• indir

     

    YENİ TÜRKİYEDE CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ
    Prof Dr.Coşkun Özdemir

    Yaşamsal önemdeki bu seçimler konusunda medyada ve TV lerde çeşitli görüşler ve tartışmalar izliyoruz.CHP ve MHP ortaklığının cumhurbaşkanı adayı Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu cumhuriyetçiler , Atatürkçüler , ulusalcılar ve özellikle İşçi Partisi tarafından kıyasıya eleştiriliyor ,karalanıyor.Bu grupların öteki aday Tayyip Erdoğan hakkındaki son derece olumsuz görüş ve düşünceler taşıdıklarına kuşku yok.Ama bu seçim kampanyasında İhsanoğluna karşı çıkan sesler daha bir yüksek perdeden dile getiriliyor.Yıllardan beri cumhuriyet değerlerini, cumhuriyet kazanımlarını birer birer yok eden, laikliğe karşı ,toplumu adım adım İslamcı bir vesayet altına doğru sürükleyen ,üniversitelere kökten dincileri dolduran, TUBA;TÜBİTAK gibi bilim yuvalarını dağıtan, sanata sansür koyan,medyaya, yargıya açıkca müdahale eden, bir cemaatle işbirliği halinde yüzlerce binlerce suçsuz insanın hapislerde yatmasına, çürümesine, ölmesine, ailelerin perişanlığına yol açan,gezi olaylarında ölümlere yol açan şiddeti öven , iflas etmiş bir dış politikanın sahibi bir iktidarın ardı ardına yalan söyleyen lideri bu tartışmalarda bu sabıkaları ile anılmıyor Bu çağdışı yönetimle ülkenin nerelere sürüklendiği yeterince konuşulmuyor.Sanki o yaptığı bazı hataların yanı sıra çok sayıda başarıya da imza atmış bir liderdir.
    Oysa gerçek, ülkenin yurtseverlerini derin kaygılar içine sokan ,umutsuzluk , ve karamsarlığa sürükleyen Otokrasi hedefli eşsiz ! bir Tayyip Erdoğandır O .Ama O ve yandaşları bu ülke tablosunu halka YENİ TÜRKİYE diye takdim etmek(yutturmak) cüretini göstermektedirler.Şaşılası bir olgu da bu kir, pas, yolsuzluk, hırsızlık, yağma, hukuksuzluk, muhaliflere reva görülen şiddet, eziyet ortamında halkın hala bu iktidara ve onun liderine % 50 ye yakın oyla destek vermesidir.Bu ülke halkının ta 40 larda başlayan bir ihanetle çağdaş bir eğitimden yoksun bırakıldığı ,birey olmasına, bilinçlenmesine olanak tanınmadığı yadsınamaz bir gerçektir .Ancak bu yoksunluğun bu olumsuzluktaki payını hesaba katsak bile, yine de helal para,alın teri , fakirle ekmeğini paylaşmak ,konukseverlik,merhamet, yardımseverlik büyüğe ,öğretmene saygı gibi geleneksel erdemler sahibi bu halkın, bu
    milyonların bu kirlenme bu yozlaşma bu adaletsizlik bu zulüm karşısında sesiz ve tepkisiz kalması hatta destek vermesi çok hazin ve çok gariptir Benim çocukluğumdan beri tanıdığım halk değildir bu..Tartışmalarda halkın bu şaşılası davranışı hiçbir şekilde dile getirilmiyor, halkın tercihleri kutsal sayılıyor..Oysa bu çok yadırganacak davranış iktidarın hukuk dışı eylemlerinin meşruiyetini sağlıyor ve böyle yorumlanıyor Yüzde 1400 artan kadın cinayetleri, cinsel tacizler, çocuklara tecavüz, futbol dünyamızda tanık olduğumuz şiddet , düşman kamplara bölünen halk gibi dramatik olaylar ve gelişmelerle şekillenen kaygı verici bir değişim gösteren bu toplumun iyi bir analizi yapılmalı. Toplumun böyle bir yönetimle her yeni gün, nerelere sürüklendiğini acılar içinde izliyoruz . .Böyle dehşet verici bir değişimin baş sorumlusu cumhurbaşkanı adayının bu sabıkaları asla yeterince dile getirilmiyor O, çok olağan çok normal, önemli nitelikleri olan bir aday gibi ele alınıyor.Öte yandan garipsenecek bir olgu da Ekmeleddin beyin adaylığına olanca şiddetle karşı çıkan özverili yurtseverlerin, o aklımızda ve gönlümüzdeki aday olmasa da(olamazdı) onu karalama ve yıpratmanın Erdoğanın, AKP noterliği görevini yapan Gülden sonra Atatürkün Çankayadaki koltuğuna oturma felaketini getireceğini , göz ardı ediyor olmalarıdır.Ekmeleddin bey zarif bir insan görüntüsü veriyor.Bizi hoş görsün biz öncelikle Tayyip Erdoğan karşıtı oy kullanacağız Yurtseverler umarım buradaki yanlışlığı bağırlarına taş basarak fark edeceklerdir.10 ağustosun yıllardır çektiğimiz yürek ağrılarımızın dinmesine bir başlangıç olmasını diliyorum.
    coskunoz@superonline.com .

  • 10 AĞUSTOS’U BOYKOT

    Ali Nejat Ölçen

    NEJAT-ÖLÇEN-Yıl-1995-282x300

    Yüksek Seçim Kurulu davranış ve kararlarıyla toplumun güvenini yitirmiştir. O kurul 10 Ağustos seçiminin sonucunu şimdiden saptamış, halkın istencinden (iradesinden) koparıp, R.T.Erdoğan’ın iradesine bağlamıştır. R.T.Erdoğan’ın 10 Ağustos seçimine başbakan olarak katılmasına ilişkin YSK kararı başka nasıl açıklanabilir! R.T.Erdoğan’ı BOP eşbaşkanı olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin görevlisi kabul etmemiş olmalı! Neden ne olursa olsun:

    1.Yüksek Seçim Kurulu (YSK) AKP iktidarının yan kuruluşudur. Bu niteliğiyle Cumhur-başkanı seçiminin sonucunu önceden saptamış, R.T.Erdoğan’a Çankaya’nın kapılarını açmış, hukukun, adaletin, eşitliğin ve kamusal ahlâkın dışına çıkmıştır. Güvenilemez bir kurumdur o. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok farklı bir başka yasal kuruluş tarafından gerçekleşmesi savını o nedenle önceki iletilerimde ileri sürmüştüm. Cumhurbaşkanı’nı halk seçecekse, YSK devre dışı kalmalıydı.

    2. R.T.Erdoğan’ın yerine Bay Ekmeleddin’in seçilmesini savunan ya da sandığa gitmeyi önemli görenlere soruyorum: Bay Ekmeleddin, R.T Erdoğan’ın daha kibar olanıdır.Mustafa Kemal Atatürk karşıtı eğitim sürecinden geçmiştir. Küresel görüşün temsilcisi olduğu için kimseyi incitmemeye de özen göstererek ve sırtımızı okşayarak toplumu uysallaştırarak BOP’un gereklerini yerine getirmeyeceğini düşünebilir misiniz?Tersine; toplumsal tepkiler sönümleşecek. Ilımlı Islam devletine karşıt yurtsever dinamikler uysallaşacaktır. Ve yine soruyorum: Bir kez olsun, Bay Ekmeleddin, Türkiye’nin emperyalizme karşı tam bağım-sızlığından söz etti mi! Hukuksuzluğun hukuklaşmasını dile getirdi mi! Silivri Hasdal cinayetlerini kınadı mı! Tersine Mustafa Kemal Atatürk dönemini “sopalı iktidar” olarak niteleyen o değil mi?

    Çankaya’ya R.T.Erdoğan değil de Bay Ekmeleddin yerleşmiş olsun; Türkiye’mizin ABD-AB emperyalizmine karşı varlığının korunacağını düşünebilmek olanaklımı? Hayır, çünkü, R.T.Erdoğan’in BOP eşbaşkanlığını yürütecek bilgi ve kültür düzeyinde olmadığı saptanmış ve beyzbol sopasıyla bu açıklanmıştı. Daha bilgili, esnek, sırt okşayıcı ve donanımlı birinin BOP eşbaşkanlığını üstlenmesi gerekiyordu. “Pentagon+Beyazsaray” ikilisinde ortaklaşa uygulamaya konulan karar budur ve şimdi Misak-ı Milli sınırlarımızı kuşatan adına vatan dediğimiz toprağımıza, ulus+devlet bütünselliği koşulunda sahip çıkabilme sorunu ile karşı karşıyayız.

    3.Seçime katılım oranı %50’lerin altına indiğinde, seçim halkın iradesinin değil YSK kararının sonucu olduğu için Çankaya’nın, gasp edildiği tescil edilmiş olacaktır. AKP’ye karşı toplumsal direnişin kitleselleşmesi süreci ancak böyle başlayabilir. R.T.Erdoğan’dan kurtulmayı,ancak R.T.Erdoğan sağlayabilir. Mustafa Kemal Atatürk’e yeniden sahip çıkmamız onun zararlarının sonucu değil mi? Aslında onun kötülükleri ve, zararları, ondan kurtuluşu hızlandıracaktır. Jung’un sosyal psikolojisi bunun böyle olacağını öğretiyor.

    4. Toplumsal direniş, kulağa hoş gelen bir deyim. Fakat, acaba öylesi toplumsal direnişi siyasal iktidar değişimine, ekonomisi ve dış politikasıyla bağımsız Türkiye idealine ulaştıracak amaç+karar+kültür hangi partide mevcut! Yanıtsız kalan temel sorun bu. Siyasal Partiler içinde yalnız Doğu Perinçek’in İşçi Partisi bu işlevi üstlenecek konumda fakat, kitleselleşemediği için gerçekleştirmenin politik gücüne sahip değil.

    5.Emperyalizme karşı toplumsal bilinç, 10 Ağustos’u boykot ederek, Çankaya’da kendi içimizdeki yurtsever seçkin birinin yer alması sürecini başlatabilirdi. Bu olanak yitirildi. Şimdi bir tek seçenek kaldı: BOP ‘un öngördüğü 10 Ağustos’u boykot etmek. Çankaya, Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankayası olabilmeli. Boykot, toplumu bu amaca yöneltecek tek çözüm biçimidir, Gerekçesi YSK’nın 10 Ağustos seçiminde ulusal iradeyi hiçe sayan kararından kaynaklanmaktadır. Çünkü, o kurum R.T.Erdoğan’ın arka bahçesine dönüş-türülmüştür. Bay Ekmeleddin’den yana olmak, R.T.Erdoğan’a karşı çıkmak değildir. R.T.Erdoğan’dan daha bilinçli olanına Çankaya’yı teslim etmektir.
    Böyle biline çare buluna.16.7.2014
    Saygılarımla.
    Dr.Ölçen.

  • DİYARBAKIR DERSİ

    173791_3

    Ramazan ayındayız! Her gün oruç, her yer iftar! Etnikçi parti BDP’nin Batıcı yüzü HDP ile ABD fırsatı kaçırır mı? El ele, kol kola Diyarbakır’da iftar vermeyi tasarlıyorlar.

    Bunu duyan halk Amerikan karşıtı sloganlar atarak iftar çadırını darmadağın ediyor. Amerikan Konsolosu olay yerinden güçlükle uzaklaşabiliyor!

    Bu olayda dersler var!

    1. Etnikçi-bölücü-ayrılıkçı proje partisi HDP efendisiyle suç üstü yakalanıyor!
    2. Bu topraklarda umutların hiç bir zaman tükenmeyeceği gerçeği bir kez daha tüm varlığıyla kendisini gösteriyor! Yeter ki antiemperyalist damar var olmayı sürdürsün!
    3. Diyarbakır’a gelince açılıma teşne olan, biz 1930’lardaki gibi değiliz diyen siyaset esnafının da suratında patlayan bir tokattır Diyarbakır’daki iftar maskaralığı!

    Ceyhun BALCI, 17.07.2014

  • NAPOLİ

    Hiç gidip görmeyenimiz bile Napoli’yle az da olsa tanışıktır. Çikolatasını, pizasını ve makarnasını yemişliğimiz, ezgisini dinlemişliğimiz vardır! Hiç olmazsa adı kulaklarımıza yabancı değildir.

    Antenli çatılar ya da çamaşırlı balkonların kenti mi desem! Böylelikle, gelişmişliği biçime yansıyanlarla değerlendirenleri yüreklendirebileceğimin farkındayım.

    NAPOİ ANTENLERNAPOLİ VİRANE (3)

    Yoksa, öğle güneşi kenti mi demeli Napoli için! Güney İtalya’nın bu önemli kenti Öğle Güneşi bölgesinde yer alıyor. Tam bir Akdenizli. Akdeniz’in kızgın öğle güneşinin Napoli’de siestayı özendirmemesi olası mı?

    Yüz ellinci yılında Birleşik İtalya’nın yeniden bölünmesi dillendiriliyor. Partisi bile var! Zengin ve çalışkan(!) ve de üretken(!) kuzey tembel ve uyuşuk güneyi sırtından atma çabası içinde. Kuzey Ligi Partisi açıkça bunu savunan söylemleriyle yandaş toplamayı başarıyor. Bu durumda Napoli’yi İtalya’nın sırtındaki kambur olarak mı görmeli?

    VENEDİKTE AYRILIKÇI GRAFFİTİ

    Napoli’nin Neapolis özgün adı anımsanırsa eski kente inat Yeni Kent olduğu anlaşılır. Yunanlar kurmuş Napoli’yi! 2800 yıllık geçmişe sahip. Bu denli geriye giden tarihe İtalya’nın başka pek az yerinde rastlanabileceğini not edelim.

    Gönençli ve huzurlu Roma döneminin dışında kent Bizanslılardan Gotlara, Normanlardan Aragonlara varıncaya dek pek çok egemenlik yaşadı! Bunca gelen gidene karşılık özgürlük kentin vazgeçemediği tutkusu oldu. Yabancı egemenliğinin dorukta olduğu dönemlerde bile Napoli hiç bir zaman tam anlamıyla egemenlik altına alınamamış.

    Roma ve Milano’yu izleyerek Neapolis İtalya’nın 3. büyük kenti. Metropolde 3-5 milyon dolayında insanın yaşadığı bilgisini paylaşmış olalım.

    Napoli Körfezi’nin resimlenmeye değer Santa Lucia kıyılarına göz atmakta yarar var. Vezüvlü bir Napoli fotoğrafı fırsatı yakalanabilir.

    P1110445

    Belediye Meydanı’ndan kalabalığa uyup onların aktığı yöne yürümekle hataya düşmemiş olursunuz. Cıvıl cıvıl bir Akdeniz kentinde bir yandan çevreye bakınırken diğer yandan Plebisit Meydanı’nı es geçmemelisiniz. Akşamki konsere için ısınma turlarına başlayan meydanın ortasındaki platformdan yayılan gürültülü müziğe kulak asmadan meydanı keşfetmek gerek. Meydanın yarı eliptik biçimli batı tarafında San Fransesko di Paola Bazilikası’nın kubbeleri ve onların hemen önünde yer alan Dor biçemli sütunlar ve üçgen alınlık sözcüğün tam anlamıyla Yunan etkisi sunuyor gezgin gözlere.

    NAPOLİ MEYDAN (3)

    Meydanın doğusunda ise Kraliyet Sarayı yer alıyor. Avlusuna adım atıp bir kaç kare fotoğraf almayı unutmamak gerek. Sarayın meydana bakan cephesindeki girintilere yerleştirilmiş heykeller meydana aynı zamanda bir açık hava heykel müzesi görünümü kazandırmış oluyor. Saray 17. yüzyıl başında zamanın Napoli Valisi Fernandez Ruiz de Castro’nun rezidansı olarak yapılmış.

    NAPOLİ BELEDİYE NAPOLİ CARLO NAPOLİ GALERİ (2)

    Meydanı geride bırakıp kuzeye ilerlendiğinde ancak bir meydancık sayılabilecek Trieste e Trento’ya varılıyor.

    NAPOLİ GAMBRİNUS HAVUZLU MEYDAN

    Adını Toledolu Pedro’dan alan Toledo Caddesi kendinizi kaptırmak için iyi bir seçenek. Yapıldığı XVI. yüzyılda caddenin kentte asillerin yerleşimini kolaylaştırmayı amaçladığı biliniyor. Bu görkemli caddede ilerlerken ara sıra objektifi yan sokaklara çevirmeyi unutmamakta yarar var.

    NAPOLİ BAYRAKLI SOKAK

    NAPOLİ ARA SOKAK (2) NAPOLİ DAR SOKAKNAPOLİ VİA TOLEDO

    Deniz tarafındaki sokaklara sapmayı düşünmekle iyi edersiniz! O sokaklardan birisi sapma düşüncenizi ödüllendirerek sizi Anjou (Angevin) Kalesi’ne götürür. Muhteşem bir ortaçağ yapısı karşınızdadır. Şimdilerde yapım ve onarım çalışmalarıyla sarmalandığı için görkemi biraz olsun gölgelense de bu ortaçağ kalesinin hakkını verip bolca resimlemek gerek!

    NAPOLİ KALE (4) NAPOLİ KALE (5)

    XIII. yüzyılda Napoli Krallığı başkentinin Palermo’dan Napoli’ye taşınması kararı üzerine Napolili I. Charles’ın buyruğu ile yapılmıştır. Yeni Kale olarak da anılır.

    Plebisit Meydanı’na geri dönerken rastlaştığımız ahşap at günün sürprizi olarak çıktı karşımıza. Bir başka dar sokağın derinlerindeki rüzgar gülü bu kentte şaşırtıcılıkların hiç tükenmeyeceğini muştular gibidir.

    NAPOLİ TAHTA AT YAZITI NAPOLİ TAHTA ATNAPOLİ RÜZGÂR GÜLÜ

    Son durağımız Galeri Umberto I. Kraliyet Sarayı yakınındaki bu görkemli alışveriş merkezi İtalyan Birliği’nin öncüsü Kral II. Vittorio Emmanuel’in oğlunun adını taşıyor. Tıpkı, Milano’daki gibi Napoli’deki galeri de İtalyan Birliği’nin anısına yaptırılmış. Ayrılıkçı Kuzey Ligi’ne inat dimdik ayakta duruyor.

    NAPOLİ GALERİ ÇATI NAPOLİ GALERİ KUBBE NAPOLİ GALERİ UMBERTO NAPOLİ GALERİ ZEMİN

    San Carlo Opera salonunun içine girmek yerine ön cephesini görüntülemekle yetindik.

    NAPOLİ KONSER SALONU

    Napoli defterini kapatmadan önce Trieste e Trento meydancığına bakan Gambrinus’ta bir akşam kahvesi yudumlayarak yorgunluk atmak keyifli Napoli gününe nokta koymak iyi bir fikir gibi geldi bizlere. Yolunuz düşerse aklınızda olsun!

    NAPOLİ GAMBRİNUS (3)NAPOLİ GAMBRİNUS

  • akıl

     

     

    AKIL VE BİLGİ = BAŞARI(M)

    İnsan için aklını kullanan varlık denir! Eksiktir oysa bu tanımlama! Deneyim sahibi olabilen ve öngörebilen olduğu unutulmamalıdır!

    Bugünkü gazetelere yansıyan bir haberi Almanya’yı dünya şampiyonu yapan anlayışla karşılaştırmak kaçınılmaz oldu.

    http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/26820526.asp

    Haberde öne çıkan olgu yeni transferin tekbirle karşılanması olmuş. Oysa, olması gereken söz konusu oyuncunun geçmişi ve son dönemdeki istatistikleri olmalıydı. Sevgiyle karşılanan Afrikalının sövgüyle postalanmamasını dileyelim.  Son zamanlarda dinselleşme her alan gibi sporu da etkisi altına aldı. Kimisi gerçekten inandığı için bazıları da zamanın ruhuna selam durmak adına kamusal alanda sevincini secdeye durarak dışa vurur oldu! Pek çok sporcu yarışmaya/karşılaşmaya çıkmadan önce kendi özel alanının konusu olan dinsel ritüelleri başarının olmazsa olmazı olarak görür oldu! Bu gibi ritüelleri önemsemek değil ama kamuya açık şekilde paylaşmak önemli bir sorundur. En azından gereksizdir.

    Dünya şampiyonu Almanya’nın farklı bir yaklaşım içinde olduğu anlaşılıyor bir başka haberden!

    http://www.hurriyet.com.tr/spor/dunya-kupasi/26816087.asp

    Habere göz atıldığında Almanya’nın başarısının “akademi” ile özetlenebilmesi pekâlâ olasıdır! Sözlüğe bakıldığında akademi sözcüğü yüksek okul ile karşılıklandırılıyor. Biraz daha ileri gidip, akademiyi bilim, sanat ve edebiyat alanlarında çeşitli konuları tartışan yetkinler topluluğu olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

    Almanya’da ilk iki futbol liginde top koşturan 525 oyuncunun 275’inin akademi kökenli olduğunu, son sezonda bu akademilere 90 milyon Avro kaynak aktarıldığını ve bu harcamanın son 10 yılda 500 milyon Avro’yu aştığını bilmek futbolumuzun başındakiler için ne anlam taşır? Bunu bilmek kolay değil. Sistemli, uzun soluklu ve bilgiye dayalı anlayışla şampiyonluğa erişen Almanya karşısında kurtarıcılar, golcüler ve mucizelere bel bağlamış Türk futbolunun yadsınmaz bir görüş ayrılığı içinde olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır?

    Oysa, akıl ve bilginin başarı yakalamadaki önemine ilişkin canlı örnek burnumuzun dibindedir! Dünya Kupası’nda sporcuyla değil ama hakemle temsil edilen Türk futbolunun Cüneyt Çakır örneğinden alacağı çok ders var!

    Akıl ve bilgi öne çıkartılmadıkça ham hayaller peşinde koşmak yazgımız olmayı sürdürecektir!

    Ceyhun BALCI, 16.07.2014

  • images

    SUÇLULUK TELAŞI

    Sandığa gidelim mi, gitmeyelim mi tartışması “cambaza bak” durumuna dönüşmüşken TBMM boş durmadı!

    “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı” yasalaştı.

    Yasayla hükümete çözüm için yetki veriliyor. Hükümetler çözüm için var olduğuna göre bu yetki neyin nesidir?

    İkinci maddeye göre hükümete çözüm adına her adımı atma yetkisi tanınıyor. “Her adım” ne demek? Bunun içinde ne gibi olasılıklar var?

    İkinci maddenin b fıkrası hükümete bu doğrultuda yurtiçi ve yurtdışından kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapma yetkisi de veriyor. Devletinizden vazgeçmeye hazırlanırken, sahip olduğunuz devleti milliyet(ler) topluluğuna dönüştürmeye açık çek verirken yabancıların bu süreçte ne işi var diye sorulmasın mı?

    Bir başka maddede ise açılım yasası kapsamında adım atacak olan hemen herkesin idari ve cezai yaptırımdan bağışık tutulacakları güvencesi yasal dayanağa kavuşturuluyor.

    Çözüm arayan bir yürütmenin yasal düzenlemeye gereksinim duyması ilginçtir. Çözüm adı altında yapılacakların suç unsuru içereceği şimdiden kabul ediliyor olmalıdır ki; suç işleyeceklere cezadan bağışık tutulma güvencesi verilmesi unutulmuyor.

    Tam bir suçluluk telaşı belgesidir TBMM’de yasalaşarak yürürlüğe giren ve Cumhurbaşkanı’nın onayını bekleyen yasa!

    Yasa onaylanır onaylanmaz İmralı’dan gelen kutlamaya bakılırsa Cumhurbaşkanı adaylarımızın ikisinin bu konuda tam bir uzlaşı içinde olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.

    Üçüncü adayın bu konudaki görüşünü merak etme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Böyle bir yasal düzenleme kendi önüne de gelebilirdi!

    MHP bir yana ama koskoca CHP’den Birgül Ayman Güler, Dilek Akagün Yılmaz ve Gürkut Acar’dan başka karşı oy gelmediği; en kabadayı karşı çıkışın oylamada kulise çıkmaya eşdeğer olduğu düşünüldüğünde Türkiye kan dondurucu bir kurgu ile karşı karşıya demektir.Çok daha kötüsü bu yıkıcı kurgu karşısında durması beklenenlerin destekleyici tutum içinde oluşudur!

    TBMM’de yasalaşarak yürürlüğe girmeyi bekleyen ve öncesindeki pek çoğu gibi ucubeye eşdeğer olan “Açılım Düzenlemesi” gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin cenaze törenine davetiyedir.

    Oyunbozanlık ettim sanırım!

    T.C.’nin mezarı kazılırken ne Cumhurbaşkanlığı seçimi ne de bir başka konu ülkenin birinci gündem maddesi olmayı hak etmiyor!

    Suçluların telaşını yansıtan bu yasa düzenlemesi kisveli dayatma ile PKK ve onun önderi Öcalan artık masadaki muhataptır!

    Yazıklar olsun bu durumun ortaya çıkmasına ortam sağlayanlara, sessiz kalanlara ve bu ortamı 10-24 Ağustos gevezeliği ile alalayanlara!

    Ceyhun BALCI, 15 Temmuz 2014

  • YAZIDA TUTUNMAK İÇİN

    indir

    Feridun ANDAÇ, Aydınlık, 14 Temmuz 2014

    O bilinmez okur’a, yeni yazar’a.

    * Hayatınızın merkezine yerleştireceğiniz üç şey olmalı: Sadakat/tutku/bağlılık. Yazı bundan daha çok şey istemez sizden.

    * Geceyi sabaha erdirmeyi göze alamıyorsanız yazmayın, başka herhangi bir iş size daha iyi gelebilir.

    * Okurken not almak, yazarken kaleminizin tınısını hissetmek gibi bir ritüeli “gereksiz” görüyorsanız; “lütfen yazı masasını terk ediniz” yazısına kulak verin.

    * Ukalalık yapmak için yazmayın, önce kendiniz için yazmayı öğrenin.

    * Kendi “altın kural”ınızı kendiniz yaratın, ama mutlaka bağlanacağınız yazarlardan sonra bunu keşfedin.

    * Önce şu beş kişi için yazmayı öğrenin: Kendiniz, sevdiğiniz/aşkınız, dostunuz, eleştirmen, yayıncı.

    * “İyi okur”a gitmek için bu kapılardan geçmeyi öğrenin.

    * Yazarak vazgeçilmez olunmaz, okuyarak vazgeçmeyi öğrenebilirsiniz ancak.

    * Meraklarınızı keşfedin, tutkularınıza sadık kalın, farklı dilleri öğrenin, sözlük okuma alışkanlığı edinin; ama ne olursa olsun, yazmanın bir sözcük kurma işi olduğunu ilk hatırlatacak şeylere yakın durun.

    * Yazmanın bir katedral kurmak olduğu düşüncesini aklınızdan çıkarmayın; ama bunun için neleri değil, bir hayatı göze almak gerektiğini öğrenmek için Mimar Gaudi’nin yaşamöyküsünü okumakla başlayın; gidip Süleymaniye’nin nasıl kurulduğunu görün, Mimar Sinan’ın tutkusunu ve sadakatini öğrenin. Yazının başka disiplinlerle beslenip gelişebileceğini, bir tasarım işi olduğunu öğrenmeye mimarlıktan başlayın. Unutmayalım ki insan mekânda vardır, mekân da insan için…

    * Yazmanın bir tutku, yazarlığın bir uğraş, okumanın da vazgeçilmez bir iş olduğunu öğrenmek işinizi ya kolaylaştırır ya da sizi bundan çok çabuk vazgeçirebilir. Hangi yolda yürümek istediğimizi bize ayaklarımız öğretmez, unutmayın.

    * Önce bir kalem edinin, bir de defter. Teknoloji sizi kibirli yapmamalı; fırtınalı denizde neye ihtiyacınız varsa, yazıda da bunun öyle olduğunu unutmayınız.

    * Unutmak için yazın, hatırlamak için okuyun. Sonra da yazmanın bir hatırlamak olduğunu size bunlar öğretecektir.

    * Kaçıncı yazımı, kitabımı yazıyorum diye düşünmeyin; böyle de “iyi yazar” olunur saflığına kapılmayın; daha iyisini nasıl yazabilirim sabah ki düşünüz olmalı. Bırakın sayılarla, rakamlarla başkaları uğraşsın.

    * Bir terziden çok şey öğrendim; annem kadın terzisiydi. Kendisi için resimler yapan iki adam hayatın iksirini öğretti bana; ilki babamdı, camaltı resimleri yapardı. “Resim yapmasan da resmi düşün diyen” usta, doğaya bakmanın sırrını verdi gözlerime; resim öğretmenimdi o da. Hayatta etkilenebileceğiniz birileri olmalı mutlaka.

    * Her insandan bir şey öğrenilebileceğini düşün, ama o insanın kim olabileceğini görme yolculuğunda ancak tanıyabileceğine inandır kendini.

    * Hayatında bir kez tuz yemeyi öğren, boğulabileceğini düşünmeden denize kulaç atmayı dene, bir ağaca tırmanıp düşmeyi bir de. Bir dağın zirvesine çıkma düşlerine ver kendini ömründe bir kez, ve de dene bunu. Parmaklarının ucu donana kadar karda yürümeyi öğren. Bir köpeğe dokun, bir kediyi sev, bir çiçeğin ömrünü bil kokusunu tanı, korkudan korkmayı yaşa, acıdan geçmek nedir bunu bil…Pişmek yanmak değildir, ama yanmak için bunların her birinin sende bir anlamı olmalı. Yazmak için çok şey anlatır her biri.

    * Aşkına mektup yaz; yoksa, yarat öyle yaz. Bu size, hem yazmayı öğretir hem de yazıdan vazgeçmeyi ya da bağlanmayı. Bağlanmadan yazılabileceğine inanmıyorum; bağlılığın/bağımlılığın değil, bağlanmanın yazarı/yazanı ol.

    * İki şey size yazmanın ve zamanın sırrını verebilir, yazılmış kitapların dışında: Yolculuk ve gitmek. Bunun üzerine düşünün, kendinizi yolculuklara hazırlayın, bunun da tekbaşına yapılabileceğini öğrenin. Giderken içyolculuklara çıkabileceğinizi de unutmayın. İşte yazının bir sırrı da orada çıkacaktır karşınıza.

    * Gitmeyi seçin, vazgeçebileceğiniz kadar sevin; ama oturup terk etmenin acısıyla sakın yazmayın. Unutmayın ki yazmak içdökmek değildir, yeni bir “yapı” inşa etmektir. Elbette ki hayatın cüruflarıdır bizi oraya taşıyan, ama kimse cürufların içinde yaşamak istemez, unutmayın.

    * Bunları okuyun, unutun; siz kendi yazma dürtülerinize dönerek kendi ilkelerinizi yazmaya başlayın. Ama yazmanın da bir usta-çırak ilişkisi olduğunu hiçbir zaman unutmayın.

  • fb löw

    JOACHİM LÖW

    Almanya, XX. Dünya Kupası’nda 4. şampiyonluğuna ulaştı. İşin hiç anlamadığım teknik yanına girecek değilim. Ayrıca, her şey olup bittikten sonra bunları konuşmanın bizlere özgü olduğunu düşünenlerdenim. Onun yerine, bu başarı tablosundaki önemli bir portreye değinmek çok daha anlamlı olacaktır!

    Joachim Löw 2006 Dünya Kupası’nda Klinsmann’ın yardımcısı sıfatıyla Almanya’nın başındaydı. 2010 ve 2014’te takımın baş yetkilisiydi. Doruğa sonuncuda erişti.

    images

    Başarı açlığı, ivedilik arz eden biz Türklerin ölçüsü boşuna “Bugün sünnet, yarın deniz!” değildir.

    Biraz geriye gidelim!

    Bugün dünya futbolunun doruğuna tırmanmış olan Almanya’nın başındaki Löw’ün 1998’de Fenerbahçe’nin başında bulunduğunu unutanlara anımsatalım! Bugün sünnet yapıp, yarın denize sokamadığı için olsa gerek FB serüveni bir yılda son bulmuş Löw’ün. Bir sezon aradan sonra bu kez Adanaspor’un başına geçse de belli ki onları bile ikna edememiş başarı için uzun soluklu olma gereğine!

    low-adanademirspor-anaKOCQX_tepe

    Omuzlarda getirdiklerimizi, döverek değilse bile söverek gönderme alışkanlığımız başarı arayışımızın sonuç vermeyen yılan hikayesine dönüşmesinde önemli pay sahibidir.

    Son bir not! Löw, Almanya’nın 1926’dan bu yana başına geçen X. teknik direktördür. Aynı zaman aralığında Türkiye’de bu sayı ancak önümüzdeki ay yenisini seçeceğimiz Cumhurbaşkanı’dır!

    Maçları ayakta izleyen ama çehresine yansıyan tek mimik diliyle avurtlarını şişirmek olan bu Alman’ın başarısı için yeterince sabredemeyen bizim dervişler, şimdilerde, sabreden Almanya’nın utkusu karşısında biraz olsun mahcubiyet duymuşlar mıdır?

    Ceyhun BALCI, 14.07.2014

  • SİENA

    Gerçek anlamda bir UNESCO mirasında olduğunuzu aklınızdan çıkartmamalısınız Siena’da. Korunmuş yapılar ve tarih insanın kendisine saygısının kanıtları olarak dimdik ayakta bu kentte.

    IMG_0761

     

    İtalya’nın bir çok yerinde olduğu gibi Siena’da da var oluş Etrüsklerle tarihleniyor. Sonrasında Siena İmparator Augustus döneminde 28 Roma kolonisinden birisi olmuş. Jül Sezar onuruna kentin mahallelerini birleştiren Sena Julia hiç değişmemecesine kente ad olmuş.

    200px-Hw-augustus

    Roma’nın çöküşü sonrası Siena’da sırasıyla Lombard ve Fransız egemenliği dönemleri yaşanmış.

    Siena X. yüzyılın başında Fransa’yı Roma’ya bağlayan kutsal Francigena Yolu’nun önemli uğrak yerlerinden birisiymiş. Bu dönemde kendisini gösteren ticari, tarımsal ve ekonomik gelişme Floransa ile rekabet ve buna bağlı olarak da çatışma anlamına gelmiş. Bu gelişmelere koşut olarak Siena bir banker kentine de dönüşmüş. Siena, 1260’da Montaperti savaşında Floransa’yı yenilgiye uğratmış.

    1348’deki Kara Ölüm Veba salgını Siena Cumhuriyeti’nin çöküşüne giden yolun ilk taşlarını döşemiş. İzleyen dönemde Siena’ya egemen olan Mediciler “Yeni Devlet” dönemini başlatmış. Eskil dönemden bugüne ulaşan tek yapı 1624’te yeniden yapılandırılan bankacılık markası olan Monte dei Paschi Siena olmuş.

    Cosimo_Grand_Duke

    Siena denizden 322 metre yükseklikte, 55 bin nüfuslu bir kent. Çağı yaşayan bir Ortaçağ kenti demek uygun düşer.

    Diğer İtalyan kentlerindeki uygulama burada da bozulmuyor. Otobüsten kent merkezinden uzakta iniliyor. Merkeze yürüyerek gitmekten başka seçenek elbette yok! Doğrultumuz kentin kalbi Campo Meydanı!

    SIENA CAMPO MEYDANI TABELA

    Dar sokaklardan ilerlerken bazı evlerin üzerindeki hayvan kabartıları dikkatimizi çekiyor. Anladığımız kadarıyla salyangozlar mahallesinden geçmekteyiz. Leopar, kaplumbağa ve dişi kurt gibi başka hayvan dostlarımızın adını taşıyan mahalleleri olduğunu öğreniyoruz Siena’nın. Dar sokaklardan ilerleyerek Siena’nın kalbine, Campo Meydanı’na erişiyoruz. Kuşbakışı deniz kabuklusu biçiminde olan eğimli bir alandayız. Zemin taşları güneş ışınları biçiminde yerleştirilmiş. Yol boyu kendisini gösteren atmosfer meydanı görmemizle birlikte katmerleniyor. Farklı bir dünyaya adım atmış gibiyiz.

    IMG_0767IMG_0780

    Karşımızda görkemli Torre del Mangia selamlıyor bizleri. Türkçeye Savurgan Kulesi olarak da çevrilebilecek kulenin yüksekliği 88 metre. Siena Katedrali ile eşit yüksekliği kilise-devlet eşitliğini yansıtıyor. Kulenin adına dönecek olursak ilk çancısı Giovanni di Balduccio tüm kazancını Siena tavernalarında yiyip içmeye harcadığı için yapımı 1348’de tamamlanan bu benzersiz kulenin adı bu şekilde anılır olmuş. Cremona’daki Torrazzo Kulesi (113 metre) ve Bologna’daki Asinelli’den (97 metre) sonra İtalya’daki üçüncü yüksek eski kuledir. Nefesine güvenen 400 basamak tırmanıp Siena’ya bir başka bakabilir bu görkemli kuleden.

    IMG_0811IMG_0815 IMG_0816IMG_0817

    Kulenin komşuluğunda Pallazzo Pubblico/Comunale (Belediye) yer alıyor. Meydanın ilk yapısı. Yapımına XIII. yüzyıl sonunda başlanmış. Yarım daire biçimli meydan çepeçevre ortaçağ yapılarıyla donatılmış. Hemen tümünün altında kafe-lokanta var. Merkezine doğru çukurlaşan yarım daire biçimli meydanı izlemek için bire bir mekanlar.

    Meydanın ortasını süsleyen mermerden yapılma Gaia Çeşmesi görmezden gelinecek gibi değil. Yine mermerden yontulmuş pek çok kabartı arasında Adem ve Havva’nın yaratılışı, Cennet’ten kovuluşları ve Madonna ve Çocuk en çok dikkati çekenler.

    IMG_0830

    Campo Meydanı her yılın 2 Temmuz ve 16 Ağustos günlerinde önemli bir etkinliğe sahne oluyor. Palio denilen at yarışları yerel olmakla birlikte küresel üne sahip. Siena’nın 17 mahallesi kendi en iyilerini seçerek bu iki yarışa gönderiyorlar. Doksan saniye süren yarış için hazırlıklar haftalar öncesinden başlıyor. Campo Meydanı’nın zemini yarışa uygun duruma getiriliyor. Biniciler ata eyersiz olarak biniyorlar. Özgün bir at yarışı olan Palio’nun beceri gerektiren bir spor olduğuna kuşku yok. Meydana yürürken kimi evlerin üzerinde gördüğümüz hayvan kabartıları anlamını bulmuş oluyor. Siena mahalleleri çoklukla hayvanların adıyla anılıyor.

    IMG_0825

    Siena’nın Campo Meydanı’na açılan dar sokakları da yürünmeye değer bir atmosfer sunuyor korunmuş mekan meraklılarına.

    IMG_0846

    Kente özgü bir tür macun olan Pan Forte denenmeye değer. Kurutulmuş meyvelerin içine kuruyemiş karıştırılarak hazırlanıyor. Cezeryeye benzer tatlı bir yiyecek.

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

    Siena’da görmeye değer bir başka yapı Santa Maria Assunta Katedrali. Siena Duomosu. Yapımı çağına göre oldukça kısa sürmüş. 1229’da başlayan inşaat 1300’de tamamlanmış. Gotik biçemli katedralin oymalı-kakmalı mermer işçiliği de hayranlık uyandırıcı. Gündüzleri taşlaşıp, geceleri canlanarak katedrali kötülerden koruyan gargoylların yanı sıra bir İtalya klasiği olan Dişi Kurt ve Remus-Romulus burada da eksik değil! Her ne kadar Roma’nın simgeleri olsalar da; İtalya’nın hemen her kentinde boy göstriyor oluşları bir bakıma İtalyan varlığının simgesine de dönüştüklerini n göstergesi midir diye sormadan edemiyor insan!

    IMG_0785 IMG_0791IMG_0788

    IMG_0796 IMG_0799

    Geceleme kentimiz olan Montecatini’ye doğru yola çıkarken Siena’daki akıl hastanesinin önünden geçiyoruz. İnsanları deli edenin bu kent mi yoksa başka kentlerin delilerinin iyileştirildiği bir mekan mı sorusuna yanıt bulamıyoruz.

    IMG_0855

    MONTECATİNİ
    Toskana’da bir kaplıca kasabası. Yirmi bini aşkın nüfusuyla dingin bir kent! Geceleme yerimiz olduğu için gün batımında varıyoruz.

    P1110941

    Montecatini’ye. Tepesindeki kale bir zamanlar güç savaşlarına sahne olduğunu düşündürüyor. XV. ve XVI. Yüzyıllarda yörenin egemenleri kendi halinde görünen bu kaplıca kentini ele geçirme çabası içinde olmuşlar.

    P1110934

    Kasaba sokaklarında yapılacak kısa bir yürüyüş ilk bakışta hesaba katılmayacak bu İtalya köşesinde güzelliklerle buluşmaya fırsat verebilir.

    Kaplıcasıyla iyilik dağıtan Montecatini Floransa sayfiyesi olarak da işlev görmekte!

    Gecelemeye, günün yorguluğunu atmaya geldiğimizi sandığımız şirin bir kasabada kimi güzelliklerin varlığını başımızı dışarı çıkartmasak, adımımızı sokağa atmasak elbette anlayamazdık!

    P1110939 P1110946

  • zileli

    Aydınlık, 13 Temmuz 2014

    MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜNMEK

    Tarih, 18 Mayıs 2002… Yer, İtalya’nın Perugia kenti… Genç Türk işadamı Utku Oğuz, bilgisayarında kayıtlı son Atatürk fotoğrafını projeksiyon makinasının aydınlattığı duvara yansıtıp sözlerini tamamladı:

    -İşte, Anadolu aydınlanmasının temeli olan Türk Devrimi budur…

    Perugia’nın önde gelen kişilerinin oluşturduğu “Felsefe ve Tarih Kulübü’nün üyeleri ve konuklar büyük bir coşkuyla alkışladılar genç adamı.

    Genç adam da bir saatlik “1918-1939 arası Türkiye ve Atatürk Reformları” konferansının gördüğü ilgiden mutlu, biraz da şaşkındı!.. Kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostu bir süre önce, “Şu hayranı olduğun ve her karşılaşmamızda bana anlatıp durduğun Atatürk’ü bizim kulüp üyelerine de anlatır mısın?” dediğinde hiç tereddütsüz kabul etmiş, ama böylesine yoğun bir ilgi ve heyecanla karşılanacağını düşünmemişti…

    Ama Utku Oğuz için o 18 Mayıs gecesini asla unutulmayacak kılan yorum, orada konuk olarak bulunan yaşlı bir Norveçliden geldi:

    -Norveç dilinde “Mustafa Kemal gibi düşünmek” diye bir deyim vardır… Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkansız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz… Bu tip insanlara derhal, “hayır, yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı; biraz da Mustafa Kemal gibi düşün” deriz… Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış durumdayım, Size bunun için minnettarım…

    Genç Türk’ün gözleri yaşardı.. Yalnızca bir saatlik bir konferans olarak planlanan gece ancak 19 Mayıs’ın ilk saatlerinde sona erebildi. Saatlerce süren tartışma ve yorumlar ise şu ortak yargıyla sonuçlandı.

    -Atatürk Devrimleri bütün ülkelere uygulanabilecek evrensel bir reçetedir… Zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan çağdaş devlet modeli ne kadar çok ülkede uygulanırsa, dünya o kadar daha huzur ve barış içinde bir yer olacaktır…

    Genç adam gecenin sessizliğinde yürürken büyük bir iç sızısıyla “Türk Devrimini yıkmak için yola çıkan karşı devrimciliğin ülkeyi sürüklediği bataklığı, başka çare yok diyerek IMF’in önünde boyun büken siyasetçileri” düşündü. Sonra büyük bir heyecan ve coşkuyla yaşlı Norveçlinin bu kölelik zincirini kırmak için müthiş bir formül sunduğunu anımsadı:

    -Mustafa Kemal gibi düşünmek!..

    KAVGA ZAMANI

    Bu yazı, tam 14 yıl önce, 30 Mayıs 2002’de Cumhuriyet’teki “Düz Çizgi” köşemde yayımlandı. Öylesine ilgiyle karşılandı ki, dünyanın dört bir köşesinden mesaj yağdı. Herkes yazıyı internet aracılığıyla birbirine gönderdi. Okullarda, konferanslarda, panellerde okundu.

    O günlerde AKP henüz iktidara gelmemişti. Mustafa Kemal’e, laik Cumhuriyet’e, Türk kimliğine böylesine ağır saldırılar henüz bu kadar açıkça yapılamıyordu.

    Bu alçakça süreçte o günlere de ulaştık! Artık Mustafa Kemal’e, laik Cumhuriyet’e, Lozan’a, Türk kimliğine saldırı serbest! Medya, tarihinin en utanç verici dönemini yaşıyor. Ülke, piyonların elinde ortaçağ karanlığına mahkum edilmeye çalışılıyor.

    Ve bizler, Cumhuriyetçiler, ulusalcı yurtseverler, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, “sandık mı, boykot mu?” tartışmaları yapıyoruz… Halbuki önümüzde, burnumuzun dibinde, o Norveçlinin altın tepsi içinde sunduğu “müthiş formül” duruyor!.. Hadi o zaman, 11 Ağustos’u filan beklemeye gerek yok, sonu gelmeyen tartışmalara da… 14 yıl öncenin başlığı bize şahane bir ışık tutuyor…

    -Çünkü artık kavga zamanı!