• Resim

    YUSUF SAVAŞ EMEK

    (1947-2014)

    Kötü bir insan alışkanlığı değerleri yokluğunda övmek; güzellemeyi yaşarlarken esirgemek! Yine de hakkımızı yemeyelim! Bunca gündem yoğunluğunda başka türlüsü olası mı?

    Adını duyalı 10 yılı aşkın zaman olmuştu. Kişisel tanışıklık için geçen Temmuz’daki Karaburun Ütopyalar Toplantısı’nı beklemek gerekti. Ütopyalar’ın ev sahibi, düzenleyicisi ve kısacası her şeyi olduğu için bir kaç çift laftan öte geçememişti söyleşimiz. Yeni Ortaçağ temalı Ütopyalar buluşmasında “Yeni Ortaçağda Sağlık” başlığı altında küçük bir kesit sunma onuru düşmüştü bana da! Hiç kuşkusuz onun da çağrısı ve özendirmesiyle!

    Çevre hareketinin sivrilmiş ve bununla da yetinmeyip nitelikli kalabilmiş neferiydi. Soyadını o harekete katabilmiş birisiydi.

    Güle güle soyadı gibi Emek’çi Yusuf Savaş dosta!

    Yokluğunda ona sunulabilecek en büyük güzellik Ütopyalar’ın varlığını sürdürebilmesi olacaktır! Elbette başarılabilirse…

    Ceyhun BALCI, 22.01.2014

    Yeni Ortaçağ’da Sağlık sunumu için :

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5971802715748947489?banner=pwa

  • Resim

    SAYIN BAY BARROSO!

    Avrupa Komisyonu Başkanı Bay Barroso’yu okuyunca içime serin sular serpildi! Brüksel’de Sayın Başbakan’la görüşmüş! “Kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sorunum yok” demesi yetmiş de artmış Bay Barroso’ya!

    http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25618442.asp

    Bay Barroso bildiğimiz kadarı ile Portekizlidir! Kendisine bir soru sormak hakkımız olmalı! AB’nin artık kıdemlisi sayılan ülkeniz Portekiz’de de böyle mi yürür işler? Tersini yapanların sözüne güvenilir mi? Bir siyasetçi yetkiyi ele geçirdiğinde her türlü yasayı kendi iktidarını sağlamlaştırma ve süreklileştirme doğrultusunda değiştirebilir mi? Diyelim ki, yaptı! Kapalı kapılar ardındaki görüşmede “siz bu düzenlemelere bakmayın, ben gerçekte demokrasiye saygılıyım” demesi yüreğinizin yağlarını eritmeye yeter mi? Bendeki de merak işte!

    Durduk yere kuşkuya düşüp ortamın keyfini kaçırıyorum!

    Bay Barroso’ya güvenip “tehlike yokmuş” demenin dayanılmaz hafifliği dururken!

    Sömürgeciler böyledir! Başkalarını kullanmadaki hünerleri tartışılmazdır! Has adamlarını korumada da…

    Ceyhun BALCI, 21.01.2014

  • Image

    RASTLAŞMA

    Bugün bahar ılıklığını aratmayan güzel hava sıradışı bir gün yaşatıyordu. Buna bir sıradışılık daha eklenince yazmaya değer oldu. Yaya geçidinde beklerken arkamdan gelen bir sesin sıcak bir sohbetin başlangıcı olacağını kestiremezdim. Giriş faslını uzatmadan tabip odası görevimi doğrulatan dost sesin bir meslektaşıma ait olduğunu anlamakta gecikmedim.

    “Demiştiniz!” diyerek girdi söze! Kitap fuarı ipucu algımı hızlandırdı. 2011 İzmir Kitap Fuarı’nda 40-50 kişilik ilgili bir topluluğa iktisatçı-gazeteci Mustafa Sönmez’le söyleşerek seslenmiştik. “Paran Kadar Sağlık” başlığı altında bir tür gelecek okuyuculuğu yapmıştık. Başka yerlerdeki deneyimleri damıtarak öngörmüştük desek daha doğru olur. Mustafa Sönmez’e İzmir Tabip Odası olarak yaptırdığımız bir çalışmayı kendimize saklayamazdık. “Paran Kadar Sağlık” adıyla kitapçı raflarında  yer alması bir kamu göreviydi, yerine getirilmesi gereken!

    Orada dile getirilenleri unutmayan biriyle epeyce zaman sonra rastlaşmak günün güzelliğini katlamış oldu!

    “Ben söylemiştimci”  kolaycılığına kaçıp böbürlenmek yerine, öngörmenin yetmediğini, insanımızın (belki de diğer dünya insanlarını da) yaşanmışlığı öncelediğini dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Yaşanmışlığa artık, bir adım uzaklıkta olduğumuz düşüncem meslektaşımca da doğrulandı!

    Sağlıkta Dönüşüm Programı, uygulayıcılarına şu ya da bu şekilde getiri sağladıysa bizlerin katkısı göz ardı edilemez! Gücümüzü anımsamanın zamanıdır diye düşünmekteydim öteden beri. Bizler ve verdiğimiz hizmet değersizleştirilip, ayağa düşürüldükçe durumumuz kötüye gider olmuştu.

    Hiç bir şey için geç değil! Önce değerimizi fark etmeli! Parça başı fason üretici karakter rolünden sıyrılmak öncelikli gereklilik! Performans kuşatması yarılırsa domino taşları gibi çökebilir sistem. Kimi zaman katkıda bulunan ve saptamalarımı onaylayan meslektaşımın hekimlik yapmaya ara verdiğini öğrenmek şaşırtıcı gelmedi nedense!

    Ben söylemiştimci böbürlenmesine prim vermesem de; “yaşamda hiç bir çaba ve emek karşılıksız kalmaz” sözünü anımsatan kısa söyleşimiz yol arkadaşlığımızla birlikte sonlanmış oldu!

    Aniden ve beklenmedik şekilde başlayan söyleşimiz yine aniden bitiverirken; şaşkınlığımdan olmalı ne adını ne de iletişim bilgisini almayı akıl edemiyorum. Bu güzel günün tek olumsuz yanı da bu unutkanlık oluyor…

    Ceyhun BALCI, 19.01.2014

  • Image

    BÜYÜK ATATÜRK

    O’nu sayısız savaşa tutuşsa da yaşamını doğal yollarla yitiren bir kahraman olarak bildik! Çok iyi tanımamışız diyebiliyorum! Orhan Çekiç’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan “1939 – son yıl” kitabı pek çok yeni bilgiyle birlikte, sayısız yanlışı da düzeltmeye aday bir kitap!

    Atatürk’ü aramızdan alan hastalık konusunda tartışmalar sürüyor. Neden ne olursa olsun; onu aramızdan alan ülkesine ve milletine hizmet aşkıdır!

    Son yılında, ölüme gün sayarken giriştiği mücadele O’nu aramızdan epeyce erken almıştır. Lozan’da sonuca bağlanmayan sorunları birer birer çözmeye kararlıdır!

    Hatay da bunlardan birisidir! Hatta, öyle ki; bu soruna “şahis meselem” demektedir. Hatay Misakı Milli topraklarına mutlaka katılmalıdır! Uzun ince bir yoldur Hatay sorununu çözmek! Barışçıl yollardan çözülmüş olmasına karşın savaş olasılığı hiç bir zaman göz ardı edilmemiştir. Çözüme yakın aylarda Atatürk de aramızdan ayrılmaya yakındır. Çok kritik bir dönemde kendisini hiçe sayarak soluğu güneyde, Suriye sınırında alabilecek denli özverili bir önderdir.

    Üstelik tam da o yıllarda her nedense Dersim İsyanı söz konusu olmuş ve tıpkı Musul sorunu çözülecekken kendisini gösteren Şeyh Sait İsyanı gibi Cumhuriyet’e çelme takma girişiminde bulunmuştur.

    Neyse ki, yaşamını bu iş için tehlikeye atan Atatürk’ün gözü arkada kalmamıştır! Hem Dersim İsyanı bastırılmış hem de Hatay sorunu çzöülmüştür.

    Değil her gününü, her anını uğruna ölebileceği ilkeler doğrultusunda yaşayan Atatürk’e zaten az olmayan saygım ve sevgim bu kitapla birlikte tanımlanması güç büyüklüklere erişmiş oldu.

    Kitap “son yılı” anlatmakla birlikte yeri gelince yüzyıllarca geriye ve sıklıkla da bugüne uzanıp bütünleş(tir)me işlevini başarıyla yerine getiriyor.

    Böyle bir önderi, şu ya da bu şekilde karalama yoluna gidenlere ve hatta bunu yapmasalar bile O’na ilgisiz kalanlara hoşgörüm kalmadı! Atatürk’ü sevmek ya da onun görüşlerini benimsemek bir zorunluluk olmamalı düşüncesini aklımın bir kenarında tutmak isterdim ödünsüz bir Atatürkçü olmama karşın!

    Bu kitapla tazelenen ve yenilenen Atatürk bilgilerimle artık O’nu benimsemeyen değil, ona ilgisiz kalanların bile dostum olmak zorunda olmadıklarını orta yere haykırmanın bir görev olduğunu düşünür oldum! Bu görevi daha fazla ertelemenin gereği yoktu!

    Ceyhun BALCI, 18.01.2014

  • Gambar

    99. YILDÖNÜMÜNDE

    SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNE

     SAYGI YÜRÜYÜŞÜ

    Unutmamak için söze minik Kayra’yla başlamak gerek! Boyu küçük, yüreği büyük Kayra’nın resimlerine albümde de rastlayacaksınız. Sarıkamış Dayanışma Grubu’nun en küçük katılımcısıydı o! Annesine ve babasına eşlik etmekteydi. Pek çoğumuz onu görünce “eyvah” demiş olabiliriz. Bu zorlu iki günü nasıl çıkaracak diye düşünenlerimiz kuşkusuz olmuştur. Kızılçubuk’taki gece nöbetinde de, ertesi günkü zorlu yürüyüşte de Sarıkamış şehidi torunu olduğunu gösterdi. Kendisi küçük yaşında önemli bir deneyim edinirken, biz büyüklere de çok şey öğretmiş olduğu için sevgilerimizi sunuyoruz. Direnciyle ve istenciyle Kayra belleklerimizde ayrıcalıklı bir yer edinmiş oldu!

     

    Bundan 10 yıl önce varlığının bile farkında olunmayan Sarıkamış Şehitleri için 5 Ocak’ta 20 bini aşkın kişi yürüdü. Oysa, Sarıkamış’ta yaşananlar bilinmeyi, ders alınmayı ve hiç olmazsa saygı duyulmayı gerektirecek önemdeydi. Sarıkamış konusundaki bilinçlenme her türlü övgüyü hak ediyor. Prof Dr Bingür Sönmez önderliğinde ilk adımı atan Sarıkamış Dayanışma Grubu’nun adını bir kez daha anmakta yarar var! Kartopu gibi büyüyen bu anmaların her birinde bu çoban ateşini yakanlar da haklı bir gurur yaşıyor olmalıdırlar.

    Geliş amacımız şehitlere saygı olduğu için zamanımızı boşa harcamak istemiyoruz. Kars’a iner inmez ayağımızın karıyla Sarıkamış’a yöneliyoruz. Yol boyunca uzanan düzlükte tilkiler bize eşlik ediyor. Yaşamım boyunca bu kadar kısa zaman ve mekân aralığında bu kadar çok sayıda tilki gördüğümü anımsamıyorum. Tilki, olağan koşullarda insana bu kadar çok yaklaşmamayı bilecek kadar kurnaz ve işini bilen bir hayvan! Tilkilerle yol arkadaşlığımızı çetin kış koşullarına borçlu olduğumuzu göz ardı etmiyoruz! Napolyon’un Pirus zaferi kazanan ordularını, Hitler’in yenilmez denen seçkin birliklerini ve elbette Sarıkamış’ta onbinleri toprağa düşüren general kış Kars düzlüklerinde tilkiyi bile  çaresiz bırakıyor besbelli.

    Sarıkamış’ta kısa bir mola veriyoruz. Beslenme gereksinimi giderildikten sonra Atatürk Meydanı’na uğruyoruz. Samsun’daki şaha kalkmış atlı Atatürk anıtına benzer heykelin çevresi oldukça hareketli. Bisiklet grupları da kar, kış ve soğuk dinlemeksizin  şehitlerine koşmuşlar.

    İlk durağımız olan eski Sarıkamışta’ki Yukarı Sarıkamış Şehitliği kanlı çatışmaların yaşandığı Kargatepe  (Kanlıtepe)’yle koyun koyuna. Yakın zamana dek bu bölgeden yığınla insan kemiği çıkartıldığını öğreniyoruz. Bu arada Sarıkamış’la ilgili yerleşikleşmiş yanlışı bir kez daha düzeltelim. Hiç kuşkusuz Rus ordusu ile tutuşulan savaşlarda karşıt kim olursa olsun az önce değindiğimiz general kış sonucu olabilmiştir. Bu durum Sarıkamış için de fazlasıyla geçerlidir. Ancak, tek kurşun atmadan bir orduyu yitirdiğimiz savı düzeltilmeye muhtaç son derece önemli bir yanlıştır. Özellikle, Sarıkamış içinde askerlerimizin toprağa düşmeden önce kanlı çarpışmalara girmiş olduklarını unutmamak gerekiyor. Hatta, bazı yerlerin kısa aralıklarla el değiştirmiş olduğu bilgisi son derece değerlidir.

    Tam da burada edindiğimiz çok ilginç bir bilgiyi paylaşalım. Şehitlik yakınlarındaki Çar Köşkü çekiyor dikkatimizi. Meğer, Çar II. Nikola Sarıkamış’ta çatışmalar başlamazdan önce (aralık ayı başlarında) buradaymış. Senenin belirli zamanlarında av için Sarıkamış’a gelmeyi alışkanlık haline getirmiş. Hatta, atlı kızakla yörede konuşlu bir avcı taburumuzun yakınlarından geçmiş. Varlığını duyumsatmak istemeyen askerlerimizin oralı olmadığı da bilinen bir durum. O gün için gerekçesi olan bu kayıtsızlığı bugün yargılamak çok kolay! Yine de, Çar II. Nikola askerlerimizin eline geçmiş olsaydı savaşın yazgısı da değişmez miydi diye mırıldanmaktan alamıyoruz kendimizi. Tarihin değişebilirliği/farklı gelişebilirliği olasılığı Kargatepe’nin yanı başında başka çağrışımlara da yol açıyor olmalı!

    Dr Bingür Sönmez o tarihte haritaya bakarak alınan karardan yola çıkarak sözü yine yaşanan trajediye bağlıyor. Haritalardaki yakınlığın burnunuzun dibinde olduğunu sandığınız yerler konusunda yanılsamaya yol açabildiğine iyi bir örnek. Tepeyi aşıverdiğinizde kavuşacağınızı düşündüğünüz Sarıkamış’a varmak için 7 km daha kat etmek gerekmesi önemli bir ayrıntı. Sıkı giyimli ve korumalı olmamıza karşın o 7 km bizlere bile uzun geldiyse; 99 yıl önce askerlerimiz için kim bilir ne anlama gelmiştir!

    Kars yolu üzerindeki anıtta da duraklıyoruz. Anıt ziyaretçilerle dolu. Yurdun çeşitli yerlerinden gelmiş olduğunu anladığımız sayısız insanla karşılaşıyoruz. Doğu Türkistan, Tatar ve Azerbaycan bayrakları ortama renk ve zenginlik katıyor.

    Bir sonraki durağımız Sarıkamış kayak tesisleri. Kayak yapmaya niyetimiz yok elbette bu dar zamanda. Burada, kardan yapılmış asker heykellerini ziyaret ediyoruz. Doksan dokuz yıl önce yaşanan trajediyi simgeleyen kardan heykeller önünde şehitlerimizi bir kez daha saygıyla anıyoruz. Buzdan heykelle trajedinin soğukla ilintisini sahicileştirmiş oluyor.

    Yol üstünde uğradığımız köyde ikram edilen sıcak sütle içimizi ısıtıyoruz. Nedense o ana dek içtiği en lezzetli süt gibi duyumsuyor pek çoğumuz bu bir bardak sıcak sütü. Hakkını yemeyelim! Her türlü olumsuzluğa karşın hayvancılık yörede var olmayı sürdürüyor. Aldığımız lezzet duyumsamaktan çok gerçek olmalı. Yörenin bu alandaki ünü göz ardı edilir gibi değil.

    Günü bitirince nöbet yerine yönelme zamanı da gelmiş oluyor. Yönümüz Kızılçubuk köyü. Enver Paşa ve İhsan Paşa’nın son olarak sıcak çorba içtiği yerdeyiz.  O günün anısı canlanıyor birden bire sunulan bir tas sıcak çorbanın damağımızda bıraktığı tatla. Kış koşullarında üç gündür yürümekte olan AKUT ekibiyle de bu anlamlı yerde buluşmuş oluyoruz. Ortada odun yetiştirilemeyen bir ateş, çevresinde sürekli artan, azalan 50-60 kişilik bir kalabalık. Ateşin karşısında dursanız sıcak basıyor. Uzaklaşsanız donacak gibi oluyorsunuz. Toprağa düşen on binlerin neler çektiğini biraz olsun algılama fırsatı veriyor bu durum. Konuşmalar ve ağıtlardan sonra yorgun ve dokunaklı bir günün sonunda otelin yolunu tutuyoruz.

    Gambar

    YÜRÜYÜŞ

    05.01.2014

    Programda belirlendiği gibi sabah erken saatlerde yürüyüş kollarının toplanma alanındayız. Yine dondurucu bir soğuk! Ama, binlerce kişi ne soğuğa ne de başka bir engele aldıracak gibi görünmüyor.  “III. Ordunun Azığı” yazılı torbalardan taze ekmek ve tüpte çikolata çıkıyor! En anlamlı ve gerçekçi işi Sarıkamış Ziraat Odası yapmış. Küçük poşetlere kavrulmuş arpa koymuş. Yürüyüşçülere 99 yıl öncesinin (gerçek) yiyeceği dağıtılıyor. Ağzınıza attığınız bir tutam arpanın çiğnenebilir hale gelmesi bile dakikalar alıyor. Oyalayıcı olması iyi, ama ya besleyiciliği? Elbette yok!

    Soğukta beklemek sorun değil ama bunca kalabalığı yakalamışken törene dinsellik giydirme fırsatçılığı acı verici. Dakikalarca süren hatim indirme bakanın tören alanına girmesiyle sona eriyor. Soyutluk damga vuruyor törenlere. Ne askerlerimizin insanüstü çabası ne de Atatürk ve diğer şehitlerimizden tek sözcükle olsun söz eden yok!

    Yürüyüş başlıyor sonunda! Soğanlı sıradağlarındaki tepeye 3 km kadar tırmanılacak! Yerler kar-buz, hava dondurucu soğuk! On binlerin karda yürüyüşüyle çıkan ses etkileyici! Ara sıra dinlenerek tırmanışı tamamlıyoruz. Doruktaki düzlük ana baba günü! İniş daha kolay gözükse de en az çıkış kadar özenli olunmalı! Ekip önderi Dr Bingür Sönmez haklı olarak uyarıyor!

    Yerdeki kar ve buz yerini çamura bırakıyor. Dağ yolunun çamuru giysilerimize işliyor. On kilometreye yaklaşan yürüyüş Sarıkamış’ta sonlanıyor. İlçe halkı ve çocuklar ellerinde bayrak, dillerinde savsözlerle karşılıyor yürüyüşçüleri. Bir gün önce ziyaret ettiğimiz Yukarı Sarıkamış Şehitliği’ne varılacak gibi değil. Dönüş için havaalanına doğru yola çıkmadan önce Solo Türk F 16’nın uçuş gösterisi taçlandırıyor günü.

    Ankara üzerinden döneceğimizi zannederek Kars’a yöneliyoruz. Bölgenin sert ve acımasız ikliminin bizleri Kars’ta bir gece daha konuk etmeye zorlayacağından habersiziz.

    Önümüzdeki yıl I. Dünya Savaşı’nın ve elbette Sarıkamış Savaşları’nın başlangıcının 100. yıldönümü. Çok daha görkemli ve katılımlı bir anma bizleri bekliyor. Belki böylelikle, Çanakkale’nin öksüz kardeşi Sarıkamış’ı biraz olsun teselli edebilmiş olacağız.

    Foto albümleri :

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5966397633845732225?banner=pwa

    https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5966391105719869009?banner=pwa

  • Etik ve Bilişim, Gözde Dedeoğlu, Etki Yayınları, 2009, s. 58-62

    (…)

    Vakıf (TBV) bünyesinde bulunan Bilişim Mesleği Ahlak İlkeleri Kurulu’nun çalışmalarıyla oluşan “İnternet İletişiminin Kuralları” ise Mart 2000’de açıklanmıştır[1]. Ersin Töreci’nin TBD Bilişim dergisindeki “İnternet Etiğine İlk Adım” başlığındaki yazısında bu kuralların, “İnternet kullanımında görgü kuralları olarak herkesin uymaya özen göstereceği bir niteliğe kavuşmasının”  beklendiği açıklanmıştır. Yazıyla açıklanan kurallar aşağıdaki gibidir:

    “İNTERNET İletişiminin Kuralları

    Burada söz konusu edilen kuralların amacı İnternet gibi sınırsız ortak bir iletişim ve etkileşim ortamını kullanırken birey olarak rahatsız olmamak ve kimseyi de rahatsız etmemek için bireylere dönük sezgisel anımsatıcı uyarılarda bulunmaktır.

    Düzensizliklere düşülmeden İnternet ortamının etkin ve yararlı kullanımının bu uyarılara uyulması oranında artacağı inancını hepimizin paylaşacağını umuyoruz. Bu uyarıların ya da kuralların ezberlenmesi gerekmez, özenli bir okunuş ile elde edilecek izlenim  uygun davranışların sergilenmesini sağlayacaktır. Akılda yer etmeyen ezberlenerek uygulanacak kurallar koymanın İnternet kullanımında bir yararı olmayacağı çok açıktır.

    Pek çok kişinin katkıları ile derlenip sunulan aşağıdaki görüşlerin daha etkileyici başka biçimlerde dile getirilmesi her zaman olanaklıdır. Lütfen bu metinde amacı doğrultusunda eksik gördüğünüz önerilerinizi bildiriniz. İletilen önerilerin metnin geliştirilmiş bir sonraki sürümünde değerlendirilerek yer alacağından emin olabilirsiniz.

    Başkalarına Karşı Saygı

     

    1.  Toplum karşısında kendinize yakıştırdığınız tavrı İnternet’in sanal ortamında da

    sürdürünüz, kimliğinizi saklayabileceğinizi umarak gerçek yaşamınızda

    benimsemediğiniz davranışları sergilemeyiniz.

    2.  Başkalarına karşı saygılı olunuz, bunun kendinize olan saygınızın ve size

    başkalarının göstereceği saygının ön koşulu olduğunu unutmayınız.

    3.  Düşüncelerinizi dile getirirken olumlu yaklaşmanın ve nazik bir ifade kullanmanın

    sağduyunun gereği olduğunu hatırlayınız.

    4. Tartışmaların özelleşmesine ve kişiselleşmesine yol açmayınız.

    5.  İnsanları duygusal yönden zedeleyici ve rahatsız edici iletilerin yayılmasına olanak

    vermeyiniz. (örneğin amansız bir hastalığı olanların son isteği gibi sonuç alınması olasılığı çok kuşkulu iletilerin yayılmasına aracılık etmek ya da inançlar üzerinde yorum yapmak gibi).

    6.  İstenmeden yapılan yanlışları hoşgörü ile karşılayıp, anlayışla yardımcı olmaya

    çalışınız.

    7.  Kişilerin istemleri dışında iletiler alarak rahatsız olmalarını elinizden geldiğince

    önleyiniz, buna neden olmayınız.

    8.  Size gelen bir iletiyi, başkasına aktarmak istediğinizde, bu iletiyi size gönderenin

    bunu isteyip istemediğinden emin olunuz.

    Altyapı ve Zamanı Verimli Kullanma

     

    9.   İletişim kurarken anlamsız sayılacak gereksiz iletiler göndermeyiniz.

    10. Hiç kimsenin zamanının küçük bir bölümünü bile boş yere almamaya özen

    gösteriniz.

    11. Ulaşmadığı kaygısı ile olsa bile aynı iletileri ardı ardına göndermeyiniz.

    12. Bilgilendirmek ve gelişmelerden haberdar etmek için sürekli bir elektronik bülten

    göndermek istediğinizde, gönderdiğiniz kişinin bu dağıtım ya da duyuru listesinde

    kalmama isteğini ilk duyurunuzda belirtebilmesini sağlayınız, kalma isteğini

    belirtmeyenleri bir daha rahatsız etmeyiniz.

     

    13. Bir web sitesinde yer alan uzunca bir metin ya da belgeyi e-posta ekinde

    göndermeyiniz, bu metin ya da belgenin adresini ve konusunu belirtip, buraya

    erişilip bakılabilmesi için sanal adresini vermekle yetininiz, e-posta ekinde

    dolaştırmak istediğiniz bir metni de olanaklı ise once bir web sitesine yerleştiriniz.

    14. İleti trafiğini yoğunlaştıran gönderimlerde bulunanları uyarınız, ısrarcı olanlara

    karşı alınması gereken yasal önlemlerin oluşmasına katkı veriniz ve yaptırımların

    uygulanmasına destek olunuz, teknik yollarla alınabilecek önlemler konusunda da

    yardımcı olunuz.

    15. Açık kimliğinizi geçerli bir gerekçeniz olmadıkça gizlemeyiniz, her iletinizde açık

    kimliğinizin net olarak belli olduğundan emin olunuz.

    16. Kimliğin önem taşımadığı durumlarda görüş ve düşüncelerinizi anonim olarak

    açıklamayı uygun buluyorsanız bunu kötüye kullanmadan özenli yapınız.

    17. Konu kısmı yeterince açık olan (iletinin içeriğini göz atıldığında belli eden

    açıklıkta), dili anlaşılır, özlü kısa iletiler ile iletişim kurmaya ve etkileşmeye özen

    gösteriniz.

    18. Eğer herkesi değil de bir kişiyi ilgilendirdiğini düşündüğünüz bir ileti var ise genele

    hiç duyurmadan doğrudan ilgili kişiye iletilerinizi yönlendiriniz.

    19. Her zaman yanıtladığınız iletinin konu başlığını koruyarak yanıt veriniz.

    İçerik İle İlgili Özen

     

    20. Ne demek istiyorsanız ona karşılık olan, yanlış anlaşılmalara yol açmayacak düz ve

    yalın deyişlerle düşüncelerinizi aktarmaya çalışınız.

     

    21. İletilerinizin yalnızca eleştirici olmasından kaçınarak her zaman yapıcı ve ufuk

    açıcı olmasını gözetiniz.

    22. İletileri yanıtlamadan önce bir kere daha özenle okuyunuz, verdiğiniz yanıtını da

    göndermeden önce aynı özenle bir kere daha gözden geçiriniz.

    23. Özellikle tartışma listelerinde daha önce değinilmiş konuları ek bir katkıya yol

    açmayacaksa üstelemeyiniz, ortaya çıkmış bir sonucu görmemezliğe gelerek

    kendi düşüncenizi kabul ettirmede ısrarcı olmayınız.

    24. Gereksiz yere büyük harfler ile yazışmaktan, sık sık özel simgeler kullanmaktan,

    esprili ya da alaycı anlatımlardan kaçınınız, jargon sayılacak farklı bir söyleşi

    biçim ile herkese açık ortamlarda iletişimde bulunmayınız.

    25. Olanaklı olduğunca uzun alıntılar yapmaktan ve ek göndermekten kaçınınız,

    gönderdiğiniz eklerin çok yer kaplamamasına, virus gibi alıcısının bilgisayar

    ortamını bozucu içerik taşımamasına özen gösteriniz.

    26. Virüslü iletiler ile karşılaştığınızda en kısa zamanda kaynağını ve gecikmeden,

    etkileneceğini umduğunuz kişileri uyarınız.

    Öteki Konular

    27. İyelik haklarını zedelememeye özen gösteriniz, başkasının veri kaynaklarını,

    düşüncelerini ve yazılımlarını kendinizinmiş gibi sahiplenmeye kalkışmayınız.

    28. Başkalarının kişilik haklarına ve özel yaşamına saygılı olarak kişilerle ilgili

    karalayıcı yorumlarda bulunmayınız.

    29. İnternet ortamının sağladığı olanakların yasa dışı biçimde insanlara zarar verme,

    başkalarının işlerini engelleme, gizli ve kişisel bilgilerini ele geçirip yararlanma,

    her türlü sahtekarlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ya da hırsızlık gibi kötü amaçlı

    kullanımına yol açmayınız ve göz yummayınız.

    30. Uygunsuz davranışlar sergilemekte ısrarlı olanları ölçülü bir tepki içinde elbirliği

    ile uyarmaya çalışınız.

     

    31. Size gelen bir iletiyi başkalarına aktarırken ileti üzerindeki e-posta adres

    bilgilerinin gerekmiyorsa aktardığınız kişinin eline geçmemesine özen gösteriniz.

    32. Kendinizin ya da temsilcisi olduğunuz ürün ve hizmetlerin reklamını yapmayınız.

     

    33. Güvenlik zedeleyici ve bozucu girişimlere karşı alınması gereken önlemlere

    uymaya özen gösteriniz, bu konuda bir kuşku duyduğunuzda doğrudan İnternet

    servis sağlayıcınıza ya da kurum sorumlunuza durumu bildirerek önlem alınmasına

    yardımcı olunuz.

    34. İnternet üzerinde denetim ve düzenleme yetkisi olanların konumlarını kötüye

    kullanmalarına karşı duyarlı olunuz, ancak gerektiğinde de işlerini kolaylaştırıcı

    her türlü desteği veriniz. “


    [1] “İnternet Etiğine İlk Adım”, Prof. Dr. Ersin Töreci,  TBD Bilişim, Mart 2000

     

     

    Cumhuriyet, 17 Mart 2000

    İnternet ve Etik

                                                                                            Gözde Dedeoğlu

     

    Cumhuriyet Bilim Teknik’te bir yazının başlığıydı: “Ülkemizde Bilimde Yüz Kızartıcı Olaylar Çok Yaygın.” Ne de değil ki… Sorunlarımızın nedenini bulmaya çalıştığımda, döner dolaşır “eğitim”e bağlardım yıllardır. Son zamanlarda başka bir temelde ciddi boşluklar, bozukluklar olduğunu düşünmeye başladım. Yaşamın her köşesinde var olması gereken etik, toplumun eksik olan yapı taşı gibi karşımızda sabah akşam… Belki “eğitim ahlaklı toplumu da oluşturur” diyebilirsiniz. Birbirinin içine girmiş halkalar, kanımca.

    Teknolojinin son harikası, uluslararası iletişim ağı İnternet’i olağanüstü bir olay olarak değerlendiriyorum. Yaşamın her yönünü etkileyen, etkileri daha da artacak, yaygınlaşacak ve duyumsanacak büyük bir sosyal, teknolojik, ekonomik olay. Işınlanma ve zaman yolculuğundan önceki, hayatımızı en fazla değiştiren bulgu ve uygulamalardan biri belki de. Dünyanın bir ucuna birkaç saniye içinde ileti gönderip, istediğiniz konuda bilgiye birkaç dakikada ulaşabiliyorsunuz. Ne kadar olağanlaşan, ne kadar olağanüstü bir gelişme… Uluslararası iletişim ağının, hayatımızın değişik köşelerine değişine günbegün tanıklık ederken birlikte getirdiği yan etkiler yeterince görülüp, zararlı olanlara karşı önlemler alınıyor mu? Açık iletişim, bilginin paylaşımı, elektronik ticaret; ne kadar güvenli, özelliğiniz–kişiselliğiniz ne kadar korumada? Gönderilen bilgi doğru mu? İletileriniz okunuyor mu? Kanım, olumsuzlukları bertaraf etmenin en etkili yolu etik sorunları çözmekten geçmektedir. Daha doğrusu, etik sorunların olmadığı toplumlarda böyle sorular da olmayacaktır. Ancak ne yazık ki böyle bir dünya henüz var olmadığından olası önlemleri almak kaçınılmaz olmuştur. Bunun yanında, alınacak önlemlerin de yan etkileriyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bir süre önce, bilgisayar ve etik konusunda İnternet’te ne gibi bilgiler var diye araştırırken, kuruluş amaçları “İnternet’te etik” olan inisiyatif ve dernekler, konusu “bilgisayar, özgürlük ve kişisellik” olan konferanslar, bir dizi çalışma, etkinlik buldum. ABD ya da Kanada adresli bu kuruluşlar arasında yer alan ACP (Americans For Computer Privacy), bilgisayar dosyalarının ve iletişimin güvenliği için, sahibinin okuyanları denetleyebileceği “şifreleme” teknolojisini öneriyordu. Aslında hepsinin desteklediği yöntem bu. Şifreleme teknolojisini, elektronik ticareti teşvik edecek ve kişiselliği koruyacak bir yol olarak görüyorlar. “Electronic Privacy Information Center” ise, ulusal bilgi altyapısı oluşturulurken ortaya çıkan sivil haklara kamuoyu dikkatini çekmek üzere kurulmuş. “Internet Privacy Coalition” kişisel iletişim hakkını korumak ve bunu mümkün kılan teknikleri sağlamak için duyarlılık ve destek oluşturmak üzere “altın anahtar kampanyası” başlatmış İnternet üzerinde. “Online Privacy Alliance” ise, iş alanında güven ortamı yaratmak ve bireylerin kişiselliğini korumak için bir araya gelmiş çok sayıda şirket ve dernekten oluşuyor. “TRUSTe” adında başka bir oluşum; kendini bağımsız, kâr amacı gütmeyen, kullanıcıların İnternet üzerinde güvenliğini sağlamaya adamış ve böylece İnternet endüstrisi gelişiminin hızlanacağına inanan bir inisiyatif.

    Geçen günlerde, Cumhuriyet’in “enternet” sayfasında,* 1986 yılında ABD’de kabul edilen elektronik iletişim yasasının kapsadığı kurallarla çok benzerlik gösteren, İnternet kullanıcılarının belirlediği aşağıda bulacağımız kurallar yayımlandı:

    ● İnternet’i insanlara zarar vermek için kullanmayacaksın. ● Başkalarının İnternet’te yaptığı çalışmalara engel olmayacaksın. ● Başkalarının gizli ve kişisel dosyalarına girmeyeceksin. ● İnternet yoluyla çalmayacaksın. ● İnternet’i yalancı şahit olarak kullanmayacaksın. ● Parasını ödemediğin yazılımları kopyalamayıp kendi malın gibi kullanmayacaksın. ● Başkalarının elektronik iletişim kaynaklarını izinsiz kullanmayacaksın. ● Başkalarının entelektüel ürünlerini kendi malınmış gibi sunmayacaksın. ● Tasarladığın programların doğuracağı toplumsal sonuçları önceden düşüneceksin. ● Elektronik iletişim ortamını başkalarının haklarına saygı göstererek kullanacaksın.

    Bilişimde (yazılım, donanım, iletişim) etiğe ilişkin, ülkemizde de sağduyulu çabalar harcandığını biliyoruz. Türkiye Bilişim Vakfı, “Bilişim Mesleği Ahlak İlkeleri”nin bilişim çalışanları tarafından benimsenmesi ve yaygınlaştırılması için çalışmalar yapıyor. Bilişimin gitgide, neredeyse, yaşamın her köşesinde yer aldığını ve her geçen gün bu alanda çalışan kişi sayısının arttığını gözönüne alacak olursak: “Temel ilkeler, mesleki yükümlülükler; bireysel yükümlülükler, toplumsal yükümlülükler, ürün ve hizmet yükümlülükleri, meslektaşlık yükümlülükleri, yöneticilik yükümlülükleri, işveren–müşteri yükümlülükleri, sorumluluklar” gibi geniş bir alanı kapsayan ilkelerin ne kadar önemli bir işlevi olduğunu fark edebiliriz. Birkaç ay önce birincisi gerçekleştirilen “Kurumsal ve Toplumsal Sorumluluk Sempozyumu”nda bilişim konusunda bildiri olması da son derece sevindiricidir. Kimbilir, kullanım ve etkisi başdöndürücü bir hızla artan “bilişim” alanında “etik” sorunu çözümlenirse, dünyanın sonunu hazırlayan birçok sorun da çözüme doğru yol alır.


    *     İnternetçinin Altın Kuralları. Cumhuriyet–3 Ocak 2000, s. 7.

  • Image

    “ŞEY”

    Güzel ve güçlü Türkçemizin en tılsımlı sözcüklerinden birisidir! Belirsiz bir nesneyi tanımlar gibi görünse de çok şey anlatır!

    Orwell’in 1984’ünü küçük bir gecikmeyle bire bir yaşamakta olan dünyalı için “şey” son derece anlamlı ve önemli bir sözcüktür. Hatta, “şey” önümüzdeki dönemin kimselere bir şey duyumsatmadan çok şey anlatan sözcüğü olmaya adaydır bile diyebiliriz.

    “Şeyini şey ettiğimin, şeyi!” bu gizemli sözcüğün gelecekteki değerini şimdiden yansıtan bir veciz ifade değil mi? Şeylerin yerine gereken sözcükler konsa bu kadar anlaşılır olabilirdi.

    Siz siz olun! Şey’den vazgeçmeyin! Hatta, “şey” gündelik yaşamınızın vazgeçilmezi olsun! Böyle giderse zaten yoksul olan gündelik söz dağarcığımız şey sayesinde daha da yoksullaşacaktır!

    Telefon görüşmeleri ortalığa saçılan Başbakan’ın “Şey gelmiş galiba!” sözü en küçük bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde “evet, evet bizdeydi iki gündür beraberiz elhamdülillah” sözleriyle karşılık bulmuştur.

    http://www.haberartibir.com.tr/gundem/basbakani-da-dinlediler-h4341.html

    İçinde bulunduğumuz çağda şey’imizin değerini bilelim! Olur olmaz her şeyi telefonda konuşmak, internette yazışmak yerine gizemli şey’den yararlanalım! Koskoca Başbakan bile böyle yaparken daha fazla söze gerek var mı?

    Sağ olasın güzel Türkçe!

    “Şey” var oldukça, bize bir şey olmaz!

    Bu arada, “şeyini şey ettiğimin şeyi ne zaman şey olacak?” desem bir şey anlatabilmiş olur muyum?

    Ceyhun BALCI, 16.01.2014

  • Image

    Halet Çambel’i kaybettik..

    Defne BENOL

    Osmaniye’nin Kadirli ilçesindeki Karatepe’de bulunan Hitit yerleşmesinde 50 yılı aşkındır süren arkeolojik kazıları “kesintisiz” yöneten Halet Çambel, 1983 Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan Nail Çakırhan’ın da hayat yoldaşı…

     

    1916 doğumlu Halet Hanım,

    Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Hasan Cemil Çambel ile Berlin Büyükelçisi’nin kızı Remziye Hanım’ın kızları… yüksek öğrenim yaşlarına geldiğinde Ulu Önder’in isteği üzerine arkeoloji eğitimi için yurt dışına gidiyor ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeyken başladığı eskrim sporunda yine Atatürk’ün isteğiyle Olimpiyatlara katılarak cumhuriyetin “ilk Türk kadın sporcusu” olarak Türkiye’yi temsil ediyor o yıllarda!

     

    Hitler’in resmi tanışma davetini de “Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün böyle bir talimatı yok” diyerek geri çeviren Çambel, ilerleyen yıllarda da Hollanda Kraliyeti Prens Claus Ödülünü (2005), Truva Kültür Sanat Özel Ödülünü (2003), Osmaniye Valiliği Üstün Hizmet Ödülünü (2003), Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür-Sanat Büyük Ödülünü (2010) ve 2 kez Adana Rotary Kulübü Hizmet Ödülü’nü, alıyor… Berlin’deki Alman Arkeoloji Enstitüsü Asil Üyesi ve yine Alman Tübingen Üniversitesi Şeref Doktorası (2004) sahibi.

    ***

    Almanya’daki öğretim üyeliğinden yurda döndüğünde, 1950’lerde Karatepe kazılarında Hititlerin peşine düşen Halet Çambel’e mimar Turgut Cansever bir açık hava müzesi projesi çizince, yapımı da ancak Nail Çakırhan’ın “alaylı mimarlık yeteneği”yle mümkün olabilmiş; çünkü, Cansever’in “kolonsuz açıklıklar”ını dağın başında inşa etmek, her ustanın becerebileceği bir iş değil… böylece Tan Gazetesi’nin solcu ve devrimci yazarı Nail Çakırhan’la tanışmış.

     

    İşte o başlangıcın günümüzdeki sonucu, Gökova Körfezi’nin ucunda, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar tüm Anadolu kıyılarında, betonlaşmaya karşı doğasını ve yöresel mimarî kimliğini koruyabilen “Çakırhan evleri”yle bezenmiş “tek” yerleşme, Akyaka..

    İsa Küçük’ün yazdığı ve teatral bir müzikli-şiirli gösteri olarak da sunulan  “Halet Abla Destanı”nda da şöyle geçiyor bu hayat yoldaşlığı:

    “Ateş ve su / Kaynaştılar

    Ateş sönmedi / Su yanmadı

    Halet’e Nail oldu / Nail, Halet’e uydu

    Bir sevgi doğdu…”

     

    Destanda, yüzyılın “dayanışma kararı” da şöyle alınıyor:

    “Kafamda ışıklı bir dünya var

    Dedi Nail

    O dünya ikimize de yeter

    Dedi Halet…”

    (Arkeoloji ve Sanat Yayınları: 0212 249 9226-www.arkeopera)

     

    öylesi efsanevi bir birliktelik ki onlarınki Oktay Ekinci de 22 ağustos 2007’deki ÇED Köşesinde “tarihsel buluşma” olarak nitelendiriyor ve “birbirlerini birlikte var eden dayanışmaları”ndan ve “bu ülkeye beraber kazandırdıkları tüm değerler”den, “aynı dayanışmayı adeta bütünleşmiş bir yaşama dönüştüren efsanevi sevgileri”nden bahsederek öneriyor: “mimarlık ustası Nail Çakırhan ile arkeolojinin anası Halet Çambel’in heykelini ‘birlikte’ dikmeliyiz…”

     

    Nail Çakırha’nın 1947-1950 yıllarında Sultanahmet ve Aydın cezaevlerinden Çambel’e yazdığı mektuplar, “Canım Halet’im” hitabıyla kitaplaşmıştı..

    ***

    50 yıldır kazıları yönettiği “Hierapolis-Kastabala” antik kentine çimento fabrikası kurulmasına ilk tepkiyi gösteren ve başlattığı “sivil direniş” çağrısıyla Osmaniye ve Adana’daki demokratik kuruluşları harekete geçirerek “Kastabala’yı kurtarma platformu”nun kuruluşunu sağlayarak oluşan kamuoyu baskısıyla fabrikaya antik kentten uzak yeni bir yer belirlenmesine neden olan da..

    İstanbul Üniversitesi’ndeki “prehistorya” bölümünü ülkeye armağan eden de..

    92 yaşındayken “çalışmalar”ı sırasında kırılan kalçasındaki pilatin femurun filmini  ziyaretçilerine “artık bununla yaşayacağım” diyerek gösterirken bir yandan da “AKM kurtuluyormuş, doğru mu?” diye soran da…

     “prehistorya kraliçesi” ve Osmaniye ilinde Hitit kazılarını yönettiği Karatepe yöresindeki tüm köylülerin, herkesin “abla”sı Halet Çambel..

                  

     

    Nazım Hikmet’le “1+1=1” adlı ortak şiir kitabı olan Nail Çakırhan’ın, ülkesinden kaçmak için değil, sosyalizmi öğrenmek için gittiği Sovyetler Birliği’nde tanıştığı Bayan Taisa hamileyken 1937’de Türkiye’ye döndüğünden hiç göremediği çocuğuyla ancak yıllar sonra buluşması için ısrarlı çabalar gösteren de..

                    

    “Boğaziçi’nde, sadece tarihî yalıların değil, ‘gözden ırak’ eski ahşap evlerin de yaşatılması için ‘bir şeyler yapmalıyız’ dediği için Türkan Saylan’ı Oktay Ekinci’yle 80’lerin ortalarında sevgi yoldaşlıklarına tanıklık eden Arnavutköy’deki evleri “Kırmızı Yalı”da .. tanıştıran da..

     

    ‘Prof. Dr. Halet Çambel İlköğretim Okulu’nun adı çok uzun olduğu için yöre insanının söylediği şekliyle ‘Halet Abla’ denilmesini isteyen de..

     

    Akyaka’daki “Çakırhan Konutu”nun ulu ağaçlarla kaplı bahçesinde beldenin sanat yaşamına armağan olarak bir sergi mekânı var.. adı Nail Çakırhan-Halet Çambel Sanatevi..

     

    Huzurla uyusunlar..

     

  • Image

    HALET ÇAMBEL’E VEDA…

    (1916-2014)

    Bir yıldız daha kaydı! Dalya demeye iki kala!

    Yıl 1930 : Türk kadınları belediye seçimlerinde “seçilebilir” oldular.

    Yıl 1934 : Türk kadınları milletvekili seçilebilir oldular.

    Yıl 1936 : Türk kadınları Berlin Yaz Olimpiyat Oyunları’nda boy gösterdiler. Halet Çambel orada Türkiye’yi temsil eden iki kadından biri oldu! (Diğeri Suat Fetgeri Aşeni). O yıllarda olimpiyata katılabilen eskrim sporumuzun bugünlerde adını duyan var mı?

    Yıl 2013 : Parlamentoda Türk kadın milletvekili başını örtme hakkına kavuştu! Polyanna gibi yaklaşmakta yarar var! Hiç olmazsa pantolonu kurtardık!

    Halet ÇAMBEL her ne kadar alaylı mimar, Muğla Akyaka’nın yaratıcısı Nail Çakırhan’ın eşi olarak tanınsa da; aynı zamanda çok sıkı bir arkeologdur. Kadirli yakınlarındaki Karatepe Hitit yerleşimini insanlığa armağan eden kişidir!

    Halet Çambel, Türkiye’de insan sınıfına katılan Türk kadının adı! Tıpkı Sabiha Gökçen, Türkân Saylan ve başkaları gibi!

    Yoksul ve yoksun ama buna karşılık özgüven, donanım ve çağdaşlık varsılı bir kuşağın son temsilcilerinden!

    Onunla ilgili son bir anı! Berlin Olimpiyatları sırasında ABD’li Jesse Owens’ın başkaldırısı damga vurmuştur. Çok da iyi bilinir bu olay! Oysa, Halet Çambel de Hitler’le görüşmekten ve dolayısı ile onun elini sıkmaktan kaçınarak tarihe geçmiştir. Pek bilinmez!

    Güle güle çağdaş Türk kadını Halet Çambel! Ülken de dünya da yokluğunu duyumsayacak!

    Ceyhun BALCI, 13.01.2014

  • inceÖZDEMİR İNCE/ Pazartesi bir yazı dizisine başlıyorum

    03.01.2014

    6 Ocak 2014 günü 10 yazı kadar sürecek bir dizi yazıya başlayacağım. Yazının adı: “Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, Irkcılık ve Varlık Vergisi”.

    Konunun, önemi dolayısıyla önceden haber vermeyi uygun ve yararlı gördüm. Bu yazıyı bir tür reklam, bir tür “Gelecek hafta ekranlarımızda” ilanı olarak kabul edebilirsiniz. Yazının “kim vurdu”ya gitmesini istemiyorum. Çünkü dizi yazı (daha önce de vardı ama) Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna karşı 1980’lerin başından itibaren başlayan hesaplı kitaplı karalama kampanyası ile hesaplaşmayı amaçlıyor.

    ***

    Her gün aşağı yukarı 20 kadar gazete okuyorum. Solcu nitelikli bir gazetede, Fenerbahçe’nin “Saracoğlu Stadyumu” adının, sponsor almak için, değiştirilebileceğiyle ilgili bir yazıda “Irkçı Gidecek, sermaye gelecek” başlığını okudum ve merak ettim. Internete baktım. Bulduğum yazılardan iki örnek vereceğim:

    “Saracoğlu ismi kaldırılsın”

    fenerbahcesukrusaracoglu-48175150

    “Beyaz TV’de ekrana gelen Ve Gol programı gecenin en ilginç tartışmalarından birine sahne oldu. Programın yorumcularından Rasim Ozan Kütahyalı, son yolculuğuna uğurlanan Lefter Küçükandonyadis’in ölümünün ardından ilginç bir konuyu gündeme getirdi.

    Kütahyalı, Lefter’in ailesi ve akrabalarının gayrimüslim oldukları için eziyet çektiklerini ve buna sebep olan kişininse stada ismi verilen Şükrü Saraçoğlu olduğunu ifade ederek bir çağrıda bulundu. Kütahyalı’ya göre, Lefter ve ailesine bunca acıyı yaşatan kişi Şükrü Saraçoğlu’ndan başkası değil. Kütahyalı bu sözlerinin ardından Fenerbahçe yönetimine bir çağrıda bulunarak Şükrü Saraçoğlu isminin staddan çıkarılması, hatta stadyumun yeni ismininse Lefter Küçükandonyadis Stadı olması gerektiğini ileri sürdü.

    Kütahyalı’nın bu çağrısına Ahmet Çakar’dan da destek geldi. Özellikle son dönemlerde, azınlıklara kötü muamele yapmakla suçlanan Türkiye için de bu adımın önemine dikkat çeken Çakar, Fenerbahçe’nin Lefter’in adını stadyuma vererek dünyada ses getirecek bir harekete imza atacağını ifade etti.” (Gazete Boyut)

    Türk Asıllı Yahudiler: Saraçoğlu’nun ismi Değişsin

    İsrail’e Türkiye’den göç etmiş olan Yahudiler de bu konuda kampanya başlatmışlar:

    “Fenerbahçe Kulübü’ne yollanmak üzere ‘change’ isimli sitede kampanya başlatan Türk asıllı Yahudiler, ırkçı olduğunu iddia ettikleri eski başbakanın adının stattan kaldırılmasını istediler.

    İsrail’de yaşayan Türk asıllı yahudilerin haber sitesi olan Hastürk’te yer alan habere göre, change isimli sitedeki kampanyada, Fenerbahçe ‘ye 17 yıl boyunca başkan olarak hizmet veren eski başbakan ve bakan Şükrü Saraçoğlu’nun adını alan stadın isminin değiştirilmesi istendi.

    Sitede, katılımcıların mail şeklinde kulübe göndermeleri için hazırlanan Başkan Aziz Yıldıran ve yönetim kuruluna hitaben yazılan dilekçede şu ifadeler kullanıldı: “Şükrü Saraçoğlu hem bu ülke hem de Fenerbahçe Kulübü için çeşitli hizmetlerde bulunmuş olmasına karşın, getirdiği zarar hepsinden daha büyüktür. Saraçoğlu, on binlerce ailede perişanlık ve yıkım yaratan varlık vergisini çıkarmaktaki asıl amacım ‘Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceği’ sözleriyle açıklamıştır. Lefter Küçükandonyadis’in ya da Aziz Yıldırım’ın, Fenerbahçe kulübüne ve bu millete hizmetleri, Saracoğlu’nunkinden binlerce kez daha hayırlı ve daha şereflidir. Bu yüzden Fenerbahçe Stadı’nın adı en kısa sürede değişmelidir’.

    Hastürk isimli sitede ise Şükrü Saracoğlu’nun başbakanlığı döneminde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yaptığı iddia edildi, Ermeniler’den varlıklarının % 232’si, Yahudiler’den varlıklarının % 179’u, Yunanlar’dan varlıklarının % 156’sı, Müslümanlar’dan varlıklarının % 5’i kadar vergi borcu talep edildiği hatırlatıldı.” (Aski Haber, 25.12.2013)

    ***

    1950’de Demokrat Parti’nin CHP’nin tek parti dönemini bile bile karalamak için başlattığı bir kampanyası bu. Daha sonra, özellikle de 1980’den sonra Cumhuriyet’i, kurucu kadrosunu ve Mustafa Kemal Atatürk’ü karalama kampanyasına dönüştü ve AKP tarikatı hükümeti döneminde de doruklarına çıktı.

    Şükrü Saracoğlu’nun ırkçılığı, 9 Temmuz 1942 günü hükümet programını okurken ya da 5 Ağustos 1942 günü yaptığı konuşmada söylediği “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız” cümlesine dayandırılıyor. Ama bu sözlerin İkinci Dünya Savaşı’nın en dehşetli günlerinde söylenmiş ve bir başbakanın duyduğu kaygıları ifade ederken kullandığı unutuluyor.

    Varlık vergisi

    9 Kasım 1942 günü yürürlüğe giren Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükümet tarafından “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiştir.

    Basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun vurguladığı gerekçeleri okuyalım: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

    ***

    Piyasaya egemen olan yabancılar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olabilir mi? TC kimliğine sahip vatandaşlar “yabancı” olabilir mi? 2000’lerin ölçüleriyle 1940’lar değerlendirilebilir mi?

    6 Ocak 2014’ten itibaren bunların cevabını arayıp bulacağız.

    time şükrü

    ÖZDEMİR İNCE/ Şükrü Saraçoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi (1)

    06.01.2014

    Bu dizi yazı, bir fanatik Galatasaraylının, birtakım ırkçı, önyargılı, karşı devrimci ve cumhuriyet düşmanı “tayfa”  ile hesaplaşmayı amaçlamaktadır.
    Şükrü Saraçoğlu “24 Ayar” bir Fenerbahçelidir ama ve asla bir ırkçı ve Varlık Vergisi Azraili değildir.
    Durup dururken bu yazı neden çıktı? Fenerbahçe kulübü bazı mali güçlükleri aşmak için Kadıköy’deki stadyumun adını değiştirmek ve (ya da) adı kiraya vermek istiyormuş. Benim gönlüm, bir cumhuriyetçi olarak, böyle bir işe razı değil, ama Galatasaray’ın yöntemini Fenerbahçe de kullanıp Şükrü Saraçoğlu’nun adını tabelada koruyabilir.
    Buraya kadar iyi ama sonrası kötü: Fenerbahçe Stadyumu’nun adının değiştirilmesi söz konusu olunca, ardından hemen eski karalamalar başladı. Cumhuriyet döneminin en eğitimli, en donanımı, en namuslu, en fedakar kadrosu olan Saracoğlu-Mahmut Esat Bozkurt-Reşit Galip kuşağına karşı, laik ve demokratik bir devlet kurdular diye, karşı devrimcilerin ve cumhuriyet düşmanlarının amansız bir kini vardır.
    Bu kinin kaynağı, bu kahramanların kişilik ve temsil ettikleri kimliktedir.
    ***
    “Mehmet Şükrü Saraçoğlu (d. 1887, Ödemiş – ö. 27 Aralık 1953, İstanbul), Türk siyaset ve devlet adamı. 1942-46 arasında Türkiye Başbakanı, 1948 ile 1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Saraçoğlu, 1924 ile 1942 arasında da değişik hükümetlerde Milli Eğitim, Maliye, Adalet ve Dışişleri bakanlıkları yapmıştır. İsmet İnönü ile beraber II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi savaşın dışında tutan politikalara yön vermiştir. Ayrıca 1934 ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürütmüştür.
    Ailesinin ilk çocuğudur. İlk ve orta okulu Ödemiş’te okuduktan sonra İzmir İdadisi’ne girdi. İzmir İdadisi’ni birincilikle bitirerek, İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’de eğitimini sürdürdü. 1909 yılında burayı bitirerek İzmir Valiliği Maiyet Memurluğu’na atandı. İzmir Sultanisinde matematik öğretmenliği yapan Saraçoğlu, 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü görevine getirildi.                                                                                                                           1914 yılının Ocak ayında bir devlet bursu kazanan Saraçoğlu, Belçika’ya öğrenime gitti. Kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı patlayınca hemen İzmir’e döndü. 1915 Mayısında Cenevre Siyasi İlimler Akademisi’nde okumak için İsviçre’ye giderek burada dört yıl kaldı ve bu fakülteyi çok iyi bir dereceyle bitirdi (1918).
    Mondros Mütarekesi’nden sonra Cenevre’de yakın arkadaşı Mahmut Esat ile birlikte Cenevre Türk Yurdu Demeği’ne üye oldular. Saraçoğlu bu dernek adına Fransızca bir derginin yayınlanmasını üstlendi, Avrupa kamuoyunda Mondros şartlarının olumsuzluğuna tepki yaratmak için uğraşlar vererek Osmanlı Devletinin haklarını savundu.
    O günlerde İzmir işgal edilince (15 Mayıs 1919) Mahmut Esat’la birlikte Türkiye’ye gideceğini öğrendiği bir İtalyan gemisine kaçak binip yurda döndü. Kuşadası, Nazilli ve Aydın yörelerinde kurulan Kuva-yi Milliye hareketlerinin örgütlenmesinde çalıştı. Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclisi Mebusan’ına İzmir milletvekili olarak seçildiyse de, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edilmesi nedeniyle meclise katılamadan Kuşadası’na geri döndü.
    Siyasal yaşam
    Saraçoğlu, üç ay kadar bir süre yaptığı Ödemiş belediye başkanlığından sonra, 1923’te İkinci Dönem İzmir mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) katıldı. Fethi Okyar hükümetinde Maarif Vekilliği yapan Saraçoğlu, 1926’da Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’nda Türk delegasyonuna başkanlık etti. 1927 ile 1930 arasındaki İsmet İnönü hükümetlerinde maliye vekilliğini üstlendi. Vekilliği sırasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Lozan Antlaşması’nın getirdiği sınırlamaların bitmesinden sonra yeni gümrük tarifelerini uygulamaya koydu. Dış ticarette “kota sistemini” getirdi. Dünyadaki Büyük Bunalım’ın etkilerim azaltmak ve ulusal ekonominin altyapısını oluşturmak amacıyla yürütülen bir dizi millileştirmede önemli rol oynadı. Vekillikten ayrıldıktan sonra Türk hükümeti adına ekonomik konularda temaslarda bulunmak üzere ABD’ye gönderildi. Dönüşünden sonra hazırladığı bir rapor, Türk pamuk sanayisinin yeniden düzenlenmesine temel oluşturdu. Saraçoğlu, 1932 yılında Paris’te Osmanlı borçlarının ödeme koşullarının saptanması görüşmelerini Türkiye adına yürüttü. 1933’te bir antlaşma imzaladı. Saraçoğlu’nun imzaladığı bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyeti’nin maliyesi soluk aldı.
    1933-1938 arasında İsmet İnönü ve Celal Bayar hükümetlerinde de Adliye Vekili olarak görev aldı. Adliye vekilliği döneminde genç cumhuriyetin devlet organlarının kurumlaşmasında da emeği geçen Saraçoğlu,
    bakanlıkları sırasında Avukatlık, Hakimlik,
    İcra-İflas kanunlarını hazırlamış ve çıkartmış, iş esasına dayalı cezaevlerinin oluşmasını ve ilk örnek olarak İmralı’nın kuruluşunu sağlamıştır. Barem ve Emeklilik kanunları da Saraçoğlu’nun zamanında çıkartılmıştır.” (Kaynak: Vikipedi)
    ***
    Şimdiye kadar yapmadıysanız, Şükrü Saracoğlu tipini, başta R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül olmak üzere, AKP kadrosunun yetenek ve donanımıyla karşılaştırın. (Devam edecek)

    ÖZDEMİR İNCE/ Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi (2)

    07.01.2014

    27 yıl aralıksız milletvekilliği, Bakanlık, Başbakanlık, TBMM Başkanlığı yapmış; bu arada Fenerbahçe kulübüne bir stadyum kazandırırken 16 yıl başkanlığını yapan bu yüce insan, öldüğü zaman Nişantaşı’nda kirada oturuyordu. Ödemiş’teki yayla evinden başka bir mülkü yoktu.

    AKP & Fethullah & tarikatlarla uğraşmak yerine bir anıt insanı hakkıyla tanıtmayı tercih ediyorum.

    Dışişleri Bakanlığı

    “İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde siyasal yaşamının en önemli görevlerine atandı. Bu görevlerden ilki 1938 ile 1942 arasında. Celal Bayar ve Refik Saydam hükümetlerinde dışişleri bakanlığı. Bu görevi ve daha sonra geldiği başbakanlık görevinde Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın (1939-1945) dışında tutulması politikasında önemli rol oynadı.

    Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi Britanya ve Fransa ile işbirliği görüşmeleri yaparken, Kurtuluş Savaşı’ndan beri yakın ilişkiler içinde olduğu Sovyetler Birliği’nin de Batılı devletlerin yanında yer alacağını umuyordu. Ancak Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalanınca, Türkiye, Britanya-Fransız tarafında kalmakla Sovyetler Birliği ile ilişkilere devam etmek arasında bir seçim yapmaya zorlandı. Türkiye imzaya hazır hale gelen Üçlü İttifak’a (Britanya-Fransa-Türkiye) ters düşmeyen bir Sovyet ittifakı kurmak istiyordu. Sovyetler Birliği de, tamamen değişen uluslararası ortamda ilişkileri yeniden değerlendirme taraftarıydı. Bu doğrultuda Dışişleri Bakanı Saracoğlu 15 Eylül 1939’da resmen Sovyetler Birliği’ne davet edildi.

    Sovyet tarafının istekleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanacak görüşmeler üç gün olarak planlanmasına rağmen 25 Eylül ve 1, 13, 15 Ekim tarihlerinde dört oturum halinde yapıldı ve 23 güne yayıldı. Josef Stalin ve Vyaçeslav Molotov’un da yer aldığı 25 Eylül’de yapılan ilk görüşmeden sonra Ankara’ya çektiği telgrafta görüşmeyi “boğuşma” olarak nitelendirdi. Sovyet tarafının başlıca dört maddede özetlenen talepleri (Türk Boğazlarının Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulması; Montreux Boğazlar Rejimi’ne Karadeniz’de sahili olmayan devletlerin Boğazlar’dan geçemeyeceği garantisinin eklenmesi; Türkiye’nin Britanya ve Fransa ile giriştiği ittifak müzakerelerinin istişareye çevrilmesi ve Britanya ile Fransa’nın Sovyetler Birliği ile savaşa girmesi durumunda Üçlü İttifak’ın geçersiz sayılması) Türk tarafınca reddedildi. Görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını gören Saracoğlu, 17 Ekim’de Moskova’dan ayrıldı ve 20 Ekim 1939’da Türkiye’ye döndü.

    ***

    Saracoğlu bu gezi sırasında yediği bir yemekte kaptığı virüs nedeniyle beyin iltihabına yakalandı. Tedavi edildiği zannedilen hastalık yıllar sonra Saracoğlu’nun ölümüne neden oldu. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya giren Almanya, Britanya ve Fransa’nın savaş ilanına da aldırış etmeyerek Belçika, Hollanda, ardından da Fransa’ya saldırdı (Haziran 1940). Alman güçlerinin Balkan ülkelerini de işgal etmesiyle Türkiye savaşın eşiğine geldi. Hitler’in asıl hedefi, Sovyetler Birliği topraklarıydı. Bu nedenle Türkiye’ye saldırmayacağını açıklayarak Ankara’ya bir saldırmazlık paktı önerdi. Türkiye’nin de Alman tehdidini savuşturmak amacıyla bu öneriyi kabul etmesi üzerine iki ülke arasında Türk-Alman Dostluk Paktı imzalandı (18 Haziran 1941).

    Başbakanlığı

    1942 yılında Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 9 Temmuz 1942 günü başbakanlığa atanarak hükümeti kurmakla görevlendirildi. 5 Ağustos 1942’de hükümet programım okurken “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalısacağız.” demişti.

    (O yıllarda “kan” sözcüğü “biyolojik soy” anlamında kullanılıyordu. Biyolojik soy da ırk anlamına gelmez. Ö.İ) Saracoğlu, başbakanlığı sırasında izlediği dış politikada bazı çevrelerce Alman yanlısı olarak nitelendirildi. Savaş yıllarında, Türk hükümetinde aralarında Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu ve Numan Menemencioğlu’nun da bulunduğu bir grup Almanya’yla ilişkinin sürdürülmesini destekledi. Almanya ile dış ticareti Alman para birimi “Reichsmark” ile yaptı. Türk banknotlarını Almanya’da bastırdı. Almanya’ya, paslanmaz çeliğin hammaddesi olan krom madeni sattı ve Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği Kırım ve Kafkasya’daki eski Türk topraklarında askeri harekât yapmakta olan Alman ordusunu cephede takip etmek için komutanlar yolladı. 1942-1943’te Müttefik ordularının Kuzey Afrika’ya çıkması, ardından da Almanların Stalingrad’da aldığı yenilgiyle savaşın ibresi Müttefik Devletlerin lehine döndü. Türkiye de Müttefikler’e yakınlaşmaya başladı. Şükrü Saracoğlu da 12 Haziran 1943 tarihinde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin yanında olacağına karar verdiği gerekçesiyle ünlü Time dergisine kapak oldu. Saracoğlu, Mustafa Kemal Atatürk (1923, 1927) ve İsmet İnönü’den (1941) sonra Time kapağında yer alan üçüncü Türktür. (Kaynak: Vikipedi) (Devam edecek)

    ÖZDEMİR İNCE/ Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi (3)

    08.01.2014

    Saracoğlu’nun başbakanlığı döneminin ekonomik alanda belki de en fazla akılda kalan ve bugün bile tartışılan girişimi, Kasım 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu oldu. Servetlerin bir defaya mahsus vergilendirildiği ve vergisini ödemeyenlerin bedensel çalışmaya tabi tutulduğu bu uygulamanın özellikle azınlıklara yönelik bir baskı aracı gibi uygulandığı ileri sürüldü. Topraksız köylülere toprak dağıtmaya yönelik Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da onun başbakanlığında yürürlüğe kondu. Saracoğlu’nun ısrarla takipçisi olduğu bu kanun büyük toprak sahiplerinin itirazlarıyla karşılaştı. Milletvekilleri Cavit Oral, Emin Sazak ve Adnan Menderes köylüyü toprak sahibi yapacak bu reformlara tümden karşı çıktılar. Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü’nün, 12 Haziran 1945’te verdikleri Dörtlü Takrir, CHP içinden çıkacak yeni bir siyasi partinin ilk işaret fişeği oldu. Oysa, toprak reformu Atatürk’ün en büyük hayali ve vasiyetiydi.

    ***

    Saracoğlu, 15 Mart 1943’te kurduğu ikinci hükümet döneminde ekonomide liberalleşmeye yöneldi. Cumhuriyet döneminin bütünsellik taşıyan seçim yasasını iki dereceli olarak hazırladı ve çıkarttı. “Açık oy-gizli sayım” esaslarına göre hazırlanan bu kanuna göre her seçmenin hangi partiye oy verdiği herkes tarafından görülebilecek, fakat oy sayımı gizli yapılacaktı.

    Bu usule göre yapılan 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazandı. Demokrat Parti (DP) kurulduktan hemen sonra yapılan bu “erken seçim”de DP sadece 16 ilde seçime girebilmişti. 1946 seçimlerinden sonra hem yaşadığı sağlık sorunları hem de CHP içinde kan değişikliğine gitmek isteyen İsmet İnönü’nün kararıyla başbakanlığı Recep Peker’e bıraktı (7 Ağustos 1946). 1 Kasım 1948 ve 22 Mayıs 1950 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. 1950 genel seçimleriyle milletvekilliği sona erdi ve siyaseti bıraktı.

    Son yılları

    Son yıllarında parkinson hastalığı ile mücadele etti. Fransa’da yapılacak tedavisi için verilecek ödenek konusunda Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın isteksiz kalması üzerine, İzmir İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi’nden öğrencisi olan Başbakan Adnan Menderes’in araya girmesiyle ödenek çıkarıldı. Fransa’daki tedavisinin de bir sonuç vermemesi üzerine Türkiye’ye döndü. Eşi Saadet Hanım’la birlikte İstanbul’a yerleşti. Teşvikiye’deki kira evinde 27 Aralık 1953’te, 66 yaşında öldü. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.

    Eski Maliye Nazırlarından Ahmed Zühdü Paşa’nın torunu olan Saadet (Oraloğlu) Saracoğlu (ö. 1980) ile evliliğinden üç çocuk babası olmuştur. 1987 ile 1993 arasında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası başkanlığında bulunmuş olan Rüşdü Saracoğlu’nun dedesidir.

    Fenerbahçe

    Şükrü Saracoğlu 1934 ile 1950 arasında 17 yıl boyunca Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başkanlığını yapmıştır. Alev Coşkun, Abdülkadir Yücelman’dan aktararak Ödemişten Zirveye Tırmananlar adlı kitabında olayı şöyle anlatıyor: “Saracoğlu’nun Fenerbahçe sevgisinden ve Maliye Bakanı olarak Fenerbahçe Kulübü’ne yaptığı katkılardan kısaca söz etmeliyiz.

    Saracoğlu Şükrü, sevdalı bir Fenerbahçeliydi, takımının maçlarını hiç kaçırmazdı. O tarihlerde Fenerbahçe Kulübü’nün kendisine ait bir stadı yoktu.

    Bir zamanlar ünlü olan ancak eski gücünü yitirmiş bulunan İttihad Spor’un Kadıköy’de kendisine ait bir sahası vardı. Fenerbahçe Kulübü giderek büyürken, Ittihad Spor giderek zayıflamıştı, taraftarı da kalmamıştı. Ne yapıp etmeli, bu stad Fenerbahçe’ye devredilmeliydi… Konu tartışılıyor ancak çıkış yolu bulunamıyordu. Sonunda Maliye Bakanı Saracoğlu, bir maddelik bir yasa teklifi ile bu konuyu çözmeyi ve Fenerbahçe’yi öne çıkartmayı başardı. Yasa teklifi şöyleydi: ‘Aynı semtte bulunan iki spor kulübünden üye sayısı çok olan devam eder, diğeri kapatılır.’ Şükrü Bey bu konuyu hükümetten ve meclisten sızıntıya yer vermeden geçirdi. Kapanan İttihad Spor’un adına kayıtlı bulunan futbol sahası, 1 Tl gibi sembolik bir rakamla Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne devredildi. Hemen ardından Milli Emlak tarafından Fenerbahçe’ye kiralanan stad 25 Ekim 1929 günü düzenlenen spor bayramıyla, Fenerbahçe Stadı adını aldı.” (S.195-196)

    22 Temmuz 1998 yılında alınan kararla stadyumun adı Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu olarak değiştirilmiştir.

    (Devam edecek)

    ÖZDEMİR İNCE/ Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi (4)

    09.01.2014

    Saracoğlu’nun son günleriyle ilgili bir Fenerbahçe anısı var.  Alev ve Yasemin Çoşkun’un ortak kitabı olan  Ödemiş’ten  Zirveye Tırmananlar  (Ödemiş Belediyesi) adlı kitabından aktaralım:
    ***
    “O gün Fenerbahçe’nin, Kadıköy’de maçı vardı. Sıkı giyindi, Nişantaşı’ndaki evden çıkıp dolmuşa bindi, Kadıköy’e stadyuma doğru yola çıktı.
    Dolmuşta sıkışarak oturan  bu yolcu insan  daha 5-6 yıl önce bu ülkenin başbakanıydı.                                                                                                                    Stad çevresi hıncahınç doluydu. Caddeye taşan bilet kuyruğuna  doğru yaklaştı. Soğuk vücuduna işlemiş, ara sıra da titriyordu. Parkinson hastalığı nedeniyle elindeki bastonu da titriyordu…
    Fenerbahçe’ye verdiği ve 1948’de yeniden düzenlenen bu stad aslında onun eseriydi. İsterse, eski kulüp başkanı ya da eski başbakan kimliğiyle Şeref Tribünü’ne gider, maçı rahatça izleyebilirdi.
    Ben eski başbakanım, Fenerbahçe’nin onursal başkanıyım demiyor, sıraya girip biletini almak istiyordu…

    İşte bu sırada, yanına yaklaşan kişi Saracoğlu’nu tanıdı, efendim diyerek saygıyla elini uzattı.
    -Sayın Başkanım, buyurun, buyurun ben size refakat edeyim. Saracoğlu, titreyen sesiyle,
    -Kimsiniz? diyebildi.
    -Efendim ben kulüpten Faruk Ilgaz (1974-1976 döneminde başkan oldu), Fenerbahçe Kongre üyesiyim, sizi tanıyoruz.
    Genç adam koluna girdi, Şeref Tribünü’ne doğru yürüdüler. Saracoğlu alçakgönüllülükle Şeref Tribünü’nde kenarda bir yere oturdu.
    Takım sahaya çıkarken Faruk Ilgaz, Saracoğlu’na eğilerek “Efendim, bugün takım çok kuvvetli iki Fikret de sahada” diyecek oldu. Ama sözü ağzında kaldı.
    Saracoğlu’nun yanaklarından iki damla yaş süzülüyordu.
    Daha sonra 1998 yılında, Aziz Yıldırım Başkanlığındaki Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu, 27 Temmuz 1998 tarihli kararıyla Fenerbahçe Stadı’na “Şükrü Saracoğlu Stadı” adını verdiler.
    Ödemiş’teki stada ve bir caddeye Saracoğlu adı verildi.
    2010 yılında da Ödemiş Ulus Meydanı’na bir heykeli değil alçakgönüllü bir büstü dikildi.” (s.300-301)
    ***
    Bu bölümü Ülker’e sesim titreyerek okudum. Hatun’un gözlerinden yaş akmaya başladı. Yazı bittiği zaman ikimiz de hıçkırarak ağlıyorduk.
    Çocuğuna bilet alan başbakan
    “Saracoğlu Şükrü, dürüst, yalın, düzgün ve alçakgönüllü bir kişiliğe sahipti. Onun futbol maçlarına olan düşkünlüğünü belirtmiştik. Kayınbiraderi Ali Oraloğlu ve çocukları Aydın ve Yılmaz’ın Ankara’da maça gitmelerinin öyküsü, onun dürüst karakterini ortaya koymak için anımsanır.
    İşte Ali Oraloğlu’nun kendi anlatımıyla olay şöyledir:                                                                “Yıl 1942… O zamanki adı ile ‘Hariciye Köşkü’ olan şimdiki  “Başbakanlık Konutu”ndayız. Burada Başbakan Şükrü Saracoğlu  oturuyor. Ben, yani kayınbiraderi, bir haftalığına, tatilden yararlanarak, Ankara’dayım.
    O pazar önemli bir maç var. Hoş, o yaşta bizler için her maçın ayrı bir heyecanı ve önemi var. Gitmek için çırpınan iki yeğenimle bir olup ablam Saadet Saracoğlu’na (Şükrü Bey’in eşi), yalvarıyoruz. O da bu isteğimizi kocasına iletiyor. Aldığı cevap yeğenlerim Aydın ve Yılmaz Saracoğlu ile beni çok şaşırtıyor. ‘Tabii götürürüm. Yalnız stada girmeden bilet alacaklar, haberleri olsun.’
    002 plakalı Packard marka büyük arabaya hep beraber kurulup Çankaya’dan aşağıya süzülüyoruz. Üçümüz de çok keyifliyiz. Karakterini, davranışlarını çok iyi bilmeme rağmen, bilet almamızı söylemese, tek parti devrinin kudretli Başbakanının yanındaki çocuklarına “biletiniz nerede” diye kim soracaktı? Hele o devirde.
    Stadın dış kapısı önüne gelince, eniştem Saracoğlu, şoföre otomobili durdurmasını söylüyor ve bize bakıp “Hadi çocuklar inin bakalım. Gişelerin önüne geldik” deyip portföyünden çıkardığı parayı uzatıyor ve ekliyor: “Bununla bilet alırsınız.” (s.288-289)
    ***
    Biraz sonra yazıyı gazeteye göndereceğim. Ama gönderemiyorum. Bir eksik var gibi. Eksik varsa yarın tamamlayabilirim. Ama olmuyor. Sahneyi gözümün önüne getiriyorum. Demek ki koruma polisi ordusuyla gezmiyormuş. Bu ne biçim başbakan?
    17 Ocak skandalı 1943 yılında yaşansaydı, Saracoğlu ne yapardı?
    Böyle bir soygunculuk 1943 yılında olmazdı. Oldu diyelim. Saracoğlu oğlunu polise teslim edip ardından istifayı basardı. Devlet adamı onuru diye bir şey var! (Devam edecek)

    ÖZDEMİR İNCE/ Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, ırkçılık ve Varlık Vergisi (5)

    10.01.2014

    Kadim ve değerli dostum Alev Coşkun ile kerimeleri Yasemin Coşkun hanım kızımızın birlikte kaleme aldıkları ve Ödemiş Belediyesi tarafından yayınlanan Ödemiş’ten Zirveye Tırmananlar adlı ilginç kitabı yağmalamayı sürdürelim:

    Savaşın Türkiye içindeki düşünsel ve eylemsel etkileri

    “İkinci Dünya Savaşı sürerken, ülke içinde, kökleri Osmanlı’dan itibaren bulunan akımlar da hareket içindeydiler. Bu akımlardan en önemlisi ‘Turancılık’ akımıdır.

    Haziran 1941’de imzalanan Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşmasından sonra, Turancı akımlar yalnız kamuoyunda değil, yönetimde de etkili olmaya başladı.

    Savaşta üstünlüğünü koruduğu süre içinde, Almanya’nın resmi desteğinden de yararlanan Turancı akım güçlendi.

    Almanya’nın Sovyet Rusya’ya saldırması karşısında, Türkiye’deki Turancı akım da harekete geçti. Kafkaslar ve Orta Asya Türkçülüğünü birleştirme hareketi bir anda ateşlendi.

    Turancı Bozkurt dergisinin başyazarı Remzi Oğuz Türkkan, Hitlerin Rusya’ya saldırmasından hemen üç gün sonra (25 Haziran 1941) yazdığı yazıda Cumhurbaşkanı İnönü’ye çağrı yaparak ‘Almanya’nın Rusya’ya saldırmasının, Orta Asya’daki esir Türklerin kurtuluşu için bir fırsat yarattığını’ belirtti.

    Orkun adlı dergide Turancı yazar Nihal Atsız, 1 Mart 1944’te ‘Başvekil Saracoğlu’na Açık Mektup’ adlı bir makale yayınladı.

    Yazıda, Milli Eğitim Bakanlığı’nda solculara yer verildiği, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in Sabahattin Ali gibi komünist düşünceler taşıyan kişilere bakanlık kadrolarında yer verdiği belirtiliyor, Köy Enstitüleri sürekli eleştiriliyordu.

    Atsız, Orkun dergisinde 1 Nisan 1944’te ikinci mektubunu yayınladı. Yine Saracoğlu hedef alınmıştı.” (s.266-267)

    ***

    Burada duralım ve bir durum muhasebesi yapalım:

    Bir tarafta Ödemişli bir binek hayvanlarına semer, palan gibi gereçler üreten emekçi bir sarac oğlu. Daha ilkokuldan itibaren okul birincisi. Liseyi birincilikte bitirdikten sonra İstanbul’da Mülkiye Mektebi’ni tamamlıyor ve 1909 yılında İzmir Valiliği’ni Maiyet Memuru olarak atanıyor. 1911 yılında İttihat ve Terakki Ticaret Mektebi Müdürlüğü’ne getiriliyor.

    1914 yılında devlet bursu kazanarak Belçika’ya gidiyor. Birinci Dünya Savaşı çıkınca yurda dönüyor.

    1915 yılında Siyasal Bilgiler okumak için Cenevre’ye gidiyor. 1918’de okulu pekiyi derece ile bitiriyor. 1919 yılında arkadaşı Mahmut Esat Bozkurt’la Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere yurda dönüyor. Ege bölgesinin kurtuluşunda destanlar yazıyor.

    Kurtuluştan sonra bir süre Ödemiş Belediye başkanlığı yaptıktan sonra 1923’te, ikinci dönem TBMM’ne milletvekili olarak giriyor ve 1950’ye kadar tamı tamına 27 yıl milletvekilliği yapıyor. Bu süre içinde Maliye, Milli Eğitim, Adalet, Dışişleri bakanlıklarında bulunup Başbakan oluyor. Daha sonra iki yıl TBMM Başkanlığı yaptıktan sonra siyasetten ayrılıyor.

    Bu 27 yıl içinde, Ödemiş’te sadece bir yayla evi yaptırabiliyor. Siyasetten emekli olduktan sonra Ankara’dan ayrılıp İstanbul Nişantaşı’nda bir kira evine taşınıyor.

    Bankada birikmiş parası var mıydı? Bilmiyorum. Mahmut Esat Bozkurt adlı arkadaşının öldüğü zaman cebinde 5 lirası olduğunu da hatırlayalım.

    Başbakanlığı döneminde iki oğlunu ve kayınını Ankara’da bilet aldırarak maça götürüyor.

    İstanbul’da emekli bir yaşlı ve hasta olarak, dolmuşa binip Nişantaşı’ndan Fenerbahçe Stadyumu’na gidiyor. 17 yıl başkanlığını yaptığı ve stadyumunu armağan ettiği takımın maçını seyretmek için bilet almak üzere kuyruğa giriyor.

    Adı, Fenerbahçe Stadyumu’na ölümünden 45 yıl sonra, 22 Temmuz 1998 tarihinde bir vefa borcu olarak verilmiş.

    Günümüzde sadece torunu Şükrü Saracoğlu’nu biliyoruz.

    Hakkında yolsuzluk yaptığına, rüşvet yediğine dair en küçük bir kanıt ve söylenti bile yok. Sadece ırkçı olduğu ve Varlık Vergisi yasasını çıkartarak bir “facia”ya yol açtığı söyleniyor.

    Önümüzdeki birkaç yazıda bu iki iğrenç balonu da patlatmayı görev sayıyoruz.

    ***

    Karşı tarafta, İmam-Hatip okulundan sonra liseyi dışardan bitiren ve dönemin özel bir Yüksek Ticaret Okullarından biri olan Aksaray Yüksek Ticaret Okulu’nu bitiren, 1969-1982 yılları arasında amatör futbol oynayan ve ciddi bir mesleği olmayan R.T. Erdoğan.

    18 yaşında siyasete atılmış, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (1994-1998) olmuş. Okuduğu bir şiir yüzünden birkaç ay hapis yatmış. Daha sonra, CHP’nin yardımıyla yasaklılığı kaldırılmış ve önce milletvekili, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı (2002) olmuş.

    Rize’de bir üniversite (2012), İstanbul’da bir stadyum (2010), Türkiye’nin değişik yerlerinde birçok bulvar ve cadde Recep Tayyip Erdoğan adını taşıyor. Annesinin adına da bir okul var.

    Belediye Başkanı iken ruhsatsız bir kira evinde oturuyordu. Şimdi, 12 yıl sonra, kendisinin, eşinin, kızlarının, oğullarının, damadının, eniştesinin ve yakınlarının, şaibeli olduğu iddia edilen milyarlık servetleri var.

    ***

    Bitirmeden, bir küçük ama çok önemli ayrıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:

    Biliyorsunuz, 1918 yılında, Cenevre’de Türk öğrencilerin kurduğu Türk Talebe Cemiyeti’nin başkanlığına Şükrü Saracoğlu seçilmişti. Derneğin önde gelen üyeleri şunlardı:

    Bilal Aziz, Nurullah Ataç (Edebiyat adamı, eleştirmen), Sedat (Cemiyet İkinci Başkanı), Ahmet Dino (Kuvvayi Milliyeci), Şekip (Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç), Numan Menemencioğlu (Büyükelçi, Dışişleri Bakanı), Cevat Açıkalın (Büyükelçi), Rahmi Balaban, Selim Nüzhet, Mahmut Esat Bozkurt (Adalet Bakanı), Cemal Hüsnü (Milli Eğitim Bakanı), Ahmet Bedevi Kuran (Yazar), Fahri Tandoğan, İbrahim Alaettin Göksava, Sadrettin Celal (Yazar, bilim adamı), Heykeltıraş Nejat, Cevdet Nasıhio.

    R.T. Erdoğan ile imam arkadaşlarının yıkmaya çalıştığı cumhuriyeti bu insanlar kurmuştu!

    (Devam edecek)