• ŞİKAGO’DA BİR (BAŞKA) GÜN

    Bu kez rehber kitaptaki bir başka yürüyüş önerisini değerlendirmeye niyetleniyorum. Öneriye genel olarak uyacağım. Ama, yeri geldikçe düzen dışına çıkmaktan da alamayacağım kendimi. Yürüyüş turunun adı Altın Sahil. Otelim yürüyüş rotasının başlangıcı olan Meşe Caddesi Plajı’na birkaç yüz metre uzaklıkta. Hava açık ama bu mevsim için son derece doğal karşılanması gereken ayaz var. Göl kıyısında da yürüyeceğim için giyimim önem kazanıyor. Atkı, bere, eldiven gibi giysiler Şikago’da, İzmir’deki gibi olmasa da olur türünden ayrıntılar değiller.

    Göl Kıyısı Yolu’nu alt geçitten aşıp yürümeye koyuluyorum. Meşe Caddesi Plajı’nın görünümü bile üşütücü. Dingin Michigan Gölü boyunca kuzeye doğru yaklaşık 3 kilometre yürüyorum. Benden başka kimseler yok gibi. İleride Şikago İtfaiyesi işbaşında. Dalgıçlar buz gibi göle daldıklarına göre önemli bir gerekçe olmalı. Bir CSI durumu mu var diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Göl kıyısı yürüyüşümün sonunda bir buruna varıyorum. Solumda satranç çadırı var. Dev boyutlu satranç tahtası görüyorum ama taşları eksik. Sağda burunun ucunda Kuzey Bulvarı Plajı uzanıyor göz alabildiğine. Uzaklarda birkaç kişi var yürüyen. Arada Şikago’ya da bakıp fotoğraf çekmekte yarar var. Kuzey Bulvarı’na girip batıya doğru yürüyorum. Böylelikle gölden uzaklaşıyorum. Sağımdaki Lincoln Park eşlikçim oluyor. Lincoln, adını taşıyan parkta bu kez ayağa kalkmış olarak selamlıyor gelip geçenleri. Açılan bir sergide yer aldığı anlaşılan modern heykeller çarpıyor gözüme. ABD’de bu ve benzeri birçok parkta olduğu gibi burada da sincaplar mekânın vazgeçilmez varlıkları. Ürkek bakışlarla çevreleriyle bağlantılarını sürdürseler de kaçmanın gereksiz olduğunu öğrenmiş gibi görünüyorlar. Sol tarafta ise Şikago Katolik Başpiskoposunun konutu göstermekte kendisini.

    Kuzey Bulvarı’nın Clark Caddesi ile kesiştiği köşede Şikago Tarih Müzesi var. Önceki gelişimde ziyaret etmiştim. Bu kentteki diğer müzelerle karşılaştırıldığında oldukça alçakgönüllü bir içeriğe sahip olduğunu anımsıyorum. Bir kez daha zaman ayırmayı gerekli görmüyorum. Dearborn Caddesi’ne girip güneye yöneliyorum. Anımsatmam gerekirse Dearborn Şikago’da ilk yerleşimin başladığı yerden almaktaydı adını. Oldukça güney yerleşimli, Loop dolaylarında bir yerdi. Epeyce kuzeyde millerce uzakta olmama karşın Dearborn Caddesi ile karşılaşmak şaşırtıcı geliyor bana. Planlı kentleşmenin doğal bir sonucu demek daha doğru olur. Burada bir önceki yüzyıldan kalma Fransız mimarisi ürünü Bullock Folsom evi gökdelenler arasında var olmayı sürdürebilmiş geleneksel yapılardan birisi olarak boy göstermekte. Burton Sokağı’ndaki Cyrus Mc Cormick Evi de görüntülenmeye değer bir başka yapı. Patterson ailesi için 1893’te yaptırılmış. Mc Cormick  Şikago’da Kongre Merkezi’ne de ad olmuş. Mc Cormick biçerdöğerin mucidi olarak tanınıyor. Servetini bu buluşuna borçluymuş.

    Doğuya yönelip Astor Caddesi’ne çıkıp biraz kuzeye yürüyorum. Abraham ve Mary Todd Lincoln çiftinin hayatta alan çocukları Robert Todd Lincoln evini görüyorum. İç Savaş sonrası hukuk eğitimi aldığı Şikago’da uzun yıllar bu evde yaşamış. Bu konut da bir önceki yüzyıldan kalma.

    Astor Caddesi’nden Schiller sokağından State Caddesi’ne girdiğimde Playboy Köşkü çıkıyor karşıma. Erotizmin en tanınmış yayın organı Playboy’un sahibi Hugh Hefner 1959-1974 yılları arasında burada yaşamış.

    Turu bitirmiş oluyorum.

    Rush-State bileşkesinde köşede arayıp da bulamadığım bir yerdeyim. Barnes and Noble Kitabevi. On yıl önceki gelişimde adım başı karşılaştığım kitabevlerinden eser kalmadığını fark ediyorum Şikago’da. Aylar önce, yaklaşık beş yüz şubesiyle Border’s zincirinin iflasa sürüklendiğini duymuştum. Barnes and Noble iflas etmese de küçülmüş olmalıydı ki; mumla arasanız bulmanız olanaksızdı koskoca Şikago’da. Bu üç katlı muazzam kültür mabedinde insanın kendinden geçmemesi olanaksız.

    Basılı yayın döneminin sona erdiğini öne sürenler sayıca az değil. Deniyor ki, çağ değişti. Başka birçok şey gibi bu alan da sanallaştı. Dolayısı ile kitap da başkalaştı. Bu noktada soru şu! Mürekkebinin kokusu, sayfalarının hışırtısı olmadan, elimize almadan kitap okuduğumuzu nasıl duyumsayabileceğiz?

    Yola çıkmışken Muhteşem Mil turu günü tamamlar diye düşünüyorum. Şikago Irmağı Köprüsü’nden başlayan ve kuzeyde Meşe Caddesi’nde sonlanan Michigan Bulvarı’nın bu bölümü ışıltısı ve albenisiyle özellikle alışveriş tutkunlarını kendisine çeken bir anafora benzetilebilir. Sağlı sollu sıralanmış dünya markalarının çekiciliğinden kurtulup çevrenize bakabildiğinizde bu tarihsiz kentte tarihsel yapılara da rastlayabilirsiniz.

    İşte onlardan birisi olan Dördüncü Presbiteryan Kilisesi. Muhteşem Mil’in kendine özgü abartılı ortamında süklüm püklüm duruşuyla benim yerim burası değil der gibi. Çiçekli bahçesi, gotik görünümüyle İngiliz kırsalından çıkıp da gelmiş gibi duruyor karşımda. Hemen karşıdaki John Hancock gökdeleninin çatısına çıkıp göl ve Şikago manzarası izlemek de iyi bir seçenek olabilir. Biraz daha ileride kale görünümlü bir başka yapı gösteriyor kendini. Eski Su Kulesi. Kentucky Lousiville’dekinden sonra ikinci en eski su kulesiymiş ABD’nin. Yangınlarda su gereksiniminin sağlanmasının yanı sıra bölgenin su pompa istasyonu olarak da işlev görmüş. Kireç taşından yapılma. Yapım tarihi 1869.

    Şikago’da bir gün daha sona ererken, gece için de önerilerde bulunmakta yarar var.

    Maç programı uygunsa Union İstasyonu batısındaki United Center’da Bulls’un NBA maçını izlemek eğlenceli olabilir. Bir kez Washington DC’de Wizards’ın maçını izlemiştim. Paraya kıyamayınca en uzaktaki koltuklardan birisine ilişmek zorunda kaldığımı anımsıyorum. Sahada koşuşturan birileri vardı.  Ortam o denli eğlenceli ve sürükleyiciydi ki belleğimde en küçük olumsuzluk kalmamış. Maçı izleyemezseniz çevrenize bakınabilirsiniz. Karnınızı doyurup biranızı yudumlayabilirsiniz. Unutmayın ki, bu saydıklarımı Türkiye’deki bir spor ortamında gerçekleştirmeniz söz konusu olmak bir yana akla bile getirilemez.  ABD’de maç bittiğinde kazanan kim olursa olsun alkışlanır. Ev sahibi takım yitirse de yandaşların aklına hakemin yanlı tutumuna yönelik tek söz söylemek gelmez. En küçük hakem hatasında ortalığı savaş alanına çeviren holiganların eksik olmadığı bir ülkeden gelenler için özetlediğim durumlar gerçekten de şaşırtıcıdır.

    Şikago’da bulunuş gününüz pazara rastlamışsa ve maç da varsa Amerikan Futbolu karşılaşmasının da en az NBA maçı kadar ilginç bir deneyim olabileceği düşüncesindeyim. Kentin takımı Bears (Ayılar) adını taşıyor. Bu sevimli dostumuzun Türkiye’de genellikle hakarete konu olduğunu getiriyorum aklıma. Bears maçlarını Soldier Field’da oynuyor. Bu spor alanı Müzeler yerleşkesi’nin yanı başında. Yürüyüş uzaklığında demek yanıltıcı olmaz.

    Bir Şikago gecesi için müzikli seçenekler de yok değil! Müzikal izlemek gibi bir niyetim ol(a)madı! Çok önceden bilet edinmek gerektiğini düşündüm. Belki de yanıldım!

    Kendi deneyimim olduğu için rahatlıkla önerebilirim. Kuzey Halsted Caddesi’ne uzanabilirsiniz. Kapıda kalmayacağınızı söyleyebilirim. Şikago’da bir Blues gecesi yaşamak hiç de yabana atılmayacak bir deneyimdir. Benim seçimim Kingston Miles oldu. Girişte 12 USD ödeyerek bilet almaya ve sonrasında sol el bileğinizin sırtına mühür vurulmasına razı gelmelisiniz. Ön kolu mühürlenerek adli muayeneye gönderilenler gibi hissettik kendimizi. Başa gelen çekilecekti.

    Kuzey Halsted Caddesi’ni de içeren bölge Şikago’daki Gay, Lezbiyen, Trans topluluğunun da yaşam alanı. Tıpkı San Fransisko’nun Castro’sundaki gibi bölgede dalgalanmakta olan Gökkuşağı bayrak her şeyi fazlasıyla anlatıyor.

    Kingston Miles oldukça alçakgönüllü bir ortam sunuyor konuklarına. Salaş bir yer. Kovayla bira servisi yapıldığını söylersem ilginç gelebilir sizlere. Uzunca zaman kalacaksanız ve grup olarak gittiyseniz kovayla bira istemekten kazançlı çıkacağınızı söyleyebilirim. İki ayrı sahne var burada. İlkindeki izlence bittiğinde zaman yitirmeden diğerine geçmenizde yarar var. Buralar kara derililerin egemenliği altında.  İlk sahne alan 4 kişilik grubun yalnızca birisi soluk benizliydi. Diğerinde dörtte dört kara derili egemenliği söz konusuydu. Her iki sahnedeki müzisyenlerin ortak özelliği izleyenlerle etkileşimi göz ardı etmemeleriydi. Asıl amaçları kendilerini eğlendirmekmiş de bu arada izleyenleri de eğlendiriyormuş gibi davranıyorlardı. Enerjiniz ve elbette zamanınız varsa burada sabahı karşılamanız mümkün. İlk sahnenin arkasındaki bir doktor tavsiyesi dikkatimi çekti. Kendilerini öz ya da gerçek olarak gören anlayışın ürünüydü belli ki bu tavsiye : “Benzerlerinden sakının!”

  • MICHAEL MOORE’DAN MEKTUP VAR!

    Michael Moore Amerikalı film yönetmeni. Bulunduğu ülkeyi yüreklice eleştirebilen az sayıdaki korkusuz insandan birisi. “Hasta” filmi son derece etkileyiciydi. Kişi başına 7 bin doları aşkın sağlık harcaması yapılan bir ülkenin sağlık sisteminin zavallılığını ortaya koymuştu. Çektiği filmlerin senaryolarını Pentagon denetimine sunmayan birkaç sinemacıdan da birisi olduğunu biliyorum. Her nasılsa elektronik posta adres defterine dahil oldum. Ayda birkaç kez mektup yazar listesindekilere. Sıkı Obamacıdır. Bizler için ABD Başkanı’nın zerre kadar önemi yoktur. Oysa, bir Amerikalı için durum farklıdır. Bu nedenle de Obamacı olması anlayışla karşılanabilir. Son mektubunda şu ya da bucu olmanın küresel çıkarlar söz konusu olduğunda bir Amerikalı için de fark yaratmadığını doğrulayan bilgiler var.

    Moore, Michigan eyaletinin Flint kentindendir. Mektubundaki örnekte aynı bölgede yer alan küçük bir kırsal yerleşim noktası olan Traverse City ile ilgili. Bu bölgeden olup da ABD’nin küresel operasyonlarında yer almış eski askerlerin intihar olgularına değinmiş. Geçen yılki 4 intihar olgusunun bu küçük kent için önemli bir sayı olduğunun altını çiziyor.

    2009 rakamlarıyla ABD 700 milyar dolarlık savunma bütçesiyle en yakın izleyicilerini bile ikiye katlayan öndelikte. Kişi başına gelirin % 4.3’ü tek karış toprağı tehdit altında olmayan, bugüne değin vatan topraklarında mantar tabancası patlatıl(a)mamış ülkenin savunmasına akıtılmakta. ABD’nin doymak bilmez canavara benzeyen savunma bütçesi “Birliklere Yardım” kampanyalarıyla da yamanma çabasına konu oluyor. Tehdit algısıyla afyonlanan milyonların bu tuzağa düşmesinde de şaşırılacak bir durum yoktur.

    Moore, her zamanki alaycı biçemiyle Amerikalıları bu kampanyadan uzak durmaya çağırıyor. Buna gerekçe olarak gösterdiği örnekler de çok çarpıcı!

    Amerikan ordusunda bir yılda çoğu kadın 19.000 kişi cinsel saldırıya uğramış.

    Gururla ordusunu destekleyenlerin ülkesinde 60.000 gazi yaşamını sokaklarda sürdürmek zorunda kalmış.

    Amerikan ordusunda dünyanın çeşitli yerlerinde konuşlu birliklerde 2012 yılında yaşamını silahlı çatışma sonucu yitirenlerin sayısı 210 iken, 323 intihar olgusu kayıtlara geçmiş.

    Bu dehşet verici istatistiklerden sonra Moore bu kampanyalara katılanların katlanan şirket kârlarına katkı yapmış olacaklarını da anımsatarak bitirmiş mektubunu. GE (General Electric) savaş makinesinin önemli bir dişlisi olarak hem de hiç vergi ödemeksizin geçen yılı rekor kazançla kapatmış.

    Bu kadarla da kalmamış Moore. Yaşamını sürdürmekte olduğu Michigan’da savaştan dönmüş Irak/Afganistan gazilerini de kapsayan bir etkinlikle Amerikan halkını “Birlikleri Desteklememeye” çağırmış! Söylemle yetinmemiş, eyleme de geçmiş.

    Ceyhun BALCI, 04.01.2013

     

    Those Who Say “I Support the Troops” Should Just Stop, Out of Respect for the Troops …a letter from Michael Moore
    Thursday, January 3rd, 2013
    I don’t support the troops, America, and neither do you. I am writing this as I have just learned of the suicides of two more of our active duty reservists who live here in the Traverse City, Michigan area. That brings the total number of soldier suicides (that I know of) in the past year, in this rural area, to four.
    I am tired of the ruse we are playing on these brave citizens in our armed forces. And guess what — a lot of these soldiers and sailors and airmen and Marines see right through the bull**** of those words, “I support the troops!,” spoken by Americans with such false sincerity — false because our actions don’t match our words. These young men and women sign up to risk their very lives to protect us — and this is what they get in return:
    1. They get sent off to wars that have NOTHING to do with defending America or saving our lives. They are used as pawns so that the military-industrial complex can make billions of dollars and the rich here can expand their empire. By “supporting the troops,” that means I’m supposed to shut up, don’t ask questions, do nothing to stop the madness, and sit by and watch thousands of them die? Well, I’ve done an awful lot to try and end this. But the only way you can honestly say you support the troops is to work night and day to get them out of these hell holes they’ve been sent to. And what have I done this week to bring the troops home? Nothing. So if I say “I support the troops,” don’t believe me — I clearly don’t support the troops because I’ve got more important things to do today, like return an iPhone that doesn’t work and take my car in for a tune up.
    2. While the troops we claim to “support” are serving their country, bankers who say they too “support the troops”foreclose on the actual homes of these soldiers and evict their families while they are overseas! Have I gone and stood in front of the sheriff’s deputy as he is throwing a military family out of their home? No. And there’s your proof that I don’t “support the troops,” because if I did, I would organize mass sit-ins to block the doors of these homes. Instead, I’m having Chilean sea bass tonight.
    3. How many of you who say you “support the troops” have visited a VA hospital to bring aid and comfort to the sick and wounded? I haven’t. How many of you have any clue what it’s like to deal with the VA? I don’t. Therefore, you would be safe to say that I don’t “support the troops,” and neither do you.
    4. Who amongst you big enthusiastic “supporters of the troops” can tell me the approximate number of service women who have been raped while in the military? Answer: 19,000 (mostly) female troops are raped or sexually assaulted every year by fellow American troops. What have you or I done to bring these criminals to justice? What’s that you say — out of sight, out of mind? These women have suffered, and I’ve done nothing. So don’t ever let me get away with telling you I “support the troops” because, sadly, I don’t. And neither do you.
    5. Help a homeless vet today? How ’bout yesterday? Last week? Last year? Ever? But I thought you “support the troops!”? The number of homeless veterans is staggering — on any given night, at least 60,000 veterans are sleeping on the streets of the country that proudly “supports the troops.” This is disgraceful and shameful, isn’t it? And it exposes all those “troop supporters” who always vote against social programs that would help these veterans. Tonight there are at least 12,700 Iraq/Afghanistan veterans homeless and sleeping on the street. I’ve never lent a helping hand to one of the many vets I’ve seen sleeping on the street. I can’t bear to look, and I walk past them very quickly. That’s called not“supporting the troops,” which, I guess, I don’t — and neither do you.
    6. And you know, the beautiful thing about all this “support” you and I have been giving the troops — they feel this love and support so much, a record number of them are killing themselves every single week. In fact, there are now more soldiers killing themselves than soldiers being killed in combat (323 suicides in 2012 through November vs. about 210combat deaths). Yes, you are more likely to die by your own hand in the United States military than by al Qaeda or the Taliban. And an estimated eighteen veterans kill themselves each day, or one in five of all U.S. suicides — though no one really knows because we don’t bother to keep track. Now, that’s what I call support! These troops are really feeling the love, people! Lemme hear you say it again: “I support the troops!” Louder! “I SUPPORT THE TROOPS!!” There, that’s better. I’m sure they heard us. Don’t forget to fly our flag, wear your flag lapel pin, and never, ever let a service member pass you by without saying, “Thank you for your service!” I’m sure that’s all they need to keep from putting a bullet in their heads. Do your best to keep your “support” up for the troops because, God knows, I certainly can’t any longer.
    I don’t “support the troops” or any of those other hollow and hypocritical platitudes uttered by Republicans and frightened Democrats. Here’s what I do support: I support them coming home. I support them being treated well. I support peace, and I beg any young person reading this who’s thinking of joining the armed forces to please reconsider. Our war department has done little to show you they won’t recklessly put your young life in harm’s way for a cause that has nothing to do with what you signed up for. They will not help you once they’ve used you and spit you back into society. If you’re a woman, they will not protect you from rapists in their ranks. And because you have a conscience and you know right from wrong, you do not want yourself being used to kill civilians in other countries who never did anything to hurt us. We are currently involved in at least a half-dozen military actions around the world. Don’t become the next statistic so that General Electric can post another record profit — while paying no taxes — taxes that otherwise would be paying for the artificial leg that they’ve kept you waiting for months to receive.
    I support you, and will try to do more to be there for you. And the best way you can support me — and the ideals our country says it believes in — is to get out of the military as soon as you can and never look back.
    And please, next time some “supporter of the troops” says to you with that concerned look on their face, “I thank you for your service,” you have my permission to punch their lights out (figuratively speaking, of course).
    (There is something I’ve done to support the troops — other than help lead the effort to stop these senseless wars. At the movie theater I run in Michigan, I became the first person in town to institute an affirmative action plan for hiring returning Iraq/Afghanistan vets. I am working to get more businesses in town to join with me in this effort to find jobs for these returning soldiers. I also let all service members in to the movies for free, every day.)
    Yours,
    Michael Moore
  • KİTAP ZAPTİYESİ KAPIDA!

    Bağlantıdaki yazı ayrıntısıyla anlatıyor her şeyi. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/22280261.asp

    RTÜK’ün yazın alanındaki kolu yaşamımıza girme hazırlığında diyelim.  Karanlık bir sansür döneminin eşiğinde olduğumuzu not edelim.

    Özetlemek gerekirse, yazınsal RTÜK tüm yazılı, basılı yapıtları okuyacak, değerlendirecek ve gereğini yapacak! Sakın canınızı sıkmayın! Tüm bunları sizleri, bizleri ve kısacası toplumu zararlı etkilerden korumak adına gerçekleştirecek.  Kurulun işi çok zor. Okyanustaki damla örneği gibi konumları. Onca yayını izlemek her babayiğidin harcı değil. İhbar ve gönüllülük düzeneği işletilirse yazın zaptiyesinin işi ancak kolaylaşacaktır.

    Düşünsel, cinsel, yazınsal sakıncalarla doludur ortalıkta kolayca erişilebilen sayısız yazılı, basılı yapıt.

    Ölçüt dinsel inanç, gelenek, görenek olduğunda bu kurulun bereketli topraklar üzerinde hasat yapacağına kuşku yok. Daha dün Suudi müftünün Suriyeli kadınları Özgür Suriye Ordusu namlı çapulcuların cinsel gereksinimlerini karşılama konusunda göreve çağırdığını duymuştuk.  http://www.haberlink.com/haber.php?query=81532#.UOXa67ZR_fc

    Bu rezillik din adına gerçekleştirilince cennete giden yolun taşlarından birisi sayılacak; buna karşılık yazınsal düzlemdeki cinsellik, argo ya da düşünsellik zararlı görülüp engellenecek.

    İşte, faşizmin koyu gölgesi böyledir. Faşizm her zaman belleklerinize çakılmış imgelerle çıkmaz ortaya! Faşizmi gamalı haçlı kolluklu Hitler ya da kara gömlekli Mussolini simgesine odaklarsanız  düş kırıklığına uğramanız kaçınılmaz olur! Bununla da kalmaz uyandığınızda iş işten geçmiş olur büyük olasılıkla.

    Polyanna iyimserliği ile bitirelim!

    Bu dehşetli uygulamanın kazançlı yanını da görelim. Kitabın, bilginin, edebiyatın aydınlığını başkalarından esirgeme adına görev yapacak olan karanlık kafalılar dağarcıklarını epeyce genişletecekler. İşleri gereği de olsa aydınlık dünyanın ürünleriyle buluşmuş olacaklar. Başka türlü bu kitaplarda yer alan tek satırla buluşmaları söz konusu olabilir miydi?

    Ceyhun BALCI, 03.01.2013

  • 2013’E GİRERKEN…

    Kural ve gelenek olduğu üzere her yeni yıl bir muhasebe fırsatı demek. Muhasebe parasal ve ticari olabildiği gibi vicdansal ve eylemsel de olabilmekte.

    Her yazıyorum diyene (Özdemir İnce yazar ve yazıcı kavramlarını ayırır. Bizim gibilere yazıcı demeyi yeğler. Haksız da değil) bir gazete köşesi bulunamayacağına göre; çağın olanağından yararlanarak sanal ortamı kullanmak karşımda duran tek ve akılcı yoldu. Zamanla önceden yazdıklarımı bulamaz, aradığıma erişemez olunca bir umar bulmam gerekti. Birkaç yıl öne oğlumun yardımıyla bir internet sitesi oluşturmuştum. Böylelikle görüntü paylaşımı kolaylaşacaktı. Sürdürülemez bir iş olduğunu içine girince anladım. Doğal olarak kesintiye uğradı. Daha sürdürülebilir ve dağarcık oluşturabilir olduğu için blog oluşturma düşüncesi çekici geldi.

    2012 ortasından başlayarak cumhuriyetçiyorum adı altındaki blogumda https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/ ürünlerim bir araya gelmiş oldu. Arayıp bulmak, gereğinde değinmek kolaylaştı. Altı aylık deneyimim sürdürülebilir olduğunu doğrular nitelikte.

    Kolaylıklar da sunmakta blog işletmecileri. Uğraşıp da başaramayacağım bir şeyi benim yerime gerçekleştirmişler.

    Ben de blogumun muhasebesi sayılabilecek bilgileri sizlerle paylaşıyorum. https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/annual-report/

    2013’ün sağlık, mutluluk ve esenlik getirmesini diliyorum.

    Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca olduğu gibi 2013 de her birimiz gibi ülkemizin de bıçak sırtında olacağı bir yıl olacak.

    Kendi adıma gerçek esenlik ve mutluluğun ülkemizin ipotek altında olmaktan kurtarılmasıyla olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu doğrultuda birey olarak üzerime düşenleri yapmayı sürdüreceğimi yineliyorum.  

    Ataol Behramoğlu’nun Alman yazar Ernst Bloch’tan alıntıyla bizlere aktardığı “Militan İyimserlik” kavramını önemsiyorum. Çok iyi biliyorum ki; tek başına iyimserlik yarar sağlamıyor. Bireye ve dolayısı ile topluma düşenin gerçekleştirilmesi iyimser olabilmemiz için olmazsa olmaz gereklilik. İçinde bulunulan olumsuzluktan yakınan herkesin güncel deyişle elini aşın altına sokması kaçınılmaz bir görev.

    Unutmayalım! Küçücük bir çoban ateşinin inanılması güç yeniden doğuşlara gebe olabildiği bir coğrafyanın insanlarıyız. Bu nedenle de çok şanslıyız!

    Saygılarımla

    Ceyhun BALCI, 02.12.2012

  • SON GÜN, İLK GÜN!

    Üzerinde yaşadığımız dünya ve onun bir parçası olarak Türkiye tüketim cenneti olsun isteniyor. Her geçen gün bu durum belirginleşiyor. Bayramlarımızla başlayan süreç, yılbaşı ile doruğa varıyor.

    Dün de yılın son günü olarak öyle bir gündü. Çıldırmış gibi alışveriş yapanlarla, sağa sola koşuşturanlar kanıtımdır.

    Dünden İzmir izlenimleri paylaşayım.

    İzmir’de Bornova’da tanık olduğum bir olay içimi acıttı. Şimdilerde devlet büyüklüğünde cirosu olduğu bilinen Wal Mart’a pazarlanma çabasındaki perakende devi Migros önünde yaşanan bir şiddetten söz etmek zorundayım. Beş, altı kişilik bir zabıta topluluğunun tek kişilik sınırlı bir güce saldırısı anlaşılır gibi değildi. Meğer saldırılan yılbaşından yararlanıp ıvır, zıvır satmaya çabalayan bir gezgin satıcıymış. Suçu güçlünün önüne tezgah açmasıydı belli ki.

    Öğle saatlerinde yaşanan bu olaydan sonra bu kez akşam saatlerinde öğle saatlerinde gezgin satıcılık yapma suçu işlenen yerin biraz ilerisinde Haşim İşcan Caddesi boyunca yolun iki tarafındaki kaldırımlarda basacak yer olmadığını gördüm. Burada da esnaf vardı. Buradaki gezgin satıcı ve işportacılar esnafla haksız rekabet içindeydi. Buradakilerin farkı dokunulmaz oluşlarıydı. Metronun bölge durağına giden yaya üst geçidi bile sıralanmış satıcılarla doluydu. Belli ki zabıtanın gücü buralara erişmiyordu.

    Şaka bir yana belediyenin kolluk gücü olan zabıta eşitliğin, hakkaniyetin ve kuralın önde gelen uygulayıcısı ve güvencesi olmalı. Gezgin satıcılığı da işportacılığı da onaylamıyorum. Ama, bununla mucadele edilecekse vicdanlar da incitilmemeli diyorum.

    Öfkemi dağıtmak için metroda yeni hizmete giren son durağa uzanmaya karar veriyorum. Bölge durağından şimdiki son durak Hatay’a 20 dakikadan daha kısa sürede varıyorum. Yeni istasyon ışıl ışıl, pırıl pırıl! Uygarlık buradayım diyor. Yer üstündeki karmaşa ve kuralsızlıktan burada eser yok! Hatay’da oturanlar biraz yürüme pahasına metroyu kullanabilirler. Aşağıda oturmama karşın kimi zaman biraz da yürüme amaçlı olarak metro son durağa gelmeyi düşünülebilir buluyorum. Hakimevleri’nden İtalyan Bahçesi yoluyla merdivenlerden aşağıya yollandığınızda kendinizi Mithatpaşa’da bulabilirsiniz.

    Aziz Başkan ansızın metroya binip Hatay’da inebiliriz demişti. Dediğini gerçekleştirdi. Yerin altına girmek, oradaki rayları uzatmak bir kentliye verilebilecek en iyi yılbaşı armağanıdır. Ayrıca, bu armağanın veriliş biçimi de son derece başarılıdır. Kutlanmayı hak ediyorlar.

    Yılın ilk günü her zamanki gibi boş sokaklar, taşıtsız caddeler demekti İzmir için de. Geçen yıl boyunca limana yanaşan 300’e yakın yolcu gemisinin getirdiği gezginlerle fazlasıyla içli dışlı olmuştuk. Yılın bu ilk ve en sakin gününde yabancı gezginlerle karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu. Üstü açık tur otobüsleriyle kenti gezenler, yürüyüş yapıp sınırlı sürede kenti tanımaya çalışanlar gözden kaçmayacak denli güzel görüntüler sundular yılın bu ilk gününde.

    Bu konuda kruvaziyer turizmini İzmir’e çekme başarısı gösteren başta İzmir Ticaret Odası olmak üzere bu kenti yönetenlere teşekkür borçluyuz. Ayrıca, İzmir Türkiye adına dış dünyaya vitrin olmak için çok uygun bir kent. İzmir’in sunduğu bu olumlu izlenim karşılığında ekonomik olarak da biraz olsun karşılık alması bir başka olumluluk.

    Ceyhun BALCI, 01.01.2013

  • DIŞARIDAKİ TUTSAKLARA

     

    Çökmüş, lime lime olmuş davalar gerekçesiyle içeride tutulanlara söyleyecek tek sözümüz olabilir mi? Doğu Perinçek, Ergün Poyraz, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Yalçın Küçük, Mehmet Bedri Gültekin, Mehmet Perinçek, Hasan Atilla Uğur, Çetin Doğan, Ergin Saygun, İlker Başbuğ, Hanefi Avcı, Müyesser Yıldız…. Adı anılan içerideki tutsaklar yazdıklarıyla  daha şimdiden kitaplık dolduracak ürürnler vermiş oldular. Tarih şimdiden Silivri Kitaplığı Yayınları’nı yazmaya başladı. Dolayısı ile onlardan yana bir sorun yok. Kendilerinin öznesi olduğu bu zorlama durumun fazlasıyla farkındalar. Hatta, bizlerin onlara değil onların bizlere destek olduğunu söylersek abartmış olmayız.

    İçerideki tutsaklar hem bilinçleri hem de bu bilinçleri gereğince sergiledikleri duruşla yüreklerinin üzerinde ışıldayan bir onur madalyası taşıyorlar.

    Sözümüz dışarıdaki tutsaklara!  Ellerini, kollarını sallayarak dolaşabilen, sözde özgür tutsaklara söyleceklerimiz olmalı! İçeridekilerin alabildiğne özgür, dışarıdakilerin ise sanılanın tersine tutsak oluşu çok yaman bir çelişkidir!

    2013’ü karşılamaya hazırlandığımız bugünlerde dışarıdaki tutsakları özgürleştirmek öncelikli görevimiz olmalı!

    Dışarıda olup da gerçek anlamda özgür olanları ayrık tutarak; diğer tutsaklara seslenmek yeni yıl iletim olsun!

    Ey dışarıdaki tutsaklar! Bir an önce özgürleşin! Unutmayın ki insan olmanın olmazsa olmaz koşulu özgür birey olmaktır. Siz özgür bireylerin oluşturduğu toplumun başarabileceklerini saymama gerek yok. Hem ulusal hem de küresel tarih buna ilişkin sayısız örnekle doludur!

    Atılgan, öncü ve korkusuz olmak insanım diyen her iki ayaklının kaçınılmaz görevidir.

    Örnek mi dediniz?

    ODTÜ’lü yiğitler, Ataol Behramoğlu öncülüğünde sanatçılar girişimi, Levent Kırca namlı deliler, 29 Ekim, 10 Kasım, 13 Aralık ve 23 Aralık’ta tek yumruk olabilmiş yığınlar akla ilk gelenler…

    2013’te yeniden doğmak için bir fırsat var önümüzde. Haydi bu fırsatı değerlendirmeye.

    Bu fırsat değerlendirildiği ölçüde 2013, öncekilerden daha iyi ve esenlikli geçecek!

    Ceyhun BALCI, 30.12.2012

  • TÜRKİYE

    BİR SAHİPSİZ ÜLKE

     

    Yaşadığım kent İzmir için zaman zaman kullandığım “sahipsizlik” nitelemesini ülkem için kullanmak acı veriyor. Ne yazık ki gerçek bu! Pek çok kişi tarafından abartılı bulunabilecek bu yargıya nasıl vardım?

    İzmir’in metropol ilçelerinden Gaziemir’de varlığı saptanan radyoaktif ve zehirli atıklar konusunda yaşananlar “sahipsizlik” nitelemesini fazlasıyla doğrulamakta.

    Bir faciadır Türkiye’nin bu bağlamda yaşadığı.

    Atıklar Evropiyum 152 içermektedir. Eu 152 bir nükleer enerji santrali atığıdır. Oysa, Türkiye nükleer enerji üreticisi olmaya çok hevesli olsa da henüz nükleer enerji üreticisi olabilmiş değildir. Tolga Yarman hocanın deyişiyle Türkiye enayi yerine konmuş; bu güzel ülke yol geçen hanına dönüştürülmüştür. Bu atıklar hiç kuşku yok ki; yasal olmayan yollarla sokulmuştur Türkiye’ye! Türkiye ne yazık ki sınırlarına egemen olamamıştır. Sınırları bölücülere açık olan Türkiye belli ki radyoaktif çöplük olmaya da gönüllü olmuştur.

    Atıklar ne zaman sınırlarımızı aşarak ülkemize girdi? İzmir serüveni ne zaman başladı? İzmir’den Anadolu’ya doğru yola çıktı mı? Bu can alıcı soruların yanıtlarını bilemiyoruz. İz sürmesi gerekenler görevlerini yapmışlar mıdır? Ordusunun kozmik odaları sudan gerekçelerle hallaç pamuğu gibi atılan ülkemizde radyoaktif ve zehirli atıklar sınırlarımızı kolaylıkla aşabilmekte; bu faciaya eşdeğer durum karşısında “görmedim, duymadım, bilmiyorum” yaklaşımı sergilenebilmektedir.

    Gelelim bu atıkların halk sağlığına ve çevreye etkilerine!

    Atıkların depolandığı imalathanenin çalışanları, bu yerin yakın çevresinde yaşayanlar, bunun da ötesinde ilçedeki halkın görmüş olması olası zararların değerlendirilmesi doğrultusunda bir şeyler yapılmış mıdır? Yapıldıysa elde edilen veriler nelerdir?

    Tüm bu yaşamsal soruların karşısında yanıtlar yerine her geçen gün büyüyen soru işaretleri durmaktadır.

    Yazılacak, söylenecek çok şey var bu konuda!

    Bu kısa özet bile “sahipsizlik” belgesi sayılmaz mı?

    Türkiye’yi bu örnekten yola çıkarak içimiz kan ağlayarak da olsa “sahipsizlik” ile yaftalamak çok mu abartılı bir tutum?

    Yorum sizindir!

    Ceyhun BALCI, 27.12.2012Görsel

  • VURUN LEVENT KIRCA’YA!

     

    Birileri “Mal bulmuş mağribi gibi” üzerine atlamış durumda konunun. Eline baltayı kapıp Levent Kırca’nın üzerine yürüyen yürüyene! Diyorlar ki; “Olacak o kadar yılları geride kalmış! Çok ayıp etmiş ağzını bozarak.” Geçen Pazar akşamki sanatçılar buluşmasında köşeli sözler etmişmiş. Sözüm ona Kılıçdaroğlu’nu koruma telaşına düşmüş bu çok saygıdeğer zevat.

    “Kılıçdaroğlu bahane, Levent Kırca’ya vurmak şahane!” diyelim. Bir konuda haksız sayılmazlar. Levent Kırca delidir! Hem de oldukça deli. Sarhoş tiplemesiyle, suya sabuna dokunmadan küpünü doldurmak dururken onca köyden kendini kovduracak denli delidir. Ama, her alanda olduğu gibi sanat alanında da deliliğe gereksinim vardır. Hatta, sanatçının delisi iyidir desek yeridir.

    Levent Kırca’ya vurma yarışına girişen akıllılara soralım!

    Hanımefendiler, beyefendiler!

    Levent Kırca’ya saldırma yarışına girdiğiniz günlerde Türkiye’de ve elbette dünyada neler oldu diye sormamıza izin var mıdır?

    Çiziktidiğiniz çok satışlı, amiral gemisi namlı şu haber konusunda diyeceğiniz bir şey yok mudur? http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22143643.asp

    Türk Ordusu Atlantik’i aştı. ABD’de eğitilir oldu. Gerekçe de pek kutsal. Nasıl hayır denebilir? Kandil’e müdahale etsin diye eğitilirmiş ordumuzun özel kuvvetleri. Ordumuzun Kandil’e değil müdahale etmek, adını anmak gibi bir sözü olabilir mi? Bu ince eğitimin Kandil’e değil ama İran ya da Suriye’ye yönelmesi olasılığını başka bir yazının konusu olarak bir kenarda saklayalım. Çuvallanan ile çuvallayan elele! Anlamak olanaklı sizleri Kırca’ya saldırmayı kendilerine görev edinmişler! Sizin tek derdiniz “askeri vesayet”tir bu yıllarda. Vesayet bitsin de ordu şunun, bunun taşeronu olmuş! Ne gam!

    Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler!

    Geçtiğimiz günlerde her nasılsa sınırları içinde bölücü eşkıyaya darbe vurabilen TSK’nin teröristlerden ele geçirdiği ABD yapımı bir silah nedeniyle kendi topraklarında sorgulandığı öne sürülüyor! Ülke Türkiye! Sorgulanan TSK! Sorgulayan ABD!  http://www.gundem724.com/gundem/meteler-timini-abd-askerleri-sorguladi-mi-h751265.html Bir çuval geçirmedikleri kalmış. Bu konu da hoşunuza gitmedi değil mi? Sizler firma destekli opera izlenimlerinizi, kaldığınız otellerin konforlu odalarını, tattığınız şarapların ağzınızda bıraktığı kekremsi lezzeti anlatmayı pek seversiniz. Böylesine hoş konular varken ne işiniz olabilir mayın tarlasında?

    Yaşadığınız ülkeyle ilgili yaşamsal sorunlara değinmek dururken Levent Kırca’ya vurma kolaycılığına kaçan saygıdeğer tatlı su hanımefendileri ve beyefendileri sizlere anlayacağınız dilden seslenerek sonlandırayım yazımı.

    Levent Kırca’dan ödünç alıyorum bu seslenişi!

    “Önüm, arkam, sağım solum dönek” (*)

    Ceyhun BALCI, 27.12.2012

    (*)  : “Önüm, arkam, sağım solum dönek” Levent Kırca’nın son kitabının adıdır. Kendisine saldıranları çabuk davranarak önceden anlatmıştır. Okunmalıdır!

  •  

    BRUNO’DAN KUBİLAY’A…

     

    Hem zaman hem de mekan bakımından biri birine uzak iki kişilikten söz etmiş oluruz Giordano Bruno (1548-1600) ve Hasan Fehmi Kubilay (1906-23 Aralık 1930) dediğimizde. Oysa, biraz düşünüldüğünde her ikisinin yazgı birliğinin farkına varılabilir!

     

    Giordano Bruno Ortaçağ Kilisesi tarafından Roma’da diri diri yakılma cezasına çarptırılır. Suçu Kopernik’in kitaplarını çoğaltmak ve yaymaktır! Bugünün ölçüleriyle düşünüldüğünde anlam verilemeyebilir buna. O günün koşullarında, hele hele mutlak egemen olan din olgusunun temellerini sarsacak bir girişimdir bu yalın gerçeği kitlelerle paylaşmaya çalışmak. Alman Luther’in dil devrimiyle kutsal kitabın tahtını sallamasından sonra; dünya merkezli evren anlayışının değiştirilmesi demek olan Kopernik modeli bağnazlığa ve gericiliğe ikinci bir darbe vurmak anlamına da gelmektedir. Bruno aynı zamanda bir filozof, astronom, matematikçi ve teorisyendir. Ama,  Kopernikçilik yaparak hepsinin ötesinde aklın ve bilimin bekçiliğini yapmıştır. Ortaçağ’da bağnazlığın şimşeklerini üzerine çekmek için bundan daha iyi gerekçe olabilir mi? Onu diri diri yakan insan kılıklıların pek azının adı insanlıkça anımsanmakta. Oysa, Bruno adını ölümsüzler arasına çoktan yazdırmış durumda.

     

    Mustafa Fehmi Kubilay’ın aydınlık ve ilerici kafası 1930 yılının 23 Aralık günü İzmir’in Menemen ilçesinde adları şimdi de anılmakta olan gericilik tarafından bedeninden ayrıldı. O yıllarda, Atatürk hayatta olduğu ve Türk devrimi şimdiki gibi sinikleşmediği için yapanın yaptığı yanına bırakılmadı. Kubilay’a yapılana verilen ağır karşılığın Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamını uzattığına hiç kuşku yok. Tıpkı, Bruno gibi  Kubilay da aklın ve bilimin yılmaz bekçiliğine soyunduğu için öldürüldü. Onun adının önünde ise subay ve öğretmen sıfatları vardı. Bugünlerde “Atatürk’ün askerleri!” olmayı üzerlerine yük sayanları ciddiye almayın. Onlar olsa olsa kendi tarihlerinden habersiz zavallılar olabilirler. Bu ulusu tutsaklıktan kurtaran ve başı dik, onurlu bir ülkenin yurttaşları yapan da ne ilginçtir ki askerlerdi. Öğretmenlik de o yıllarda topluma ışık kaynağı olmak demekti. Bu iki önemli sıfat Kubilayınki gibi bir bilinçle bir araya geldiğinde gericili adına yok edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktu.

     

    Bruno ve Kubilay farklı yerlerde ve biri birine uzak zamanlarda bir ortak paydada buluşmuşlardı. Her ikisi de öncü, atılgan ve en az bunlar kadar önemlisi korkusuz adam gibi adamlardı.

     

    Aradan geçen üçyüz yıldan sonra Katolik Kilisesi hem Bruno hem de Galile’den özür dilemek zorunda kaldı. Galile’nin heykelini avlularından birine dikme zorunluluğu duydu. Ama, Bruno’yu ölüme gönderen Engizisyon Kardinali Roberto Bellarmino’yu da aziz ilan etti.

     

    Benzerliğe bakınız!

     

    Çok değil 80 yıl önce Kubilay’ı katledenler bugünün Türkiyesinde artık yükselen yıldızlardır. Adları hastanelere verilmekte, heykelleri kentlerin meydanlarına konulmakta ve (olmayan) saygınlıkları geri verilmektedir.

     

    Tüm bu olumsuzluklar için suçlu aramaktansa sorumluluğumuzu kabullenelim! Bugünlerimizi borçlu olduğumuz bu adam gibi adamları anmak günümüzde korkusuz olmayı gerektirir oldu.

     

    İnsanlık için canlarını vermekten çekinmeyen Bruno ve Kubilay gibilere yılın bir gününde birkaç saatimizi ayırmak çok mudur?

     

    Eğer yanıtınız hayırsa işte fırsat!

     

    Yarın Menemen’de olun! Öncü, atılgan ve korkusuz olmak sanıldığı gibi zor değil!

     

    İşte ilk adım fırsatı!

     

    Ceyhun BALCI, 22.12.2012

     

     

     

  • BESLEME AYDINLARIN SON MARİFETİ
     
    “Duy da inanma!” derlerse de siz inanın…
    Uzatmadan konuya girelim. Danimarka Kraliyet Kütüphanesi ile Ermenistan Büyükelçiliği’nce Danimarka’da açılan“Ermeni Soykırımı ve İskandinavya Tepkisi” sergisi tartışmalara yol açmış. Bunun üzerine Danimarka aynı olanağı Türkiye’ye de tanımak istemiş.
    Bizimle aynı dili konuşan bir grup besleme aydın Ermeni Diasporası’nı da şaşırtan bir hızla harekete geçmiş. Danimarka’ya ilettikleri bir bildiri ile “Türkiye’de demokratikleşme gerçekleşinceye ve Türkiye tarihiyle yüzleşinceye kadar durmayın!” demişler. Böyle besleme aydınları olan bir ülkenin dış tehdide gereksinimi olur mu?
    Taner Akçam önderliğindeki 37 liberal sözde aydının kaleme aldığı bildiri “yetmez ama evetçi” bir biçemle kaleme alınmış. Bu kez kendilerini de aşmış olduklarını söylemek abartı olmaz. Danimarka’daki günlük Berligske Tidende gazetesinde yer alan bildiride besleme aydınlarımız hızlarını alamamış olacaklar ki; “Tarihi ve gerçekleri inkara dayanan bu rejime vereceğiniz destek, apartheid rejimine verilen desteğe eşdeğerdir!” diye yazmışlar. Bu çarpıcı ifadelerin ardından bildirilerini “teklifinizi gözden geçirin!” sözleriyle tamamlamışlar. Gözüdönmüşlüğe bakar mısınız? Geçen yüzyılın başında yaşananları hiç ilgisi olmadığı halde Güney Afrika Irkçılığı anlamına gelen Apartheid ile özdeş tutmak nasıl bir ruh halinin yansıması olabilir?
    Taner AKÇAM önderliğinde bir araya gelerek ülkeleri zararına bildiri sunan besleme aydınlar arasında kimler mi var?
    Listedeki aydıncıklar arasında tanınmamış olan yok gibi. Ama, herkes kendi kapısının önünü temiz tutmalı ilkesi gereğince bir hekim olarak Dr Gencay GÜRSOY’dan kısaca söz etmekte yarar görüyorum. Daha önce Türk hekimlerinin meslek örgütü olan TTB (Türk Tabipleri Birliği) Merkez Konseyi Başkanlığı yaptığını anımsayoruz. Örgütün başındayken de bu türden tutumları nedeniyle sıkça eleştirme gereği duymuştuk.
    Bu kadarına pes diyoruz! Özgürlük, eşitlik, saydamlık, demokrasi, insan hakları gibi kavramları dilinden düşürmeyenlerin içinden çıktıkları, dilini konuştukları toplumu yargısızca infaz etmeleri anlaşılır olmamanın yanı sıra tarihe geçmeye değer bir kin ve nefretin de belgesi olmaya adaydır.
    Ceyhun BALCI, 20.12.2012