cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • İZMİR SEÇİMİ

    SEÇİMİN ARDINDAN (İZMİR)

    Resim

    İzmir, CHP’nin kalesi sayılır. Kale bu kez de düşmedi! Ancak, burçlarda hasar var.  “Oylar bölünmesin” metaforu parti değiştirerek aday olanlara tepkiyle birleşince metropoldeki zayıf halkalar kopmadı.

     

    Aliağa burcu düştü. Dayatmacı, ben yaptım olducu ve şantajla aday belirleme anlayışı Aliağa’da duvara tosladı denilebilir. Bunlara eklenen güçbirliği eksikliği Aliağa’daki yitimin özeti oldu. Oysa, Hakkı ÜLKÜ+CHP seçilmeye yeter oyu fazlasıyla alıyordu.

     

    Kemalpaşa için söylenecek bir şey yok!

     

    Kınık’taki aday krizinin de kayıp hanesine yazdırdığı anlaşılıyor.

     

    Güçbirliği ve doğru aday Menderes’te de kaybı önleyebilirdi.

     

    Ödemiş, İzmir seçiminin şaşırtıcısı oldu. Az farkla da olsa yitirildi. Aritmetik toplamlar doğrulamasa da güçbirliği kazanıma fırsat verebilirdi. İzmir’den göründüğü kadarı ile kaybeden başkan başarısız değildi.

     

    Bir başka güçbirliği faciası Torbalı’da yaşandı. DSP adayı tarafından toplanan % 7.5’lik oranı Torbalı burcunun da düşmesi anlamına geldi.

     

    30-0 iddası ile girilen seçimden bu kez 7 fireyle çıkıldı. (Geçen seçimdeki fire sayısı 2’ydi. Bunlardan birisi son seçime Tire’den CHP adayı olarak girdi ve seçildi.)

     

    Güçbirliğine aritmetik açıdan bakmanın bedeli ağır oldu. Partisel gücü göz ardı edilebilir olan DSP adayları oylarla seçilemeseler de seçilmeyi engelleme işlevi görmüş oldular. Ayrı seçime girip oy bölücüsü olmak kadar birleştirememe yeteneksizliği de eleştirilmeli!

     

    Güçbirliği olgusunun yabana atılmaması gereği oy oranlarından bağımsız şekilde göz önünde bulundurulmalıydı.

     

    İzmir kırsalının oyları büyükşehir seçimine etkide bulunmadıysa da yöresel etki eksik olmadı.

     

    Son söz, seçime gün sayılırken yaşananlar üzerine olsun!

     

    İzmir listelerini tasarlayanların önde gelenlerinden olan milletvekilinin Konak Belediye Başkanı ve DSP adayı Hakan Tartan ile girdiği polemik üzücü ve bir o kadar da düşündürücüydü. Gerginliğin izlerini taşıyan odun atışması İzmir inceliğine hiç ama hiç yakışmadı! Hemen tüm insanlar için kaçınılmaz olan altın kural siyasetçi için de geçerli! Dil, kadar akıl da kullanılmalı! Duygu ve düşüncenin dışavurum aracı olan dilin duyguların esiri olup sürçmesine bu bakımdan şaşırılmamalı!

     

    Eline, diline ve beline egemen olma ilkesi bir kez daha yaşanarak anımsandı! Öğrenildi mi? Bilemiyoruz!

     

    Güçbirliği bundan böyle de gereksinimi duyulacak bir yöntemdi! Aritmetik getirinin yanı sıra geometrik katkı sağlayacak bir olanak(tı). Bir başka getirisi doğru ve uygun aday belirlemeye katkısı olabilirdi.

     

    Metropolde belirginleşen yanlış aday belirleme süreci domino taşı etkisiyle kırsalı etkiledi. Güçbirliği durumunda fire sayısı 2’yi geçmezdi. Geometrik etkiyle 30-0 bile olabilirdi.

     

    Ceyhun BALCI, 31.03.2014

  • SEÇİMİN ARDINDAN

    SEÇİMİN ARDINDAN

    Resim

    Elektrik kesintisi…

    Her seçimde özellikle büyük kentlerde hem de oylar sayılırken elektriklerin kesilmesi gelenekselleşti. Üzerinde duyarlılıkla durulmaya ve peşi bırakılmamaya değer anlamlı bir durum. Üstelik, karşımızda iktidardan ne pahasına olursa olsun gitmemeye kararlı bir oluşum olduğu da kesin! Ancak, “elektrikler kesildi kazanamadım” savunmasını bir yana bırakıp başka konulara yönelelim!

    Nasıl bir seçim?

    Seçimlere ucu, bucağı belirsiz yolsuzluk soruşturmalarının gölgesinde gidildi. Belki de bu nedenle, muhalefet seçim stratejisini bu tema üzerine kurdu. Hemen her meydanda, “hırsız vaaar!…” ve “başçalan” nidaları işitildi. Seçimler yerele ilişkin olsa da genelden sıra gelmedi ne adaylara ne de kentlerin sorunlarına.

    Korkulan senaryo yolsuzluk ve hırsızlığın seçimle AK’lanmasıydı! Gerçekleşti! Muhalefetin bu tutumuna takılmak yerine bir başka noktaya değinmekte yarar var!

    Seçimlere iddialı olarak katılan tüm partiler benzeşme içindeydi. Örneğin, Kılıçdaroğlu bir yerde “Türbanın serbest bırakılmasını ben sağladım!” derken bir başka yerde “AKP gitse de açılım kesintiye uğramaz!” diyebildi. Bu iki uç yaklaşım bile Türkiye’nin başındaki iki büyük dert karşısındaki ataleti özetlemeye yetmektedir. Daha da kötüsü ben onun yaptıklarını, ondan daha ileriye götürürüm anlayışıdır bu sözlerle somutlaşan.

    Böyle bir durumda deneyimlisi varken kim deneyimsizine ilgi gösterir? Dinci gericilik ve bölücülük ilerleyecekse bugünkü iktidar bu iş için biçilmiş kaftandır. Sahipleri olan alanda siyaset yapmak hiç akılcı ve hedefe ulaştırıcı bir tutum olmasa gerek. Böyle bir yaklaşımın çekirdek kitleyi CHP’den uzaklaştırma potansiyeli olduğunu da unutmamak gerek!

     

     

    Güçbirliği?

    Seçim öncesinde pek çok kez dile getirilmişti güçbirliği gereksinimi! Ne yazık ki duymadım, görmedim, bilmiyorum yaklaşımı yeğlendi. Çok daha geniş kapsamlısı bir yana benzeşenlerin iş ve güçbirliği bile sağlanamadı. Bu olguya aritmetik yaklaşımın hataya yol açması kaçınılmazdır. Bindelik oy oranına sahip partiler bile seçime girip eldekinin yitirilmesine yol açabilirler. Ardahan, Karadeniz Ereğili ve Torbalı seçimleri güçbirliği yapılmaması sonucu yitirilmiştir. Örnekler hiç de az sayıda değildir. Güçbirliğinin aritmetik etkisinin yanı sıra geometrik katkısı olduğu da göz ardı edilmemeli!

    Yarılma!

    Bu seçimin bir önemli sonucu da yarılmayı belgelemiş olmasıdır. Din ve etnisite eksenli yarılmaya giderek derinleşen başka çatlaklar eşlik etmeye başlamıştır. Seçim sonrasında oluşan haritaya bakıldığında bu durum belirgin şekilde görülebilir. Çok temel ve tartışılmaz bir değer yargısı olan hırsızlığa ve yolsuzluğa karşıtlık paydası bu seçimde ağır yara almıştır. Hatta, seçimin asıl yenileni muhalefetin yanı sıra bu erdemdir demek abartı olmaz.

    Yenilgi!

    Komşuya saldırganlığın, dinsel ve etnik ayrıştırmanın ve az önce değinildiği gibi yolsuzluğun bunlara karşıt olanları yenilgiye uğratmış olduğundan söz edilebilir. İç karartıcı da olsa gerçek budur!

    Dik duruş, direnç ve kararlılık…

    Ara başlıktaki üçlü bugünün gereksinimlerini vurgulamaktadır! Umutsuzluk, bezginlik ve geri çekilme kolaycılıktan öte bir anlam taşımaz. Dahası insana yakışmayan tutumdur! İnsanlık tarihinin bu ve benzeri sayısız örnekle dolu olduğunu akıldan çıkartmayalım! Doğru söylediği için bırakın dokuz köyden kovulmayı, kent meydanlarında diri diri yakılan Giordano Bruno unutulmasın! Buna karşın, insanlık yolunu bulabildiğine göre enseyi karartmaya gerek olmadığını söyleyebiliriz.

    Yine unutmayalım! Paylaşılmış bir vatanı kurtaran Mustafa Kemal eşsiz eylemini boynunda idam fermanıyla yaşama geçirdi…

    Ceyhun BALCI, 31.03.2014

     

  • Resim

    BU TOPRAKLARDA

    MUSTAFA KEMAL’LER YENİLMEZ!

     

    Yaşanmış bir olaydır yazıya konu olan! Hem de çok yakın geçmişte! Samsun’da muayenehanesine yazıya konu olan sözleri içeren bir pankart asan hekim baskıyla karşılaşmış ve pankart yerinden indirilmek istenmiştir.

     

    Yel değirmenlerini pek çok kez yenilgiye uğratmasıyla tanınan çılgın doktor boyun eğmeyince Atatürk resimli pankart yerinde kalmıştır.

     

    Pankartın indirilmek istenmesine ise “provokasyona yol açabileceği” gibi akla zarar bir gerekçe ileri sürülebilmiştir!

     

    İlginç olan, bu olayın ulusal çıkar duyarlılığı sıfır olan bir iktidar döneminde, aynı iktidarın koltuk sevdası ile İstiklal Marşı ve Türk bayrağına sığındığı günlerde yaşanmasıdır!

     

    Mustafa Kemal’in kışkırtma unsuru olmasına gelince, yanıtı yine pankartta dile gelen sözde aramak gerekir!

     

    Hem bu söz, hem de o sözlerin gereğini yerine getiren yürekli duruş Atatürk’ün Milli Mücadele’yi başlatmak için ayak bastığı kente çok ama çok yakışmıştır!

     

    Selam olsun Mustafa Kemal’lere!…

     

    “Bu topraklarda Mustafa Kemal’ler yenilmez, yenilmeyecek!”

     

    Ceyhun BALCI

  • DEMOKRASİ FETİŞİZMİNİN SONU

    images

    Sözlükte fetişizmin karşılığı “tapınmacılık” olarak verilmiş. Türkiye, 60 yıldır sürdürdüğü tapınmacılık serüveninde farklı bir noktaya geldi. MİT, Dışişleri, TSK ve elbette yürütmeyi de içeren güvenlik ve gizlilik sorunu tüyler ürpertecek boyutta. En az bunun kadar önemlisi “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” ilkesine rahmet okutacak fütursuzluk! Komşu devletle savaşa tutuşmak için gerekçe üretme pespayeliği! Hem de kendi koltuğunu kurtarmak için! Türkiye, bugüne dek sayısız siyasetçi tanıdı! En kötüsü bunu ne düşündü, ne de konuştu!

    Son tapeyle bilgimize sunulanların dehşeti bir yana güvenlik kavramının sözde kalmış olduğu şaşmaz bir gerçek. Bu ülkede yaşamak başlı başına bir korku ve ürkü gerekçesidir artık!

    Sahte belgelerle “Cami bombalayacaklardı!” denilerek zindanlara sürülenlere karşılık “Sekiz kişi yollar, dört tane füze attırırız!” diyenler aramızdadır!

    Demokrasi adı verilen somut sınırları çizilmeyip, soyut kavrama dönüştürülerek fetişleştirilen olgunun önünde sonunda başımızı derde sokacağı belliydi. Bugün artık yaşamın gerçeğine dönüşmüş bu gelişmeyi 12 yıl önce de görmek olasıydı. Halkın seçimi, toplumun tercihi sıvamalarıyla yaldızlanmış demokrasi fetişizmi aklımızı başımızdan almaya yetti.

    Öyle ki, koskoca ordu çok değerli evlatlarını kurban verdi bu tapınmacılığa!

    Koskoca Cumhuriyet’i kuran parti bu tapınmacılık uğruna vekillerini verdi kurban! Onları kurtarır kurtarmaz da tapınmacılığı son hızla sürdürmekte sakınca görmedi.

    Demokrasi fetişizminin yarattığı felaketin gölgesinde seçimlere gidiliyor. Adı yerel olsa da seçim genelin de geneli, önemlinin de önemlisi olarak dayatılıyor seçmene!

    Üç aydır tape güdülemesinde geçen günler her birimizi gözü doymaz tapeciye çevirdi. Hiçbir şey yaşanmamış, yayımlananlarda yeterince rezalet yokmuş gibi daha fazla tape, daha fazla rezalet yolu gözler olduk! Erişkin bir yurttaş bir günde onlarca tape bekleyebilir, izleyebilir hale geldi.

    Bunca rezaletin 30 Mart’ta aklanması olasılığı bir türlü gündemden düşürülebilmiş değil!

    31 Mart’ta “demokratik özerklik” kılıflı bölünme tehdidinin önüne de geçilebilmiş değil!

    Her kesimden oy isteyenler siyasiler arasında farklı davrananları fark edebilmek için çaba göstermek gerekiyor. Parlamentodaki muhalefet anasıyla, yavrusuyla ve gizli ortağıyla, ben senden daha iyisini yaparım yarışına girmiş durumda iktidarla!

    Toprak Devrimi’ni yaşama geçirmekten, Cumhuriyet Devrimi’ni tazelemekten söz eden ya yok ya da sesleri duyulur gibi değil!

    Türkiye bir değişime gebe!

    Ancak, bu değişimin bir iktidar mı yoksa sürücü değişikliği mi olacağı belirsiz. Sürücü değişimiyle yetinilirse bunca rezaletin boşuna yaşanmış olması felaketi kapımızda olacak!

    Böyle bir durumda kabul etmek gerekir ki; yazının başlığı bir gerçeklikten çok bir dileğin seslendirilmesi anlamına geliyor…

    indir

    Ceyhun BALCI, 28.03.2014

    Not : Seçim yasakları bu kadarına izin verdi. Daha fazlası seçimden sonra!

  • Resim

    Eskil dönemin en sarp tiyatrosu : Pergamon

    TÜSAK

    SANATA KURULAN TUZAK

     

    Bugün Dünya Tiyatrolar Günü! Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün öncülüğüyle 1961’den bu yana UNESCO desteğiyle dünyanın pek çok ülkesinde kutlanıyor. Bu 27 Mart’ta tiyatroların yanı sıra sanatın bütünü bir tuzakla karşı karşıya! TÜSAK bu tuzağın adı!

    Sıfırlamacı anlayıştan sanat da pay düşüyor. TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) aracılığıyla sözüm ona yeniden yapılandırılıyor sanat! Oluşturulan kurulun yöneteceği kurum doğallıkla devşirme kişi ve kurumları egemen kılacak ortama!  Parasal destek verilen kurumlardan gelecek temsilciler sahibinin sesi olmaya adaydır. Parayı verenin düdüğünü çalacaklarından kuşku duyulmasın!

    Böylelikle evcilleştirme, uysallaştırma tasarımı sanat ortamıyla buluşturulmuş olacaktır.

    Oysa, sanat karşı çıkışın, başkaldırının ve her ne pahasına olursa olsun onurlu duruşun adıdır! Özgürlüğün ve özgünlüğün olmadığı yerde sanattan söz edilemez!

    TÜSAK’la ilgili öngörülerim niyet okuma olarak anlaşılabilir! Bu kaygıyı gidermek için tuzakçıların sicillerine bakmakta yarar var!

    “Böyle sanatın içine tükürürüm!” sözünü anımsadığımızda…

    Ya da Kars’ta yerinde yeller esen İnsanlık Anıtı’nı gözlerimizin önüne getirdiğimizde…

    Tesettüre sokulan nü tabloları düşündüğümüzde…

    TÜSAK’ın bir ulusun can damarı da olan sanata kurulan bir tuzak olduğunu algılamak hiç de zor olmayacaktır!

    Ceyhun BALCI, 27.03.2014

  • BEKLEDİM DE GELMEDİN!

    Resim

    Yazıya başlamadan önce sosyal medyada kısaca turladım! Bugün beklenen kasetten iz var mı diye baktım! Yoktu! Umarım yazı bittiğinde de ortaya çıkmaz! Yoksa yazı çöpe gider!

     

    Kamuoyu ilgiyle beklediğine göre hükümetin bir kasetlik canı kalmış olmalı!

     

    Bu arada bir de seçimler var değil mi? Önümüzdeki 5 yıl için yerel yönetimleri seçeceğiz! Meydanlarda parti başkanları boy gösteriyor. Yoksa, genel seçimelere mi gidiyoruz? Yeri göğü inleten başkanların yanı başında boynu bükük duran belediye adayları ikilemimizi gideriyor.

     

    Yönünü ortaçağa çevirmiş bir 21. yüzyıl ülkesinde kurtuluşumuzu kasetle kutlayacağız! Doğrusu ben de dört gözle bekliyorum kasedi. İşimiz seçime kaldıysa vay halimize! Seçim deprem etkisiyle ne var ne yoksa yerle bir edebileceği gibi; diz boyu kepazeliği aklayabilir de! İki tarafı keskin bıçak anlayacağınız!

     

    Seçim yapmak da, sonucunu kestirmek de son derece zor!

     

    Kaset öyle mi? Gösterime girdiği anda ne var ne yoksa önüne katıp süpürür! Siyasiler de bu nedenle işin ucundan tutuyor olsa gerek!

     

    31 Mart’ta “demokratik özerklik” kapıya dayanacak! Okullar, ders kitapları ve hatta kolluk güçleri oluşturuluyor.  Yine, önümüzdeki haftalarda yıkıcı bir deprem daha bu kez ekonomide yaşanacak! Kıbrıs almış başını gidiyor. Nisan’da 2015’e bir kalacak!

     

    Bunca çetrefil sorun yerli yerinde dururken bunlara değinmek yerine kaset beklemek neyin nesidir?

     

    Ne belediyecilik ne de ülkeyi bekleyen tehlikeler konusunda dudak kımıldatılmayan ortamda bize “Bekledim de gelmedin!” nakaratını yinelemek düşüyor.

     

    https://www.youtube.com/watch?v=oIDmoz3sfQU

     

    Ceyhun BALCI, 25.03.2014

     

    Not : Yazı bitiminde sosyal medyaya bir kez daha göz gezdirdim ne olur ne olmaz diye! Gelmemişti! Bu zamandan sonra gelirse sorumluluk kabul etmiyorum!

  • JUANTORENA

    JUANTORENA

                                                                 Resim

    Avrupa Kulüpler Voleybol Şampiyonası’nda kulağıma çalındı Juantorena adı. Halkbank oyuncusu ve tam adı Osmany Juantorena! Ad benzerliği de olabilirdi. Ama, böyle bir adın izini sürmeden de olmazdı.

    Alberto Juantorena 1976 Montreal Olimpiyatları’nda atletizmde hem 400 hem de 800 metreleri kazanan Kübalıydı. Birisi spirnt diğeri de orta mesafe sayılan bu asimetrik ikiliyi bir olimpiyatta kazanan atlet yoktu. Juantorena’yı 40 yıl sonra da bugün gibi anımsıyorum. Fuleli biçemi belleklerden silinecek gibi değildi.

    Basketbol oynarken atletizme ikna edilip rekortmen olimpiyat ve dünya şampiyonu olmuştu.

    Halkbank’ın atletik voleybolcusu Osmany Juantorena efsane atlet Alberto’nun torunuymuş.

    Resim

    Zihinlerimize kazınmış olan Alberto Juantorena’nın torunu Osmany’nin yolu Türkiye’yle kesişmiş.  Torun da tıpkı dede gibi becerikli ve başarılı bir sporcu.

    Torun Juantorena’ya teşekkürler. Efsane dedesini anımsattığı için!

    Ceyhun BALCI, 23.03.2014

  • SÜLEYMAN ŞAH,ULUKIŞLA,SURİYE

    Resim

    Bir kaç haftadır işittiklerimiz öğretici oldu. İmparatorluğa adını veren Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın  Suriye’de Cabir Kalesi’nde uyuduğunu fark ettik. Gömütünün uluslararası antlaşmalar gereğince Türk askeri tarafından korunduğunu kaçımız biliyorduk?

    Türkiye, bağlaşığı olması gereken Esad’a cephe alıp da aklını yitirince; Süleymen Şah’ın huzuru bozuldu. Bir komşuya hiç yapılmayacağı yapıp, kalkışmacıları silahlandırmak Türk usulü değildi. Durum böyleyken Süleyman Şah için kaygılanmak anlamsızdı. Suriye’yi yangın yerine çevirenlerin ecdad aşkı alevlendi.

    Resim

    On yılı aşkın zamandır sürdürülen kişiliksiz ve pespaye dış politikayı bilenlerin kaygılanması doğaldı. “Süleyman Şah bahane, Suriye seferi şahane” olmasın diye geçirdik içimizden. Suriye’de kan akıtanlara destek olanların Süleymn Şah duyarlılığının altında başka hedefeler olmasın diye düşünmemek mümkün değildi. Türkiye’nin iyiliği Suriye’de Esad’ın başarısına, Türkiye’deki iktidarın koltuğu ise Esad’ın düşüşüne bağlı olunca yaşananlara şaşırılmazdı.

    Gelelim Ulukışla’ya!

    Resim

    Kalbura dönen sınırlarımız Reyhanlı’da 50’yi aşkın kayıpla sonuçlanmıştı. Başka facialar kapıdaydı bu koşullar altında!

    Ülkenin bölünmesini barış kılıfıyla pazarlayanlara sormak gerek! Ulukışla Anadolu’nun orta yeri sayılır. Anadolu’nun göbeğini de terörle buluşturmak küçümsenecek beceri sayılmaz!

    Korkulan Süleymen Şah-Ulukışla birlikteliğiyle ortaya çıkabilecek Suriye seferidir.

    Koltuğu sallanan bir hükümet için bulunmaz bir fırsat! Bir yandan emperyalin isteği yerine getirilirken diğer yandan seçim öncesi karışıklığına fırsat verecek bir gelişme!

    Bir taşla iki kuş!

    Olasılıkların akla getirilmesi komploculuksa öyle olsun!

    Ceyhun BALCI, 21.03.2014

  • KUTUPLAŞMA ÜZERİNE

    ÖZDEMİR İNCE/ Kutuplaşma saplantısı, hezeyanı ve yanılsaması

    17 Mart 2014, Aydınlık

    Resim

    Televizyonlardaki entelekdübek kavga programlarının biçim ve içerik düzeyi, katılanların ilkellik şahikaları midemi bulandırıyor. Neredeyse katılanların tamamı boş kavramlarla, klişelerle konuşuyor.

    Son zamanlardaki en gözde, en moda, en yanıltıcı klişe: “Kutuplaşma”. Güya siyasetçiler ve aydınlar Türkiye’yi kutuplaştırıyormuş. Ülkede barışı sağlamak için yapılması gereken ilk iş bu kutuplaşmaya son vermekmiş…

    Hele bu klişeyi AKP yağlama-yıkama servisinin elemanlarının ağzından duyunca kusasım geliyor. Hele Hüseyin Yayman gibi, Abdülkadir Selvi gibi medrese talebelerinin ağzından duyunca…

    12 Mart gecesi Haber Türk ve CNN Türk’ü izlerken iki kez (mecazi olarak) kustum: Birincisi Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, ikincisi Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölgesi’nde…

    Fatih Altaylı’nın karşısında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu. Aziz Kocaoğlu’nun entelektüel düzeyi karşısındaki insanı eziyor. Fatih Altaylı işi tatlıya bağlamak, güya tarafsızlığını göstermek için hemen klişeye sarılıyor: Kutuplaşma! Aziz Kocaoğlu, yorum getiriyor ama Miyase İlknur’un CNN-Türk’te, Tarafsız Bölge’de verdiği net cevap değil.

    Tarafsız Bölge’de, AKP kalemşorlarının en Abdurrahman Çelebisi Abdülkadir Selvi, hükümetin çıkardığı bunca hırgürden ve mugalatadan sonra Kutuplaşma Barış Çubuğu’nu yakıyor. Miyase İlknur, benim aylardır beklediğim cevabı haykırıyor: “Kutuplaştırmanın mimarı Başbakan Erdoğan’dır!”

    ***

    Şimdi gelelim şu Kutuplaşma işinin kısa tarihçesine:

    Taha Akyol, Fatih Altaylı ve Abdülkadir Selvi gibi medya vasatlarına… Taha Akyol güya amatör tarihçi…

    Evet, bu ülkede bir kutuplaşma var ama bu yeni değil, AKP ile başlamadı, AKP bu tarihsel kutuplaşmayı din sosuna banarak iktidara geldi. Aslına bakarsanız, kutuplaşmanın oluşturucusu da bizzat kullanılan din ve din adamı siyasetçi, siyasetçi din adamı!…

    Zihinleri açmak için kutuplaşmanın adını-sanını vererek, tanımlamasını yaparak konuşalım:

    Kutuplaşma denen şeyin bir ucunda Cumhuriyet ve cumhuriyetçiler var. Öteki ucunda Karşı Devrimciler, cumhuriyet karşıtları, muhalifleri ve düşmanları.

    “Kutuplaşma”nın bir ucunda Cumhuriyet Devrimleri var, öteki ucunda geleneksel istemezükçüler.

    Yapılacak ilk yanlışlık, iki tarafı eşit bir olgu-gerçek olarak ele almak. Neden? Çünkü Cumhuriyet bir taraf değil, Türk ulusunun kurduğu devletin rejiminin adı. Bir statükonun adı. 29 Ekim 1913 tarihinde resmen temeli atılmış, bir kurucu halkı, bir meclisi, anayasası olan, uluslararası devletler hukukuna göre kurulmuş, Birleşmiş Milletler ve örgütlerinin, Avrupa Parlamentosu ve örgütlerinin üyesi bir devlet. Bu devlet ve rejimi yasal bir konum ve durumdur. Bu bir olumlu statükodur. Bütün devletlerin statükosu gibi.

    Dolayısı ile Cumhuriyet, bir devlet rejimi olarak, çift ağızlı (devlet ve rejim) bir meşru durumu temsil etmektedir.

    Bu cumhuriyetin anayasasına ve yasalarına göre kurulmuş siyasal partiler, kendilerine kuruluş kaynağı ve dayanağı olan anayasa ve yasalara karşı olamazlar. Siyasal partiler kuruluş dilekçeleriyle cumhuriyet devletinin açık-seçik statükosunu kabul etmişlerdir. Bu statüye karşı olamazlar.

    Kutuplaşmadan söz eden kalın kafalılar ilkin bu gerçeği anlamak ve kabul etmek zorundadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası ve yasalarına göre seçime girip iktidara gelen bir parti, sonsuza kadar iktidarda kalmayı hayal bile edemez. Seçim kazanarak iktidara gelen bir siyasal parti, devletin rejimini değiştirmek gibi darbeci bir siyasal zihniyete sahip olamaz. Oysa R.T. Erdoğan 1993 yılında bakın ne buyuruyor:

    “Demokrasi bugüne kadar bazen bir amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem araç hem amaç olarak yorumlayanlar olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler değişir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey.” (Metin Sever-Cem Dizdar, 2 Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993, s.419)

    ***

    Anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi? Demek ki, Milli Görüş gömleğini çıkarma hokkabazlığı yapan R.T. Erdoğan, seçimle geldiği iktidarda, TC Anayasası’nın 2. maddesinde yazılı olan cumhuriyet niteliklerini değiştirebileceğini düşünmektedir. Hiçbir devlet, hiçbir cumhuriyet, hiçbir demokrasi böyle bir nankör saldırıya izin vermez.

    Cumhuriyet; anayasasıyla, yasalarıyla kendi varlığını, satükosunu korumak zorundadır. Cumhuriyetçi partiler, devlet kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve cumhuriyetçi vatandaşlar da doğal olarak birer savunucu ve garantör olarak Cumhuriyet’in yanında yer alırlar, almak zorundadırlar. Bu bir “Kutup” ya da “Cephe” değildir!

    Cumhuriyet’in statükosu uluslararası bir meşruiyete sahiptir. Cumhuriyeti savunanların durumları da yasal ve meşrudur. Bu nedenle, konumları doğaldır. Bu durumu “kutup” saymak ne demek? Bir devletin rejimini kutup saymak, devletler hukukuna aykırı değil mi? Demek ki TC Anayasası’nın İkinci Maddesi’nde yazılı olan ilkeleri (Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti) savunanların bir kutup oluşturduğunu iddia etmek, iddia sahiplerini yasadışına iter.

    ***

    Ama olgular ve gerçekler, Cumhuriyet karşısında, AKP’nin simgelediği bir karşı cephenin bulunduğunu kanıtlıyor. İşte bu cepheye “Kutup” adı verilebilir. Gayri meşru, anayasa ve yasadışı, illegal bir kutup. Rüşveti bile şeriata göre meşrulaştıran bir yıkıcı kutup.

    Bu kutup II. Selim’den itibaren bütün değişim ve ilerleme hareketlerine karşı çıkan “istemezükçüler” kitlesinden oluşmaktadır. Güya Osmanlı geleneği hayranı ve yeni bir Osmanlı düzeni kurmayı hayal eden AKP ve ataları, aslında, yenileşmek ve gelişmek amacıyla reformlar yapan Osmanlı’nın da karşısındadır.

    Osmanlı Devleti’ni yıkan hastalığın virüsü Ulema (İlmiye) Sınıfı’dır, bu sınıfın eğitim ve öğretim gördüğü Medrese’dir.

    R.T. Erdoğan, Cumhuriyet’in kökünü kazımak için kendi medresesi olan İmam-Hatip okullarını silah olarak kullanıyor.

    Türkiye’de tek bir kutup vardır: Başında Necip Fazıl’ın Başyücesi R.T. Erdoğan’ın bulunduğu darbeci İslamcı kutup!

    COŞKUN ÖZDEMİR/ Kutuplaşma yutturmacası

    20 Mart 2014, Aydınlık

    Resim

    Bu ülkede çeşit çeşit yutturmaca, aldatmacalar var. Bunlardan önde gelen bir tanesi de ”Efendim memlekette maalesef kutuplaşma yaratıldı. Bunu önlememiz lazım. Bu kutuplaşma çatışmalara yol açıyor, uzlaşma sağlamalıyız.“ Sanki aynı değerde iki ayrı dünya, iki ayrı gerçek varmış gibi, “onları barıştırmalı uzlaştırmalıyız” söylemleri gündemde.

    Kardeşim, kutup dediğiniz iki cephe nedir, sizlerle açık açık konuşmaya var mısınız? Benimkine kutup mutup denmez. Ben cumhuriyetçiyim ve onun getirdiği devrimlerden, çağdaşlaşmadan yanayım, laikim, aydınlanmacıyım, emekten yanayım; kadın erkek eşitliğinden, evrensel insan hak ve özgürlüklerinden, kuvvetler ayrılığına dayanan hukuk devletinden yanayım; bağımsızlıkçıyım, emperyalizme karşıyım.

    Peki senin kutbun nasıl bir kutup? Cumhuriyetçi misin? Laik misin? Cumhuriyet; 29 Ekim 1923’te kurulmuş olan rejimin, sosyal, laik, hukuk devletinin adı. Halis bir cumhuriyetçi aydınlanmacı Özdemir İnce’nin sorusu ne kadar yerinde; Cumhuriyet savunuculuğunu kutup saymak ne demek oluyor?

    Ona ve kuruluş felsefesine, ilkelerine inanıyor musun? Yoksa senin kutbunda cumhuriyet karşıtlığı, laiklik yıkıcılığı, kadını 3-5 çocukla eve hapsetmek, devletin rejimini değiştirmek, rüşveti, çalıntı paraları, yolsuzluğu meşrulaştırmak, her türlü ilerleme, gelişme ve özgürleşmeye karşı çıkmak, anayasayı bu doğrultuda değiştirmek mi var? TV’ lerde laf cambazlığı yapmadan açık açık söylesene.

    Necip Fazıl’ın müritleri, bugün kayıtsız şartsız desteklediğin liderlerin vaktiyle açıkça, dürüstçe söylemişlerdi: “Demokrasi hiçbir zaman bir amaç olamaz, ancak bir araçtır. Cumhuriyet miadını doldurmuştur. Artık İslami esaslar geri gelecek, İslama aykırı yasalar kaldırılacaktır.”

    Hiç olmazsa bu dürüstlüğü gösterin, açık konuşun, karşıdevrimciliğin adını kutup koyarak demagoji yapmayın. Siyasal İslamcıların iktidar ve çıkar kapışmasını da bir darbe gibi bir hak hukuk mücadelesi gibi sunma aldatmacasından da vazgeçin, insanların sağduyusu ile dalga geçmeyin. Halkın da sizi olduğunuz gibi tanımasına olanak tanıyın.

  • cehalet

     

    CEHALET + KABA KUVVET = VAHŞET!

     

    İzmir dışından getirilenlerle yapılan İzmir Mitingi sayısız gülünçlüğün yanı sıra vahşete de sahne oldu! Miting bitiminde İzmir sokaklarına dağılan ve cehaletleriyle kaba kuvvetlerini birleştiren vahşet dehşet verici manzaralar oluşturdu.

    “Yunan tohumları” diyerek evlerin balkonlarında bulunanlara saldıranlara neyi nasıl anlatabilirsiniz?

    Yeryüzünün en eski kültür ve uygarlık odaklarından olan Anadolu’da bu gibi varlıklarla bir arada olmak rahatsız edici olduğu kadar utanç verici!

    İnsan dediğimiz varlık hemen her şeyden sorumluysa her birimiz bu vahşetten de sorumluyuz! Aşağılayıp, itip kakmak işin kolayı!

    Temel gerçekleri, sıradan bilgileri insanlıkla buluşturmamak böylesi vahşetlere zemin ve fırsat vermiş oluyor!

    Sil baştan yapıp bireyi olduğumuz insan topluluğunu insana yaraşır bir konuma getirmek öncelikli görev olmalı!

    Binlerce yıllık tarihsel geçmişe sahip bir kentte insanlara Yunan Tohumu suçlamasıyla saldırmak başka nasıl açıklanabilir ki?

    Her şeye karşın, akla zarar bir cehaletle karşı karşıya olduğumuz kesindir.

    Yalnız Yunan tohumu mu?

    Üzerinde yaşadığımız toprak parçasında kendimizi Türk Milleti olarak tanımlayan bizler bir düşünsek soyumuzda ya da tohumumuzda nelere ve kimlere rastlarız?

    Buralarda bir Aiol, İyon, Lidyalı, Likyalı ya da Romalı kanı taşımaktan daha doğal ne olabilir?

    Bir başka yurt köşesinde bolca Slav, Yunan, Hitit, Asur, Sümer ya da Urartu kanına rastlamak çok şaşırtıcı olabilir mi?

    Soyları ve tohumları artır artırabildiğince!

    Cehalet + Kaba kuvvet = Vahşet küplerine biz insanların şempanzeden farkı % 5’ten fazla değil diyecek olsak bizleri çiğ çiğ yemeleri işten bile sayılmaz!

    Fanteziyi bırakıp gerçeklere dönelim! Öfkelenmek kolay! Ama, bu coğrafyada birlik ve dirlik içinde yaşanacaksa eğer cehalete son verilmeli! Gerisi kolay!

    Atatürk’ün ve Cumhuriyet’i kuranların cehaletin karanlığını yırtmayı birincil hedef olarak belirlemeleri boşuna değildi. Bu temel ilkeyi unuttuğumuzda başımıza gelenler ortada!

    Ceyhun BALCI, 18.03.2014