• SÜLEYMAN ŞAH,ULUKIŞLA,SURİYE

    Resim

    Bir kaç haftadır işittiklerimiz öğretici oldu. İmparatorluğa adını veren Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın  Suriye’de Cabir Kalesi’nde uyuduğunu fark ettik. Gömütünün uluslararası antlaşmalar gereğince Türk askeri tarafından korunduğunu kaçımız biliyorduk?

    Türkiye, bağlaşığı olması gereken Esad’a cephe alıp da aklını yitirince; Süleymen Şah’ın huzuru bozuldu. Bir komşuya hiç yapılmayacağı yapıp, kalkışmacıları silahlandırmak Türk usulü değildi. Durum böyleyken Süleyman Şah için kaygılanmak anlamsızdı. Suriye’yi yangın yerine çevirenlerin ecdad aşkı alevlendi.

    Resim

    On yılı aşkın zamandır sürdürülen kişiliksiz ve pespaye dış politikayı bilenlerin kaygılanması doğaldı. “Süleyman Şah bahane, Suriye seferi şahane” olmasın diye geçirdik içimizden. Suriye’de kan akıtanlara destek olanların Süleymn Şah duyarlılığının altında başka hedefeler olmasın diye düşünmemek mümkün değildi. Türkiye’nin iyiliği Suriye’de Esad’ın başarısına, Türkiye’deki iktidarın koltuğu ise Esad’ın düşüşüne bağlı olunca yaşananlara şaşırılmazdı.

    Gelelim Ulukışla’ya!

    Resim

    Kalbura dönen sınırlarımız Reyhanlı’da 50’yi aşkın kayıpla sonuçlanmıştı. Başka facialar kapıdaydı bu koşullar altında!

    Ülkenin bölünmesini barış kılıfıyla pazarlayanlara sormak gerek! Ulukışla Anadolu’nun orta yeri sayılır. Anadolu’nun göbeğini de terörle buluşturmak küçümsenecek beceri sayılmaz!

    Korkulan Süleymen Şah-Ulukışla birlikteliğiyle ortaya çıkabilecek Suriye seferidir.

    Koltuğu sallanan bir hükümet için bulunmaz bir fırsat! Bir yandan emperyalin isteği yerine getirilirken diğer yandan seçim öncesi karışıklığına fırsat verecek bir gelişme!

    Bir taşla iki kuş!

    Olasılıkların akla getirilmesi komploculuksa öyle olsun!

    Ceyhun BALCI, 21.03.2014

  • ÖZDEMİR İNCE/ Kutuplaşma saplantısı, hezeyanı ve yanılsaması

    17 Mart 2014, Aydınlık

    Resim

    Televizyonlardaki entelekdübek kavga programlarının biçim ve içerik düzeyi, katılanların ilkellik şahikaları midemi bulandırıyor. Neredeyse katılanların tamamı boş kavramlarla, klişelerle konuşuyor.

    Son zamanlardaki en gözde, en moda, en yanıltıcı klişe: “Kutuplaşma”. Güya siyasetçiler ve aydınlar Türkiye’yi kutuplaştırıyormuş. Ülkede barışı sağlamak için yapılması gereken ilk iş bu kutuplaşmaya son vermekmiş…

    Hele bu klişeyi AKP yağlama-yıkama servisinin elemanlarının ağzından duyunca kusasım geliyor. Hele Hüseyin Yayman gibi, Abdülkadir Selvi gibi medrese talebelerinin ağzından duyunca…

    12 Mart gecesi Haber Türk ve CNN Türk’ü izlerken iki kez (mecazi olarak) kustum: Birincisi Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, ikincisi Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölgesi’nde…

    Fatih Altaylı’nın karşısında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu. Aziz Kocaoğlu’nun entelektüel düzeyi karşısındaki insanı eziyor. Fatih Altaylı işi tatlıya bağlamak, güya tarafsızlığını göstermek için hemen klişeye sarılıyor: Kutuplaşma! Aziz Kocaoğlu, yorum getiriyor ama Miyase İlknur’un CNN-Türk’te, Tarafsız Bölge’de verdiği net cevap değil.

    Tarafsız Bölge’de, AKP kalemşorlarının en Abdurrahman Çelebisi Abdülkadir Selvi, hükümetin çıkardığı bunca hırgürden ve mugalatadan sonra Kutuplaşma Barış Çubuğu’nu yakıyor. Miyase İlknur, benim aylardır beklediğim cevabı haykırıyor: “Kutuplaştırmanın mimarı Başbakan Erdoğan’dır!”

    ***

    Şimdi gelelim şu Kutuplaşma işinin kısa tarihçesine:

    Taha Akyol, Fatih Altaylı ve Abdülkadir Selvi gibi medya vasatlarına… Taha Akyol güya amatör tarihçi…

    Evet, bu ülkede bir kutuplaşma var ama bu yeni değil, AKP ile başlamadı, AKP bu tarihsel kutuplaşmayı din sosuna banarak iktidara geldi. Aslına bakarsanız, kutuplaşmanın oluşturucusu da bizzat kullanılan din ve din adamı siyasetçi, siyasetçi din adamı!…

    Zihinleri açmak için kutuplaşmanın adını-sanını vererek, tanımlamasını yaparak konuşalım:

    Kutuplaşma denen şeyin bir ucunda Cumhuriyet ve cumhuriyetçiler var. Öteki ucunda Karşı Devrimciler, cumhuriyet karşıtları, muhalifleri ve düşmanları.

    “Kutuplaşma”nın bir ucunda Cumhuriyet Devrimleri var, öteki ucunda geleneksel istemezükçüler.

    Yapılacak ilk yanlışlık, iki tarafı eşit bir olgu-gerçek olarak ele almak. Neden? Çünkü Cumhuriyet bir taraf değil, Türk ulusunun kurduğu devletin rejiminin adı. Bir statükonun adı. 29 Ekim 1913 tarihinde resmen temeli atılmış, bir kurucu halkı, bir meclisi, anayasası olan, uluslararası devletler hukukuna göre kurulmuş, Birleşmiş Milletler ve örgütlerinin, Avrupa Parlamentosu ve örgütlerinin üyesi bir devlet. Bu devlet ve rejimi yasal bir konum ve durumdur. Bu bir olumlu statükodur. Bütün devletlerin statükosu gibi.

    Dolayısı ile Cumhuriyet, bir devlet rejimi olarak, çift ağızlı (devlet ve rejim) bir meşru durumu temsil etmektedir.

    Bu cumhuriyetin anayasasına ve yasalarına göre kurulmuş siyasal partiler, kendilerine kuruluş kaynağı ve dayanağı olan anayasa ve yasalara karşı olamazlar. Siyasal partiler kuruluş dilekçeleriyle cumhuriyet devletinin açık-seçik statükosunu kabul etmişlerdir. Bu statüye karşı olamazlar.

    Kutuplaşmadan söz eden kalın kafalılar ilkin bu gerçeği anlamak ve kabul etmek zorundadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası ve yasalarına göre seçime girip iktidara gelen bir parti, sonsuza kadar iktidarda kalmayı hayal bile edemez. Seçim kazanarak iktidara gelen bir siyasal parti, devletin rejimini değiştirmek gibi darbeci bir siyasal zihniyete sahip olamaz. Oysa R.T. Erdoğan 1993 yılında bakın ne buyuruyor:

    “Demokrasi bugüne kadar bazen bir amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem araç hem amaç olarak yorumlayanlar olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler değişir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey.” (Metin Sever-Cem Dizdar, 2 Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993, s.419)

    ***

    Anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi? Demek ki, Milli Görüş gömleğini çıkarma hokkabazlığı yapan R.T. Erdoğan, seçimle geldiği iktidarda, TC Anayasası’nın 2. maddesinde yazılı olan cumhuriyet niteliklerini değiştirebileceğini düşünmektedir. Hiçbir devlet, hiçbir cumhuriyet, hiçbir demokrasi böyle bir nankör saldırıya izin vermez.

    Cumhuriyet; anayasasıyla, yasalarıyla kendi varlığını, satükosunu korumak zorundadır. Cumhuriyetçi partiler, devlet kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve cumhuriyetçi vatandaşlar da doğal olarak birer savunucu ve garantör olarak Cumhuriyet’in yanında yer alırlar, almak zorundadırlar. Bu bir “Kutup” ya da “Cephe” değildir!

    Cumhuriyet’in statükosu uluslararası bir meşruiyete sahiptir. Cumhuriyeti savunanların durumları da yasal ve meşrudur. Bu nedenle, konumları doğaldır. Bu durumu “kutup” saymak ne demek? Bir devletin rejimini kutup saymak, devletler hukukuna aykırı değil mi? Demek ki TC Anayasası’nın İkinci Maddesi’nde yazılı olan ilkeleri (Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti) savunanların bir kutup oluşturduğunu iddia etmek, iddia sahiplerini yasadışına iter.

    ***

    Ama olgular ve gerçekler, Cumhuriyet karşısında, AKP’nin simgelediği bir karşı cephenin bulunduğunu kanıtlıyor. İşte bu cepheye “Kutup” adı verilebilir. Gayri meşru, anayasa ve yasadışı, illegal bir kutup. Rüşveti bile şeriata göre meşrulaştıran bir yıkıcı kutup.

    Bu kutup II. Selim’den itibaren bütün değişim ve ilerleme hareketlerine karşı çıkan “istemezükçüler” kitlesinden oluşmaktadır. Güya Osmanlı geleneği hayranı ve yeni bir Osmanlı düzeni kurmayı hayal eden AKP ve ataları, aslında, yenileşmek ve gelişmek amacıyla reformlar yapan Osmanlı’nın da karşısındadır.

    Osmanlı Devleti’ni yıkan hastalığın virüsü Ulema (İlmiye) Sınıfı’dır, bu sınıfın eğitim ve öğretim gördüğü Medrese’dir.

    R.T. Erdoğan, Cumhuriyet’in kökünü kazımak için kendi medresesi olan İmam-Hatip okullarını silah olarak kullanıyor.

    Türkiye’de tek bir kutup vardır: Başında Necip Fazıl’ın Başyücesi R.T. Erdoğan’ın bulunduğu darbeci İslamcı kutup!

    COŞKUN ÖZDEMİR/ Kutuplaşma yutturmacası

    20 Mart 2014, Aydınlık

    Resim

    Bu ülkede çeşit çeşit yutturmaca, aldatmacalar var. Bunlardan önde gelen bir tanesi de ”Efendim memlekette maalesef kutuplaşma yaratıldı. Bunu önlememiz lazım. Bu kutuplaşma çatışmalara yol açıyor, uzlaşma sağlamalıyız.“ Sanki aynı değerde iki ayrı dünya, iki ayrı gerçek varmış gibi, “onları barıştırmalı uzlaştırmalıyız” söylemleri gündemde.

    Kardeşim, kutup dediğiniz iki cephe nedir, sizlerle açık açık konuşmaya var mısınız? Benimkine kutup mutup denmez. Ben cumhuriyetçiyim ve onun getirdiği devrimlerden, çağdaşlaşmadan yanayım, laikim, aydınlanmacıyım, emekten yanayım; kadın erkek eşitliğinden, evrensel insan hak ve özgürlüklerinden, kuvvetler ayrılığına dayanan hukuk devletinden yanayım; bağımsızlıkçıyım, emperyalizme karşıyım.

    Peki senin kutbun nasıl bir kutup? Cumhuriyetçi misin? Laik misin? Cumhuriyet; 29 Ekim 1923’te kurulmuş olan rejimin, sosyal, laik, hukuk devletinin adı. Halis bir cumhuriyetçi aydınlanmacı Özdemir İnce’nin sorusu ne kadar yerinde; Cumhuriyet savunuculuğunu kutup saymak ne demek oluyor?

    Ona ve kuruluş felsefesine, ilkelerine inanıyor musun? Yoksa senin kutbunda cumhuriyet karşıtlığı, laiklik yıkıcılığı, kadını 3-5 çocukla eve hapsetmek, devletin rejimini değiştirmek, rüşveti, çalıntı paraları, yolsuzluğu meşrulaştırmak, her türlü ilerleme, gelişme ve özgürleşmeye karşı çıkmak, anayasayı bu doğrultuda değiştirmek mi var? TV’ lerde laf cambazlığı yapmadan açık açık söylesene.

    Necip Fazıl’ın müritleri, bugün kayıtsız şartsız desteklediğin liderlerin vaktiyle açıkça, dürüstçe söylemişlerdi: “Demokrasi hiçbir zaman bir amaç olamaz, ancak bir araçtır. Cumhuriyet miadını doldurmuştur. Artık İslami esaslar geri gelecek, İslama aykırı yasalar kaldırılacaktır.”

    Hiç olmazsa bu dürüstlüğü gösterin, açık konuşun, karşıdevrimciliğin adını kutup koyarak demagoji yapmayın. Siyasal İslamcıların iktidar ve çıkar kapışmasını da bir darbe gibi bir hak hukuk mücadelesi gibi sunma aldatmacasından da vazgeçin, insanların sağduyusu ile dalga geçmeyin. Halkın da sizi olduğunuz gibi tanımasına olanak tanıyın.

  • cehalet

     

    CEHALET + KABA KUVVET = VAHŞET!

     

    İzmir dışından getirilenlerle yapılan İzmir Mitingi sayısız gülünçlüğün yanı sıra vahşete de sahne oldu! Miting bitiminde İzmir sokaklarına dağılan ve cehaletleriyle kaba kuvvetlerini birleştiren vahşet dehşet verici manzaralar oluşturdu.

    “Yunan tohumları” diyerek evlerin balkonlarında bulunanlara saldıranlara neyi nasıl anlatabilirsiniz?

    Yeryüzünün en eski kültür ve uygarlık odaklarından olan Anadolu’da bu gibi varlıklarla bir arada olmak rahatsız edici olduğu kadar utanç verici!

    İnsan dediğimiz varlık hemen her şeyden sorumluysa her birimiz bu vahşetten de sorumluyuz! Aşağılayıp, itip kakmak işin kolayı!

    Temel gerçekleri, sıradan bilgileri insanlıkla buluşturmamak böylesi vahşetlere zemin ve fırsat vermiş oluyor!

    Sil baştan yapıp bireyi olduğumuz insan topluluğunu insana yaraşır bir konuma getirmek öncelikli görev olmalı!

    Binlerce yıllık tarihsel geçmişe sahip bir kentte insanlara Yunan Tohumu suçlamasıyla saldırmak başka nasıl açıklanabilir ki?

    Her şeye karşın, akla zarar bir cehaletle karşı karşıya olduğumuz kesindir.

    Yalnız Yunan tohumu mu?

    Üzerinde yaşadığımız toprak parçasında kendimizi Türk Milleti olarak tanımlayan bizler bir düşünsek soyumuzda ya da tohumumuzda nelere ve kimlere rastlarız?

    Buralarda bir Aiol, İyon, Lidyalı, Likyalı ya da Romalı kanı taşımaktan daha doğal ne olabilir?

    Bir başka yurt köşesinde bolca Slav, Yunan, Hitit, Asur, Sümer ya da Urartu kanına rastlamak çok şaşırtıcı olabilir mi?

    Soyları ve tohumları artır artırabildiğince!

    Cehalet + Kaba kuvvet = Vahşet küplerine biz insanların şempanzeden farkı % 5’ten fazla değil diyecek olsak bizleri çiğ çiğ yemeleri işten bile sayılmaz!

    Fanteziyi bırakıp gerçeklere dönelim! Öfkelenmek kolay! Ama, bu coğrafyada birlik ve dirlik içinde yaşanacaksa eğer cehalete son verilmeli! Gerisi kolay!

    Atatürk’ün ve Cumhuriyet’i kuranların cehaletin karanlığını yırtmayı birincil hedef olarak belirlemeleri boşuna değildi. Bu temel ilkeyi unuttuğumuzda başımıza gelenler ortada!

    Ceyhun BALCI, 18.03.2014

  • Resim

    ATATÜRK POSTERİ

    “Bana neden Atatürk posteri sallıyorsun? (RTE)

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26025543.asp

    Böyle bir soruyu o posteri sallayan değil de kendimize sorsak daha iyi olur! Her yılın 10 Kasım günü saat 9’u beş geçe işçi işini, sürücü aracını, yolda yürüyen yürüyüşünü bırakıp neden hazırola geçiyor? Böyle davranmaya zorlayan bir düzenleme mi var? Ya da, böyle davranmayanlara yaptırım mı? En fazla ayıplanırlar!

    Batırmakla yetinmedikleri, saltanatları uğruna gözden çıkardıkları vatanlarını İngiliz zırhlısı ile terk edenleri unutmayalım! Bitmiş, yitmiş, çökmüş bir coğrafyada başı dik, alnı ak ve yüzü pak insanların yaşadığı bir ülke kurmak kolay iş değil! Böylesi bir iyiliği unutmamak olsa olsa değerbilirliktir.

    Bir Türk’ün elinde Atatürk posteri sallaması (kime karşı olursa olsun) değerbilmezliğe değerbilirlikle verilen bir yanıttır!

    Değerbilmezlik, 12 yıldır Türkiye’nin tepesindedir! Çok değerli bir varlık olan, kanla, kanla yaratılmış Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma çabası içinde olanlara vatandaşın Atatürk posteri göstermesi çok mudur?

    Haberi okuyunca bu filmi pek çok kez izlediğimi fark ettim. İki dönemdir yönetiminde yer aldığım İzmir Tabip Odası’nda bir grup meslektaşımız da buna benzer bir azarlama sergiler hemen her fırsatta!  Türk bayrağı, Atatürk ve ulusal değerler duyarlılığımız her fırsatta eleştiri konusu edilir! Bıkıp usanmaksızın bu değerlerle bir derdimiz yok ama gözümüzün içine de sokmayın diyen Atatürksevmez meslektaşlar grubunu ikna etme görevimizi yerine getirmeye çalışır dururuz!

    Bizimkilerden bilirim! Atatürk’le sorunları olmadığını söyler dururlar! Doğrudan sorulsa Başbakan da Atatürk’le sorunu olmadığını söyleyecektir!

    Bizimkilerin farkı “hızlı solcu”, “pek sosyalist” ve bir o kadar da “komünist” olmaları! Daha doğrusu öyle olduklarını ileri sürmeleri! Bana sorarsanız solcu olmaktan çok solcu maskesi takıyorlar! Haklarını teslim etmek lâzım! Doğrusu pek hünerliler bu konuda!

    Türkiye’de Atatürk, Cumhuriyet ve Türk bayrağı karşıtlığı pek çok siyasi eğilimden unsurlar barındırıyor!

    Atatürk posteri olgusu bu etkiye tepkinin ifadesinden başka bir şey değildir!

    Atatürk’e sövme özgürlüğünde sınır tanımayanların sevme özgürlüğüne öfkelenmeleri anlaşılır gibi değildir.

    Ceyhun BALCI, 17.03.2014

  • Resim

    BERGAMA’DA, PERGAMON’DA…

    Pergamon, eskil yerleşimler cenneti Anadolu’daki önemli pek çok kentten birisi. Pergamon, tepe yerleşimi anlamına geliyor. Perg, ile batı dillerindeki berg ya da burg benzeşmesine dikkat! Dağdaki, tepedeki kent anlamı gerçekle de örtüşüyor. Bu benzersiz yamaç yerleşimi Yunan alışkanlığı olarak göstermiyor kendisini. Zorlu ve sorunlu bu yerleşim tipinin başarıyla yaşama geçtiği yapıların bugün de ayakta oluşundan belli oluyor. Bugün çevremizde gördüğümüz ve mükemmel olarak nitelediğimiz hangi yapı 2000 yıl sonrasını görebilir sorusunun yanıtı eskil Pergamon’daki yaratıların ölümsüzlüğünü anlatmaya yardımcı olabilir.

    Bergama İzmir’in kuzey ilçesi. İzmir’e 103 kilometre uzaklıkta. Pamuk, zeytincilik ve üzüm yetiştiriciliği ilçenin önde gelen ekonomik getiri alanları. Kozak yaylasındaki çam fıstığı üretimini de unutmamak gerek. Getirisi giderek azalan tarımın sıra dışı bir öğesi sayılır fıstık çamcılığı. Arıcılık da gelişme göstermekte olan bir başka gelir kaynağı.

    Pergamon Krallığı’nın kuruluşuna göz atmak için İÖ 4. Yüzyıla uzanmakta yarar var. Pers egemenliğindeki Anadolu’ya el atan Büyük İskender ele geçirdiği ganimetleri Pergamos hisarında  saklamış. Burada saklananların korumasını üstlenen Philetarios İskender’in ölümünden sonra Pergamon Krallığı’nı kurmayı düşünmüş müdür bilemiyoruz. Suriye kökenli Seleukoslar’ı Magnesia savaşıyla püskürterek güvenliğini sağlama alan İskender ardılı güçler Eumenos I’le başlayan hanedanı tarih sahnesine çıkartmışlar. Bu başarıda Roma ile yakınlaşma ve dayanışmanın payını da unutmayalım. Dönemin Anadolu coğrafyasında düşman tek değildir. Bu kez Marmara’dan sarkan Keltsoylu Galatlar epeyce uğraştırmış Pergamon Krallığı’nı. Attalos I döneminde Galat sorununu onları da Orta Anadolu’ya sürerek çözmüşler. Gözden kaçmayan fizyonomileri ile Galatlar varlıklarını bugüne de taşımışlar. Sırası gelmişken Galatlar’dan biraz daha söz etmekte yarar var. Savaşçılıklarıyla tanınmışlar. Ölümüne savaşmaktan geri durmayan bu topluluk savaşı yitirme durumunda çocuklarını ve eşlerini öldürdükten sonra kendi canlarına kıyarak ölmeyi ama teslim olmamayı göze alabilen bir topluluğun üyeleri olarak ünlenmişler.

    İki Eumenos ve 3 Attalos yönetmiş krallığı. Krallığın adı Pergamon günümüzde küçük bir değişiklikle Bergama ilçemizde yaşamayı sürdürüyor. Kral Attalos’ların adı ise küçük bir değişiklikle Antalya’da ölümsüzleşmiş. II. Attalos döneminde kentin egemenlik alanı Antalya’ya dek genişleyince Attalos bu güzel kente adını vermiş. Söz yer adlarından açılmışken II. Attalos’un kurduğu Filadelfiya’dan söz etmeden geçmemek gerekir. Biz Alaşehir diyoruz. “Kardeşini seven” anlamına gelen bu kentin de adı günümüzde uzaklarda, Atlantik ötesinde yaşamayı sürdürüyor. ABD’nin Filadelfiya kentindeki insan çeşitliliğinin bir arada yaşamasını perçinlemek için eskil Filadelfiya’dan esinlenmişler. Anadolu’nun kültürel varsıllığı sınırları ve okyanusları aşmış demek abartı olmaz?

    II Eumenes döneminde bugün görebilmek için Berlin’e gitmek zorunda olduğumuz Zeus Sunağı kazandırılmış kente. Yine bu dönemde kent kitaplığındaki yapıtların sayısının 200 bine ulaştığı bilinir. Bilginin kitap yoluyla ölümsüzleşmesi alanında Pergamon Mısır’la yarışmaktadır. Mısır papirüs buluşuyla bu yolda önemli ilerleme sağlarken Pergamon buna parşömenle karşılık vermiş. Hayvan derisi işlenerek yapılan bu buluş Pergamon’un kitap varsıllığının önemli kaynağı olmuştur. Çoğu zaman olduğu gibi buluşlar zorunlulukların dayattığı gereksinimlerden kaynaklanır. O dönemde Mısır’ın papirüsün sınır ötesine taşınmasını yasaklaması Pergamon’un parşömeni bulmasıyla sonuçlanmıştır demek yanlış olmayacaktır.

    III. Attalos vasiyetiyle kenti kendisinden sonra Romalılara bırakmış. Deyim yerindeyse krallığı kapatmış. Her ne kadar bu vasiyete karşı çıkıp savaşanlar olmuşsa da Roma egemenliğinin önüne geçilememiş.

    Roma döneminde kent aşağılara doğru yayılarak başta Hadrianus olmak üzere Roma imparatorlarını onurlandıran yapılarla donatılmış.

    Bundan yaklaşık 40 yıl önce yapılan projedeki funikülerli akropol çıkışı günümüzde ancak teleferikle yaşama geçirilebilmiş. Yaklaşık 3 dakikalık yolculukla, 600 metrelik yol alarak 200 metre yükselti kazanmak mümkün hale gelmiş. Esintili havada biraz heyecan yaratsa da son derece güvenli bir taşıt aracı olduğuna vurgu yapmış olalım.

    Ören yerine girmeden önce doğuya göz atınca Kestel Barajı çarpıyor gözümüze. Biraz ötedeki Yortanlı barajının suları altında kalan Allianoi’ye ağıt yakmak geçiyor içimizden.

    Akropol’e girişte Büyük İskender döneminden başlayıp, Pergamon Krallığı’nı kapsayan sonrasındaki Roma dönemini yansıtan ve sonunda Osmanlı izleri taşıyan surlar bir bakıma kentin tarihini yansıtan bir zaman tüneli olarak da algılanabilir.

    Surların yanı başındaki andezit taşından yapılma Heroon’u unutmamak gerek! Kral I. Attalos zamanından kalma Helenistik dönemde tanrılaştırılmış Bergama Krallarına adanmış bu yapı. Bu nedenle Heroon, Attaleion ya da Eumenion olarak da adlandırılmış.

    Akropol’de görülecek ilk yapılar II. Eumenes ve I. Attalos saraylarıdır.  II. Eumenes Sarayı’nın zeminini süsleyen mozaikleri görmek için Berlin’deki Pergamon Müzesi’ni ziyaret etmek gerekiyor.

    Saraylardan sonra kalıntıları izlenebilecek olan kışlalar, komuta kulesi ve cephaneliklerden sonra Akropol’deki başyapıtlardan birisi olan Traianus Tapınağı sıradadır. Traianus’a geçmeden önce cephanelikten en hafifleri 2.5 en ağırları 75 kg olan gülleler çıkmış olduğunu anımsatalım. Bunlar Palintonon denilen mancınıklarla aşağıdaki düşmana atılmak üzere kullanılmak üzere depolanmış. Yine burada görülebilecek su kemerleriyle 45 km uzaklıktaki Pindasos (Madra Dağı)’tan kente su taşınmış olduğunun altını çizelim.

    Traianus Tapınağı Roma döneminin önemli imparatorlarından Traianus adına Helenistik yapıların üzerine inşa edilmiş. Helenistik dönem yapılarına eşlik eden tapınak Roma döneminin önemli kalıtı sayılmaktadır. Korint düzeninde yerleşim gösteren önde ve arkada 6’şar yanlarda ise 9’ar sütun tapınağı oluşturan yapılardır. Andezit taşından yapılma Helenistik yapıların tersine Traianus Tapınağı mermerden yapılmadır. Tapınaktan götürülen Traianus ve Hadrianus’a ait iki heykel Berlin’dedir. Tapınakta her iki imparatora tapınıldığı sanılmaktadır. Yukarı Akropol’ün en üst terasında yer alan bu yapı uzaklardan da kolaylıkla seçilebilmektedir. Tapınak alınlığındaki medusa ve zafer tanrıçası Nike kalıntıları gün ışığına çıkartılmış önemli yapıtlardandır.

    Traianus Tapınağı’nın komşuluğunda Helenistik dönemin günümüze ulaşmış tek kütüphane örneğinin kalıntıları yer alır. Bir zamanlar 200 bin kitabın yer aldığı bu kütüphanede kitapların nemden korunması amacıyla özel bir mimari uygulanmış. Eskil çağın bir başka önemli kütüphanesi de bilindiği gibi İskenderiye’dedir. Sezar’ın İskenderiye’de yaptığı savaş bu önemli kütüphanenin yanmasına neden olmuştur. Diğer yandan, Kleopatra ile gönül ilişkisine girdiği savlanan Roma İmparatoru Markus Antonius’un Pergamon kütüphanesindeki 200 bin kitabı Kleopatra’ya armağan ettiği söylenir. Bu kitapların da yazgısı yanmak olmuş ne yazık ki! Bu kez, Kur’an’dan başka kitap gerekmez diyen Arap orduları komutanı Ambr İbn Asr İS 647’de ateşe vermiş İskenderiye kütüphanesini.

    Pergamon’un benzersiz yapılarından biri olan tiyatroya varmadan önce Athena Tapınağı bir başka önemli yapıt olarak boy gösterir! Kentin koruyucu tanrıçası Athena adına inşa edilmiş bu yapının taşları başka yerlerde kullanıldığı için geriye çok fazla şey kalmamıştır. Pergamon’un en eski tapınağıdır. Andezit taşından iki basamaklı merdivenlerle çevrelenmiştir. II. Eumenes Galatlara, Suriyelilere ve Makedonyalılara karşı elde ettiği zaferlerden sonra tapınağa eklemelerde bulunmuştur. Bu eklemelerden birisi olan anıtsal kapıya Yunanca “Kral Eumenes’ten zafer bağışlayan Athena’ya” yazısı dikkat çeker.

    Yirmi dokuz basamaklı tünel tapınağı tiyatroya bağlayan yollardan birisidir. Özenle inilmelidir. İnişlerin çıkışlardan çok daha tehlikeli olduğu akıldan bir an olsun çıkartılmamalıdır.

    Tünelden sonra eskil çağın en sarp tiyatrosuna varılır. Bir yandan tiyatronun sarp oturma sıraları diğer yandan da Bergama’yı ayaklar altına alan görkemli manzara fazlasıyla büyüleyicidir. Tamamı andezit taşından yapılmış olan Asya’nın bu en görkemli tiyatrosunun II.Eumenes döneminde İÖ III. Yüzyılda yapılmış olduğu tahmin edilmektedir. On bin kişilik tiyatronun Helenistik dönemde yerinden sökülüp takılabilen ahşaptan bir sahnesi olmuştur. Bugün ise Roma döneminden kalma mermer sahne kalıntıları görülür.

    Tiyatro sahnesinin batısında İÖ II. Yüzyıldan kalma Dionizos tapınağının kalıntıları görülebilir. İmparator Karakalla döneminde İon düzeninde yenilendiği için onun adıyla da anılır.

    Aşağıda, batıda uzaktan da olsa Virankapı adıyla anılan Roma dönemi yerleşimi amfitiyatro girişi çarpıyor gözümüze. Görüntülemekle yetiniyoruz.

    Dionizos tapınağını selamladıktan sonra doğuya, eskil çağın 7 harikasından birisi olarak kabul edilen Zeus Sunağı’na ilerliyoruz. 1871’de buradan geçirilmek istenen bir yolun yapımını üstlenen Alman mühendis Carl Humann tarafından rastlantı sonucu bulunmuş. 1878’de Osmanlı’dan alınan izinle gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkartılan Tanrılar ile Devler’in savaşını betimleyen 132 panel ve 2100 parça başka eserlerle birlikte Almanya’ya götürülmüş. Uzaklarda bir Pergamon Müzesi kurmaya yetecek kadar çok sayıda eser götürülünce doğal olarak özgün yerinde yeller esiyor. Bir de sunağın üzerine dikilen tüy gibi boy gösteren çam ağaçlarının uğultusu. Bugünün değer yargılarıyla irdelendiğinde Osmanlı’ya kızmak işin kolayı! Oysa, aydınlanma ve Rönesans trenini kaçırdığı düşünüldüğünde bunca eserin Almanya’ya altın tepsi içinde sunulmuş olmasına çok da şaşırmamak gerekiyor. Anadolu’nun üzerinde oturduğu tarihsel ve kültürel birikimin farkına Cumhuriyet’le birlikte varılabilmiş. Helenistik Çağ’da 69×77 metre boyutlarındaki alana yapılmış olan bu görkemli sunağı görebilmenin tek yolu yolunuzu Berlin’e düşürmekten geçiyor. Bergama Müzesi’nde ise köhnemiş bir maketinden başka bir şey görmeniz olanaksız. Bu görkemli yapıtı da Pergamon Krallığı’nın II. Eumenes döneminde Galatlar’a karşı kazandığı utkuya borçluyuz. Sunak çevresinde başka yapılar olmadığından tekil duruşuyla hemen her açıdan kolaylıkla fark edilebilmiştir. Sunaktaki kabartmalar aynı zamanda Bergama Krallığı tarihini de betimlemektedirler. Krallığın tarihsel geçidi de demek olasıdır bu kabartmalar topluluğuna.

    Olduğu gibi Berlin’e taşınan Zeus Sunağı için iç geçirip Yukarı Agora yoluyla Akropol kapısına doğru yönelme zamanı geliyor. Kenan Erim nasıl Afrodisyas’ta uyuyorsa buranın ortaya çıkarılmasını sağlayan Alman mühendis Carl Humann da 1896’da buraya gömülmüş.

     

     

     

     

     

     

     

    KIZIL AVLU

    Zaman kısa, görülecek yer çok! Bazı yerleri bir başka ziyarete bırakıp Bergama’ya iniyoruz. İlçe girişinde Kızıl Avlu karşılıyor bizleri. İS 117-138 yılları arasında hüküm sürmüş Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Mısır’da tapınılmış Zeus’a özdeş Serapis adına yapılmış bu görkemli yapı 260×100 metre boyutlu. Onarım çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olduğu için uzaktan görüntülemekle yetiniyoruz. Yapının inşaatında Marmara adasından getirilen mermerlerin yanı sıra yoğun şekilde tuğla kullanılmıştır. Tapınağın doğusunda kiliseyi andıran ikiz yapılar yer alıyor. Avlu 196 metre uzunluğundaki iki tonozlu kanal aracılığıyla Selinus ırmağı üzerine oturtulmuştur. İlk yapılışıyla birlikte Mısırlı kökleriyle özdeşleşen tapınak Bizans dönemiyle birlikte Aziz İoannes’e yani Yahya’ya adanmıştır. Bergama’daki ilk kiliselerden birisi olarak Yedi Kiliseler grubunda yer almış ve dinsel açıdan önemli yapıtlar listesine girmiştir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BERGAMA MÜZESİ

    Günün ikinci yarısına Bergama Müzesi ile başlıyoruz. Akropol’ün en önemli yapıtı Zeus Sunağı ve onunla birlikte yüzlerce yapıt Berlin’deki Pergamon Müzesi’nde olduğu için Bergama Müzesi’nin boynu bükük. Buna karşın Bergama çok daha iyi ve kapsamlı bir müzeyi dolduracak sayıda esere sahip. 1936’da açılmış olan bu müzenin geliştirilme gereksinim duyduğu kesin.

    ASKLEPİON

    Bergama Asklepion’u olmazsa olmaz bir başka ören yeri. Akdeniz’in, İstanköy ve Mora’daki Epidauros’un yanı sıra en bilinen sağlık merkezlerinden birisidir. Helenistik çağda kurulmuş olan bu merkez ılıca suları ile de şifa dağıtan bir kurum olmuş. Bir kilometrelik Pazar Yolu ile Akropol’e bağlanır. Asklepion adını Apollon’un oğlu Asklepius’tan alıyor. Şair Homeros’un İlyada eserinde de adı geçen Asklepios ölümlü bir kişiliktir. Teselya Kralı olarak da bilinir. Elindeki asa uzun yaşamın, asaya sarılmış yılan ise şifanın simgesidir.

    Asklepios’un İÖ 5. yüzyılda  Bergamalı Aristominos’un oğlu Arkias tarafından kente getirildiği yazılmıştır. Madra Dağı’nda avlanırken atından düşerek bacağını kıran Arkias tedavi olmak için Epidauros’a gitmiştir. Dönüşte beraberinde Bergama’ya şifacı rahip hekimler getirmiştir.

    Hipokrat’tan sonra gelen en ünlü hekim olan Galenos da Bergamalı’dır ve Asklepion’da hizmet vermiştir. İzmir, Korint ve İskenderiye gibi önemli kentlere gitmiş olduğu bilinir. Hekimlik eğitimini tamamladıktan sonra Bergama’ya dönen Galenos İS 162’de Roma’ya götürülmüş ve imparatorların hekimliğini yapmıştır. Galenos’un bir başka önemli özelliği yaptığı tıp uygulamalarını belgeleştirmiş olmasıdır.

    Buradaki uygulamaları yazan bir başkası da Hatip Aelius Aristeides’tir. İÖ 2. Yüzyılda yaşamış olan Aristeides otuzlu yaşlarda yakalandığı hastalığa şifa bulmak isçin Asklepion’a gelmiştir. Düşünde gördüğü Asklepios’un hastalığının tedavisini kendisine söylediğini ve Asklepion’a gitmesini istediğini yazmıştır. Aristeides’in amansız hastalığına karşın Asklepion’un şifa veren yöntemleri sayesinde 63 yaşına dek yaşadığına inanılır. Asklepion’da gördüklerini Hieroi Logoi (Kutsal Efsaneler) adlı ünlü yapıtıyla ölümsüzleştirmiştir.

    Galenos, Aristeides’i şu şekilde tanımlamış : ”Bedenleri doğuştan sağlam, ama ruhları zayıf ve tembel çok insan gördüm. Buna karşılık, ruhları doğuştan çok sağlam ama bedenleri zayıf az sayıda insan biliyorum. İşte Aristeides az sayıdaki bu insanlardan birisidir.”

    Bergama Asklepion’undaki tedavi yöntemleri şu şekilde sıralanabilir :

    • İyice temizlenip yıkanmak. Asklepion’daki havuz, hamam vb kalıntılar bu ilkenin yerine getirildiği mekanlardır.
    • İyileşmek için tanrıya adak adamak.
    • Uykuya dalarak düş görüp, tedaviyi öğrenip, uygulamak.
    • Şifalı su, kaplıca ve çamur banyoları.
    • Perhiz, kan aldırma ve lavman.
    • Şifalı bitki uygulamaları.
    • Bedensel hareketlerle tedavi.
    • Güneş banyosu.
    • Törenler, söylevler, tiyatro ve müzik gösterileri. Asklepion’daki tiyatronun bu işleve önemli katkıda bulunduğuna kuşku yok.

    Asklepion’un ölümün giremediği ve vasiyetlerin açıklanamadığı bir sağlık kurumu olduğunu da unutmamak gerek! Tam burada tıp fakültesindeki hocam İsmail Ulutaş’ı saygıyla anmanın tam da sırasıdır. Belleğim yanıltmıyorsa fakültedeki ilk dersine konu etmişti Asklepion’u ve oranın ölümsüzlük simgesi oluşunu. Eskil çağda bir başka Asklepion’u barındıran İskilip’in adını da buna borçlu olduğunu o gün bugündür başka hiç kimseden duymadım. Unutulmaz derslerden birisi olmuştu benim için. Adı üstünde İskilip de bir başka Asklepion’dur.

    Önemli işleve sahip Asklepion doğal olarak önemli yapılarla bezenmiştir.

    Asklepion girişinden başlayarak uzanan Sütunlu Cadde (Via Tecta)140 metre uzunlukta olup sütunlu bölümleri de katıldığında eni 18 metreyi aşmaktadır. Kutsal Yol olarak da adlandırılan caddenin iki tarafında üstleri kapatılmış alışveriş yerleri olduğunu da eklemekte yarar var. Asklepion’un bu bölümü 1957-1972 arasında Erich Boehringer’in yürüttüğü kazı çalışmalarıyla ortaya çıkartılmış.

    Asklepion girişindeki Propilon komşuluğunda İmparator Salonu yer alır. Burada bulunan ve Hadrianus’un çıplak olarak tasvir edildiği “yalancı atletik Hadrianus” heykeli Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Propilon’un solunda yer alan Tapınma Yeri Asklepion’a gelen hasta, ziyaretçi ve görevlilerin Asklepios’a yakardıkları yer olarak kullanılmaktaydı.

    Bugün için yerinde olmayan kubbesiyle birlikte dairesel biçime sahip Asklepion Tapınağı İS 142’de yapılmıştır. Tedavi bölümlerinin yer aldığı Telesphoros ile bütünleşik bir yapıdır. Telesphoros da iki katlı ve yine dairesel biçimlidir. Çatısı Asklepios tapınağından farklı olarak kubbesel değil düzdür.

    Buradan Kutsal Kaynağa 80 metrelik tonozlu bir tünelle geçilir. Boylu boyunca güneş ışığının içeri girmesine olanak veren tasarımdadır. Tünel sıcak havalarda serinlik sağlarken soğuk havalarda sıcak banyodan çıkanların üşümemesi için korunaklıdır. Hastalar tünel boyunca yürürken işittikleri kutsal su sesinin telkiniyle de tedavi olmayı sürdürmüş olmalılar.

    Tünel, o zamanlarda yıkanılan ve şifa bulunan bir başka mekan olan üzeri örtülü havuza çıkmaktaydı.

    Havuz komşuluğundaki Roma döneminde kullanılmış olan üç tapınak kalıntısı dikkat çeker. Bunlar Asklepios Soter, Apollon Kalliteknos ve Tanrıça Hygiea adına yapılmış şapelsi yapılardır.

    Asklepion’da önemli tedavi öğeleri olan sanatsal gösterilerin yapıldığı bir de tiyatro vardır. 3500 kişiliktir. Sahnesi 3 katlıdır. Tiyatro Asklepios, Athena ve Hygiea’ya adanmış bir yapıdır. Atatürk 1934’de burayı ziyaret ettiğinde tiyatroya da özel bir ilgi göstermiştir. Tiyatro, 1934’te Asklepion’u ziyaret eden Atatürk’ü konuk etmiş. Tiyatro komşuluğunda Latrinler yani tuvaletler yer alır. Sanılanın tersine erkek ve kadın için ayrı ayrı tasarlanmışlardır.

    Pergamon’u aynı zamanda bir ilkler kenti olarak da nitelemek olasıdır! İşte o ilkler!

    1. İlk parşömen (deriden kapıt yapımı)
    2. İlk Asya kütüphanesi (200.000 ciltlik)
    3. İlk Büyük Hastane (Asklepion)
    4. İlk telkinle tedavi (Psikoterapi)
    5. İlk doğal tedavi (Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur ile)
    6. İlk farmakolojik ürünler (doğal ilaçlar)
    7. İlk afyon bazlı ilaç
    8. İlk kent hijyeni (sağlık alt yapısı)
    9. İlk tıp ve eczacılık simgesi (yılan)
    10. İlk mühendislik, U borusu yöntemi ile trigonometri
    11. İlk kent imar yasası
    12. İlk kent çarşı pazar yasası
    13. İlk komün devleti
    14. İlk grev ve toplu sözleşme.(MÖ 248 de l. Eumenes ücretli    askerlere hakkını verdi)
    15. İlk 4 tiyatrolu kent
    16. İlk en dik tiyatrolu kent
    17. İlk meslek sendikaları ve sendika konfedarasyonu
    18. İlk 3 dereceli öğretim (ilk orta ve lise)
    19. İlk kazı müzesi. (Arkeoloji deposu, sonra müzeye dönüştürüldü.)
    20. İlk ve enbüyük sunak
    21. İlk ahşap sahneli tiyatro
    22. İlk hiristiyan klisesi. Yedi kliseden biri.
    23. İlk Batı Türkçesi grameri. (Bergamalı Kadri efendinin eseri)
    24. İlk işgal kıran kent (15 haziran 1919)
    25. İlk festival yapan şehir (Bergama kermesi 1937)

    (http://www.bergamailcesi.com/bergama-hakkinda/ilkler-sehri-bergama)

    KAYNAKÇA

    1. Bergama Gezi Rehberi, Mert Basım Yayıncılık Dağıtım, 2002, İstanbul.
    2. Antik Dönemin Ünlü Bie Sağlık Merkezi : Bergama Asklepionu, Çağatay ÜSTÜN, Türkiye Klinikleri, Tıp Tarihi, Şubat, 2001.
    3. Pergamon, Leading City of Civilization, Bergama Belediyesi.
    4. Pergamon/Bergama, Şükrü TÜL, Ebruli Tur, 9 Mart, 2014.

    Fotoğraflar için :

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5991098825785380081?banner=pwa

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5988867400525584561?banner=pwa

  • TEFTİŞ

    İzmir’de “Bisim” adıyla uygulamaya konulan bisiklet kiralama hizmeti büyük ilgi görüyor. Şu anki sorun, yerel seçimlere şantiye görünümüyle giden bisiklet yollarıyla ilgili!

    Vatandaş sıfatımla çalışmaları yerinde denetlemeye karar verdim. Karataş’tan Bisim keyfiyle limana kadar gidilebilir miydi? Yürürken devler devi bir pano çarptı gözüme. Karataş-Pasaport kıyı düzenlemesi işi aralık ayının 16’sında başlamış! İşin teslim süresi 90 gün olarak belirlenmiş. Rastlantıya bakın ki o gün tam da bugün! Bir kaç adım attıktan sonra teslimatın değil bugün bir hafta sonra bile olanaksız olduğunu gözlerimle gördüm. Zaten bitiş tarihi de karalanmış. Şartnamesi olan yüklenicili bir işte bu aksaklığın bir faturası var mıdır?

    Resim

    Bir kaç çift söz de yapılan işle ilgili söyleyelim!

    Çelik-beton aşkının önüne geçilemiyor anlaşılan! Çelik iskeletli pergula yapımı göz tırmalayan türden.Zemin döşemeleri hiç değişmez şekilde kötü bir işçilik yansıtmakta. Çalışmaların şu aşamasında yollarda değil bisiklet insan yürümesi olanaksız!

    Resim

    Artık, İzmir’le özdeşleşmiş olan dalgalı kaldırımlara da yansımış beceriden ve estetikten yoksun işçilik! Yollar şimdilik fiziksel engellerle dolu! Çalışmaların bitiminden sonra fiziksel engellerin yerini biyolojik olanların alıp almayacağı önde gelen merak konusu olmayı sürdürecek gibi görünüyor. Kafe ve lokanta işgali başladığında yayalara yer kalıp kalmayacağı, onların kaldırımsız kalmasıyla bisiklet yolunun kullanılamaz hale gelip gelmeyeceğini şimdilik kestirmek güç!

    Resim

    Resim

    Şantiye görünümü kesintisiz olarak limana dek sürüyor.

    Bu çalışmaların zamanlaması iki şey düşündürdü! Birincisi, çalışmaları böyle duyarlı bir döneme denkleyen yerel yöneticilerin özgüvenlerini! Diğer seçenek biraz ürpertici! Öngörüsüzlük! Birinci seçeneğin doğru olmasını dilemekten başka çaremiz yok!

    Ceyhun BALCI, 15.03.2014

  • KÖK HÜCRE HİKAYESİ

    Aydınlık, 14 Mart 2014

    Resim

    Kök hücre (stem cell) ile ilgili geçtiğimiz yıllarda birkaç yazı yazdım. Bunlar halkın aldatılmasını önlemeyi amaçlayan uyarı yazıları idi. Kök hücre, yıllardır üzerinde yoğun çalışmalar yapılan ve çok sayıda hastalık için büyük bir umut. Ne var ki umut varsa umut ticareti de var demektir. Kök hücre bazı kan hastalıkları için başarı ile kullanılıyor ancak henüz dejeneratif hastalıklarda klinik uygulama aşamasına gelinememiştir.

    Ama ne gam, bütün dünyada kök hücre tedavisi vaad eden çok sayıda merkez var. Çin bu konuda başı çekiyor ve yıllardır dünyanın dört bir tarafından Çine uçaklar dolusu hasta gitti. Biz de doğrusu bu alanda geri kalamazdık. Bir kaç yıl önce, tıp fakültesi öğretim üyesi bir profesör çok iddialı bir şekilde ortaya çıktı ve “ben omurilik felçlileri ve ALS hastalarını iyileştiririm” dedi. Çok satışlı bir gazetemiz günlerce ön sayfasında bu doktorun ve bu tedavinin reklamını yaptı. Gazete, konunun uzmanı bilim insanlarına sorma gereği görmedi. Ne de olsa reyting var… Büyük paralar ödenerek yapılan bu tedavinin sonuçları malum: fiyasko. Bu akademisyen, tıp fakültesindeki görevinden ayrılmak zorunda kaldı, ama beni ve gazeteyi uyarı yazılarımdan dolayı mahkemeye vermekten geri durmadı. Şimdi bir özel hastanede icrayı tababete! devam ediyor. Başbakanın ona büyük güveni olmalı ki konsültasyonlara davet ediyor. Yılmak yok, atışlara devam.

    Medyadaki yayınlarla birlikte kök hücre çalışmaları yapan bazı akademisyenlerin uyandırdığı umutlarla hastalığı ilerleyen çocukları için çırpınan aileler, doğaldır ki, yıllardır kök hücre umuduna sarılmaktan vaz geçmediler. Doğru olanı, yani henüz klinik uygulama aşamasına gelinemediğini söylediğimiz için bizim derneğe sitem eden ve hatta daha ileriye giderek suçlamalar yapan bir grup kas hastası yakını birbirlerine destek olarak sağlık bakanlığını kök hücre isteği ile sıkıştırmayı sürdürdüler. Bunlardan bir tanesi Çanakkale’den

    Başbakan’a başvurdu. Başbakan onları bir helikopter tahsis ederek bu amaçla Dışkapı Hastanesine gönderdi. Bu hastanenin sağlık kurulu, kök hücre tedavisini onayladığını ve yapılmasının uygun olduğunu bildirdi.

    Aile Sağlık Bakanlığına başvurdu, ancak reddedildi. Sağlık Bakanlığı önceki yıllardan bazı tecrübeler edinmişti. Bu defa aile mahkemeye gitti. Mahkeme bu tedaviyi onayladı. (Üyeler arasında kök hücre konusunda uzmanlar! olmalı). Sanırım Danıştay da bu karara uydu. Böylece Sağlık Bakanlığı ısrarından vaz geçti. Bana söylendiğine göre, bu tedavi için Diyanet İşleri de fetva verdi. Hasta, Acıbadem Hastanesine yatırıldı. Mehmet Ali Aydın bakanlıkla görüşerek bu tedavi için hastane masraflarının bakanlıkça ödeneceği vaadini aldı. Hasta nörologların değil, kök hücre çalışmaları ile tanınan Prof. Ercüment Ovalı’nın gözetiminde kaldı ve kök hücre tedavisi böylece uygulandı. Bu bilgiyi değerli bir meslektaşım, nörolog Prof. Ayşe Kocaman’dan almıştım. Aynı hastaneden nörolog Dr. Elif Ilgaz’ın da bu tedaviden haberi yoktu… Hasta evine döndü, ancak tedavinin sonuçları hakkında hasta ve ailelerin umutlarını pekiştiren bazı söylentiler dışında güvenilir bir bilgi edinemedik. Prof. Kocaman kendilerine sık sık telefon edildiğini ve “hastanenizde kök hücre yapıldığını öğreniyoruz, biz de yararlanabilir miyiz?” diye sorgulandıklarını anlatıyor… Çok ilginçtir, Sağlık Bakanı değişince, “bakanlık Mehmet Ali beye ödeme vaadini yerine getirmiyor ve bütün masraf onun üzerinde kalıyor” iddiaları ortaya atıldı.

    İlginç olan bir başka nokta da kök hücre çalışmaları nedeni ile Nobel alan Japon Prof. Yamaha içinde Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkeleri kök hücre istismarı konusunda uyararak “dejeneratif hastalıklar için çok başlangıçtayız ve henüz klinik uygulamaların uzağındayız” diyor… Sağlık Bakanlığı’nın elbette bu olay konusunda güvenilir açıklamalarda.bulunması beklenirdi. Yapılan bu tedavinin sonucu nedir? Gerçekten dünyada ilk defa yurdumuzda bir başarı mı elde edilmiştir? Nasıl bir izinle yapılmıştır? Bundan sonraki program nedir?

    14 Mart’ta Hilton’da bir basın toplantısı ile bu çalışma ve tedavilerde bugün varılan yer hakkında bilgi verileceği duyuruldu. 20-23 Mart tarihlerinde Kocaeli Üniversitesi’nde uluslararası katılım ile kök hücre kongresi yapılacak. Bu kongrenin bu konuda aydınlatıcı olacağını umarız. Buna büyük ihtiyaç var. Orada bir kas hastasına (Duchenne müsküler distrofi) kök hücre uygulayan Prof. Ercüment Ovalı da konuşmacı. O’nun çalışma ve deneyimlerini dinleyeceğiz… Binlerce, on binlerce hasta ve aile huzursuz kaygılı ve ayni zamanda büyük umutlarla bir bekleyiş içinde bulunuyor. Yetkili makamlardan ve bilim insanlarından gelecek inandırıcı ve doğru bilgilere, hasta ve aileleri gibi tıp dünyasının da çok ama çok büyük ihtiyacı var.

  • Resim

     

    14 MART’IN ANLAMI

     

    14 Mart üzerinde yaşadığımız ülkenin en kutlanası bayramlarından birisidir.

     

    14 Mart Tıbbiyeli ruhu, direnç ve dik duruş demektir! 

     

    Tıbbiyeli olmak için hekim diploması sahibi olmak yeterli midir? Elbette hayır!

     

    Öyleyse nedir Tıbbiyeli olmak?

     

    Esat Paşa gibi Malta Sürgünü olmaktır!

     

    Yeri geldiğinde Tıbbiyeli Hikmet olup Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’in yanı başında olup “Ya İstiklal, ya Ölüm” diyebilmektir.

     

    Kimi zaman işi gücü bırakıp Bandırma yolcusu olmaktır tıpkı Refik Saydam gibi!

     

    Reşit Galip olup hekimliğine ve yurtseverliğine Andımız’ı ekleyebilmektir.

     

    Ben hekimim başka işlere karışmam demeyip İzmir’in işgali sonrası İstanbul’da miting düzenlemektir Süleyman Numan Paşa gibi!

     

    İbrahim Tali Öngören gibi ürettiği aşıyı kendisinde denemektir!

     

    Nusret Fişek gibi sağlıkla toplumu bütünleştirmektir!

     

    Ya da Türkan Saylan gibi ülkesinin insanına inanmak, Mustafa Kemal tutkunu olmaktır!

     

    Dr Ersin Arslan gibi şehit düşmek de sıradan bir iştir Tıbbiyeli için!

    Tıbbiyeli olmak kolay olmadığı gibi, zor da değildir!

     

    Bu 14 Mart’ta da ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve vatanları uğruna şehit düşen, gazi olan Tıbbiyeli’leri saygıyla anarken, yüce anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

     

    14 Mart işgale direnen, yurtsever hekimlerin ürünüdür!

     

    Hepimize kutlu olsun!

     

     

  • 31 MART 2014

    Resim

    31 Mart’ta nasıl bir Türkiye’ye uyanacağız?

    Seçimlere ilişkin yorum yapmak ayrımcılık ve bölücülük olarak algılandığı için bu iğneli fıçıdan uzak durmakta yarar görüyorum.

    Asıl bölücülüğün göz ardı edilmekte olduğunu üzülerek görüyorum.

    Bu seçimin kazananı kim olursa olsun! 31 Mart 2014’te Türkiye’yi yeni bir yıkım ve bölünme dalgasının beklediği saptamasını (üzülerek de olsa) yapmak zorundayım. Neden mi?

    31 Mart’la birlikte TBMM’de çıkartılan bir dizi yeni yasa yürürlüğe girmiş olacak. Yerinden yönetim ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi şirinliklerle bezenen bu yasalar yürürlüğe girdiğinde hatırı sayılır nicelikte parasal kaynak yerel yönetimlerin kullanımına sunulmuş olacaktır. Ne var bunda, seçilmişlerin parasal ve yönetsel gücünün artması olumlu bir durum değil midir diyecekler çıkabilir! Onlara bir soru! Özellikle güneydoğumuzda seçimle işbaşına gelecek yöneticiler hangi siyasal eğilimler olacaktır?

    Terör örgütüne yakınlığıyla bilinen BDP eşbaşkanının seçimlerden sonra özerklik ilan edeceğiz sözünü anımsatmakla yetiniyorum.

    Değişen yasaları izleyen ilk yerel seçim sonrasında Türkiye’nin bölünmesi yolunda dev bir adım atılacağı kesindir. Altın tepsi içinde sunulan bu fırsatın kullanılmaması söz konusu olamaz!

    Bu yasalar TBMM’de görüşülürken AKP ve onun gizli ortağı BDP dayanışması söz konusu olmuştur. Anlaşmazlıklar daha fazlası noktasında yaşanmıştır. Ancak, muhalefet partilerinin de bu düzenlemelere karşı dişe dokunur bir duruş göstermiş oldukları hatırlanmamaktadır.

    Özetle, 30 Mart’ın sonuçları ve kazananları her neler/kimler olursa olsun kaybedenin Türkiye olacağı kesin gibidir.

    Bugün güncel görülmeyerek konuşulmasına gerek duyulmayan pek çok kavram seçim sonrası gündemin baş maddesi olacaktır!

    Gündemin arkasında kalarak kuyrukçuluk yapanlar her zaman yitirmeye mahkûmdur!

    Ceyhun BALCI, 13.03.2014