cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • HOŞGELDİN İLKER BAŞBUĞ!

     Resim

    Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı yaşamından çalınan 26 aydan sonra aramıza döndü! Dayanaktan ve mantıktan yoksun kurgu davaların sanıklar toplamını bir kale duvarına benzetmek olası! Zamana yayılan fiziksel eziyetin bir de psikoljik boyutu olduğu unutulmamalı!

    Süreç içinde yürütülen psikolojik saldırılarla kale duvarında gedik açılmaya çabalandığı da bir başka gerçek?

    Gizli tanık düzeneğiyle yetinilmeyerek sanıklardan tanık devşirme çalışmalarının da yürütüldüğünü biliyoruz. Bir kaç ayrıcalık dışında ne mutlu hepimize ki; duvarda gedik açılması söz konusu olamadı! Açılan bir kaç gedik ise duvarın yıkılmasına yetmedi!

    Bugüne kadarki tahliyelerden sonra çoğunlukla dirençli ve kararlı bir duruş izledik! Geri çekilen, yılgınlık sergileyen ve davaya sırt çeviren yaklaşımlar tekil örnekler olmaktan öteye geçmedi!

    İlker Başbuğ özgürlüğüne kavuşalı henüz bir gün oldu!

    Çıkar çıkmaz sergilediği duruş onurlu içeriğiyle pek çoğumuzu gururlandırdı!

    Dışarıdaki ilk gününde Vardiya Bizde neferlerine ve kitap imzasına koştu!

    Sözleri eğip, bükmeyen; duruşu eğilip bükülmeyen türdendi!

    Bu nedenle onu iç rahatlığıyla selamlayabiliyoruz!

    Mücadelenin bundan sonraki bölümüne güç katacağını koşlaylıkla söyleyebiliriz!

    Bölücülerin, yıkıcıların ve gericilerin işlerinin iyice zorlaşacağını şimdiden görebiliyoruz!

    Bir yurtseverin özgürlüğne kavuşmuş olması kuşkusuz çok sevindirici bir durum! Böylesi bir başlangıç bir o kadar da kıvanç verici!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2014

  • Resim

    LOZAN MONTRÖ ARASI

    İzmirliler için Lozan-Montrö arası bir kaç yüz metredir. Seslenseniz işitilecek, elinizi uzatsanız dokunulacak kadar yakındadır Lozan ve Montrö İzmir’de. Bilmeyenler için anlatmış olalım! Lozan ve Montrö İzmir’de Fuar’ın aynı adlı iki kapısının yer aldığı iki meydancıktır. Aynı zamanda da yakın tarihimizin iki köşetaşı! Montrö, Hatay ve Musul’la birlikte Lozan’da çözüm bulmamış üçüncü sorun olan boğazların statüsünün belirlendiği sözleşmenin imzalandığı İsviçre kentinin adıdır. Toprak kazanımı içermez gibi görünen Boğazlar Sorunu hepsinden önemlidir oysa! Lozan’a göre hem Çanakkale hem de İstanbul boğazları Türk egemenliği ve bağımsızlığını zedeleyen bir çözümsüzlük içermiştir. Örneğin, bu sözleşmeye göre Türk askeri her iki boğaza da 20 km’den daha yakın olamayacaktır. Kendi ülkenizde, kendi topraklarınızda kısıtlılık ve engellilik demektir bu durum!

    Yerleşimsel uzaklıkları 30 kilometre olan bu iki kent arasındaki zamansal fark bizler açısından 13 yıldır. Montrö, Lozan’dan 13 yıl sonra imzalanmış ve bağımsızlığımız gerçek anlamda tescillenmiştir diyebiliriz.

    Montrö Türkiye kadar Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler açısından da önem taşır. Türkiye’ye boğazlar konusunda getirilen kısıtlamaların sonlanmasının yanı sıra kıyıdaş ülkelere sağlanan güvenceler de göz önüne alındığında Montrö Karadeniz’i barış gölüne dönüştürmüştür demekte de sakınca olmasa gerek!

    Resim

    Örneğin, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelere ait savaş gemileri tonaj kısıtlamasının yanı sıra süre kısıtlaması uygulamasıyla karşı karşıya kalacaklardır. Bu sürenin üst sınırı 21 gündür. Kıyıdaş da olsalar denizaltı ve uçak gemisi geçirmek söz konusu olamayacaktır.

    Sözü bugüne düşürelim!

    Bilindiği gibi kıyıdaş ülkelerden Ukrayna bölünme sürecindedir. Yakınlardan ve uzaklardan yayılmacı karışmasıyla karıştırılan Ukrayna’da işler batılının istediği gibi gitmemektedir. Bu durumda Montrö ile egemenlik haklarını kazanan boğazların sahibi Türkiye’ye büyük sorumluluk ve yükümlülük düşmektedir.

    Hemen her fırsatta plebisit diyen batının Ukrayna’da Kırım’ın statüsünün belirlenmesi için bu seçeneği şiddetle yadsıması dikkate değerdir.

    Ukrayna ve Kırım’daki gelişmeler için uzaklardan işe karışanların Karadeniz’e çıkma düşlerinin gerçekleşmesi Türkiye’nin Montrö’ye ve dolayısı ile kendi egemenliğini sahiplenmesine bağlıdır.

    Seksen yıllık Montrö Boğazlar Sözleşmesi bugün de bölge barışının güvencesidir. Karadeniz kıyısında olanlar AB(D)’yi hiç ilgilendirmemelidir.

    İzmir’de bir meydancığa adını veren küçük İsviçre kenti Montrö bölge barışının biricik güvencesidir! İzmir’de bir yere ad olmasının yanı sıra silahların konuşmasına engel olan ve hala yaşayan bir uluslararası sözleşmenin de adıdır Montrö!

    Ceyhun BALCI, 08.03.2014

  • GÜNÜN EN GÜZEL HABERİ(!)

    Resim

    Aslında haftanın, ayın ve belki de yılın en güzel haberi demeliydim! Dik duruşun, kararlılığın ve direncin utkuya erişmesine çok zaman kalmadı gibi görünüyor! Doğrusunu isterseniz bu gelişme önce hüküm verip, sonra da gerekçe yazamayanların da yardımına yetişmiş olacak!

    Bu aynı zamanda hesap kesme zamanının da geldiğinin göstergesidir!

    Türkiye kendisine giydirilen deli gömleğini yırtmak üzeredir!

    Yurtseverlerini, yüce değerlerini ve olmazsa olmazlarını zindanlara dolduran Türkiye için güneşin doğuşu olacaktır bu özgürlük dalgası!

    Tandoğan’ı, Çağlayan’ı, Gündoğdu’yu dolduran milyonların, Ulus’ta, Tandoğan’da, TBMM’de barikatları yıkan coşkun kalabalıkların ve elbette sel olup Aslanlı Yol’u dolduran yüz binlerin emekle, çabayla ve özveriyle yarattığı dalganın sonucudur bugüne denk düşen utku!

    Türkiye bambaşka bir sürece başlamış olacak bu gelişmeyle!

    Bölücülük, yıkıcılık ve yok edicilik bundan böyle karşısında çok daha kararlı ve dirençli bir güç bulacak!

    Yanaşmacı, yamanmacı, kimliksiz ve kişiliksiz Türk siyaseti benliğini bulacaktır!

    Deyim yerindeyse iyi, kötüyü kovacaktır!

    Aramıza hoş geldiniz yurtseverler!

    Sizin özgürleşmeniz, duvarları yıkmanız kuşkusuz çok önemli!

    Ama, kuşku duyulmasın ki; sayenizde asıl özgürlüğüne kavuşanlar dışarıdaki tutsaklar olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 07.03.2014

  • HEY ÖZGÜRLÜK (!)

    Özgürlük kavramı son 12 yılda sürekli boyut değiştirdi! Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz özgürlüklerle tanışmalarımız sürüyor!

    Çağımızın önemli özelliği pek çok olumsuzluğun demokrasi ve özgürlük kılıfıyla pazarlanmasıdır!

    İnsanımıza neden aldanıyorsun sorusu sorulduğunda da gündeme getirilmişti! Öyle ya, aldanmak da özgürlüktü! Nasıl olur da bu özgürlüğün kullanımı sorgulanırdı? Yutkunmakla yetinmiştik!

    Bu kez küçük dilimizi yutabiliriz! Bağlantıdaki görüntüler ilginç ve ibretlik!

    http://webtv.hurriyet.com.tr/2/61593/25946923/1/metin-kulunk-gunah-isleme-ozgurlugune-bir-mudahaledir.aspx

    Meğer insan günahkâr bir varlıkmış! Günahsız olması düşünülemezmiş! 17 Aralık’la gündeme gelen yolsuzluk soruşturmaları günah işleme özgürlüğünün sorgulanması ve sınırlanması demekmiş!

    Küçük dilimizi yutmaktan sakınırsak ne âlâ! Ama, bir yaş daha almaktan kurtulmamız oldukça güç görünüyor!

    Ceyhun BALCI, 06.03.2014

  • HUGO CHAVEZ FRİAS

    (1954-5 Mart 2013)

     Resim

    İnsanlık tarihinin çok önemli değerlerinden biriydi. Bir yıldır onsuz kaldı Latin Amerika ve insanlık! Arka bahçeyi başı, dik ve onurlu bir coğrafyaya dönüştürdü!

    O nedenle “Arka Bahçeciler” bugün de Venezuela ile uğraşmayı sürdürüyorlar! Muhalif kılıklı kışkırtıcılar ve piyonlar Venezuela’dan onun ruhunu kovma, Bolivar’ın adını silme derdindeler!

    Ömrünü yetiremese de Bolivar’ın Birleşik Latin Amerika ülküsü onunla yeniden güç kazandı!

    Pek çok dünya önderi eli sopalı Obama ile telefonda görüşürken bile hazırola geçerken; Chavez Obama’ya Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı armağan etme bilgeliği ve özgüveni sergileyebildi!

    Bugün Ukrayna’da faşist artıkları ve Batı aşıkları ellerindeki dövizlere “Save Us” yazıp yardım dilenebiliyorlar! Bir başka Ukraynalı varlığını Amerikan ordusuna şöyle seslenmeye borçlu olabiliyor : “USA Protect Ukraine with your Military Power”. Tiksinti veren davranışlar.

    Resim

    Chavez’in farkı mı?

    O sömürgeciye, emperyaliste anlayacağı dille sesleniyordu!

    “Go Home Yankee!!!”

    Öyle dediği için hedef oldu! Darbeleri savuşturmak zorunda kaldı!

    Ama, yine öyle dediği için büyüdü, anıtlaştı ve bu dünyada izi silinemez bir iz bıraktı!

    Yokluğunda ölümsüzleşti Chavez!

    Tıpkı Atatürk ve Bolivar gibi!

    Yokluğunda yaşayan ve ölümsüzleşenler kervanına çoktan katıldı O!

    Ceyhun BALCI, 05.03.2014

    Arkadaşım Chavez Belgeseli bir Chavez eseri olan Telesur televizyonu ile aynı anda Ulusal Kanal’da!

    http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/arkadasim-chavez-belgeseli-dunyada-ilk-kez-ulusal-kanalda-h23613.html

  • ADAM ARIYORUM

    NEJAT-ÖLÇEN-Yıl-2000-245x300 

    Adam arıyorum

    Mustafa Kemal’in devletinde

    doğru yoldan şaşmayan

    rüşvet alıp

    paraları çalıp,

    aile boyu uşaklaşmayan.

    Namusunu arını

    ulusun çıkarını

    üç beş kuruşa satmayan

    adam arıyorum

    dış borç senedine imza atmayan.

    Adam arıyorum,

    siyasetin çarşısında

    ABD’nin karşısında

    köpekleşmeyen

    devletin temelini eşmeyen.

    Mustafa Kemal’in ulusunda

    O’nun vicdanında usunda;

    Veletleri hiçbir vakit

    paraları nakit nakit

    yığmayan kasalara

    adam arıyorum,

    yasalara

    saygı duyan

    uyan.

    Adam arıyorum,

    Mustafa Kemal’in devletinde

    doğru yoldan şaşmayan

    aile boyu uşaklaşmayan

    Ali Nejat Ölçen

    Ali Nejat ÖLÇEN kimdir diye merak edenler olursa bağlantıya göz atabilirler!

    http://www.hamikarsli.com/dr-ali-nejat-olcen/

    Bir başka bağlantı yaş alan ama yaşlanmayan bu değerin ürünleri konusunda fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır!

    http://olcen.net/

    “Türkiye Sorunları” kitapçığını düzenli olarak yayımlamakta ve ulaşabildiği herkesle paylaşmayı sürdürmektedir.

    Bana sorarsanız onun katıksız, inançlı, kararlı ve bunlar kadar önemlisi eğilip, bükülmeyen bir KEMALİST olduğunu söyleyebilirim!

    Osmanlı’nın son döneminde Doğu Cephesi’nde Ruslara tutsak düşen babasının anılarını “Vetluga Irmağı” adıyla kitaplaştırmıştır.

    O kitabı okuduktan sonra izlenimlerimi içeren bir yazı da yazmışım. Hem ölçen net’te hem de İzmir Tabip Odası’nın Tıbbiyeli gazetesinin Ocak 2012 sayısında yer alan yazıyı ilgi duyanlar için paylaşıyorum.

    http://olcen.net/index.php?id=783&action=printMakale

    VETLUGA

    KİTAP HAKKINDA
    Op.Dr.Ceyhun Balcı:

    VETLUGA IRMAĞI
    Op.Dr.Ceyhun Balcı’nın“Tıbbiyeli gazetesinin Ocak 2012 günlü yayımında Çarlık Ruyası’nda savaş tutsağı olarak kaldığı dönemi anlatan Vetluga Irmağı adlı kitabına iliş-kin düşünce ve duygularını siz okuyucularımızla paylaşmaya gereksinim duymaktayım. Kendisine teşekkür ediyorum:

    ***

    Vetluga Irmağı Volga’nın kollarından biri! Varnavino ise bu ırmağın yolu üzerindeki sayısız kentten yalnızca birisi! Rusya haritasında kendine adını yazdıracak büyüklükte olmadığı anlaşılan Varnavino, Semenov yakınındaki kentlerden birisi! Moskova’ya göre güneybatı konuşlu olduğu söylenebilir.

    Yirminci yüzyıl başındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nın Doğu Cephesi’nde yaşanan acılar, çoğu zaman tutsaklığa bile varmadan yaşamdan kopuşla sonuçlanır! Sağ kalanların ise doldurulacak çileleri vardır! Özellikle tutsak düşenler yaşadıklarına ne kadar sevinebilmişlerdir?

    Erzurum yakınlarında Rus’lara tutsak düşen, benim kuşağıma göre dedelerimizin yolu, zamanın Rusya’sına düşecektir. Vetluga Irmağı kıyısında yer alan, haritaya adını yazdıramayacak denli önemsiz Varnavin kenti tutsak dedelerimize ev sahipliği yapacaktır! Otuz ay boyunca sağ kaldığına sevinsin mi üzülsün mü bilemeyen acılı kuşağın yaşadıkları kitaplaştırılarak çok iyi edilmiş.

    Yokluk, yoksunluk, açlık ve bunlar kadar önemlisi kültürel farklılıklar başlı başına ders niteliğindedir. Düşman devletlerin halklarının dostluğuna kanıt olacak kadar da ibretliktir tutsakların Rus toplumu ile olan ilişkileri!

    Kültürel farklılıktan kaynaklanan çelişkiler, kimi zaman güldürüye çoğu zaman da ağlatıya konu olacak boyutta.

    Kapalı ve muhafazakâr ortamlarda yetişmiş olmanın etkisi en çok da kendisini kadın-erkek ilişkilerinde göstermiş. Bu acemiliklerin yanı sıra tutsak Türkler’in önemli bölümünün fırsatlar sunmasına karşın bu ilişkileri dürüstçe geri çevirdiklerini de görebiliyoruz. Torunlarının içinde bulunduğumuz dönemde Slav soylu kadınlara ilgisi anımsandığında bu durum çok daha anlamlıdır.

    Rusya’nın bu uzak ve çok bilinmeyen köşesinde geçirilen 30 aylık tutsaklık süreci dönemin önemli olaylarına tanıklık fırsatı da vermiş. Önce Kerenski ve onu izleyerek de Bolşevik Devrimi süreçleri tarihsel nitelikte tanıklıklara olanak sağlamış. Özellikle, Bolşevik Devrimi’nin halk tarafından benimsenmediği gözleminden yola çıkılarak o zamanlarda varılan “çökmesi kaçınılmazdır!” saptaması da göz ardı edilecek gibi olmasa gerektir.

    Son yıllarda sağlanan farkındalık ile Osmanlı-Rus Savaşına sahne olan Doğu Cephesi ve Sarıkamış’a ilişkin bilgi dağarcığı hızla gelişmiş olmakla birlikte; sağ kalıp da tutsak düşenlere ilişkin dağarcığımızın geliştirilmeye muhtaç olduğu ortadadır.

    “Vetluga Irmağı” bu eksikliği tamamlamaya yönelik işlevi bakımından da önemli bir yapıttır.

    Tutsaklık boyunca yaşanan açlık, yokluk ve yoksunluklara kimi zaman tırmanışa geçen kötü ve insanlık dışı davranışlar da eklendiğinde 30 aylık süreci kendisi de bir trajedi olan savaştan sonra yaşanan ikinci felaket olarak tanımlamak yanlış olmaz!

    Tüm bu olumsuzluklara karşın savaşın uluslar arasında değil de devletler arasında olduğunu doğrulayan sayısız dostluk ve içtenlik örneği de yürekleri ferahlatacak türdendir!

    Özellikle kitabın yazılmasına kâğıda döktüğü anıları ile kaynaklık eden tutsak Osmanlı subayı Mehmet Arif Ölçen’in 30 ay boyunca diri tuttuğu müzik ve resim tutkusu da övgüye değerdir. Geleneksel çalgımız olan udu çalmakta olduğu kadar yapmakta da hünerlidir.

    Mehmet Arif Ölçen’in anıları, oğul Ali Nejat Ölçen tarafından kitaplaştırılmış.

    Anıların “Vetluga Memoir” (Vetluga Anıları) adıyla İngiizce’ye çevrilerek ABD’de de basılmış olduğunu anımsatalım.

    Anlatılmaz, okunur diyerek son verelim sözlerimize…

  • Y CUMHURİYET

    Resim

    Resim

    Yaman Örs yazdı: Y-Cumhuriyet, Y-CHP ve ‘Değişim’

    Aydınlık, 04.03.2014

    Y-CHP’nin Atatürk karşıtı başkanınca da çok benimsenmiş olmalı ki, geçenlerde o, yurttaşlara Y-Gazete’yi okumalarını salık veriyordu. ‘Daha önceleri neredeydi?’ diye sormadan edemiyorsunuz

    Önce bir alıntı. “Cumhuriyet Gazetesine uzun yıllardan beri her fırsatta saldırmayı alışkanlık edinen bir gazete (Aynı zamanda bir siyasi partinin yayın organıdır.) dün yeni ve çirkin bir tezviratta (!? YÖ) daha bulundu. Neymiş, “Cumhuriyet’e Cemaat sızmış, Cumhuriyet Vakfı’nın kontrolünü ikinci cumhuriyetçiler ele geçirmiş”. (…) “Açık söyleyelim, Cumhuriyet gazetesine Cemaat’in bırakın sızmasını, böyle bir girişimde bulunabilmesi bile olanaklı değildir.” Düşünülebileceği gibi, burada sözü edilen gazete Aydınlık’tır.

    Cumhuriyet’te 1 Mart 2014 günü Cumhuriyet imzasıyla çıkan bu yazı, ilk sayfanın en sol sütunundan başlayıp bir iç sayfada sürüp sonlanmaktadır. Gazetenin (çok genç olmayan) okuyucuları, böyle yerleştirilen yazıların, daha önce önemli güncel konularda İlhan Selçuk tarafından ve yine Cumhuriyet imzasıyla çıktığını anımsayacaklardır. Yine okuyucu, özellikle yazının tümünü gözden geçirince, onun büyük olasılıkla kimin tarafından, ya da kimin katkısıyla kaleme alınmış olacağını çıkartabilir: Hikmet Çetinkaya. Nitekim, gazetenin bu kaç yıllık yazarı, bir sonraki gün kendi köşesinde, konuyu / konuları çarpıtarak, Aydınlık’ta sözü edilen bağlamlarından kopartarak, biçemine daha da sert ve uygunsuz bir nitelik kazandırarak kendince yanıtlamaktadır. Özel adları bir yana bırakırsanız, yazısının, düzeyleri her bakımdan ciddi biçimde düşük sağ gazetelerden birinde yayınlanmış olması gerektiğini düşünebilirsiniz.

    Köstebek

    Çetinkaya, alıntıdaki son tümcesinde ileri sürdüğü saptamasında, dolaylı biçimde de olsa haklı olabilir diye düşünüyorum. Kanımca, bu tür durumlarda “sızma” sözcüğüyle anlatılmak istenen, dışardan bir kişinin gazeteye, kısa ya da uzun süre önce girip gerçek amacını belli etmeden, belli görevle girip çalışmaya başlaması; zaman içinde gazetenin görüşlerinin ve siyasal vb. tutumunun değişmesine katkıda bulunmasıdır. Böyle kişilere “köstebek” denmiyor mu? Kuşkusuz bu tür “ihanetçi kişiler”, başlangıçta böyle bir işlevi benimsemeseler ve yüklenmeseler de, daha sonra görüşleri değiştirildiği, ya da birtakım kaygılar taşıdıkları için, kurumlarının temel görüş, değer ve tutumlarından şu ya da bu ölçüde sapabilmektedirler.

    Benim gördüğüm, Aydınlık’ta Cumhuriyet’le ilgili olarak yazılanlar, kişisel ya da karşıtlık taşıyan görüşlerin ortaya konması değil, işbirliğine de çağıran gerçekçi ve dostça eleştirilerdir. Atatürk’ün gazetesinin Cemaat’le ilişkisi, onunla olan “yakın temasları”ndan bellidir. Son yıllarda, Cumhuriyet’ten diyelim ki belli aralarla ayrılan ya da çıkarılan çok değerli, gerçekten çağdaş, uygar, yurtsever, Cumhuriyetçi yazar ve gazetecilerin, çalışanların durumları nasıl açıklanabilecektir? “Atatürkçü ve Cumhuriyet gazetesinde çalışmasını şu anda da sürdüren bu değerlerden geride kalanların başına acaba ne zaman ne gelecek?” diye sormadan edemiyorsunuz. Bir de bunlara, gazetenin ve ilgili vakfın yönetimindeki değişiklikleri, gidenleri ve gelenleri katarsanız, ortaya, çağdaşlıktan gittikçe uzaklaşan bir gazete, dışarıdaki ve içerdeki Atatürk karşıtlarıyla işbirliğine açık, yeni bir işlev üstlenmiş bir yayın kurumu görünümü ortaya çıkmaktadır.

    Çetinkaya hatası

    Ben kendi adıma, Bay Çetinkaya’nın, anlayamadığı ve/veya anlamak istemediği eleştirilere yine bir saldırganlık, kişisellik ve saptırmayla “yanıt” vereceğine inanıyorum. Cumhuriyet’te, düşünce ve değerleri açısından İlhan Selçuk’a çok daha yakın insanlar varken, ona son zamanlarında görünüşe göre en çok bu gazeteci-yazarın yakınlık göstermesi de kanımca çok “anlamlı”dır. Ama çok soylu bir insan olan Selçuk, en başta, aşırı olarak nitelendirebileceğimiz iyi niyetinden dolayı gazetesinde yıllar içinde kanımca belli yanlışlar yapmıştır ve bunlardan biri de “Hikmet Çetinkaya olayı”dır. Gazetenin daha önceki yıllarında da “adam seçmek ve tutmak” konusunda ne yazık ki onun yeterince başarılı olduğu belirtilemez; o, zeka, kavrayış, bilgi, geniş görüş, kişilik gibi, Atatürk’ün kurdurduğu Cumhuriyet gazetesinin yazar ve çalışanlarında ciddi biçimde üst düzeyde bulunması gereken nitelikleri sanki dikkate almamış gibidir.

    “Yeni CHP” (ya da Y-CHP) konusunda, özellikle siyasal etik açısından Aydınlık’ta daha önce yazmıştım. Burada bu konuyu ilkece bir karşılaştırma yapmak amacıyla gündeme getiriyorum. Bir zamanlar Atatürk’ün Partisi iken son yıllarda geçirdiği değişikliklerle zaman zaman neredeyse Mustafa Kemal Atatürk’e karşı bir tutum ve davranışlara yönelmiş olan bu siyasal oluşumun sözde “yenileşmesinden” kuşkusuz en başta başkanı ve onun yanında bulunmalarını istediği “yeni” partililer sorumludur. Etkin Atatürkçü üyeleri, ülkede olup bitenleri Parti’nin özgün görüşleri doğrultusunda ciddi biçimde eleştirdiklerinde onları oluşumdan atmaya varan tehditlerde bulunan bu başkana, siyasal açıdan doğrusu ben hiç güven duymuyorum. İç siyasetin yanında, bilim, eğitim, sanat, spor alanlarındaki, uluslararası ilişkilerdeki büyük geriye gitmelerin karşısında ne gibi bir tutum içindedir başkan ve çevresi? Durumları hep birlikte gözlüyoruz?

    Y-CHP’nin gözdesi oldu

    Y-CHP gibi Y-Cumhuriyet de, sömürüye ve emperyalizme karşı olmaktan, bağımsızlık ve laiklikten, bilim ve çağdaş eğitimden, sanattan, öz olarak Atatürkçülük’ten uzaklaşıyor mu? Bu soruya nasıl, “hayır” yanıtı verebiliriz? Gazetede, yıllar içindeki “değerli insan temizliği” Y-CHP’nin Atatürk karşıtı başkanınca da çok benimsenmiş olmalı ki, geçenlerde o, yurttaşlara Y-Gazete’yi okumalarını salık veriyordu. “Daha önceleri neredeydi?” diye sormadan edemiyorsunuz.

    Zamanımızda “yenilenmeden” ve “değişme”den / “değişim”den sık söz ediliyor. “Yenilenme ve Değişim” iyi de, hangi yönde?”

    Yaman Örs

  • Resim

    UKRAYNA BÖLÜNÜRKEN

    Warren Buffet’ın düşüncelerini benimsemem! Ancak, şu sözünün yaşamda karşılığı olduğu kanısındayım!

    “Denize kimin donsuz girdiği sular çekilince belli olur!”

    Ukrayna’da sular çekilmeye başladığına göre neler olduğu anlaşılacaktır.

    Ukrayna’daki kalkışmayı “Gezi Parkı” ile özdeşleştirmeye çalışan budalalığa ise bırakalım Sakallı Celâl yanıt versin!

    “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur!”

    Budalalığı ve cehaleti bir yana bırakalım! Bilgiye başvuralım!

    Önceki Ukrayna değerlendirmesinde kısaca değinilmişti. Ukrayna’nın batısı Avrupacı, Amerikancı ve bir de faşist artıklarının yaşam alanıdır. ABD Başkanlığına aday olan Senatör John Mc Cain bu tiplerle yakın ilinti içindedir. Öğütleri ve yüreklendirmeleriyle Ukrayna karmaşasının durulmaması için elden geleni yapmıştır. Bugünün mimarıdır da denebilir.

    Mc Cain’in çabaları Kissinger’ın çok bilinen sözüne göndermede bulunur gibidir. “Kendi hainlerine yaşam hakkı tanımayan Amerika başkalarının hainlerini el üstünde tutar!”

    Batı gözlüğü ile bakanların Kiev’deki ırk ayrımcılığı övgüsü içeren pankartları ve ayrılıkçı konfederasyon bayraklarını görmezden gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur. Yine bununla bağlantılı olarak göstericilerin 2. Dünya Savaşı sırasında Alman İşgali’ne karşı koyarken yaşamlarını yitirenlerin anısına dikilen heykeli yerle bir etmiş olmalarına da anlam yüklenmeyebilir.

    Kiev Maidan’ının dolmasında etkisi olan önde gelen muhalefet hareketi Svoboda önderi Tyahnybok Ukrayna’yı Moskof-Yahudi mafyasından kurtaracağını söylemişti. Bu kadarla kalsa iyi! Tyahnybok, 2. Dünya Savaşı sırasında Sobibor toplama kampında 30 bin kişinin öldürülmesinin önde gelen sorumlularından John Demjanjuk’u “kahramanlaştırmakta” sakınca görmemiştir. Bu partinin bazı vekillerinin Göbels sempatizanı olduğunu da ekleyelim! Svoboda’nın “Ukrayna her şeyin üzerindedir!” diyen; geleneksel ahlak ve aile değerlerini savunan faşist Sağ Kanat hareketiyle de organik bağlantı içinde olmasına şaşırmayalım.

    Resim

    Amerikan kaynaklarınca da doğrulandığı gibi ABD tarihteki en ucuz ve Amerikan kanı dökülmeyen operasyonu Ukrayna’da gerçekleştirmiştir. Beş milyar dolar harcamayla Ukrayna’da Turuncu Devrim canlandırılmıştır. Kullanılan aygıtların önde gelenlerinden birisidir Svoboda.

    Resim

    Svoboda ülkenin batısındaki Batıcı Lviv’de 15 bin yandaşının katılımıyla yaptığı meşaleli gösteride Stefan Bandera’yı anmakta sakınca görmemiştir. Stefan Bandera da bir başka Nazi işbirlikçisidir. Kentin havaalanına Bandera ve Rusya’yı çağrıştırdığı öne sürülen Barış Caddesi’ne de Nachtigall Taburu (Polonyalı ve Yahudi kırımını gerçekleştiren Nazi işbirlikçisi Ukraynalı silahlı gruplar) adı verilmiş. Stefan Bandera 2. Dünya Savaşı’nda ağırlıklı olarak Polonyalı ve Yahudi olmak üzere 90 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu. Bunca suçuna karşın Bandera 1959’da Münih’te KGB tarafından ortadan kaldırılana dek hayatta kalabilmiş.

    Resim

    Ukrayna’da 2007 yılında Nachtigall Taburu anısına bastırılan pul.

    Bu Nazi artıkları savaş sonrasında da ABD desteğiyle varlıklarını sürdürebilmişler. ABD Başkanı Reagan döneminde Bahama’ya büyükelçi atananını mı yoksa Beyaz Saray’da ağırlananı mı istersiniz? Ne ararsanız bulursunuz! Bizzat Reagan Washington’da ağırladığı Nazi artıklarından birisine “Mücadeleniz, mücadelemiz, Düşünüz düşümüzdür!” diyecek denli ilgi gösterebilmiştir.

    Ukrayna’daki kalkışma sırasında Şikago’da destek yürüyüşleri yapıldığından kaç kişi haberdardır?

    İşte AB(D) Ukrayna’da bu tiplerin arkasında durmaktadır.

    Svoboda’nın kabarık sicilinden boksör eskisi ve Ukrayna’da yaşamayan Vitali Kliçko’ya sıra gelmedi!

    Ukrayna üç aylık karmaşanın sonunda hızla bölünmeye evriliyor!

    Rusya henüz söz söylemedi demiştik daha önce! Rusya söz söyleme noktasına geldi. Donanmasına üs olan Sivastopol’ü kolayca gözden çıkartması düşünülemezdi. Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılma sürecini biraz bununla gerekçelendirmek gerekebilir. Ukrayna’da (y)etkili konumlara gelen Nazi artıklarının kirli sicilinin de bugün Kırım’da kendisini gösteren ayrılıkçılığı kolaylaştırıcı olabileceği düşünülemez mi?

    Ukrayna’da evdeki hesap çarşıya uymamış görünüyor. Sırtını doğuya dönmeye çalışanlar ülkenin bölünebileceğini öngörememiş gibiler.

    Ceyhun BALCI, 02.03.2014

    http://www.alternet.org/tea-party-and-right/us-backing-neo-nazis-ukraine?akid=11539.1123319.dFvsdE&rd=1&src=newsletter962461&t=5

  • DOĞUM GÜNÜ

    Resim

    DOĞUM GÜNÜ

    Sosyal medya çağında doğum günleri özel olmaktan çıkıyor. Doğum günümü kutlayan, iyi dileklerini paylaşan tüm dostlara teşekkür ediyorum!

    İlk kez bu yıl farkına vardım! Efsane gençlik önderi Deniz Gezmiş’le de gündaş olduğumu! O da, 1947’nin 27 Şubat günü gelmiş dünyaya!

    Deniz Gezmiş’in bir efsane olduğuna kuşku yok!

    Deniz Gezmiş sahipleneni çok, peşinden gideni sahipleneni kadar çok olmayan bir ikon!

    Hatta, abartılı sayılmazsa Türkiye’de sol hareketi Deniz Gezmiş sonrası farklı irdelemekte de yarar var!

    Deniz Gezmiş önderliğindeki gençlik hareketi elinde Türk bayrağı, yakasında Atatürk rozeti ve dilinde “Tam Bağımsız Türkiye!” söylemiyle aşındırdı Anadolu’nun yollarını! Samsun yürüyüşleri unutulmazdır.

    Resim  Resim

    Deniz Gezmiş’ten sonra köklerinden kopan gençlik hareketinin tuzaklara düşmesine şaşırmamak gerekiyor.

    O günden bugüne değişen ve başkalaşan sol artık milletine ve vatanına sahip çıkmayı unutmakla kalmadı; bu sahiplenişi küçümseyen ve şovenizmle özdeşleştiren bir tutuma tutsak düşer oldu! Bu satırların yazarı bir önceki 29 Ekim’de sokakları dolduranların çağrısı karşısında kutlamaya katılmak yerine il binalarına çekilen “komünistler” gördü!

    Bugün antiemperyalizm demeye korkan, tam bağımsız Türkiye’yi çoktan unutmuş olan ve değerlerini yayılmacıların belirlediği sınırlarda savunan sözde solcular olsa olsa Deniz Gezmiş’i sahiplenirmiş gibi yapıyorlar. Elbette, vicdanlarını yıkamaktan öteye geçmiyor bu yapmacık davranışları.

    Çeyrek yüzyıl süren ve gerçekten çok erken sonlanan dolu bir yaşamın Türkiye tarihinde bıraktığı derin iz bugün de ilk günkü canlılığını korumaktadır.

    Deniz Gezmiş’i doğum gününde saygıyla anarken Türk solunun köklerini anımsaması ve önderi bellediği Deniz Gezmiş’e yaraşır bir tutum içinde olmasını diliyorum.

    Ceyhun BALCI, 28.02.2014

    Resim