• BİRGÜL AYMAN GÜLER SAĞOLSUN, VAROLSUN!

    Ne denli yararlı olur? Anlaşılabilir mi? Anlaşılsa da gereği yapılır mı? Bilmek güç! İnsan türünü canlıların en ayrıcalıklısı ve üstünü sayanlara hiç olmazsa bu kabulleri gereğince bir kez daha seslenelim!

    İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler içtiği ant doğrultusunda anımsatmada bulununca leş kargaları harekete geçmekte gecikmedi. Ulus, millet, milliyetçilik, ulusalcılık sözcüklerini duydukları anda kırmızı görmüş boğaya dönenler ellerinde balta saldırıya geçtiler!

    Cahilce, haince ve alçakça!

    Kapılarını Türklere 1071’de açan Anadolu o yıllarda ıssız ve kimselerin bulunmadığı bir toprak parçası değildi. Tersine, bereketli hilal namından da kolayca anlaşılabileceği gibi yeryüzünün yoğun yerleşilen coğrafyalarından birisiydi. Hititler ve Mezopotamyalılar ilk akla gelenler.

    Bugün kendisine Türk sıfatı veren bizler Asyalı köklerimizin yanı sıra doğma büyüme Anadolulu atalarımızın da kanını taşıyoruz. Dünyanın her yerinde, ama özellikle de kültürel harmanyeri saymamız gereken Anadolu’da safkan etnisiteden söz etmek için ya kara cahil ya da akılsız olmak gerekir. Çok daha etnik karışıma sahip ABD’de Amerikalı kavramından söz etmek sorun olmazken bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk olgusundan söz etmek sorun olabiliyor!

    Yakın çevrenizdekilerden başlayarak, özellikle büyük kentlerimizde sokakları dolduran insanlarımızın fenotipini gözlerinizin önüne getirin! Safkan bir kökenden söz etmenin olanaksızlığını kolaylıkla fark edersiniz.

    Yaşadığımız bu coğrafyada emperyalist paylaşımcıların kurgusunu bozan bir savaştan sonra bileğimizin hakkıyla ulus devlet kurmuşuz. Bu devletin yurttaşları için de Türk tanımını uygun bulmuşuz. Kuşku yok ki, bu uygunluk birilerinin uydurmasıyla çıkmamış ortaya! Tarihsel bir arka planın doğal sonucu olarak göstermiş kendisini Türklük ve Türk kavramı!

    İşte Birgül Ayman Güler bu kavramın örselenmemesi gereğine vurgu yapan çıkışıyla boy hedefi olmakta bugünlerde. Söylediklerinin etnikçilikle uzaktan, yakından ilgisi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ve onun temel öğesi olan Türk olgusunun etnikçiliğe kurban verilmemesi gereğinin altına çizmiş olması saldırıya uğramasına yetti de arttı! Asıl niyetleri bu devleti temelinden yıkmak olanların saldırganlığında şaşılacak hiç bir şey yoktur. Ancak, adı Wikileaks belgelerine TR 705 koduyla geçen nöbetçi sövgücünün partidaşını hedef alması üzerinde durulmaya değerdir. Seyit Rıza hayranı diğer partidaş bugünlerde epeyce yorulduğu ve yıprandığı için TR 705 nöbeti üstlenmiş görünmektedir.

    Herkesin her şeyi düşünmek gibi bir serbestisi vardır! Ancak, doğru yerde olmak koşuluyla! Altıoklu partinin rozetini taşıyarak kendi partisinin varlık nedenleriyle bağdaşmaz bir tutum sergileyenleredir sözüm!

    Birgül Ayman Güler pek çok kişinin sindiği, silikleştiği ve kaçacak delik aradığı bugünlerde “kral çıplak” deme yürekliliğini göstermiştir. “Erkeklik taslayanların” cirit attığı ortamda ve zamanda bu önemli görevi yürekli bir kadın olarak üstlenmiş ve başarıyla yerine getirmiştir.

    Sahipsiz bırakılmamalıdır!

    Sağolsun, varolsun…

    Ceyhun BALCI, 26.01.2013

  • UĞURSUZLUĞUN YİRMİNCİ YILINDA İKİ İĞFAL OLGUSU…

    Uğur Mumcu’nun 20. yokluk yılında zaman aşımını konuşuyoruz. Utancımızdır!

    Bu anma gününün ilk saatlerinde Star tv’deki sabah izlencesine takıldı gözüm. Bir iğfalden söz ediyordu sunucu hanımefendi. Artık kanıksadığımız çocuk iğfallerinden birinden söz ederken tiksintisi ve öfkesi her halinden belli oluyordu. Son zamanlarda mahkemelerimiz bu tür olaylarda “rıza” varlığından söz eder oldu. On iki yaşında çocuk servet sahibi olduğunda rızasıyla da olsa istediği şekilde kullanabiliyor mu? Buna izin vermeyen sistem bu yaştaki çocuğun rızasıyla iğfal edilmesinden söz edebiliyor. İşte iğrençlik tam da burada boyut kazanmış oluyor.

    İlgisiz gibi görünse de çok ilgili bir başka olay. Hem de aynı izlenceden! On iki yaşında çocuğun iğfal edilmesinden rahatsız olan sunucu hanımefendi bir başka iğfalden hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Patriot iğfalinden söz ediyorum. Milyonların dut yutmuş bülbüle döndüğü bu iğfale birkaç TGB’li gencimiz başkaldırabildi ne yazık ki. Vatanın hem de yabancı “vatanseverlerce” iğfalini yok sayan yetkilerimiz bu iğfale karşı duran birkaç gencin peşine düştü. Vatanın başka vatanseverlerce iğfalinde de “rıza” söz konusuydu. Hatta, iğfalciler vatana yönetenlerce çağırılmıştı.

    Böyle bir durumda Uğur Mumcu ne yapardı, ne yazardı, ne söylerdi?

    Rızasıyla da olsa hem 12 yaşında çocuğun, hem de Atatürk Cumhuriyeti’nin iğfalinin karşısında dururdu! Hem de tüm benliğiyle, tüm varlığıyla ve olanca gücüyle! Elbette kalemiyle!

    Çünkü, o bir bağımsızlıkçıydı, o bir cumhuriyetçiydi, o gerçek bir demokrattı, o bir Kemalist’ti… Daha kısa ve öz deyişle o namuslu bir insandı!

    Şimdi daha iyi anlayabiliriz onun başına geleni ve başına gelenin zaman aşımı olasılığı ile yüz yüze kalmasını!

    Uğur Mumcu 12 yaşındaki kız çocuğunun da, 90’lık Cumhuriyet’in iğfal edilmesine sessiz kalanlardan değildi.

    Uğursuzluğun 20. yılında onu özlemle anıyoruz! İlkelerini yaşatmak ve daha da önemlisi yaşamımızın rehberi kılmak boynumuzun borcu olmalı!

    Ceyhun BALCI, 24.01.2013

     

  • ÖNCÜ, ATILGAN VE KORKUSUZ OLMAK…

    2013 yılında Türkiye’nin başına gelenler ortada! İktidarıyla, muhalefetiyle, Bozkurt gibi karşı duranıyla ve elbette leş kargası gibi didikleme heveslisiyle olanı, biteni izliyoruz. Kötümserleri bir yana bırakarak, iyimserler cephesinden bakmakta yarar var. Bu dönemde gereksinim duyulan şey “iyimserlik” olduğuna göre soralım! Nasıl bir iyimserlik?

    “Hiç bişey olmaz!, Bu da geçer yahu!” diyen sözde ve budala iyimserlik mi? Yoksa, canını dişine takan, ekmeğini taştak çıkartan, cana can, dişe diş savaşım veren eylemci iyimserlik mi?

    Yanıtı kuramlarda aramak yerine yaşama bakalım!

    Eylemci iyimserlik için gereken çok yalın!

    Öncü, atılgan ve korkusuz olmak!

    Bugün İskenderun’da ete, kemiğe bürünen öncü, atılgan ve korkusuz gençler ulusun önüne düştüler. Atatürk’ün Bursa Söylevi’nde betimlediği “işte benim anladığım Türk genci” tanımına uygun bir eylemlilik koydular ortaya!

    4 Temmuz 2003’te türk askerinin yaşamış olduğu çuval deneyiminin öcü bir kez daha alınmış oldu! Gerçek vatanseverler, çakma vatansever Patriotçuların başına çuval geçirerek bu topraklarda yaşayan herhangi bir bireyin alması gereken tutumu anımsatmış oldular.

    TGB’li gençlere plastik kelepçe vurulmuş. Gözaltına alınmışlar! Mahkemeye çıkartılacaklarmış! Bunların tümünü geçiniz! Yarınki mahkeme hukuk dışı bir ortama dönüşecek olursa unutulmasın ki; savcı TGB’liler, savunma da mahkeme heyeti olacaktır! Bu da tarihe geçecektir.

    Yine unutulmasın! Olası bir hukuksuzluk ortamının yaratıcıları da, burada sanık konumunda olanlar da tarihe geçecektir! Bir farkla! TGB’li gençlerin adları tarihe şimdiden altın harflerle geçmiştir. Adları tarihe kara harflerle geçecekleri utançlarıyla başbaşa bırakmak en iyisi!

    Atatürk’ün izindeki gençler öğretmeyi sürdürüyor! TBMM’de muhalefetçilik oynayanlar kafalarını kaldırıp ders alırlar mı dersiniz?

    Ceyhun BALCI, 22.01.2013

  • “Ölenin ardından konuşulmaz!” derler. Ama, dediklerine kendileri uymazlar. Ölenin ardından güzelleme yapılıyorsa konuşuluyor demektir. Konuşuluyorsa doğrusu söylenmeli!

    Mehmet Ali Birand bir süredir savaştığı hastalığa yenik düştü. Türkiye’de yazılı ve görüntülü gazeteciliğin ünlü adlarından olduğu için arkasından konuşulmaması ya da yazılıp, çizilmemesi olanaksız!

    Birand Türkiye’deki medya başkalaşımının aynası oldu!

    Başkalaşım yüz kızartıcı bir olayla başladı. Otuz ikinci günü TRT adına yaptığı yıllarda naylon fatura kullanımıyla hesapları şişirdiği gerekçesiyle yargılandı. Dolandırıcılık suçundan hüküm giydi. Sicilinin temizliği nedeniyle cezası ertelendi. Aynı, suçtan yargılandığı bir başka davada hüküm giymek üzereyken “zaman aşımı” cankurtaran simidi oldu. Buradan da hüküm giymesi kaçınılmazdı. Böyle bir durumda öncekiyle birlikte olmak üzere cezasını çekmek için yolu tutukevine düşecekti.

    Bu incecik çizgi Birand’ı borçlandırmış oldu. Borçlu insan her şeyi yapmaya yatkındır. Umarsızlık ve köşeye sıkışmışlık davranışlarını gerekçelendirme olanağı verir.

    Oyunun ikinci perdesinde Birand gazetecilik yerine yağcılık yapmayı seçti. Belki de seçmek zorunda kaldı.

    O dolandırıcılık suçundan cezaevine girmedi belki ama; Mustafa Balbay, Soner Yalçın, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek ve daha niceleri gazetecilik yaptıkları için demir parmaklıkların ardına düştüler.  Birand güçlünün gücüne güç katan güzellemecilikten meslektaşlarının başına gelene zaman ayır(a)madı.

    Birand gazetecilikteki sayısız ilkin altına imza atmasının yanı sıra Türkiye’de medya alanında yaşanan utanç verici başkalaşımın da önde gelen figürlerinden olmakta sakınca görmedi.

    Gece boyunca hemen her kanalda Birandsever izlencelerin biri diğerini izliyor.

    Bol söz, hiç öz!

    Medyamız Birand’ın bıraktığı yerden başkalaşıma yeni boyutlar eklemeyi sürdürüyor.

    Ceyhun BALCI, 17.01.2013

    Mehmet Ali Birand’ın ardından sövgüye ve düzeysizliğe kaçmadan gerçekleri yazmıştım. Bu yazıma katkıda bulunan bir değerli dost yalnız bu coğrafyanın değil yeryüzünün en yüce değerlerinden olan Atatürk’ün ölümünden yıllarca sonra bile sövgü yağmuruna tutulduğunu anımsattı. Çok doğru bir noktaya değinmiş oldu. Atatürk’e sövülüp, sayılıyorsa Birand’la ilgili gerçeklerden söz etmenin kime ne zararı olabilirdi? Dönek, eğilen, bükülen, sürüngen takımı bu tür gerçeklerden rahatsız olurdu. Varsınlar, olsunlar!  Hem ikyüzlülük yapacaklar hem de bedel ödemeyecekler! Öyle yağma yok!

    Birand toprağa verilirken bir başka ünlünün, Toktamış Ateş’in ölüm haberi düştü basına. Bir zamanların Atatürkçülük ve laiklik uzmanıydı. Cumhuriyet’teki köşesini ilgilenerek ve bilgilenerek okurduk. Yine bir dönem çok yaygın olan kapalı salon toplantılarının değişmez konuşmacılarındandı. İzmir’de onu bu tür açık oturumlarda sayısını anımsayamayacağım kez, hem de bir çoğunda saatlerce ayakta kalmayı göze alarak izlediğimi anımsıyorum.

    Türkiye’deki şiddetlenen F tipi rüzgar onu da önüne katıp güz yaprağı gibi düşümüzde görsek inanamayacağımız yerlere savurdu.

    Kendisine sorulduğunda Atatürkçülük ve laiklik konusundaki düşünceleri değişmemişti. Yaşadığı küçük bir adres değişikliğiydi. Bizim gibiler o adreslerde bulunmak bir yana önünden bile geçmediğimiz için son dönemde neler yazıp çizdi pek bilemiyoruz.

    Toktamış Ateş böylesine keskin bir kırılma yaşadığına göre; hiç kuşku yok ki kendince önemli bir buluş yapmış olmalıydı. Bu buluşunu yaşadığı dönemde paylaştı mı, paylaştıysa anlatabildi mi? Bilemiyoruz!

    Son günlerde yaşadığımız örnekler onurlu ve gururlu yaşamak kadar başı dik ölmenin de önemini bir kez daha anımsatmış oldu.

    Ceyhun BALCI, 19.01.2013

  •  

     

    KURTULUŞ SAVAŞI HAKKINDA BİLMEDİĞİMİZ…

     

    Bir filmi ya da kitabı ikinci kez okuduğumuzda bir öncekinde yakalayamadığımız noktaları farkederiz. Artık adını belleklerimize kazımamız gereken milletvekili Hüseyin Aygün de ikinci kez okuduğu Dido Sotiriyu (Benden Selam Söyle Anadolu’ya) kitabından çarpıcı bir sonuç çıkartmış. Öğrendiğini kendisine saklamayıp paylaşarak da “bilgelik” sergilemiş! Biz de öğrenelim ve bundan böyle ayağımızı denk alalım diye herhalde.

     

    Meğer bizim İstiklal Savaşı diye bildiğimiz olayın aslı Anadolu’da Rum temizliğiymiş. Bu çarpıcı saptama Hüseyin Aygün vekilimizin daha da sivrilmesi önündeki tüm engelleri yıkmış olacaktır. Çokseslilik ve demokratlık adına Seyyit Rıza savunuculuğu yapmaktan çekinmeyen Aygün bu kez çok daha büyük oynamış. Dersim eleştirilerinde Sabiha Gökçen bahaneydi. Asıl hedef Atatürk’tü! Böylelikle asıl hedefe de epeyce yaklaşmış olduğu kesindir.

     

    Ben kendisi için aklıma gelen sıfatları sayacak olsam kendisini sevindirmiş olurum. Ortadan kaybolan hukuk birden hortlayıp, kendisi için uygun gördüğüm sıfatı hakaret sayabilir! Aygün sevinirken, ben üzülürüm. Üzülmem de sorun değil ama cüzdanım şişkin olmadığı için yaşamda üstlendiğim sorumluluklar sekteye uğrar diye çekinirim.

     

    Böyle bir durumda Hüseyin Aygün’ü partisinin genel başkanına havale etmek en iyisi.

     

    Yılın ilk gününün akşamında Kılıçdaroğlu’nu izlemiştim bir televizyon izlencesinde! Söyledikleri yüreğime serin sular serpmişti. Sorulan bir soruya karşılık olarak “Atatürk’e değer vermeyen vatan hainidir!” sözleri dökülmüştü ağzından. Bu sözlerden birkaç gün sonra bölücülük ve ayrılıkçılık konusunda hükümete yeni bir “kredi” açmasaydı çok daha iyi olacaktı. Buna karşın Atatürk konusundaki saptamasının arkasında durmayı sürdüreceğini ummak istiyorum.

     

    Hüseyin Aygün vekilin hak ettiği sıfat genel başkanı Kılıçdaroğlu tarafından günler önce dillendirilmiş olup bu seslenişi hakaret saymaması gereğini bilgisine sunarım!

     

    Ben demedim, genel başkanı dedi…Hoşnut olmazsa onu dava etsin!

    Yazının sonunda bir de isteğim var kendisinden. Okumamak kadar ikinci kez okumak da bir olumsuzluk anlamına gelmekte onun eylemi aracılığıyla. Hiç olmazsa bu ülkenin yakın tarihini okumaktan kaçınsın! Yoksa saçmayı sürdüreceği inciler bir sonraki kez kendimizi tutmamızı güçleştirebilir.

     

    Ceyhun BALCI, 12.01.2013

  • KARIN ELLİ ADI

    Antropolog Franz Boas 1880’de Kuzey Kanada Baffin adasındaki karlı düzlüklerde yol alırken bölgedeki İnuit toplumunun yaşamını incelemeyi amaçlamıştı. Asırlık bir tartışmanın fitilini ateşlemeyi düşünmemiş olmalıdır. Nişanlısı Maria’ya  yazdığı mektuplarda Eskimo gibi olmaktan gurur duyduğundan söz ettiğine göre yerlilerle bütünleşmiş olduğunu söyleyebiliriz.

     

    Bu ilgi İnuit diline de yansımış doğallıkla. Uçsuz bucaksız karlı düzlükler ülkesinde ad verecek fazlaca varlık olmadığından olsa gerek eldeki biricik varlık olan karın her hali için farklı bir sözcüğün türetilmesine yol açmış.

     

    Hafif kar yağışı : aqilokoq

    Kızak sürmey uygun kar : piegnartoq

     

    Boas 1911’de yayımladığı “Amerikan Yerli Dilleri El Kitabı” için yazdığı önsözde Eskimoların kar için düzinelerce hatta yüzlerce sözcük türettiklerinden söz etmiş. Şarkıcı Kate Bush’un 2011 yılındaki albümüne de esin kaynağı olmuş bu durum.  “Kar için 50 Sözcük” albümünün adı olmuş.

     

    Eskimoların bir diğer ana kolu olan Yupik dilinde angyagh (tekne) sözcüğünün aldığı soneklerle angyaghllangyugtuqlu’ya dönüşmesi (daha büyük bir tekneye sahip olmayı arzuluyor) bitişken bir dil olduğu gerçeğininin altını çizmiş oluyor. Bitişkenlik özelliği dil için varsıllık kaynağı olurken sözlük oluşturma çabalarının da zorlaştırıcısı olabiliyor.

     

    Smithsonian Arktik Çalışmalar Merkezi’nden Igor Krupnik de İnuit ve Yupik lehçelerinde İngilizce ile karşılaştırıldığında kara karşılık gelen çok daha fazla sayıda sözcük bulunduğunu doğruluyor. Kar anlamına gelen sözcük sayısı Merkezi Sibirya Yupik lehçesinde 40 ve Kanada’daki İnuit lehçesinde 53.

     

    Yumuşak kar : matsaauriti

    Kristalize tuzumsu kar : pukak

     

    Bu lehçeler deniz buzu söz konusu olduğunda da dağarcık bakımından oldukça varsıl.

     

    Deniz donarken  yamalı görünüm veren tabaka : siguliakrasq

    İsviçre peyniri görünümlü gözenekli buz : auniq

     

    İskandinavya kuzeyinde yaşayan ve yaşamları karla iç içe olan Sami toplumları da eskimolardan geri kalmamışlar kara ilişkin sözvarlığı bakımından. Onların dil ve lehçelerindeki kar eşdeğeri sözcük sayısı 180. Eskimolardan farklı olarak Ren geyiği ile de haşır neşir olan Samiler yaşamsal öneme sahip bu hayvan için 1000’den fazla sözcük türetmişler.

     

    Kısa, şişman dişi ren geyiği : leamsi

    Kısa ve dallı boynuzlu ren geyiği : snarri

     

    Görüldüğü gibi toplumlar kendileri için ölüm, kalım sorunu olan varlıkları adlandırmaktalar. Kuzuy kutup dairesinde yaşayan birisinin muz ya da ananas demek gibi bir gereksinimi olmayacağı için dillerinde bunlara ilişkin karşılık bulunmaması olağan karşılanmalıdır. Dil de tıpkı onu konuşan insan gibi yaşayan bir varlık. Dil insana, insan da dile can veriyor denilebilir. Bir İnuit için kızakla üzerinde yolculuk yapılmaya elverişli kar ya da üzerinde dolaşırken kırılıverecek bir buz tabakası gündelik yaşam bakımından önemli ayrıntılar olduğuna göre ayrı sözcüklerle karşılıklanıdırılması olağandan öte bir gereklilik.

     

    Krupnik, Boas’ın yaptığının İnuit dilinin küçük bir kesitini aydınlatma olduğunun altını çiziyor. İnuit yaşam biçimindeki güncel değişiklikler de göz önüne alındığında Boas’ın döneminde şimdikiyle karşılaştırıldığında çok daha fazla söz varlığı bulunuyor olmalıdır.

     

    Sözü Türkiye’de sıkça yapılan tartışmalara bağlayarak sonlandıralım. Bilindiği gibi ülkemizde özellikle son yıllarda Kürtçe üzerine yoğunlaşan tartışmalar yapılmaktadır. Kürtçe’nin öğrenilmesi-öğretilmesi ile Kürtçe eğitim-öğretim sıkça biri birine karıştırılmakatdır. Kürtçe eğitim-öğretim herhangi bir okulda tüm derslerin Kürtçe verilmesi olgusudur ki isteseniz de başarılabilir bir hedef değildir. Kürtçe eğitim görmüş (Kürtçe öğrenmiş değil) bir vatandaşımızın iş bulabilmesi ve böylelikle yaşamını sürdürmesinin gerçekleştirilebilirliğini tartışmaya bile gerek yok!

     

    Bu dilin tarih boyunca fazlaca konuşulmamış ve kullanılmamış olması önde gelen sorundur. Böylesine gelişmemiş bir dille eğitim-öğretim yapılabileceğini söylemek ve bu doğrultuda istemde bulunmak için iki olasılık geliyor insanın aklına.

     

    Cehalet ya da kötü niyetten başka olasılık var mı?

     

    Ceyhun BALCI, 11.01.2013

     

    Are there really 50 Eskimo words for snow?

    FRANZ BOAS didn’t mean to spark a century-long argument. Travelling through the icy wastes of Baffin Island in northern Canada during the 1880s, the anthropologist simply wanted to study the life of the local Inuit people – joining their sleigh rides, trading caribou skins and learning their folklore. As he wrote proudly to his fiancée Marie, “I am now truly like an Eskimo… I scarcely eat any European foodstuffs any longer but am living entirely on seal meat.” He was particularly intrigued by their language, noting the elaborate terms used to describe the frozen landscape: aqilokoq for “softly falling snow” and piegnartoq for “the snow (that is) good for driving sled”, to name just two.

    Mentioning his observations in the introduction to his 1911 book The Handbook of American Indian Languages, he sparked off the claim that Eskimos have dozens, or even hundreds, of words for snow. Although the idea continues to capture public imagination – the singer Kate Bush called her 2011 album 50 Words for Snow – most linguists considered it an urban legend, born of sloppy scholarship and journalistic exaggeration. Some have even gone as far as to name it the Great Eskimo Vocabulary Hoax. The latest evidence, however, suggests that Boas was right all along.

    Snowballing vocabulary

    This debate has rumbled on partly because of a grammatical peculiarity of the Eskimo family of languages. Boas studied Inuit, one of the two main branches; the other is Yupik. Each have spawned many dialects, but uniting the family is a feature known as polysynthesis, which allows speakers to encode a huge amount of information in one word by plugging various suffixes onto a “base”. For example, a single term might encompass a whole sentence in English: in Siberian Yupik, the base angyagh (boat) becomesangyaghllangyugtuqlu to mean “what’s more, he wants a bigger boat”. This makes compiling dictionaries particularly difficult; do two terms that use the same base but a different ending really represent two common idioms within a language, or is the difference simply a speaker’s descriptive flourish? Both are possible, and vocabulary lists could quickly snowball if an outsider were to confuse the two – a criticism often levelled at Boas and his disciples.

    Yet Igor Krupnik, an anthropologist at the Smithsonian Arctic Studies Center in Washington DC believes that Boas was careful to include only words representing meaningful distinctions. Taking the same care with their own work, Krupnik and others have now charted the vocabulary of about 10 Inuit and Yupik dialects and conclude that there are indeed many more words for snow than in English (SIKU: Knowing Our Ice, 2010). Central Siberian Yupik has 40 such terms, while the Inuit dialect spoken in Nunavik, Quebec, has at least 53, including matsaaruti, wet snow that can be used to ice a sleigh’s runners, and pukak, for the crystalline powder snow that looks like salt. For many of these dialects, the vocabulary associated with sea ice is even richer.Krupnik has documented about 70 terms in the Inupiaq dialect of Wales, Alaska, which mark such distinctions as: utuqaq, ice that lasts year after year; siguliaksraq, the patchwork layer of crystals that forms as the sea begins to freeze; and auniq, “rotten” ice that is filled with holes like Swiss cheese.

    It is not just the Eskimo languages that have such colourful terms to describe their frosty surroundings; the Sami people who live in the northern tips of Scandinavia and Russia, use at least 180 words related to snow and ice, according to Ole Henrik Magga, a linguist at the Sami University College in Kautokeino, Norway (International Social Science Journal, vol 58, p 25). Crucially, unlike Inuit dialects, Sami ones are not polysynthetic, making it easier to distinguish words. Incidentally, the Sami also have as many as 1000 words for reindeer. These refer to everything from the reindeer’s fitness (leamšimeans a short, fat female reindeer) and personality (njirru is an unmanageable female), to the shape of their antlers (snarri is a reindeer whose antlers are short and branchy). There is even a Sami word to describe a bull with a single, very large testicle: busat.

    In some ways, this kind of linguistic exuberance should come as no surprise –languages always evolve to suit the ideas and needs that are most crucial to the lives of their speakers. “These people need to know whether ice is fit to walk on or whether you will sink through it,” says linguist Willem de Reuse at the University of North Texas in Denton. “It’s a matter of life or death.”

    “All languages find a way to say what they need to say,” says Matthew Sturm, a geophysicist with the US Army Corps of Engineers in Alaska. For Sturm, it is the expertise these words contain that is of most interest, rather than the squabble about the number of terms. “Who the hell cares about that! These are real words that mean real things,” he says. He is particularly admiring of Inuit knowledge of the processes that lead to different snow and ice formations, mentioning one elder who “knew as much about snow as I knew after 30 years as a scientist”. In Sturm’s opinion, documenting this knowledge is far more important than finding out exactly how many categories for snow there are.

    Others also recognise the urgency of this work. As many indigenous people turn away from their traditional lifestyle, the expertise encapsulated in their vocabulary is fading. That is why researchers such as Krupnik are trying to compile and present their dictionaries to the local communities, as lasting records of their heritage. “Boas only recorded a small fragment of the words available,” says Krupnik. In the intervening century much has been lost. “At his time there would have been many more terms than there are today.”

    David Robson is a features editor at New Scientist

     

     

     

  • ZİBİDİ(*)
    Sabah kanalların birinde rastladım zibidinin birine. Muhteşem Süleyman kılığına girmiş kendince. Yanında Hürrem’i! Kendisini dizideki Süleyman’a başarıyla benzetmiş. Ecdadıyla gurur duyan bir yurttaşımız deyip geçemedim. Sayısız insanımız bu kervana katılmış durumda. Pek çoğunun farkı henüz işi zibidiliğe vardırmamış olmaları.
    Tarihimiz her şeyiyle bizim. Yapmamız gereken (bugüne değin pek de yapamadığımız) tarihimizdeki olguları yanlı yorum ve öznel yargıdan kurtarmak olmalı.
    Ecdadıyla (büyüklerinin de doldurması sonucu) şişinen zibidi (daha doğrusu zavallı) yurttaşımız öykündüğü “Muhteşem” namlı ecdadının koca imparatorluğu yıkan ilk adımın sahibi olduğunu bilse böyle yapar mıydı? Kapitülasyon muhteşemi Süleyman Osmanlı’nın sonuna giden yolun başındaki kişidir. Buyurun övünç duyun! Avrupa’da diri diri yakılmak, giyotine kellesini vermek ve aforoz edilmek pahasına kutsal kitapları kendi dillerine çevirenler, dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkartanlar ve insan ayrıcalıklı varlık değildir diyebilenler kendilerini gösterirken Osmanlı’yı karanlığa tutsak edenler ne kadar muhteşemdi?
    Kapitülasyonlarla başlayan zavallılaşma sürecinin Düyunu Umumiye’ye evrilmesi de şaşırtıcı sayılmaz. Bugünün IMF ya da Dünya Bankası eşdeğeri Düyunu Umumiye binası İstanbul’da varlığını sürdürmekte. Rezaletin anıtıdır.
    Tanzimat ve Islahat bu geri kalmışlık okyanusunda çırpıntıya benzetilebilir. Bu dönemde bile İstanbul’da uçan kuşa borç takıp damatlarına saray yaptıran, haremlerine giysi ve takı parası akıtan karanlık anlayış da sahiplenilecek midir diye ilgiyle ve sabırla bekliyorum.
    Sağ olsun NTV Tarih dergisi. Yazınca öğrenmiş olduk. Türkiye’yi sarıp sarmalayan darbelerle yüzleşme histerisine tarihten yapraklarla katkıda bulunmuş. Öğrendik ve mutlu olduk! Bizim ileri adımlar olarak bildiğimiz I ve II Meşrutiyet de dönemlerinin darbeleriymiş meğer. İyi ki okuduk! Yoksa “darbedar” olarak kendimizi kötü yoldan kurtaramayacaktık.
    Osmanlı tarihini bilinçsizce yüceltme ve olumsuzluklardan arındırma heveslilerine boğdurulan oğulları, çocuk yaşta tahta çıkartılıp kuklalaştırılan sultanları anımsatıp da üzmeyelim kimseleri.
    Şunu sormadan geçmeyelim!
    Ülke işgal altında ve yabancı çizmeler altında ezilmekteyken İngiliz zırhlısı Malaya’ya binip de İngiliz korumasını seçecek kadar alçalan son sultanın yaptıklarını da sahiplenip; onda da övünülecek bir şeyler bulurlarsa pes diyeceğim!
    Pes demekle yetinmeyip övgülerimi ve saygılarımı sunacağım kendilerine!
    Televizyona görüntüsü yansıyan zibidiye gelince, belki o bir zavallıdır ama aptallaştırılmış toplumun kristalize hali olduğu da kesindir!
    Ceyhun BALCI, 09.01.2013
    (*) zibidi
    sf. 1. Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan. 2. a. Yersiz ve zamansız davranışları olan kimse: “Nereden bulmuştu bu zibidiyi?” -A. Kutlu.
    Güncel Türkçe Sözlük (TDK)

  • MICHIGAN CITY

     

    Yazıya konu olan kent ABD’nin Indiana eyaletinin kuzeybatısında, büyük göllerden Michigan’ın güneydoğu kıyısında yer alıyor. Simgesi Deniz Feneri. Hırsızların yolunu değil de denizcilerin yolunu aydınlatan gerçek bir deniz fenerinden söz ediyoruz.

    Amerikalılar kent ya da eyaletlerini tanımlamada akılda kalıcı sözler kullanıyorlar. Michigan City için de “Alışveriş-Kum-Gülücükler” kenti demişler. Biz alışverişi için oradaydık. Mevsim uygun olmadığı için kumsallarını da göremedik. Gülücükler ise bir soru işareti olarak kaldı zihnimizde.

    Bu kuş uçmaz, kervan geçmez Amerikan kentine nasıl oldu da yolumuz düştü? Şikago programının bir parçasıydı. Kaldığımız oteldeki turizm danışmanına sorduğumuz “Alışveriş ve kent dışı bir günlük gezi için öneriniz ne olur?” sorumuz soruyla karşılık buldu. “Ulaşılması kolay ama uzak mı olsun?” yoksa “Yakın yerleşimli ama ulaşımı daha karmaşık mı olsun?” Neredeyse hiç düşünmeden ilk seçeneği işaretledik. Böylelikle yolumuz Michigan City ile kesişmiş oldu. Karar verdiğimizde Güney Sahil Hattı treninin kalkmasına 20 dakika kalmıştı. Buralarda zamanı iyi değerlendirmek önemli olduğundan olabilidiğince ilk treni yakalamak iyi olurdu. Treni kaçırmamak için Randolph Caddesi’ndeki Binyıl Garı’na taksiyle gitmek kaçınılmaz olmuştu. Bineceğimiz tren Şikago bölgesi banliyö treni olan Metra değildi. Amerikan şehirlerl ve eyaletlerarası Amtrak hiç değildi. Vagona kendimizi attığımızda anladık ki, koltuklar da numaralı değildi. Dönüşü sonraya bırakarak gidiş biletlerimizi vagondaki biletçiden edindik. Artık, rahatlıkla çevreyi gözden geçirmeye başlayabilirdik. Yolumuz birbuçuk saatten biraz fazla sürecekti. Önce Michigan Gölü boyunca güneye yönelip, gölün bittiği yerde dirsek yapıp yine göl boyunca doğuya yöneleceğimizi otelden edindiğimiz yol haritasında görebiliyorduk. Herhangi bir oteldeki turizm danışmanından bu çok da kullanılmadığı izlenimi edinilen tren hattıyla ilgili ayrıntılı zaman çizelgesi ve harita bulundurulmakta, isteyene karşılıksız verilmekteydi.

    Amerikalı haritaya olağanüstü değer ve önem veriyor. Her türlü yol tarifi mutlaka harita üzerinden ve yönler kullanılarak yapılıyor. Amerikalı’nın harita ve coğrafya aşkının nedenini anlamak hiç de güç değil. Dünyaya yayılan, olur olmaz her yerde askeri varlık bulunduran bu yayılmacı devin elini kolunu her yere uzatması iyi coğrafya bilgisi ve ayrıntılı haritayla olanaklıdır. Bu nedenle haritacılık ve coğrafya Amerikalının önde gelen ilgi ve tüketim alanı olmuştur denilebilir.

    Bindiğimiz vagon kalabalık değil. Issız bile sayılır. Üçte biri ancak dolu.Şikago metropolünü terk eder etmez göl kıyısı boyunca endüstri kuruluşları ve atık depoları gösteriyor kendisini. Birinde gözümüze çarpan beyaz eşya atıkları ABD’nin çok esaslı bir tüketim toplumu olduğunu gözümüzün içine sokar gibiydi.

    Güneydeki dirsekten sonra doğuya yönelince Indiana eyaletine de girmiş olduk. Doğu Şikago istasyonuna gelmek biraz kafa karıştırsa da Amerika’da bu tür şaşırtıcılıklara takılmamak gerekiyor. Gölün güney kıyısı boyunca da demir çelik fabrikalarının ve enerji santrallerinin biri diğerini izliyor. Michigan City 11. Cadde istasyonun yaklaşırken göle yaraşır görüntüler cılız da olsa kendisini gösteriyor. Alçakgönüllü sayfiye yerleşimleri aralık ayının başında doğal olarak terk edilmiş görünümde.

    Elimizdeki zaman tarifesiyle uyumlu bir yolculuk yaptığımız söylenebilir. İstasyon dışı beklemelerimizin Amtrak trenine yol verme amaçlı olduğunu yapılan duyurulardan anlayabildik.

    Michigan City 30 bin nüfuslu oldukça küçük bir kent. Şehir adı taşımasına şaşırılmasın! Bu nüfusuyla bizim Selçuk büyüklüğünde.  Ama, sokaklarda o kadar  insan da yok gibi.

    Michigan City’deki ilk istasyon olan 11. Caddede indiğimizde bizden başka birkaç kişinin daha yolculuklarını sonlandırdıklarını farkediyoruz.  İnenlerden birisi orada beklemekte olan bir otele ait müşteri servisine binip hızla uzaklaşırken bizlere de kentin sokaklarına vurmak düşmüştü. İstasyondan da kısaca söz etmek gerekiyor. Demiryolu-karayolu ortaklığı sıradışı bir görünüm sunmaktaydı. Günde birkaç kez gelip geçen tren yolunun diğer kara taşıtlarının kullandığı yolla ortaklaşmasından doğal bir durum yoktu. İstasyon binası yerine de bir otobüs durağı yolunu şaşırıp buraya gelenlerin nesine yetmezdi?

    İlk izlenim olarak bomboş sokaklar, terk edilmiş ve bazılarının kapı ve pencereleri suntalarla kapatılmış sayısız satılık-kiralık konut ürpertici ve ürkütücüydü. Vahşi batı filmlerinin bildik müziklerinin yanı sıra esintiye kapılmış çalılar da olsa manzara tamamlanabilirdi. Konut alanında patlak veren ve başkaca sektörleri de anaforuna alan ekonomik krizin sonuçlarıydı karşımızda duran. Kiralık/satılık duyurularının yanı sıra bir bölümünün belki de hiç kullanılmayacakmış gibi kapı ve pencerelerinin tahtalarla kapatılmış olması bir başka ilginçlikti.  Hayalet kentteydik sanki! Zorlukla da olsa açık bir yer bulup Deniz Feneri alışveriş merkezini soracak oluyoruz. Yaşı geçkince bir kadıncağız burada ne işiniz var diye sorar gibi bakıyor yüzümüze. Dışarı çıkıp da biraz yürüdükten ve göle doğru yöneldikten sonra burada yol sormanın anlamsızlığını fark ediyoruz.

    Önümüz, arkamız sağımız solumuz  kilise desek abartmış olmayız. İrili ufaklı, mimarileri de biri birine benzemeyen farklı topluluklara ait oldukları adlarından anlaşılan kiliseler boy göstermekte dört bir yanda. Anlaşılan burada yaşayanların işi allaha kalmış diyoruz kendi kendimize. Luteryanından Kalvaryanına her kesimin kilisesi boy göstermekte Michigan City’de. İyi ama cemaat nerede? Bazılarının yanı başında okullar da görüyoruz. Bunca kiliseye eşlik eden cenaze levazımatçısı belleğimdeki vahşi batı imgesini canlandırmaya yetiyor. Yanındaki krematoryum bu kadar çok kilise ile çelişen bir görüntü oluşturuyor. Kilise bolluğundan anlaşıldığı kadarıyla Hıristiyanlığın fazlaca taraftarı olduğunu anladığımız anda ölümden sonra yakılmayı isteyeceklerin olası varlığını da ilginç bir durum olarak not ediyoruz.

    Günün sonunda otobüs durağı kılıklı istasyonda yerimizi alıyoruz. Geldiğimiz gibi dönüyoruz. Sabah bu istasyonda inen kadro eksiksiz olarak dönüş yolunda. Üçü alışverişten birisi de kumarhaneden. Herkesin cüzdanı hafiflemiş durumda. Alışveriş de kumar da aynı kapıya çıkıyor demekten alamıyoruz kendimizi.

    Ceyhun BALCI, 08.01.2013

  • KNOCKALOE’DA MEÇHUL TÜRKLER

     

    Kaç kez olduğunu saymadım! Ama, bir kez daha içimdeki şeytanın kurbanı oldum diyebilirim. Kitapçının indirim rafında bile kendisine alıcı bulamamış olduğu üzerindeki bir karış tozdan belli olan “Knockaloe ve Meçhul Türkler” (İş Bankası Yayınları, 2008) Böyle kitaplara hak ettikleri ama çekemedikleri ilgiyi göstermenin bir insanlık görevi olduğunu düşünürüm. Hatta, hemen okuyamayacağımı bilsem de edinirim. Günün birinde sıra gelir diye…

     

    İçimdeki şeytan bu niyetle edindiğim kitabı bu kez hemen okumam için dürtmeye başladı. Direnemedim! Knockaloe İngiltere’nin batısındaki Mann adasında bir yerleşim. Adın tuhaflığını yazar da fark etmiş olmalı ki; okunuşunu da yazarak okuru büyük bir dertten kurtarmış.  Nokaylo!

     

    Knockaloe tarihte bir ilk olmuş. Modern çağın ilk “sivil esir” kampı olarak geçmiş tarihe. Bir İtilaf devleti olarak İngiltere topraklarındaki düşman ülkeler vatandaşlarını (Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı) çıkartmış olduğu “Hainler Yasası”na dayanarak “enterne” etmeyi düşünmüş. Önceleri İngiltere’de başlatılan bu uygulama yalıtımın daha iyi ve işlevsel olması amacıyla İrlanda Denizi’ndeki Mann adasına kaydırılmış. Esir alınanların önemli bölümünün savaşla ilgili olmaması ve yine azımsanmayacak sayıda esirin İngiliz yurttaşlarıyla evli İttifak devleti vatandaşı olması ilginçtir.

     

    Nokaylo’daki Osmanlı esirleriyle ilgili diplomatik ilişkide İsveç aracı ülke rolü oynamış. Otuzbin dolayında esirin bulunduğu kamptaki Osmanlı esirlerinin sayısı 110’muş. Bunlardan yalnızca birisi askermiş ve amiral rütbesi taşımaktaymış. Osmanlı uyruklular da zaman içinde ayrıma uğratılmışlar. Yahudi ve Hıristiyan olanlar esaretten kurtulurken Müslüman Osmanlı’lar onların yerine de sıkıntı çekmişler. Tehcir nedeniyla yaşamını yitiren Ermeni kökenli Osmanlı yurttaşlarına soykırım uygulandığını öne sürenlerin kulakları çınlasın!

     

    Üç yılı aşan Nokaylo sivil esaret serüveni süreç içinde tutsakların müzikten tiyatroya uzanan bir çok alanda ürün vermelerine de tanıklık etmiş. Hatta, yaşamlarını burada yitirenlerin gömüldüğü bir mezarlık bile var(mış) adada. Burada 7 Türk ebedi uykularını sürdürmekteler(miş).

     

    İlginç olan Osmanlı Devleti’nin buradaki Türk esirlerden savaşın üçüncü yılında haberdar olmuş olmasıdır. Duyarsızlık bu kadarla kalmamış. Türkiye buradaki mezarlığın şehitlik olması için girişimde bulunmak için 1970’leri beklemiş. Bu neredeyese hiç bilinmeyen mezarlığın şehitlik statüsüne alınması süreci 2002 yılının Kasım ayında tamamlanabilmiş.

     

    Yıkılmakla kalmayan Osmanlı’nın gider ayak vatandaşlarını bir çok cephede ölüme sürdüğü sırada İngiltere’de savaşla ilgisi olmayan reayasının başına gelenleri duyacak, duysa da bir şey yapacak hali yokmuş belli ki! Hasta adam nitelemesiyle örtüşen bir durum.

     

    Ceyhun BALCI, 07.01.2013

     

  •  

     

    ASLANI KEDİYE BOĞDURMAK

     

    İzmir’de evrimden söz eden öğretmen hakkında soruşturma açılmış. Gerekçe ilginç! Dinsel değerlere saygısızlık. Kararan Türkiye’ye yakışan bir manzara. İlk değildi. Son da olmayacaktır! Yeter ki bilimin ışığını yayma kararlığındaki şövalyeler eksik olmasın! Bu ortamda bile bilimin ışığını yayma kararlılığından milim ödün vermeyen eli öpülesi saygıdeğer öğretmene kucak dolusu selam!

     

    Bu alanda Türkiye yalnız değil! Buna sevinmek yerine düşünmek ve derinlemesine incelemek gerek.

     

    ABD nüfusunun % 40’dan fazlası evrenin bundan yaklaşık 6000 yıl önce birkaç gün içinde yaratıldığını öne süren kutsal metinlere inanıyor. Dinozorlarla insanların eşzamanlı olarak yeryüzünü paylaştıkları düşüncesi gülünç de olsa sayısız insanın algısını oluşturuyor. Nuh peygamberin becerisi sayesinde bugünkü türlerin varlığını sürdürdüğü düşünülüyor yine kutsal kitaba göre. Nuh peygamber gemisine tufanın da telaşıyla dinozor örneği almayı unutunca bugünün bilimcilerine de sürü sepet kuram oluşturmak düşmüş oluyor.

     

    Hem Türkiye’de hem de ABD’de yaradılışa inananların sayısı azımsanmayacak nicelikte. Yaradılışçı takımının bilime karşı soğukluğu kuşkuya yer bırakmayacak denli kesin. Aynı takımın bilimin ürünü teknolojiyi kullanmaya gelince bu soğukluğu bir yana bıraktığı görülüyor. Akıllı telefon, son model otomobil ya da ev eşyası kullanımı söz konusu olduğunda akan sular duruyor. Bilime sırt çeviren ama yaşamımıza sunduğu kolaylıklara herkesten önce koşanlar dünyasında yaşadığımızı görmüş oluyoruz. Onlar herkesten çok fosil yakıt ve elektrik tüketir oluyorlar. Unutmadan eklemekte yarar var. Bu ilgi “ver parayı, al malı” düzeyinde. Olayın ne merkezinde ne de merkeze yakın halkalarında bulunamayanlara düşen rol de müşterilikten öteye geçemiyor.

     

    Bu noktada aklımıza takılan bir soru olmalı!

     

    “Yüzde kırkı bilime sırtını dönmüş bir ülke nasıl olup da dünyanın önde gelen bilimsel üretim ülkesi olabiliyor?”

     

    Yarısı dünyadan, evrenden, doğadan habersiz ABD’nin çelişkili bir şekilde bilim ve teknoloji devi olması cehaletin, bilime yön verememesiyle ve akademik alana egemen olamamasıyla açıklanabilir. Bunca cehalet, bağnazlık bir şekilde bilime ve akla egemen olamamaktadır. Herkes haddini bilmeye zorlanmaktadır da denebilir. Türkiye’deki sorun ise tersine akılsızlığın ve bağnazlığın her geçen gün yaşamın her alanına egemen olmasının yanı sıra bilim odaklarına üstünlük sağlamaya başlamasıdır.

     

    http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=science-teacher-draws-line-creation

     

    Yukarıdaki bağlantıda yer alan yazıda dünyanın en çok bilim üreten ülkesi ABD’nin Kentucky eyaletinde “Yaradılış Yanıtları Bakanlığı” adlı bir kuruluş Petersburg kentinde Yaradılış Müzesi kurup, ziyaretçileri bu doğrultuda yönlendirme çabasına girişebiliyor. Buna benzer girişimlerin müze değil ama sergi adı altında Türkiye’de de gerçekleştirildiğini anımsayabilirsiniz. Hatta, aynı girişimin dudak uçuklatacak nitelikte bir Yaradılış Atlası bastırarak dünyanın dört bir yanına dağıtma gücüne sahip olduğunu da unutmuş olamayız.

     

    Henüz ABD’de bu güce erişememiş olmakla birlikte cehaletin ve bağnazlığın akademiyaya egemen olması “aslanın kediye boğdurulması” gibi bir şeydir.

     

    Böyle bir durumda kedinin aslanı boğma girişimi kadar aslanın edilgenliği ve uysallığı da tartışma konusu olmalıdır.  Aslan kendisini kediye boğdurmamalıdır. ODTÜ olayı fazlasıyla yön gösterici ve öğreticidir. Yararlanmak isteyenlere!

     

    Ceyhun BALCI, 06.01.2013