• Image

    Utanç Davaları

    Ataol Behramoğlu, 11.01.2014, Cumhuriyet

    Nemlenip kabarmış bir duvar sıvasına, çürüyüp koflaşmış bir ağaç gövdesine dokunduğunuzda kopan kireç ya da kabuk parçaları nasıl dökülüp çevreye saçılırsa, AKP döneminin hukuku, yargısı, adaleti giderek böyle bir görünüm almaya başladı…

    Ergenekon ve Balyoz davalarının nasıl sahte kanıtlarla tasarlanıp kotarıldığının, yapılan bunca savunmadan, yazılan bunca kitaptan, kanıtlanan bunca sahtelikten sonra yadsınamaz biçimde ortaya çıkışı, görmek istemeyen gözleri bile açmış olmalıdır.
    Avukatlar yaka paça gözaltına alınarak cezaevlerine tıkılıyor, ülkenin en büyük barosu yargı önüne çıkarılıyor, bedenlerle birlikte ruhları da öldürmek için tasarlanmış F tipi tecrit hücrelerinden haykırışlar yükseliyor, polis adı verilerek tek bir amaca yönlendirilmiş binlerce kişilik bir robot ordusu yakıp yıkarak yok etme görevini yerine getirmeyi sürdürüyor, ülke yönetimini kuşatan yağma ve talan sarmalından yükselen çürümüşlük kokuları nefes almayı güçleştiriyor.
    Bunları yazarken Ekim Devrimi öncesinin Rusyası, Ayzenştay’nın (Eisenstein)“Ekim”, “Potemkin Zırhlısı” gibi filmleri, L. Andreyev’in dışavurumcu özellikler taşıyan “Çar Açlık” oyunu, A. Belıy’nin “Petersburg”u geçiyor zihnimden, gözlerimin önünden…
    Günümüz Türkiyesi’nin siyaset ortamında, toplumsal yaşamın bütününde aynı kargaşa, yalan, zulüm, hukuk tanımazlık, tam bir yıkılış ve yeniden kuruluş öncesi durumu…

    ***

    Dün Silivri adliyesinde, Türker Ertürk, Haluk Dural ve başka dostlarla birlikte, kardeşim, yarım yüzyıllık arkadaşım Doğu Perinçek’i, kendisine karşı açılmış“hakaret” davalarından üç tanesinde ardı ardına “savunma”sını yaparken izledik…
    Bu duruşma, Silivri zindanının bir parçası olan lanetli salonda değil de, normal adliye binasının odalarından birinde yapıldığı için, arkadaşımla duruşmanın hem öncesinde hem sonrasında kucaklaşma olanağımız oldu ve bu sarılışlar beni neredeyse ağlatacak kadar duygulandırdı…
    Doğu’yu her zamanki gibi ve belki (kuşkusuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ülkemize kazandırdığı hukuk zaferinin de haklı mutluluğuyla) her zamankinden de daha çok enerjik, güçlü, sağlıklı gördüm ve bu hepimizi mutlu etti.
    Fakat nereye kadar…
    Küçük duruşma salonunda, ayakta savunmasını yaparken onu en çok iki metre arkasındaki sıralara oturmuş izliyorduk…
    Yargıç kürsüsünde ciddi yüzlü genç bir adam, tutanak yazmanı sandalyesinde türbanlı bir genç kız oturuyordu…
    Türkiye’nin hiç kuşkusuz en seçkin, en donanımlı bir siyaset ve kültür adamı, bir jandarma ve iki er eşliğinde getirildiği küçük duruşma odasında, belki çocuğumuz olma yaşından bile daha genç bir yargıç önünde savunmasını yapıyordu…
    Birbirini izleyen üç davanın ortak konusu, bugün ipliği pazara çıkmış birtakım sözüm ona yargı mensupları için savunmalarında ve yazılarında söylemiş olduğu sözlerdi…
    Perinçek bilge bir öğretmen dinginliği ve sevecenliğiyle, bu sözlerin “hakaret”amacıyla değil, savunmalarının bir parçası olarak söylenip yazıldığını anlatırken ülkemizin sürüklenmiş olduğu yıkım ve rezalet ortamının görünümünü de gözler önüne seriyordu…
    Yargıcın da Perinçek’in ve avukatlarının savunmalarını, Silivri zindanının duruşma salonunda gördüğümüzden farklı bir özen ve dikkatle özetleyip tutanağa geçirttiğine tanık olduk…
    Duruşma, yeni savunma kanıtlarının hazırlanıp sunulması için, Perinçek ve avukatlarının isteği doğrultusunda ertelenerek sona erdi…

    ***

    Türkiye’de bütün utanç davalarının sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkacağı, hukukta açılan yaraların onarılacağı, asıl suçluların yargı önüne çıkarılarak yargı kurumunun yeniden saygınlık kazanacağı günlerin yaklaştığını görüyorum, duyumsuyorum…
    Ülkemiz, insanımız, Cumhuriyetin ilk kuşaklarının örneklediği yurtseverlik mirasını devralmaya yetecek birikimlere sahiptir.
    Yeter ki Aydınlanma düşmanlarına, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı, ortak akılda ve kararlılıkta birleşmeyi başarabilelim…

  • BİR KAÇ SAATTE KARS

     

    KARS

     

    Kaşgarlı Mahmud’a göre “Kars” deve ya da koyun yününden yapılan giysi anlamına geliyor. “Karsak” ise bozkır tilkisinin diğer adı. Kars, Gürcüce kapı şehri anlamına gelen “kariskalaki” sözcüğü ile de ilintili. Hiç de mantıksız değil haritaya bakıldığında. Ayrıca, yörede yaşayan halkın Hazar denizi kuzeyinden göç eden Bulgar Türkleri’nin Velentur boyunun Karsak oymağına mensup oldukları düşünülmektedir.

     

    Kars Anadolu’daki başka pek çok kent gibi adının önünde başkent unvanı taşıyor. Bagratlı Krallığı’nın yanı sıra kısa ömürlü de olsa Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti’ne merkez olmuş.

     

    Plaka numarası ile İzmir’in komşusu olan uzak Kars 110 bini geçkin il nüfusuna sahip. Kent merkezinde 80 bine yakın insan yaşıyor. Doğurgan bir kent olan Kars son yıllarda Iğdır ve Ardahan illerini yavrulamış. 1768 metre yüksekliğiyle en yükseteki kentimiz olma unvanına sahip.

     

    Kars soğuk söz konusu olduğunda adı Erzurum ve Ağrı ile birlikte akla ilk gelen kentlerimizden birisi. Tendürek volkanı havzasında yer alan Kars’ta lav kökenli taş Obsidyen’e dağda, ovada, kırda, bayırda kısacası her yerde rastlamak olası. En çok siyahına rastlanmakla birlikte başka renklerde de olabilen obsidyenin gereğince değerlendirilebildiğini söylemek güç.

     

    Tarıma elverişli toprağı sınırlı olan Kars geniş otlaklarıyla hayvancılık kenti olmuş öteden beri. Doğal olarak et ve süt ürünleri ilin ekonomisini belirler olmuş. Başta kaşar olmak üzere gravyer, çeçil ve tulum olmak üzere bir dizi peynir çeşidi beyaz peynirin sırtını yere getirmiş.

     

    Sarıkamış trajedisine de mekan olan Allahüekber Dağları’nın yanı sıra Kısır ve Akbaba dağları ile Aladağ diğer önemli yükseltiler.

     

    Kars’ın kültürel geçmişi 8000 yıl geriye tarihleniyor. Son yıllarda Gürcistan’daki Dmanisi’de gün ışığına kavuşturulan 1.8 milyon yaşındaki insansı fosilleri düşünüldüğünde kent tarihinin çok daha eskiye dayandığını söylemek yanlış olmaz.

    Cemal Süreya Kars’a “Beyaz uykusuz uzakta…” demiş! Uçağımız Kars’a teker koymadan önce gözlerimizin önüne serilen manzara kuşbakışı uçsuz bucaksız beyazlıktı! Dağ, tepe, ova, akarsu… Aklınıza gelen her yer, mayısta çıkartmak üzere beyazlara bürünmüştü! Uçaktan inip de terminale yöneldiğimizde inceden yağan kar Kar(s)’a yaraşır bir karşılama yapmaktaydı biz konuklarına!

    Geç de olsa farkına varılan ve kayıtsız yılların acısını çıkartırcasına ilgi odağı olan Sarıkamış Şehitleri Yürüyüşü’ne katılımdı geliş nedenimiz! Bir kaç yıl önceki ziyaretimizin son durağı olan ve bir kaç saat süren konukluğumuz yüzeyel de olsa görme  fırsatı yaratmıştı kenti. Bu kez de güme gidecekti Kars önceden belirlenen programa göre!

    Dönüş günündeki sis engeli can sıkıcı olsa da Kars’ı gezme fırsatı doğmuş olması üzüntümüzü dağıtmaya yetti. Bir sonraki güne kalan dönüşümüzden önce Kars’ı gezebilirdik. Yürüyerek hem de! Eksilerdeki hava sıcaklığı gözümüzü korkutsa da serüvene hayır deiyemezdik! Pazartesi müzesiz gün olduğuna göre kale çevresine serpişmiş eski Kars’a yönelmek en akılcı seçenekti.

    Yerler buzlu camla kaplı! Özenli olunmazsa kafayı, gözü dağıtmak işten değil! Bu öğüt kışın Kars’a yolu düşenlerin aklından çıkmasın! İlk durak Turizm Danışma bürosu. Harita ve rehber edinmekte yarar var! Haritasız yürüyüşün zaman ve mekân kaybı anlamına gelir! Bahçedeki saz şairi yontusu kentte yaygın olan aşıklar kültürünü yansıtıyor. Aşık Şenlik saz ve söz ustalığına 93 Rus Harbi’ndeki halk önderliğini de eklemiş. Murat Çobanoğlu ve Şeref Taşlıova da aşıklar geleneğinin güncel temsilcilerinin tanınmış ikilisi.

    Görsel

    Görsel

    Yürümek için özellikle Baltık biçemli Rus kalıtı yapıların olduğu caddeleri seçmekte yarar var. Aradan geçen bunca yıldan sonra bile dimdik ayaktalar. İl Sağlık Müdürülüğü, Azerbaycan Konsolosluğu, Defterdarlık ve başkaca kullanılmayanlarıyla bu eski yapılara hak ettikleri ilgi esirgenmemeli.

    Görsel

    Kars Çayı’na varmadan eski Kars tüm görkemiyle gözlermizin önünde! Kent içindeki Baltık biçemli Rus yapılarını ve eski Kars’taki  tarihsel öneme sahip eserlerin varlığını Metin Sözen ve geçen yıl aramızdan ayrılan Oktay Ekinci’ye borçlu olduğumuzu anımsıyoruz. İyi ki yaşamışlar, yaşamaktalar demek geçiyor içimizden.

    Kale tartışmasız en belirgin yapı.

    Görsel

    Çay boyunca yürürken Demirköprü ilişiyor gözümüze. Taşıtlara değilse bile insanlara geçit vermeyi sürdürüyor. Rus egemenliği döneminden kalma bu anıtsal yapıyı geride bırakıp Taşköprü’ye ilerliyoruz. 1579’da III. Murat’ın buyruğuyla Lala Mustafa Paşa tarafından üç tonozlu kemerli biçemde yapılmış. XVIII. yüzyılda kapsamlı bir onarımdan geçmiş.

    Taşköprü’yü geçer geçmez sağda Evliya Camisi var. Bu yapı da Lala Mustafa Paşa tarafından 1579’da yaptırılmış. Lala Mustafa Paşa İran seferine gelmişken uğradığı Kars’a epeyce yapıt kazandırmış belli ki. Evliya Camisi külliyesinde şimdiki İran’ın kuzeydoğusundaki Bistam yakınlarındaki Harakan doğumlu asıl adı Ali bin Cafer olan tanınmış Sufi Ebul Hasan Harakani’nin (962-1033) türbesini barındırıyor.

    Görsel

    Kümbet Camisi olarak adlandırılsa da On iki Havariler Kilisesi Kaleiçi’nin en dikkat çekici eserlerinden birisi olarak boy gösteriyor. Bagratlı Krallığı döneminde Kral Abas tarafından X. yüzyılda yaptırılmış.  Konik kubbesiyle tipik bir Ermeni-Gürcü kilisesi görünümünde.

    Görsel

    Kaleye tırmanmadan önceki son durağımız Ulu Cami. 1643’te Sultan İbrahim döneminin Kars Beylerbeyi Dilaver Paşa tarafından yaptırılmış.  Görece yeni bir eser.

    Gücümüzü toplayıp kaleye çıkıyoruz. Korktuğumuz gibi sor geçmiyor tırmanış. Hatta soğuk havada terledik desek yeridir. 1153 yılı yapımı kale Anadolu Selçuklu egemenliğindeki Saltuklu Beyi Melik İzzeddin’in veziri Firuz Akay’ın imzasını taşıyor. Lala  Mustafa Paşa eli buraya da değmiş. Timur’un yıktığı kale 1579’da ciddi bir onarım görmüş. Hemen girişte Celal Baba türbesi karşılıyor gelenleri. Yaşamını XII. yüzyıldaki Moğol saldırıları sırasında kaleyi savunurken yitirdiğini öğreniyoruz.

    Görsel

    Avluda yer alan eski top kaleye yaraşır bir nesne olarak çarpıyor gözümüze.

    Kesme bazalt taştan yapılma kale uzaktan bakıldığında etkileyici  bir görünüme sahip. Kaleden kentin ayaklar altında kalan görünümü de bir o kadar etkileyici. Otantik kahvehanede bir çay molası vermek hem manzarayı sindirmek hem de soluklanmak için bire bir.

    Görsel

    Kaleden inişte gördüğümüz Namık Kemal Evi vatan şairinin yolunun Kars’a düştüğünü gösteriyor. 1853-54’te çocukluğunun iki yılı burada geçmiş. Biraz daha ileride çayın iki yakasında iki hamam selamlıyor gezginleri. Kale tarafındaki ilki Muradiye Hamamı! 1774’te yapılmış. Karşı kıyıdaki ise Cuma Hamamı. XVII. Yüzyıl yapımı.Çift kubbeli, dikdörtgen biçemli mimarisiyle dikkati çekiyor. Biraz ileride yer alan üçüncüsü ise Mazlum Ağa Hamamı. XVIII. Yüzyılda yapılmış. Her üç hamam da korunacak yapılar listesinde yer alıyor.

    Görsel

    Zaman dar olunca hızla akmasına şaşmıyoruz. Kaleye ve eteklerindeki tarihsel yapılara son bir bakıştan sonra kent merkezine yönelmek zorundayız. Gazi Ahmet Paşa Caddesi yoluyla Baltık biçemli taş yapıların önünden otele dönüyoruz.

    Kent dışındaki Ani harabelerini ve Kazak Kilisesi iken soğan kubbeli kuleleri yıkılarak yerine minareler kondurularak dönüştürülen Fethiye Camisi’ni ve başka tarihsel yapıları bir başka sefere bırakıyoruz.

    Kars özgün mutfağıyla da ilgiyi hak ediyor. Ayran aşı ve evelik çorbaları ile hangel özgün yemeklerinden bir kaçı. Bunlara yörenin lezzetli etlerini ve yine kente özgü kaz etini eklemekte yarar var. Kaz eti yağıyla pişirilen bulgur pilavını unutmamak gerek! Tadılası lezzetler olduğuna kuşku yok her birinin.

    Peynir, yağ, bal alışverişi yoğun ilgi görüyor.

  • Image

    DEFOLU (K)İŞ(İ)LER

    Türkiye defolu işler bataklığında çırpınıyor. Gözden kaçan ise bu defolu işler için defolu kişiliklerin gerektiği! Defonun farkına varılması için çokça beklemek gerekiyor. Meğer bir savcının defosunu anlayabilmemiz için Dubai’ye gitmesi ve cüzdan dolusu para harcaması gerekiyormuş.

    Oysa, bu durum yıllar önceden açığa kavuşturulmuştu. Belgelikler yanıltmaz! Orada her şeyi bulmak olasıdır.

    Arşivde gezinti yararlı olacak!

    5 Ekim 2008 Aydınlık dergisi : “Ergenekon Savcısının Gizlenen 4 Yılı!” İşten el çektirilen, yeri değiştirilen defolu savcımız önceki görev yeri Çine’de neler yapmış neler! Yaptıkları sürülmesine yetmiş.

    3 Mayıs 2009  Aydınlık dergisi : Olay savcı “Ergenekon operasyonu bu polislerle olmaz!” diyerek kendi meşrebine uygun polisleri kilit noktalara koydurmuş.  Güç ve beceriye bakar mısınız? Böyle bir güce tapılmaz da ne yapılır?

    Beceri ve cüretinin belgesi sayılmalı! Hem savcılık hem de avukatlık yapmış bir zamanlar. Şikâyet edilince ceza alması kaçınılmaz olmuş! Disiplin affı çekirge örneği bir kez daha sıçramasına yardımcı olmuş!

    Bütün bunlar yeni bilgiler değil! Erişimi ve edinime açık yerlerde yazılmış!

    Gerçekler böyleyken yüzlerce suçsuz insanı zindanlara kapatan davalar yürümüş! Çığlık atanlara verilen yanıt unutulur gibi değil! “Adalete güvenin, yargı her şeyi çözer!”  

    Görevi siyaset yapmak olanlar dedikoduya, haber verip kamuoyunu uyandırmak olanlar ise uyutmaya dalmış!

    Gelinen noktada “Vayyy beee…!” diyenlere söyleyecek tek sözümüz olabilir! “Günaydın hanımefendiler, beyefendiler! Kendinize geldiyseniz önce yüzünüzü yıkayın, açılın! Ondan sonra konuşalım!”

    Sözün özü : “Defolu işler, defolu kişiler gerektirir.” O defolar ki; bilinmeyen şeyler değildir! Yeri gelir hizadan çıkanı deliğe süpürtür.  Dubai fatihi savcımızın başına gelen de budur! Hizadan çıktığı ve adresi şaşırdığı için kapıya konmuştur. Bir başka defolu bu kez ipini elinde tutanlara hizmeti sürdürecektir! Ta ki, hizadan çıkana dek…

    Ceyhun BALCI, 08.01.2014

  • Image

    DARWIN’İ NASIL BİLİRSİNİZ?

    Başlıktaki soruya HMS Beagle gemisi ile 5 yıl süren bir dünya turu yapan adamdır! Ya da bu turunun sonunda geliştirdiği kuramla bilimsel devrimin biyolojik ayağını oluşturan bilimcidir  diyebilirsiniz. “Türlerin Kökeni” ve “İnsanın Türeyişi” gibi kitapların yazarıdır demek de yanlış olmaz.

    Hekim bir dede ve babanın torunu/evladı olarak 1809’da tam da Abraham Lincoln ile aynı günde gelmiş dünyaya. Son derece aristokrat, varlıklı bir ailenin üyesi olarak yaşama başlamak başlı başına bir şans! Başlangıçta hekim olmaya zorlansa da boyun eğmemiş ailesine. Hekim olmazsan din adamı olursun baskısına boyun eğer gibi yapıp öğrenimini bu alanda tamamlamış.

    Fitz Roy kaptanlığındaki HMS Beagle ile çıktığı ve 5 yıla yakın zaman sonra sonlanan dünya turu onu insanlığın tanımasını sağlamış.

    Bana sorarsanız Charles  Darwin Homo sapiens’e haddini bildiren adamdır. Doğrudan değilse de dolaylı olarak insana hayvanlar aleminin bir üyesi olduğunu anlatmıştır. İnsan, kimilerince günümüzde de ayrıcalıklı bir yere konuluyor. Oysa, milyonlarca kuşak geriye gidildiğinde tüm hayvanların aynı kökten türediğini onun sayesinde kavramış oluyoruz. Biyolojide yaptığı evrimsel devrimi bir tümce ile açıklamak gerekirse : “Evrim, doğal seçilim etkisi altında değişerek türemedir!”

    Kutsal kitabı anlama ve sorgulama, dünyayı evrenin merkezi değil de sıradan bir unsuru olarak tanımlamanın yanı sıra; bilimin başka dallarındaki sayısız devrimle tanışan insan kendisiyle ilgili gerçeği ondan öğrenmiştir.

    Maymun bir yana dağdaki çakal, kanalizasyondaki kakalak ve gökteki kuşla aynı kökten türediğimiz gerçeği çok sayıda kıt akıllıyı öfkelendirse de; gerçeğin peşindeki insanları heyecanlandırmaya yetmiştir.

    Darwin, evrim kuramıyla yarattığı bilimsel devrim aracılığıyla insanı kendisine, üzerinde yaşadığı yeryüzüne ve bir parçası olduğu evrene ilişkin gizleri peşine düşmeye zorlamıştır.

    Darwin’i bilmek, öğrenmek ve kavramak insanın doğayla barışık yaşaması için önemli bir gereklilik! İnsanın iyi ve gerçek anlamda bir çevreci, doğayla barışık bir unsur olabilmesi buna bağlı!

    Ceyhun BALCI, 07.01.2014

  • Görsel

    METİN FEYZİOĞLU

    Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin FEYZİOĞLU’nun yaşam öyküsü ilginç ve bir o kadar da dokunaklı! Yılmaz ÖZDİL’in son yazısı okunmalı!

    .http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25513430.asp

    Özel yetkili Mahkemeler aracılığıyla yaşama geçirilen hukuk kisveli tertiple ilgili son girişimi ses getirmiş durumda. Silivri’dekilerle görüşüp onların onayını almış olması işini sağlama aldığının kanıtı!

    Bu girişime muhalefet kaynaklı tepkiler ilginç! Ana muhalefet önderi ve uluslar arası yargıç sıfatlı milletvekilinin sözleri irdelenmeye değer!

    Metin FEYZİOĞLU’nu uyarıyorlar! Aman, yolsuzluk güme gitmesin! Hükümet kendisini temize çıkartmasın demekteler. Sormak gerek! Siz, hiçbir gününüzü bile hem de haksız yere mahpus olarak geçirdiniz mi?

    Hem Metin FEYZİOĞLU hem de içerideki yurtseverler sapla samanı ayırt edecek yetenekteler! Kuşkusuz iktidar sıkışmış durumdadır! Bundan birkaç ay önce Başbakan’ın görüşmeyi bile düşünmeyeceği Metin FEYZİOĞLU ile bir araya gelmesi ve birlikte çalışmayı kabullenmesi anlamlıdır. En azından çok önemli bir kazanımdır!

    Silivri,nin, Hasdal’ın, Maltepe’nin, Hadımköy’ün ve Şirinyer’in kapılarının açılması ivedi bir gerekliliktir. Bu doğrultudaki girişimi hükümeti aklamakla özdeşleştirmek doğru bir tutum değildir.

    Hükümetin yolsuzluklarına ilişkin mücadele görevi herkesle birlikte siyasilere ve doğallıkla da muhalefete düşmektedir.

    Yurtseverlere yönelik tertibe öteden beri uzak duranların, kendi milletvekillerinin kurtuluşundan sonra konudan iyice uzak durmaları anlamlıdır!

    Muhalefete çağrımdır!

    Bu işlere uzak durmayın! Yurtseverlerin kapatıldığı zindanların kapılarının açılması öncelikli görev alanınızdadır. Ayrıca, o kapıların açılışı sizler için de yararlı sonuçlar doğuracaktır. Onların özgürlüğü sizlerin mücadelesine de olumlu katkı koyacaktır!

    “Öküz altında uzağı aramak!” size yakışan davranış olamaz!

    Metin FEYZİOĞLU’nun bu çok önemli girişimine omuz vermektir size düşen! Gölge etmek değil!

    Ceyhun BALCI, 07.01.2014

  • Image

    İki Ayaklı Olmak (*)

    Ceyhun Balcı

    Ocak, 2014

    Üç buçuk milyar yaşında olduğu kestirilen dünyamızda biz insanların tarihi bir kaç milyon yıldan daha geriye uzanmıyor. Okyanusta damlaya eşdeğer bir geçmişe sahibiz mavi gezegende. Homo sapiens’i diğer memelilerden, omurgalılardan ve başka tüm canlılardan ayıran önde gelen özellik “iki ayaklı” olmasıdır diyebiliriz. Bu özgün dönüşümü evrime borçluyuz. Daha geniş bir bakış açısıyla irdelendiğinde türümüzün kültür ve uygarlık oluşturabilme kapasitesini bu dönüşüme borçlu olduğu da söylenebilir. İki ayaklılığımız değişik bilimcilerce farklı tarihlenmekle birlikte en çok 5-6 milyon yıl geriye uzanıyor.

    Neden “iki ayaklı” olduk sorusuyla birlikte evrimin önemli özelliklerinden birisi olan uyumu anımsamak yerinde olur. Evrim, her zaman mükemmeli yakalamasa da, rastlantısallık içerse de gerekliliğin sorunudur diyebiliriz. Ağaççıl maymun atalarımızı yere indiren ormansızlaşma mıydı? Yoksa, yaşadıkları yerde su baskını mı yaşanmıştı? Aile kurup eşe, evlada daha iyi göz kulak olmak iki ayak üstünde daha mı iyi başarılacaktı? Belki de daha iyi avcı olunacak ya da av olmaktan kurtulunabilecekti iki ayaklı olunarak! Atalarımız iki ayak üstüne dikilerek besine daha kolay erişmiş, vücut sıcaklık ayarını daha iyi yapmış olabilirler miydi?1

    Neden her ne olursa olsun iki ayaklılık ünlü evrimbilimci Daniel Lieberman’ın tanımladığı gibi biz insanları diğer türlerden ayıran en önemli ve ardışık uyumsal özelliktir.2

    Güçsüz ve savunmasız atalarımızın hayvanlar aleminin kralı oluşunda da bu uyumsal özelliğin etkisini göz ardı etmemek gerekir.3 Homo sapiens hiç kuşkusuz yalnız değildir iki ayaklılıkta. Ancak, bizim iki ayaklılığımız zorunlu ve tam zamanlıdır. İki ayaklılık diğer türlerde de söz konusu olabilse de onlarınki seçmeli ve yarı zamanlıdır. 4

    Bundan 5-6 milyon yıl önce ayağa kalkan türümüzün bu sıradışı  dönüşümü sürdürmesinde enerji tutumunu başarabilmiş olmasının rolü göz ardı edilmemelidir. İnsanın dört ayaklılıktan, iki ayaklılığa geçişiyle fazladan harcaması gereken enerji oranı yalnızca % 7’dir. 5 Örneğin, bu uyum % 50’lik bir enerji gereksinimiyle sonuçlanmış olsaydı sürdürülmesi bu denli olanaklı olmayabilirdi. Unutulmamalı ki, daha fazla enerji gereksinimi, daha fazla besin ve çaba demektir. Her biri besin üreticisi olmak zorunda olan atalarımız için bunun yaratacağı bedeli düşünmesi bile korkutucu değil midir?

    Ayağa kalkmak insanda tepeden tırnağa bir dizi değişikliğe yol açmıştır! Dört ayaklı atalarımızda omurganın ortalarında bir yerde olan ağırlık merkezi kalça eklemi dolaylarına taşınırken; atalarımızın yay biçimli omurga sütunu bizlerde “S” biçimini almak zorunda kaldı. Ön ayakları boşa çıkartıp ellere dönüştürmüş olduk. El becerilerinin gelişmesi, araç gereç yapımı anlamına gelirken insan atalarımız belki de bir bedel ödediklerinin farkında bile değillerdi. Doğada ve evrimde sonsuz kazanç, kazan-kazan döngüsü olmadığının altını çizelim yeri gelmişken. Özellikle endüstri devrimi ve onu izleyen bilgi çağında doğamızla uyumlu olmayan hareketsizliğin de etkisi tartışılmazdır bu bedelin ortaya çıkışında! 4 Ayağa kalkan ve insanlaşan primat artık bir bel hastasıdır! Kendinizi ve çevrenizi sorguladığınızda sayısız omurga hastasına rastlayacağınızdan kuşku duymamalısınız.

    Bedel ödeten ve iki ayaklılığımızın güvencesi olan bölgelerden bir başkası da dizimizdir. Vücut yapısı bozulan, ağırlığı artma eğilimi gösteren insanların yaşam sürelerinin uzaması başlarına bir de diz ağrısı derdi almalarıyla sonuçlanmıştır diyebiliriz. Ağır gövdelerin yükü altında ezilen dizlerimizin çığlığı duyulabilir olduğunda vakit artık çok geçtir.4

    Ağaççıl atalarımızın tersine bizlerin ayakları yük taşımaya ve yere sağlam basmaya uyum sağlamıştır. Daldan dala atlama gereksinimi içinde olmadığımızdan ayak başparmaklarımızın kavrama yeteneğine sahip olması gerekmez olmuştur. Başparmak diğerlerine yanaşmış ve bir yerlere tutunmaya yönelik tasarımını terk etmiştir. Ayaklarımız için artık, ayakkabıya girme ve yeri geldiğinde akılsız başın cezasını çeken bir çilekeş organa dönüşme zamanı gelmiştir.4

    İki ayaklı olmak deyince doğal olarak hareket sistemine odaklanmış olduk. Bir ayrıcalık yapıp kafatası büyüklüğü-iki ayaklılık ilişkisine de kısaca değinelim. Tavuk mu yumurtadan yoksa tersi mi sorusunun çokça seslendirildiği konu başlığıdır. Bonobo ile ilk insansıların beyin büyüklüklerinin karşılaştırılması merakımızı giderebilir. Buluntular üzerinde yapılan çalışmalar bonobo ile 3.5 milyon yaşında bir Australopithecus aferensis olan Lucy’nin kafatası oylumları arasında fazlaca fark olmadığını göstermiştir. Denilebilir ki, maymunlar ayağa kalkıp insansı olduktan hemen sonra değil, zaman içinde insan olmaya doğru yol alırken büyütmüştür beynini. Boşa çıkan ellerin yoğunlukla kullanımı beyin kapasitemizin ve büyüklüğünün artışını tetiklemiş olmalı!

    İki ayaklı olarak ayakta durma, koşma, yürüme ve sıçrama eylemleri gerçekleştiririz. Böylelikle yeryüzünün egemeni olduğumuz söylenebilir. Zayıf ve savunmasız atalarımız belli ki iki ayaklılaşarak yakalamış görünüyorlar bu üstünlüğü.

    Ne ilginçtir ki; dört ayaklı başka türler hem kısa mesafe hem de orta/uzun mesafe koşularda türümüzü uzak ara geride bırakacak yetenektedirler. Örneğin, saatte 100 km hıza erişebilen bir çitanın en hızlı insan Usain Bolt’a şans bile tanımayacağı açıktır. Yine ortalama bir atın en hızlı 10 bin metreci Mo Farah’ı yarış bitiminde 7-8 dakika bekleyeceğini ve hatta beklemekten sıkılabileceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Türümüzü diğerleri karşısında benzersiz ve üstün kılan bir spor dalı yok mu diye sormuştum kendi kendime araştırırken.  İnsanın atletizmin cirit atma dalındaki karşıtsız üstünlüğüne ilişkin bir yazıya rastlayınca ne kadar mutlu olduğumu anlatamam! Cirit atmada insanın değil yanına yaklaşabilen, cirit atmayı becerebilen bir başka tür olmadığının altını çizelim.6 Günümüzde stadyumlarda yarışma amacıyla gerçekleştirilen bu sporun geçmişte türümüz için bir besin sağlama ve dolayısı ile de sağkalım dayanağı olduğunu göz ardı edemeyiz. İnsanın iyi bir cirit atıcısı olması avına çok yaklaşmadan onu vurabilmesi fırsatı vermiş olmalıdır. Böylelikle daha fazla ava ve daha fazla proteine erişebilen insan beynini büyütme yolunda da önemli bir avantaj sağlamıştır. Bugün için sıradan bir ayrıntı gibi görünen bu yeteneğin türümüzü yaşama bağladığını, evrimine olumlu katkı yaptığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

    (*) “İki Ayaklı Olmak” 6-8 Aralık 2013’te Ankara’da yapılan Dr Mehmed Fuad UMAY 4. Ulusal Tıp Günleri’nde sunulmuştur.

    Kaynakça

    1http://www.princeton.edu/~achaney/tmve/wiki100k/docs/Bipedalism.html

    2 http://www.fas.harvard.edu/~skeleton/danlhome.html

    3 American Scientific, November, 2013.

    4http://elucy.org/Main/WhatIsBipedalism.html

    5http://digitalcommons.iwu.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1013&context=socanth_honproj

    6New Scientist, 16 March 2013, The Body.

  • Image

    1 Ocak 2014

    Yeni yıla ayıp etmeyeceğimi bilsem 2014’e merhaba demeden uykuya dalabilirdim. Kısa bir selamlaşma sonrası günü sonlandırınca yılın ilk ve en yorgun gününe çakı gibi uyanmış oldum.

    Böyle bir günde borç ödemek en iyisi!

    Bir yıl gecikmeyle de olsa Piri Reis (1470-1553) yazılmalı!

    Image

    Piri Reis çok bilinen dünya haritasını 500 yıl önce çizmişti. 2013 bu nedenle Piri Reis yılı olmayı hak etmişti!

    Piri Reis’le ilgili dünyada ve Türkiye’de çeşitli etkinlikler yapıldı hiç kuşkusuz! Ancak, özellikle ülkemizde Piri Reis yeterince irdelenedi mi? Yalnız haritası mı? Bir de Bahriye kitabı var onun! Denizciler için yazdığı kılavuz kitabın bugün de pek az hatayla geçerliliğini koruduğunu söylemekle yetinelim.

    Piri Reis çağının her denizcisi gibi bir korsan! Filmlerde gördüğünüz korsan tiplemesiyle özdeşleştirip gözünüzü korkutmayın! Her Gelibolulu gibi onun da denizci olmaktan başka çaresi yoktu. Hünerli bir denizci pardon korsan olarak Osmanlı’nın hizmetinde oldu hep. Osmanlı ondan yeterince yararlandı mı? İşte bu sorunun yanıtı oldukça belirsiz.

    Onunla ilgili olarak yazılıp, söylenecek çok şey olduğu kesin! Ancak, başına gelene odaklanmak bugünümüze de ışık tutabilir!

    Yetmişyedi yaşındayken Hint Donanması Kaptanı yapılarak deyim yerindeyse mezarı kazılmış. Gözden uzak tutulmak mı yoksa olası başarısızlık gerekçe gösterilerek ortadan kaldırılmak mı bekliyordu onu? Hint Okyanusu’nda Portekiz donanması ile karşılaşıp da başarılı olmak kadar başarısız olmak da vardı elbette. Geri çekilme kaçınılmaz olunca yenilgi yaftası hazırdır.

    Başı gövdesinden ayrıldığında 83 yaşındadır. Bu cezayı kesen mi? Muhteşem (namlı) Süleyman!

    Muhteşem Süleyman’la ilgili sayısız böbürlenme bilinmeyen bir şey değil bizler için! Piri Reis’in çiziminden 500 yıl sonra yıla adını veren Yeni Dünya haritası 400’ü aşkın yıl sonra Atatürk’ün girişimiyle derlenip, toplanmakta olan Topkapı Sarayı depolarında bulunacaktır.

    Tarihimizle yüzleşme adı altında sömürgecilere işbirlikçi hizmet sunan çok bilmişlerimiz her nedense bu yanıyla irdelemezler tarihimizi! Yaklaşacak olsalar, Süleyman’a “muhteşem”, Osmanlı’ya “şanlı” sıfatları takmaktan vazgeçmeleri gerekecektir.

    Tıpkı sonraki yıllarda gözlemevi yerle bir edilen Takiyüddin (1521-1585) gibidir Piri Reis’in de yazgısı. Beş yüz yıl önceki çizimi evrenselleşen bir değere biçilen rol boynu vurulmak olmuş. Öyle ki, II. Mehmet’ten sonra adam gibi sultan görmeyen imparatorluk tarihe karışana dek unutmuştur değerlerini. Aslına bakılırsa boynu vurulan Piri reis olsa da ırzına geçilen akıl ve bilimdir. Bir yandan akıl ve bilime sırt çevirmek diğer yandan da onu yaratanı ortadan kaldırmak!

    Image

    O değerleri tozlu arşivlerden çıkartıp, günyüzüne kavuşturmak da Osmanlı kültürü ve uygarlığını yadsımakla suçlanan Cumhuriyet’e düşmüştür.

    Piri Reis’in başını gövdesinden ayıran muhteşemlik döneminde Avrupa’da yaşananlara bakmak treni neden kaçırdığımızı anlamamıza yetip de artacaktır.

    Tek başına Piri Reis olgusu bile tarihe doğru bakış ve doğru çözümleme fırsatı verecek zenginliktedir.

    Aradan geçen 500 yıldan sonra Türk Deniz Kuvvetleri’nin başına gelenler sıradan bir rastlantı mıdır?

    Ceyhun BALCI, 01.01.2014

    Image

  • Image

    GEÇEN YIL

    İlginç ve hareketli bir yıl yaşadığımız kesin! Stefan Hessel’in “Öfkelenin” öğüdüne uyduk yıllarca. Tam da biriken öfke keskin sirke örneği zararlı olacaktı ki! Yine, Hessel’in “Mücadeleye Katılın” seslenişine kulak verdik. Bu gelişmeler tepkiyi kabartırken ustayı da iyice kızdırmış oldu!

    Image

    Yılın son günlerinde 2013’le ilgili Gezi’yi konu alan destansı yazılar döşenmeye hazırlananlar yanıldı! “Ayakkabı kutusu” gibi önemsiz bir nesne yıla damgasını vurdu. Son 15 gün geride kalan 350 güne sünger çekercesine hızlı gelişmelere sahne oldu.

    Image

    Ayakkabı kutusunda yoğunlaşan duyarlılık şimdilik hükümeti değil ama iktidarı yerle bir etti! 2014’te açılım maskaralıklarının ve yeni Anayasa adı altında yıkım projelerinin adının anılması iyice zorlaşmış oldu.

    Kuşkusuz her şey bitmiş değildir! Ne hükümet ne de ona karşı duranlar için!

    Şimdiden belirtileri alınmakta olan bir olası gelişmeye değinmekte yarar var! Hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk ve benzeri ahlâksızlıklar bu kez oy kantarına çıkartılacaktır.  Andığımız suç ve kuşkuların konulacağı terazi adalet olmalıdır. “Dünya yuvarlak mıdır” sorusunu halkoyuna sunmak kadar saçma bir yaklaşımdır yağma ve talanı halka onaylatma girişimi!

    “Oyla gelip, zorla kalmayı” rehber edinenlerden beklenebilecek durumdur hemen her türlü hesaplaşmayı oy sandığında yapmak!

    Stefan Hessel’e eklemede bulunmak gerekirse toplumu 2014’te başlatılan mücadeleyi kararlılıkla, dirençle ve korkusuzca sürdürmeye çağırmak en doğrusu olacaktır!

    Image

    Ceyhun BALCI, 31.12.2013

  • Image

    FOTOĞRAF, BERE, ŞEKER

    Bir fotoğraf üzerinden tartışma yürütülüyor!  İmralı’da çekilmiş müebbetlikle iki milletvekili kareyi tamamlıyor. Fotoğrafaltı yazısına bakılırsa yerel seçimlerdeki adayları belirleme çalışması yapılıyormuş. Anayasa maddelerinin yazılması çalışması da denebilir. Anlamsız, önemsiz bir tartışma!

    “Cezaevinde bere ve atkı gibi giysilerin kullanımı doktor reçetesine bağlanmış!” haberi çok daha ilgi çekici! Nedeni mi?

    Yıllar öncesinde kalmış bir başkası çok daha iç burkucu! “Bir siyasi dava tutuklusu (daha doğrusu rehinesi) babasını ziyarete giden 15 yaşındaki genç kız avucundaki şeker gerekçe gösterilerek soyularak arandıktan sonra girebiliyor tutukevine, babasını ziyarete!”

     

    Bere ile atkı ve 15 yaşında genç kız tutukevine girmek için ya doktor reçetesiyle ya da tepeden tırnağa soyulup aranarak girebilirken; İmralıdakinin bir fotoğrafı nasıl sızdı diye mırıldanan şaşkınlara sormak gerekiyor!

    Fotoğrafı nasıl sizdı diye sorguladığınız bu adam seçim öncesinde adayları belirleyebiliyorsa; yeni anayasanın maddelerini yazabiliyorsa, çok saygın bir siyasi önder olarak görüşmelere katılabiliyorsa fotoğraf sızmış çok mu?

    Yine de bu fotoğrafı dert ediyorsanız, kim sızdırdı abuk sorunun yanıtını aramayı sürdürecekseniz sizlere bir önerim var!

    Aynaya bakınız! Ayna, insana en yakınındaki dostunu, yardımcısını gösterebileceği gibi; bu olayda olduğu gibi uzaklarda aradığınız suçluyu bulmanızda yardımcı olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 29.12.2013

  • Image

    BİSİKLET AŞKINA!

    Türkiye’de 30 milyon binilebilir bisiklet var. Adam başına bir tane düşmüyor. Oysa, Amsterdam, Kopenhag, Utrecht, Bordo gibi Avrupa kentleri bisikletle yaşıyor. Özellikle, istasyon vb mekanların önünde rastlanacak bisiklet yığınları her şeyi fazlasıyla anlatmaya yetiyor! Çin, Tayland, Hindistan gibi ülkelerdeki bisiklet aşkı daha çok kalabalık ve ekonomik gerçeklere dayandırılır. Oysa, Hollanda, Danimarka, İsveç gibi gönenç toplumlarının bisiklet aşkı parasal gerekçelere bağlanamaz.

    İzmir’de de bisiklet aşkı alevlenmiş durumda. Kentin kıyı şeridi bisiklet aşkının şantiyesi görünümünde. Belirli noktalara bisiklet park yerleri yapılıyor. Yerel seçimlerin gözde konusu bisiklet olacak gibi  görünüyor.

    Karşı çıkılması olanaksız bir olgu bisiklet aşkı!

    Çevreci, trafiği rahatlatıcı, sağlıklı,….

    Bozgunculuk sayılmazsa bir kaç sorum var İzmir’in hem seçilmişlerine hem de atanmışlarına!

    1. Bisiklet aşkınızı eş zamanlı başka uygulamalarla desteklemeyi düşünüyor musunuz?
    2. Örneğin, bir yandan bisiklet kullanımını özendirmeye çalışırken diğer yandan da kentin orta yerine tünellerle taşıt taşıma aşkınızdan ödün verecek misiniz? (Yeşildere-Konak Tüneli)
    3. Kentin merkezi sayılan Konak, Alsancak, Basmane gibi noktalara daha çok taşıt gelmesini özendiren sembolik otopark ücretleri konusunda tutum değişikliğine gidecek misiniz?
    4. Yukarıdaki sorular kadar önemlisine gelince!
    5. Gözümüzü karartıp bisiklet kiraladığımızda açık, gidilebilir ve can/mal güvenliği olan bisiklet yollarımız olabilecek mi?
    6. Bu soruya zaten var, onları geliştireceğiz diye yanıt verirseniz lütfen Konak, Pasasport ve Gümrük’te kısa bir yürüyüşe çıkınız!
    7. Bu öğüdüme kulak asarsanız önemli aksaklıklara tanık olacağınızın güvencesini verebilirim.
    8. Kaldırımlar işgal altındadır! Dolayısı ile yayalar var olduğunu sandığınız bisiklet yollarını kullanmaktadır.
    9. Böyle olunca da o yoldan bisikletliler mi yoksa yayalar mı gidecek sorusu gelmiş olacaktır gündeme!
    10. Görüldüğü gibi sorun yalnızca bisiklet sunumu ve onlar için park yerleri oluşturmanın ötesindedir. Tüm bu yatırımlara bisiklet yollarının güvenliğini sağlama hizmetini ekleyebilecek misiniz?
    11. Kısacası, bisikletle birlikte bisiklet kullanma kültürünün yeşermesine katkıda bulunmaya cesaretiniz var mı?
    12. Bu soru(n)lar gereğince benim bir yurttaş olarak İzmir’de bisiklet kiralamaya ve bisikletle bir yerden diğerine gitmeye cesaretim olmadığını üzülerek paylaşırım!
    13. Ben ve benim gibi düşünenleri yanıltmanız dileğiyle hepinize iyi, mutlu ve esenlikli bir yıl dilerim.

    Saygılarımla…

    Ceyhun BALCI, 29.12.2013