cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • ÇARESİZ DEĞİLİZ!

    Resim

    ÇARE :

    SİNEİ MİLLETE DÖNÜŞ

     

    “Yolsuzluk var, hırsızlık var, ahlaksızlık var! O halde neden bu iktidardan kurtulamıyoruz?”

     

    Kendi kazdığı dipsiz kuyularda kaybolmuş olması gereken bir iktidarla iki buçuk aydır baş başa olmayı sürdürüyoruz! Önünde, sonunda bitecek elbette! Ama, iş uzadıkça karamsarlık tırmanıyor! Daha da kötüsü hasar derinleşiyor!

    Gayrimeşru iktidar iki buçuk aydır yasa yapıcılığını sürdürüyor! İktidarı sallandıkça baskıyı artırıyor! Karanlığı koyulaştırıyor!

    Burada görev meclisteki muhalefete düşüyor! “Başçalan” demek ya da alanlara inmek kuşkusuz önemli bir aşama! Ama, bir yerde bir eksiklik yok mu?

    Gayrimeşru bir iktidarın tıpkı yargıya, MİT’e, basına ve başka pek çok şeye egemen olduğu gibi TBMM’ye de egemen olduğunu unutmamak gerekiyor! Türkiye’de yaşanan tam da bir kuvvetler birliği durumudur!

    Televizyonda Kılıçdaroğlu’nu izledim! TBMM’nin meşru ve seçilmiş olduğunu söyledi! Kulaklarıma inanamadım! O halde, iktidar da seçilmiş ve meşrudur deseler ne diyecektiniz?

    MİT, HSYK ve internet yasaları TBMM’de kabul edilirken çoğunlukçu anlayışa meşruiyet olanağı tanınmasa daha iyi olmaz mıydı? Türkiye’yi yönetmemesi gereken bir iktidarın TBMM’de kendi konumunu güvence altına almak için yasa çıkartmasına gözlemcilik yapılmasa daha iyi olmaz mıydı?

    CHP ve MHP TBMM’den çekilmeyi ivedilikle gündemlerine almalıdır! Bu son derece tarihsel ve kaçınılmaz bir görevdir!

    Ertelenmemeli, tartışılmamalı ve savsaklanmamalı!

    Muhalif görünse de iktidarın gizli ortağı olan BDP’ye söz söylemeye değmez! 31 Mart’ta özerklikten söz edenlerin bir iktidar sorunundan çok buna engel olacaklarla derdi olduğunu görmek için olağanüstü hünerli olmaya gerek yok!

    Gayrimeşru iktidar yazgısıyla baş başa bırakılmalı, ona koltuk değneği olmaktan vazgeçilmelidir!

    “ÇARE SİNEİ MİLLETE DÖNÜŞTEDİR!”

     

    Ceyhun Balcı, 27.02.2014

  • ANADİLDE SAĞLIK

    Resim

    ANADİLDE SAĞLIK

    21 Şubat Dünya Anadil Günü’ymüş! TTB (Türk Tabipleri Birliği) sayfasındaki bilgilendirme aracılığı ile öğrenmiş olduk! Çatı örgütümüzün maaşallahı var! 29 Ekim ve 10 Kasım’ı unutmaki hünerlerini bu gibi günleri anımsama konusunda da sergilemekteler.

    Dünya Anadil Günü UNESCO desteğiyle 10 yılı aşkın süredir kutlanıyor. Duygu ve düşüncenin dışavurumu demek olan dilin önemini yadsıyamayız. UNESCO’nun 21 Şubat duyarlılığı da bir kültür ve uygarlık aracı olan; unutulmakta ve kaybolmakta olan dillerin korunmasına yöneliktir. Türkiye’de ise anadil duyarlılığı daha çok ayrılıkçılık ve etnikçilik aygıtı olarak kullanılmaktadır. TTB sayfasında yer alan ve Batman Tabip Odası’nın imzasını taşıyan yazı okuyunca bu yargımızın bir kez daha doğrulandığını üzülerek görüyoruz.

    http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/dil-4373.html

    “Eşit, ulaşılabilir, nitelikli ve ücretsiz” sağlık hizmeti istemine “anadilde sağlık” kavramının ustaca eklemlendiğini de görüyoruz. Öncekilerde olduğu gibi bu bildirgede de bir bulanıklık ve belirsizlik var! “Anadilde sağlık hizmeti” nasıl verilecek? Açık ifadelerden kaçınılınca bize de niyet okumak düşüyor!

    Bundan birkaç yıl önce Diyarbakır Tabip Odası’nın “Kürtçe Anamnez” kitabı yayımladığını anımsayınca işimiz biraz olsun kolaylaşıyor! Belli ki, Kürtçe’nin yaygın olarak kullanıldığı yerlerdeki yurttaşlarımızın “anadilde sağlık” hizmeti alması başta hekimler olmak üzere bu hizmeti vereceklerin Kürtçe öğrenmesiyle olasıdır! Bu yolla anadilde sağlık isteminin yaşama geçirilmesi akılcı ve gerçekleştirilebilir bir hedef midir?

    Ülkemiz kültür ve dil varsılı bir coğrafya! Kürtçe bu varsıllığın yalnızca bir öğesi! Karadeniz’e gidildiğinde Lazca ve Gürcüce, bir başka yörede oraya özgü bir başka dili öğrenme hedefi sizce de yaşama geçirilebilir bir durum mudur?

    Ülkemizin doğu ve güneydoğusu bölgesel gelişmişlik sıralamasında sonlarda yer almaktadır. Bu toplumsal ve ekonomik gerçek kimsenin yadsıyamayacağı denli ortadadır.

    Var sayalım ki; hizmeti verenler Kürtçe’yi öğrendiler! Hastalarıyla onların konuştuğu dilden anlaştılar! Sağlık hizmetinin niteliği artacak mıdır?

    O halde akılcı ve başarılabilir olanı konuşalım!

    Türkiye her türlü yıkıcılığa karşın üniter bir devlet olma özelliğini korumaktadır! Bu durumda devletin sınırları içinde yaşayan her yurttaşına Türkçe’yi öğretmekle yükümlü ve ödevli olduğunu anımsatalım! Kamuya ait her türlü ekonomik varlığı elden çıkartan hükümetlerin çoğu zaman bilerek (kimi zaman da bilmeden) devleti hemen her anlamda zayıflattıkları ve şimdilerde dillere dolanan 30 Mart sonrası özerklik söylemlerine güç verdiklerini unutmayalım!

    Eğitim, sağlık ve başkaca temel kamu hizmetleri bir ülkenin resmi diliyle verilir. Dünyanın hiçbir yerinde (bizlere başka türlüsünü salık verseler de) bunun tersine bir uygulama yoktur, olamaz! Şu ya da bu gerekçeye dayandırılan anadilde sağlık ya da eğitim istemleri bir ülkenin temeline koyulan dinamite dönüşmektedir.

    Akılcılık ve gerçekleştirilebilirlik içermeyen bu gibi istemlerin yerini çok daha akılcı olan başkalarının alması gerekir!

    1. Eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetleri bir ulus devlette resmi dille verilir.
    2. Sosyal bir devlet tüm yurttaşlarına resmi dili öğretmekle yükümlüdür. Bu nedenle, devlet ne ekonomiden ne de toplumsal alandan elini eteğini çekmemelidir!
    3. İsteyen herkes herhangi bir yabancı dili öğrenebildiği gibi anadilini de öğrenme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Devlet bu konuda kolaylaştırıcı olmakla yükümlüdür!
    4. Anadilini öğrenmekle anadilde eğitim ya da sağlık gibi kavramlar biri birine karıştırılmamalıdır!
    5. Aynı zamanda birer kamu kuruluşu olan meslek örgütleri varlıklarını borçlu oldukları ortamda ülkenin bölünmesi değil birlik ve dirliğinin sağlanması, sürdürülmesiyle ödevlidirler.
    6. Bu gerekçelerle hem Batman Tabip Odası’nı hem de çatı örgütü Türk Tabipleri Birliği’ni vazgeçilmez temel duyarlılıklarımız konusunda özenli olmaya çağırmak bir yurttaşlık görevidir!

    Bu görevi yerine getirmiş oldum!!!

    Ceyhun BALCI, 27.02.2014

  • UKRAYNA

    Resim

    UKRAYNA

    Montreal’deki 1976 Yaz Olimpiyat Oyunları sırasında gösteri yapan Ukraynalılar ülkelerinin Sovyet işgali altında olduğu savıyla ortaya çıkmışlardı. Ukraynalı kavramıyla tanıştığım gündür. Tahmin edilebileceği gibi “Soğuk Savaş” döneminde önemli yarışma ve propaganda alanı olan sporda ortaya çıkan bu durum batı blokunun sempatisini kazanmıştı. Bir Ukraynalı ya da Belarus kendisini Rus’tan farklı bir yere koysa da; Doğu Slavları ailesine mensup bu halkların biri birlerinden farkları sonu gelmesi olanaksız bir tartışmanın konusu olabilir.

    Farklı dilleri ve tarihleriyle “milliyet” oldukları kesindir. Geçmişe bakıldığında devlet deneyimleri de olduğuna göre “millet” oldukları da tescillidir.

    Yüzüncü yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı yıllarına dönecek olursak; bu ilk paylaşım savaşının sonunda köklü değişiklikler yaşandığı söyleyebiliriz. 1919’da kurulan Ukrayna Halk Cumhuriyeti de birinci paylaşım savaşının ürünlerinden birisi. 1922’de Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmuş. Herhangi bir eski Sovyet Cumhuriyeti gibi Ukrayna’yı da bu 70 yıllık süreçten ayrık tutmak olanaksız.

    Bugün karşımızda duran tek, bütünleşik ve benzeşik Ukrayna imgesinin ardında ayrışık bir yapı barındırdığını söylemek mümkün. Doğusu ve güneyi Rusofil, batısı Rusofob bir ülkeden söz ediyoruz. Ağır sanayi ve dolayısı ile üretime dayalı ekonomisinin yanı sıra Rus kökenliler yoğunlukla doğuda yaşamaktadır. Rus donanmasının Karadeniz filosuna Ukrayna kenti Sivastopol’ün üs işlevi gördüğünü eklemekte yarar var.

    Kiev Maidan’da kendisini gösteren ve haftalar boyu süren kalkışmayı Ukrayna tarihiyle ilişkilendirmekte yarar var! Tarihten kopmayı alışkanlık haline getirenlerin bol olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hatta, tarihle (doğru ve nesnel bir şekilde) ilgilenmeyi ilkellik sayanlar bizim ülkemizde bile az sayıda değil.

    Doğumuna gerekçe olan Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden çok geçmeden ikincisi patlayan paylaşım savaşı da Ukrayna topraklarında epeyce kan dökülmesine yol açmış. Beş milyon dolayında Ukraynalı’nın ölümüne yol açan bu süreçte Hitler bağlaşıklığı ve işbirlikçiliğinde sakınca görmeyen Ukrayna faşistlerini unutmamakta yarar var. Bu unsurların günümüzdeki uzantılarının Kiev Maidan’daki bileşenlerden birisi olduğunu anımsatalım. Ukrayna’daki kalkışmayı bizdeki Gezi süreciyle benzeştirenlerin kulakları çınlasın!

    Ukrayna’da olup bitenler yerel görüntülü küresel bir olgudur. Emperyal savaşlarının bir parçası olduğu akıldan çıkartılmamalıdır. Dünyada güç merkezinin doğuya doğru yer değiştiriyor oluşunun bir öğesidir.  Çin’e eşlik eden yükselen Rusya gerçeği etkisini ve gücünü yitirme korkusu içindeki AB(D)’yi bu türden kuşatıcı yaklaşımları desteklemeye özendirmektedir. Kaldı ki, bu gibi yaklaşımlar tarih boyunca batılının hiç vazgeçmediği davranış biçimlerinden olmuştur. Bu bakımdan kukla ve kuklacı ikilisinin varlığına şaşırmamak gerekiyor.

    Kutuplaşmaya ara veren dünya bir kez daha kutuplu bir sürece girmiştir. 2008 ekonomik kriziyle belirginleşen bu süreç olanca hızla ilerlemektedir.

    Ukrayna’da yaşananları özgürlük ve demokrasi sorununa indirgemek batılının bilinçli yaklaşımıdır. Bu ülkenin tarihsel ve güncel gerçekleri ya o ya bu gibi keskin bir tercihle bağdaşmamaktadır. Rusya’nın yanı başındaki Ukrayna’nın (Rusya’ya) enerji bağımlılığı içinde olduğuna değinmekle yetinelim.

    Ayrıca, son olaylardan sonra komşu Rusya’nın henüz son sözü söylemediğini de akıldan çıkartmamak gerekiyor!

    Uluslararası ilşikiler göründüğünden çok daha karmaşık ve çok yönlü irdelenmeyi hak ediyor. Türk medyası olumlu örnekler ayrık tutulduğunda; tıpkı kendi ülkesine olduğu gibi Ukrayna’ya da şaşı bakmayı yeğlemektedir.

    Ceyhun BALCI, 24.02.2014

    Not : Kiev’de yaşayan gazeteci ve Doğu Avrupa uzmanı Deniz Berktay’ın Ukrayna ile ilgili doğru ve ufuk açıcı değerlendirmeleri Türk medyasının pek çok unsurunda çoğu zaman canlı bağlantılarla aktarılmaktadır. Türk medya kuruluşlarının bu değerlendirmelerden yeterince yararlanmadığı ortaya konulan yaklaşımlardan anlaşılıyor.

  • tumblr_n0l8j0ARJg1sar0coo1_1280

    Resim

     

    KIŞ OLİMPİYATLARININ SONU GELİR Mİ?

    Sona gelen 2014 Kış Olimpiyatları kenti Sochi’de hava sıcaklıkları oyunlar boyunca sıfırın oldukça üzerinde ölçüldü. Karadeniz kıyısındaki ılıman Sochi’nin yükseltileri de farklı değildi. Her ne kadar depolanan karların kullanılması gerekmese de bundan böyle kış olimpiyatları için tehlike çanları çalmaya başlamıştır diyebiliriz. Küresel ısınma başka pek çok şey gibi kış sporlarını da sıkıntıya sokmaya adaydır. En azından bundan böyle soğuk güvencesi olan yerler seçilmelidir.

    Çocuklarımız bir zamanlar kayak yapardık diyeceklerdir! Torunlarımız bizlerin kış sporları yaparken çekilmiş resimlerine iç geçirerek bakacaklardır. Dedelerinin, ninelerinin kayak fotoğrafları fazlasıyla eğlenceli ve ilginç gelecektir onlara!

    Artan küresel sıcaklıklarla birlikte yükselen nem oranları yeterince kar olsa bile, karın niteliğini etkilemeye başlamıştır. Yapay kar ise her zaman istenen koşulları sağlamayacağı için yarışmaların niteliğini bozabilecektir.

    Bundan böyle olimpiyat kenti belirlenirken geleneksel ölçütlerin yanı sıra iklimin de değerlendirilmesi önemli önceliklerden olacaktır. Bu önemli nokta göz ardı edilirse açık alan sporlarının gerçekleştirilmesinde sıkıntılar yaşanabilecektir. Her ne kadar salon kış sporları özgün heyecanlar yaratsa da; bir kayakla atlamasız, biatlonsuz ya da kayaksız kış olimpiyatı kabul edilir gibi olmasa gerektir.

    Yapılan araştırmaların sonuçları oldukça heves kırıcıdır. Bugüne değin kış olimpiyatı düzenlemiş kentlerin önemli çoğunluğu artık kış olimpiyatı için ya uygunsuz ya da güvenilmez iklime sahiptir.

    Hali vakti yerinde olanlarımızın vazgeçilmezi olan Uludağ’da son yıllarda kayak sezonunun giderek kısalmakta olduğunu hatta bazı dönemlerde yeterli kar bulunmayışından yakınıldığı bir gerçektir. Göreceli ılıman iklimli kayak merkezlerimizin içinde bulunduğumuz yüzyılın ortasına varmadan kullanım dışı kalması şaşırtıcı olmayacaktır. En azından sezonun kısalması kaçınılmazdır. Sezonun kısalması İsviçre Alpleri için bile söz konusu olmaya başlamıştır.

    İnsanlığın önde gelen sorunlarından birisi olmasa da kış sporlarının yapılabilirliği konusunda dünya ölçeğinde kısıtlılık yaşanacağını kolaylıkla öngörebiliriz.

    2014 Sochi Kış Olimpiyatlar sonlanırken başlangıçtaki öngörümüz doğrulanmıştır. Kış sporu yarışmalarında başarı varsıl olmayla doğrudan orantılı bir durum! Madalya tablosu bu gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

    Bir başka dayanağı daha var bu saptamanın. Madalya tablosuna giren ülkeler CO2 salınımı, askersel harcama, işsizlik ve nüfus gibi bazı ölçütler göz önüne alınarak değerlendirildiğinde de kış olimpiyatı başarılılarının aynı zamanda gönençli toplumların bireyleri oldukları kolaylıkla görülecektir.

    http://data.huffingtonpost.com/winter-olympics-sochi-2014?hp

    Bir sonraki Kış Olimpiyatları’na Güney Kore’nin Pyeongchang kenti ev sahipliği yapacak! İstatistikler oranın da riskli grupta olduğunu gösteriyor. Üstelik önümüzde 4 yıl var! Küresel ısınmanın yol açacağı sonuçlar konusundaki zamansal kestirimlerin sürekli öne çekildiğini anımsatmakla yetinelim!

    Bir not da organizasyonla ilgili! Son drece başarılı ve görkemli bir olimpiyat geride kaldı. Rusya çeyrek asır aradan sonra süper güç konumuna güçlü bir geri dönüş yaptı diyebiliriz. İnsanlık ve dünya barışı yararına bir gelişme!

    Ceyhun Balcı, 23.02.2014

    Konuyla ilgili ilginç bir derleme Nature 6 February, Vol 506, No. 7486’da kendisine yer buldu.

  • YAŞAYARAK ÖĞRENMEK

    Resim

    Aydınlık, 22.02.2014

  • EINSTEIN’A YANIT!

    Resim

    Resim

  • KIBRIS NEREYE?

    Resim

    AL KIBRIS’I VER KOLTUĞU!

    İki aylık toz duman pek çok şeyi perdeler oldu! Ayakkabı kutusundaki bir kaç kuruş! Dağıtılan adliye, yerle bir edilen emniyet!

    Ermeni Soykırımı’nın kabulü sorunu 2015’e kaldı! Yüzüncü yıla yaraşır çözümü!

    Bu arada birileri sessiz ve derinden gitmiş!  Hesapta olmayan Kıbrıs kapımızda! Meğer bu kez Cumhurbaşkanı Gül çıkmış sahneye! Zaferle açmış kapıyı! Ekim ayındaki BM Genel Kurulu’nda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ilk kez Türkiye konuşurken salonu terk eylememiş! Sanırısnız ki; Kıbrıs’ı fethetmişiz! Kepçeyle almak varken kaşığın ucuyla vermekte sakınca görmemiş Rumlar!

    Hızla görüşülmeli ve sonuca eriştirilmeli buyuran Cumhurbaşkanımızın himayelerinde Kıbrıs’ta “çöz(ül)üm” süreci sonuçlanma yolundadır!

    “Emperyalizm böler” deyişi bir defalığına “birleştirir” rolü oynamakta. Yugoslavya, Çekoslovakya, hatta Endonezya bile bölünmüşken; Karayip adası Hispaniola ortadan cetvelle özenle Haiti ve Dominik’e bölünürken Kıbrıs’ta birleşme niye? Kapıdaki gelişme TC yurttaşlarının Doğu Akdeniz’in sabit uçak gemisi Kıbrıs’a vizeyle girişidir! Kıbrıs’ta birleşme gibi görünen gelişme Kıbrıs’ın Anadolu’dan kesin çizgilerle ayrılması ve hatta araya yüksek duvarlar örülmesidir!

    Biz burada hırsıza (pardon cambaza) bakarken, birileri Kıbrıs işini yoluna koymuş!

    Moral bozmak gibi olmasın! Türk Deniz Kuvvetleri hapislere doldurulmuşken; Kıbrıslı Rumlar İsrail ile bir olup at koşturdu Akdeniz’de! Doğal gaz buldular! Birleşik Kıbrıs ve ayrışık Türkiye’ye gazı değil ama borusunu döşeyecekler! Bu büyük iyilik karşılığında küçük bir ödün verecek Türkiye! Kıbrıs’tan, Akdeniz’den ve hatta Anadolu’dan vazgeçerek Rumların BM’deki jestine karşılık vermiş olacak!

    “Al Kıbrıs’ı ver koltuğu” alışverişi kapıda!

    Bir kaç ağaç için uykudan uyanan Türkiye Kıbrıs için de bir güzellik düşünür mü?

    Ceyhun BALCI, 19.02.2014

  • İNTERNETİN KARA GÜNÜ

    Resim

    KARANLIK

    Ülke karanlığa gömülürken internetin kararması çok mu? İnternet teknolojiyi de arkasına alarak hızlı bir gelişme içinde olduğu ve günümüzde iletişimin büyük ölçüde sanal ortam üzerinden yürütüldüğü unutulmamalı!

    Bağlantıda yer alan ve bugün yürürlüğe giren yasayı okudum! Aklımda kalan “erişimin engellenmesi” oldu! Sayamadım kaç kez yer aldığını yasada. Engelleme, önleme ve yasaklama yasanın ruhudur denilebilir.

    Bu yasayı savunanların yasaya karşı çıkanlara yönelik söylemleri de oldukça düzeysiz ve tiksinti vericidir! Söyleyeceklerinin yokluğunu tescillemektedir! Güvenli internet, pornonun her türünün önüne geçme ve bir yerlere iliştirilen özel hayatın dokunulmazlığı türünden kalkanlarla da donatılmış düzenleme!

    Karanlık üzerimize çökeli çok olmuştu! Ama, internetin üzerine yeterince çökememiş olmalı ki; yasal düzenleme hızır gibi yetişti! Elbette, baskıcı ve faşizan anlayışı koyulaştırmaya çalışanların imdadına!

    Demokrasi geliştikçe, özgürlükler genişledikçe bir şeyler daralıyor, yasaklanıyor ve engelleniyor!

    Bu düzenlemeyi yapanlar bu kez baltayı taşa vurdular gibi geliyor bana! Bugünün insanını toplumsal kökenden bağımsız olarak bir araya getiren sosyal medyaya karışmak arı kovanına çomak sokmak gibi bir şey!

    İş bilmezliğin, cehaletin ve özellikle de çaresizliğin göstergesi!

    Ceyhun BALCI, 19.02.2014

  • Resim

    DUVARA DOĞRU GÜÇBİRLİĞİNİN ANLAMI

    17 Aralık rüzgârını da arkasına alınca İzmir seçimleri sorunsuz geçer izlenimi oluşmuştu. Yanlış olmak şöyle dursun bire bir gerçeğin ta kendisiydi! Bu gidişi tersine çevirmek ancak öngörüsüz ve mankafa siyaset anlayışıyla olasıydı. Ne yazık ki o olasılık (hiç olmazsa şimdilik) güçlenmiş görünüyor.

    Öte yandan, kendimizi bildik bileli haykırdığımız bir şey vardı : Güçbirliği! Büyük gövdelerin bindelik görünen güçleri küçümsemesi ve onlar bana katılsın efelenmesi bu haykırışı karşılıksız bıraktı.

    İzmir’de başarılan aday seçimi beceriksizliği Güçbirliği’ne sırt çevirmenin ağır bedeller ödemeyi gerektirebileceğini göstermesi bakımından önem kazanmıştır.

    Aday olamayınca parti değiştirmek elbette yergiyi hak eden bir davranıştır. Ancak, bu geleneğin yerleşikleşmiş gerçeğimiz olduğu da ortadadır. Politika yapanların ve özellikle de büyük gövdedeki politikacıların bu olasılığı göz önünde bulundurmaları beceri ve yetenek gereğidir. Sırf bu nedenle bile güçbirliği göz ardı edilmemesi gereken öneme sahiptir.

    Güçbirliği ciddiye alınsa ve yaşama geçirilseydi güncel gelişmeler söz konusu olamayabilirdi. Öncelikle, ortak akıl kullanılacağı için aday seçimleri en az hatayla gerçekleştirilirdi! Diğer yandan, güçbirliği içindeki partilerin küskün limanı olmasının önüne geçilmiş olurdu!

    Birkaç hafta öncesine kadar “çantada keklik İzmir” bugün yerini “zayıf halka İzmir”e bırakmıştır. Sevimsiz de olsa gerçek budur! Olağanüstü bir gelişme ya da mucize olmazsa İzmir seçime parçalı gidecektir. Bağlaşık olması gerekenler, ayrışıktır! Bu tablonun kazananının İzmir’i fethetme çabası içindekiler olması olasılığı bile fazlasıyla tüyler ürperticidir!

    Öngörüsüz, vizyonsuz, olasılıkları göz ardı eden mankafa siyaset anlayışı güçler ayrılığı budalalığıyla hızla duvara doğru yol almaktadır!

    Böyle bir trajediye yol açanlar şu ya da bu kişiler olsa da sonuç değişecek midir?

    Ne yazık ki bizler her kesimiyle öngörerek değil de yaşayarak öğrenen bir toplumuz!

    Ne geçmişin deneyimleri ne de geleceğin tehlikeleri aymamıza yetmiyor!

    Ben büyüğüm böbürlenmesi bindelik deve karşı! Unutulmasın küçük de olsa bir engel tökezletirse küçüklüğünün önemi kalmaz!

    Türkiye elden giderken niceliksel büyüklükler önemi kalmıyor!

    Ceyhun BALCI, 18.02.2014

    Resim

  • ATATÜRK ROZETİ

    ATATÜRK ROZETİ

                                                                                Resim

    Rozet, yakaya takılan meslek, dernek üyeliği, takım taraftarlığı ya da başka bir eğilimi yansıtan sıradan bir nesne midir? Bir ölçüde doğrudur! Atatürk rozeti ise bir nesne olmanın ötesinde anlama sahiptir!

    İzmir’de “Ne Atatürk rozeti, ne Türk bayrağı ne de türban!” diyen bir hukuk insanının belediye başkanlığına aday yapılmasıyla bitip, tükenmesi güç bir tartışmanın fitilini ateşledi.

    Resim

    Atatürk 57 yıl yaşam sürmüş, yaşamı boyunca savaşlara tutuşmuş, bir devlet kurmuş, vadesi gelince de aramızdan ayrılmış sıradan bir insan mıdır? Onun becerisi savaş alanlarından çok barışta göstermiştir kendisini! Bir kaç yüzyıl geride kalmış, karanlıktaki bir toplumu ışığa kavuşturmuştur. Onun sayesinde buralardaki insanlar aklı olduğunu anımsamış ve başkalarının değil kendi aklıyla düşünür olmuştur!

    Atatürk’ün en büyük devrimlerinden ikisi kadınları insanlaştıran ve hukuk denen aygıtı başta onlar olmak üzere toplum için geçerli kılanlarıdır!

    İşte bu nedenle Atatürk en çok kadınlar için değerli ve anlamlı bir kişidir. Türkiye’nin yakın tarihini gözden geçiren herkes bu yalın gerçekle karşılaşır.

    Hem kadın, hem de hukukçu olan bir insanın Atatürk rozetini türbanla özdeşleştirmesi ya cehaletin ya da hıyanetin gereğidir!

    Neden yalnızca savcıların adı önüne “Cumhuriyet” sözcüğünü koyduğumuzu araştırırsak gerçeğe erişmiş oluruz! Her devrim, her yenilik, her alt üst oluş kendisini koruma, savunma hakkına sahiptir. Savcıların adının önüne “Cumhuriyet” bu nedenle konmuştur Türkiye’de!

    O nedenle de, bu ülkenin diğer yurttaşları gibi savcı ve yargıçlarının da yakalarında Atatürk rozeti taşımasından daha doğal bir şey olamaz!

    Türkiye’de, özellikle de İzmir’de bu bilince erişmemiş insanların hem de Cumhuriyet’in partisinden belediye başkan adayı yapılmış olmaları kabul edilebilirlik sınırlarının epeyce dışında kalan bir durumdur!

    Ceyhun BALCI, 16.02.2014

    Resim