-


BİR GEMİCİK ÖYKÜSÜ
Yıl 1926! Hasta Adam Osmanlı gitmiş; yoksul, yoksun ama başı dik genç T.C. çıkmış tarih sahnesine! Osmanlı’yı şamar oğlanına çeviren emperyalistler yenik düşmüş! Atatürk daha yeni başlıyoruz diyerek kalkınma ve adam olmayı hedefine koymuş!
Sekizbin üç yüz otuz sekiz (8338) kilometre kıyı uzunluğuna sahip genç Türkiye Cumhuriyeti denizcileşmenin aklın gereği olduğunun farkında. Kabotaj bu anlayışın eseri. Darbe yaparlar diye donanmadan vazgeçen II. Abdülhamit’e nispet yaparcasına gelişmeye başlayacaktır denizcilik. Hem ticari hem de askeri anlamda!
O yıllarda iletişim bugünkü gibi değil! Düğmeye basıp veri ve görüntü paylaşma kolaylığı yok! Emek ve çaba gerek!
Karadeniz adlı bir gemicik özene, bezene hazırlanır! Gemicik alçakgönüllü ama görev büyük! Karadeniz yeni Türkiye’yi tanıtmakla görevlidir. Liman liman gezecek işte yeni Türkiye diyecektir. Bu coğrafyanın her türlü ürününün yanı sıra sayıları az da olsa modern Türkiye’nin kadınlı erkekli figürlerini gezdirecektir Avrupa limanlarında.
Karadeniz’in St Petersburg’a kadar uzandığını söylemekle yetinelim. 86 günde pek çok ülkede çok sayıda limana uğramıştır bu gezici sergiyi taşıyan Karadeniz!
Kabotaj öncesi 35 bin ton olan ticari taşıma kapasitesi kısa zamanda 10’a katlanır. Dört tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda Türk bayraklı gemierle yolcu ve yük taşımasına hız verilir. Bugün İstanbul-İzmir arasında yolcu taşıyan gemimiz bulunmadığını anımsayalım! O zamanlarda İstanbul’dan kalkan Karadeniz Postası uğramadık liman bırakmadan Hopa’ya dek ulaştırmaktadır yolcularını ve yüklerini.
Aklını kullanan insan bir başkadır!
Sözü bugüne getirmeye elim varmasa da kaçınmam olanaksız! Tıpkı II. Abdülhamit’in Donanma’yı Haliç’e hapsetmesi gibi bugün de Donanma değil ama onun çok değerli subayları zindanları doldurmaktadır!
Bin bir emek ve çabayla millileştirilmiş olan limanlardan elimizde kalan ya yoktur ya da bir kaç tanedir.
Ticari denizcilikte ise “gemicik” kod adıyla anılmaktadır olan biten! İnsanı yok sayan taşıt öncelikli İDO ucubeleri de olmasa bu alandaki biricik varlığımız yokluktan öte bir şey değildir!
Doksan yıl önce ülke tanıtmayı öz gücüyle başarabilen Türkiye bugün işler çok daha kolaylaşmışken yabancı film oyuncuları aracılığıyla tanıtım yapma akılsızlığına tutulabiliyor!
Bütün bunları görmek ve yazmak zorunda kalmak büyük şanssızlık!
Ceyhun BALCI, 02.02.2014
Not : Bu gemicik öyküsünü yazma düşüncesini ulu çınar Cahit Kayra’nın “Devletçilik” Altın Yıllar 1923-1950 (Tarihçi Kitabevi, 2013, İstanbul) kitabına borçluyum.
Cahit Kayra yüz yaşına 3 kala yaşamına sığdırdığı birikimi yazmayı ve bu yolla paylaşmayı sürdürüyor. 38 kuşağından. Kırılganlık, umutsuzluk ve yenilgi nedir bilmeyen çılgın Türklerden. İyi ki böyleleri var olmuş dediğimiz adsız kahramanlardan.
-


MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ!
Bir dönem lümpen kültürün ve kimi zaman da şiddetin kol gezdiği stadyumlara Gezi’yle birlikte bir haller oldu! Direnişin güçlü kalelerine dönüşüverdiler. Belki de benim önceki algılarım hatalı ya da eksikti! Her neyse! Güncel gerçeğe bakalım!
Özellikle büyük kentlerimizdeki stadyumlar baskıcı iktidarın korkulu düşü oldu desek yeridir. Fenerbahçe, Beşiktaş, Karşıyaka ve onlardan geri kalmayan diğerleri gerici, bölücü ve yolsuzlukçu iktidara bayrak açmış durumda.
Pazartesi akşamı şimdilerde boy hedefi yapılan Şükrü Saracoğlu’nun adını taşıyan Kadıköy’deki Fenerbahçe Stadı’nda ilginç şeyler yaşandı. Bir yanda, Konya yandaşı oldukları öne sürülenler tekbir getirirken; diğer yanda Fenerliler “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diyerek uslanmaya niyetli olmadıklarını bir kez daha ortaya koydular. Mustafa Kemal’in askerlerinden bir kaçı yeni oluşturulan stadyum polisi tarafından cezalandırıldı. Önce gözaltı, sonra da cezalandırma. Yanlış okumadınız! Savcılık buyruğuna kayıtsız kalan polisimiz her nedense “Mustafa Kemal’in Askerleri”ne özel ilgi gösterdi. Yargıya gerek duymaksızın cezasını kesiverdi askerlerin! Hızlı kolluk, jet yargısız yargı!
Geçenlerde bir toplulukta 2014 Türkiyesi’nde yapılabilecek en tehlikeli eylemin elde bayrak, dilde Atatürk olduğunu söyleyen bir arkadaşımızın dayak yemediği kalmıştı. Hiddetlenen toplulukta epeyce hızlı solcu vardı! Şükrü Saracoğlu’nda ise polis!
Her şey bir yana “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diye bağırmak çok tehlikeli bir iştir. Tıpkı elde bayrak, dilde Atatürk gibi!
Buna karşılık İstiklâl’den oluk oluk akan, Gündoğdu’yu dolduran, Ulus’ta, Tandoğan’da barikat yıkanların ve elbette Anıt Kabir’e sığmayanların da bir bildiği olsa gerek!
Maçtan yasaklayarak, gözaltına alarak, gözünü ve hatta canını çıkartarak korkutamazsınız Mustafa Kemal’in Askerlerini…
Ceyhun BALCI, 29.01.2014
-


KIZIL DANY ile YAZAR!
“Kızıl Dany” takma adlı eskinin solcusu, bugünün de “eli sopalı” AB komiseri Ankara’da “linç girişimi” ile karşı karşıya olduğu ileri sürülen bir siyasi partiye destek ziyaretinde demiş ki; “Türkiye’nin AB’ye katılması söz konusu olacaksa , tıpkı Paris ve Berlin belediye başkanları gibi İstanbul’un da eşcinsel bir belediye başkanı olabileceğini hazmetme durumundadır.”(Cumhuriyet, 23.11.2007)
Kızıl Dany’nin bu özlemine yanıt verircesine, aynı yerde yine benzer bir nedenle bulunan yazar Murathan MUNGAN bu göreve talip olacağını açıklayıvermiş. Hatta, bu açıklama ortamı şenlendirmiş bile.
İlk bakışta, Türk toplumunun hoşgörülü olmakta zorlanacağı bir özlem gibi görünse de, özellikle son yıllarda, hakkındaki “yolsuzluk” kuşkuları belirginleşen kimi kamu yöneticileri ile ilgili olarak halkımızda oluşan ”çalsın ama iş yapsın!”anlayışı da göz önüne alınırsa, hiç de olanaksız bir durum olmadığı söylenebilir.
Habere konu olan açıklamaya Murathan Mungan’ın yanıtına ilişkin olarak şenlenen ortamdakiler bir yandan gülerken, diğer yandan düşünmüşler midir?
Hiç kuşku yok ki; bireylerin özel yaşamlarını ilgilendiren konulardaki seçimleri diğerlerini hiç bir şekilde ilgilendirmez. Dolayısı ile, bu konu üzerinde yapılacak her türlü olumlu ya da olumsuz yorum anlamsız kalacaktır.
Ama, “Kızıl Dany”nin özlemine ilişkin olarak bir şeyler söylemekte yarar var. Sözü edilen kişisel seçimlerin toplum katında hoşgörü ile karşılanması, “eli sopalı” komiser edası ile yapılacak açıklamalarla sağlanacak gibi de değildir.
Elli santimlik bez parçası kullanılarak “tutsak” alınmaya çalışılan bir toplumda sözünü ettiği konuda hoşgörü bekleyebilir mi?
Ya da, bir Avrupalı olarak beş yüzyıl önce oluk oluk kan akıtarak elde ettikleri “aydınlanma” değerlerine aykırı durumları kendi ülkesinde nasıl karşılardı?
Yine, sözüm ona bağımsızlık ereğine varmak için “kültürel haklar” söyleminden“terörün her türüne” varan eyleme varıncaya dek her türlü silahı kullanmaktan çekinmeyen bir yapılanmanın gerçekte “feodal” bir düzeneğe dayandığını bilmiyor olabilir mi?
O “Kızıl Dany”, “bekâra karı boşamak kolaydır!” özdeyişini anımsatırcasına sergilediği hoyratlık ve sorumsuzluk konusunda nasıl bir açıklama yapardı acaba?
İspanya’da, bırakınız terör ile doğrudan organik ilişkiyi, “ETA’yı kınamadı” diye kapatılan Batasuna partisinden habersiz olabilir mi? Haberdar olmadığı için mi Türkiye’de “milletvekili kisveli” şiddet yanlılarına güç verme çabası içindedir?
Yukarıdaki soruları, “Kızıl Dany”nin aklına getirmemiş olabileceği olasılığına dayandırmış olsak da, hakkını yemeyelim!
Adımdan emin olduğum kadar eminim ki; “Kızıl Dany” de, benzerleri de kafamıza takılan soruları akıllarından geçirmişlerdir.
Ama, şu andaki özgörevleri öyle incelikli ve dengeli hesaplar içinde olmalarını gerektiriyor ki…
Gündemin baş öğesi, geçen yüzyıl başında yırtılan “Sevr”i dirilterek, yeniden yaşama geçirmek kaygısıdır.
Bu yolda, akla gelmedik yollar denenecek, bir toplumun ayrılmaz parçası olan öğeler akıl almaz sözlerle ayartılacak ve özendirilecektir.
İşte, yazar kimlikli Türkçe konuşan kimseye bu oyunda düşen rol de, sömürgeci payandalığı ve sırtını dayayacağı bir destek arayışı uğruna onursuz duruşlardır.
Yolunu, kimliğini ve en önemlisi onurunu yitirmiş “aydın” kesiminin, sömürgecinin ince hesabını görecek durumu yok gibidir!
Çünkü, bu tiplerin çoğu kendilerini başkasının yol göstericiliği ile gönence varma hafifliğine çoktan kaptırmışlardır.
CEYHUN BALCI, 23.11.2007
-


TÜTÜN KARŞITI
NAZİ KAMPANYALARI (*)
Geçmişi bilmemek hemen tüm sorunların kökenindeki önemli neden! Naziler, besin ve sudaki karsinojenlere, iş ortamındaki asbest başta olmak üzere başka kanser etkenlerine ve onların yasaklanmasına özel ilgi duymuştur. Nazi Almanyası asbeste bağlı akciğer kanseri ve mezotelyomanın önlenebilir olduğunu saptayan ilk ülkedir. Ne var bunda sorusu gelecektir usunuza! Haksız değilsiniz! Ama, yine de yazıyı okuyunuz öğüdümü tutmanızı dilerim.
“Tümör gibi Yahudi”, “Yahudi gibi kanser” ya da “komünist hücre gibi kanser” benzetmelerinin de bu döneme özgü olduğu pek bilinmez. Yanı sıra “ektomi” (lobektomi) ya da “otomi” (laparotomi) gibi köktenci çözümlere ilişkin paradigmaların yaygınlığı da dikkat çekicidir. Bir başka göze batan durum da “aydınlatılma” başlığı altındaki kavram bolluğudur. Robert Proctor Nazi dönemine damga vuran bu durumu “bilgisizlik bilimi” ya da “gözardı edicilik” olarak tanımlıyor.
Kısırlaştırma, denekleştirme ve ötenazi uygulamalarıyla nam salmış Nazi tıp anlayışının tütün karşıtlığı konusundaki tutumu da ilgiyi hak ediyor.
Nazilerin karsinojenlere bu aşırı ilgisinin ekonomi, endüstriyel paternalizm, çalışma verimi ve Almanya’nın tanınmış laboratuvar gelenekleri ile ilintilendirilmesinde yarar var.
Tarihçiler, tütünün sağlık üzerine etkileri araştırmalarında 1950’leri sıfır noktası olarak görürler. Tütünün akciğer kanseri etkeni olması konusundaki araştırmalar ABD ve İngiltere’de bu zaman aralığında yoğunlaşmıştır. Oysa benzer araştırmalar 1930’lu ve 40’lı yıllarda Almanya’da da yoğunluklu bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Nazilere göre, tütün kısırlık, kanser ve kalp krizi etkeni olarak parasal kaynakların ve halk sağlığının tüketilmesine yol açan bir genetik zehirdir. Irksal ve bedensel arıtım kaygılarının belirginleştiği bu dönemde tütüne ilişkin yargıları bir de bu açıdan irdelemekte yarar vardır. Tütünün Alman ırkını yozlaştıran bir öğe olduğuna vurgu yapılmıştır. Tütünün yanı sıra Alman soyunu kirleten diğer etkenler arasında alkol, asbestoz, kurşun, Yahudiler ve Çingeneler sayılmıştır. Nazi dönemindeki tütün karşıtlığı siyaset-bilim etkileşiminin önemli başlıklarından birisine dönüşmüştür.
Tütün karşıtlığı kendisini ilk kez XX. yüzyılda göstermiş bir olgu değildir. Almanca konuşan topraklar tütün yasakları ile Hollanda ve İngiliz ordularının da yer aldığı 30 yıl savaşlarıyla tanışmıştır. Sigara Berlin’de 1723’te, Konigsberg’te ise 1742’de yasaklanmıştır. Benzeri yasaklamalar 1848’deki Pan-Almancı devrime dek kitap sayfalarında kalmış ve Nazi döneminde tütün ve Yahudi özgürlükçülüğü bütünleştirilme fırsatı yakalamıştır.
Tütünün kanser etkeni oluşuna ilişkin ilk yayın XVIII. Yüzyılda yapılmıştır. 1912’de Isaac Adler tütün ve akciğer kanseri konulu kitap oylumlu ilk derlemesini bilim ortamında paylaşmıştır. Bununla birlikte tütünün akciğer kanserine yol açmadaki etkisinin kesinleşmesi için epeyce zaman geçmesi gerekmiştir. Sonuçta tütünün etkisi ortaya konmuş olsa da giderek artan otomobil kullanımının ürünü olan eksoz gazları ve ortamdaki tozlar da etken olarak görülmüşlerdir.
Bu süreci izleyerek Alman ırk arıtımcılarının ilgi alanına girecektir tütün karşıtlığı. Naziler tütünün Führer’e ait olduğu varsayılan insan bedeni ve zihnini denetim dışı bıraktığı düşüncesini benimsemişlerdir. Bu düşünce doğrultusunda sigara bağımlılarının zayıf ve yozlaşmış genetiğe sahip oldukları, sigaranın genç psikopatlarda yaygın kullanım alanı bulduğu bile öne sürülmüştür. Yaygın kanı böyle olunca Nazi Sağlık Bakanı Dr Leonardo Conti sigara bağımlılarının da fişlenmesi buyruğunu vermekte gecikmemiştir. Tıpkı evsizler, alkol bağımlıları ve sosyopatlar gibi fişlenir olmuşlardır.
Arjantinli Angel H. Roffo (1882-1947) 1930’larda sigaradaki katranın laboratuvar hayvanlarında kansere neden olduğunu ortaya koymuştur. Böylelikle nikotinin masumiyeti söz konusu olabilmiştir. İvme kazanan tütün zararları araştırmalarının sonuçları aynı zamanda Hitler’in tütün karşıtı çabalarını destekleyen dayanaklara dönüşmüştür.
Alman Nasyonal Sosyalist Partisi 1938’de kendi çalışma ortamlarında sigarayı yasaklamakla başlayacaktır bu alandaki etkinliklerine. Himmler’in buyruğuyla görevdeki polis ve SS’lerin de sigara içmesi yasaklanacaktır. Bunu gebelere, 25 yaşaltı ve 55 yaş üstü kadınlara sigara kuponu verilmesinin önlenmesi izleyecektir. Sigara reklamlarının yasaklanması da unutulmayacaktır.
Kısıtlayıcılık nikotinsiz sigara üretimiyle karşılık bulacaktır. 1940’ta Alman tütün üretiminin % 5’ine denk düşen 3 milyon kilo nikotinsiz tütün hasadı gerçekleştirilmiştir. Bu tarihte Almanya’daki tütün tarımcısı sayısı 60 bin dolaylarındadır.
Eş zamanlı olarak sigara kullanımının psikolojisi ve psikofarmakoljisi üzerine çalışmalar da yoğunlaşmıştır. Örneğin, gözleri görmeyenler arasındaki sigara bağımlılık oranı düşüklüğünün yanı sıra askerlerin geceden çok gündüz saatlerinde içici oluşları üzerine çalışmalar yapılacaktır.
Alman sigara karşıtlığı sürecinde Karl Astel’in Jena’daki Sigaranın Tehlikeleri Araştırmaları Enstitüsü’nden de söz etmek gerekir. Almanya’nın sorunlarına köklü çözümler başlığı altında göze çarpan bir başka öneri de “tam buğday ekmeği” üretimidir. Bu enstitü doğrudan Hitler’den 100 bin RM para desteği almıştır.
Karl Astel ateşli bir sigara ve içki karşıtı olarak da öne çıkan bir figür olmuştur. Jena Üniversitesi’nde sigarayı yasaklamakla kalmamış insanların ağzındaki sigaralara yönelecek denli militan davranışlar da sergilemiştir.
Akciğer kanseri ile tütün arasındaki bağlantının yeryüzündeki en gelişmiş epidemiyolojik çalışmayla değerlendirilmesinin doğrudan Hitlr’in desteğiyle yapılmış olmasını nasıl nitelendirmeliyiz? 1950’lerdeki benzer Richard Doll çalışmalarının bu çalışmaya atıf yapmamış olmaları önemlidir. Çok bellidir ki, bu çalışmalar tıp belleğinden silinmiş gibidir.
Tütün karşıtı uygulamaların Nazizmin üstün ırk düşüncesiyle yakın bağlantısı son derece çarpıcı bir durum olsa gerektir. Hitler’in sigaraya yönelik kişisel nefreti de önemli bir öğedir. Ancak, tütünün Alman halkının işte, okulda, savaş alanında, yatak odasında ve doğumhanede dayanıklılığını azaltan önemli bir etken olduğu düşüncesi yabana atılmamalıdır.
1920’lerde dünyanın en güçlü sigara ve alkol karşıtı tutumu içinde olabilmiş bir ABD’nin yanında 1930’larda Almanya’da kendisini gösteren bu son derece güçlü tütün karşıtı hareket de dikkate değerdir. Ancak, ABD’deki bu durum çok geçmeden tersine bir dönüş gösterecektir. 1940’lar Amerikası’nda tütüne eleştirel yaklaşan hekime rastlamak zorlaşacaktır. John Dewey gibi bir liberal bile tütünün zararları konusunda kuşkucu bir tutum içinde olabilmiştir.
Almanya’da ise Nasyonal Sosyalizm’in yükselişiyle koşut giden bir sigara-alkol karşıtlığı söz konusudur.
Almanya’da Nazi döneminin ilk yıllarında çok etkili olmayan tütün karşıtı harekete karşı tütün kullanımı, caz dinleyiciliği ve dans partilerine katılım bir tür pasif direniş tutumu olarak da benimsenmiştir. ABD’deki tersine durum Almanya’daki yasakçılığa karşı duranlarca bağlaşık bir güç olarak da algılanmıştır. Hatta, “yasaklamanın çekiciliği” üzerine söylemler bile geliştirilmiştir.
II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte tütün karşıtı hareket hız yitirmiştir. Özellikle savaş alanındaki askerlerin bu kampanyadan bağışık tutuldukları bilinmektedir. Bu arada, gevşemeyi fırsat bilen sigara üreticileri kendi enstitüleri aracılığıyla tütün propagandasına bile girişebilmişlerdir.
Özellikle, savaş öncesindeki ekonomik iyileşmenin Alman insanının alım gücünü yükseltmesi tütün karşıtı hareketin başarısını sınırlamıştır. Diğer yandan, tütün ürünlerinden kaynaklı vergilerin Alman maliyesine katkısı da göz ardı edilemez boyutlara erişmiştir.
Savaşa bağlı kısıtlılıkların derinleşmesiyle birlikte tütün ürünü tüketimi önemli düşüş göstermiştir.
Başta Hitler olmak üzere sigara karşıtı hareketin önemli üyelerinin ölmüş ya da etkisizleşmiş olması sonucu savaşı izleyen yıllarda Almanya’da tütün karşıtlığından iz kalmamıştır. Bu anlamdaki bellek silinmesinin sonucunda Alman yurttaşları bile kendi yakın tarihlerindeki bu gerçekten habersizleşmişlerdir.
Nazi dönemi tütün karşıtı hareketin dikkate alınması “her kötülükten bir iyilik doğar” anlayışını öne çıkartmak ya da bu dönemin aklanması olarak algılanmamalıdır. Bundan günümüz sigara karşıtı yaklaşımlarının faşist köklerine göndermede bulunulduğu sonucu da çıkartılmayabilir.
Tütün karşıtı kampanyayla kendisini gösteren süreçte Alman biliminin, tıbbının ve toplum sağlığının Nazileştirilmesinin algılanandan daha karmaşık olduğunun anlaşılması önemlidir. Nasyonal Sosyalizm güdümündeki bilimin geçmişinde zorla kısırlaştırma, bitkisel tıp uygulamaları, toplama kamplarında seçilmiş kişilere uygulanan soykırım ve sigara yasağının önemli köşe taşları olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.
Nazi döneminde tıp uygulamalarının çılgınlığa araç olduğundan kuşku yok. Bu dönemin derin izlerini taşıyan tütün yasaklarıyla tam buğday ekmeği girişiminin de sarı yıldızlar ve ölüm kampları kadar faşist uygulamalar olduğunun altını çizmekte yarar olduğu kesindir.
Ceyhun BALCI, 26.01.2014
(*)The Medicine and Medical Ethics in Nazi Germany, Berghahn Books, 2002, Oxford, New York, Nazi Campaign against Tobacco, Robert N. Proctor, pp 40-58.
-


“Bilinen” Menderes
Yaman Örs *
Yakın günlerde, Adnan Menderes’in kendisinden genç, ancak onun en yakın siyaset arkadaşlarından ve dostlarından olan, tıp doktoru Mükerrem Sarol’un Bilinmeyen Menderes kitabının, 30 yılı aşan bir süreden sonra İnkılâp Kitabevi tarafından yeniden basılmıştır. Toplam bin sayfaya yaklaşan kitabın iki cildinin de arka sayfalarında ayrıca “Fotoğraflarla Bilinmeyen Menderes” bölümleri vardır. İlk baskısı 1981’de yapılmış olan kitabın yazarı, 1995 yılında ölmüştür.
Benim bu bağlamdaki amacım, kitabın geniş bir özetini vererek onu tanıtmak değil, ondan alıntılar da yaparak en önde gelen noktalarını belirttikten sonra, 1950-1960 yılları arasındaki “Menderes dönemini” yaşamış bir lise ve üniversite öğrencisi olarak, o yıllarla ilgili çok temel olumsuz noktaları sıralamaktır. Böylece Dr. Sarol’un yapıtında yer verdiği “başarılarının” yanında Menderes’in (ve yakın çalışma arkadaşlarının) ülkeye verdiği ne gibi “büyük zararların” bulunduğunu ortaya koymuş olacağımı düşünüyorum. Bu yolla, 27 Mayıs olayının anlamı ve işlevi de ortaya çıkmış olacak; bir bakıma, Dr. Sarol’un yapıtındaki “bilinmeyen” kişi ile buradaki yazının “bilinen” kişisi, bu bağlamda birleşmiş olacaktır denebilir.
Kitabın birinci cildinde arka kapaktaki tanıtım yazısının ilk tümcesi şöyledir: “Saffet, gaflet, hıyanet, Menderes’in fani hayatını elinden almıştır.” Burada daha sonra şu satırlara yer verilmektedir: “Türk siyasi tarihinin önemli isimlerinin etrafında şekillenmiş bir tarihe çok önemli notlar düşen bu kitapta Dr. Mükerrem Sarol, Demokrat Parti’nin kurulduğu günden itibaren Yassıada’ya kadar siyasi tarihimizin en çalkantılı dönemlerinden birine tanıklık etmiştir.” Daha sonra: “… ‘Gizli oy, açık tasnif’ kuralını ters çevirerek ‘açık oy, gizli tasnif’ şeklinde uygulayan CHP’nin 1946 seçimlerini kazanması.” 1950 seçimleri ve DP iktidarı… İsmet İnönü’nün, ‘DP’yi devirebilmek için ihtilal yolunu deneyeceğiz.’ sözleri…” Burada, yazarın ağırlık vererek yazdığı olayları, kullandığı dili, gerek Menderes ve çevresi ile yandaşları için kullandığı sözcükler; gerekse Cumhuriyet Halk Partisi ve savunucuları için seçtiği dil ve sözcükleri, olayları değerlendirmesi vb. için kuşkusuz kitabın kendisini okumak gerekir ki onu da bu satırların okuyucularına bırakmak durumundayım.
Yazarın karşısında olanlara yerine göre ciddi hakarete varan anlatımlarında; bunların yanında kendi açısından Cumhuriyet, Demokrasi, Laiklik, Atatürk, 27 Mayıs konularını ve benzeri konuları dile getirmesinde, ülkemizde “eğitim görmüş sağın” alışılagelmiş yaklaşımlarını buluyoruz. Bu arada, yer yer önemli mantıksal yanlışlar ve tutarsızlıkları da.
İkinci cildin arka kapağında, burada örnek olarak verilebilecek şu anlatımlar bulunuyor: Menders’in, “Ben düşersem, ya canımı darağacında alırlar ya da yurtdışına sürerler.” sözü. “… İnönü’nün bitmeyen ihtilal ortamı yaratma çabaları… 27 Mayıs Darbesi…” “Ve Kırat’ın talihsiz süvarisinin bilinmeyen hikâyesi…”.
Gelelim 27 Mayıs olayına. Bu olayı yerinde ve haklı bulan insanların arasında, verilen idam cezalarını onaylayacakların sayısı kanımca çok azdır. Öte yandan, Adnan Menderes’in, kendi dönemi içinde 43 idam cezasını onayladığının bilinmesi de ilginç olabilir. Kuşkusuz bu gerçek de, onun (ve iki bakanının) idamının haklı bulunması için kesinlikle bir gerekçe olarak düşünülemez.
27 Mayıs’ı büyük çoğunluğu sağcı, bir bölümü şu ya da bu ölçüde Atatürk karşıtı / düşmanı olanların anladığı biçimde “demokrasiye indirilmiş bir darbe” olarak görenler günümüzde hiç de az değildir..
Böyle bir savda (en az) iki temel yanlış bulunuyor. Birincisi, aşağıdaki gerçeklerde görüldüğü gibi, 1950’yle birlikte Türkiye’deki iktidar ülkeye değişik alanlarda büyük zararlar vermiştir. İkinci olarak, özellikle geri kalmış ülkelerin demokrasilerinde görüldüğü gibi, seçimler demokrasi düzeninin tartışılamaz en büyük yönü, seçilenler de kendilerini seçenlerin istediklerini (ve başka yanlış işleri) yerine getirecek “mutlak temsilciler” olamazlar. Halkın seçilenlere aktardığı egemenlik sınırsız olamaz ve bir yandan toplum bir yandan adalet kurumları onları uygun yollarla denetlemek durumundadırlar. Bu, hukukun ve demokrasi düzeninin üstünlüğü demektir.
Demokraside en büyük güçlük, demokratik seçimlerle iktidarı ele alanların kendilerinin kişi ve topluluk olarak demokrasi düzenini anlamış ve onun ilkelerine uyacaklarını bilip bilmedikleridir. Demokratik anlayışa ve ekince (“kültüre”) sahip olmayan bir iktidarın bulunduğu bir ülkede, bu tür düzen nasıl yürütülebilir ve sürdürülebilir? “Düzen ve ekinç olarak demokrasiyi ancak demokrat insanlar yürütebilir” dersek, bir abartma olur mu?
Gelelim Türkiye’deki demokrasiye ve 27 Mayıs’ın buradaki yerine; bunun için de, onu gerçekleştiren ve savunanların ileri sürdükleri, saydıkları, özellikle Adnan Menderes’le ilgili başlıca noktalara: — 6-7 Eylül olaylarında önceden haberi olmasına karşılık onlara müdahale etmemek; — Üniversiteye baskın yaptırmak ve halka ateş açtırmak; — Muhalefet önderi ile bazı muhalefet milletvekillerinin yolculuk özgürlüklerini kısıtlamak; — Devlet radyosunu siyasal çıkarları için kullanmak (bu arada, bir “Vatan Cephesi” kurmak); — Halkı Demokrat İzmir gazetesinin basım yerini yıkmaya teşvik etmek; — İl olan Kırşehir’i (seçim sonuçlarından dolayı) haksız olarak ilçe yapmak.; — Muhalefete karşı tahkikat komisyonu kurdurup onu olağanüstü yetkilerle donatmak; — CHP’nin mallarına haksız yere el koydurmak…
Bunların yanında, Menderes ve partisinin ülkemiz insanına verdiği, yine hepsini burada sayamayacağımız başka ciddi zararlar da vardır: — Haziran 1950’nin başında, “ordu darbe yapacak” gerekçesiyle, tüm üst kademe komutanlar da içinde olmak üzere 15 general ve 150 albayı emekliye sevk etmek; — Kore savaşına, Amerikan ordusunun komutası altında ve Meclis’ten izin almadan asker göndermek, sonuçta bine yakın yurttaşın ölmesine, binlercesinin yaralanmasına neden olmak; — Önemli birtakım fabrikaların, bu arada silah fabrikalarının özelleştirilmesini sağlamak; — Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verilmesi; — Cezayir Kurtuluş Savaşı’nda Fransa’nın (çağın Fransız katliamının) yanında olmak; — Yargının, Hukuk’un üstünlüğünü savunan üst düzey yöneticilerini emekli etmek ve bunlara benzer tutumlar…
Menderes’in ve partisinin çoğunluğunun demokrasi, ülke, insan… konularındaki anlayışları böyle. Dr. Sarol’un kitabında bu konularla ilgili “gerekçeleri” de kuşkusuz buluyoruz.
27 Mayıs’ın Türkiye’ye getirdiği değişiklikler, yeni kurumlar, bu arada ikinci meclis (senato), yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, üniversite özerkliği vb. ise, birtakım yönlerden Batı demokrasilerindekilerin bile önüne geçecek düzeydedir. O zaman bu hareket, nasıl Devrim değil de “darbe” oluyor? Milletvekillerine, “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” ve “Odunu koysam milletvekili seçtiririm” diyen “bilinen Menderes” ise, demokrat?
* Ankara Atatürk Lisesi’ni 1954’de, Ankara Tıp Fakültesi’ni 1960 yılında bitiren Dr. Yaman Örs’ün bu fakülteden Patoloji ve Tıp Tarihi – Deontoloji uzmanlıkları ile ODTÜ’den aldığı Felsefe doktorası vardır. Akademik yaşamının büyük bölümünü, bitirdiği fakültede geçiren Prof. Örs, Ankara dışındaki kentlerde de (emeklilik sonrası da içinde olmak üzere) çoğu tıp olmak üzere değişik fakültelerde dersler vermiştir. Onun başlıca ilgi alanlarını, tıp ve biyolojinin, bilim, tarih, etik ve felsefenin yöntembilgisi (“metodolojisi”), evrim kavramı, biyoetik ve biyopolitika, dil sorunları, laiklik ve çağdaşlaşma konuları oluşturmaktadır. Daha yakın yıllarda özellikle Felsefenin Psikolojisine yönelmiş; bu arada, çoğu Ankara’da bulunan değişik konumlardaki akademisyenlerle birlikte Bilim ve Bilimsel Felsefe Çevresi’ni kurmuştur. Yurt içinde değişik üniversitelerde de çalışmış, yurt dışında değişik amaçlar ve sürelerle özellikle Avrupa ülkelerinde bulunmuştur. 2003 yılının başlarında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı’ndan yaş sınırından emekli olmuştur.
-


24 OCAK
24 Ocak yakın tarihimizin kara yazgılı günü! 12 Eylül perşembeyse, 24 Ocak onun çarşambasıydı. Orada tasarlananlar kotarılamayınca silahlı güç devreye sokulmuştu.
İzleyen 24 Ocak’lar hep kan, gözyaşı ve ölüm getirdi!
Önce “Uğurlar Olsun!” dedirttiler!
Yetmedi!
Gaffar Okkan’ı aldılar bir başka 24 Ocak’ta!
Her üçü de Türkiye’yi yörüngeden çıkartmaya yönelik yayılmacı destekli işbirlikçi eylemleriydi!
İlkine yapılan Atlantik ötesi yorumu belleklerden çıkacak gibi değildir : “Bizim çocuklar başardı!”
İkincisi açıkça yorumlanmasa da mafyokratik kirli çamaşırların ortaya saçılmasının önüne geçilmiş oldu!
Üçüncüsü ile dağdaki silahlı eşkıya avının halkın kazanılmasıyla tamamlanmasının önüne geçilmişti!
24 Ocak’ın kara yazgısı silinebilir mi?
Yatağan’dan doğan güneş bu kara yazgıya son verebilir! Biraz açıklamak gerek! Yatağan’da işyerlerinin özelleştirilmesinin önüne dikilen işçilerin direngen tutumu faşizmin kol gezdiği ortamda doğal olarak kimselerin söylemine, eylemine ve yazısına konu olamıyor.
Özelleştirmenin ertelenmesi zaferini elde eden Yatağan işçisi yerinde duracak gibi görünmüyor! Ankara yoluna düşmeye hazırlanan işçilerin otobüslerine el konurken; eş ve çocukları da polis tarafından rehin alınmışlar. On üç yaşında çocuğun Gezi sanığı yapıldığı, yedi gencin canının, onlarcasının gözünün çıkartıldığı, hırsızlığın, uğursuzluğun korunup kollandığı ülkeye yaraşan bir manzara değil mi?
Yatağan işçisi bu durumda durmamış Yatağan’dan Muğla’ya yürümüş!
Elde bayrak, dilde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” ile…
Ankara’da hırsızlar varsa, Yatağan’da korkusuzlar var!
Emeklerine ve yüreklerine sağlık!
Karanlık 24 Ocak’ı ışıttıkları için!
Ceyhun BALCI, 24.01.2014
-


UĞUR MUMCU …
Uğur Mumcu’ya ilişkin yazılmamış, söylenmemiş bir şey kalmadı! Kendisini bırakın kendisi tanımlasın! Ona sahip çıkar görünen bir sürü sahtekar da açığa çıksın…
Uğurlar Olsun…
http://www.youtube.com/watch?v=8xMb1_KCQT8 -


İŞTE CUMHURİYET,
İŞTE DERSİM GERÇEĞİ
Cumhuriyet’i tepeleme hevesi depreştikçe eski defterlere sığınılıyor! Onu da çarpıtma ve saptırma ile yapıyorlar! Başka türlü yapamazlar!
- Köprü, yol yapmayacaksınız, silahlarımıza dokunmayacaksınız!
- Vergiyi eskiden olduğu gibi pazarlıkla veririz!
- Kimseyi askere göndermeyiz!
- Kaza ve nahiye merkezleri kurmayacaksınız!
- İçimizde karakol yapmayacaksınız!
Yukarıda sıralananlar Peygamber soylu Dersim Seyit’I Rıza’nın 1937 yılındaki istekleridir!
Türkçesi şudur! Uygarlıkla tanışmak istemiyoruz! Ortaçağ’dan hoşnutuz!
Kanun ve nizam bizden sorulur!
Buranın egemeni Cumhuriyet ve dolayısı ile millet değil biziz!
Burada Cumhuriyet’in otoritesi ve askeri değil bizler egemeniz!
Bir feodal bey artığının böyle düşünmesine şaşırmak gereksiz! Yüzyıllara dayanan iktidarını yitirmeyi elbette istemez!
Bu çağda Seyit Rıza aşkına tutulanlar onun sıradan bir kukla olduğunu anlamalıydı!
Oysa, Cumhuriyet başlı başına bir devrimdir! Devrimler birilerine sorularak yapılmaz! Hele hele Seyit Rıza’lara! Böylesi akılsız bir tutum “kızımız Devrim’i oğlunuz Rıza’yla evermek istiyoruz” demek gibi bir şeye denk düşer. Kızınızı iğfal edeceğini bildiğiniz bir adamla başbaşa bırakmaktır bunu yapmak!
Böyle durumlarda Ziya Paşa’nın sözleri gelmeli akla!
“Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”
Gerçekler böyleyken! Bu çağda Seyit Rızasever olmak, onun gibi bir zalimin heykelini Tunceli’ye dikmek akıl işi midir?
Onlara Atatürk’ün bir sözüyle seslenelim!
“Şaşarım sizin aklı perişanınıza!” (*)
Ceyhun BALCI, 22.01.2014
(*) Bu söze Orhan Çekiç’in Son Yıl, 1938 kitabında rastladım. Daha önce okuduğumu anımsamıyorum.


















