-


UKRAYNA BÖLÜNÜRKEN
Warren Buffet’ın düşüncelerini benimsemem! Ancak, şu sözünün yaşamda karşılığı olduğu kanısındayım!
“Denize kimin donsuz girdiği sular çekilince belli olur!”
Ukrayna’da sular çekilmeye başladığına göre neler olduğu anlaşılacaktır.
Ukrayna’daki kalkışmayı “Gezi Parkı” ile özdeşleştirmeye çalışan budalalığa ise bırakalım Sakallı Celâl yanıt versin!
“Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur!”
Budalalığı ve cehaleti bir yana bırakalım! Bilgiye başvuralım!
Önceki Ukrayna değerlendirmesinde kısaca değinilmişti. Ukrayna’nın batısı Avrupacı, Amerikancı ve bir de faşist artıklarının yaşam alanıdır. ABD Başkanlığına aday olan Senatör John Mc Cain bu tiplerle yakın ilinti içindedir. Öğütleri ve yüreklendirmeleriyle Ukrayna karmaşasının durulmaması için elden geleni yapmıştır. Bugünün mimarıdır da denebilir.
Mc Cain’in çabaları Kissinger’ın çok bilinen sözüne göndermede bulunur gibidir. “Kendi hainlerine yaşam hakkı tanımayan Amerika başkalarının hainlerini el üstünde tutar!”
Batı gözlüğü ile bakanların Kiev’deki ırk ayrımcılığı övgüsü içeren pankartları ve ayrılıkçı konfederasyon bayraklarını görmezden gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur. Yine bununla bağlantılı olarak göstericilerin 2. Dünya Savaşı sırasında Alman İşgali’ne karşı koyarken yaşamlarını yitirenlerin anısına dikilen heykeli yerle bir etmiş olmalarına da anlam yüklenmeyebilir.
Kiev Maidan’ının dolmasında etkisi olan önde gelen muhalefet hareketi Svoboda önderi Tyahnybok Ukrayna’yı Moskof-Yahudi mafyasından kurtaracağını söylemişti. Bu kadarla kalsa iyi! Tyahnybok, 2. Dünya Savaşı sırasında Sobibor toplama kampında 30 bin kişinin öldürülmesinin önde gelen sorumlularından John Demjanjuk’u “kahramanlaştırmakta” sakınca görmemiştir. Bu partinin bazı vekillerinin Göbels sempatizanı olduğunu da ekleyelim! Svoboda’nın “Ukrayna her şeyin üzerindedir!” diyen; geleneksel ahlak ve aile değerlerini savunan faşist Sağ Kanat hareketiyle de organik bağlantı içinde olmasına şaşırmayalım.
Amerikan kaynaklarınca da doğrulandığı gibi ABD tarihteki en ucuz ve Amerikan kanı dökülmeyen operasyonu Ukrayna’da gerçekleştirmiştir. Beş milyar dolar harcamayla Ukrayna’da Turuncu Devrim canlandırılmıştır. Kullanılan aygıtların önde gelenlerinden birisidir Svoboda.
Svoboda ülkenin batısındaki Batıcı Lviv’de 15 bin yandaşının katılımıyla yaptığı meşaleli gösteride Stefan Bandera’yı anmakta sakınca görmemiştir. Stefan Bandera da bir başka Nazi işbirlikçisidir. Kentin havaalanına Bandera ve Rusya’yı çağrıştırdığı öne sürülen Barış Caddesi’ne de Nachtigall Taburu (Polonyalı ve Yahudi kırımını gerçekleştiren Nazi işbirlikçisi Ukraynalı silahlı gruplar) adı verilmiş. Stefan Bandera 2. Dünya Savaşı’nda ağırlıklı olarak Polonyalı ve Yahudi olmak üzere 90 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu. Bunca suçuna karşın Bandera 1959’da Münih’te KGB tarafından ortadan kaldırılana dek hayatta kalabilmiş.
Ukrayna’da 2007 yılında Nachtigall Taburu anısına bastırılan pul.
Bu Nazi artıkları savaş sonrasında da ABD desteğiyle varlıklarını sürdürebilmişler. ABD Başkanı Reagan döneminde Bahama’ya büyükelçi atananını mı yoksa Beyaz Saray’da ağırlananı mı istersiniz? Ne ararsanız bulursunuz! Bizzat Reagan Washington’da ağırladığı Nazi artıklarından birisine “Mücadeleniz, mücadelemiz, Düşünüz düşümüzdür!” diyecek denli ilgi gösterebilmiştir.
Ukrayna’daki kalkışma sırasında Şikago’da destek yürüyüşleri yapıldığından kaç kişi haberdardır?
İşte AB(D) Ukrayna’da bu tiplerin arkasında durmaktadır.
Svoboda’nın kabarık sicilinden boksör eskisi ve Ukrayna’da yaşamayan Vitali Kliçko’ya sıra gelmedi!
Ukrayna üç aylık karmaşanın sonunda hızla bölünmeye evriliyor!
Rusya henüz söz söylemedi demiştik daha önce! Rusya söz söyleme noktasına geldi. Donanmasına üs olan Sivastopol’ü kolayca gözden çıkartması düşünülemezdi. Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılma sürecini biraz bununla gerekçelendirmek gerekebilir. Ukrayna’da (y)etkili konumlara gelen Nazi artıklarının kirli sicilinin de bugün Kırım’da kendisini gösteren ayrılıkçılığı kolaylaştırıcı olabileceği düşünülemez mi?
Ukrayna’da evdeki hesap çarşıya uymamış görünüyor. Sırtını doğuya dönmeye çalışanlar ülkenin bölünebileceğini öngörememiş gibiler.
Ceyhun BALCI, 02.03.2014
-


DOĞUM GÜNÜ
Sosyal medya çağında doğum günleri özel olmaktan çıkıyor. Doğum günümü kutlayan, iyi dileklerini paylaşan tüm dostlara teşekkür ediyorum!
İlk kez bu yıl farkına vardım! Efsane gençlik önderi Deniz Gezmiş’le de gündaş olduğumu! O da, 1947’nin 27 Şubat günü gelmiş dünyaya!
Deniz Gezmiş’in bir efsane olduğuna kuşku yok!
Deniz Gezmiş sahipleneni çok, peşinden gideni sahipleneni kadar çok olmayan bir ikon!
Hatta, abartılı sayılmazsa Türkiye’de sol hareketi Deniz Gezmiş sonrası farklı irdelemekte de yarar var!
Deniz Gezmiş önderliğindeki gençlik hareketi elinde Türk bayrağı, yakasında Atatürk rozeti ve dilinde “Tam Bağımsız Türkiye!” söylemiyle aşındırdı Anadolu’nun yollarını! Samsun yürüyüşleri unutulmazdır.
Deniz Gezmiş’ten sonra köklerinden kopan gençlik hareketinin tuzaklara düşmesine şaşırmamak gerekiyor.
O günden bugüne değişen ve başkalaşan sol artık milletine ve vatanına sahip çıkmayı unutmakla kalmadı; bu sahiplenişi küçümseyen ve şovenizmle özdeşleştiren bir tutuma tutsak düşer oldu! Bu satırların yazarı bir önceki 29 Ekim’de sokakları dolduranların çağrısı karşısında kutlamaya katılmak yerine il binalarına çekilen “komünistler” gördü!
Bugün antiemperyalizm demeye korkan, tam bağımsız Türkiye’yi çoktan unutmuş olan ve değerlerini yayılmacıların belirlediği sınırlarda savunan sözde solcular olsa olsa Deniz Gezmiş’i sahiplenirmiş gibi yapıyorlar. Elbette, vicdanlarını yıkamaktan öteye geçmiyor bu yapmacık davranışları.
Çeyrek yüzyıl süren ve gerçekten çok erken sonlanan dolu bir yaşamın Türkiye tarihinde bıraktığı derin iz bugün de ilk günkü canlılığını korumaktadır.
Deniz Gezmiş’i doğum gününde saygıyla anarken Türk solunun köklerini anımsaması ve önderi bellediği Deniz Gezmiş’e yaraşır bir tutum içinde olmasını diliyorum.
Ceyhun BALCI, 28.02.2014
-


ÇARE :
SİNEİ MİLLETE DÖNÜŞ
“Yolsuzluk var, hırsızlık var, ahlaksızlık var! O halde neden bu iktidardan kurtulamıyoruz?”
Kendi kazdığı dipsiz kuyularda kaybolmuş olması gereken bir iktidarla iki buçuk aydır baş başa olmayı sürdürüyoruz! Önünde, sonunda bitecek elbette! Ama, iş uzadıkça karamsarlık tırmanıyor! Daha da kötüsü hasar derinleşiyor!
Gayrimeşru iktidar iki buçuk aydır yasa yapıcılığını sürdürüyor! İktidarı sallandıkça baskıyı artırıyor! Karanlığı koyulaştırıyor!
Burada görev meclisteki muhalefete düşüyor! “Başçalan” demek ya da alanlara inmek kuşkusuz önemli bir aşama! Ama, bir yerde bir eksiklik yok mu?
Gayrimeşru bir iktidarın tıpkı yargıya, MİT’e, basına ve başka pek çok şeye egemen olduğu gibi TBMM’ye de egemen olduğunu unutmamak gerekiyor! Türkiye’de yaşanan tam da bir kuvvetler birliği durumudur!
Televizyonda Kılıçdaroğlu’nu izledim! TBMM’nin meşru ve seçilmiş olduğunu söyledi! Kulaklarıma inanamadım! O halde, iktidar da seçilmiş ve meşrudur deseler ne diyecektiniz?
MİT, HSYK ve internet yasaları TBMM’de kabul edilirken çoğunlukçu anlayışa meşruiyet olanağı tanınmasa daha iyi olmaz mıydı? Türkiye’yi yönetmemesi gereken bir iktidarın TBMM’de kendi konumunu güvence altına almak için yasa çıkartmasına gözlemcilik yapılmasa daha iyi olmaz mıydı?
CHP ve MHP TBMM’den çekilmeyi ivedilikle gündemlerine almalıdır! Bu son derece tarihsel ve kaçınılmaz bir görevdir!
Ertelenmemeli, tartışılmamalı ve savsaklanmamalı!
Muhalif görünse de iktidarın gizli ortağı olan BDP’ye söz söylemeye değmez! 31 Mart’ta özerklikten söz edenlerin bir iktidar sorunundan çok buna engel olacaklarla derdi olduğunu görmek için olağanüstü hünerli olmaya gerek yok!
Gayrimeşru iktidar yazgısıyla baş başa bırakılmalı, ona koltuk değneği olmaktan vazgeçilmelidir!
“ÇARE SİNEİ MİLLETE DÖNÜŞTEDİR!”
Ceyhun Balcı, 27.02.2014
-


ANADİLDE SAĞLIK
21 Şubat Dünya Anadil Günü’ymüş! TTB (Türk Tabipleri Birliği) sayfasındaki bilgilendirme aracılığı ile öğrenmiş olduk! Çatı örgütümüzün maaşallahı var! 29 Ekim ve 10 Kasım’ı unutmaki hünerlerini bu gibi günleri anımsama konusunda da sergilemekteler.
Dünya Anadil Günü UNESCO desteğiyle 10 yılı aşkın süredir kutlanıyor. Duygu ve düşüncenin dışavurumu demek olan dilin önemini yadsıyamayız. UNESCO’nun 21 Şubat duyarlılığı da bir kültür ve uygarlık aracı olan; unutulmakta ve kaybolmakta olan dillerin korunmasına yöneliktir. Türkiye’de ise anadil duyarlılığı daha çok ayrılıkçılık ve etnikçilik aygıtı olarak kullanılmaktadır. TTB sayfasında yer alan ve Batman Tabip Odası’nın imzasını taşıyan yazı okuyunca bu yargımızın bir kez daha doğrulandığını üzülerek görüyoruz.
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/dil-4373.html
“Eşit, ulaşılabilir, nitelikli ve ücretsiz” sağlık hizmeti istemine “anadilde sağlık” kavramının ustaca eklemlendiğini de görüyoruz. Öncekilerde olduğu gibi bu bildirgede de bir bulanıklık ve belirsizlik var! “Anadilde sağlık hizmeti” nasıl verilecek? Açık ifadelerden kaçınılınca bize de niyet okumak düşüyor!
Bundan birkaç yıl önce Diyarbakır Tabip Odası’nın “Kürtçe Anamnez” kitabı yayımladığını anımsayınca işimiz biraz olsun kolaylaşıyor! Belli ki, Kürtçe’nin yaygın olarak kullanıldığı yerlerdeki yurttaşlarımızın “anadilde sağlık” hizmeti alması başta hekimler olmak üzere bu hizmeti vereceklerin Kürtçe öğrenmesiyle olasıdır! Bu yolla anadilde sağlık isteminin yaşama geçirilmesi akılcı ve gerçekleştirilebilir bir hedef midir?
Ülkemiz kültür ve dil varsılı bir coğrafya! Kürtçe bu varsıllığın yalnızca bir öğesi! Karadeniz’e gidildiğinde Lazca ve Gürcüce, bir başka yörede oraya özgü bir başka dili öğrenme hedefi sizce de yaşama geçirilebilir bir durum mudur?
Ülkemizin doğu ve güneydoğusu bölgesel gelişmişlik sıralamasında sonlarda yer almaktadır. Bu toplumsal ve ekonomik gerçek kimsenin yadsıyamayacağı denli ortadadır.
Var sayalım ki; hizmeti verenler Kürtçe’yi öğrendiler! Hastalarıyla onların konuştuğu dilden anlaştılar! Sağlık hizmetinin niteliği artacak mıdır?
O halde akılcı ve başarılabilir olanı konuşalım!
Türkiye her türlü yıkıcılığa karşın üniter bir devlet olma özelliğini korumaktadır! Bu durumda devletin sınırları içinde yaşayan her yurttaşına Türkçe’yi öğretmekle yükümlü ve ödevli olduğunu anımsatalım! Kamuya ait her türlü ekonomik varlığı elden çıkartan hükümetlerin çoğu zaman bilerek (kimi zaman da bilmeden) devleti hemen her anlamda zayıflattıkları ve şimdilerde dillere dolanan 30 Mart sonrası özerklik söylemlerine güç verdiklerini unutmayalım!
Eğitim, sağlık ve başkaca temel kamu hizmetleri bir ülkenin resmi diliyle verilir. Dünyanın hiçbir yerinde (bizlere başka türlüsünü salık verseler de) bunun tersine bir uygulama yoktur, olamaz! Şu ya da bu gerekçeye dayandırılan anadilde sağlık ya da eğitim istemleri bir ülkenin temeline koyulan dinamite dönüşmektedir.
Akılcılık ve gerçekleştirilebilirlik içermeyen bu gibi istemlerin yerini çok daha akılcı olan başkalarının alması gerekir!
- Eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetleri bir ulus devlette resmi dille verilir.
- Sosyal bir devlet tüm yurttaşlarına resmi dili öğretmekle yükümlüdür. Bu nedenle, devlet ne ekonomiden ne de toplumsal alandan elini eteğini çekmemelidir!
- İsteyen herkes herhangi bir yabancı dili öğrenebildiği gibi anadilini de öğrenme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Devlet bu konuda kolaylaştırıcı olmakla yükümlüdür!
- Anadilini öğrenmekle anadilde eğitim ya da sağlık gibi kavramlar biri birine karıştırılmamalıdır!
- Aynı zamanda birer kamu kuruluşu olan meslek örgütleri varlıklarını borçlu oldukları ortamda ülkenin bölünmesi değil birlik ve dirliğinin sağlanması, sürdürülmesiyle ödevlidirler.
- Bu gerekçelerle hem Batman Tabip Odası’nı hem de çatı örgütü Türk Tabipleri Birliği’ni vazgeçilmez temel duyarlılıklarımız konusunda özenli olmaya çağırmak bir yurttaşlık görevidir!
Bu görevi yerine getirmiş oldum!!!
Ceyhun BALCI, 27.02.2014
-


UKRAYNA
Montreal’deki 1976 Yaz Olimpiyat Oyunları sırasında gösteri yapan Ukraynalılar ülkelerinin Sovyet işgali altında olduğu savıyla ortaya çıkmışlardı. Ukraynalı kavramıyla tanıştığım gündür. Tahmin edilebileceği gibi “Soğuk Savaş” döneminde önemli yarışma ve propaganda alanı olan sporda ortaya çıkan bu durum batı blokunun sempatisini kazanmıştı. Bir Ukraynalı ya da Belarus kendisini Rus’tan farklı bir yere koysa da; Doğu Slavları ailesine mensup bu halkların biri birlerinden farkları sonu gelmesi olanaksız bir tartışmanın konusu olabilir.
Farklı dilleri ve tarihleriyle “milliyet” oldukları kesindir. Geçmişe bakıldığında devlet deneyimleri de olduğuna göre “millet” oldukları da tescillidir.
Yüzüncü yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı yıllarına dönecek olursak; bu ilk paylaşım savaşının sonunda köklü değişiklikler yaşandığı söyleyebiliriz. 1919’da kurulan Ukrayna Halk Cumhuriyeti de birinci paylaşım savaşının ürünlerinden birisi. 1922’de Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmuş. Herhangi bir eski Sovyet Cumhuriyeti gibi Ukrayna’yı da bu 70 yıllık süreçten ayrık tutmak olanaksız.
Bugün karşımızda duran tek, bütünleşik ve benzeşik Ukrayna imgesinin ardında ayrışık bir yapı barındırdığını söylemek mümkün. Doğusu ve güneyi Rusofil, batısı Rusofob bir ülkeden söz ediyoruz. Ağır sanayi ve dolayısı ile üretime dayalı ekonomisinin yanı sıra Rus kökenliler yoğunlukla doğuda yaşamaktadır. Rus donanmasının Karadeniz filosuna Ukrayna kenti Sivastopol’ün üs işlevi gördüğünü eklemekte yarar var.
Kiev Maidan’da kendisini gösteren ve haftalar boyu süren kalkışmayı Ukrayna tarihiyle ilişkilendirmekte yarar var! Tarihten kopmayı alışkanlık haline getirenlerin bol olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hatta, tarihle (doğru ve nesnel bir şekilde) ilgilenmeyi ilkellik sayanlar bizim ülkemizde bile az sayıda değil.
Doğumuna gerekçe olan Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden çok geçmeden ikincisi patlayan paylaşım savaşı da Ukrayna topraklarında epeyce kan dökülmesine yol açmış. Beş milyon dolayında Ukraynalı’nın ölümüne yol açan bu süreçte Hitler bağlaşıklığı ve işbirlikçiliğinde sakınca görmeyen Ukrayna faşistlerini unutmamakta yarar var. Bu unsurların günümüzdeki uzantılarının Kiev Maidan’daki bileşenlerden birisi olduğunu anımsatalım. Ukrayna’daki kalkışmayı bizdeki Gezi süreciyle benzeştirenlerin kulakları çınlasın!
Ukrayna’da olup bitenler yerel görüntülü küresel bir olgudur. Emperyal savaşlarının bir parçası olduğu akıldan çıkartılmamalıdır. Dünyada güç merkezinin doğuya doğru yer değiştiriyor oluşunun bir öğesidir. Çin’e eşlik eden yükselen Rusya gerçeği etkisini ve gücünü yitirme korkusu içindeki AB(D)’yi bu türden kuşatıcı yaklaşımları desteklemeye özendirmektedir. Kaldı ki, bu gibi yaklaşımlar tarih boyunca batılının hiç vazgeçmediği davranış biçimlerinden olmuştur. Bu bakımdan kukla ve kuklacı ikilisinin varlığına şaşırmamak gerekiyor.
Kutuplaşmaya ara veren dünya bir kez daha kutuplu bir sürece girmiştir. 2008 ekonomik kriziyle belirginleşen bu süreç olanca hızla ilerlemektedir.
Ukrayna’da yaşananları özgürlük ve demokrasi sorununa indirgemek batılının bilinçli yaklaşımıdır. Bu ülkenin tarihsel ve güncel gerçekleri ya o ya bu gibi keskin bir tercihle bağdaşmamaktadır. Rusya’nın yanı başındaki Ukrayna’nın (Rusya’ya) enerji bağımlılığı içinde olduğuna değinmekle yetinelim.
Ayrıca, son olaylardan sonra komşu Rusya’nın henüz son sözü söylemediğini de akıldan çıkartmamak gerekiyor!
Uluslararası ilşikiler göründüğünden çok daha karmaşık ve çok yönlü irdelenmeyi hak ediyor. Türk medyası olumlu örnekler ayrık tutulduğunda; tıpkı kendi ülkesine olduğu gibi Ukrayna’ya da şaşı bakmayı yeğlemektedir.
Ceyhun BALCI, 24.02.2014
Not : Kiev’de yaşayan gazeteci ve Doğu Avrupa uzmanı Deniz Berktay’ın Ukrayna ile ilgili doğru ve ufuk açıcı değerlendirmeleri Türk medyasının pek çok unsurunda çoğu zaman canlı bağlantılarla aktarılmaktadır. Türk medya kuruluşlarının bu değerlendirmelerden yeterince yararlanmadığı ortaya konulan yaklaşımlardan anlaşılıyor.
-


KIŞ OLİMPİYATLARININ SONU GELİR Mİ?
Sona gelen 2014 Kış Olimpiyatları kenti Sochi’de hava sıcaklıkları oyunlar boyunca sıfırın oldukça üzerinde ölçüldü. Karadeniz kıyısındaki ılıman Sochi’nin yükseltileri de farklı değildi. Her ne kadar depolanan karların kullanılması gerekmese de bundan böyle kış olimpiyatları için tehlike çanları çalmaya başlamıştır diyebiliriz. Küresel ısınma başka pek çok şey gibi kış sporlarını da sıkıntıya sokmaya adaydır. En azından bundan böyle soğuk güvencesi olan yerler seçilmelidir.
Çocuklarımız bir zamanlar kayak yapardık diyeceklerdir! Torunlarımız bizlerin kış sporları yaparken çekilmiş resimlerine iç geçirerek bakacaklardır. Dedelerinin, ninelerinin kayak fotoğrafları fazlasıyla eğlenceli ve ilginç gelecektir onlara!
Artan küresel sıcaklıklarla birlikte yükselen nem oranları yeterince kar olsa bile, karın niteliğini etkilemeye başlamıştır. Yapay kar ise her zaman istenen koşulları sağlamayacağı için yarışmaların niteliğini bozabilecektir.
Bundan böyle olimpiyat kenti belirlenirken geleneksel ölçütlerin yanı sıra iklimin de değerlendirilmesi önemli önceliklerden olacaktır. Bu önemli nokta göz ardı edilirse açık alan sporlarının gerçekleştirilmesinde sıkıntılar yaşanabilecektir. Her ne kadar salon kış sporları özgün heyecanlar yaratsa da; bir kayakla atlamasız, biatlonsuz ya da kayaksız kış olimpiyatı kabul edilir gibi olmasa gerektir.
Yapılan araştırmaların sonuçları oldukça heves kırıcıdır. Bugüne değin kış olimpiyatı düzenlemiş kentlerin önemli çoğunluğu artık kış olimpiyatı için ya uygunsuz ya da güvenilmez iklime sahiptir.
Hali vakti yerinde olanlarımızın vazgeçilmezi olan Uludağ’da son yıllarda kayak sezonunun giderek kısalmakta olduğunu hatta bazı dönemlerde yeterli kar bulunmayışından yakınıldığı bir gerçektir. Göreceli ılıman iklimli kayak merkezlerimizin içinde bulunduğumuz yüzyılın ortasına varmadan kullanım dışı kalması şaşırtıcı olmayacaktır. En azından sezonun kısalması kaçınılmazdır. Sezonun kısalması İsviçre Alpleri için bile söz konusu olmaya başlamıştır.
İnsanlığın önde gelen sorunlarından birisi olmasa da kış sporlarının yapılabilirliği konusunda dünya ölçeğinde kısıtlılık yaşanacağını kolaylıkla öngörebiliriz.
2014 Sochi Kış Olimpiyatlar sonlanırken başlangıçtaki öngörümüz doğrulanmıştır. Kış sporu yarışmalarında başarı varsıl olmayla doğrudan orantılı bir durum! Madalya tablosu bu gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
Bir başka dayanağı daha var bu saptamanın. Madalya tablosuna giren ülkeler CO2 salınımı, askersel harcama, işsizlik ve nüfus gibi bazı ölçütler göz önüne alınarak değerlendirildiğinde de kış olimpiyatı başarılılarının aynı zamanda gönençli toplumların bireyleri oldukları kolaylıkla görülecektir.
http://data.huffingtonpost.com/winter-olympics-sochi-2014?hp
Bir sonraki Kış Olimpiyatları’na Güney Kore’nin Pyeongchang kenti ev sahipliği yapacak! İstatistikler oranın da riskli grupta olduğunu gösteriyor. Üstelik önümüzde 4 yıl var! Küresel ısınmanın yol açacağı sonuçlar konusundaki zamansal kestirimlerin sürekli öne çekildiğini anımsatmakla yetinelim!
Bir not da organizasyonla ilgili! Son drece başarılı ve görkemli bir olimpiyat geride kaldı. Rusya çeyrek asır aradan sonra süper güç konumuna güçlü bir geri dönüş yaptı diyebiliriz. İnsanlık ve dünya barışı yararına bir gelişme!
Ceyhun Balcı, 23.02.2014
Konuyla ilgili ilginç bir derleme Nature 6 February, Vol 506, No. 7486’da kendisine yer buldu.
-


AL KIBRIS’I VER KOLTUĞU!
İki aylık toz duman pek çok şeyi perdeler oldu! Ayakkabı kutusundaki bir kaç kuruş! Dağıtılan adliye, yerle bir edilen emniyet!
Ermeni Soykırımı’nın kabulü sorunu 2015’e kaldı! Yüzüncü yıla yaraşır çözümü!
Bu arada birileri sessiz ve derinden gitmiş! Hesapta olmayan Kıbrıs kapımızda! Meğer bu kez Cumhurbaşkanı Gül çıkmış sahneye! Zaferle açmış kapıyı! Ekim ayındaki BM Genel Kurulu’nda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ilk kez Türkiye konuşurken salonu terk eylememiş! Sanırısnız ki; Kıbrıs’ı fethetmişiz! Kepçeyle almak varken kaşığın ucuyla vermekte sakınca görmemiş Rumlar!
Hızla görüşülmeli ve sonuca eriştirilmeli buyuran Cumhurbaşkanımızın himayelerinde Kıbrıs’ta “çöz(ül)üm” süreci sonuçlanma yolundadır!
“Emperyalizm böler” deyişi bir defalığına “birleştirir” rolü oynamakta. Yugoslavya, Çekoslovakya, hatta Endonezya bile bölünmüşken; Karayip adası Hispaniola ortadan cetvelle özenle Haiti ve Dominik’e bölünürken Kıbrıs’ta birleşme niye? Kapıdaki gelişme TC yurttaşlarının Doğu Akdeniz’in sabit uçak gemisi Kıbrıs’a vizeyle girişidir! Kıbrıs’ta birleşme gibi görünen gelişme Kıbrıs’ın Anadolu’dan kesin çizgilerle ayrılması ve hatta araya yüksek duvarlar örülmesidir!
Biz burada hırsıza (pardon cambaza) bakarken, birileri Kıbrıs işini yoluna koymuş!
Moral bozmak gibi olmasın! Türk Deniz Kuvvetleri hapislere doldurulmuşken; Kıbrıslı Rumlar İsrail ile bir olup at koşturdu Akdeniz’de! Doğal gaz buldular! Birleşik Kıbrıs ve ayrışık Türkiye’ye gazı değil ama borusunu döşeyecekler! Bu büyük iyilik karşılığında küçük bir ödün verecek Türkiye! Kıbrıs’tan, Akdeniz’den ve hatta Anadolu’dan vazgeçerek Rumların BM’deki jestine karşılık vermiş olacak!
“Al Kıbrıs’ı ver koltuğu” alışverişi kapıda!
Bir kaç ağaç için uykudan uyanan Türkiye Kıbrıs için de bir güzellik düşünür mü?
Ceyhun BALCI, 19.02.2014



















