cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ÖZDEMİR İNCE (1)

  • SES BAYRAĞIMIZ

    5893_123549693128_1228298_n

     

    SES BAYRAĞIMIZ

    Seslenir seni bana “ova”m, “dağ”ım,
    Nere gitsem bulur beni arınmış.
    Bir çağ ki akar ötelere,
    Bir ak.. ki yüce atalar, bir al.. ki ulu oğullar,
    Türkçem, benim ses bayrağım…

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

    Yazıya konu olan konuşma dün Türkiye’nin İzmir kentinde; onun da tam orta yerinde geçti başımdan.

    Çok bilinen bir elektronik satıcısına fotoğraf makinem için bellek kartı almak üzere girdim.

    Henüz 30’unda bile olmayan tezgâhtara “bellek çubuğu” satın almak istediğimi söyledim. Uzunca süren bir sessizlik ve afallamayla karşılık buldu isteğim. Doğrusu ben de şaşırdım.

    Kendime geldiğimde isteğimi kendi dilimde anlatamadığımı fark ettim! Memory stick dediğimde kolayca anlaşılabildim!

    Genç kızımıza Türkçesinin anlaşılmamasına şaşırdığımı söylemeye çalıştıysam da; istediğim şeyin memory stick olduğu, başka adla anılmadığı geri bildirimini aldım!

    Bu kısa ve şaşırtıcı konuşmanın ardından aklımdan geçenleri özetleyerek sonlandırıp yorumu sizlere bırakayım!

    • Her ne kadar üzüntüyle karışık bir şaşkınlık yaşamış olsam da gencimizin yabancı dil bilgisine sevinmeli miydim?
    • Yoksa, bugünün dünyasında iletişimimize rahatlıkla yetecek varsıllıkta olan dilimizin yerle bir edilmiş olmasına üzülmeli miydim?

    Daha fazla yorumdan kaçınarak sözü size bırakıyorum!

    Ceyhun BALCI, 05.06.2014

  • izmir

     

    Aydınlık Yüz Kararmasın!

    Ceyhun Balcı

    Haziran, 2014

    http://www.dagarcikturkiye.com/makale_detay.asp?id=1101&Ayd%C4%B1nl%C4%B1k-Y%C3%BCz-Kararmas%C4%B1n

    Soma’da iş kazası görünümlü cinayet kurbanı maden emekçilerinin yürek dağlayan acısı bile geçtiğimiz mayıs ayını karartmaya fazlasıyla yeter! Üç yüzü aşkın yitime eklenen zalim söylemler de bir o kadar yürek burkucuydu!

    1919 aydınlık yüzlü gencimizin elde bayrak, dilde Atatürk Samsun-Ankara yürüyüşü birazcık teselli verse de; karanlık dalgası mayıs boyunca da hız kesmedi desek yeridir!

    İzmir’den gelen iki ardışık yasaklama haberi karanlık mayısın üzerine tüy dikmeye yetti!

    Haberlerin aydınlık yüz İzmir’den hem de üniversite kaynaklı olması şaşırtıcı olmanın yanı sıra düşündürücüydü!

    Yasakçılar İzmir’in en köklü iki üniversitesi olan Ege ve Dokuz Eylül’dü!

    Yasaklananlar ise Uğur Dündar-Müjdat Gezen ikilisi!

    Gerekçe ise dile getirmeye bile değmeyecek türden eğreti ve gülünçtü!

    Son 12 yıla damga vuran ve ülkenin üzerine düşen koyu gölgenin İzmir’e yansımış olması bakımından da dehşet verici bir durum! Başka kentlerimizde ve ülkenin pek çok yöresinde kendisini gösteren karanlık yüzün İzmir’in aydınlık yüzünü karartma girişimi önemsenmeli. Direnişiyle ülkeye kıvanç ve gurur kaynağı olan İzmir kentinin üzerine düşen bu koyu gölgeye hak ettiği ilgi ve direnci göstermesi vazgeçilmez bir gereklilik!

    Sansürcü ve yasaklamacı anlayışın seçici bir tutum içinde olduğunu saptamakta yarar var!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden sarsıldığı, çökertilme aşamasına getirildiği günümüzde ülkenin omurgası olan laiklik ilkesine vurulacak fazlaca darbe kalmadı!

    Sıra birlik ve bütünlüktedir!

    Başımızdaki bu ivedi derdi bir üçlemeyle tanımlamak olasıdır!

    –       Ayrılıkçı terör akla, hayale gelmeyecek kadar geniş bir hoşgörü ortamında ülkenin kuyusunu kazmayı sürdürüyor! Apo posteri açmak sıradan bir eyleme dönüşürken, kanlı katille görüşmek için sıraya girmek bile“saygınlık(!)” kaynağı olabiliyor.

    –       Ermeni Soykırımı yalanı emperyalizmin de sıkı desteği eşliğinde yol almayı sürdürüyor! Tanıma dayatması 2015’te sonuca erişebilir. Bunu da tazminat ve toprak istemlerinin izlemesi kaçınılmaz! Doğu illerimiz bu kirli kurgunun önde gelen hedefleri!

    –       Yeraltı ve yerüstü varlıklarının tek yanlı olarak kullanımına seyirci kaldığımız ulusal dava Kıbrıs’ta sıranın artık geri dönmemecesine toprak kaybı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını sonlandırmada olduğu su götürmez bir gerçek olarak ortada duruyor!

    Karanlığın mayısla yetinmeyeceği, önümüzdeki aylara da göz dikeceği kolaylıkla söylenebilir!

    Türkiye’nin aydınlık yüzü İzmir’de, iki üniversitede uç veren karanlık gelişmeler bir de bu açıdan irdelenmelidir!

    Ülkenin varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayanlara karşı kuzu gibi olanların, vatanı, Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü savunanlara karşı aslan kesilmeleri gözden uzak tutulmamalı!

    Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti savunucularının aydınlık yüz İzmir’in ve onunla birlikte ülkenin kararmasına seyirci kalmamaları gerekir!

     

  • İKİ DOKTOR

     

     

    İKİ DOKTOR

     

    İkisi de doktor. İkisi de tıp doktoru. İkisi de altı yıl tıp eğitimi sonrasında Hipokrat yeminiş ederek doktor olmuş.

    Birisi Türkiye’nin başkentinde, mevcut iktidarın yandaşları için yaptırdığı söylenilen bir hastanede çalışıyor. Diğeri Amerika Birleşik Devletlerinde Harvard’da bir tıp merkezinde çalışıyor.

    Türkiye’deki doktor kimliği ile değil memur kimliği ile popüler oldu. Soma’daki maden faciasında yakınını kaybeden bir protestocuyu tekmeleyen başbakanlık danışmanına ayağını incittiğine dair rapor verdi. Diğeri de doktor kimliği ile popüler olmadı. Amerika’daki Türk doktoru belki de özgür bir ülkede yaşamasının sonucu olarak, yurttaş kimliği ile Amerika ziyaretindeki Cumhurbaşkanı’na “Ülkenizde olan bitenlerden sonra rahat uyuyabiliyor musunuz?” diye sordu.

    Her iki eylem de doğrudan mesleki uygulamalarla ilgili olmadığından hangisinin tıbbi açıdan daha yeterli olduğunu bu eylemlere göre değerlendiremesek de, Amerika’dakinin iktidarla uyumlu olmak koşulu ile Türkiye’dekinin pozisyonunda rahatlıkla çalışabileceğini ancak bunun tersinin pek mümkün olmadığını söylemek için sanırım doktor olmak gerekmiyor.

     

    İmdi, neden bu iki doktor aynı yazının konusu oldu?

    Tüm yaşamımızı yaptığımız tercihler belirler.

    Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve çocuklarımız ve torunlarımız canlarımızı hangi doktora emanet edeceğiz?

    Bizi ve geleceğimizi doğrudan ilgilendiren hayati soru bu!

     

    Bak benim son model Iphone’u ile yaptığı selfie’sini kankasına forward’ladığı için kendinin medeni insanlardan hiçbir farkı olmadığını düşünen, sistemi eleştiren bizleri de sisteme ayak uyduramamış zavallı ezikler (loosers) olarak gören vatandaşım. Sende bu tüketim aşkı, bu parayataparlık olduğu sürece kimse sana asla, gerçekte senin ne kadar değersiz olduğunu, sadece paran kadar değerin olduğunu söylemez. İnsanları gerçekte değerli kılan, medeni yapan tüketim kapasiteleri değil, kültürel birikimleri ve üretime verdikleri katkıdır. Sen şimdi nereden ve ne için geldiğini sorgulamadığın el malı ile hovardalık yaparken, senin keyfini kaçırdıkları için zulmettiğin, hakaret ettiğin insanların sana daha ne kadar tahammül edebileceğini düşünüyorsun? Bak sayende cehalet ve kötülük tümör gibi büyürken iyiler bu ülkeyi terk ediyor. Bu sana şimdi keyif verse de emin ol birgün bunun bedelini ödeyeceksin. Ya sen, ya çocuğun, ya da torunun.

    Emin ol!

     

    Yusuf Samim Lütfü

     

  • BRUNO

    CAMPO Dİ FİORİ

    “Dört yüz yıl önce burada alevlerin cayırtısına insan çığlığı karışmıştı. Bağnazlığın koyu gölgesine aklın ve bilimin ışığıyla yürüyen bir kahramanın çığlığıydı Roma semalarında yankılanan. Belki de gerçekte tüm insanlığın çığlığıydı işitilen!”

    17 Şubat 1600

    Türkçesi Çiçek Tarlası! Roma’nın orta yerinde bir meydancık. Buna karşılık çabalamazsanız kolayca görülebilecek bir yerde de değil. Günümüzde öğleye dek çiçek pazarı olarak işlev görüyor. Günün ilerleyen saatlerinde çiçek pazarının yerini alan şirin kafeleri, korunmuş tarihsel ve mimari dokusuyla geçmişiyle ilgili kestirimde bulunulması güç bir yer.

    Bu şirin meydancığın orta yerinde kendisini gösteren bir heykeli göz ardı ederseniz uygarlık tarihinin önemli bir sayfasını ıskalamış olursunuz.

    Bu meydancığa gelen herkes Giordano Bruno ile (heykeli aracılığıyla da olsa) selâmlaşmış olur. Giordano Bruno filozof, gökbilimci ve rahiptir. Engizisyon döneminde sayısız insan sapkın olarak ilan edilip kurban edilmiş olsa da Giordano Bruno onların en tanınmışlarındandır. Bruno Aristocu kapalı evren anlayışından ilk sıyrılanlardan birisi olarak Kopernik’in görüşlerini savunur olunca engizisyonun hışmına uğraması şaşırtıcı olmayacaktır. Daha da şaşırtıcı olan yaşamını kurtaracak adımı atmaması olmuştur. “Yanılmışım, dünyadan başka gezegen yoktur, evrenin merkezi de dünyadır” dese bedeni Campo di Fiore ateşiyle kavrulmayacak, çığlığı duyulmayacak ve ömrü yettiğince yaşam sürecekti.

    Campo di Fiori’de uygarlık tarihinin çok önemli sayfalarından birisi yazılmıştır diyoruz. Aklın önüne inancı, bilimin önüne dogmayı o zor koşullar altında bile koymayı aklına bile getirmeyen Giordano Bruno’nun huzurunda olmak tanımsız bir heyecan ve duygu fırtınası anlamına gelmiş oluyordu o meydancıkta bulunduğumuz kısa zaman aralığında .

     BRUNO (3)

    “Ben yanmazsam, sen yanmazsan

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa!”

    Dizeleriyle vücut bulan eylem 400 yıl önce Bruno tarafından yaşama geçirilmiş. Bruno ve ona eşlik eden başkaları bedenlerinin yanması pahasına insanlığı aydınlatmışlar.

    Keşke yüzyıllar öncesinde kalmış olsaydı bu vahşet!

    Çok değil 20 yıl önce, insanlık tarihinin yazıldığı Anadolu’da Madımak’ta yakılanları anımsamak çok daha acı vericiydi. Geç de olsa aydınlanmanın ışığıyla tanışan Türkiye’de zamanı geri döndürmek anlamına mı geliyordu bu vahşet?

    Yoksa, 1923’te bedelsiz edinilmiş olan kazanımların gecikmiş bir ücretlendirmesi miydi üçüncü binyılın başında geç aydınlanan Türkiye’de yaşananlar!

    Daha dün yüzlerce maden emekçisini maden dehlizlerinin karanlıklarına gömen cinayetin Bruno’yu yakan ateşten farkı var mıydı diye sormadan geçebilir miyiz?

    Campo di Fiore’de Giordano Bruno’nun huzurunda olmanın yarattığı beyin ve duygu fırtınasının ürünü sayılmalıdır bu yazdıklarım!…

    Ceyhun BALCI, 01.06.2014

    BRUNO (2)

     

  • YILDÖNÜMÜNDE GEZİ

    01AYD01A_SEHIR_Layout 1

     

     

    YILDÖNÜMÜNDE GEZİ

    Birkaç ağaç için başlayan Gezi başkaldırısının başlangıcı için farklı tarihlerden söz edilebilir. Ben 1 Haziran diyorum. İzmir’de 1 Haziran 2013 günü toplanan kalabalık 2007’deki Cumhuriyet Mitingi ve 2013 Cumhuriyet Bayramı’ndakilerle karşılaştırılabilir çokluktaydı. Daha da önemlisi bir araya gelenlerin çeşitliliği ve dinamizmiydi. Yerinde duramayan kalabalık her türlü programdan yoksun şekilde ve kendiliğinden kentin orta yerindeki yolları defalarca arşınlamış ve yine de yorulmamıştı.

    Yolda karşılaşsalar biri birlerini boğazlayacak olanlar ortak hedefte buluşabilmişlerdi.

    Ortak payda üzerinde yaşadığımız toprak parçasını var eden değerlerdi. Elinde Türk bayrağı, dilinde Atatürk’le alanlara dökülenlerin yönetenleri rahatsız etmesi kadar çok doğaldı!

    Bir yandan açılımın sekteye uğraması diğer yandan başkanlık sistemi hevesinin kursakta kalması önde gelen telaş gerekçesiydi!

    Anımsayalım! İmralı kaynaklı müdahale buyruğu bomba gibi düşmüştü gündeme!

    Özellikle, mezhep çatışmasını körükleyecek türden kışkırtmaların MİT ve polis bağlantılı gruplarca tetiklenmekte olduğu şimdilerde sıkça seslendirilir oldu! Böyle bir savın belgeye dayandırılamayacağı açık! Ancak, bu gibi adlarının bile anılmasına gerek olmayan grupçukların MİT bağlantısı olmasa da hükümetin istediği yönde tutum aldıkları ortadadır.

    Gerek etnik bölücülerin ve gerekse sol kisveli grupçukların Gezi sürecine müdahalesi güneşin altında eriyen buz gibi etki yarattı. Bu erimeye İzmir’de 2013 haziranında her geçen gün üzüntüyle tanık olundu. Başkaldırıya kama sokma anlamına da gelen bu girişimlerin yer yer polis şiddetini çağıran bir eğilim gösterdiğini fazlasıyla gördük!

    Hamaseti bir yana bırakarak yıldönümünde Gezi sürecini bu gözle değerlendirmek gerçekçi olacaktır!

    Bugünkü bir gazete haberi Gezi’nin olması gereken yörüngeden kimler tarafından ve neden çıkartıldığı sorusunu yanıtlamaya yardım edebilir.

    Yeri gelince göz çıkartmaktan, can almaktan sakınmayan destancı Türk polisi ne denli engel tanımaz bir tutum içindeyken; PKK eylemleri karşısında eli kolu bağlı TSK’nin muhtarlar aracılığıyla örgütten ricacı konuma düşmüş olması her şeyi tüm açıklığıyla ortaya koymuş olmuyor mu? (Aydınlık, 01 Haziran 2014)

    Toplumu ortak paydada buluşturması durumunda Gezi süreci güçlü bir şekilde canlanabilir. Tersi durumda ise döne döne 2013’te bir hafta on güne sığan efsanevi başkaldırıdan söz eder dururuz.

    Ceyhun BALCI, 01 Haziran 2014

     

    01AYD01A_SEHIR_Layout 1

  • 27 MAYIS

     

    Resim

    27 MAYIS KUTLU OLSUN!

    Bayram olmaktan çıkartılalı 30 yıl oldu. Yine de kutlu olsun! Son 12 yılda dillerden düşmeyen darbe ve darbecilik söylemleri ışığında 27 Mayıs’ı irdelemeli. Akşam, televizyonlarda konuyla ilgili olarak az sayıda bilene eşlik eden bolca çokbilmiş izleyeceksiniz.

    Hepsi değilse bile çoğu 27 Mayıs’ı asker eliyle gerçekleştirilmiş bir darbe olarak tanımlayacak. Darağacında sonlanan yaşamlar işin içinde olduğu için duygular, aklın önüne geçecek, sapla saman bir kez daha karıştırılacak!

    Bu çokbilmiş takımına elimde olsa sormak isterdim!

    1974’de Portekiz’de Salazar diktasına son veren Karanfil Devrimi de askerler tarafından yapılmıştı! O da mı darbeydi?

    Ya da 1952’de Mısır’da İngiliz egemenliğine son veren Nasır devrimi de sırf üzerinde askeri üniforma taşıdığı için darbe miydi?

    On yıldır darbenin hasını yaşamakta olan ülkemde bu gibi soruları sorabilecek çapta ve yürekte insan kaldı mı? Kaldıysa ile gazetecilik yapabilir durumdalar mı?

    Sözün özüne gelirsek! Yapanı ve yaptıranı bir yana bırakalım! Sonuca bakalım! 27 Mayıs Devrimi’nin benimle yaşıt ürünü 1961 Anayasası bu toprakların gördüğü en özgürlükçü ve toplumcu belgeydi! Önce, 1971’de biçildi, ardından 12 Eylül’de kökü kazındı!

    Ne ilginçtir ki; bu ülkenin insanları 1961 Anayasasına % 62 oranında destek verirken; faşizmin ağa babası olan 12 Eylül’ün boğucu ve kısıtlayıcı anayasasına % 92’yle onay vermiştir.

    27 Mayıs Devrimi’ne ve emeği geçenlere selâm olsun!

    Ceyhun BALCI, 27 Mayıs 2014

     

  •  

    Resim

    Prof. Dr. Candeğer Yılmaz
    EU Rektörü

    Prof. Dr. Mehmet Fuzun
    DEU Rektörü

    Değerli Rektörler, Sevgili Candeğer, Sevgili Mehmet:

    Üniversitelerinizde, sizlerin doğrusu, “akademik birikimleriniz”le katiyen bağdaştıramadığımız, hatta “hazin” denecek, tasarrufların gerçekleşmekte olduğunu, başından, içimiz burularak öğreniyoruz.

    Sizleri, arkanızdan yazılacak tarih sayfalarıyla, bugünden yüzleşmeye davet etmemiz, bir sorumluluktur.

    **

    Değerli Candeğer:

    Korkarım Rennan Pekünlü’nün başına gelenlerden, maiyetindeki, Ege Üniversitesi Yönetimi’ni, münezzeh tutmak mümkün değil…

    “Hesabın”; bu Dünya’dan öte, Ruz-i Mahşer’i de vardır, görenekte, öyle değil mi?…

    “Hesabı”, nasıl verebileceğiniz, akademisyenler olarak, bizlerin yüzlerini kızartmakta…

    Değerli Uğur Dündar’ın ve Değerli Müjdat Gezen’in, Üniversiten’de konuşturulmaması ise, ayrı bir facia…

    **

    Değerli Mehmet:

    Keşke hilaf-i hakikat olsa… Şu ki, başından öğrendiğimiz kadarıyla, Ege Üniversitesi’nden sonra, şimdi bir de, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde, Değerli Uğur Dündar’ın, konuşturulmaması yönünde karar, alınmış… Gerekçeniz şu görünüyor:

    – Etkinlikte Soma Madenindeki 301 emekçi ölümünün “Katliam” diye anılarak siyasi konuşmalar yapılacak olmasından çekinmek!

    Koskoca cerrahsin Mehmetçim, esas bunun, üstelik, “vicik vicik” siyaset olduğunun farkına, varamıyor musun?

    Sana teknik bir hoca olarak ve vicdanen söyleyebilirim ki Soma’da yaşanan “tam bir katliamdi”. Katliama, üstelik akademik bir basiretle, “katliam” denmesi, ne zaman “siyaset” oldu… Katliama; bunu, kendi suçlarını, hicap bile duymadan Yüce Yaradan’a ciro etmeye yeltenenlerin yanında durarak, “katliam” dedirtmemektir, “asıl siyaset”!..

    Şu yaşında, bunu muhakkak, görüyorsundur…

    Devlet=Siyaset,

    denklemini, faşizan girdaplarda bayraklaştırmaya tevessül edenlerdir, üstelik kirli ve kanlı siyasete, ellerini bulaştıranlar…

    **

    Sizler, devletin üniversitelerinin üst düzey, saygıdeğer, görevlilerisiniz… “Hükümet siyasetinin”, maiyet memurları değil…

    Gittiğiniz yol (bizim bildiğimiz), yol değil!..

    Halisane uyarıyorum…

    Üniversite’de, Soma konuşulmayacak, kömür konuşulmayacak, nükleer de konuşulmayacak, hiç bir şey konuşulmayacak, yalnızca bey kardeşlerimiz ne istiyorlarsa o konuşulacak, başkaca bir şey zinhar konuşulmayacak, tek tip medya gibi, tek tip üniversite kotarılacak…

    Örgütlü çürüme, lütfen ortak olmayın…

    Demorasi suistimallerinin kanser gibi yayıldığı ortamda figüranlık görevi üstlenmek, tövbe, hiç birinize yakışmaz!..

    Demokrasi, hasbel kader iktidar olmuşların (saygı duyarız, şu ki), karşılarında olanları yok saydığı, hiçe saydığı, giderek, düpedüz, anayasal suç teşkil eden, “keyfim-nasıl-isterse-ci, bir iktidar anlayışı içinde, imha etme serbestisinin zemini addetlikleri, rejimin adı değildir.

    Bizim bildiğimiz ve hayal ettiğimiz üniversite, sizin şimdi, ellerinizle, şekil verilmek istenen üniversite, değildir…

     

    Bunları söylemekten hicap duyuyorum…

    Ama birilerinin, maateessüf, sizleri uyarması gerekiyor…

    Halisane uyarıyorum…

    **

    Bugün Miraç Kandılı…

    Kutlu olsun…

    Yalnız görenekte, akıl, vicdan ve adalet öndedir… Bunlar biata, egemene, asla feda edilmez…

    **

    Güzel dileklerle, gözlerinizden öpüyorum…

    Tolga Yarman, Prof. Dr.
    Başkan, TÜMOD, İst Sb, 2009-2011

  • BOZUK PLAK

    Resim

     

    BOZUK PLAK

    Bozuk plak bir süre ara verdikten sonra yeniden çalmaya başladı!

    “Ege Denizi depremi İstanbul depremini tetikler mi?”

    Bu tutumu cehalet, saygısızlık ve akılsızlıkla tanımlamak yeterli olur mu? Gök gürlemesi, şimşek çakması ya da yeni bir güne uyanmak kadar doğal bir olay olan depremi bu denli korku ve ürkü gerekçesine dönüştürmek başka nasıl açıklanabilir?

    İstanbul ülkenin beşte birini barındıran bir kent! İşte akılsızlığın başladığı noktadır bu! Ülkenin beşte birini gettoya doldurup, ekonominin varını, yoğunu küçük bir alana boca edip kaygılanmamak elbette ki olanaksız! Üzerinden 15 yıl geçmiş olan Marmara Depremi’nde İstanbul’un nüfus ve ekonomi yoğunluğunun ivedilikle seyreltilmesi gereği dile getirilmişti. Dini, imanı para olan akıllılarımızın bu gibi akılcı öğütlere kulak asmayacaklarını kestirmek güç değildi. İstanbul o günden bu yana daha da büyüdü, yoğunlaştı.

    Başka birçok felaket gibi Marmara Depremi de deneyime dönüşemedi haliyle!

    Üçüncü köprü ve havaalanı bahanesiyle kenti azmanlaştıran, kalan yeşilini de kurutan yaşam düşmanlarının aklına gelebilecek olan deprem korkusu dünden bu yana medyamızın biricik konusu oldu. Biraz da bugün konuşulduktan sonra, yarına iz bile kalmayacaktır depremden.

    “İstanbul’u tetikler mi…” yollu sorular insanı insanlığından utandıran boyutlara erişti! Gökçeada, Çanakkale, Kütahya, Bingöl, Ağrı, Erzurum, Elâzığ ya da bir başka yurt köşesi yanabilir, yıkılabilir, yok olabilir!

    Yeter ki, İstanbul’a bir şey olmasın! Orada kurulan saadet çarkı dönmeye devam etsin! İnsan uygarlığının sonunu getirmesi kaçınılmaz olan sınırsız büyüme sürüp gitsin!

    İstanbul’a bir şey olursa düzenbaz, ahlâksız, namussuz, çıkarcı ve karanlık kafalar da tarihe karışabilir! Sefil ve rezil anlayışlarının altında kalmaktan korkanların sorusudur “İstanbul depremi tetiklenir mi?”

     

    Ceyhun BALCI, 25.05.2014

  • O, hâlâ eskrimin en iyisi

    Çetin SUSAN, Aydınlık, 24 Mayıs 2014

    Resim

    Değişik dallarda, sayıları fazla olmayan şampiyonlarımız vardı.

    Temiz şampiyonlarımız!

    En profesyonelleri bile, “amatör” olan… Günümüzle kıyaslanmayacak, sınırlı olanaklarla ve karşılıklarla çalıştılar, yarıştılar. İnanılması güç başarılara, derecelere imza attılar. Gün geldi, aktif spor yaşamları bitti. Kimi sporun içinde kaldı, kimi köşesine çekildi, kimi artık aramızda değil… Bir zamanlar hepimize ezberlettikleri adlarını şimdi anımsayamayan toplumsal hafızamıza inat; “Sizi unutmadık!” diyoruz.

    Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin, “Kadın ve Spor” ödülüne layık gördüğü Özden Ezinler, bugün de eskrim tarihimizin en iyi derecelerinin sahibi.

    Düş Hekimi’nin, “50’ler ve 60’lar, doğmak için en torpilli yıllardı” dediği dönemin başında dünyaya gelmiş Özden Ezinler. Türkiye onu, 1971’in Ekim’inde tanıdı. Kimi evlerde olan siyah-beyaz, kumandasız televizyonların karşısına yüz binleri mıhlayan, İzmir’deki Akdeniz Oyunları’nda. Uğur Dündar’ın, TRT spikeri olarak anlattığı yarışmalarda… Memleketin, o tarihe dek gördüğü en büyük spor organizasyonuydu.

    Diğer yandan, 12 Mart dönemi olanca hışmıyla sürüyordu. Sıkıyönetim günleriydi, partiler, gazeteler kapatılıyor, tutuklamaların sonu gelmiyordu. Oyunlar devam ederken, Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkûm edilmişti.

    15 ülkenin 18 dalda yarıştığı oyunları Türkiye, toplam 45 madalyayla kapatırken, kadınlardaki tek madalyamız Özden Ezinler’in flöre dalında kazandığı gümüş oluyordu. Bu başarısı, kendisine, o zamanlar çok değerli olan “Yılın Sporcusu” ödülünü de getirecekti.

    Bugün, her yeri zapt eden hoyratlıklara, görgüsüzlüklere aşina gözleriniz, Özden Ezinler gibi bir hanımefendiyle karşılaşınca, siyahtan beyaza geçmiş gibi oluyor. Nezaket ve tevazu kavramlarını hatırlıyorsunuz. Sanki, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin birkaç yıl önce ödüllendirdiği insan, sanki onca başarının sahibi o değil… Eminim ki, yazının başlığı bile kendisini mahcup hissetmesine yol açacak…

    – Eskrim, kolay akla gelen ve erişilen bir dal değil, nasıl ve ne zaman başladınız?

    Eskrime, 16 yaşında, İstanbul Kız Lisesi 2. sınıftayken, okulda başlayan eskrim çalışmalarında başladım. Ortaokul 1. sınıftan beri atletizm yapıyordum. Çeşitli mesafeler koşuyordum, uzun, yüksek atlıyordum. İstanbul içi derecelerim olmuştu. Eskrimi tanıdıktan sonra atletizmden ayrıldım ve eskrimci oldum.

    – Sporcunun motivasyonunu, eğitim düzeyi, sosyal çevre ve sosyal statü etkiliyor mu seçilen dala göre?

    Motivasyonundan öte, performansını ve başarısını kesinlikle etkiliyor . Hangi spor dalını seçtiğinize göre elbette.

    – Aktif sporculuğunuzu noktaladığınızda, ne kalmıştı elinizde?

    Aktif sporculuğu halen de bırakmış değilim esasında. Veteranlar arası müsabakalara katılıyorum. Türkiye’de veteran oyuncu pek olmadığı için, imkanım elverdiğince yurt dışındaki müsabakalara katılıyorum.

    Ama performans sporcusu olarak eskrim yapmayı bıraktığımda, maddi olarak elimde sadece kupalarım, madalyalarım vardı. Bir de kendime büyük güvenim ve de prestijim… İyi bir eskrim bilgim vardı, çok saygıdeğer hocam rahmetli Rıza Arseven sayesinde.

    – Eskrim uğruna, kaybettiğiniz, ıskaladığınız şeyler oldu mu?

    İnsan zaten her durumda bazı şeyleri ıskalayabiliyor. Ne yaparsanız yapın başka bir şeyleri kaçırabilirsiniz. Ben pişmanlıkları sevmiyorum. O yüzden de bu konuları çok düşünmek istemem genelde. Gazeteci olmak istiyordum, gazetecilik okudum ama bitirince de eskrimi tercih ettim. Bu benim seçimimdi tamamen. Aslında, tekrar dünyaya gelsem gene aynı yolu seçerdim gibi geliyor. Eskrimi seviyorum, çok şeye değer buluyorum.

    – Konservatuvarda yıllarca hocalık yaptınız, sanatla eskrimin kesişme noktası nedir?

    Konservatuarda sahne performansı gösterecek olan her öğrenci, yani tiyatro, opera, bale bölümü öğrencileri eskrim dersi almak zorundaydılar. Ben de o dönem tiyatro eğitimi aldım ve derslerde felsefi olarak eskrim ve sahne performansı arasındaki yakın ilişkiyi daha iyi kavrayabildim. Eskrim, esasında bizzat sanatsal yönü olan bir spor. Estetik açıdan ve kişinin yaratıcılığını kullanabilmesi açısından en başta. Eskrim öğrenimi sırasında yapılan derslerin özünde, kişinin kendini fiziksel ve ruhsal denetleyebilmesi, aklını ve bilgisini durum gereği kullanabilmesini öğretmek yatıyor. Bunları yaparken, birçok şeyi de aynı anda becermek gerekiyor. Öğrenilen hareketlerin kombinasyonu, uygulama zamanı, ritmi kişinin kendi oluşturduğu bir bütündür ki, bu yaratıcı olmayı gerektirir.

    – Şimdi neler yapıyorsunuz?

    Şu anda 48 yıldır içinde bulunduğum TED Kulübü’nde, eskrim bölümünün yönetimini üstlenmiş durumdayım. Benim esas sevdiğim şey eskrimi bilfiil oynamak olduğu halde, bu işleri de yapacak birisi gerekli ve bu dönemde bu kişi ben oluyorum. Sonuçta, gene vaktimin çoğunu kulübümde, eskrimle iç içe geçiriyorum.

    – Aileler çocuklarını, niye futbola, basketbola, jimnastiğe değil de eskrime göndermeliler sizce?

    Top bulduğunuz her yerde, topla oynanan bir oyun oynayabilirsiniz. Profesyonel olmadıkça, bunu bir hocadan öğrenmeniz çok gerekmeyebilir. Ama eskrim, oynamadan önce, bir hoca ile karşılıklı çalışmanın zorunlu olduğu bir spordur. Bu öğrenimin aslında çocuğa kazandırdığı çok şey vardır. Kontrol, konsantrasyon, çabuk tanıma, çabuk reaksiyon gösterme, sinyalleri değerlendirme, çabuk karar verebilme, mesafeyi kontrol edebilme gibi. Sonrasında, oyun sırasında bütün öğrendiği şeyleri kendi başına uygulamak, sorunu görmek, en kısa zamanda anlamak ve doğru çözümü bulmak çocuğun işi. Bütün bunları yaparken sinir sistemini kontrol etmek, azimli ve dayanıklı olmak da gerekir. Bu özellikleri zamanla ister istemez öğrenirsiniz.

    – Değerli bilgiler bunlar…

    Günümüzde gayret göstermeye ve kendi kendine sorun çözmeye pek hevesli olmayan bir nesil için, çok da uygun olduğunu düşünüyorum. Eskrim gerçekten çok farklı yararları olan, çok farklı ve çok da eğlenceli bir spor aynı zamanda. Ayrıca, eskrim çalışmalarında zaten vücut hareketleri, cimnastik yapılıyor. Top ile veya topsuz oyunlar oynanıyor.

    – Söylediğinize ikna olan veliler için, eskrime ulaşım yolu nedir?

    Bizim kulübümüzde (Tenis Eskrim Dağcılık Spor Kulübü – Hacıosman – Tarabya) çocuklar için başlangıç seviyesi olarak, yaz veya kış okullarında eskrime başlanabilir. Yakında oturan aileler için telefon, 0212 262 90 80. Ya da Türkiye Eskrim Federasyonu’nun resmi internet sitesinden bulunduğu ilin temsilcisine ulaşarak uygun yeri öğrenebilirler.

    Özden Ezinler kimdir?

    24 Temmuz 1950’de Eskişehir’de doğdu. İlkokul öğretmeni anne ve babanın, 2 kızından küçüğüydü. Yaşamı, 8 yaşında geldiği İstanbul’da geçti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 2 kızı ve 1 torunu var.

    Spor tarihimizde, olimpiyatlara katılan 3 kadın eskrimcimizden birisi ve son katılan… Eskrimde, kadın-erkek büyükler kategorisinde, gelmiş geçmiş en iyi derecemizin sahibi.

    6. Akdeniz Oyunları’nda (1971), flörede gümüş madalya kazandı. Aynı yıl Milliyet gazetesinin geleneksel yarışmasında, “Yılın Sporcusu” seçildi. 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katıldı.

    Türkiye şampiyonlukları, uluslararası turnuva şampiyonlukları ve dereceleri elde etti. 1986’da, performans yarışmalarını bıraktı. Antrenörlük, okullarda öğreticilik(eskrim) yaptı. Türkiye’nin ilk uluslararası kadın eskrim hakemi oldu. 2006’da, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından “Kadın ve Spor” ödülü, kendisine verildi.