    Bunlar çok derin konular elbette. Dolayısı ile sokaktaki insanımızın bunları kavraması ve düşünce üretmesi olası olmayabilir.

     

    Çok güncel bir başka ilişkimiz var oysa İsrail’le!

     

    Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmak uğruna girişilen serüven sonunda Suriye ile bozulan ilişkilerin gündelik bir başka sonucudur toplumun bilgisine sunulması gereken! Bugün kundaklanmasına katkıda bulunduğumuz Suriye’den geçemeyen TIR’larımız hangi yolla hedeflerine ulaşmaktadır diye sormak gerekir. Türkiye’den Ro-Ro gemilerine bindirilen TIR’larımız İsrail’e ulaştırılarak ve oradan da yollarına devam ederek varış noktalarına erişebiliyor. Ticaretimiz de İsrail’den bedelsiz olarak verilen hayvan dostlarımıza gösterilen kadar ilgiyi hak etmiyor mu?

     

    İsrail’den gelecek hayvanları sorun edenlerin bu gerçekten habersiz olamayacaklarını var sayarak halkımızın bir kez daha aptal yerine konduğunu söylemek zorunda kalıyorum.

     

    Belki de insanımız kim bilir kaçıncı kez “kandırılma özgürlüğü”nü kullanıyordur!

     

    Ceyhun BALCI, 15.12.2012

  • NOBEL VE BEDEL

    Nobelli yazar Pamuk “Bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt kestik” der demez Nobel ile ödüllendirilmişti. Bu bedeli fazlasıyla hak ettiğini yadsıyamayız. Pamuk, Nobelli olunca birçok kişi bunun bir Nobel değil ama daha çok bir bedel olduğunu öne sürmüştü. Kimileri ise bu saptamayı abartılı bulmuştu.

    Yanılgıların ilâcı olarak zaman ayakların suya ermesine katkıda bulunuyor. Pamuk’un son çıkışı Nobel’in gerçekte bir bedel olduğunu doğrulayacak nitelikte.

    Bilindiği kadarıyla ülkesini yaşanmaya değer bulmamakta ve yurt dışında yaşamaktadır. Her ne hikmetse ülkesiyle ilgili konularda ara sıra da olsa Nobelli sıfatıyla görüş paylaşmaktadır. Nobel görünümlü bedel bu çıkışlarının önde gelen nedeni olmalıdır.

    Son olarak Suriye Devlet Başkanı Esad’a “Cezayir’e gitmesini öğütlemiş!” ABD yetkilisi ağzıyla bunu yapmazsa mahkemelerde hesap vereceği tehdidini savurmaktan da geri kalmamış. Cezayir’i, Rusya ya da Çin kendisini kabul etmez ise sığınacağı ülke seçeneği olarak sunmuş. Görüşlerini engin tarih bilgisiyle de süsleme gereği duymuş! Cezayir Fransa’ya yenilince önderleri Emir Abdülkadir’e Suriye sahip çıktığı için şimdi de Cezayir’in böyle bir sahiplenme göreviyle karşı karşıya olduğundan dem vurmuş. Biraz daha ileri gidip (görevi bırakmaması durumunda) “Esad’ın sonunun Saddam ya da Kaddafi gibi ölüm ya da en iyi olasılıkla Lahey’de mikroptan arındırılmış bir hücrede ömür boyu hapis!” olacağı yargısında bulunmuş.

    Nobel adı altındaki bedel Pamuk’u fena halde gebe bırakmış belli ki. Yazarlığı aşıp tarihçiliğe ve sonunda hızını alamayıp yargıçlığa soyunması başka nasıl açıklanabilir?

    Pamuk’a bundan böyle “Nobelli” yerine “bedelli” demek kaçınılmaz olmuştur. Bedelli askerlik olur da yazarlık olmaz mı?

    Ceyhun BALCI, 12.12.2012

    Not : Bugünkü (12.12.2012) 9 Eylül gazetesindeki haberden esinlenilmiştir.

  • SUE’nun ÖYKÜSÜ

     

    Richard Dawkins’in “Yeryüzündeki En Büyük Gösteri” kitabının sonuna eklenen bölümden öğrenmiştim.(1) Yapılan kamuoyu yoklamalarına dayanılarak dünyanın çeşitli ülkelerinde dinozorlara ilişkin görüşler özetlenmişti. Türkiye’de dinozorlarla biz insanların eşzamanlı olarak dünyada var olmadıklarını bilmeyenlerin oranı hatırı sayılacak çokluktaydı. Gerçek algısına ilişkin önemli bir bilgiydi. Ama, bu durum biyoloji öğretmenlerinin bile önemli sayılabilecek bölümünün “evrim gerçeği” konusunda akıl dışı bir yaklaşım içinde olduğu bir ülke için şaşırtıcı değildi.

     

    Yolunuz Şikago’ya düşerse mutlaka fırsat yaratmalı ve Field Müzesi’ni ziyaret etmelisiniz. Girişte, sizi tüm görkemiyle bir hanımefendinin karşılayacağından kuşku duymadan!

     

    Sue hanımefendi bir dinozor iskeleti. Bugüne değin bulunabilmiş en eksiksiz dinozor iskeleti. Takma adı Sue olan bu dünyalının gerçek adı Tyrannosaurus rex. Kısaca T. Rex diyorlar.

     

    “ 67 milyon yıl önce, Güney Dakota. Güneş, mavi bir gökyüzünde  ışımakta. Böcekler vızıldıyor. Kuşlar şakımakta. Bu arada, derinden gelen bir gümbürtü ve hışırtı giderek belirginleşiyor ve yaklaşıyordu. Ayak sesleri! Herhangi bir ayak sesi değildi duyulanlar. Yeryüzünün en büyük avcısının ayak sesleri. Bu ayak seslerinin sahibi tüm dinozorların korku salan kralı sayılan T. Rex’tir. İşt bu  T. Rex milyonlarca yıl sonra Sue adıyla bir kez daha sahneye çıkacaktır.

     

    Güçlü iki ayağı üzerinde çevikçe ilerlemektedir. Aç olduğu için havayı koklamak için ara sıra duraklamaktadır. Düzinelerce sivri ve iri dişini gösterircesine açar ağzını. Çenesi herhangi bir hayvanı hatta bir başka dinozoru parçalayacak güçtedir. Sue homurdanarak öğle yemeği arayışını sürdürür.” (2)

     

    T. Rex’in ya da bugünkü adıyla Sue’nin öyküsü üç boyutlu olarak beyazperdeye de aktarılmış. Ne kadar süreyle gösterimde kalır bilemem ama Field Müzesi’ne yakın gelecekte yolunuz düştüğünde izleyebileceğinizi söyleyebilirim. Son derece başarılı bir canlandırma olduğunu söylemekle yetineyim. Öyle ki, bu kısa filmi izlerken T. Rex’le burun buruna gelmeniz, elinizi uzatsanız dokunacak gibi olmanız şaşırtmasın sizleri. Biraz da ürkütücü olduğunu eklemeliyim.

     

    Hiç kuşku duymuyorum ki şu anda mırıldanmaktasınız. “T. Rex’i anladık ama Sue adı nereden geliyor? “

     

    T. Rex iskeletini bulan Field Müzesi bilim topluluğundaki Susan Hendrickson Sue’ya isim anası olmuş. İlk T. Rex fosilinin bulunuş yılı 1900’dür. Susan Hendrickson’un sonradan adının verileceği T. Rex’i buluş tarihi ise 1990’dır. İlkinden yaklaşık bir asır sonra! Girişte sizi selamlamakta olan Sue iskeleti tama yakın olmakla birlikte kimi eksik parçaların benzerleri üretilerek eksiksiz duruma getirilmiş. Bir önemli not daha. Girişteki Sue iskeletinin kafası da özgün değil. Bunun nedeni kafatasının bulunamaması değil. Ağırlığı nedeniyle güvenli bir şekilde gövde iskeleti üzerine yerleştirilememesi. Bir üst katta özgün kafatası da görülebilir.(3)

     

    Müzecilik dendiğinde bizlerin kafasında oluşan imge bir takım değerli tarihsel ya da doğal nesnelerin sergilenmesinden ibarettir.

     

    Field Müzesi’ndeki müzecilik anlayışını bir üniversitenin varlık nedeniyle özdeşleştirmek hiç de yanlış olmayacaktır. O müzede gördüklerinizin geri planındakiler bu algıyı pekiştirecek türdendir. Kazı yapan, ortaya çıkartan bununla da kalmayıp sergileyen anlayışa bizlerin müzecilik algısının dışında bir adlandırma yapmak gerekir. Ülkemde ayağa düşürülen üniversite algısını da aklıma getirerek Field Museum’a adını bilmediğim bir üniversitenin “Field Doğa Bilimleri Fakültesi” adını koymak geçti içimden.

     

    Bizim ziyaret ettiğimiz günlerde  Field Museum’da “Yeraltı Serüveni”, “Sıradışı Memeliler” ve “Maharaja” (Mihrace) özel sergileri de izlenebilmekteydi. Her birisi uzunca süre ayırmayı gerektiren görkemli sergilerdi.

     

    Field Museum kendisi dışında Adler Planetaryum’u ve Shedd Akvaryum’unu da içeren müzeler yerleşkesinin omurgası. Zaman ve fırsat varsa diğerleri de gezilmeli, görülmeli.

     

    Özellikle, Sue’nun iskeletine göz atarken ve elbette üç boyutlu “T. Rex’i Canlandırmak” filmini izlerken kendinizden geçmemeniz ve zaman tünelinde yolculuğa çıkmamanız olanaksız. Ne biz insanların ne de öncülümüz insansıların bundan 62 milyon yıl önce yeryüzünün kralı sayılan dinozorlarla bu dünyayı paylaşmadığını düşünmek; dinozorlar çağında yeryüzündeki en büyük memelinin yalnızca bir fare büyüklüğünde olduğu gerçeğini anımsamak sıradan bir ayrıntı olarak belleklerimizdeki yerini çoktan almış oluyor.

     

    Ceyhun BALCI, 08.12.2012

     

    (1)         Yeryüzündeki En Büyük Gösteri, Richard Dawkins, Kuzey Yayınları, Mart, 2010.

    (2)         SUE, The Story of Colossal Fossil, Scholastic Inc, 2000.

    (3)         http://en.wikipedia.org/wiki/Sue_%28dinosaur%29

     

     

  •  

    Sessiz Çığlık

    Ataol BEHRAMOĞLU, Cumhuriyet, 08.12.2012

    “Vardiya Bizde” platformunun kendine savsöz olarak seçtiği “Sessiz Çığlık” sözü bana Norveç’in büyük ressamı Edward Munch’un “Çığlık”ını anımsatıyor…

    Bu ünlü tabloda Munch, bir köprü üzerinde, çıldırmanın eşiğindeki, belki de çıldırmış bir insanı resmeder.

    Aşağıda mavinin egemen olduğu bir nehir, yukarıda koyu turuncu bir gök vardır. Bu koyu renklerin ufuk çizgisinde buluşmasının yarattığı sıkıntılı ortamda olmak, bir hapishanenin boğucu ortamında bulunmak gibidir…

    Tablonun ön planında çığlık atan kişi, bir uğultuyu duymamak ya da aklını büsbütün yitirmemek istercesine, avuç içleriyle kulaklarını kapatmıştır.

    Ressam, ön plandaki kahramanın epeyce arkasında, ileriye doğru olağan bir yürüyüş durumunda, belli belirsiz iki insan figürü daha resmetmiş.

    Bu iki figürün simgesel bir anlamı olabilir mi, bilmiyorum.

    Ama geneldeki imgeyle karşıtlıkları; o kaotik, boğucu ortamla ilgisiz, sanki başka bir dünyada yaşayan kişiler olduklarını gösteriyor…

    ***

    Yurtsever Türk ordusunu çökertip sömürge ordusuna dönüştürme amaçlı ihanet planının uygulaması olan düzmece Balyoz davası, vicdanları kanatan hükümlerle şimdilik noktalandı.

    Eğer kamu vicdanı ve hukukun evrensel hükümleri en yanılmaz yargıysa, karartılmamış kamu vicdanında ve evrensel hukuk değerlerinin terazisinde hüküm giyenler bu düzmece davanın sanıkları değil, hukuk adına bu hukuk ve adalet dışı hükümleri verenlerdir…

    Bir düşman ordusu tarafından değil, hukukçu kimliği taşıyan birtakım kendi yurttaşlarınca kendi ülkelerinde tutsak edilmiş, rehin alınmış yurtsever subayların yakınları, “Vardiya Bizde” başlığı ile, haksızlığa isyan eden herkesle birlikte, her cumartesi saat 13-14 arasında İstanbul’da Beşiktaş Özgürlük Parkı’nda, Ankara’da Sakarya Caddesi Taş Heykel Önünde, İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi Sevinç Pastanesi yakınında toplanarak “çığlık”larını topluma duyurmaya çalışıyor…

    Toplantıların savsözü “sessiz çığlık” da olsa, tıpkı Munch’un tablosundaki gibi, kulak tırmalayan, yürek paralayan bir çığlık bu…

    Tabii insansak, yurttaşsak, bir kalbimiz, aklımız, vicdanımız varsa. Tabloda betimlenen boğucu baskı ortamının dışındaymışçasına ve atılan çığlıktan habersiz ya da umursamazca, geriden gelmekte olan iki silik ve duyarsız gölge gibi değilsek…

    ***

    “Vardiya Bizde” platformundan, internet üzerinden bir resim sergisi çağrılığı aldım.

    Prangaya vurulmuş bir fırçadan fışkıran bir kan gölünün üzerinde “Tutsak Eserler Sergisi” yazıyor.

    Kan gölünün yukarısında da “Özgür Tutsaklardan” yazısını okuyoruz…

    Bugün (Cumartesi) saat 16.00’da Kartal Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi’nde açılacak olan, tutuklu yurtsever subayların yaklaşık yüz yapıtının yer aldığı “Tutsak Eserler Sergisi” 18 Aralık tarihine kadar görülebilecek…

    ***

    Edward Munch’un ölümsüz tablosundaki çığlığı duymuyoruz, fakat onu içimizin en derinliklerine kadar duyumsuyoruz…

    Adı “Çığlık” da olsa, bu tabloda betimlenmekte olan da bir sessiz çığlıktır…

    Eninde sonunda bütün toplumun vicdanında yankılanacak ve insanlık vicdanında zalimleri sonsuzca mahkûm edecek bir sessiz çığlık…

    Sanatçı dostlarıma, okurlarıma, tüm yurttaşlara… 13 Aralık Perşembe sabahı omuz omuza Silivri’de olmalıyız…

  • İZMİR’DEN BİR ÇÖP TOPLAMA ÖYKÜSÜ

     

    Tarih : 06.12.2012

    Yer     : İzmir, Alsancak

    Saat    : 19.20

     

    Akşam yoğunluğunda Gündoğdu’dan, Alsancak Orduevi’ne doğru direksiyon sallama zorunluluğuna düşerek zaten cezayı kesmişiz kendi kendimize. Önümüzde 35 ERV 78 plakalı bir çöp kamyonu. Nedense plakası beyaz zemin üzerine… Taşeron işleri anlayacağınız! Günün bu saatinde, bu trafik yoğunluğunda çöp toplatan yetkililerin kulaklarını çınlatmayı denemekle yetinelim! Çuvaldızı başkasına batırmakla kalmayalım. İğneyi de kendimize batıralım!

     

    Çöp kamyonunun peşine takılıp da dakikalık yol işkenceye dönüşünce olanı biteni gözlemlemek kaçınılmaz oluyor. Bir kez çöp toplayıcılarımız son derece hünerli ve hızlı. Basketbol yetenekleri oldukça gelişmiş. Çöpleri çöp arabasının haznesine hem de uzaktan ustalıkla sokabiliyorlar. Bir de çöpler çevreye yayılmasa!

     

    Alsancak İzmir’in orta yeridir. Her bakımdan seçkin bir semttir. Bu özellik her nedense insanların çöp depolama alışkanlıklarını pek de olumlu etkilemiş gibi görünmüyor. Çöp konteynırı olmayan yerlere atılmış olan ve toplanmayı bekleyen çöpler insanın içini burkuyor. Sıvı, katı ayrıştırması alışkanlığının yokluğu çöp toplama işinin halk sağlığı sorununa dönüşmesi anlamına geliyor. Yırtık torbalardan basketçi çöp emekçilerinin hünerli hareketleriyle sıvı, katı her türden çöp çevreye bir güzel yayılıyor. Çöp toplanıyor görünse de gerçek farklı! PVC borular, geriye dönüştürülebilecek gibi olan her türden ambalaj artıkları, boya tenekeleri, vb atıklar gelişi güzel şekilde çevreye yayılmış durumda.

     

    Yönetenleri terziye benzetecek olursak eğer onları her koşulda eleştiriyoruz. Oysa, “terzi kötü ama, kumaş çok mu nitelikli?” sorusu da yanıtlanmayı hak etmiyor mu?

     

    Kentin orta yerindeki “seçkinler” atıklarını doğru dürüst biriktirip toplayıcılara sunamıyorsa alacağımız çokça yol yok mudur?

     

    Ceyhun BALCI, 06.12.2012

     

  • İHANET BUDUR

     

    Fındık Türkiye’ye özgü bir değer. Dünya üretiminin % 70’den fazlası Türkiye kaynaklı! Dolayısı ile fındık Türkiye’nin önde gelen dışsatım kalemlerinden birisi. Dört milyondan fazla insana geçim kaynaklığı etmekte. Hasat döneminde ülkenin belirli yerlerinden Karadeniz’e göç hareketi olduğu da bilinen bir durum. Fındıkta bu denli başat konumda olan Türkiye’nin bu alandaki gücünü dünya pazarlarında fındık fiyatını belirlemeye yöneltemeyişi de üzücü bir başka gerçekti!

     

    Fındık yalnızca lezzetli ve yararlı meyvesiyle değil; kabuğu ile yakacak olmakta, yaprakları ile gübreye dönüşmekte, yağı ile de sofralarımıza ulaşmaktadır.

     

    Türkiye’nin fındık dışsatımcılığının geçmişi 600 yılı aşkın süre geriye uzanır!

     

    Bu alanda öne çıkması ve belirleyici olması beklenen Türkiye’de gerçek anlamda bir utanç yaşandığını gazete haberinden anlıyoruz.

     

    Sıkı durun!

     

    Türkiye fındık dışalımı yapmaktadır. Niceliğinin hiç önemi yok. Birkaç ton da olsa gerçek budur. Bu inanılması güç gerçek fındık alanında etkili çevreler tarafından da doğrulanmakta. Fındık ülkesi Türkiye, ABD’den fındık dışalımı yapmış! (Aydınlık, 01.12.2012)

     

    Bu inanılmaz ama bir o kadar da utanç verici gerçeğe “ihanet budur” demek aşırı bir niteleme midir?

     

    Ceyhun BALCI, 03.12.2012

     

     

  • BAYANYANI

    Bu yazıda yansıtılanlara tarafımdan tanıklık edilmiştir.

     

    Bizim kuşağımızın çoğu “bayanyanı” terimiyle tanışıktır. Eskiden otobüs yolculuklarında bilet düzenlenirken tek başına yolculuk yapacak kadınların yanına mutlaka bir başka kadın yolcu yerleştirilirdi. Bu yapılamazsa koltuk boş bırakılırdı.

    Otobüs yolculuklarındaki bu geleneksel uygulamaya havayolu yolculuklarında rastlanmazdı!

    İstanbul-İzmir uçuşu için (01.12.2012) THY uçağındayım. İşadamı sınıfı bölümüne hiç bu kadar yakın olmamıştım. Ekonomi sınıfının en önüdeki sıradayım. Önden ikinci sıranın koridorunda oturmakta olan bir erkek yolcuya kabin görevlisi tarafından birşeyler anlatılıyor. Yerini değiştirmesi öneriliyor. Kişi karşı çıkmaksızın bu öneriyi yerine getiriyor. Söz konusu koltuğun boşaltılmasından sonra ekonomi sınıfından tesettürlü bir anne ve oğlunun boşaltılan koltuğa yerleştirildiğine biraz da şaşırarak tanıklık ettim. Söz konusu ana-oğulun bizinıs sınıfında uçma hakkı olup olmadığı başka bir tartışma konusu olabilir. Bayanyanı olgusunun THY’de de yaşama geçirilmeye başlandığının resmi midir bu olgu? Biraz daha beklersek bu merakımız da giderilecektir.

    Bir saati bile bulmayan bu uçuşun sonlarında kaptanın daha başta uyardığı gibi biraz sarsıntılı, şimşekli ve gökgürültülü bir ortam vardı. Yolcuların bu ortamdan ürkmeleri ve korkmaları doğaldır. Uçaktan inerken uçuş personelinin aynı uçakla geri döneceklerini ifade ederek yolculardan kendileri için dua etmelerini istemeleri kısa zaman aralığında yaşanan ikinci şaşırtıcı olaydı.

    Dünyada teker koymadık havalimanı bırakmayacağı anlaşılan THY’nin bu büyümeyi gerçekleştirirken çalışan niteliğini koruyamadığına ilişkin bir örnekti çalışanlarının korku ve ürkülerini dışavuran bu amatörlük.

    Çalışanlarını teknolojik olanaklar (SMS) kullanarak işten atan THY’nin biraz da bu gibi amatörlüklere yönelmesi dileğiyle.

    Ceyhun BALCI, 02.12.2012