• ÇANAKKALE’DE DALYA
    Yüzüncü yıldönümünde Çanakkale’yi hemen herkesin sahiplenmesi ortadan yarılmış bir ulusun tesellisi olabilir mi? 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşları’nın 100. yıldönümü. Oysa, bir de onu izleyen ve çok daha kanlı, zorlu ve yaklaşık 8 aya yayılmış kara savaşları var! Asıl başarı ve kahramanlık orada! Nedense onu ANZAK’lara bırakmışız!

    Atatürk-imza

    Hevesinizi kursağınızda bırakmış olmak istemem! Ama, anmadan da geçemem! Çanakkale’yi sahiplenenlerin hepsi de iyi niyetli değil!

    Gelibolu’da bir süredir uygulamaya konulduğu gibi Osmanlıcı kardeşler Çanakkale’yi Mustafa Kemal’den arındırma yolunda epeyce yol aldılar! Yarımadayı ziyaret eden pek çok kişinin hacı, hoca takımıyla karşılaşması, hurafeyle bezeli söylevlerle karşılaşması bundandır.

    Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen devrimleriyle tanıdığımızı söyleyebileceğimiz Atatürk’ün Çanakkale’nin hemen ertesinde yaptıklarını yeterince biliyor muyuz?

    Yanıtını işitir gibi olduğum için satır başlarıyla özetlemekte yarar var Çanakkale’nin nasıl bir değrden arındırılmaya çalışıldığını!

    Önemli çoğunluğu kanlı kara savaşlarında olmak üzere Osmanlı’nın 200 bini aşkın asker kaybı verdiği bilinir. Aralarında tıbbiyeliler başta olmak üzere her kesimden okumuş, nitelikli insanlar vardır. Çanakkale Savaşları kazanılmıştır belki ama Türkler bir kuşağı savaş alanında bırakmıştır!

    Üstelik Çanakkale Türkler için 1911’de başlayıp, 1922’de sonlanacak 11 yıllık savaş sürecinin ortasında bile değildir.

    Böyle olduğu için ölenler ve savaşı sürdüremeyecek olanlar belki de şanslıdır!

    14 Ocak 1916 : Kısa bir İstanbul ziyaretiyle ne kadar olabildiyse ana/kardeş hasreti giderildikten sonra Edirne’de XVI. Kolordu emrinde göreve hazırdır.

    1 Nisan 1916 : Henüz 35 yaşında Tuğgeneral olmuştur. Dönemin deyişiyle paşadır artık! Bu kadar genç yaşta paşalık başka kimlere kısmet olmuştur acaba?

    7-8 Ağustos 1916 : Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarır.

    7 Mart 1917 : Diyarbakır’da II. Ordu Komutanlığı’na atanır.

    7 Temmuz 1917 : Halep’teki VII. Ordu Komutanlığı’na atanma.

    Her nasıl olduysa biraz soluklanacaktır.

    Veliaht VI. Mehmet Vahidettin ile çıkılan Almanya yolculuğu gevşemeden çok ilginç gözlemlere fırsat verecektir. Kayzer Wilhelm II’nin Çanakkale kahramanına özel ilgisi göz ardı edilecek gibi değildir.

    Sağlığını düzeltmek için Viyana ve Karlsbad ziyaretleri dolduracaktır bu savaşsız, gürültüsüz zaman aralığının geri kalanını.

    5 Temmuz 1918’de Karlsbad’da bir dost söyleşisinde ağzından dökülenler bir devrimcinin doğuşunu muştular gibidir.

    “Ben her zaman söylerim, burada da bilginize sunayım. Benim elime büyük bir güç ve yetki geçerse toplumsal yaşamda yapılması istenen devrimi, bir anda, bir coup ile yapacağımı sanırım. Çünkü ben, kimilerinin öne sürdüğü gibi kamuoyunu, aydınları benim tasarılarım doğrultusunda düşünüp yavaş yavaş tavır almaya alıştırarark bu işin yapılabileceğine inanmıyorum. Ruhum buna isyan ediyor! Bunca yıl yüksek öğrenim gördükten, uygarca yaşayan toplumları inceledikten ve özgürlüğün tadına varmak için bunca zaman harcadıktan sonra neden cahil halka ineyim? Ben onlar gibi değil onlar benim gibi olsunlar! Bununla birlikte, incelenecek noktaları iyice kararlaştırmadan işe başlamak da hata olur.”

    Yukarıdaki satırlar insanlık tarihini fazlasıyla iyi incelediği bununla kalmayıp özümsediği izlenimi edinmemize yetip de artar bile! Devrimler halka sorulmadan yapılmıştır incileri saçanlara daha o tarihte verilmiş yanıt da sayılır bu sözler.

    İşgal İstanbul’una ayak bastığında boğazda demirli düşman zırhlılarına bakarak söylediği “Geldikleri gibi giderler!” sözü de artık belleklere kazınmıştır.

    Samsun’a gitmeden önceki 6 aylık İstanbul serüveni de yeterince bilinmez. Bu süre boyunca kurtuluş yolları arayan Mustafa Kemal olasılıklar tükenince Samsun’un yolunu tutacaktır.

    Sonrası iyi, kötü biliniyor.

    On bir yıl boyunca savaşan aradaki adacıklar dışında hep savaşın içinde olan Mustafa Kemal dünya için 4 yıl süren büyük savaş sürecine 11. yıl sonunda nokta koyandır.

    İşte böyle bir büyük adam Çanakkale belleğinden silinmeye çalışılıyor!

    Bu sefil girişimi de İsmet Paşa’nın sözleriyle yanıtlayalım!

    “Hadi canım sen de!”

    Ceyhun BALCI, 17.03.2015

    Kaynak :
    Çanakkale Olmasaydı…
    O Olmasaydı
    Orhan Karaveli
    Doğan Kitap, Mart, 2014.

    Kitap_3346515

  • BİR DİL YARASI ÖYKÜSÜ
    İşyerimin yakınındaki bir yaya geçidine konulan butonlara ilgimi eksik etmeyip çoğu zamanki işgüzar yaklaşımımla sosyal medyada paylaşmıştım.

    10426202_610743452390567_4114420242957385698_n
    Bir adım daha öteye geçip konuyu yetkililerin ilgisine de sunmuştum!
    Kabul etmeliyim ki; ışık hızıyla almıştım yanıtımı!
    Doyurucu olmayan yanıt karşısında bir kez daha yazmak zorunda kalmıştım ilgililere! Sorun yaya butonları değil onların üzerindeki yazıların diliyle ilgiliydi!
    İster inanın ister inanmayın!
    Yazdıklarımdan haberdar olan bir yetkiliyi karşımda hasta olarak buldum. Hastanın mesleğini sormak hekimliğin ayrılmaz ve hatta vazgeçilmez bir parçası! Zamana karşı yarışmak zorunda kalan pek çok meslektaşımın yerine getiremediği bu ayrıntıyı atlamamaya çalışırım!
    Mesleğini öğrendiğim genç hastama konuyu açabilirdim. Konuyu açar açmaz onun da şaşkınlığını gizleyemediğini görmek hoş bir rastlantı oldu. Yazıştığım kişiyi karşımda görmek bulunmaz bir fırsattı. Durumu bir kez daha çok daha yalın bir biçimde aktarmış oldum.
    Bir proje çerçevesinde yaya butonlarının Çek Cumhuriyeti’nden edinildiğini öğrenmiş oldum. Elbette, bu gerekçe Türkçe’nin esirgenmesini gerektirmezdi! Hastam da bu konuda hak vermedi değil bana! Ama, sorun nasıl çözülecekti?
    Bugün çektiğim fotoğraf konunun bir ölçüde çözüldüğünü ortaya koydu.
    Bekleyiniz anlamındaki “CEKEJTE” yerli yerinde dursa da, “BASINIZ” uyarısı bir çıkartma aracılığıyla butondaki yerini almıştı.

    IMG_0644
    Yarı yarıya başarı! Hiç yoktan iyidir! Pilot uygulama sonrasında butonlar kalıcılaşırsa “CEKEJTE”nin yerini de “BEKLEYİNİZ”in alacağını umabilirim artık!
    Dilimizi önemsiyorum! Üşengeçliği bir yana bırakıp, bu uğurda ne gerekiyorsa yapmaya çabalıyorum!
    Dilimizin gerçek kurtuluşunun Türkiye’nin başındaki asıl derdi def etmesiyle eş zamanlı olacağını aklımdan çıkartmaksızın…
    Ceyhun BALCI, 17.03.2015

  • DİKTATÖR

    aykutalp_avsar_in_tutukluluguna_yapilan_itiraz_reddedildi_h52906_beaeb

    Ne olur ne olmaz dedim kendimce! TDK Sözlüğü’nde diktatör sözcüğünün başına bir iş gelmeden önce gözümle göreyim istedi. Güncel sözcük diktatör “bütün siyasi yetkileri kendisinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlanmış.

    http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.55048393491e58.78010970

    Türkiye’de yaşayan milyonlarca kişi bu sözcüğü sayılarını unuttukları kez kullandılar son yıllarda. Arkasında oy gücü olsa da durum değişmez. Çoğulculuğun, çoğunlukçulukla karıştırıldığı yerlerde diktatörlük söz konusu olur! Söz konusu olunca da kullanılır!

    Milyonların her fırsatta haykırdığı bu sıfat Kayseri’de TGB’li Aykut Alp Avşar’ın özgürlüğünden yoksun kalmasına neden oldu. Cumhurbaşkanı RTE’ye yönelik diktatör sözleri hakaret kapsamında değerlendirildi. Yargı sürecinin onama aşaması da sonuçlandı. 1 yıl 2 aylık cezası kesinleşerek cezaevine gönderildi.

    Bu ürpertici örnekten sonra biraz gerilere uzanalım. 12 Eylül’den önceki şiddet ve kan gölü ortamında bile gülmece iş başındaydı. Ortamdaki siyasilere yönelik her türlü taşlama hoşgörüyle karşılanmaktaydı. Kadayıf ustası Erbakan’ın da, o dönemdeki tutucu yaklaşımıyla öne çıkan Demirel’in de gülmeceye hoşgörüsüzlük gösterdiğini anımsamıyorum.

    Bugüne dönüp de baktığımızda siyasi gülmecenin bir kaç örnek dışında soyunun kuruduğunu gözlemliyoruz. Böyle bir ortamda öfkeyle yüklenen toplumun birilerinin hoşlanmadığı sıfatlara başvurmasına da şaşılmamalı!

    Tam da burada Can Yücel’i anımsıyorum!

    İnsanları-sevdim

    “G.t” sözcüğünden dolayı yargılanmaktadır Can Baba! Çeşitli örneklerle savunur kendisini! Verdiği bir örnekten sonra bizim köyde g.te g.t derler sayın yargıç diyerek bağlar sözlerini!

    Yalnız bizim köyde değil yeryüzünün her köşesinde diktatör derler diktatöre deyip bağlayayım ben de!

    Şaka bir yana Aykut Alp Avşar kardeşimizin içine düştüğü bu garip durum hepimizin derdi olmalı!

    Çünkü, ayıp hepimizin!

    Ceyhun BALCI, 14.03.2015

  • 14 MART’IN ANLAMI

    Yıl 1919!

    Aylardan mart!

    Günlerden de 14’ü!

    İstanbul işgal altında!

    Padişah ve çevresine kümelenmiş padişahçılar tahtlarının ve ayrıcalıklarının derdine düşmüş durumda!

    Değil memlekete sahip çıkmak, sahip çıkanları avlamaya vermişler kendilerini!

    İşgal İstanbul’unda işgalcilerin selameti için 3 kişinin bir araya gelmesi yasaktır!

    Altı yüz yıllık imparatorluk tarihe gömülürken, daha da kötüsü bir milletin onur ve gururu ayaklar altına alınmaktadır.

    İşgal güçleri beğendikleri yerleri karagaha dönüştürüp İstanbul’un keyfini çıkartma derdindedir. İngilizlerin payına Tıbbiye düşmüştür. Bir karar, iki dudak arasından çıkan bir çift söz işgal İstanbul’unda işgale yetmektedir.

    Bu koşullar altında bile boyun eğmeyenler vardır!

    Tıbbiyeliler!

    İşgalciye başkaldırmak için 14 Mart’ı fırsat bilirler. 1827 yılının 14 Mart’ı Osmanlı’da çağdaş tıp öğretiminin başladığı gündür. Bu günü kutlama gerekçesiyle işgalciye başkaldıracaktır Tıbbiyeli.

    1919’da Doksan ikinci yıldönümünde 14 Mart böyle bir boyut kazanmış!

    1919’un doksan beşinci yıldönümünde 14 Mart, diğer ulusal bayramlarımız kadar kutlanmayı hak eden bir bayram günüdür!

    14 Mart 1919 Kurtuluş Savaşı’nın mayası olmuştur dense yeridir.

    O günden başlayarak Tıbbiyeli her yerdedir.

    Tıbbiyeli yeri gelmiş Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Galiçya’da, Arap çöllerinde toprağa düşmüş, yeri gelmiş Malta sürgünü olmuş, yeri gelmiş Mustafa Kemal’in yanı başında Bandırma yolcusu!

    k_11132824_refik_saydam

    Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’e kafa tutacak kadar özgüvenli ve vatanseverdir Tıbbiyeli! Sivas’ta Mustafa Kemal’e “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” dedirtendir.

    images

    İlk mecliste, İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Cumhuriyet’in kuruluşunda, devrimlerin yaşama geçirilmesinde hep önde, hep ileride olmuş Tıbbiyeli.

    Onca işin arasında Reşit Galip gibi bir Tıbbiyeli Andımız’ı yazıp armağan edebilmiştir çocuklarına!

    resit-galip_507046

    Nusret Fişekler, Türkan Saylanlarla bugüne ulaşan Tıbbiyeli geleneği tıbbiyede okuma, hekim diploması taşımanın ötesinde içeriğe sahiptir.

    nf1_ turkan-saylan-pencerede

    Tıbbiyeli ruhu o gün olduğu gibi bugün de eşsiz bir rehberdir. Bugün ülkenin ve hekimliğin içinde bulunduğu koşullardan kurtuluşun reçetesini de Tıbbiyeli geleneğinde bulmak olasıdır.

    Tıbbiyeli ruhu geçmişte, tarihin bir yerlerinde kalmış çok önemli bir değer olmanın yanı sıra bugünümüze ve yarınımıza ışık tutacak eşsiz bir birikimin de adıdır!

    Yararlanılmayı bekliyor!

    Herkese kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 14.03.2014

  • ÖFKELENİN

    588x303xkurdistani-kuracagim.jpg.pagespeed.ic.mVFfUfCw9h
    Bağlantıdaki haberi okuyunca öfkelenin!
    http://www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/kurdistan-icin-turkiyeden-toprak-alinacak-h77668.html
    ABD kendi toprakları üzerinde savaş yaşamayan ama yeryüzünün hemen her köşesine savaşı ve şiddeti taşıyan bir ülke. Bu durum emperyalist kimliğinin ayrılmaz bir parçası! Hatta, bugün bu sayede ayakta duruyor da denilebilir!
    Türkiye gibi bir ülkenin toprak bütünlüğünün Amerikan iç siyasetine malzeme olması pek çoğumuzu haklı olarak öfkelendirir!
    Öfkemizin kime yönelmesi gerektiği konusunu adam akıllı tartışmak ve açıklığa kavuşturmak gerekir.
    Türkiye’de 13 yıldır iktidar olan parti emperyalizmin ürünü! Doğal olarak da onun sözünden çıkmıyor. Gizli ortak HDP de sol maskesiyle bu misyonun tam orta yerinde var olmakta sakınca görmüyor. Hatta, bu duruşuyla epeyce iltifat gördüğü de bir gerçektir.
    Seçime gün saydığımız için incitici ve ayrıca öfkelendirici olabileceği için muhalefette görünen partilerle ilgili en küçük yorumu gerekli görmüyorum. Ama, bir olayı anımsamadan geçmem olası değil!
    Bugün sözlerine öfkelendiğimiz senatörün ülkemizdeki temsilcisiyle bir otel odasında görüşme yapıldığı belleklerdedir. Bu durumu İsmet İnönü’nün sözleriyle tanımlamak gerekirse ayıyla yatağa girmişsinizdir. Kafanızın, gözünüzün yarılmasına epeyce hasar almanıza şaşırmayacaksınız!
    Öfkelenin diye başlamıştım sözlerime!
    Bir kez daha yineliyorum!
    Öfkelenin!
    Ama, doğru adrese yöneltin lütfen öfkenizi!
    Bu durumda öfkelenmeniz gereken kimseler/ülkeler başkaları olmamalı!
    Elbette çuvaldızı başkalarına batırmalı ama, iğneyi de kendimizden esirgememeliyiz!
    Kendimize öfkelenmeliyiz!
    Bizden ışık almasalar böyle konuşabilirler miydi?
    İyice düşünmeliyiz!
    Ceyhun BALCI, 13.03.2015

  • MÜSAİT, HURİ, GILMAN…
    Müsait sözcüğünün TDK sözlüğündeki karşılığı üzerine başlayan tartışmayı başlangıçta pek de ciddiye almamıştım. Yaşamım boyunca kaç yüz kez kullanmış olduğumu unuttuğum “müsait” sözcüğünün TDK sözlüğündeki karşılıklardan tartışmaya konu olanına yönelik bir algıya yol açtığını anımsamıyorum.
    Hekimlik çok sayıda insanla ve dolayısı ile de çok sayıda adla karşılaşmak demek! Hatta, adların ve soyadların çetelesi tutulsa ortaya çok ilginç yapıtlar çıkabilir.
    Gılman adıyla karşılaşınca ilk işim sözlüklere göz atmak oldu!
    TDK sözlüğünün bir sürümünde “kabarık saçlı (kimse)” karşılığını buldum. Bir başka sürümünde ise gılman sözcüğünü karşılıklandırma zahmetine bile girmediklerini fark ettim.
    Bir başka güvenilir sözlük Dil Derneği’ninkidir. Oradaki karşılığı paylaşmakta yarar var!
    Cennette hizmet gördüğüne inanılan delikanlılar ve yeniçeri ocağına yeni girmiş gençler olarak karşılık bulmuş gılman bu sözlükte. Başka deyişle, gılman hurinin karşı cinsteki eşdeğeridir. Huriler/nuriler ikilisinin nuri’ye denk düşeni diyelim!
    Her nedense TDK sözlüğü huri sözcüğünün karşılığını esirgememiş başvuruculardan. Her iki TDK sürümünde de “cennette yaşadığına inanılan dişi varlık” olarak tanımlanmış.
    Dil Derneği biraz daha açık bir karşılık vermiş huri için. “Cennette sunulacağına inanılan çok güzel kızlara verilen ad.”
    Çok daha doğrusu Dil Derneği’ninkidir. Ortalık yerde dolaşan cennet pazarlamacılarının önde gelen nesnelerindendir huriler. Her gün bilmem kaç tane el değmemiş huri beklemektedir onlara göre cennetlik erkekleri.
    Yine, her nedense cennetlik kadınlara sunulacak güzelliklerden ve olanaklardan söz etmez din tüccarları cennetlik kadınlara!
    Şaşırmamak gerekir buna!
    Kadın, hemen her fırsatta aşağılanan, ikincilleştirilen, önemsizleştirilen bir varlıktır onların gözünde. Ayıptır, günahtır kisvesinin ardında kadını yoklaştırmak pekiyi becerilir kendilerince.
    Gılman-huri örneğinden anlaşıldığı kadarı ile bu ayrımcılık yaşamın en kuş uçmaz, kervan geçmez köşelerine bile taşınmıştır.
    Kendisine yakıştırdıklarını, eşinden esirgeyen anlayışın gerçek anlamda bir ayrımcılık içinde olduğunu saptamak görevini eksik bırakmamak gerekir(di).
    Arada bir sözlüğe başvurmakta yarar var!
    İkiyüzlülüğü ve ayrımcılığı ortaya çıkartmak için!
    Ne de olsa “Şeytan ayrıntıda gizlidir!”
    Ceyhun BALCI, 12.03.2015

  • BİR SEÇİM ANALİZİ

    Seçimlere 3 ay kala hesaplar keskinleşiyor demek isterdim. Hiç de öyle olmuyor. Akılcı dayanağı olmayan sözel atışmalarla zaman öldürülüyor.

    Parlamentoda grubu olan 4 parti de seçime giriyor. Öncekilerden farklı olarak HDP bu kez kurumsal olarak deneyecek şansını! Baraj varlığında önemli bir karar olduğuna kuşku yok!

    İki olasılıktan söz edilebilir.

    Birincisi CB seçimlerindeki % 10’a güveniyorlar. Barajı aşarak, gövde gösterisi de yapmış oluruz diyor olabilirler. Bir diğer olasılık da baraj aşılırsa çok iyi olur, ama aşılmazsa da seçimden sonra masayı devirme gerekçesi olur düşüncesi!

    AKP ise her zaman olduğu gibi basın ve kamuoyu araştırma şirketlerinin yarattığı akıma sonsuz güven duyuyor görünümünde! Hatta, seçimde ipi göğüsleyeceklerinden kuşku duymamaktalar. Kaygıları anayasa değiştirici çoğunluğa erişme konusunda yoğunlaşıyor.

    CHP ise görüntüde değilse de düşüncede altıoku gündeminden çıkartma konusunda epeyce yol almış durumda. Ağzını açan ulusalcının disiplini boyladığı partide ulus devletin kullanma süresi doldu diyenler hoş görülebiliyor.

    Bu seçimde ne yapacağına ilgi duyulan bir başka parti Vatan Partisi! Geçmişte de Türk siyasetinde yer alan İşçi Partisi göünülleri toplasa da oy toplama konusunda başarılı olabilmiş değildi. Bu değişim bir bakıma bu durumun sonucu sayılsa da; bir başka bakımdan Türk siyasetindeki boşluğun sonucudur! Siyasetteki, millici boşluk adresini oluşturmak zorundaydı. Vatan Partisi işte bu adres olma savıyla çıktı ortaya!

    Şimdiden pompalanan bir durum var! Oyları bölmeyelim! Vatan Partisi’ne gidecek her bir oy CHP’yi zayıflatır. Dolayısı ile yaşamsal öneme sahip seçimden AKP en kazançlı parti olarak çıkar! Bir ölçüde doğrudur!

    Ama, bu noktada bazı sayılara bakmakta da yarar vardır!

    Dört yıl önceki MV Genel Seçimleri’nde oy kullanma oranı % 87 olarak gerçekleşmişti. O zamanki iklim sandığa gitmeme gibi bir düşünceye bugünkü denli yol açmamaktaydı. Oysa, son CB seçiminde sanığa gidenlerin oranı % 77’ye düşmüştür. Bir önceki % 87 tavan sayılırsa kabaca % 10 iç rahatlığıyla oy vereceği aday bulamadığı için sandığa gitmemiştir.

    Vatan Partisi’nin hedef kitlesi temelde bu % 10’dur! Hiç kuşkusuz CHP’den de oy alması olasıdır Vatan’ın. Ama, tam da bu noktada böyle bir oy kaymasının sorumlusu kimdir?

    Bir kez daha CHP’ye dönmek gerekirse, millici eksenden uzaklaşmış olan devlet kurucusu partinin ÖDP önderine vekillik önerisi götürmüş olmasından yola çıkarak HDP işbirliğini de gündeminde tuttuğunu öngörmek yanlış olmayacaktır. Böylelikle, HDP baraja takılmamış olurken, CHP de Vatan’a kaptırması olası oyları biraz olsun yerine koymuş olacaktır.

    Görüldüğü gibi TBMM’ye beşinci bir partinin girmiş olması kapıdaki felaket senaryosunu boşa çıkartacaktır. AKP, bırakın anayasa çoğunluğunu hükümet olma çoğunluğunu bile başarı sayabilecektir seçimlerin ardından!

    Sonuç olarak, Vatan Partisi’nin hedef seçmen kitlesi CHP değil, sandığa küsmüş millici seçmenlerdir. Onların, sandığa getirilmesi barajı aşsa da aşmasa da ülkenin yararına olacaktır.

    Türkiye CB seçiminde düştüğü hataya bir kez daha düşmemelidir. Cumhuriyetçi adayın olmadığı bu seçim ilk turda bu nedenle bitmiştir.

    Önceki seçim sonuçlarının iyice çözümlenmesi durumunda seçim öngününde CHP’nin Vatan Partisi’ni öncelikli hedef görmesi, ya da Vatan Partisi’nin CHP’yi oy deposu olarak saptaması temel yanlış olacaktır.

    Bundan uzak durulmalıdır.

    Akıllıca davranıldığında ortamda herkese yetecek kadar oy vardır!

    Ceyhun Balcı, 08.03.2015

  • TİT’E BİR HALLER OLUYOR

    Türkiye’nin ekonomik kriz döngüsü 7 yılda bire denk düşüyor. 2001’I izleyerek 2008’de bir vurgun daha yemiş olmakla birlikte bu kez batının derin krizi sıcak para akışının da etkisiyle bizi çok etkilememiş göründü. Toplum mühendisliğinin de etkisiyle yanılsama yaratıldı da denebilir.

    Yıl 2015!

    Bir kez daha kriz zamanı!

    Bu kez çok daha etkili bir sarsıntı kimseleri şaşırtmayacak! Geçtiğimiz yedi yıl boyunca anavatanından kopan sıcak para Türkiye’nin can simidi oldu!

    Üretime, AR-GE’ye ve bağlantılı olarak nitelikli teknoloji yaratımına yönelinmiş olsa sıcak paradan yararlanmış olmamız bile olasıydı. Tüketime dayalı içi boş ekonomik büyüme bir bakıma kısır döngüye yol açmış oldu!

    Bu dönemi TİT ile betimlemek yanlış olmaz!

    TURİZM-İNŞAAT-TEKSTİL!

    Her üçünde de özgün buluş yok!

    Turizmde olağanüstü potansiyel ucuza pazarlanarak, sahte gıda ve içecekle bulamaç haline getirilip sunuluyor. Albenili turist sayılarının gülünç getirilerle bezeli olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Toplumsal gettolaşmanın turizme taşındığını söylemek pek ala mümkün.

    turizm_banner_2

    İnşaat sektörü de yağma, talan ve dönüşüm soslarıyla palazlandırıldı geçtiğimiz yıllar boyunca. Gökdelenler, ormanları ve doğayı bitiren lüks konut projeleri, TOKİ destekli ucube yapılar bu döneme damga vuran olgular oldu.

    Construction building/3d render.

    Tekstil için de olumlu bir şeyler yazmak olanağı yok ne yazık ki! Yok pahasına üretilen, dışsatımı yapılan ve yükte ağır, pahada hafif eğlencelik bir sektörden söz ediyoruz. Tekstilin temel maddesi iplik bile dışarıdan geldiğine göre pahalılaşan dövizin bu alanı da yerle bir etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    2012-03-12-2.-ulusal-pamuk-zirvesi-urfada-yapilacak

    Her üç başlık da kriz dönemlerinin kırılgan yapılarını barındırıyor içlerinde!

    Türkiye’nin güncel görünümü!

    Alacaklı kapıya dayanmış, içeriye girip alacağını tahsil etmeye çalışıyor. Bizler ise kapıyı, pencereyi ve ışıkları kapatmış; evde yokuz oyunuyla günü kurtarmaya çabalıyoruz.

    Ekonomide üretimi ve devletçiliği anımsama zamanıdır!

    Para bolluğunda parasını bastırır istediğimiz malı alır, kullanırız anlayışı fazlasıyla pompalandı Türkiye’de!

    Sorun yalnızca lüks tüketimden vazgeçmekle çözülecek gibi görünmüyor.

    Sağlık Bakanlığı’nın 2013 yılı istatistiklerinde göze çarpan bir sayı çok ilgi çekici geldi bana!

    Buna göre, 2013 yılında Türkiye’deki insanların % 85’inden fazlası kentlerde yaşamaktaymış. Kentte yaşamakla kentli olmayı ayırarak yorumlamak gerekir bu durumu. Bu kadar kentlinin üretemiyor oluşunun yanı sıra en iyi bildiğimiz şey olan tarımı da yitirmiş olduğumuz sonucu çıkartılabilir bu durumdan.

    Parayla satın alabileceğiniz pek çok şey olabilir belki! Ama, hiç kimse para karşılığı da olsa yiyeceğini satmaz bir başkasına.

    Yaklaşmakta olan ekonomik yıkımın bir başka önemli halkası da besin sorunu olabilir. Bu da başlı başına bir başka acıklı yıkım olmaya adaydır.

    indir (1)

    O halde TİT’e bir T daha ekleyip TİTT’leştirmek doğru olacaktır. TİT’e ilişkin olumlu gidiş mezarımızın kazıcısı oldu. Son T’deki olumsuzluğun ise açlık nedenimiz olmamasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elden!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2015

  • BİZE DEVRİM GEREK

    4

    Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne kadın çığlıkları karışıyor! Aşağılanan, ayrıma uğrayan, itilip, kakılmakla kalmayıp toplumsal yaşamdan kopartılma tehlikesiyle yüz yüze olan kadınlardan söz ediyoruz!

    Bir sorun var ki, geri kalanların hepsine rahmet okutur!

    Cehaletin özgürleştiği, karanlığın da koyulaştığı son 10 yılda kadına yönelen şiddette yüzde 1400 artış olmuş.

    Sokakta yürürken laf atılan kadınlar yine de şanslı!

    Dağa kaldırılmak, tecavüze uğramak, üstüne öldürülmek 2015 Türkiyesi’nde kadının başına gelebilecek sıradan durumların en dehşet verici olanları.

    Bir yanılsama var ki değinmeden geçmemeli!

    “Kadınlar evde otursa işsizlik sorunu çözülür!”

    “Gebe kadının ortalıkta dolaşması doğru değildir!”

    “Mini etek giyersen tecavüze hazır olacaksın!”

    Yukarıdakiler ilk anda aklıma gelenler. Bu sözler kamuoyunun erişebileceği basın organlarında yer aldı. Bilindiği kadarı ile de bu sözlerin herhangi birisine en küçük işlem yapılmadı. Oysa, her biri eylemli şiddete eşdeğer sözlü saldırıydı. Bir yandan aşağılayan diğer yandan da saldırganları özendiren!

    Kadının toplumsal yaşamdaki yerine ilişkin dünya sıralamasında önünde yer alabildiğimiz ülkeleri yazmaya elimiz varmıyor artık!

    Bu noktaya nereden geldik!

    1930 : Kadınlara Belediye Seçimlerinde Seçme Hakkı verildi!

    1933 : Kadına Muhtar Seçme ve Köy Heyeti’ne Seçilme Hakkı verildi!

    1934 : Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı verildi!

    1935 : Kızlı-erkekli üreterek öğrenme okulları Köy Enstitüleri’nin kuruluşu!

    1937 : Kadınlar 18 temsilci ile TBMM’de!

    Bu ve benzeri hakların verilişi Fransa ve İtalya’da 1946’da; İsviçre’de ise 1971’de gerçekleşebilmiş.

    Herkesten sonra uyanan ama pek çoğundan hızlı yol alan Türkiye’de sıralamış olduğumuz kazanımlara sahip çıkılamadı, korunamadı ve kollanamadı!

    Bu durumda yazının başlığını yaşama geçirmekten başka seçenek olmadığı çok açık değil mi?

    Dünya Emekçi Kadınlar Günü ancak böyle bir devrimden sonra kutlanabilir, anlam kazanabilir!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2015

  • ANDRE VLTCHEK (1963)

    Çek kökenli, Leningrad (St Petersburg) doğumlu, Amerikan vatandaşı.
    Romancı, şair, araştırmacı gazeteci. Amerikan vatandaşı olsa da yaşamını işi gereğince Asya ve Afrika’da geçiriyor.
    Batı aydınında görmeye alışmadığımız bir antiemperyalizm duyarlılığı içinde!
    Okyanusya ve Potosi’den Bağdat’a Batı Terörü kitapları Türkçe olarak yayımlandı.

    andre-vltchek
    HALÂ ÇARLİ DEĞİLİM
    “Ateist olmakla birlikte Çarli değilim!”
    Tüm dinlerin eşit ölçüde kötü olmadığı kanısındayım. Bence, baş sorumlu Hıristiyanlıktır. Tıpkı Budizm gibi İslam’ı da rayından çıkartıp, köktencileştirendir.
    “İşte bu nedenle Çarli değilim!”
    Çarli Hebdo çizerleri bu şekilde feci bir ölümü hak etmemişlerdi. Ancak, batının, emperyalizmin bu ölümleri hastalık derecesinde politize ettiği gerçeği de görülmeli. Bu ölümler liberallerin bitip tükenmez ağlaşmalarına yol açtı. Dahası, batı tarafından işlenen sayısız suçun üzerinin örtülmesi anlamına da geldi.
    Liberallerin ve Charlie Hebdo’nun ortak noktası onlardan asla batının günahlarına ilişkin bir şeyler işitmemiş olmamızdı. Örneğin, batının saldırganlığı ya da Hıristiyanlığın barbarlığıyla ilgili bir çizgi ya da yazıya rastlayamazdınız Charlie Hebdo’da. Siyonizm ve İsrail ırkçılığı da tabular arasındaydı. Kısacası, Charlie Hebdo ve benzerleri risksiz olgular ve durumlar konusunda son derece cesaretliydiler. Charlie Hebdo’da İslam’ı köktencileştiren batıya ilişkin tek çizgi görmedim. Haksız değiller elbette. Örneğin, batı emperyalizminin güdümünden ve sözünden çıkmayan Suudi Vahhabiliği’ni nasıl eleştirebilirlerdi?
    Charlie Hebdo’nunkiler gibi batılı pek çok “cesur çizer” toplumcu, laik ve hoşgörülü İslam toplumlarına sevecen ve dayanışmacı bir yaklaşım içinde olmadılar. Suudi Vahhabiliği’ne ya da körfezdeki şeyhliklere gösterilen ilgi kişilikli ülkelerden esirgendi. Kurgu basitti! Araplar kendi kendini yönetemez izlenimi yaratmak!
    İslam’a sövgü batılı için kolaycılığın adı oldu. Böyle davranmak batıda laiklik ve çağdaşlık göstergesi sayıldı. Ancak, gerçekte bu tutum bağnazlığa, duyarsızlığa ve rejimle işbirliğine, başka deyişle batı haydutluğuna arka çıkmaya denk düştü. Bu gidişle bu gibi insanlarla aynı safta bulunmamak bakımından ateistlikten de vazgeçebilirim.
    Geçrek enternasyonalist ve ateistler insanları aşağılamaktansa boyunduruktan kurtarmayı, özgürleştirmeyi amaçlarlar.
    Günümüzde İslam, toplumsal içeriğinden arındırılmıştır. Bir bakıma içi boşaltılmıştır. Batılı demagogların, propagandacıların ve akademisyenlerin İslam’ın tıp, mimarlık, bilim alanındaki başarılarıyla ve eşitlikçi toplum yaratma yolundaki adımlarını yok sayma çabaları rastlantı değildir. Oysa, tıpkı üniversiteler gibi ilk ücretsiz halk hastanelerini İslam’a borçluyuz.
    Neden Çarli olmadığımı biraz daha açmam gerekirse baskıcı ve sömürgeci imparatorluğunuzu onaylamadığım için diyebilirim.
    Salvador Allendeyim, Patris Lumumbayım!
    Ama, asla Çarli değilim!
    Paris’te “Hepimiz Çarliyiz!” diyerek gözyaşı döküp, yürüyenleri görünce şaşırdım ve midem bulandı! Bilinçten yoksun beyinleri yıkanmış insan yığınları da dünyayı yönetenler kadar sorumludur bu olumsuz gelişmelerden diye geçirdim aklımdan!
    Fransız çıkarları gereğince özellikle Afrika’da yaşamdan kopartılmış yüz binlerce insandan her nedense tek damla gözyaşı bile esirgenirken; yine Fransa İslâm ülkelerinde iktidar koltuklarına oturtulan berbat ötesi sayısız efendiye arka çıkarken (bilinç yoksunu) kalabalıkların Çarliyiz söyleminden medet ummaları çelişkinin ta kendisidir.
    Emperyalist batı, dünyayı yaşanabilir kılmak için yapılacaklar açık, seçik ortadayken Charlie Hebdo saldırısında yaşamını yitirenleri kahramanlaştırarak kendi çıkar çarkını korumayı yeğliyor.
    İşte bu nedenle Çarli olmayı yadsıyorum…
    Yukarıdaki derleme Andre Vltchek’in bağlantıdaki yazısından özetlenmiştir. http://www.counterpunch.org/2015/02/27/im-still-not-charlie/