cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Resim

     

    1919

    Uyanışın ve başkaldırışın yılı! İzmir’de Osman Nevres’le (Hasan Tahsin) uç veren ondan da dört gün sonra 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal’le ete kemiğe bürünen! Samsun’dan başlayıp, adım adım Anadolu diyerek ümmeti ayaklandıran, ondan bir millet yaratan bir avuç gözü kara insanın Mustafa Kemal’le birlikte şanlı serüveni başlattığı yıl. Anadolu’nun Kemal’e erdiği yıl mı demeli yoksa!

    Soma’da işlediği suçlarla dosyası kabarmış olan yönetsel güç ilk iş olarak 19 Mayıs yasağını anımsadı. Kutlamadan “vur patlasın, çal oynasın” sığlığını anlayanların gerçek derdi 1991’la, 1920’yle, 1923’ledir. Bu uygarlık düşmanlığının köklerini 1908’lerde ve hatta 1876’larda aramak da olasıdır.

    Gençler bu 19 Mayıs’ta Samsun’dan Ankara’ya yürüyorlar. Tıpkı ağabeyleri gibi! Bu eylemin ilk kez 1968’de yapıldığı düşünülürse babaları demek de doğru olabilir.

    Bir 78’li olarak gençliğimizin soğuk, karanlık ve kanlı bir ortamda geçtiğini biliyorum. Satın aldığınız gazete ya da dergi ile kent sokaklarında dolaşılamayan, serseri kurşunun nereden geleceğinin belli olmadığı, yapay bir düşmanlık ortamıydı özetle yaşadığımız.

    Gençliğin yozlaştırılmadan, yolundan çıkartılmadan önceki önemli eylemlerinden olmuştu 68 Samsun-Ankara yürüyüşü. Türkiye’de toplumun ve elbette gençliğin rehberini belirleme bakımından önemli bir köşe taşı olmayı hak etmişti tarihin bu parlak sayfası!

    TGB gençliğinin bu önemli sayfayı anımsaması ve bununla yetinmeyip yinelemesi faşizm bataklığında bocalayan toplumumuz için önemli bir umut ışığıdır!

    Güvencemiz 1919 gençliğini sevgiyle selâmlarken, 19 Mayıs kutlu olsun!

    Ceyhun BALCI, 18 Mayıs 2014

    Resim

  • Resim

     

    SOMA’DAKİ ŞEYTAN ÜÇGENİ

    Güncel olduğu için Soma’dakinden söz ediyoruz. Oysa, şeytan üçgeni kömür madeni işletilen her hangi bir yurt köşesi için söz konusudur. Öfkeli, hiddetli ve kızgın olmamız doğal. Bu ortamda çizmeleriyle cankurtaranı kirletme kaygısındaki emekçi kardeş hepimizin ilgi odağı oldu. Çok sevgideğer bir ikon olduğu kuşkusuz! Ama, duygusallığa takılıp kalmak çözümsüzlük anlamına da gelecektir!

    Rödovans ile başlayalım. Dilimizin bile güçlükle döndüğü bu yabancı kökenli kavram ruhsat sahibinin madenini ikinci kişiye kiralaması olarak anlaşılabilir.  Ruhsat sahibi ise çoğunlukla devlettir.

    Madeni ruhsat sahibinden kiralayanlar taşeron kullanarak ortama üçüncü kişileri çağırmış olur. Ne farkı var diyenlere artık sendika ve hak arama ortamı kalmadığını söylemekle yetinelim.

    Bu zincirin tek gerekçesi vardır : “DAHA FAZLA KÂR!” Kutsal amacın kâr olduğu yerde güvenlikten ödün verilmesine şaşırılmaz. Daha az havalandırma, daha az bakım-onarım, daha az harcama anlamına gelir. “Fıtrat” denen ortaçağ kavramı da bu nedenle dillendirilir. Yazgıcı insanımız böylece can evinden vurulmuş olur.

    Maden emekçisi 15 bin Somalı’nın ancak % 10’u sendikalı, başka deyişle örgütlüdür. Özgürlük ve demokrasi adına insan aklıyla alay edip, laiklik temel taşını yerinden oynatmakta sakınca görmeyenler sendika, örgüt, hak, hukuk söz konusu olunca ortalarda görünmezler.

    Borçlu toplumun, borçlu bireyleri ne pahasına olursa olsun para kazanmakla yükümlüdür! Yaşam döngüsü ancak bu şekilde güvenceye alınabilir!

    Rödovansla başlayan taşeronlaştırma/özelleştirmeyle süren zincirde işçi sağlığı ve iş güvenliğinin zerre kadar önemi yoktur. Olayın sıcaklığı geçtikten sonra maden yeniden işletmeye alınacak olduğunda orada ölüme gitmek için yüzlerce insanın biri birinin önüne geçme çabasına tanık olunduğunda kimse buna şaşırmamalıdır.

    İş güvenliğini sağlamada sendikaların ve meslek odalarının rolü tartışmasızdır. Taşeronlaştırma ve özelleştirmenin anlamı güzelleştirmedir. Bu güzelleştirme patron için geçerlidir. Güzel ölmeye hazır yığınların varlığı onların biricik güvencesidir. Bu güzelleştirmede sendikaya meslek odasına ve dolayısı ile akla yer yoktur!

    Duygulardan sıyrılmanın, gerçekleri saptamanın zamanıdır!

    Aylardır çığlık atan Yatağan işçileri belki şimdi anlaşılabilirler. Vatan, namus ve emek mücadelesine girişmiş olan Yatağan emekçilerinin gözümüzün içine soktuğunu hiç olmazsa bu kez ıskalamayalım!

    Şeytan üçgeni bozulmadıkça kömür madeni cinayeti öndeliğimiz uzak ara sürecektir!

    Bir sonraki maden faciasına dek uykuya dalmamak dileğiyle!

    Ceyhun BALCI, 15.05.2014

     

  • FITRAT

    Resim

    “FITRAT”

    Sözlüğe bakmak iyidir. Dil Derneği fıtrat sözcüğünü “yaradılış, hilkat” olarak karşılıklandırmış.

    Sultan hazretleri hem yönetim hem de din alimi olarak kimselere akıl danışma gereksinimi içinde değil! Soma’daki toplu cinayete dinsel açıklama geldikten sonra üzerine tek söz edilebilir mi? Her insan evladı dünyaya gözünü açtığında yazgısı belirlenmiş olduğuna göre çalışmak, çabalamak, uğraşmak ve didinmek niye? Yazgımız, hiçbir dış etkiyle değişmeyeceğine göre! Bundan birkaç ay önce TBMM’ye türbanla gelme kararı alan kadın vekillere demokratik hoşgörüyle kayıtsız kalanların kulaklarını çınlatmakla yetinelim!

    O hesapça, bugünkü fıtrat yorumu da pek alâ özgürlük ve demokrasi kapsamında irdelenemez mi?

    İşte, laiklik dediğimiz adam olma sanatının değeri böyle günlerde belli oluyor. Bu mantıkla yaklaşıldığında yaşam boyu yoksulluğa tutsak olmak da, koluna Patek Filip saat takmak da fıtrat değil midir? Yüce yaradan her şeyi ölçüp, biçtiğine ve onun adaletinden sual olunamayacağına göre olmadık zamanda toprağa düşmenin de, ayakkabı kutusunda deste deste dolar istiflemenin de sorgulanması söz konusu olabilir mi?

    Kolaylıkla ahlâksızlığın, düzenbazlığın ve sahtekârlığın kılıfı olabilen dini laiklikten başka bir aygıtla denetim altına alabilmek söz konusu olabilir mi?

    Soma’da toprağa düzen yüzlerce günahsız insanın yasını tutarken insan olmayı da anımsama sırasıdır! Kara elmas kurbanları demokrasi ve özgürlükler anaforuna kapılıp budalalık denizlerine sürüklenen insan kılıklıları sarsamayacaksa eğer aklımızdan kuşkuya düşmenin zamanı gelmiş demektir!

    Ceyhun BALCI, 14.05.2014

     

  • SOMA’DA CİNAYET!

    Resim

     

    CİNAYET

    Türkiye bugün bir kez daha yas tutuyor! Kaza kisveli cinayetin aramızdan kaç kişiyi aldığını bilmiyoruz. Ölüm sayısı bir yana madende kaç kişi olduğu bile henüz belirlenebilmiş değil! Kriz yönetimindeki zavallılık da cabası!

    Geçtiğimiz haftalarda yapılan denetimlerde cinayetin işlendiği ocakta olağandışı bir duruma rastlanmamış olduğunu öğreniyoruz. Dün dündür, bugün de bugün! İş denetçileri yarından başlayarak jet hızıyla bir ya da birkaç günah keçisini aslanların önüne atacaktır.

    Türkiye bir kömür madeni cinayeti ülkesi. Ölümlerin üretilen kömür niceliğine oranlanması facianın boyutunu gözler önüne serebilir. Örneğin, Çin’de 2008 yılında yaşanan taşkömürü madeni ölümü sayısı 3215! Türkiye’de ise yalnızca 19 (on dokuz). Bu oranlar üretilen taşkömürü niceliğiyle birlikte değerlendirildiğinde durum değişiyor. Türkiye ürettiği 1 milyon ton taşkömürü için 7.22 can harcarken; Çin’de bu sayı yalnızca 1.27.(*) İnsanın iyi ki kömür üreticisi değiliz diyesi geliyor. Çin kadar değilse bile onunla oranlanabilecek nicelikte taşkömürü üretecek olsak dağ, taş madenci gömütü olurdu. Adım başı da anıt dikmek zorunluluğu doğardı!

    Geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamayı iş edinmekten gözümüzden kaçmış olmalı! Yatağan Termik Santrali işçileri direnişteydi. Özelleştirmeye karşı! Termik santral de kömürün bir parçası olduğuna göre önemli bir eylemdi!

    Bugün Soma’ya ağlayan, öfkelenen ve umarsızlaşan bizler bu eyleme nasıl baktık? Bakmayı bırakalım! Farkına vardık mı?

    Balık hafızamız ve kör bilincimiz yerli yerinde durdukça daha çok canlar vereceğiz!

    Yineleyelim! Soma’da cinayetler işlendi. Caniler aramızda dolaşıyor. Hatta, başımızın üzerinde taşıyoruz onları!

    Emektar insanlarımızın anısını yaşatmak bilincimizi keskinleştirmekten, belleğimizi genişletmekten geçiyor!

    Ceyhun BALCI, 13.05.2014

    (*)http://www.tepav.org.tr/upload/files/1279030826-2.Madenlerde_Yasanan_Is_Kazalari_ve_Sonuclari_Uzerine_Bir_Degerlendirme.pdf

     

  • BİNDİK BİR ALAMETE…

    metin-feyzioğlu_452284

    BİNDİK BİR ALAMETE…

    Gidiyoruz kıyamete!

    Toplumsal öfkenin ve kabarmanın sessiz ve derinden ilerlediği günlerde yaşadıklarımız tarihsel önemde!

    Barış ve açılım rüşvetiyle kandırılmış sahte ve yapmacık sol omurgasızları bir yana bırakarak sürdürüyorum! Bu tipler bir yandan Ermeni diğer yandan da Kıbrıs kıskacı içinde olduklarının bile farkına varamayacak kadar bilinçsizler.

    Oysa, toplumsal karşı çıkış öylesine bir olgunlaşma içinde ki! Fark edilmesi değil fark edilmemesi olanaksız!

    Metin Feyzioğlu’nun incelikten de dik duruştan da ödün vermeyen soylu çıkışı bir Türkiye fotoğrafı gibi serildi gözler önüne. Eğer gerçekten muhalefet idiyse, henüz aklını yitirmediyse ve elbette devşirilmediyse dört elle sarılırdı Feyzioğlu’nun ipine!

    Övgü bir yana muhalefet Atlantikçi yetkilisi aracılığıyla yergi düzüyor Feyzioğlu’na!

    Seçimler yaklaşıyor!

    Oyları bölmeyelim masalları anlatılmazdan önce bu önemli arızalara değinmekte yarar gördüm!

    Yoksa, bindiğimiz bu alametin, bizleri kıyamete götürmesine izleyici olmak zorunda kalacağız!

    Ceyhun BALCI, 13.05.2014

    Not : Bu yazı, Metin Feyzioğlu’nun Ege Tıp’taki etkinliğine giderayak yazıldı!

     

     

  • DENİZLERİN ANISINA!

     

     

    Sakın Siz Deniz Gezmiş’i Anmayın

     

    Siz sözde solculara, demokratlara sözüm. “Yaşasın halkların kardeşliliği” cümlesini mikro milliyetçilik sananlar, kameralar önünde şiirlerle gözyaşı dökenlere inanmak isteyen “yetmez ama evet” diyen siz defolu solcular, solun başına özgürlük koyarak solda bir eksiklik var kanısı yaratan etki ajanlığını meslek edinenler siz Deniz Gezmiş’i anmayın.

     

    Hele siz; Milli Eğitim Andı kaldırılmalı diyenler, kaldırılırken sessiz kalanlar. Değil anmak,  hiç ağzınızı açmayın. Utanmak serbest…

     

    Neden mi?

    “Niçin Türk varlığına varlığımı armağan edecekmişim. Bu bir ırkçılık” dediklerinden ötürü belki hicap duyarlar.

     

    Deniz Gezmiş’in savunmasına  “…biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.” diyordu.(1)

    Deniz Gezmiş de mi ırkçıydı!

     

    İdamından önce Alman Der Spigel dergisinde çıkan son yazısında “ Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm. Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” derken ırkçı olamayacağı ortada olduğu gibi ayrılıkçı da değildi.

     

    İdamında “Yaşasın Türk ve Kürt halkların bağımsızlık mücadelesi” diyerek tabureyi tekmeleyip, cellâdını vicdan azabından kurtaran O’ delikanlının söz ettiği kardeşlik insan odaklıydı. Emperyalizme karşı, ezene karşı ezilenlerin kardeşliğine selam gönderiyordu.

     

    İdamını avukatı olarak izleyen Halit Çelenk’in bildirdiği

    “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
    Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi!
    Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
    Kahrolsun emperyalizm!
    Yaşasın işçiler, köylüler!”

    İdam sehpasındaki son sözlerinden iki ayrı milliyetin ayrı ayrı bağımsızlık mücadelesi vereceği anlamının çıkartarak Deniz Gezmiş’i etnikçiliğe payanda yapmaları; anısına saygısızlıktan öte oportünistliktir. Çünkü Deniz Gezmiş savunmasında şöyle diyordu:

     

    “ Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararında ve misakı milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavimi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisi kararı böyledir. Türkiye’de iki kardeş kavimin ve ulusunun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bu iki kardeş unsur birinci kurtuluş savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden Türkiye halkı diyoruz. Ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır.”

     

    Deniz Gezmiş ayrıştırıcı değil, birleştiriciydi. Günümüzün bazı kır saçlılarından çok daha bilgeydi. Türkiye Cumhuriyetinin ne olduğunu ne olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Milliyetle millet farkını da…

    Yine savunmasında

    “Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dâhil sizlersiniz ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik, Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik, bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.” diyerek Atatürk’ün Türk Milleti tarifinden (2) yola çıktığını ispatlıyordu.

    Eylemliliğini, yöntemini bir yana bırakalım örgütünü adlandırırken başına Türkiye konulmuş olması anlamlıdır. Tekrar savunmasına bakalım:

     “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyorum. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Kurtuluş savaşını da yerli yerine oturtmak gerekir. Biz elli sene evvel kurtuluş savaşını vermiş bir ülkenin çocukları olarak kurtuluş savaşının gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz.”

     

    Bu sözleriyle hareketini Kurtuluş Savasına bağlayan dolayısıyla Atatürk’ün millet tarifinden uzaklaşmadığı görülür. Dolayısıyla karşımızda millet(ulus) kavramını özümsemiş bir Deniz Gezmiş buluruz. Mustafa Kemal Atatürk’ü sahiplendiğini savunmasında dile getiren Deniz Gezmiş, emperyalizmin Türk adını silmede bir başlangıç olarak dayattığı andımızın kaldırılışını sindirebilir miydi?

    İşgal kuvvetlerinin dahi 1700’lerden bu yana Türk dediği bir halkın adının anılmasını ırkçılık diye değerlendirebilir miydi?

    İki kavim için Türkiye Halkı demiş olması millet, ulus kavramlarının reddi sayılabilir mi? Yoksa ulus, biyolojik ve dinsel hiçbir bağ olmadan iktisadi yaşam birliği temelinde çeşitli etnisiteleri içeren siyasi birliktir.  Milliyet iktisadi yaşam birliği gerektirmeyen soy, boy ve din bağlarına dayanan insan topluluğudur mu derdi?

    Üstüne basarak vurguladığı iki kavim ana hattıyla bir ulustu.

    Deniz ve Denizlerin ne dediği belli “…biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.”

    Ya siz “Varlığını Türk Varlığına Armağan” edemeyenler varlık nedeniniz ne?

    Tam bağımsızlık ülküsü olmadan demokrasi mi?

    Yoksa sosyalizm mi?

    Kendinizi kandırıp, güldürmeyin kendinize.

    Demokrasi için bağımsızlık dolayısıyla bir egemenlik alanı ve sahibi olarak ulus olmadıkça sıra ne demokrasiye ne sosyalizme gelir.

    Antiemperyalist savaşın pusulası olmuş bir ulusun pedagojik yurttaşlık metninde sözde ırkçık var deyip Türk adının haykırılmasına engel olanlar, göz yumanlar, siz Onların adın hiç anmayın. Varlıklarını armağan ettikleri halk anlıyor ve anıyor. Sizin gibilerin hiç nasip olmayan  içtenlikle seviyor. Bir internet sitesinde rast geldiğim Murat Erdem çok samimi ve naif ifadesiyle şöyle diyor:”Deniz Gezmiş anne ve babasından çok bu Milletin evladıdır.”(3)

     

    Millet var oldukça Onların anısı yaşatılacaktır.

     

    Varlıklarını bizlere armağan ettikleri yıldönümünün ilk ışıklarında Onların çocukken okudukları 1933’deki haliyle Milli Eğitim Andımızı okumak kabirlerinin aydınlığına aydınlık katacaktır.

     

    42 yıl önce “Biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.”diyerek darağacına yürüyen o koca yürekli genç bilgeler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’a selam olsun. Sizler Cumhuriyetimizin Emanetçileriydiniz. Hep genç kalacaksınız.

     

    Yener ORUÇ

     

     

    (1)Savunma metni kaynağı  internet siteleri

    (2)Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir”

    (3) Google taraması 19.12.2012 Sabah gazetesi haberi okur yorumu

  • AYNAYA BAKMAK!

    Resim

     

    AYNAYA BAKMAK!

    Pazar sabahı günlerdir doyasıya yapamadığım bir işe özlemle sarıldım! Gazetelere göz gezdirdim!

    Ortaya 4+1 çıktı! Konut pazarlamacılığı yapmıyorum!

    1 Mayıs günü kimimiz emek bayramını kutlarken, kimimiz televizyondan polis oyunlarını izliyordu. Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp ise tam da bu sıralarda bizlere veda etmekteydi.

    İkisi silah arkadaşı ikisi de gazeteci elinden çıkmak üzere dört yazı daha okudum onunla ilgili! Onlara katılmak geldi içimden! 4+1 oldu!

    Yazılar su gibi aktı! Ama, her birisinin sonunda içimdeki burukluk katlandı! En sonunda soluğu aynanın önünde aldım!

    Aynaya suretimiz düşer! Başka amaçlarla kullansak da ayna çoğu zaman bize kendimizi gösterir.

    Aynaya düşen suret yaşamdaki en önemli yardımcımızdır! Ya da yaşamdaki en büyük kösteğimiz!

    Durum böyleyken insan dediğimiz en gelişmiş, en akıllı, ve kim bilir daha ne en yaratık kurtarıcı arama sevdasından kurtaramaz kendisini!

    Bir yandan Murat albayın ardından gözyaşı dökerken, diğer yandan da deniz kuvvetlerini, onun komutanını, genelkurmayı, görev başındakiyle emeklisiyle askerleri boy hedefi yaparız! Neden engel olmadılar, neden gereğini yapmaktan kaçındılar der dururuz!

    Kendimizden başka herkese yönelttiğimiz soru ve suçlamaları her nedense birinden esirgeriz!

    O birisi kendimiz değil miyiz?

    İşte bu duygularla geçtiğim aynanın karşısında kendime öfkelendim, kendime kızdım, beceriksizliğime yandım!

    Takvimler 2014’ü gösterirken karanlığa karşı hem de canı pahasına aklı ve bilimi savunan Giordano Bruno düştü aklıma. 1600’de Roma’nın Campo di Fiore’sinde ortaçağ ateşine atılırken onun için bir şey yap(a)mayan ortaçağ insanına benzettim kendimi!

    Bruno’yu ölüme gönderen, onun ölümünü seyreden ortaçağ insanı ile günümüzde Murat Özenalp albay ölüme giderken izlemekle yetinen çağımız (ortaçağ) insanı arasındaki fark neydi?

    Duvarındaki takvimden başka fark var mıydı?

    Yazıklar olsun bize!

    Yeni ortaçağdaki payımız yadsınmaz!

    Hepimiz suçluyuz!

    Ceyhun BALCI, 04.05.2014

    Yılmaz ÖZDİL yazısı (04.05.2014)

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/26348895.asp?yazarid=249

    ResimResimResim

  • Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 02.05.2014

    Resim

  • PAVLOV’UN KÖPEĞİ

     

     

     

    Resim

    Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 02.05.2014

  • Resim

    Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 29 Nisan 2014
    Murat
    1979…
    Henüz 14 yaşındaydı. Tokat Zileliydi. Dar gelirli ailenin çocuğuydu. Bir eliyle babasının ceketinin ucundan tutuyor, öbür eliyle bavulunu taşıyordu. Gözleri, biraz da korkuyla faltaşı gibi açılmıştı, İstanbul’a ilk gelişiydi, denizi ilk defa o gün gördü. Eminönü’ye vardıklarında Yeni Cami’yi tanıdı, seyrettiği filmlerden…
    Yolun karşısına geçtiler. Altı numaralı iskeleden bilet aldılar. Hayatında ilk defa gemiye binecekti. Yüreği pır pır. Vapur kalktı, etrafı seyrediyordu, ezberlercesine, Topkapı Sarayı’nı, Kız Kulesi’ni gördü, geride kalan Sirkeci uzaklaşıp, küçülürken, Adalar belirdi. Yanaştıkları ilk tabelayı okudu, Kınalıada. Burası değildi. Üçüncü adada indiler, Heybeliada’ya böyle ayak bastı. Erguvanlar açmıştı. Ada, yaz coşkusuyla karşılamıştı onu ama, aileden, yuvadan ayrılmanın hüznünü gel de ona sor…
    Babası, cebindeki adres kâğıdını çıkardı, iskelede duran birilerine gösterdi, tarif ettiler. Adanın en uzak tepesiydi. Faytona binmediler. Baba-oğul, yürüye yürüye, tırmandılar. İşte gelmişlerdi. Deniz Lisesi. Baba, evladına sarıldı, öptü, emanet etti oraya… Macera başlamıştı. 14 yaşında.
    *
    Ardından, Deniz Harp Okulu’nu bitirdi. O ufak tefek oğlan, aslan gibi teğmen çıkmıştı. Deniz Harp Akademisi’ni de birincilikle bitirdi, kurmay oldu. Gökova firkateyninin komutanlığını üstlendi, harp filosunun en iyi gemisi ödülünü kazandı. Bangladeş’te askeri ataşelik yaptı. Komodorluk yaptı. Hani, Libya’da içsavaşta sıkışıp kalan vatandaşlarımız, gemilerle taşınarak kurtarılmıştı ya… İşte o, en öndeydi, operasyonun kritik komutanıydı. Sema’yla evlendi, Batu dünyaya geldi, sonra Duru… İyi insan, iyi baba, iyi komutan… Birinci sıradan amiral olacağı kesindi. 30 Ağustos’a gün sayıyordu.
    *
    22 Ağustos’ta tutukladılar!
    *
    “Asrın iftirası”na uğrayan, seçkin subaylarımızdandı. Savunmasında şunları anlattı…
    *
    “Ömrümün üçte ikisini Türkiye Cumhuriyeti’ni ve hükümetlerini, dünya denizlerinde temsil edip, canım pahasına korumaya ant içmişken, gerçek olmadıkları yüzlerce kez ispatlanmış dijitallere dayanarak suçlanmamı, kara mizah olarak tanımlıyorum. İddianamede, ev adresim ve kaldığım cezaevi bile yanlış yazıyor!”
    *
    “Bir baba olarak, çocuklarıma bırakacağım en büyük miras, her ne olursa olsun doğruyu söylemeleri tavsiyesidir. Yalan, bu dünyadaki en büyük onursuzluktur. Bu inancımın aksine, en büyük onursuzluğu yapıp, sadece açık görüşte kucaklayabildiğim yedi yaşındaki kızıma hayatımda ilk kez yalan söyledim. Olan bitenden etkilenmemesi için, burada eğitim aldığımı, eve ne zaman döneceğimi bilmediğimi söylüyorum. Bana belli etmek istemese de, kendisini bu yalana inandırarak, kalbi kan ağlayarak, babasının vatan ve bayrak için kendilerinden uzakta olduğuna inandırarak, başı dik yürüyor.”
    *
    “Savunmamı, peygamberimizin söylediği ve hepimizin kulaklarına küpe olması gereken ‘Bir günlük adalet, 60 yıllık ibadetten faziletlidir’ sözüyle tamamlıyorum. Bir saniyenin bile çok önemli olduğu insan yaşamında… Türk hukuk sistemine güvenmeye devam ediyorum.”
    *
    16 sene yapıştırdı Murat’a… Güvenmeye devam ettiği Türk hukuk sistemi!
    *
    Maltepe’deki arkadaşlarımdan biriydi.
    *
    Bir gece sancılarla hastaneye kaldırdılar. Safrakesesi… Ameliyat edildi. Salata yaparken parmağının ucunu bile kessen, kendini bir hafta kötü hissediyorsun. Hiç olmazsa, iki gün hastanede yatabilirdi. Yok kardeşim… Ertesi sabah cezaevine geri gönderdiler. Sırf bu hadise bile, meselenin hukuk meselesi olmadığının kanıtıydı. Yarışarak geçilmesi mümkün olmayan subaylar, ölümüne cezalandırılıyordu.
    *
    Önce Hasdal’a geçti, sonra eşinin ve çocuklarının yanına, Ankara’ya, Mamak’a transferini istedi. Her hafta açık görüş için o kadar yol yapmasınlar, perişan oluyorlar, bari ben oraya gideyim demişti.
    *
    Bu değişiklik, hem ailesine, hem ona iyi gelmişti, biraz merhem olmuştu. Taa ki 23 Nisan’a kadar… Her gün zaten fenaydı ama, o gün daha bir fenaydı. Çocuk Bayramı’nda çocuklarına sarılamıyordu. Anca 26’sında açık görüş vardı. Üç gün, üç asır gibi geçti. Hep güler yüzlü, hep iyimserdi ama, o üç gün adeta içine kapanmıştı. 26’sı sabahı, nihayet, koştu kucakladı hasretle, kızını, oğlunu, eşini, annesini…
    *
    Batu, 14 yaşına gelmişti. Babasının, kendisini Deniz Lisesi’ne teslim ettiği yaşa… Ama, oğlunun 14 yaşı, kendisinin 14 yaşından çok farklıydı, yaşanan sıkıntılar 24 yaşın olgunluğuna getirmişti Batu’yu… Sakın merak etme babacığım, ailenin başındayım dercesine, dimdik duruyordu. Duru’nun ise, gözleri dolu doluydu. Belli etmemeye çalışıyor, dudaklarını ısırıyordu. Bir baba için, daha çaresiz nasıl bir durum olabilir ki? Gel dedi kızına… Güya neşelendirecek, gel biraz top oynayalım dedi.
    *
    Ayağı kaydı, düşüp başını taşa çarptı diye yazdı gazeteler… Elbette palavraydı… Maalesef, buraya kadar dayanabilmişti. Dünyanın kahrını taşımaktan yorulan asırlık ağaç misali, durup dururken devrildi. Düştüğü için beyin kanaması geçirmedi, beyin kanaması geçirdiği için düştü.
    *
    Mahkemesindeki savunmada “bir saniyenin bile çok önemli olduğu insan yaşamında” derken, tam olarak bunu kastediyordu. Ha bugün çıkacak, ha yarın çıkacak denilen Balyoz kararı, Anayasa Mahkemesi’nde oyalanıp durmasaydı… Murat, sapasağlam, aramızda, çocuklarının yanında olacaktı.
    *
    Şu anda GATA’da. Durumu çok ağır. Ameliyat bile edilemiyor. Uyutuluyor.
    *
    Ve, Maltepe’deki kardeşlerimle konuştum, az daha sabır, aman moralinizi sağlam tutun diye… Cam kırıkları çiğner gibiydi sesleri… 16’şar sene yediklerinde bile, onları bu kadar üzgün görmemiştim. Akademi sınavlarına çalıştırdığı Erdinç, Gökova firkateynini devrettiği Ender, deniz lisesinden beri ağabeylik yaptığı Cem, akademiden sınıf arkadaşı Yavuz ve yan yana ranzalarda yattığı havacı ağabeyi İsmet, dua ediyorlar, hayata tutunması için… Tıpkı, Hasdal, Mamak, Silivri, Hadımköy, Şirinyer gibi.
    *
    Tarih, böyle ihanet görmedi.