• Resim

    GÖZ ÇIKARTMAK!

    Özdeyişimiz vardır! “Kaş yaparken göz çıkartmak!” diye… İyilik amaçlanırken, felakete yol açmak bu özdeyişi özetler.

    Berkin’in ardından iki can daha gitti. Kayıplarımız artık iki basamaklı sayılara erişti. Can ve göz çıkartmak sıradanlaştı. Göz çıkartmak denince hiç aklımdan çıkmayan bir tarih sayfası vardır.

    XI. yüzyıl başında yaşanmıştır. Makedonya’da Çar Samuel’in ordusu Bizans İmparatoru Basileus’unki ile savaşır. Bir hükümdar için kötünün kötüsü bu savaşın sonunda yaşanmıştır. Savaşı yitirmekle kalmaz Çar Samuel. Basileus öyle bir öç alır ki; okuyanın tüylerini diken diken etmeye yeter! On beş bin tutsağın her yüz kişide tek göz bırakılacak şekilde gözleri çıkartılır. Abartılı olduğunu var saysak bile dehşet verici bir olay değil mi? Ortaçağ’da kalmış bu faciayı bugünün değer yargılarıyla irdelemek ürpertimizi katlamaktan başka anlam taşımaz. Oysa, çağın koşullarında bu gibi vahşi davranışlar sıradan olgulardır.

    Gezi başkaldırısıyla birlikte onlarca kez belgelendiği gibi destan yazan ve rejimin biricik bekçisi olan polis ortaçağı aratmayan bir göz çıkartıcılığı sergilemektedir. Gaz kapsülleri ve keskin nişancılara taş çıkartan plastik mermili göz çıkartmalar bin yıl sonra vahşet yaşatmayı sürdürüyor.

    Bilimsel ilerleme ve onun gündelik yaşama yansıyan ürünü teknoloji bir yanılsamaya yol açıyor. Bir tuşa basıp dünyalara erişen insanlık göz çıkartma ilkelliğinden sıyrılabilmiş değil. Tek fark gelişen teknolojiyle göz çıkartmanın uzaklardan ve edeni belirsiz şekilde gerçekleştirilmesi!

    Bu gibi ilkellik örneklerinin sayısı arttıkça hangi ilerleme, hangi uygarlık diye sorasınız gelmiyor mu sizin de?

    Ceyhun BALCI, 13.03.2014

  • Resim

    TARİHSEL BİR GÜN

    Özgürlüğüne kavuşacağı belli olan mahpusların 3 uzun günden sonra aramıza karışmaları tarihsel bir olaydır! Daha önce 7 Mart’ı bir kenara not etmeli demiştim. Güncelleyerek 10 Mart diyorum!

    Yıllardır ilk kez bu gece başlarımızı yastığa koyarken iç rahatlığı duyumsayacağız!

    İçeriye girmek kadar, içeriden eğilip bükülmeden çıkmak da çok önemli!

    Cuma günü İlker Başbuğ ile başlayan “Ergenekon’dan Çıkış” bugün hız kazandı!

    Yurteverleri bağrımıza basmanın coşkusu hiç bir hazla karşılaştırılamaz!

    Onların dimdik dönüşü, çakı gibi duruşu ve elbette mücadeleyi sürdürme kararlılığı her şeyin ötesinde kıvanç ve gurur vericidir!

    Hoşgeldiniz aramıza!

    Özgürlüğünüz ulusumuzu ve ülkemizi gönendirecek! Diğer yandan da, özgürlüğünüz bu ülkenin düşmanlarına dar edecek bu dünyayı!

    Hoşgeldin ödünsüz dirayet, tahliye olamayanlar için kalbini içeride bırakabilen asalet!

    Bu daha başlangıç!

    Bu rezalete yol açanlarla da, altına imza atanlarla da hesaplaşma yeni başlıyor! Bu hesaplaşma tamama erdiğinde, işte asıl o zaman içimiz rahat edecek!

    Ceyhun BALCI, 10.03.2014

  • Resim

    Cumhuriyet, 08.03.2014

    Aklın yetersiz kaldığı ya da henüz öngöremediği durumlarda önsezi devreye giriyor.
    Buna akıldışı değil ama akıl öncesi, belki akıl ötesi bir süreç diyebiliriz.
    Kişisel yaşamlarımızda önsezilerimizin belirleyici, yönlendirici bir işlevi vardır.
    Birilerini sever ya da sevmeyiz.
    Bir ilişkinin iyi da kötü gittiğini, bir şeyi yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini, aklımız kadar, ondan da önce önsezilerimiz söyler…
    Önsezi, öngörüden farklı olarak, akıldan çok duyguyla ilgilidir.
    Aklımız çoğu kez, öyle gerektiğini, zorunluluk olduğunu düşündüğümüzden, korktuğumuzdan, tembelliğimizden ya da başkaca nedenlerle önsezilerimizi bastırmaya çalışır.
    Bunda başlangıçta başarılı da olabilir.
    Fakat önsezi yine de bir yerlerden uç verir, kendini duyumsatır.
    Kişisel yaşamlarımızda olduğu kadar toplumsal olayları değerlendirmemizde de aklın ve öngörünün yanı sıra önsezilerimiz de bir yere, işleve sahiptir…
    Bir olay, olgu, durum, belki akılla tam olarak açıklanamayacak kadar karışık görülebilir.
    Öngörü ileriyi yeterince açık göremeyebilir.
    O zaman önsezi devrededir…

    ***

    Şimdi, yaşamakta olduğumuz toplumsal olaylara ilişkin kendi önsezilerimden birkaç örnek vereyim:
    Başbakan’ın ve cumhurbaşkanı adayının birlikte fotoğraflarına baktığımda, bana demokrasiyle yönetilen bir ülkenin demokrat bir siyasal partisinin iki lideri gibi değil, iki sivil Ortadoğu diktatörü gibi görünüyorlar.
    Bu bir önsezi.
    Hayır, önyargıdır diyenler olabilir.
    Bence önyargı değil, önsezi…
    Çünkü şimdiye kadar, görüşlerinin yandaşı ya da karşıtı olayım, hiçbir siyasal parti lideri ya da liderleri için (Erbakan ve Türkeş de içlerinde) buna benzer bir şey hissetmemiştim…
    Bu başka bir şey…
    Yanılıyor olabilir miyim?
    Aklımdan, öngörümden bile daha önce ve ısrarla, önsezim bunun böyle olduğunu söylüyor…

    ***

    Bir başka ve belki daha da karanlık bir önsezi…
    Kendini arada bir duyumsatan…
    Buna “komplo kuramı” da diyebilirsiniz…
    Fakat yine akıldan daha önce ve daha çok, bir duygu, sezgi olarak geliyor…
    Şu anda iktidardaki siyasal partinin ve arkasındaki büyük dış gücün karşısındaki tek direnme noktası olarak ordu görünmekte.
    Bu engel nasıl aşılabilir?
    Ordu nasıl güçsüzleştirilip tüm ülkenin değil de bugünkü siyasal iktidarın vearkasındaki büyük dış gücün buyruğuna verilebilir?
    Sahte bir darbe girişimi ve ardından da bir büyük “temizlik”le…
    Bu bir önsezi…
    Fakat ülkenin bugün getirilmiş olduğu durumda, böyle bir şey kesinlikle olamaz diyebilir miyiz?

    ***

    Önsezilerim, akılla ve öngörüyle de desteklenmiş olarak, şu anda bu ülkede olup bitenlerin demokrasiyle bir ilgisi bulunmadığını söylüyor.
    Karşıt görüşü savunanların, tüm bu olup bitenleri demokrasinin gereği, daha da öte sağlamlaşması olarak görüp göstermeye çalışanların sesleri şimdilik daha güçlü çıkıyor olsa da, aklımdan ve öngörümden bile daha önce ve ısrarla önsezim bunun böyle olmadığında direniyor…
    Bana, bugünkü başbakanın, günü geldiğinde “halkoyu”yla “seçilecek” bir diktatör olma hevesi ve hesabı içinde olduğunu bile haber veriyor.
    Ve zaman zaman, iyimser mizacıma karşın, kapkara önsezilerin içine yuvarlanmaktan kendimi alamıyorum…

    (*) 18.08.2007’de, yani Ergenekon tertibinden bir yıl, Balyoz tertibinden üç yıl önce bu köşede yayımlanan yukarıdaki yazımın da yer aldığı Sivil Darbe adlı kitabımın yeni bir basımı yakında Kırmızı Kedi Yayınları’nca yapılacak.

  • HOŞGELDİN İLKER BAŞBUĞ!

     Resim

    Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı yaşamından çalınan 26 aydan sonra aramıza döndü! Dayanaktan ve mantıktan yoksun kurgu davaların sanıklar toplamını bir kale duvarına benzetmek olası! Zamana yayılan fiziksel eziyetin bir de psikoljik boyutu olduğu unutulmamalı!

    Süreç içinde yürütülen psikolojik saldırılarla kale duvarında gedik açılmaya çabalandığı da bir başka gerçek?

    Gizli tanık düzeneğiyle yetinilmeyerek sanıklardan tanık devşirme çalışmalarının da yürütüldüğünü biliyoruz. Bir kaç ayrıcalık dışında ne mutlu hepimize ki; duvarda gedik açılması söz konusu olamadı! Açılan bir kaç gedik ise duvarın yıkılmasına yetmedi!

    Bugüne kadarki tahliyelerden sonra çoğunlukla dirençli ve kararlı bir duruş izledik! Geri çekilen, yılgınlık sergileyen ve davaya sırt çeviren yaklaşımlar tekil örnekler olmaktan öteye geçmedi!

    İlker Başbuğ özgürlüğüne kavuşalı henüz bir gün oldu!

    Çıkar çıkmaz sergilediği duruş onurlu içeriğiyle pek çoğumuzu gururlandırdı!

    Dışarıdaki ilk gününde Vardiya Bizde neferlerine ve kitap imzasına koştu!

    Sözleri eğip, bükmeyen; duruşu eğilip bükülmeyen türdendi!

    Bu nedenle onu iç rahatlığıyla selamlayabiliyoruz!

    Mücadelenin bundan sonraki bölümüne güç katacağını koşlaylıkla söyleyebiliriz!

    Bölücülerin, yıkıcıların ve gericilerin işlerinin iyice zorlaşacağını şimdiden görebiliyoruz!

    Bir yurtseverin özgürlüğne kavuşmuş olması kuşkusuz çok sevindirici bir durum! Böylesi bir başlangıç bir o kadar da kıvanç verici!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2014

  • Resim

    LOZAN MONTRÖ ARASI

    İzmirliler için Lozan-Montrö arası bir kaç yüz metredir. Seslenseniz işitilecek, elinizi uzatsanız dokunulacak kadar yakındadır Lozan ve Montrö İzmir’de. Bilmeyenler için anlatmış olalım! Lozan ve Montrö İzmir’de Fuar’ın aynı adlı iki kapısının yer aldığı iki meydancıktır. Aynı zamanda da yakın tarihimizin iki köşetaşı! Montrö, Hatay ve Musul’la birlikte Lozan’da çözüm bulmamış üçüncü sorun olan boğazların statüsünün belirlendiği sözleşmenin imzalandığı İsviçre kentinin adıdır. Toprak kazanımı içermez gibi görünen Boğazlar Sorunu hepsinden önemlidir oysa! Lozan’a göre hem Çanakkale hem de İstanbul boğazları Türk egemenliği ve bağımsızlığını zedeleyen bir çözümsüzlük içermiştir. Örneğin, bu sözleşmeye göre Türk askeri her iki boğaza da 20 km’den daha yakın olamayacaktır. Kendi ülkenizde, kendi topraklarınızda kısıtlılık ve engellilik demektir bu durum!

    Yerleşimsel uzaklıkları 30 kilometre olan bu iki kent arasındaki zamansal fark bizler açısından 13 yıldır. Montrö, Lozan’dan 13 yıl sonra imzalanmış ve bağımsızlığımız gerçek anlamda tescillenmiştir diyebiliriz.

    Montrö Türkiye kadar Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler açısından da önem taşır. Türkiye’ye boğazlar konusunda getirilen kısıtlamaların sonlanmasının yanı sıra kıyıdaş ülkelere sağlanan güvenceler de göz önüne alındığında Montrö Karadeniz’i barış gölüne dönüştürmüştür demekte de sakınca olmasa gerek!

    Resim

    Örneğin, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelere ait savaş gemileri tonaj kısıtlamasının yanı sıra süre kısıtlaması uygulamasıyla karşı karşıya kalacaklardır. Bu sürenin üst sınırı 21 gündür. Kıyıdaş da olsalar denizaltı ve uçak gemisi geçirmek söz konusu olamayacaktır.

    Sözü bugüne düşürelim!

    Bilindiği gibi kıyıdaş ülkelerden Ukrayna bölünme sürecindedir. Yakınlardan ve uzaklardan yayılmacı karışmasıyla karıştırılan Ukrayna’da işler batılının istediği gibi gitmemektedir. Bu durumda Montrö ile egemenlik haklarını kazanan boğazların sahibi Türkiye’ye büyük sorumluluk ve yükümlülük düşmektedir.

    Hemen her fırsatta plebisit diyen batının Ukrayna’da Kırım’ın statüsünün belirlenmesi için bu seçeneği şiddetle yadsıması dikkate değerdir.

    Ukrayna ve Kırım’daki gelişmeler için uzaklardan işe karışanların Karadeniz’e çıkma düşlerinin gerçekleşmesi Türkiye’nin Montrö’ye ve dolayısı ile kendi egemenliğini sahiplenmesine bağlıdır.

    Seksen yıllık Montrö Boğazlar Sözleşmesi bugün de bölge barışının güvencesidir. Karadeniz kıyısında olanlar AB(D)’yi hiç ilgilendirmemelidir.

    İzmir’de bir meydancığa adını veren küçük İsviçre kenti Montrö bölge barışının biricik güvencesidir! İzmir’de bir yere ad olmasının yanı sıra silahların konuşmasına engel olan ve hala yaşayan bir uluslararası sözleşmenin de adıdır Montrö!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2014

  • GÜNÜN EN GÜZEL HABERİ(!)

    Resim

    Aslında haftanın, ayın ve belki de yılın en güzel haberi demeliydim! Dik duruşun, kararlılığın ve direncin utkuya erişmesine çok zaman kalmadı gibi görünüyor! Doğrusunu isterseniz bu gelişme önce hüküm verip, sonra da gerekçe yazamayanların da yardımına yetişmiş olacak!

    Bu aynı zamanda hesap kesme zamanının da geldiğinin göstergesidir!

    Türkiye kendisine giydirilen deli gömleğini yırtmak üzeredir!

    Yurtseverlerini, yüce değerlerini ve olmazsa olmazlarını zindanlara dolduran Türkiye için güneşin doğuşu olacaktır bu özgürlük dalgası!

    Tandoğan’ı, Çağlayan’ı, Gündoğdu’yu dolduran milyonların, Ulus’ta, Tandoğan’da, TBMM’de barikatları yıkan coşkun kalabalıkların ve elbette sel olup Aslanlı Yol’u dolduran yüz binlerin emekle, çabayla ve özveriyle yarattığı dalganın sonucudur bugüne denk düşen utku!

    Türkiye bambaşka bir sürece başlamış olacak bu gelişmeyle!

    Bölücülük, yıkıcılık ve yok edicilik bundan böyle karşısında çok daha kararlı ve dirençli bir güç bulacak!

    Yanaşmacı, yamanmacı, kimliksiz ve kişiliksiz Türk siyaseti benliğini bulacaktır!

    Deyim yerindeyse iyi, kötüyü kovacaktır!

    Aramıza hoş geldiniz yurtseverler!

    Sizin özgürleşmeniz, duvarları yıkmanız kuşkusuz çok önemli!

    Ama, kuşku duyulmasın ki; sayenizde asıl özgürlüğüne kavuşanlar dışarıdaki tutsaklar olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 07.03.2014

  • HEY ÖZGÜRLÜK (!)

    Özgürlük kavramı son 12 yılda sürekli boyut değiştirdi! Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz özgürlüklerle tanışmalarımız sürüyor!

    Çağımızın önemli özelliği pek çok olumsuzluğun demokrasi ve özgürlük kılıfıyla pazarlanmasıdır!

    İnsanımıza neden aldanıyorsun sorusu sorulduğunda da gündeme getirilmişti! Öyle ya, aldanmak da özgürlüktü! Nasıl olur da bu özgürlüğün kullanımı sorgulanırdı? Yutkunmakla yetinmiştik!

    Bu kez küçük dilimizi yutabiliriz! Bağlantıdaki görüntüler ilginç ve ibretlik!

    http://webtv.hurriyet.com.tr/2/61593/25946923/1/metin-kulunk-gunah-isleme-ozgurlugune-bir-mudahaledir.aspx

    Meğer insan günahkâr bir varlıkmış! Günahsız olması düşünülemezmiş! 17 Aralık’la gündeme gelen yolsuzluk soruşturmaları günah işleme özgürlüğünün sorgulanması ve sınırlanması demekmiş!

    Küçük dilimizi yutmaktan sakınırsak ne âlâ! Ama, bir yaş daha almaktan kurtulmamız oldukça güç görünüyor!

    Ceyhun BALCI, 06.03.2014

  • HUGO CHAVEZ FRİAS

    (1954-5 Mart 2013)

     Resim

    İnsanlık tarihinin çok önemli değerlerinden biriydi. Bir yıldır onsuz kaldı Latin Amerika ve insanlık! Arka bahçeyi başı, dik ve onurlu bir coğrafyaya dönüştürdü!

    O nedenle “Arka Bahçeciler” bugün de Venezuela ile uğraşmayı sürdürüyorlar! Muhalif kılıklı kışkırtıcılar ve piyonlar Venezuela’dan onun ruhunu kovma, Bolivar’ın adını silme derdindeler!

    Ömrünü yetiremese de Bolivar’ın Birleşik Latin Amerika ülküsü onunla yeniden güç kazandı!

    Pek çok dünya önderi eli sopalı Obama ile telefonda görüşürken bile hazırola geçerken; Chavez Obama’ya Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı armağan etme bilgeliği ve özgüveni sergileyebildi!

    Bugün Ukrayna’da faşist artıkları ve Batı aşıkları ellerindeki dövizlere “Save Us” yazıp yardım dilenebiliyorlar! Bir başka Ukraynalı varlığını Amerikan ordusuna şöyle seslenmeye borçlu olabiliyor : “USA Protect Ukraine with your Military Power”. Tiksinti veren davranışlar.

    Resim

    Chavez’in farkı mı?

    O sömürgeciye, emperyaliste anlayacağı dille sesleniyordu!

    “Go Home Yankee!!!”

    Öyle dediği için hedef oldu! Darbeleri savuşturmak zorunda kaldı!

    Ama, yine öyle dediği için büyüdü, anıtlaştı ve bu dünyada izi silinemez bir iz bıraktı!

    Yokluğunda ölümsüzleşti Chavez!

    Tıpkı Atatürk ve Bolivar gibi!

    Yokluğunda yaşayan ve ölümsüzleşenler kervanına çoktan katıldı O!

    Ceyhun BALCI, 05.03.2014

    Arkadaşım Chavez Belgeseli bir Chavez eseri olan Telesur televizyonu ile aynı anda Ulusal Kanal’da!

    http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/arkadasim-chavez-belgeseli-dunyada-ilk-kez-ulusal-kanalda-h23613.html

  • NEJAT-ÖLÇEN-Yıl-2000-245x300 

    Adam arıyorum

    Mustafa Kemal’in devletinde

    doğru yoldan şaşmayan

    rüşvet alıp

    paraları çalıp,

    aile boyu uşaklaşmayan.

    Namusunu arını

    ulusun çıkarını

    üç beş kuruşa satmayan

    adam arıyorum

    dış borç senedine imza atmayan.

    Adam arıyorum,

    siyasetin çarşısında

    ABD’nin karşısında

    köpekleşmeyen

    devletin temelini eşmeyen.

    Mustafa Kemal’in ulusunda

    O’nun vicdanında usunda;

    Veletleri hiçbir vakit

    paraları nakit nakit

    yığmayan kasalara

    adam arıyorum,

    yasalara

    saygı duyan

    uyan.

    Adam arıyorum,

    Mustafa Kemal’in devletinde

    doğru yoldan şaşmayan

    aile boyu uşaklaşmayan

    Ali Nejat Ölçen

    Ali Nejat ÖLÇEN kimdir diye merak edenler olursa bağlantıya göz atabilirler!

    http://www.hamikarsli.com/dr-ali-nejat-olcen/

    Bir başka bağlantı yaş alan ama yaşlanmayan bu değerin ürünleri konusunda fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır!

    http://olcen.net/

    “Türkiye Sorunları” kitapçığını düzenli olarak yayımlamakta ve ulaşabildiği herkesle paylaşmayı sürdürmektedir.

    Bana sorarsanız onun katıksız, inançlı, kararlı ve bunlar kadar önemlisi eğilip, bükülmeyen bir KEMALİST olduğunu söyleyebilirim!

    Osmanlı’nın son döneminde Doğu Cephesi’nde Ruslara tutsak düşen babasının anılarını “Vetluga Irmağı” adıyla kitaplaştırmıştır.

    O kitabı okuduktan sonra izlenimlerimi içeren bir yazı da yazmışım. Hem ölçen net’te hem de İzmir Tabip Odası’nın Tıbbiyeli gazetesinin Ocak 2012 sayısında yer alan yazıyı ilgi duyanlar için paylaşıyorum.

    http://olcen.net/index.php?id=783&action=printMakale

    VETLUGA

    KİTAP HAKKINDA
    Op.Dr.Ceyhun Balcı:

    VETLUGA IRMAĞI
    Op.Dr.Ceyhun Balcı’nın“Tıbbiyeli gazetesinin Ocak 2012 günlü yayımında Çarlık Ruyası’nda savaş tutsağı olarak kaldığı dönemi anlatan Vetluga Irmağı adlı kitabına iliş-kin düşünce ve duygularını siz okuyucularımızla paylaşmaya gereksinim duymaktayım. Kendisine teşekkür ediyorum:

    ***

    Vetluga Irmağı Volga’nın kollarından biri! Varnavino ise bu ırmağın yolu üzerindeki sayısız kentten yalnızca birisi! Rusya haritasında kendine adını yazdıracak büyüklükte olmadığı anlaşılan Varnavino, Semenov yakınındaki kentlerden birisi! Moskova’ya göre güneybatı konuşlu olduğu söylenebilir.

    Yirminci yüzyıl başındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nın Doğu Cephesi’nde yaşanan acılar, çoğu zaman tutsaklığa bile varmadan yaşamdan kopuşla sonuçlanır! Sağ kalanların ise doldurulacak çileleri vardır! Özellikle tutsak düşenler yaşadıklarına ne kadar sevinebilmişlerdir?

    Erzurum yakınlarında Rus’lara tutsak düşen, benim kuşağıma göre dedelerimizin yolu, zamanın Rusya’sına düşecektir. Vetluga Irmağı kıyısında yer alan, haritaya adını yazdıramayacak denli önemsiz Varnavin kenti tutsak dedelerimize ev sahipliği yapacaktır! Otuz ay boyunca sağ kaldığına sevinsin mi üzülsün mü bilemeyen acılı kuşağın yaşadıkları kitaplaştırılarak çok iyi edilmiş.

    Yokluk, yoksunluk, açlık ve bunlar kadar önemlisi kültürel farklılıklar başlı başına ders niteliğindedir. Düşman devletlerin halklarının dostluğuna kanıt olacak kadar da ibretliktir tutsakların Rus toplumu ile olan ilişkileri!

    Kültürel farklılıktan kaynaklanan çelişkiler, kimi zaman güldürüye çoğu zaman da ağlatıya konu olacak boyutta.

    Kapalı ve muhafazakâr ortamlarda yetişmiş olmanın etkisi en çok da kendisini kadın-erkek ilişkilerinde göstermiş. Bu acemiliklerin yanı sıra tutsak Türkler’in önemli bölümünün fırsatlar sunmasına karşın bu ilişkileri dürüstçe geri çevirdiklerini de görebiliyoruz. Torunlarının içinde bulunduğumuz dönemde Slav soylu kadınlara ilgisi anımsandığında bu durum çok daha anlamlıdır.

    Rusya’nın bu uzak ve çok bilinmeyen köşesinde geçirilen 30 aylık tutsaklık süreci dönemin önemli olaylarına tanıklık fırsatı da vermiş. Önce Kerenski ve onu izleyerek de Bolşevik Devrimi süreçleri tarihsel nitelikte tanıklıklara olanak sağlamış. Özellikle, Bolşevik Devrimi’nin halk tarafından benimsenmediği gözleminden yola çıkılarak o zamanlarda varılan “çökmesi kaçınılmazdır!” saptaması da göz ardı edilecek gibi olmasa gerektir.

    Son yıllarda sağlanan farkındalık ile Osmanlı-Rus Savaşına sahne olan Doğu Cephesi ve Sarıkamış’a ilişkin bilgi dağarcığı hızla gelişmiş olmakla birlikte; sağ kalıp da tutsak düşenlere ilişkin dağarcığımızın geliştirilmeye muhtaç olduğu ortadadır.

    “Vetluga Irmağı” bu eksikliği tamamlamaya yönelik işlevi bakımından da önemli bir yapıttır.

    Tutsaklık boyunca yaşanan açlık, yokluk ve yoksunluklara kimi zaman tırmanışa geçen kötü ve insanlık dışı davranışlar da eklendiğinde 30 aylık süreci kendisi de bir trajedi olan savaştan sonra yaşanan ikinci felaket olarak tanımlamak yanlış olmaz!

    Tüm bu olumsuzluklara karşın savaşın uluslar arasında değil de devletler arasında olduğunu doğrulayan sayısız dostluk ve içtenlik örneği de yürekleri ferahlatacak türdendir!

    Özellikle kitabın yazılmasına kâğıda döktüğü anıları ile kaynaklık eden tutsak Osmanlı subayı Mehmet Arif Ölçen’in 30 ay boyunca diri tuttuğu müzik ve resim tutkusu da övgüye değerdir. Geleneksel çalgımız olan udu çalmakta olduğu kadar yapmakta da hünerlidir.

    Mehmet Arif Ölçen’in anıları, oğul Ali Nejat Ölçen tarafından kitaplaştırılmış.

    Anıların “Vetluga Memoir” (Vetluga Anıları) adıyla İngiizce’ye çevrilerek ABD’de de basılmış olduğunu anımsatalım.

    Anlatılmaz, okunur diyerek son verelim sözlerimize…

  • Resim

    Resim

    Yaman Örs yazdı: Y-Cumhuriyet, Y-CHP ve ‘Değişim’

    Aydınlık, 04.03.2014

    Y-CHP’nin Atatürk karşıtı başkanınca da çok benimsenmiş olmalı ki, geçenlerde o, yurttaşlara Y-Gazete’yi okumalarını salık veriyordu. ‘Daha önceleri neredeydi?’ diye sormadan edemiyorsunuz

    Önce bir alıntı. “Cumhuriyet Gazetesine uzun yıllardan beri her fırsatta saldırmayı alışkanlık edinen bir gazete (Aynı zamanda bir siyasi partinin yayın organıdır.) dün yeni ve çirkin bir tezviratta (!? YÖ) daha bulundu. Neymiş, “Cumhuriyet’e Cemaat sızmış, Cumhuriyet Vakfı’nın kontrolünü ikinci cumhuriyetçiler ele geçirmiş”. (…) “Açık söyleyelim, Cumhuriyet gazetesine Cemaat’in bırakın sızmasını, böyle bir girişimde bulunabilmesi bile olanaklı değildir.” Düşünülebileceği gibi, burada sözü edilen gazete Aydınlık’tır.

    Cumhuriyet’te 1 Mart 2014 günü Cumhuriyet imzasıyla çıkan bu yazı, ilk sayfanın en sol sütunundan başlayıp bir iç sayfada sürüp sonlanmaktadır. Gazetenin (çok genç olmayan) okuyucuları, böyle yerleştirilen yazıların, daha önce önemli güncel konularda İlhan Selçuk tarafından ve yine Cumhuriyet imzasıyla çıktığını anımsayacaklardır. Yine okuyucu, özellikle yazının tümünü gözden geçirince, onun büyük olasılıkla kimin tarafından, ya da kimin katkısıyla kaleme alınmış olacağını çıkartabilir: Hikmet Çetinkaya. Nitekim, gazetenin bu kaç yıllık yazarı, bir sonraki gün kendi köşesinde, konuyu / konuları çarpıtarak, Aydınlık’ta sözü edilen bağlamlarından kopartarak, biçemine daha da sert ve uygunsuz bir nitelik kazandırarak kendince yanıtlamaktadır. Özel adları bir yana bırakırsanız, yazısının, düzeyleri her bakımdan ciddi biçimde düşük sağ gazetelerden birinde yayınlanmış olması gerektiğini düşünebilirsiniz.

    Köstebek

    Çetinkaya, alıntıdaki son tümcesinde ileri sürdüğü saptamasında, dolaylı biçimde de olsa haklı olabilir diye düşünüyorum. Kanımca, bu tür durumlarda “sızma” sözcüğüyle anlatılmak istenen, dışardan bir kişinin gazeteye, kısa ya da uzun süre önce girip gerçek amacını belli etmeden, belli görevle girip çalışmaya başlaması; zaman içinde gazetenin görüşlerinin ve siyasal vb. tutumunun değişmesine katkıda bulunmasıdır. Böyle kişilere “köstebek” denmiyor mu? Kuşkusuz bu tür “ihanetçi kişiler”, başlangıçta böyle bir işlevi benimsemeseler ve yüklenmeseler de, daha sonra görüşleri değiştirildiği, ya da birtakım kaygılar taşıdıkları için, kurumlarının temel görüş, değer ve tutumlarından şu ya da bu ölçüde sapabilmektedirler.

    Benim gördüğüm, Aydınlık’ta Cumhuriyet’le ilgili olarak yazılanlar, kişisel ya da karşıtlık taşıyan görüşlerin ortaya konması değil, işbirliğine de çağıran gerçekçi ve dostça eleştirilerdir. Atatürk’ün gazetesinin Cemaat’le ilişkisi, onunla olan “yakın temasları”ndan bellidir. Son yıllarda, Cumhuriyet’ten diyelim ki belli aralarla ayrılan ya da çıkarılan çok değerli, gerçekten çağdaş, uygar, yurtsever, Cumhuriyetçi yazar ve gazetecilerin, çalışanların durumları nasıl açıklanabilecektir? “Atatürkçü ve Cumhuriyet gazetesinde çalışmasını şu anda da sürdüren bu değerlerden geride kalanların başına acaba ne zaman ne gelecek?” diye sormadan edemiyorsunuz. Bir de bunlara, gazetenin ve ilgili vakfın yönetimindeki değişiklikleri, gidenleri ve gelenleri katarsanız, ortaya, çağdaşlıktan gittikçe uzaklaşan bir gazete, dışarıdaki ve içerdeki Atatürk karşıtlarıyla işbirliğine açık, yeni bir işlev üstlenmiş bir yayın kurumu görünümü ortaya çıkmaktadır.

    Çetinkaya hatası

    Ben kendi adıma, Bay Çetinkaya’nın, anlayamadığı ve/veya anlamak istemediği eleştirilere yine bir saldırganlık, kişisellik ve saptırmayla “yanıt” vereceğine inanıyorum. Cumhuriyet’te, düşünce ve değerleri açısından İlhan Selçuk’a çok daha yakın insanlar varken, ona son zamanlarında görünüşe göre en çok bu gazeteci-yazarın yakınlık göstermesi de kanımca çok “anlamlı”dır. Ama çok soylu bir insan olan Selçuk, en başta, aşırı olarak nitelendirebileceğimiz iyi niyetinden dolayı gazetesinde yıllar içinde kanımca belli yanlışlar yapmıştır ve bunlardan biri de “Hikmet Çetinkaya olayı”dır. Gazetenin daha önceki yıllarında da “adam seçmek ve tutmak” konusunda ne yazık ki onun yeterince başarılı olduğu belirtilemez; o, zeka, kavrayış, bilgi, geniş görüş, kişilik gibi, Atatürk’ün kurdurduğu Cumhuriyet gazetesinin yazar ve çalışanlarında ciddi biçimde üst düzeyde bulunması gereken nitelikleri sanki dikkate almamış gibidir.

    “Yeni CHP” (ya da Y-CHP) konusunda, özellikle siyasal etik açısından Aydınlık’ta daha önce yazmıştım. Burada bu konuyu ilkece bir karşılaştırma yapmak amacıyla gündeme getiriyorum. Bir zamanlar Atatürk’ün Partisi iken son yıllarda geçirdiği değişikliklerle zaman zaman neredeyse Mustafa Kemal Atatürk’e karşı bir tutum ve davranışlara yönelmiş olan bu siyasal oluşumun sözde “yenileşmesinden” kuşkusuz en başta başkanı ve onun yanında bulunmalarını istediği “yeni” partililer sorumludur. Etkin Atatürkçü üyeleri, ülkede olup bitenleri Parti’nin özgün görüşleri doğrultusunda ciddi biçimde eleştirdiklerinde onları oluşumdan atmaya varan tehditlerde bulunan bu başkana, siyasal açıdan doğrusu ben hiç güven duymuyorum. İç siyasetin yanında, bilim, eğitim, sanat, spor alanlarındaki, uluslararası ilişkilerdeki büyük geriye gitmelerin karşısında ne gibi bir tutum içindedir başkan ve çevresi? Durumları hep birlikte gözlüyoruz?

    Y-CHP’nin gözdesi oldu

    Y-CHP gibi Y-Cumhuriyet de, sömürüye ve emperyalizme karşı olmaktan, bağımsızlık ve laiklikten, bilim ve çağdaş eğitimden, sanattan, öz olarak Atatürkçülük’ten uzaklaşıyor mu? Bu soruya nasıl, “hayır” yanıtı verebiliriz? Gazetede, yıllar içindeki “değerli insan temizliği” Y-CHP’nin Atatürk karşıtı başkanınca da çok benimsenmiş olmalı ki, geçenlerde o, yurttaşlara Y-Gazete’yi okumalarını salık veriyordu. “Daha önceleri neredeydi?” diye sormadan edemiyorsunuz.

    Zamanımızda “yenilenmeden” ve “değişme”den / “değişim”den sık söz ediliyor. “Yenilenme ve Değişim” iyi de, hangi yönde?”

    Yaman Örs