• Resim

    KARANLIK

    Ülke karanlığa gömülürken internetin kararması çok mu? İnternet teknolojiyi de arkasına alarak hızlı bir gelişme içinde olduğu ve günümüzde iletişimin büyük ölçüde sanal ortam üzerinden yürütüldüğü unutulmamalı!

    Bağlantıda yer alan ve bugün yürürlüğe giren yasayı okudum! Aklımda kalan “erişimin engellenmesi” oldu! Sayamadım kaç kez yer aldığını yasada. Engelleme, önleme ve yasaklama yasanın ruhudur denilebilir.

    Bu yasayı savunanların yasaya karşı çıkanlara yönelik söylemleri de oldukça düzeysiz ve tiksinti vericidir! Söyleyeceklerinin yokluğunu tescillemektedir! Güvenli internet, pornonun her türünün önüne geçme ve bir yerlere iliştirilen özel hayatın dokunulmazlığı türünden kalkanlarla da donatılmış düzenleme!

    Karanlık üzerimize çökeli çok olmuştu! Ama, internetin üzerine yeterince çökememiş olmalı ki; yasal düzenleme hızır gibi yetişti! Elbette, baskıcı ve faşizan anlayışı koyulaştırmaya çalışanların imdadına!

    Demokrasi geliştikçe, özgürlükler genişledikçe bir şeyler daralıyor, yasaklanıyor ve engelleniyor!

    Bu düzenlemeyi yapanlar bu kez baltayı taşa vurdular gibi geliyor bana! Bugünün insanını toplumsal kökenden bağımsız olarak bir araya getiren sosyal medyaya karışmak arı kovanına çomak sokmak gibi bir şey!

    İş bilmezliğin, cehaletin ve özellikle de çaresizliğin göstergesi!

    Ceyhun BALCI, 19.02.2014

  • Resim

    DUVARA DOĞRU GÜÇBİRLİĞİNİN ANLAMI

    17 Aralık rüzgârını da arkasına alınca İzmir seçimleri sorunsuz geçer izlenimi oluşmuştu. Yanlış olmak şöyle dursun bire bir gerçeğin ta kendisiydi! Bu gidişi tersine çevirmek ancak öngörüsüz ve mankafa siyaset anlayışıyla olasıydı. Ne yazık ki o olasılık (hiç olmazsa şimdilik) güçlenmiş görünüyor.

    Öte yandan, kendimizi bildik bileli haykırdığımız bir şey vardı : Güçbirliği! Büyük gövdelerin bindelik görünen güçleri küçümsemesi ve onlar bana katılsın efelenmesi bu haykırışı karşılıksız bıraktı.

    İzmir’de başarılan aday seçimi beceriksizliği Güçbirliği’ne sırt çevirmenin ağır bedeller ödemeyi gerektirebileceğini göstermesi bakımından önem kazanmıştır.

    Aday olamayınca parti değiştirmek elbette yergiyi hak eden bir davranıştır. Ancak, bu geleneğin yerleşikleşmiş gerçeğimiz olduğu da ortadadır. Politika yapanların ve özellikle de büyük gövdedeki politikacıların bu olasılığı göz önünde bulundurmaları beceri ve yetenek gereğidir. Sırf bu nedenle bile güçbirliği göz ardı edilmemesi gereken öneme sahiptir.

    Güçbirliği ciddiye alınsa ve yaşama geçirilseydi güncel gelişmeler söz konusu olamayabilirdi. Öncelikle, ortak akıl kullanılacağı için aday seçimleri en az hatayla gerçekleştirilirdi! Diğer yandan, güçbirliği içindeki partilerin küskün limanı olmasının önüne geçilmiş olurdu!

    Birkaç hafta öncesine kadar “çantada keklik İzmir” bugün yerini “zayıf halka İzmir”e bırakmıştır. Sevimsiz de olsa gerçek budur! Olağanüstü bir gelişme ya da mucize olmazsa İzmir seçime parçalı gidecektir. Bağlaşık olması gerekenler, ayrışıktır! Bu tablonun kazananının İzmir’i fethetme çabası içindekiler olması olasılığı bile fazlasıyla tüyler ürperticidir!

    Öngörüsüz, vizyonsuz, olasılıkları göz ardı eden mankafa siyaset anlayışı güçler ayrılığı budalalığıyla hızla duvara doğru yol almaktadır!

    Böyle bir trajediye yol açanlar şu ya da bu kişiler olsa da sonuç değişecek midir?

    Ne yazık ki bizler her kesimiyle öngörerek değil de yaşayarak öğrenen bir toplumuz!

    Ne geçmişin deneyimleri ne de geleceğin tehlikeleri aymamıza yetmiyor!

    Ben büyüğüm böbürlenmesi bindelik deve karşı! Unutulmasın küçük de olsa bir engel tökezletirse küçüklüğünün önemi kalmaz!

    Türkiye elden giderken niceliksel büyüklükler önemi kalmıyor!

    Ceyhun BALCI, 18.02.2014

    Resim

  • ATATÜRK ROZETİ

                                                                                Resim

    Rozet, yakaya takılan meslek, dernek üyeliği, takım taraftarlığı ya da başka bir eğilimi yansıtan sıradan bir nesne midir? Bir ölçüde doğrudur! Atatürk rozeti ise bir nesne olmanın ötesinde anlama sahiptir!

    İzmir’de “Ne Atatürk rozeti, ne Türk bayrağı ne de türban!” diyen bir hukuk insanının belediye başkanlığına aday yapılmasıyla bitip, tükenmesi güç bir tartışmanın fitilini ateşledi.

    Resim

    Atatürk 57 yıl yaşam sürmüş, yaşamı boyunca savaşlara tutuşmuş, bir devlet kurmuş, vadesi gelince de aramızdan ayrılmış sıradan bir insan mıdır? Onun becerisi savaş alanlarından çok barışta göstermiştir kendisini! Bir kaç yüzyıl geride kalmış, karanlıktaki bir toplumu ışığa kavuşturmuştur. Onun sayesinde buralardaki insanlar aklı olduğunu anımsamış ve başkalarının değil kendi aklıyla düşünür olmuştur!

    Atatürk’ün en büyük devrimlerinden ikisi kadınları insanlaştıran ve hukuk denen aygıtı başta onlar olmak üzere toplum için geçerli kılanlarıdır!

    İşte bu nedenle Atatürk en çok kadınlar için değerli ve anlamlı bir kişidir. Türkiye’nin yakın tarihini gözden geçiren herkes bu yalın gerçekle karşılaşır.

    Hem kadın, hem de hukukçu olan bir insanın Atatürk rozetini türbanla özdeşleştirmesi ya cehaletin ya da hıyanetin gereğidir!

    Neden yalnızca savcıların adı önüne “Cumhuriyet” sözcüğünü koyduğumuzu araştırırsak gerçeğe erişmiş oluruz! Her devrim, her yenilik, her alt üst oluş kendisini koruma, savunma hakkına sahiptir. Savcıların adının önüne “Cumhuriyet” bu nedenle konmuştur Türkiye’de!

    O nedenle de, bu ülkenin diğer yurttaşları gibi savcı ve yargıçlarının da yakalarında Atatürk rozeti taşımasından daha doğal bir şey olamaz!

    Türkiye’de, özellikle de İzmir’de bu bilince erişmemiş insanların hem de Cumhuriyet’in partisinden belediye başkan adayı yapılmış olmaları kabul edilebilirlik sınırlarının epeyce dışında kalan bir durumdur!

    Ceyhun BALCI, 16.02.2014

    Resim

  • Resim

    İPOTEK

    İpotek : Taşınır/taşınmaz malın borca karşılık güvence oluşturması; tutu; rehin(e) (Türkçe Sözlük, Dil Derneği)

    Daha çok ticaret, alım-satım ve hukuk alanını ilgilendiren “ipotek” 30 yılı aşkın süredir oylarımızı da etkisi altına almış durumdadır.

    Daha ilerici, çağa uygun ve sivil anayasa kisvesi ardında yürütülen ama gerçekte yıkmayı, yok etmeyi ve geriye götürmeyi güvence altına almayı amaçlayan kılıf çalışmaları sırasında bu ipoteğe son verilmesi gereğini seslendirene rastladınız mı?

    Seçim barajıyla kendisini gösteren ipotek olgusu her dönemde oybirliğiyle destek buldu siyasetin o günkü aktörlerinden!

    İktidardaki koltuğunu, muhalefetteki konumunu sağlam tutabildi böylelikle! Koltuklar ve konumlar yitirildiğinde iş işten geçeli çok olmuştu!

    Türkiye seçimlere giderken yurttaşların oyu bir kez daha ipoetk altındadır! Bu ipotek siyasetin önde gelen oyuncularının ilkesizliği ve oynaklığından birinci derecede sorumludur!

    Yerel seçimlerdeki adaylara bakarsanız ne demek istediğim anlaşılır! Nasuh Mahruki’yi aday göstermemek için başka partili kılıfına sarılanlar Sema Pekdaş’ı aday göstermek için açıklama yapma gereği bile görmüyorlar. İlk akla gelen adlardır sıraladıklarım. Bilineni, bilinmeyeni; duyulanı, duyulmayanı ile sayısız ad sıralanabilir!

    Siyasi istencimizin ve dolayısı ile oylarımızın ipotek altında oluşu yozlaşmayı, yurttaşa tepeden bakmayı ve hatta onu hiç takmamayı olağan bir davranışa dönüştürmektedir. Öyle ki; bu ipotek, partilerin halkın tercihleri şöyle dursun; kendi iç dinamiklerini bile göz ardı etmeye vardırmıştır işi! Buna ilişkin örnek de İzmir’den verilebilir. Konak için başvuran bir parti emekçisi, kökten partili aday adayı Karşıyaka’ya kaydırılabilmiştir. Oysa, o kişi bütün hesabını ve hazırlığını Konak için yapmış, tanıtım stratejisini Konak üzerine kurmuştur!

    İpotek olgusunun varlığı “sen bana mecbursun!” anlayışını doğurmuş ve “benden başka seçeneği yok nasılsa” rahatlığı densizlikte sınır tanımazlığı kolaylaştırmıştır.

    Bu nedenle diyorum ki; oyum rehine değildir! En az ipotekçi kendini bilmezler kadar aklım var! Size mecbur olduğum varsayımını gözden geçirin! Hem de ivedilikle!

    Ceyhun BALCI, 16.02.2014

  • ROUSSEAU’DAN SERKİSOFF’A ZAMAN NASIL UÇTU ???(*)

     (*) Yazı aylık bir derginin Horus’un Gözü köşesinde yayımlanacağı bilgisini de paylaşma görevini gözardı etmiş olmayalım.

    Prof Dr Süleyman Kaynak

     Resim

    Gözüne küçük bir kömür çapağı kaçmıştı. O zamanlar , hani benim asistanlığımda, pantokain solüsyonu eczanelerde yapılır , damlalıkta korunur  ve kullanılırdı. Çapağı çıkarırken , bir yandan da sohbet devam ediyor : Bu kömür parçası nerden geldi de kaçtı , diyorum .

    –          Makinistlerin  gözüne her zaman kömür tozu  kaçar.. Diyor gülerek , ortalık toz dumandır ya..  Sonra ekliyor , şu damladan bize de verseniz de , yolda beldeyken çapak çıkarma işini kendimiz yapsak ya …

    –          Ama bu damlayı gelişigüzel kullandınız mı , dokulara zarar verir..

    –          Olur mu ?? Bizim kafa serkisof gibidir , hata yapmayız biz.. diyor. Serkisof sözünü ilk kez duyduğumu utanarak söyleyince , cebinden , çıkardığı cep saatini gösteriyor : Babam da makinist idi , rahmetlinin emeklilik hediyesidir, bak , şimendiferli serkisof bu işte… Tıkır tıkır çalışır.

    Osmanlının batılılaşmasındaki en önemli adımlardan birisi de , “ zaman”ın ölçülmesi ve kavranmasıdır. Osmanlıda yüzyıllar boyunca , zaman kavramı “namazi” dir yani  namaz vakitleri ile belirlenmişti. Aslında namazi zamanlama usturlap veya kadrant kullanılarak yapılırdı ama hata payı çok yüksekti.

    Dosya:Jean-Jacques Rousseau (painted portrait).jpghttps://encrypted-tbn1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcSxG_yCFSBi5wZKZ-Mcc15FijzA8Has1t8fnFm2QmcTT6A--8rI

    J.J.Rousseau                             Usturlab

    https://encrypted-tbn1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRjJtKuqB5gwVirMc23SOh76O22_z5mSoZeCV2eiRFUOT9CVp0mPAhttps://encrypted-tbn1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQWjQ-ZAhikQ6QU0zF5xsHTbIJh-U6DoGr0lIxvbMmdwU4fDrmK

    Serkisof Cep saati ve  kapağı.

    Resimhttp://www.minicity.antalyanet.de/grafik/bilder/bildmc_DSCF3978.jpg

    Serkisof kasasının içi                     İzmit Saat Kulesi.

    Usturlab ( astro-labon –yunanca- yıldız yakalar) , MÖ. 2-3 . yüzyılda keşfedilip , giderek geliştirilen bir zaman aygıtı idi ve M.S. 8-9. yüzyıllardan itibaren de İslam dünyasında gerek  astronomi ve gerekse zamanın , özellikle namaz zamanlarının tespitinde kullanılması nedeni ile çok popüler olmuşlardı. Yıldızların ve ayın zamana karşı hareketleri ve konumlarının tespitinde de kullanılırlardı.

    18. yüzyıldan itibaren , Osmanlı ülkesi , önemli  saat pazarlarından birisi haline geldi. Zira , zamanı daha iyi kullanma ve örneğin özellikle ticari etkinliklerde randevulaşma ve bir araya gelip toplantı yapmanın dakikliğinin sağlanması , bir bakıma batılılaşmanın temel unsurlarından birisi olarak yer etmeye başlamıştı . Saatler , doğunun batılılaşmasında temel öğeye dönüştü . Bu durum öncelikle saray ve çevresinde ve daha sonra da ticari çevrelerde oldukça rağbet görmüştü.  Bir bakıma , Osmanlı , saat ile batının zaman kavramını da almış oluyordu.

    Sultan Abdülmecid , 1848 yılında İstanbul Tophane Nusretiye Camii saat kulesini yaptırarak , batılı zaman kavramını , halkın dikkatine ve hizmetine sunmuştur. Daha sonra II. Abdülhamit , Dolmabahçe saat kulesini 1890 ‘da yaptırmaya başlamış ve 1894’te bitmiştir. Daha sonra da tahta çıkışının 25. Yılı nedeniyle (1901) yayınladığı ferman uyarınca , İstanbul dışında da bir çok kentte , İzmit , Kütahya , Bursa ,Samsun , İzmir , Urfa ,  Zile, Mudurnu , Göynük ,  Gerede başta olmak üzere çok sayıda saat kulesi tesis edildi.  Bu süreç gerçekten saray önderliğinde , zaman kavramı üzerinden bir batılılaşma süreci olarak alınabilir. Sarayın bu önderliğini , Dolmabahçe sarayında yer alan ve sergilenen  çok büyük “oturtma” ya da “kuburlu” denilen değerli ve ender saatin varlığından da anlayabiliriz. Tüm batılı konuklar ve diplomatlar , sarayın bu ilgisini , getirdikleri hediyeler arasında saatlere özellikle yer vererek değerlendirmişlerdir. Bu nedenle , Osmanlı modern saraylarını gezerken özellikle saatlere dikkat edilmesi , “Osmanlıda zaman kavramını “  daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

    Aslında Türkiyede saat yapımcılığı , 17. Yüzyılda Galatadaki gayrimüslim saatçi kolonisi tarafından çok etkin bir şekilde başlatılmıştır. Görünüşe bakılırsa , Galatadaki en ilginç saatçilerden birisi de  Isaac Rousseau idi. Isaac , çok iyi bir saat üreticisi ve tamircisi olarak İstanbulda ünlenmeye başlamışken ve saraya alınmışken , ilginç bir olay sonrasında , İstanbul’dan saraydan ayrılmak için izin almış ve saatçilik merkezi Cenevreye dönmüştür. Bu olay , aslında aydınlanma devrimi olarak da bilinen Fransız devriminin tarihteki yeri ve niteliğini  Jean Jack  Rousseau üzerinden etkileyecek bir olaydır. Zira , eğer Isaac , Cenevreye  dönmemiş olsaydı , Fransız devriminin en önemli  isimlerinden birisi dünyaya gelmemiş olacak idi. Bu dünyayı nasıl etkilerdi varın siz düşünün…

    J.J.Rousseau, itiraflarında , “ Babam , tek kardeşimin doğumundan sonra İstanbul’a doğru yola koyuldu ve orada saray saatçiliğine getirildi. Onun yokluğunda annemin güzelliği , zekası ve ev kadınlığı bir dizi hayranı cezbetti, bunların arasında Mösyö de La Closure en ısrarlı ilgi gösterenlerdi. Otuz yıllık bir sürenin ardından annemden söz ederken derinden duygulandığını gördüğüme göre , tutkusu olağanüstü şiddetli olmalıydı. Annemin erdeminden daha kuvvetli bir savunma silahı vardı. Kocasını şefkatle seviyordu. Onun geri dönmesi için diretti. O da tüm beklentilerinden vazgeçip , Sarayı bırakıp Cenevreye koştu. Dönüşünün talihsiz meyvesi bendim.”  diye bu konuya değinmektedir.

    19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında , saray çevresi başta olmak üzere , Osmanlı kentlileri , giderek saatte bireyselleşmeyle , cep saatleri taşımaya başladılar. Bu nedenle Osmanlı iyi bir saat pazarı oldu. İngiliz ve İsviçreli saat imalatçıları , Osmanlı için özel saatleri ürettiler ve getirdiler . Bunlar içinde en ilginçlerinden birisi , George- Favre Jakot tarafından ,İsviçrenin Le Locke kasabasında kurulmuş olan ve hala aynı adreste olan Billodes markasıdır ki adres Rue de Billodes No : 34 ‘tür. Saatlerin üzerinde ilk dönemde , bu marka varken sonra Zenith ve daha sonra da , İstanbulda saat ithalati ile uğraşan Rus asıllı Konstantin Serkisoff tarafından satın alınıp Serkisof markası ile bir dönem üretimine devam edilmiş saatlerdir. Bu nedenle  Serkisof saatlerin , Billodes damgalıları çok kıymetlidir.

    Serkisof saatlerinin  , Cumhuriyet döneminde de , Türkiyeye ithalati devam etmiş , hatta adeta , belki de dakikliğin ve zamanın önemini vurgulamak üzere Türkiye Devlet Demiryolları bu saatlerden özel olarak ürettirmiştir. Nitekim “avcı kasa “ denilen iki kapaklı saatlerde , “te cim dal dal” yani TCDD ve damgası ile arka kapaktaki buharlı lokomotif kabartması  , bu saatlerin şimendiferli ( chemin de fer : demiryolu) diye anılmasına yolaçmıştır. Uzun yıllar , TCDD , emekli olan personeline emeklilik hediyesi olarak  vermiş ve bir çok TCDD emeklisi , bu saatleri bir ayrıcalık ya da birbirini tanıma aracı olarak büyük bir onurla yelek ceplerinde taşımışlardır. Şimdi , bunların bir çoğu antikacılarda , TCCD personelinin çocukları ve torunları tarafından satıldığı için bulunabilmektedir. Bir bakıma Serkisof saatleri , Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine geçişte , tıpkı saat kuleleri gibi çağdaş dakikliğin ve zamanı iyi kullanmanın sembolü olarak da düşünülebilir. Bu nedenle , ülkeyi bir baştan bir başa yıllarca  istasyondan istasyona tam zamanında taşımak için canını dişine takmış bu insanların , ceplerinde çok önemli bir ayrıcalık olarak şerefle taşıdıkları bu saatlerin ortalığa dökülmesini ,  bir yönüyle kadir bilmezlik diye değerlendirenler de  vardır.

    Ama zaman böyledir işte : Bazı şeylerin anlamı elimizden hüzünle kayıp giderken , bazılarının da ne kadar zamansız ve gereksiz  olarak yapıldığını hayretle izleriz: Saray saatçılarından birisi olan Isaac Rousseau’nun , ülkesine dönmesine izin vererek , dünyanın aydınlanma hareketine “bir katre”de olsa  katkıda bulunmuş bu ülkenin  şimdiki başkenti Ankaraya kucak dolusu parayla , onlarca meydan saati dikmek ve patlama şeklinde cep telefonu satın alan bu gençliğe 19. Yüzyılın sembolleriyle hitap etmeye çalışmak ne kadar gereksiz ise, onca Serkisofun antikacı köşelerinde alıcı beklemesi de o kadar hüzün vericidir.

    Resim

    Bu yazıyı , çok uzaklardan  yazan bir gurbet şairimizi ,  sevgili Nihat Ziyalan’ı hatırlayarak  bitirelim.

     

    SERKİSOF

    Yataktan sıçratarak,

    uykumu bölen telefonun,

    bir başka türlü çalışından anlamıştım.

    Gidemezdim.

    İki günlük yoldan,

    “Durumum müsait değil”den,

    ötürü değil.

    Babamdan sonra ailenin reisi olmak!

    “Saatini istiyorum” dedim.

    Onun için yelek diktirdiği,

    kurarken,

    derin düşüncelere daldığı.

    Yeleğe takılan zinciri paslanmamış.

    Zembereğe hükmeden kurma’sının,

    rengi aşınmış.

    Ön yüzünde,

    akrep, yelkovan, 1’den 12’ye rakamlar,

    saniyeliği,

    Serkisof yazısı.

    Arkada,

    bir şimendifer kabartması,

    rayıyla.

    Şimdi babam yanımda olsaydı,

    sorardım niçin çalışmadığını?

    Sanki benim elim değil,

    öyle bir el,

    yeleğimden alıp,

    ceketimin mendil cebine koyunca;

    başladı tıkırdamaya,

    tam yüreğimin üstünde.

    Bir yandan

    şimendifer çuf çuf!

    Pencerede eski sahibi,

    kasketiyle gülümserken,

    kurum kaçtı gözüme….

    ( Nihat Ziyalan Sydney 2011).

    Yararlanılan Kaynaklar :

    1.       M.Aycı : Sekisof ahbabım olur. Elips kitap .2005.

    2.       Donald Quataert, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü(Ottoman Manufacturing in the Age of the Industrial Revolution), İletişim Yay., Ist. 1999

    3.       Otto Kurz, Sultan İçin Bir Saat Yakındoğu’da Avrupa Saat ve Saatçileri(European Clocks and Watches in the Near East), Kitap Yay., Ist. 2005.

    4.       Robert Levine,: Zamanın Coğrafyası.Maya Kitap . 2013.

    5.       http://forum.saatforumu.com/viewtopic.php?f=45&t=2491#axzz2sIQWRDXv

    6.       http://tr.wikipedia.org/wiki/J ean-Jacques_Rousseau

  • Resim

    SEÇİMLER ÖNCESİ UYARILAR (3)

    Ataol BEHRAMOĞLU, Cumhuriyet, 15.02.2014

    Bu haftaki yazımın konusu ülkemizdeki Kürt siyaseti olacak.
    Bu kadar duyarlı bir konuda hem olabildiğince dikkatli, hem de en büyük ölçüde açık ve içtenlikli olmak gerektiğini biliyorum…
    Ben de öyle yapacağım…
    Öncelikle, bu konudaki tartışmaların hem yandaş hem karşıt taraflarca genellikle bilimsellikten uzak, duygusal, çoğu kez demagojik bir akıl yürütmeyle yapılageldiğini düşündüğümü belirtmeliyim.
    İlk ve temel demagoji (yanlış, saptırıcı, bilimsel olmayan iddia), Kurtuluş Savaşı’nın Türkler ve Kürtlerce yapılmış olduğudur…
    Bu doğru değil.
    Kurtuluş Savaşı bir etnisiteler savaşı değil, ulusal var oluş savaşıydı.
    Bu ulusal var oluş savaşının teorisi, zorlamaksızın, doğal olarak kendiliğinden, Türkçedir…
    Bu nedenle de savaş sonrasında kurulan ulusun adı Türkiye’dir.
    Kurtuluş Savaşı ideolojisini etnisite kavramıyla açıklamaya çalışmak ne bilimsel, ne doğru, ne de adildir.

    ***

    İkinci olarak, ulus birbirinden ayrı etnisiteler toplamının değil, bir sentezin adıdır.
    Türkiye’nin uluslaşma süreci büyük ölçüde tamamlanmıştır.
    Birkaç tane değil çok sayıda etnik topluluğun iletişimini sağlayan ortak bir dil (Türkçe) ve ortak bir ekonomi vardır.
    Ulusal devletin temelini oluşturan etkenler de esas olarak bunlardır.
    İkinci bir ulusal dil zorlaması (anadilde eğitim) esas olarak ikinci bir ulus zorlamasıdır. Bu konuda açık ve dürüst olmak gerekir.
    Anadili öğrenip geliştirme hakkıyla anadilde eğitim farkının ise, sayısız kez yazılıp anlatılmış olduğu için, yeterince açık olduğunu düşünüyorum.

    ***

    Laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, sadece bu topraklarda yaşayan herkes için değil, bütün dünyada aydınlanma devriminin evrensel kazanımları bakımından yaşamsal önemdedir.
    Bu ulus devleti parçalayıp yok etmek her şeyden önce evrensel aydınlanma değerlerine karşı işlenecek bir suçtur.
    Türkiye kendi içindeki sorunları kendi olanaklarıyla çözümleyebilecek birikimlere sahiptir.
    Bütün toplumsal sorunlarımızın çözümü ancak ulusal bütünlük korunarak doğru ve kalıcı çözüme ulaşabilir.
    Emperyalizmin, gericiliğin desteğiyle ulus devlet oluşturma çabası, en baştan yenilgiye mahkûmdur.
    Bağımsızlık ve aydınlanma düşmanlığıyla, bölücülük ve yıkıcılıkla suçlanıp lanetlenmekten kurtulamayacaktır.
    Bu gerçeğin tersine zorlamalar toplumbilimsel gerçekliğe aykırı olduğu gibi, bu nedenle de daha çok kan dökülmesine ve acıya yol açmaktan başka sonuç vermeyecektir.

    ***

    Ülkemizin, hepimizin ortak yurdunun bugün karşı karşıya olduğu en önemli, en yaşamsal sorun, gaspçı, yağmacı, serüvenci, demokrasi düşmanı siyasal iktidardan kurtulmaktır.
    Bu yöndeki bir savaşım, aynı zamanda emperyalizmin oyunlarına ve dayatmalarına karşı da savaşım demektir.
    Kürt etnisitesinin sorunlarını ulusal bütünlük içinde çözme konusunda açık, birleştirici, yapıcı bir planla, hedeflerini net ve bütün ulusça kabul edilebilir ölçülerde ortaya koyamayan hiçbir siyasal oluşumun, kötülük tohumları ekmek, kötülüğü kışkırtmak dışında hiçbir başarı şansı olamaz.
    Ve bu kötülüğün en başta da Kürt kökenli Türkiye yurttaşlarının zararına olacağını herkes iyi bilip üzerinde düşünmelidir.
    Hepimizin ortak yurdunu, Türkiye’mizi, emperyalizme, faşizme, laik yaşam düşmanlığına karşı elbirliğiyle korumalıyız.
    Hiçbir ulusal devletin içinden geriye doğru bir başka ulusal devlet kurulamaz.
    İnsanlık tarihinde böyle bir şeyin örneği yoktur.
    Kürt arkadaşları, örgütlerini ve sol adına destekçilerini, bağımsız kimliklerini kuşkusuz koruyarak, önümüzdeki seçimlerde emperyalizme, faşizme, aydınlanma düşmanlığına karşı, ulusal, yurtsever cephede güç birliği yapmaya çağırıyorum…

  • Resim

    ACI ÇİKOLATA

    Bitter adıyla anılanından söz etmeyeceğim. Çikolatanın acı öyküsü insanlık trajedisine de eşdeğer bir olgu.

    Latince adı Theobroma cacao olan kakao çikolatanın olmazsa olmazı. Yunanca “theo” ve “broma” köklerinin bileşimiyle oluşan “theobroma” “tanrı yiyeceği” anlamına geliyor. Aztekçe acı içki, yiyecek anlamına gelen “xocoatl” bugüne çikolata olarak yansımış. Çikolata o haliyle ilk kez Orta Amerika’da üretilmiş. Hatta, içine acı eklenerek sıvı olarak tüketilmiş. İlk kez Olmekler tarafından İÖ yıllarda yetiştirilen kakao ağacının meyve çekirdeklerinden yapıldığı sanılıyor. Şeker eklenmesini ise Amerika anakarasının fatihleri olan İspanyollara borçlu olduğumuz söylenebilir. Böylelikle kakao ve onun gözde ürünü çikolata Avrupa’ya taşınmış.  Katı çikolataya geçiş de Avrupa kökenlidir. Sütle karıştırılarak üretilen çikolata tümüyle sonraki yılların ürünüdür.

    Resim

    Her bir kakao ağacı ortalama 20-30 meyve veriyor. Her bir meyve de badem büyüklüğünde 20-50 çekirdek içeriyor. Elde edilen ürün kakao likörü, kakao yağı ve kakao tozuna dönüştürülüyor.

    Günümüzde kakao üretiminde Batı Afrika ülkeleri önde gelen pay sahibi. 

    Tıpkı fındıkta olduğu gibi kakaoda da ürünün fiyatı uzaklarda belirleniyor. Merkezi İngiltere’de olan Uluslararası Kakao Örgütü kakao ekonomi-politiğinin önde gelen belirleyicisi konumunda.  Kakao üretimi küresel ölçekte 110 milyar dolarlık bir parasal büyüklüğe sahip. Paranın olduğu yerde de daha fazla kazanç ve sömürü ortamının oluşması şaşırtıcı değil elbette.

    Beklenebileceği gibi yoksul Afrika, Orta-Güney Amerika ve Uzak Doğu’nun ürettiği kakaonun önde gelen tüketicileri Avrupa, Kuzey Amerika ve bir ölçüde Uzak Doğu oluyor. Batı Afrika ülkesi Fildişi Sahili bir kaç hektarlık aile işletmelerinde hatırı sayılır nicelikte kakao üretimi yapıyor. Batı Afrika dünya pazarına sunulan kakaonun 1/3’ünün üretimini gerçekleştiriyor. Yine Fildişi Sahili’nde bin bir güçlükle kakao tarımı yapan ve bu alanda çalışan sayısız yoksulun çikolatanın tadına bile bakmamış olması olasıdır.

    Tüketime sunulan çikolata ederinin yalnızca % 3’ünün çiftçiye yansıdığını belirtmekte yarar var. % 25’lik dilimin üretime, % 10’luk bölümün pazarlamaya gittiği hesaplanmış. Şu sayıları okumadan önce sıkı durun! Çikolatanın satışından elde edilen paranın % 43’ü perakendeci-süpermarket zinciri kesesine aktığı bilgisi şaşırtıcı olduğu kadar dehşet vericidir. Belki de bu nedenle kakao üreticisi yoksulluğun pençesinden kurtulamamaktadır. Yine bu nedenle çikolatanın tadından habersizdir.

    Bir başka önemli sorun da kakao çiftçiliğindeki çocuk işçi çokluğudur. Bunca sorunun katmerleşmesinden başka bir şey değildir çocuk işçiye dayalı kakao üretimi. Çikolatanın temel maddesi olan kakao üreticisi çiftçilerin ortalama yaşam süresi 51 (elli bir) olduğunu da unutmadan ekleyelim.

    Şimdilerde kooperatifleşerek güç kazanma çabası içinde olsalar ve bir takım kazanımlar elde etmiş olsalar da kakao çiftçileri acınacak durumdadır. İklim koşullarının uygunluğu yetmemekte yaşlı kakao ağaçlarının yenileriyle değiştirilmesi ve verim artırıcı yatırımlar yapılması gerekmektedir. Bu kazanç düzeyiyle bu pek olası görünmemektedir. Buna bağlı olarak yakın gelecekte dünyayı bir kakao kıtlığına bağlı krizin beklediğini savlayanlar da vardır.

    Günahın bol olduğu yerde günah çıkartanların da türemesine şaşırmamak gerekir. Çikolata devlerinden Nestle yaşamları boyunca ağızlarına çikolata koymamış kakao üreticilerinin durumuna çok üzülmüş! Sadaka vererek onların durumuna katkıda bulunma kararı almış. Özellikle Fildişi Sahili kırsalında okullara yönelik iyileştirme çabaları boy gösterir olmuş! Tipik bir sömürgeci yaklaşımı! Bir yandan vicdanlar yıkanırken diğer yandan pek az giderle gösteri ve reklam yapma hevesi!

    Görüldüğü gibi çikolata bizlerin duyumsadığı kadar tatlı değil. Çikolata yerken bunlar da düşünülmeli!

    Resim

    http://edition.cnn.com/2014/02/13/world/africa/cocoa-nomics-explained-infographic/index.html

    http://edition.cnn.com/2014/02/13/world/africa/cocoa-nomics-from-bean-to-bar/index.html?hpt=hp_c1

    http://edition.cnn.com/2014/02/13/world/africa/cocoa-nomics-does-chocolate-grow-on-trees/index.html

  • Resim

    ANKARA’DA…

    “Ankara’da yargıçlar var!” denirdi… Bir Adliye’de hatalı karar verilmişse düzeltirlerdi…

    “Ankara’daki yargıçlar sırra kadem bastılar!”

    Şimdilerde de Ankara’da yine de birileri var!

    “Ankara’da hırsızlar var!” Hem de paralarının hesabını bilmeyecek kadar!

    “Ankara’da politikacı müsveddeleri var!” Bazıları çoğulculukla çoğunlukçuluğu karıştırırken; bazıları da siyaseti Salı meddahlığına indirgeyecek denli şaşkın ve sapkın!

    “Ankara’da yalancılar var!” Kumpas diye yola çıkıp kendilerini koruma, kollamayı önceleyen!

    “Ankara’da zalimler var!” Çoluk, çocuk, gazeteci vekil dinlemeden suya, gaza, mermiye boğan!

    “Ankara’da yürekliler var!” İyi ki varlar! Ülkenin namusunu kurtarma derdindeler.

    “Ankara’da yüreksizler de var!” TBMM’ye yürüyenler zulüm görürken, kafayı uzatıp dışarıya bakma zahmetine bile katlanmayan!

    “Bu da gelir geçer, unutulur diyenler yanılır! Çünkü tarih baba not ediyor!”

    Günü gelince hesabını sormak üzere…

    Ceyhun BALCI, 13.02.2014, 16:20

  • Resim

    BOSNA HERSEK

    Bosna Hersek’te uzunca bir sessizlikten sonra şiddet işbaşı yaptı. Yugoslavya’dan 8 post çıkarttılar. Lokmalara böldüler! Yutması, sindirmesi kolay olsun diye! Yugoslavya bölmeye doyulamayan ülke oldu! Bölünmeden önceki Yugoslavya üreten, satan ve ekonomik getiri sağlayan bir ülkeydi. Daha da ötesi bölgesel bir güçtü! Bir Yugoslav için olumluluk yansıtan bu durum yayılmacıların hoşuna gidemezdi. ”Köpeksiz köyde değneksiz gezmeyi” sevenler için Yugoslavya bölünmeliydi. Başarıldı! Ancak, işin orada kalmayacağı o günden belliydi!

    Bugün Bosna-Hersek’te kendisini gösteren huzursuzluk ve şiddetin yarım kalan hesabın devamı olduğunu söylemek yanlış olmaz! Üretimi ve ekonomisi çökertilmiş, pazara dönüştürülmüş ve üstelik bölünmüş bir ülkenin başına gelendir yaşananlar.

    İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmi dize getiren, işgalciyi kovan ve böylece milletleşenler yapay gerekçelerle ayrıştırıldı. Ülkeyle yetinilmedi, kentler bile bölündü! Bugün Mostar’da köprünün bir yanından diğerine geçmek sıradan bir eylem olmaktan çıkmış durumdadır. Karışıklık yaşanan Bosna-Hersek’te iki ayrı Sırp Cumhuriyeti Bosna ve Hersek kantonlarına eşlik etmekte; federal yönetim Hırvat, Sırp ve Boşnak unsurların dönüşümlü başkanlığıyla yürütülmektedir.

    Bölünen ve dağıtılan Yugoslavya’nın küllerinden doğan devletçikler üretimi unutup, albenili tüketim sarmalına yakalanınca olması gerekenlerdir bugün yaşananlar. İş, aş ve dolayısı ile huzur yoktur bu genç ve deneyimsiz ülkede! Daha da kötüsü bölünme döneminde yaşanmış acılar da, dökülmüş kanlar da boşa gitmiştir.

    Yolsuzluk ve hırsızlık Bosna-Hersek’te alıp başını gitmiştir. Özellikle, Saraybosna’yı gördüğümde dikkatimi çeken ve Boşnak toplumuna egemen olan dinselleşme bugün yolsuzluğun ve hırsızlığın kalkanı durumundadır. Biz de Türkiye’de bu filmi izleyip durmuyor muyuz?

    Ama, ne Hırvat ne de Sırp bu konuda Boşnak’tan geri kalmamaktadır. Üretimin olmadığı ülkede biricik kazanç aracı rant olmaktadır. Ülkenin tüm varlıkları ve değerleri satılığa çıkartılmakta ve suyun başını tutanlar kesesini doldurmaktadır. İşsiz ve aşsız insan kalabalıkları da öfkelerini şiddetle göstermektedirler.

    Ulus-devletten, üretmekten ve birlikten vazgeçmenin bedeli ödemekle bitmemektedir.

    Su, yeşil ve başka doğal kaynaklar zengini bir ülke varlık içinde yokluk çekmektedir.

    Dağıtılmış Yugoslavya topraklarında oyunun yeni perdesi gösterime girmiş bulunmaktadır. Bu film uzunca süre gösterimde kalacaktır.

    Bu durum özellikle bölünme, parçalanma heveslilerinin ilgi ve bilgisine sunulur!

    Ceyhun BALCI, 13.02.2014

  • Resim

    Küreselleşmenin Gözdesi: Piyasalaşmış Eğitim Hizmeti

    Prof Dr Erdener ÖZER

    Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

    Eski İzmir Tabip Odası Başkanı

    Cumhuriyet, Görüş, 12.02.2014

    Bir toplumda ekonomi ile politika arasındaki ilişkinin, bireylere yönelik temel hizmet süreçlerini etkilediği, bilinen bir gerçek. Son 30-40 yıldır neoliberal politikalar ile evrilen küreselleşme fenomeni, bugün sağlıktan sonra eğitime de gözünü dikmiş durumda. Dünya Bankası’nın raporlarına baktığımızda bu odaklanma açık ve seçik görülüyor. Özel ders (“tutoring”) endüstrisi Japonya, Çin ve Rusya başta olmak üzere, pek çok ülkede büyümekte. Üstelik ülkeler arasında coğrafya, nüfus, politika ve varsıllık ayrımı yapmadan gelişiyor.

     

    Ülkemizdeki duruma vurgu yapmadan önce, küresel güçlerin başarılı olmak için önüne çıkacak güçlü milli devleti yıkmak zorunda olduğunu hatırlatalım. Bu amaç için milli eğitimin genetiğini değiştirmeyi de düşünüyor olsa gerek. Zaten ülkemizde milli antların yasaklanması, milli tarihin kurcalanması, milli günlerin ve kahramanların sıradanlaştırılması, bu amaca hizmet etmiyor mu? Üstelik son yıllarda devlete egemen olanlar eğitim hizmetini bilerek niteliksizleştiriyor. Böylelikle aileler özel eğitim sunucularına doğru iteleniyor. Zaten devlet, aynı sağlık hizmetinde olduğu gibi, eğitimden de elini eteğine çekmek niyetinde.

     

    AKP iktidarı son 10 yılda özel eğitimin dinamosu olan dershane sayısını iki katına çıkarmış durumda. Bugün yaklaşık 1.5 milyon ilk ve ortaöğretim öğrencisi, 4 binden fazla dershaneye gidiyor. Özel ders yaşı 10’un altında. Son 10 yılda 10 milyondan fazla öğrenci bu sistemin çarkından geçmiş. Çalışan öğretmen sayısı bugün 50 bini bulmuş, personel sayısı ise 20 bin kadar. Velilerin özel eğitim için yaptığı cepten harcama OECD ülkeleri ortalamasının 2 katına ulaşmış.

     

    Elbette ki Türkiye’de genişleyen özel eğitim pazarı, küresel güçlerin dikkatini çekmiş durumda. Dünya Bankası 2030 yılı için çıkardığı perspektif raporlarında, Türkiye en kârlı eğitim pazarlarından biri olarak görülüyor. AKP iktidarı tarafından yürütülen sağlıkta dönüşüm programının arka planında Dünya Bankası ve küreselleşme olduğunu biliyoruz. Acaba benzer bir dönüşüm programının, eğitim için de devreye sokulduğunu söylemek doğru olmaz mı?

     

    Sağlık hizmetinin piyasalaştığı ülkemizde, talebin nasıl kışkırtıldığını biliyoruz. Vatandaşın hastaneye ve ilaca erişiminin kolay hale gelmesi ile poliklinikte hasta sayısı, ameliyat, ilaç ve tetkik sayıları patlamadı mı? Gençlerimizin karşısına her aşamada sınavlar konulması, benzer olarak eğitime olan talebi kamçılamıyor mu? SBS, OKS, YGS, ÖSS, KPDS, ALES, TUS, DUS, ÜDS ve nice sınavlar, milyonlarca öğrenci, milyarlarca lira…

     

    Kapitalizm taşeron işçiyi sever. Kadro için sızlanan özellikle orta sınıf işsizden hiç hoşlanmaz. İş kapılarında ve kariyer aşamalarında önlerine kriterler koyar. Kimileri buna “diploma hastalığı” der. Sertifikasyon diploması, yabancı dil belgesi, bize özgü örneklerdir. Kapitalizm bir yandan da, teknolojinin yardımıyla eğitim hizmetine erişmeyi kolaylaştırır. Uzaktan eğitim ve açık öğretim programları hem piyasayı genişletir, hem de ucuzdur. Öyle değil mi? Binaya da gerek yok, öğretmene de. Uluslararası öğrenci pastasını da unutmamak gerek. Bu zamanda Suriyeli gençlere ayrıcalıklı davranılmasının temel nedeni de budur işte.

     

    Biz bu filmi sağlıkta da görmüştük. Ne olacağı belli. Nasıl muayenehaneler kapatılıyor, kamu-özel ortaklığı olan sağlık kampuslarının temeli atılıyor ise şimdi de dershaneler dönüştürülüyor. Demek ki yakında eğitim kampusları da gündeme gelir. Birçok nesil yetiştirmiş lise binaları da yıkılır artık. Yerlerine ne yapılır? Malum rant kapısı… Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim. Hasta müşteri oldu, şimdi de öğrenciler. Üstelik bir sonraki EXPO’ya aday olursak, sağlık teması yerine eğitimi koyarız artık. Sloganımız da hazır olur: “Daha iyi (!) bir dünya için yeni yollar: Herkes (!) için eğitim.”

     

    Son söz: Milli Eğitim, bir devletin vatandaşlarına eşit ve nitelikli sunması gereken bir hizmet, sağlık gibi bir yurttaşlık hakkıdır.