• Resim

    Küreselleşmenin Gözdesi: Piyasalaşmış Eğitim Hizmeti

    Prof Dr Erdener ÖZER

    Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

    Eski İzmir Tabip Odası Başkanı

    Cumhuriyet, Görüş, 12.02.2014

    Bir toplumda ekonomi ile politika arasındaki ilişkinin, bireylere yönelik temel hizmet süreçlerini etkilediği, bilinen bir gerçek. Son 30-40 yıldır neoliberal politikalar ile evrilen küreselleşme fenomeni, bugün sağlıktan sonra eğitime de gözünü dikmiş durumda. Dünya Bankası’nın raporlarına baktığımızda bu odaklanma açık ve seçik görülüyor. Özel ders (“tutoring”) endüstrisi Japonya, Çin ve Rusya başta olmak üzere, pek çok ülkede büyümekte. Üstelik ülkeler arasında coğrafya, nüfus, politika ve varsıllık ayrımı yapmadan gelişiyor.

     

    Ülkemizdeki duruma vurgu yapmadan önce, küresel güçlerin başarılı olmak için önüne çıkacak güçlü milli devleti yıkmak zorunda olduğunu hatırlatalım. Bu amaç için milli eğitimin genetiğini değiştirmeyi de düşünüyor olsa gerek. Zaten ülkemizde milli antların yasaklanması, milli tarihin kurcalanması, milli günlerin ve kahramanların sıradanlaştırılması, bu amaca hizmet etmiyor mu? Üstelik son yıllarda devlete egemen olanlar eğitim hizmetini bilerek niteliksizleştiriyor. Böylelikle aileler özel eğitim sunucularına doğru iteleniyor. Zaten devlet, aynı sağlık hizmetinde olduğu gibi, eğitimden de elini eteğine çekmek niyetinde.

     

    AKP iktidarı son 10 yılda özel eğitimin dinamosu olan dershane sayısını iki katına çıkarmış durumda. Bugün yaklaşık 1.5 milyon ilk ve ortaöğretim öğrencisi, 4 binden fazla dershaneye gidiyor. Özel ders yaşı 10’un altında. Son 10 yılda 10 milyondan fazla öğrenci bu sistemin çarkından geçmiş. Çalışan öğretmen sayısı bugün 50 bini bulmuş, personel sayısı ise 20 bin kadar. Velilerin özel eğitim için yaptığı cepten harcama OECD ülkeleri ortalamasının 2 katına ulaşmış.

     

    Elbette ki Türkiye’de genişleyen özel eğitim pazarı, küresel güçlerin dikkatini çekmiş durumda. Dünya Bankası 2030 yılı için çıkardığı perspektif raporlarında, Türkiye en kârlı eğitim pazarlarından biri olarak görülüyor. AKP iktidarı tarafından yürütülen sağlıkta dönüşüm programının arka planında Dünya Bankası ve küreselleşme olduğunu biliyoruz. Acaba benzer bir dönüşüm programının, eğitim için de devreye sokulduğunu söylemek doğru olmaz mı?

     

    Sağlık hizmetinin piyasalaştığı ülkemizde, talebin nasıl kışkırtıldığını biliyoruz. Vatandaşın hastaneye ve ilaca erişiminin kolay hale gelmesi ile poliklinikte hasta sayısı, ameliyat, ilaç ve tetkik sayıları patlamadı mı? Gençlerimizin karşısına her aşamada sınavlar konulması, benzer olarak eğitime olan talebi kamçılamıyor mu? SBS, OKS, YGS, ÖSS, KPDS, ALES, TUS, DUS, ÜDS ve nice sınavlar, milyonlarca öğrenci, milyarlarca lira…

     

    Kapitalizm taşeron işçiyi sever. Kadro için sızlanan özellikle orta sınıf işsizden hiç hoşlanmaz. İş kapılarında ve kariyer aşamalarında önlerine kriterler koyar. Kimileri buna “diploma hastalığı” der. Sertifikasyon diploması, yabancı dil belgesi, bize özgü örneklerdir. Kapitalizm bir yandan da, teknolojinin yardımıyla eğitim hizmetine erişmeyi kolaylaştırır. Uzaktan eğitim ve açık öğretim programları hem piyasayı genişletir, hem de ucuzdur. Öyle değil mi? Binaya da gerek yok, öğretmene de. Uluslararası öğrenci pastasını da unutmamak gerek. Bu zamanda Suriyeli gençlere ayrıcalıklı davranılmasının temel nedeni de budur işte.

     

    Biz bu filmi sağlıkta da görmüştük. Ne olacağı belli. Nasıl muayenehaneler kapatılıyor, kamu-özel ortaklığı olan sağlık kampuslarının temeli atılıyor ise şimdi de dershaneler dönüştürülüyor. Demek ki yakında eğitim kampusları da gündeme gelir. Birçok nesil yetiştirmiş lise binaları da yıkılır artık. Yerlerine ne yapılır? Malum rant kapısı… Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim. Hasta müşteri oldu, şimdi de öğrenciler. Üstelik bir sonraki EXPO’ya aday olursak, sağlık teması yerine eğitimi koyarız artık. Sloganımız da hazır olur: “Daha iyi (!) bir dünya için yeni yollar: Herkes (!) için eğitim.”

     

    Son söz: Milli Eğitim, bir devletin vatandaşlarına eşit ve nitelikli sunması gereken bir hizmet, sağlık gibi bir yurttaşlık hakkıdır. 

     

  • Resim

    O AĞACIN ALTINDAN SEVGİLERLE

     

    Çin Yeni Yılı’nın çiçeği burnunda! Bizim bildiğimiz yeni yılda ikinci ayı ortaladık bile! Bu çağda bu hız dedirtecek denli bir yavaşlıkla yeni yıl tebriği aldım!

    Hasdal’dan kutluyor dostlarımız yeni yılımızı! “Er Mektubu Görülmüştür” damgalı tebriğin gecikmek için fazlasıyla gerekçesi var! Artık tarihe karışmış bir iletişim yönteminin sıcaklığyla ısındı içim! Çok daha önemlisi eğilip bükülmeden dimdik ayakta duranlardan gelen bu tebrik unutulmazlarım arasındaki yerini alıyor! Ben neden düşünemedim böyle bir tebrik yollamayı diye kendimi sorgulamış olmamı saymazsam keyfim yerinde!

    Bırakınız tanışmayı, karşılaşmışlığımız olmayan; karşılaşsak bile biri birimizi tanımamız olanaksız dostlarla mektup arkadaşlığı tarifsiz bir onur gerekçesi diyebilirim.

    Varlığını Ataol Behramoğlu’na,farkındalığını Yılmaz Özdil’e borçlu olduğumuz herkesin bildiği ayva ağacına gönderme yaparak “O ağacın altından sevgilerle!” demişler!

    Türkiye’ye, Cumhuriyet’e, Atatürk’e sahip çıktığımız için teşekkür etme inceliği göstermişler.

    Sizlerin direnci, dayancı ve kararlılığı yanında biz ülkemize, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sahip çıkmışız! Çok mu? Bence az gelir! Çünkü görevdir!

    İçerideki özgürlere bin selam!…

    Ceyhun BALCI, 11.02.2014

    Resim

  • Resim

     

    KEDİ KATİLİ(!)

    Mayınlı alana girmekten ödü kopan basınımız oyalanacak haber bulmakta son derece hünerli. Son bomba Eskişehir’de kedisini öldüren ve görüntüleyen “kedi katili” gencimiz yazılı ve görsel basının ilgi odağı oldu!

    Sıra dışı ve kabul edilemez bir davranış olduğuna kuşku yok!

    Saygıdeğer medyamızın kedi katiline gösterdiği ilgiyi “bebek katili”nden  esirgememesini dileyelim! İmralı’daki bu katil son yıllarda yükselen değere dönüştürüldü! Hiç kuşkusuz, bir plan ve projenin gereğiydi bu yükseliş! Ama, eğer medya medya idiyse ve biraz olsun vicdanı var idiyse bebek katilinin yaptıkları anımsanmalı, anımsatılmalıydı!

    Bu insanlık görevinin yerine getirilmediği kesindir!

    Yerine getirilmiş olsa vekiliyle, siyasetçisiyle birileri çok büyük hünermiş gibi İmralı yollarına düşebilirler miydi?

    Son günlerde kamuoyuyla paylaşılan sorgu görüntüleri iyi izlendiğinde bu vatandaşın sefaleti ve niteliksizliğini anlamamak için akılsız olmak gerekir!

    Medya göreve! Kedi katiline gösterilen ilgiyi bebek katiline de göster!

    Bu ilgi esirgenmese İmralı’daki siyasete soyunup, masaya oturabilir miydi? Anayasa yazım çalışmalarına katılıp, isteklerini densizce ve pervasızca sıralayabilir miydi?

    Medya göreve!

    Bebek katili unutulmasın! Hiç olmazsa “kedi katili”ne gösterildiği kadar ilgi gösterilsin!  

    Ceyhun BALCI, 11.02.2014

  • KÖRLİNG TAŞI

    Resim

    Körling kış olimpiyatları programında yer alan sporlardan birisi! Buz satrancı olarak da adlandırılmış! İskoçya’da 19 yüzyılda açık hava kış sporu olarak doğmuş. Dörder sporcusu olan iki takım arasında buz üzerinde oynanıyor. Takımlar 22 kilo ağırlığındaki granitten yapılma taşı T noktasına yakın konuşlanacak şekilde atışlar yapıyor. Atış yapan oyuncuya süpürücü taşın yön ve hızını ayarlayarak yardımcı oluyor. Üstünde tutamağı olan taşın tabanı içbükeydir biçimlidir.

    Resim

    İskoçya kökenli olması batıdaki Ailsa Craig adasından elde edilen granitin körling taşı olmaya elverişli olmasından kaynaklanıyor.

    Yaklaşık 500 milyon yıl önce püsküren şimdilerde sönmüş volkanın lavlarına borçlu adanın graniti kalitesini. Başka hiç bir taşın Ailsa Craig’inki kadar mükmmel kaymadığını söylemekte bu sporun ustaları. Mavi biley taşı graniti yüzeyi buz üzerinde kayarken, orta tabakadaki yeşil granit sağlamlığıyla öne çıkıyor. Taşın bu bölümü diğer taşlarla temas ediyor. Buzda kayan yüzey suyu emmezken orta bölüm çarpışmalara dayanıklı bir niteliğe sahip.

    Püsküren mağmanın hızla soğuması oluşan son derece küçük kristallerin kendi aralarında kilitlenmesini sağlamış.

    İnsan yerleşiminden yoksun bu adacığın benzersiz graniti bu sporun altın standardı. Bu özelliğiyle ada körlingçiler için kutsal bir yer olarak algılanıyor.

    Ceyhun BALCI, 09.02.2014

    Scientific American, February, 2014, Advances, pp 10.

  • Resim

    SEÇİMLER ÖNCESİNDE UYARILAR (2)

    Geçen haftaki yazımda yaklaşan seçimlerle bağlantılı olarak merkez sağ, liberal vb. olası oluşumlarla (daha da somut olarak TÜSİAD’la) ve iktidar partisinin TBMM’deki temsilcileriyle ilgili düşüncelerimi paylaşmıştım.
    Bu kez MHP konusunda düşündüklerimi özetlemek istiyorum.

    ***

    Günümüzdeki MHP hangi toplumsal sınıf ve tabakaların partisidir?
    Bu partinin, söylemde kıyasıya eleştirmesine karşın en kritik zamanlarda destekçisi olduğu AKP’yle benzerlikleri ve benzemezlikleri nelerdir?
    Soldaki parti ve örgütler seçimlerde MHP ile güç birliği yapabilir mi?
    Ülkenin ve dünyanın değişen koşullarında herhangi bir siyasal örgütün otuz yıl, kırk yıl, yarım yüzyıl önceki gibi, değişmeksizin kalması olası mıdır?
    Sovyetler Birliği dağıldıktan, Orta Asya ve Kafkasya’daki halklar şu ya da bu ölçüde ulusal bağımsızlık elde ettikten sonra, MHP ideolojisinin omurgasını oluşturan Türkçü, Turancı milliyetçi görüşler ne ölçüde yandaş bulabilir?
    Bu ve benzer soruların yanıtlarını birbiriyle bağlantıları içinde araştırmak gerekir.
    Öncelikli soru, bu partinin günümüzde hangi toplumsal sınıf ve tabakaların partisi olduğudur.
    Bu gibi soruları sormaya ve yanıtlamaya çalışmaksızın MHP’yi soğuk savaş yıllarının, seksenli yıllar öncesinin MHP’si olarak görüp dışlamakta ısrar etmek, solun temel düşünce yöntemi olması gereken irdeleyici düşünceyle bağdaşmaz.

    ***

    MHP’nin kuruluşundaki ideolojik taban günümüzde varlık nedenini yitirmiştir ve bu parti kanımca bu anlamda bir arayış içindedir.
    Buna karşılık, bu partinin seçmenleri arasında, ülkenin bugün karşı karşıya bulunduğu bölünüp parçalanma tehdidi karşısında derin ve içten kaygı duyan yurtseverlerin, genellikle orta tabakalardan, serbest meslek sahibi, esnaf ve az gelirli memurların küçümsenemeyecek sayılarda bulunduklarını öngörebilmek gerekir.
    Yine, yurtsever duyarlıklı genç insanlar, lise ve üniversite öğrencileri, çeşitli iş kollarında çalışan az öğrenimli ya da öğrenimsiz gençler arasında çok sayıda sempatizanı bulunması da doğaldır.
    Sol, bu partiyi şabloncu ve toptancı bir akılla yadsımayıp; orta tabakaları gitgide yoksullaştıran, özellikle de AVM’leriyle küçük esnafı yok eden dizginsiz bir kapitalizme ve ulusal varoluşun düşmanı emperyalizme karşı onu uyarmaya, önümüzdeki seçimlerde ve genel olarak onunla güç birliği yapmanın yollarını bulmaya çalışmalıdır…
    Yurtseverliğin ırkçı bir milliyetçilik değil, Cumhuriyetin evrensel aydınlanma değerleri temelinde, emperyalizme ve emek sömürüsüne karşı, barışçı, birleştirici bir ulus sevgisi olduğu, bu partinin özellikle genç kuşaklardan seçmen ve sempatizanlarına sabırla anlatılmalıdır…

    ***

    Laik yaşam tarzını, evrensel aydınlanma değerlerini içselleştirmeyen bir MHP, uzak ve yakın geçmişin kanlı, karanlık izlerinden hiçbir zaman kurtulamayacak, AKP karşıtlığı inandırıcı olamayacak, varoluş nedenini olsa olsa bu kez bölücü akımlara karşı, ırkçı, şoven ve böylece de bir başka yönden bölücü söylemlerde bulmaya çalışacaktır…
    Kapitalist sömürünün ve emperyalizmin karşısında, aydınlanma değerlerini benimsemiş bir MHP ise zaten kaçınılmaz olan bir ideolojik çatışma ve ayrışma sürecinde şoven unsurlardan kendini arındıracak; orta tabakaların, esnaf ve gençliğin bir bölümünün temsilcisi olarak, küçük fakat toplumsal yaşamda söz sahibi bir parti kimliğiyle varlığını sürdürebilecektir…
    Önümüzdeki seçimler bu anlamda da bir denek taşıdır…

    ***

    Gelecek hafta Kürt siyasal hareketi üzerine düşündüklerimi yazacağım…

  • BAKAN ÇOCUKLARI

    “Erişkin bir bakan çocuğu günde 1 milyon dolar rüşvet yiyebilir!”

    (Sosyal medyadan)

     

    Bir an için gülümseten bu sözler başta sahipleri olmak üzere hepimiz için utanç gerekçesi sayılmalıdır! Çoğu zaman olduğu gibi ağlanacak halimize gülüyoruz!

    Rezilleri, rezaletleriyle baş başa bırakalım! Polis ve savcı değişimiyle kurtulacaklarına sevinedursunlar!

    Biraz geriye gidip, her fırsatta ağız dolusu sövdükleri bu ülkenin kurucularına bakalım!

    Dr Yeni YÜCEL! Şair Can YÜCEL’in oğlu, gerçekten Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL’in torunu! Eğitimleri, öğrenimleri ve hünerleri belirsiz para saymacı, ayakkabı kutucu kestirmeciler bir yana! Cumhuriyet’i kuranların oğulları, torunları bir yana! Dr Yeni YÜCEL Kanada’da yaşıyor. Bilgi istifçisi olmuş uzak ellerde! “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” sözünü rehber edindiği belli!

    Resim

    Patolog Dr Yeni YÜCEL, yeni ve ileri teknoloji ürünü bir görüntüleme yöntemiyle diyabet araştırmalarında devrime eşdeğer buluşa imza atmış.

    http://www.stmichaelshospital.com/research/profile.php?id=yucel& 

     

    Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 07 Şubat 2014, 1403.

    Resim

    Hasan Ali Yücel bakanken değil parasal çıkar sağlamak; oğlu Can YÜCEL’i başkalarının önüne geçirmeyi bile aklına getirmemişti. Bu asil ve dürüst tutum insanlığa Gazi YAŞARGİL’i armağan etmişti. “Hayatta en çok babamı sevdim!” diyen Can YÜCEL’in oğlu Dr Yeni YÜCEL’in bugün eriştiği noktaya şaşırmak gereksiz! Yurttaşı oldukları ülkeden alacaklı değil, tersine ona borçlu olduklarını düşünenlerin ülkesi bugün nasıl oldu da yağmacı ve talancı cennetine dönüştü!

    Resim

    Erişkin bir bakan torunu bugün rüşvet yemek yerine insanlığa hizmet ediyor! İşte Cumhuriyet’in eşsiz kazanımlarından birisi! Dr Yeni YÜCEL’in ülkesinde değil de uzaklarda oluşu, insanlığa hizmeti oralarda sürdürüyor oluşu ayrıca üzerinde durulmaya değer bir durum!

    Bugüne dönecek olursak; vatansever ve insancıl bir kuşağın yerini ilkel, yağmacı ve yiyici bir güruha bırakmış olması yazının başında değindiğimiz utancın önemli kaynaklarından birine dönüşmüş durumdadır.

     “Erişkin bir bakan torunu insanlığa hizmet edebilir!”

     

    Ceyhun BALCI, 08.02.2014

  • YURTSEVERLERE ÖZGÜRLÜK

    İZMİR BULUŞMASI

    Resim 

    “Kurulmuş kumpaslar, çökmüş davalar ve direnen zorbalık! “

     

    Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Poyrazköy, Odatv… gibi siyasi davaların özetidir yukarıdaki nitelemeler!

    Üzerinde yaşadığımız vatanın niteliğini ve hatta adını değiştirmeyi hedeflemiş bir kurgu için zindanlara doldurulmuş yurtseverler hedefin on ikiden vurulması demektir!

    Öncelikle haklarını teslim edelim! İçerideki yurtseverler dik durdular! Kendilerinden bir çivinin bile sökülmesine izin vermediler. Gerçek anlamda yurtsever olduklarını bu sınavı başarıyla geçerek de kanıtladılar.

    Gezi’yle başlayan 17 Aralık’la süren sarsıntı bu dik duruşun karşılıksız kalmayacağını muştuladı!

    İzmir’de buluşan ve Cumhuriyet Alanı’na yürüyen tutuksuz yurtseverler içeridekilerin dik duruşuna ayak uydurma çabası içinde oldu bugün!

    Yakın zamana kadar mahpus olan yurtseverlerin katılımı bu anlamlı buluşmayı taçlandırmış oldu!

    Yürüyüş Cumhuriyet Alanı’nda Atatürk’ün huzurunda yapılan coşkulu konuşmalarla tamamlandı!

    Program opera sanatçısı Altuğ Dilmaç’ın kusursuz ve mükemmel sunumuyla başladı!

    Üçü siyasi parti olmak üzere 20’yi aşkın örgütün bir araya gelmesiyle oluşturulan İzmir Cumhuriyet için Güçbirliği Platformu selamlandı!

    Platform adına İzmir Tabip Odası Başkanı Dr Suat Kaptaner izleyicileri selamlaması ile başlamış oldu konuşmalar! Hırsız, ahlaksız ve namussuz yönetenlerin kendilerini kurtarma derdine düştüklerine vurgu yaptı. Ancak, her şeye karşın yurtseverlerin her şekilde dik durduklarını, kararlı olduklarını ve içerideki yurtseverleri mutlaka kurtaracaklarını söyledi. Bu kararlılığın İzmir’den coşkulu bir şekilde haykırılması izleyenlere coşturdu.

    Resim

     Dr Serhan BOLLUK, içerideki yurtseverlere özgürlük getirmesi umulan yasal düzenlemelerin hırsızlara ve uğursuzlara kolaylık sağlayacağının altını çizdi! Bu nedenle tüm tutuksuz yurtseverleri bu hafta perşembe günü Ankara’ya, TBMM önüne çağırdı! “İş başa düştü!” diyerek yurtseverleri yine yurtseverlerin kararlılığının özgürleştireceğini söyledi.

     Resim

    Barış Terkoğlu ise, çok sayıda dava adı sayılsa da hepimiz aynı davanın sanıklarıyız diyerek başladı sözlerine! Bağımsızlığı sonlandırılmak istenen bir ulusun ancak bu yolla dize getirilebileceğini öngörenlerin her kesimden yurtseveri zindanlara atarak sonuca gitmeyi umduğunu söyledi. Bunca deniz subayının içeride tutulmasının güncel sonucu olarak Karadeniz’de cirit atan Amerikan savaş gemilerine dikkat çekti.

     Resim

    Programda olmayan konuşmacı İzmir’deki Askeri Casusluk davası nedeniyle 15 ay tutuklu kaldıktan sonra özgürlüğüne henüz kavuşmuş olan Deniz Albay Atilla Kaya oldu! Sanığı olduğu davada kendilerine yöneltilen suçlamaları sıraladı! Casusluk, fuhuş, gizli bilgileri edinme ve sızdırma…. Daha fazlasını sayamıyorum! Içim daraldı! Böylesine alçakça ve namussuzca suçlamalara sessiz kalanlara lanet okudum içimden!

    İzmir Milletvekili Mustafa Balbay tek durmak yerine birlikte durmanın önemine vurgu yaptı konuşması boyunca! Osmanlı’daki Lale Devri gibi günümüzde de Sülale Devri var diyen Mustafa Balbay bunun uzun süremeyeceğinin altını çizdi. İçerideki yurtseverlerin bir an önce özgürleşmesi kadar başı dik bir şekilde özgürleşmesinin de önemine değindi. Milletvekilliği görevimi sizlerin içinden, sizlerle birlikte yerine getireceğim diyerek halkla birlikteliğe verdiği önemin altını çizdi!

     Resim

    Ceyhun BALCI, 08.02.2014

  • Resim

    VARSIL OLİMPİYADI

    XXII. Kış Olimpiyatları yakınımızdaki Karadeniz kenti Sochi’de başlıyor. Doksan dolayında ülkeden toplamda 2500 sporcu başarı için ter dökecek.

    Spor-politik açısından bakıldığında ayrıcalıklar olsa da kural bozulmuyor! Kış Olimpiyatları yeryüzünün kuzey yarıküresini ilgilendiriyor. İklimsel gerekçeler yadsınamaz! Dünyanın güneyinde de kış yaşanıyor. Ancak, güneyde kışın yoğun yaşandığı bölgelerinde insan yerleşimi yok düzeyinde! Diğer yandan, güney yarıküre dünyanın yoksul yüzü.

    ABD ve Kanada dışında Amerika’nın  Çin, Japonya ve Kore bir kenara bırakıldığında Asya’nın adı yok! Latin Amerika, Afrika ve Okyanusya katılımcı olmayı başarı sayıyor. Ağır top Avrupa tam kadro yer alıyor varsıl olimpiyadında!

    Rusya’da haftalar önce yaşanan terör saldırıları Sochi’deki güvenliği en azından batılı gözünde tartışılır duruma getirdi. Onlara, 1996 Atlanta ve 1972 Münih’ten söz etmek gerek! Batılı elindeki tüm gereç ve olanaklarla Sochi’yi güvensiz gösterme peşinde. Kendi gözündeki merteği görmezden gelenlerin başkasının gözünde çöp araması gibi bir şey!

    Küçük Norveç kış olimpiyatlarının kralı dense yeridir. Cüzdanıyla orantılı bir şişkinlik sahibidir küçük kuzey ülkesi bu alanda! Rusya, Avusturya, Almanya, Fransa, İsveç, Japonya, Çin, ABD ve Kanada yabana atılmamalı!

    Doksan ülkenin yarıdan fazlasının sporcu sayısı tek basamaklı. Öncekilerde olduğu gibi birileri katılmış olmakla yetinirken varsıllar gösteri yapıp madalyaları toplayacak.

    Türkiye kış olimpiyadında 16. kez yer alacak. Altı sporcuyla katılıyormuşuz.  Artistik patinajdaki çiftten birisinin devşirme olduğu anlaşılıyor. İlginçtir! Türkiye’de ulaşım olanaklarının da gelişmesiyle sayları artan kış sporları merkezleri kış sporlarının gelişimine etkide bulunmuyor. Sochi’nin yakınlığı daha güçlü bir katılım fırsatı sunmaktaydı oysa! Belli ki, bu alanda az sayıda da olsa sporcumuz yoktur. Anlaşılan doping yapmayı düşünecek düzeyde sporcu bile yetiştiremiyoruz kış sporlarında.

    Bir kaç yıl önce Erzurum’da Kış Universiade oyunlarına ev sahipliği yapmamız da bu alandaki eksikliğimizi tamamlamamış görünüyor. Bugün Erzurum’a yüksekten baksanız silüetine işlenmiş atlama kuleleri çarpacaktır gözünüze! Parayı verip yaptırmak iyi de; o kulelerden ne yazın, ne de kışın tek bir Türk gencini atlatamazsanız konukseverliğin ötesine geçememiş olursunuz!

    Sporun genelinde bunalım ve sıkıntı içinde olan Türkiye’nin kış sporlarındaki yokluğu şaşırtıcı değil.

    Anadolu Ajansı’nın haberi her şeyi özetliyor : “Türkiye Kış Olimpiyatları’nda temsil edilecek!” Hemen her bölgesi başı dumanlı, dorukları karlı dağlarla kaplı Türkiye’nin kış olimpiyatlarında “temsil edilmekten” öte varlık gösteremiyor oluşu ne acı! Henüz karda, buzda madalyamız yok, yakın gelecekte katılım bile düş olabilir. Varsıllaşmakla, bir gecede sıçratılan milli gelirle övünen bizlerin Sochi’deki yokluğu irdelenmeye değerdir!

    Ceyhun Balcı, 06.02.2014

  • Resim

    TOLGA YARMAN, PROF. DR.

     

     

    1963’de Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. “Doktora çalışmasını” ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de “Bilim Doktoru” ünvanını aldı.

    İTÜ’de, 1982’de Profesör oldu. İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, California Institute of Technology, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi, Brüksel Özgür Üniversitesi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Ünivertsitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim görevlerinde bulundu. Halen, T.C. Okan Üniversitesi öğretim üyesi.

    Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) (Ankara, 1983), Anadolu Bilim ve Teknoloji Stratejileri Araştırma Enstitüsü (BİLTES) (Eskişehir, 1987), Türkiye Sosyal, Siyasal ve Ekonomik Araştırmalar Vakfı (TÜSES) (İstanbul, 1988), Tarih Vakfı (İstanbul, 1991), Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) (İstanbul, 1994) ve Bilim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (BESAM) (İstanbul, 1998), kurucu üyesi oldu. Halen TÜMÖD İstanbul Kolu Başkanı.

    1983’te SODEP MKYK Üyesi olarak çalıştı. 1989-91 arası, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) İstanbul İl Yöneticisi olarak görev sürdürdü. Aynı zaman diliminde, SHP İstanbul İl Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanı olarak pek çok etkinliğin öncülüğünü yaptı. Bu dönemde “Çağdaş Toplumcu Demokrat Düşünceyi” başlattı. Bu çerçevede, ülkemizdeki siyasal oluşumlara, özellikle de, SHP ve CHP içindeki, genelde ülkemizdeki siyasal hareketlere ve bölünmüşlüğe dönük, pek çok makale yazdı, araştırmalar geliştirdi, siyasalar önerdi. O arada “CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri” başlıklı bir kitap (1992) yayınladı.

    “Doğabilim” birikimleri uzantısında, bir bakıma, “toplumcu demokrasi” kuramı ve “toplumcu bir ahlak öğretisi” olarak hazırladığı, “Un Système de Croyance Cosmique” başlıklı kitabı, Belçika’da basıldı (1997).

    Binlerce öğrencinin hocası oldu… Şimdilerde, birçoğu “profesörlük düzeyine” tırmanmış, pek çok öğrencisine, yüksek lisans ve doktora çalışması yaptırdı. Uluslararası birçok akademik etkinlikte Türkiye’yi temsil etti. Maddenin ve evrenin yapısı, enerji, nükleer enerji, teknoloji, sanayileşme, savunma, savunma sanayii ve çevre alanlarında yapıtları, ulusal ve uluslararası basın ve konferanslarda yer almış, çok sayıda çalışması bulunmaktadır. Son onbeş yıldır Einstein’ın Görecelik Kuramı ile Modern Atom Kuramı’nı birleştirmek üzere geçekleştirdiği çalışmalar, çeşitli dünya bilim merkezlerinde yükselen yankılar bulageldi.

    Dört yıl boyunca, her hafta, konuklarıyla birlikte, “Enerji Savaşları” adını verdiği, Bölgemiz ve Türkiye üzerinde gelişen askeri ve siyasi girdapları, teknik girdiler itibariyle, derinlemesine tahlil eden ve çıkış yolları dokuyan, bir TV Programı gerçekleştirdi…

    “LAİKLİK” SÖZCÜĞÜ ÜZERİNE…[*]

     Prof. Dr. Tolga Yarman

    Bir hocayım… Düşüncemi, onu dilde, en iyi hangi sözcük karşılayacaksa, onunla anlatmayı seçerim… Bu çerçevede, Türkçe konuşurken, yabancı sözcük kullanmamaya özen gösteririm…

    Atatürk’e, hayranlık duyanlardanım… Onu siyaseten tartışmam; çünkü o, Cumhuriyet’in simgesidir. Ancak bilimsel olarak tartışmayacağım, hiç bir şey yoktur… Buna, bize gösterdiği yolda, Gazi’nin dedikleri de dahildir… Cumhuriyet’i, bize emanet eden o değil mi? Tartışmazsam zaten, özümseyemem ki…

    Sorunum, hiç bir biçimde Gazi’yle değil; tersine dediğim gibi, ona alabildiğine bağlıyım… Sorunum, onun bıraktığı yerden, bir milim ileri gidemeyen Atatürkçü aydınımızla…

    Aradan yetmiş yıl geçmiş, hemen kimse şunu merak etmiyor:

    – “Musellese” üçgen, “miralaya” albay, “muallime” öğretmen diyen, kendisini ise, en temel vasfi itibariyle “başöğretmen” olarak tanmlayan, Mustafa Kemal, neden “laiklige”, Turkçe bir sozcuk, karşı getirmedi?..

    Hadi o bunu yapmadı, ama şunca zaman sonra, “Demokrasi” ya da iste “laiklik” sozcuklerini dahi Türkçeleştirmemiş olmak bir “aydın ayıbı”, değil midir?

    “Cumhuriyet”, halk yönetimi demek… Halk yönetiminin, kendi kendine vaz ettiği dar kalıplar olabilir… Daha düne kadar Ceza Yasalarımız’da 141, 142, 163 vardı… İlk ikisi “komünizm”, daha doğrusu, “bir sınıfın öteki bir sınıf üstündeki tahakkümü düşüncesini” övme suçunu, sonuncusu, “din devleti kurma” yönöndeki girişimleri mahkum ederdi…

    Yani, “Cumhuriyet”, ya da işte “halk yonetimi”, her türlü dusunceye cevaz veriyor, değildi…

    “Demokrasi”, ne pekiyi?.. “Özgürlükçü Halk Yönetimi”… Yani halkın içinde, herhangi bir düşüncenin gelişip örgütlenmesine, engel değil… Başka bir deyişle, bağrında oluşacak çeşitli düşünce ve özlem zenginlikleri zemininde halkın kendini özgür iradesiyle yönetim biçimi…

    Ama aydınımız, yer yer “tercüme aydın”, hatta tercüme bile değil, “kalıpları yabancı dilden, olduğu gibi alıp devşiren aydın olma”, mıknatıslamasından çıkamadığı icin, “demokrasi” sözcüğü, bir türlü, Türkçe karsılığını bulamadı…

    Oysa işte, Özgürlükçü Halk Yönetimi… Özgür Halk İradesi… Bunun egemenliği… Temel kavramlarıyla, kurumlarıyla, kurallarıyla… Kayıtsız şartsız…

    Teknik bir hoca olarak şu hususa dikkat çekmeyi isterim…

    Telefon, televizyon gibi, araçların Türkçe isimlerle anılmalarını önemserim… Ancak onlar somut, elle tutulabilen araçlar… Telefona dokunduğunuz zaman, işte o, telefondur…

    Ama “demokrasi”, “laiklik” öyle mi? Hiç değil…

    Aslında söz gelişi Alman, televizyona, “vernsehen” diyor… “Uzaktakini seyir”, anlamında… “Televizyon” zaten, o demek, ama bunu Alman, kendi dilinde söylüyor… Başka dildeki deyimlemeye, yapışıp, tutsak olmuyor…

    Bunları dediğimde, bazı dostlar diyorlar ki:

    – Hocam bu hassasiyete ne gerek var, bunlar evrensel sözcükler…

    Böyle diyenlere bir defa:

    – Evrenin ne kadarını biliyorsunuz da “evrensel” diyorsunuz, demekten kendimi alamıyorum…

    Ikincisi:

    – Elhamdulillahi rabbul alemin…

    Başkasına sorarsanız, bu da evrensel…

    – Git anlamıyorsan, Arapça öğren… Esasen öğrenmen gerekir, der…

    – Bu ayetin (kutsal önermenin), genelde herhangi bir ayetin tercümesi, zaten olmaz, der…

    Öyle mi:

    – Hamd, Evrenler sahibi Yüce Allah içindir…

    Neresi olmuyormuş, tercümesinin!..

    “Emperyalizm”, ya da “demokrasi”, ya da “laiklik”, bunları çocuklarımızın anlayacağı dilden söylemezsek, sorunlar, oluyor…

    “Emperyalizm”, evrensel sözcükmüş…

    Bundan, hemen hiç kimse, bir şey anlamıyor ki…

    Anlaşılması mı, yoksa anlaşılmaması mı önemli?

    Oysa, Güzel Türkçemiz’de, ben bu kavrama

    – Devlet olarak örgütlenmiş haydutluk, diyorum…

    Şimdi, anlamayan, var mı!..

    Haa, mesela, Amerikan ya da İngiliz veya Fransız Devleti’nin kuruluşuna hakaret anlamında bir şey dememeliyiz yönünde, katılacağım, bir hassasiyet, söz konusu olursa, o zaman

    – Devleti ele gecirmis örgütlü haydutluk, derim…

    Şimdi, anlamayan, var mı?

    ***

    Avrupa’da, ya da Amerika’da Termodinamik Dersi’ne girdiğimde, çocuk, “termosu”, “termali”, “termometreyi”, “temparaturu”, “dinamiği”, çocukluğundan beri, kaç türlü duyduğu için, tahtaya “Termodinamik” yazdığım zaman, yadırgamaz…

    Burada öyle mi?

    “Termodinamik” dediğim zaman durur, bakar. Anlamaz…

    Niye anlamıyorsun, demenin bir anlamı var mı?

    Oysa bakın Türkçe ne güzel:

    – Isıldevinim…

    “Isıl”; ısıdan, geliyor…

    “Devinim”… Devinmekten, geliyor…

    Termodinamik öyleyse, ısıya bağlı hareketi anlatıyor…

    Böyle demeyip, “termodinamik de termodinamik” diye, bunun ayrıca evrensel bir deyim olduğu gibi, tuhaf bir saplantı içinde olarak, tutturmanın âlemi var mı?

    ***

    Hastaneye gidiyorsunuz…

    Kapıda bölümler yazıyor…

    Hematoloji, Algoloji, Radyoloji, Onkoloji…

    Malatya’dan, Sivas’tan, Ordu’dan, Sinop’tan, Afyon’dan, hastane kapısına düşmüş hasta bundan ne anlıyor?

    Hiç… Yalnızca Çin İşkencesi…

    Aydınımız kendi kendine kafa buluyor…

    Oysa “Hematoloji”, Kanbilim…

    “Onkoloji”, Kanserbilim…

    “Algoloji”, Ağribilim…

    “Radyoloji”, Görüntübilim…

    Çok mu zor, bunları demek?

    Neymiş:

    – Bu deyimler evrensel, git öğren de, gel…

    Tamam öğrenelim de, hastaya, hasta sahiplerine, neden işkence edelim?..

    ***

    Fransızca eğitim veren bir kurum… Çocukluğumun geçtigi binalar… Bir dekan arkadaşı ziyarete gittim…

    Kartını verdi… Adı, soyadı, universitenin adı… Telefon numarası… “Telefonu”, Fransızca yazmış… “Téléphone”… Faks yerine ise, Fransızca “Télécopie” yazmış… Ne oldu şimdi?.. Ayrıntıya mı duyarlı? Yoksa aydın züppeliği mi, yapmış oluyor?..

    Gıyapta kusura düşmek istemem, ama işte, korkarım ikincisi…

    O kadar öyle ki, o eğitim kurumunu, telefonla arıyorsunuz… Bir makina çıkıyor:

    – Operatrise, bağlanıyorsunuz, diyor…

    “Hay senin Allah hayrını versin”, dedirtecek, bir resim vererek…

    “Operator” malum, erkek için deniyor, “operatris” onun dişisi… Organizatör / Organizatris, Koordinatör / Koordinatris, Konsomatör (Tüketici, ya da burada daha iyisi, Tüketen) / Konsamatris, Erkek / Dişi, çiftlemelerindeki gibi…

    Fransızca eğitim veren kurumda, ayrıntı, böyle çalışılmış…

    Ama burada öyle bir garabet var ki…

    Bir defa, Fransız bizim “Operator” dediğimize, öyle demez… “Standardist”, der… Bir anlamda Düzenleyici…

    Telefon Görevlisi anlamındaki “operator” sözcüğü, bize Anglosaksonlar’dan gelmiş… “Apreytor”, böyle telafuz edilir… İşlemci demek…

    Ama bizde “operatör”, cerrah demek… Bu şekliyle, sözcük bize Fransa’dan gelmiş… Telefon görevlisine dönük olarak, “operatörün”, “cerrah” anlamını hatırlamazdan gelirken, Amerikalı’nın “Apreytor” lafını alıp, kullanıma sokmuşuz… Giderek, telefon görevlisine Fransız’ın ne dediğini bile araştırmadan, Fransızca’yı, kendi kafamzıa uydurmaya kalkıp, hüneri, aklımız sıra, bir hanım görevliden bahsedeceğiz ya, “operatör” sözcüğünü dişileştirerek, söylemede bulmuşuz… Fransızca incelikleri ne kadar bildiğimizi sergiliyor olarak, güya…

    Böyle bir garabet olabilir mi:

    – Kardeşim, Türkçemiz’in keli mi var? Niye örnegin “Görevli” demiyorsun? Çok mu anlaşılmaz oluyor, yani?

    Şu aydın züppeliğine bakın…

    Haa, bir de aptal makina:

    – Sizi şimdi Operatrise bağlıyorum, diyor, bakıyorsunuz, karşınıza çıtı pıtı bir hanım değil, sakallı bıyıklı bir vatandaş, çıkmış!..

    Ne o: Kardeşlerimiz Fransızca’yı o kadar iyi biliyorlar ki, “Operator” değil, “Operatris” deme derinliğini gösteriyorlar…

    Hay, Allah, sizi nasıl bilirse öyle yapsın…

    Durun, daha bitmedi…

    En ilerici bir gazeteyi arıyorsunuz…

    Matbu ses, makinada…

    – Şimdi sizi Operatris’e bağlıyorum, diyor…

    ***

    “Laiklik” sözcüğünü bunun için sevmiyorum… Kavramı değil, sözcüğü…

    Giderek dünyanın hiç bir yerinde söylenmeyecek sözcüklere geçit aralıyor bir de, işte:

    – Laikçi, lâyık, antilaikçi…

    Daha neler neler…

    Mecbur muyuz?..

    Bana sorarsanız, hiç yakışmıyor!..

    “Laik” sözcüğü, “laicus”dan geliyor… “Clericus”a karşıt olarak… Bu sonuncusu kilise memuriyeti demek… “Laicus”, buna karşılık, sokaktaki insanın vasfı… İngilizce “layman”, buradan gelir, “sokaktaki sıradan adam” demek olarak…

    Bizim, bunu, tercüme etmemiz bile kurtarmaz…

    – Böyle kullanalım…

    – Elinin körü…

    – Kardeşim, kimse bir şey anlamıyor…

    – Öğrensin de gelsin…

    – Olur mu öyle şey… Anlatsana, öğretici olsana…

    – Ee, bu söz evrensel…

    – O zaman pekiyi, “elhamdulillahi rabbül alemin”, bu lafla sıkıntın, ne senin?

    Ah aydınım, ah!..

    Bırak tercümesi yapılacak aydın olamadığını bir tarafa, “Tercüme” bile değilsin, sen… Apartmasın…

    ***

    “Laiklik”, pekiyi, ne:

    – Vicdan özgürlüğü.

    – İnanç özgürlüğü.

    – Ama ne vicdan ne inanç, akıl özgür olmadan, özgürleşemeyeceğine göre, aklın özgürleştirilmesi…

    – Aklın özgürleşmesi, yetmez, onun korunması gerekir.

    – O halde, “akla özgürlüğün korunması”.

    – Kestirmeden söylersek, inançta akılcılık, yönetimde akılcılık…

    – Daha da kestirme söyleyelim… Aklın, her yerde, naklin önüne, konulması…

    – Yani naklîlik değil, aklîlik…

    Cem TV’de, Enerji Savaşları’nda, bir seferinde, Konuğum Prof. Dr. Mümtaz Soysal’la konuşuyordum…

    Sevgili Mümtaz Hoca’yı, Türkçe konuşmamızın gereği çerçevesinde, yukarıdan beri anlattıklarım çerçevesinde sıkıştırınca, pırıl pırıl zekasıyla

    – Türkiye aklîdir, aklî kalacaktır, dedi…

    Hangisi daha iyi:

    Türkiye laiktir, laik kalacak, mı, yoksa Türkiye aklîdir, aklî kalacak, mı?

    Mümtaz Hoca ekledi,:

    – “Aklî” ve “laik”, aynı harflerden oluşuyor, zaten…

    Haa, şunu da söyleyeyim…

    İran’a ver yansın etmek için çok sebep olabilir… Bunların birçoğuna ayrıca katılırım… Ama biliyor musunuz, İran, Anayasası’nda emperyalizme (devleti ele geçirmiş haydutluğa) karşı olmak, bir yaptırım…

    Burada demek istediğim şu:

    –  Kalabalıkları, çok kimse kuşku yok samimiyetle bağırıyor olsa da, ama iste “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırtan, ya da onların bağırmasıyla el ovuşturan görünmez odaklar, Türkiye ile İran arasına, bıçak gibi girmek isteyen odaklardır… Şüpheniz olmasın… Benim yok!..

    ***

    Neymiş efendim:

    – Din, kişi ile Tanrı arasındaymış…

    Atatürk’ün “laiklik” anlayışı bu değil ki! Hiç değil…

    Mustafa Kemal, Halife’yi yollarken, inanılmaz derecede can alıcı bir önlem geliştirmiş…

    Kestirmeden ifade edecek olursak, o vakit:

    – TBMM, Hilafet Kurumu’nun işlevlerini deruhte ettiği için, bu kuruma artık gerek kalmamıştır, deniyor…

    Bu çerçevede, Hilafet Kurumu’nun hal-i hazirda, TBMM’nin uhdesinde bulunduğuna dair tezler yazılıyor…

    Demek istediğim, o değil…

    Mustafa Kemal eğer, Halife’yi yollarken, Hilafeti de yollasa, Halife gittiği yerde, Hilafet Bayrağı’nı açabilirdi, öyle değil mi?

    O nedenle, Halife gidiyor, ama Hilafet onunla gitmiyor…

    Diyeceğim bu da değil…

    “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye, Hükumet’e bağlı bir kurum ihdas ediliyor… Hatırlayın lütfen, Diyanet İşleri Başkanlığı, bir Cumhuriyet Kurumu’dur…

    Kim diyebilir ki:

    – Klasik anlamda, laik bir düzende, devlet din işlerini düzenler?

    Mustafa Kemal’in laiklik anlayışında, düzenler, işte…

    Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, bu böyle gelmiştir…

    Dinî Bayramlarımız, resmi tatil özelliğinde, değil midir?

    Devlet Televizyonları, Kandiller’de, mevlutleri naklen vermezler mi?

    İmamlar, müezzinler, kimden maaş alır?.

    Devlet görevinde iken, hayatlarını kaybedenlere resmen, “şehit” denmez mi?

    Pekiyi, öyleyse nedir, Musatafa Kemal’in laiklik anlayışı:

    – İnanç’ta akıl, Yönetim’de akıl…

    Bunu böyle temiz temiz söylemezseniz, kimse bir şey anlamaz…

    Atatürk Türkiyesi’nde inanç da akla raptedilmek istenmiştir… Diyanet bunun için vardır…

    Hilafet lağvedilmiştir, ama Diyanet kurulmuştur…

    Aptal aptal laflar konuşuyoruz:

    – Din, kişi ile Tanrı arasındadır…

    Yok öyle bir şey…

    Cuma namazları topluca kılınır…

    Cemler topluca yapılır… Zaten cem, toplanma demektir… Cuma sözcüğü de aynı kökten gelir…

    Bayram namazları topluca kılınır…

    Vakit namazları topluca kılınır…

    Ezan beş vakit okunur… Kilise çanları da çalar…

    Burası Türkiye…

    Diyanet; beğeniriz, beğenmeyiz, fetva üstüne fetva verir…

    Din toplumun biteviye içindedir…

    İslam, bu topraklara gelişimizin, bu toprakları yurt edinişimizin, bu toprakları yurt olarak müdafaa edişimizin, yüzyılları tutan serüveninin, siyasi sancağının adıdır… “Allah Allah” nidaları olmadan, hiç bir savaşımızı, zaferimizi, düşünemezsiniz… Ne Mohaç’ı, ne Zigetvar’ı, ne Plevne’yi, ne Çanakkale’yi, ne Kurtuluş Savaşımız’ı, ne Kıbrıs Çıkartmamız’ı…

    Haa, bir dakika, orada bir TBMM var, orada, dinî kıstaslara göre, yasa çıkartılmaz…

    İyi ki de öyle, çünkü bu bağlamda akılcılık, inanç barışının bir zeminidir…

    Aynı bağlamda, Diyanet’in temel görevi, inancı aklîleştirmektir…

    Yani, bizim, aklî olmayan inançla kavgamız, vardır…

    Mustafa Kemal’in Türk’ün inancıyla bir sorunu yok… Yobazlıkla var, sorunu…

    Bütün inançlara eşit mesafede durmak gibi bir derdimiz hiç yok… Yobazlıkla, bağnazlıkla, kavgamız vardır, çünkü… En hakiki mürşit olarak bize ilmi, fenni vasiyet etmiş, Atatürk’ün kendisi ne yapardı, zannediyorsunuz, yobazlığa dönük olarak!.. Eşit mesafede mi dururdu!..

    ***
    Şunu da söyleyeyim isterim… “Laiklik” sözcüğünü, toptan atalım, demiyorum… Anlayalım, diyorum… Anlamak için, Türkçe konuşmamız gerekiyor…

    Öteki türlü körpe dimağları iğdiş ediyorsunuz… Hiç bir yere de varamıyoruz…

    Laik oluyor, “laikçi”, ya da ya “laaayik”… Karşısına çıkıyor, “antilaikçi”…

    Kimileri “halayık” ile “laik” arasında akrabalık tesis etmeye kadar vardırıyor işi…

    Tam bir çorba…

    Laik diyelim… Algoloji diyelim… Operatrise bağlanacaksıznız… Böyle diyelim… Hematoloji, diyelim…

    Evrensel sözler, bunlar, diyelim…

    “Sosyal demokrasi”… Bu da evrensel, bir deyim… Değil mi?

    – Başka türlü nasıl diyebiliriz ki? diye, kendimizi savunalım…

    ***

    Bir Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ki, daha başındaki dört kavramdan üçü Türkçe değil…

    Utanalım…

    Neymiş:

    – Laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti…

    Oysa işte:

    – Akılcı, özgürlükçü, dayanışmacı, hukuk devleti…

    Sosyal demokrasi: Dayanışmacı özgürlükçülük…

    Çok mu zor, böyle demek?

    ***

    Laikliğe, “aklın özgürleştirilmesi”, “akla özgürlüğün korunması” dediğin zaman, arkasından hemen, aklın üzerindeki her türlü tasallutla, savaşmak gelir…

    Türban, özgürce takılıyorsa, o başka, ancak baskıyla takılıyor, ya da taktırılıyorsa, bununla savaşmak gerekir…

    Özgürlüklerin üstünü kapatmanın şeytanca bir aracı olarak taktırılıyorsa, daha da çok savaşmak gerekir…

    Giderek, halkın üzerindeki medya tasallutu ile savaşmak gerekir…

    Laiklik deyip, halkın üzerine kara gölge gibi tebelleş olmuş beyin yıkamacı medya ile savaşmıyorsan, sen şekilciliğe hapsolmuşsun demektir… Türban’ı, inancı şekilciliğe indirgeyip, sözüm ona, özgürlük simgesi gibi savunandan, farkın hiç yoktur ki, o zaman…

    Hem “laiklik” diyeceksin, hem de, bu deyimin özünü çarşafla örteceksin ve kavramın tüm gereklerini ıskalayacaksın… Tuhaf bir aydın illeti…

    ***

    Bir şey daha ekleyeyim… Aklı kendi başına bırakırsan, ya davulcuya ya zurnacıya kaçabilir!.. Aklı deneyle, gerçekle, biteviye sınamalarla, terbiye etmek, şarttır…

    ***

    Bütün dinler (ilahi boyutu tartışmayı, din adamlarına bırakarak söylüyorum), yeryüzünün kaydettiği en devrimci ve en siyasi çıkışlardır. Peygamberler ise (ilahi boyutu tartışmayı, yine din adamlarına bırakarak söylüyorum), yeryüzünün kaydettiği en ilerici ve en devrimci insanlardır…

    Dinler çıkışlarından sonra, merkezileştikçe, halktan kopmuşlar, hatta halka baskı aracı olmuşlardır…

    Bu olumsuz gelişmelere karşı, başkaldırıların olması kaçınılmazdır…

    Avrupa’da “Protestanlık” buna bir örnektir…

    “Şiilik” başka bir örnektir… O arada Mutezile, Eşari’ye karşıt olarak, bin yıl kadar önce, aklı, naklin önüne koymak istemiş, bir tefekkür akımıdır… İslam’ın altın çağının yönetim felsefesi olmuştur…

    Anadolu İslam yorumu, ya da işte Alevilik, izleyen bir örnektir…

    Amerika’da, Müslümanlığın yayılması, dikkate getirmek istediğim çizgiye, çok yeni bir örnektir… Bilhassa ezilen Amerikan zencileri, ezen beyaza:

    – Al, Kilisen de, Tanrın da, Kitabın da, senin olsun, deyip, başkaldırarak, müslüman olmaktadırlar…

    ***

    Mutezile’nin, Marx’tan daha, yuvarlak, bin yıl önce, “artı değer” konusunda tefekkür eylediğini biliyor muydunuz?[**] İnanın, ben de bilimiyordum… Demek ki, Batı şablonlarıyla düşünmekten, sahiden, kolay kolay çıkamıyoruz… Öyle olunca, ne yazık ki, kendi tarihsel birikimlerimize yabancılaşmakla kalmıyoruz, asıl halka yabancılaşıyoruz…

    Bu bağlamda, bu yazıyı yazarken ne düşündüm, biliyor musunuz:

    – Yobaz mı daha tehlikelidir, yoksa aydının yobazı mı?..

    Demeye dilim varmıyor, ama işte maalesef öyle…


    [*] Mayıs, 2008.

    [**] Mutezile ile ilgili bilgileri, Biricik Ozan Yarman’ın, kaynaktan bire bir aktarması sonucunda, öğrendim… Ona teşekkür borçluyum…

  • LAİKLİKĞİN ANAYASAYA GİRİŞİ

    Atatürk’ün bizleri bırakmadan önce yaptığı son önemli işlerden birisi.