cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • MARİNA GERÇEĞİ

    KONUK

    Marina Gerçeği…

    ÖZKAN GÜLKAYNAK*

    Marinalar eğlence, alış veriş merkezleri değil, teknelerin barındıkları ve ihtiyaçlarının giderildiği yapılardır.

    Marinalara, temel amacın dışına çıkılarak alışveriş merkezleri, masaj salonları, buhar odaları gibi eklentiler, fiziksel, ruhsal, düşünsel, özetle bireysel gelişimi sağlayan genel denizcilik faaliyetlerine fayda sağlamaz, hatta zarar verir.

    Marinaların temel faaliyetleri dışında donatılması, aşırı yapılaşması, yörede çevre kirliliğine yol açar. Türkiye’deki marinalar, abartılı konfor nedeniyle ayrı, kendine özgü, garip bir denizcilik kültürüne bürünmüştür. Bireysel gelişimi sağlayan denizcilik faaliyetleri yerine konformist bir anlayışı ,bir tüketim denizciliği olgusunu yaratmıştır. Bu tarz bir denizcilik sunumu ne gençleri doğru yöne teşvik eder, ne de yüksek fiyatlarından dolayı alt gelir gruplarının denizcilik yapmasına fırsat verir.

    Denizcilik fiziksel, düşünsel ve ruhsal gelişimi sağlayan en etkili uğraşlardan biridir. Bu fırsatı insanlarımıza en uygun biçimde sunmak şüphesiz devletin görevidir. Bu konuda devlet, kendini denizciliğe adamış insanların/kurumların fikirlerine danışmaktan çekinmemelidir. Eğer denizcilik sadece üst gelir guruplarına bir lüks uğraş, prestij ve keyf maksatlı sunuluyorsa, ki maalesef şu anda Türkiye’de durum budur, bu bazı kesimler için keyifli bir uğraş olmaktan öteye gidemez,yaratacağı sosyal fayda ise minumum düzeyde kalır.

    Marina gibi büyük yatırımların 25 yıllığına yüksek vergilerle özel sektöre kiralanması ise yatırımcının haklı olarak arz talep dengesini gözeterek kimsenin gözünün yaşına bakmadan fiyat arttırması gerçeğini, hatta kaçınılmazlığı durumunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle asıl çabanın ve politikaların devlet eliyle yürütülmesi esas olmalıdır. Türkiye de devlet, tüccar zihniyetiyle davranmaktan, ana hedef olarak sermayeye hizmet etmekten, her değeri paraya dönüştürmekten vazgeçmediği, toplumun bireysel gelişimine katkı ve teşvik sunma alışkanlığını geliştiremediği sürece marina fiyatları hep yüksek kalacaktır.

    Marinaların sayısının artmasıyla denizcilikte kayda değer bir ilerleme olmamıştır. Türkiye’ye özgü çoğu zamanını marinalarda denizcilik yapma maksatları dışında geçiren bir kitlenin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    Dünyanın en güzel kıyı şeridine sahip Türkiye’nin, milli park ilan edilmesi gereken kıyılarını, yaz sıcaklarında cayır cayır yanacak biçimde, binlerce metreküp beton doldurarak marina yapmak, benim içime sindirebileceğim bir şey değildir. Marinalar doğa, tarih vb gibi emsalsiz değerin uzağında yapılmalıdır. Gökova’da, Göcek’te çam ağaçlarının altına, koyların içine marina yapmak, bence denizciliğe hizmet değil, olsa olsa oradaki doğanın katliamına yol açacaktır. Mesela Haliç gibi tarihi dokusu olan bir bölgeye marina yapılmamalıdır. Çamların altına marina yapılmamalıdır.

    İzmir Karşıyaka sahiline marina yapılacağı haberi kulağıma geliyor. Bu Karşıyaka’nın sahil dokusuna büyük bir ihanet olur. Denizciliğe değil, olsa olsa lüks tüketim alanlarına yer açılır. Karşıyaka Belediye Başkanı Sayın Cevat Durak’la geçen yıl görüşerek Bostanlı sahilinin taranarak kazıklar çakılıp, aralarına 1000’den fazla teknenin bağlayabileceğini, bunun için bir gram bile beton dökülmesine gerek olmadığını hatırlatmıştım. Bu biçimde alargada kışlayacak teknelerin ihtiyaçları, belediyenin bir motoru ile küçük bir ücret ile karşılanabilir.

    Marinalar artık, çoğunlukla gösterişe dayalı, iş bağlamaya, hatta denizcilikten başka amaçlarla denizcilik yapmak isteyen teknelere açılmıştır. En ağır kapitalist koşullar bile eğitimli, iyi niyetli ve vicdanlı uygulamalar ile yumuşatılabilir. Ama kişisel gelişimi alt düzeylerde bulunan toplumlara kapitalizm pompalandığı zaman, değerlerinden uzaklaşan, hızla çürüyen toplum ve denizcilik yapısı başlar. Ne yazık ki kapitalizmin etik değerleri yok edeceği gerçeği de işin bir başka boyutudur.

    * Yelkenliyle dünyayı dolaşan Türk denizcilerden

  • KONUK

    Çeşme’de Cinayet

    CEYHUN BALCI

     

    Dinlence beldelerini uzun kıştan sonra bir kez daha görmek, oralardaki değişimi daha iyi fark etmeyi de sağlamış oluyor. Aylar sonra, Çeşme’yi görmek benzer bir olanağı yaratmış oldu.

    Daha Çeşme’ye varmadan otoyol boyunca bir önceki yıla göre belirginleşen yapılaşma ve doğanın yok edilmesi yeterince moral bozucuydu. Adına otoyol denilen ama gerçekte doğanın bağrına saplanmış hançer olarak görülmesi gereken zararlının yol açtıkları ne yazık ki bitecek gibi değildir.

    Çeşme’ye vardıktan sonra gördüklerimden sonra otoyolda tanıklık ettiklerimin hiç düzeyinde olduğunu anlamış oldum. Çeşme’yi bilenler kafalarında çok iyi canlandıracaklar, ama bilmeyenlerin de en az onlar kadar algılayacaklarını düşünüyorum. Şimdi roro limanı olan bölgenin doğu komşuluğunda yat limanı vardı(r). Geçen yaz başka birçok limanımız gibi buranın da satıldığı duyumunu almıştık. İngilizler geri kalır mı? Bu kez onlar satın almışlar bu çok değerli varlığı.

    Geçtiğimiz yıllarda New York’un bilmem kaç limanından birini Çinli’ye vermeyen, Fransa’nın çok stratejik(!) yoğurt üreticisi Danone’yi bile parasıyla edinmek isteyenden esirgeyen bir anlayışın varlığını da anımsayalım.

    Biz Türkler çok eli açık insanlar olmalıyız ki; Çeşme gibi bir dinlence beldesinin kentin orta yerinde konuşlu yat limanını İngilizler’e sunmaktan alamıyoruz kendimizi.

    Bugün gördüğümüz manzara karşısında edinebildiğimiz bilgiye göre yat limanının yeni sahipleri zaman yitirmeksizin işe girişmişler. Bir tapınak yapmaktaymışlar. Yanlış anlatmış olmayayım, çağımızın tapınağı sayılan alışveriş merkezini de içeren bir yapılaşmayla değerlendirmeye başlamış akıllı İngiliz, eline geçirdiği fırsatı!

    Tarihi Çeşme kalesinin biraz ilerisinde bir başka kalenin yapımına da benzetmek olanaklı bu iç acıtan yapılaşmayı. Tarihi olan kale, vaktiyle Çeşme’yi denizden gelen saldırganlardan korumayı amaçlamışken, yeni yapılmakta olan kale, benzerinin kamu malı olması gereken denizi (en azından seyirlik amaçla) kamudan çok iyi koruyacağı söylenebilir.

    Geriye dönüşü olamayabilecek bu cinayet karşısındaki toplumsal suskunluğumuz, edilgenliğimiz ve yazgıcılığımız anlaşılır gibi midir?

    Çeşme gibi eşsiz bir yurt köşesinin cinayete kurban gitmesi o güzelliğin geri gelmemecesine yitirilmiş olması çok önemlidir. Ama, bu olaydaki asıl önemli tehlike başka cinayetlere de izin verebilecek türden bir toplumsal algının oluşturulmuş olmasıdır.

    Bu ortamın oluşumunu kolaylaştıran da toplumda her geçen gün belirginleşen değer yargıları aşınmasıdır. Düşünmesi bile korkunç ama gerçek böyle!

    İnsanın haykırası geliyor! Ey çevreciler, yeşiller, sivil toplumcular, yurtseverler ve her kesimden yurttaşlar neredesiniz?

    Yurdunuz, yaşam alanınız yağmalanır, sizlerin bırakınız yararlanımına görüşüne bile kapatılırken daha ne kadar süreyle sessiz kalmayı düşünüyorsunuz?

    Harekete geçmeniz için başınıza daha nelerin gelmesi gerek?

  •  

    Görsel

    EKTİĞİNİ BİÇERSİN!

    Türkiye’de sergilenen maskeli baloda sona gelindi! Yalnız bu maskeli baloda kisveler gibi söylemler de tek tipti! Herkes hukuk maskesi takmak, hukuk söylemi içinde olmak zorundaydı!

    Anımsar mısınız? Benim hiç aklımdan çıkmadı! “Adalet’e güvenin!” “Telaşlanmayın! Hukuk çözer!” bu balonun en sık işitilen sözleriydi.

    Tutuklamalardan sonra bu işin mahkemesi var denmişti!

    Hükümlerden sonra temyizi var diyenler oldu!

    Şimdi diyecek söz kaldı mı?

    Yargıtay’ca “gördünüz mü, suçlu olmayan aklandı!” dedirtmeyi hedefleyen küçük düzeltmelerle sonuca bağlanan Balyoz davasında olup bitenlere şaşıranlara daha çok şaşırır oldum!

    Çok bilinçli ve amaçlı bir süreç tamama erdirildi. Davalar başladığında hayal olanlar, gerçek oldu!

    Özel Görevli yargıç ve savcıların kurgusu Yargıtay’ın olurunu aldı!

    12 Eylül 2010 halkoylamasıyla kimyası değiştirilen yüksek yargının bu onama kararına şaşırmak gereksizdir. 12 Eylül’de, 12 Eylül’ün izlerini siliyoruz denilerek ekilen tohumlar böyle bir ürün verdi.

    Ektiğinizi biçiyorsunuz!

    12 Eylül 2010’da yetmez ama evet diyenler, adamsendecilikle sandığa gitmeyenler!

    Nasılsınız, iyi misiniz?

    “Hukuk çözer, adalete güvenin!” diyen zevat! Sizler de çok şaşırmış olmalısınız!

    Bundan sonra ne olacak?

    Dağa çıkan Yatağan işçisinin yanıtı anlamlı : “Bugünkü durum 1919’dakinden daha kötü değil!”

    Ülkesi, ordusu ve varlığı sonlandırılmış bir ulusun yapacağı tek şey var :

    “Canını dişine takıp mücadele etmek!”

    Ceyhun BALCI, 11.10.2013

     

  •  

    Image

    BİR KONGRENİN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

     

    Gazetede gözüme ilişince kayıtsız kalamadım. Araştırınca bağlantıdaki ayrıntıya ulaştım. http://www.odatv.com/n.php?n=batmanda-kurdistan-saglik-kongresi-0510131200

     

    Son demokrasi paketinden bir kaç harf, anadilde eğitim ve mezheplerle bazı etnisitelere ad ve taşınmaz dağıtımı çıkmıştı. Bu yazıya konu olan olay ve benzerleri demokrasi paketlerinden önce de yaşanır olmuştu.  Eğilim ve iklim uygun olunca bu tür gelişmeler sıradanlaşmıştı.

     

    Batman’da toplanan Kürdistan Sağlık Kongresi’ne Kürdistan’ın 4 yöresinden temsilcilerin katılmış olduğu bilgisini ediniyoruz. Hatta, açılışta Kuzey Irak’ta ulusal marş olarak benimsenmiş olan “Ey Rakip” de hep bir ağızdan söylenmiş. Aslına bakılırsa, bu türden kongreler işin bahanesidir. Kongre adı altında gerçekleştirilen tam bir gövde gösterisidir. Göz boyama amaçlı kültürel hak istemleri ve içi boş projeler hiç bir şekilde bölgenin asıl sorununa değinmez. Kula kulluğun temel sorun olduğu, yüzyıllar öncesinde kalmış olması gereken feodal ilişkilerin sonlandırılması gereğinden de, bunun  ancak toprak devrimi aracılığıyla gerçekleştirilebileceğinden de söz edilmez.

     

    Öte yandan, bu haberi görünce bir kaç gün önce bir televizyon izlencesinde rastladığım Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Dr Mustafa Akaydın’ın söylediklerini anımsamadan edemedim. “Andımız bugünün gereksinimi olmaktan çıkmıştır, elbette kaldırılabilir!” sözleri dökülmüştü ağzından. “Türkiye’de bölünme tehlikesi yoktur!” diye sürdürme gereği duymuştu her nedense sözlerini. Bu durumu twitter hesabımdan paylaşırken yorum olarak “içime serin sular serpildi” demekten alamamıştım kendimi.

     

    İşte manzara! Akaydın hoca ya da onun gibi düşünenlerin iç rahatlıklarını sürdürüp sürdürmediklerini merak ediyorum. Ayaklar ne zaman yere değecek? Olan, biten konusunda gerçekçi yorumlar bu gelişmelere karşın yapılamayacak mı?

     

    Ceyhun BALCI, 06.10.2013

  • CEHALET VE HIYANET

     

    Image

    CEHALET VE HIYANET

    “Türküm” demek eziyet oldu kimileri için! Sayısını unuttuğumuz kez anlatmaya çabaladık! Belki aydınlatırız diyerek!

    Birgül Ayman Güler değindiğinde de hop oturup hop kalkmışlardı! “Türk milleti ile Kürt milliyetini bir tutamazsınız!” dediğinde… Kendi genel başkanı bile küplere binmişti.

    Oysa şu temel ilke unutulmasa kafalar da karışmayacaktı! (Belki anlaşılmayı kolaylaştırır diyerek koyulaştıralım, altını çizelim ve sağa doğru yatıralım!!!)

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan halka Türk Milleti denir!”

    Türk Milleti bir budun ya da milliyeti tanımlamıyor. Kürt, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Türkmen, Yahudi, Ermeni, Rum,…..budunlarının toplamı Türk Milleti’ni oluşturuyor.

    “Andımız”daki “Türküm” Türk Milleti’ni oluşturan tüm öğeleri içermektedir. Çoğu zaman dil alışkanlığıyla düşülen bir hatayı da düzeltelim! Türk dediğimizde ayrı bir budundan söz etmiş olmuyoruz. Dolayısı ile “Ne Mutlu Türküm Diyene!” bir budunun değil bir milletin söylemidir.

    Milyonlarca kez yinelenen ve ortalama anlak sahiplerince kavranmış olması beklenen bu temel ilkenin bu denli kötüye kullanılması ancak hıyanetle açıklanabilir. Tek ve birleşik amaç vardır! Bu ülkeyi ve milleti bölmek! Yutulabilir ve sindirilebilir lokmalara ayırmak! Dil, din ve mezhep temelli ayrışma gerekçeleri üretmek bunca bilgilendirmeye karşın ısrarla sürdürülüyorsa eğer bu tutuma hıyanet yaftası yapıştırmanın kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu saptamak zorundayız.

    Özenle irdelenirse “Andımız”da kafayı taktıkları tek sözcüğün “Türküm” olduğu kolayca anlaşılır. Geçmişte cehaletle, ama artık hıyanetle ilintili bu saplantı ırkçı, şoven ve ayrımcı nitelemelerine kaynaklık ettiriliyor.

    Yalan söylüyorlar! Cehalet yerini hıyanete bırakmıştır! Hainlerle mücadele zorlu olsa da mutlaka utkuyla sonuçlandırılmalıdır! Birliğimiz ve dirliğimiz söz konusudur!

    Ceyhun BALCI, 04.10.2013

  • EKSİKLİ PAKET

    EKSİKLİ PAKET

     

    Açıklanan demokratikleşme paketi beklenen açılımları içermektedir. Eksikleri varsa da dedikleri gibi sonraki paketlerle tamamlanacaktır.

     

    Böyle bir durumda ana iktidar partisi asıl oyuncudur. Paketin sahibidir. Yavru iktidar ise yaramaz çocuk rolünü oynama sevdasındadır. Buna zorunludur. BDP paketi beğenmese de cebine çoktan koymuştur. Beğense varlığı anlamsızlaşacaktır.  Beğenmez gibi yapıp beğenmek en akıllıcasıdır.

     

    Türkiye’nin sorununun bir muhalefet sorunu olduğu tüm açıklığıyla gözler önüne serilmiştir.

     

    Yavru muhalefet eleştirel görüntü ardında güvenilmezlik barındırıyor. Bugünlerdeki amansız(!) muhalefetini en kısa zamanda vereceği yaşam öpücüğüyle affettirecektir!

     

    Kilit yapı ana muhalefettir! Okları kırma yarışındaki CHP iki arada bir derede olmanın sıkıntısı içindedir. CHP demokratikleşme paketini beğenmediğini açıklamıştır. Ancak, anlaşıldığı kadarı ile paketin eksiklikleri öncelikli sorundur onlar için!

     

    Gözden geçirmek gerekirse; abeceye harf eklemede eksiklik olduğu söylenemez. Eklenebilecekler bu paketten çıkmıştır. Başkaca dillerde istemler olursa sonraki paketlerle bu eksik giderilebilir. Daha fazla demokrasi diyerek kendini kaybeden bu partimizin Andımız konusundaki sessizliği bu konuyu dert etmediğinin göstergesidir. Bu alandaki eksiklikler bayrak ve İstiklal Marşı’yla ilgili yasaklamalar olabilir. Türban konusunda da eksiklikler olduğu ortadadır. Bu denli masum bir nesneyse türban emniyet, yargı ve TBMM neden bağışık tutulmuştur? Umarız bu eksiklikleri tamamlama sevdasında olmayacaktır CHP!

     

    Diğer yandan, demokratikleşme kisveli bölme ve ayrıştırma alanında yeterli görülmediyse paket CHP’nin bu konuda çok daha parlak ve açılımcı düşünceleri mi vardır?

     

    Bir kez daha anımsatalım!

     

    CHP amblemini değiştirmediyse; tutacağı yol bellidir! Açıklanan paket CHP’nin tarihten gelen kazanım ve birikimlerini yok saymaktadır! Bu durumda alınması gereken tutum da tartışmaya yer bırakmayacak kadar net olmalıdır.

     

    Durum böyleyken; kendi yapıtı olan Cumhuriyet’in savunulması yerine dinci ve etnikçi sulara yelken açmanın CHP’ye yarar sağlamayacağını öngörmek yerine deneyerek yaşamak ve bir acı deneyimi daha tarihe yazdırmak zorunlu mudur?

     

    Ceyhun BALCI, 02.10.2013

     

     

  • SKANDAL(!)

    SKANDAL(!)

    Skandalı bol bir ülkede yaşıyoruz. Basınımız skandal haberleriyle dolup, taşıyor. Geçen hafta İzmir sağlıkta skandal(!) haberiyle kim bilir kaçıncı kezsarsıldı.Doğal olarak bu haberbaşka bir çoğu gibi basında öne çıkartıldı. Haberin öne çıkartılmasına değil ama; işleniş biçimine ve altında yatan nedene ilgisiz kalınmasına itirazımız var!

     

    Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ege Doğumevi’nde bir odada iki ameliyatın aynı anda gerçekleştirilmesi skandala konu olan haberdi. Öncelikle vurgulamakta yarar var! Bu, arzulanan bir durum değildir. Ancak, neden böyle oldu sorusuna yanıt aramanın da görevimiz olduğunu anımsatalım!

     

    Sayısal verilergerçek nedene ulaşmamıza yardım edecektir. İzmir’de içinde bulunduğumuz yılın ilk sekiz ayında 35.000 (otuz beş bin) bebek yaşama merhaba demiş. Bu doğumların beşte biri “skandal(!)” yaşanan kurumda gerçekleşmiş. Bebeklerin % 60’a yakını Sezaryen’le dünyaya gelmiş. Sezaryen demek ameliyat demek!Ameliyat da ameliyathane gerektiriyor. Ege Doğumevi’nde içinde bulunduğumuz yılın ilk sekiz ayında gün başına ortalama 20’yi aşan Sezaryen girişimi yapılmış. Bu değer 2012’de 15 dolayındaymış.

     

    Bu denli yoğun doğum işyükü altındaki hastanenin başka bir çok alanda nitelikli ve nicelikli bir hizmet sunmakta olduğunun yakın tanığıyız. Pek çok Sezaryen girişiminin de acil gereklilik sonucu uygulanmakta olduğunu unutmadan ekleyelim.

     

    Örnek olması bakımından yararlı olacaktır. Kentimizdeki bir başka eğitim ve araştırma hastanesinde yine 2013 yılının ilk 8 ayında gerçekleşen doğum sayısı 300 (üçyüz)’dür. Bu olguların üçte birini Sezaryenle doğumlar oluşturmaktadır. Ege Doğumevi’nde gün başına düşen 20’yi aşkın Sezaryen’e karşılık bu kurumumuzda 2-3 günde bir Sezaryen’le doğum gerçekleşmiştir.

     

    Sayılar her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymuş olmakla birlikte biz yine de adet yerini bulsun diye sözü bağlayalım. Kentimizde ve özellikle de metropol sınırları içinde olguların kurumsal dağılımının yetersiz değil, son derece kötü olduğunu bu sayısal değerlere bakarak kolaylıkla söyleyebiliriz.

     

    Tam da burada akla gelebilecek bir soruya da yanıt vermekte yarar var. Günde ortalama 20’yi aşkın Sezaryen yükü altında ezilen Ege Doğumevi’nin bu işyükünden hastaları başka bir kuruma yönlendirerek kurtulması da ne yazık ki olanaksızdır. Ege Doğumevi son başvuru noktasıdır ve başvuran hastaları sonuçlandırmaktan başka seçeneği yoktur.

     

    Bu kurumda çalışan başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının eleştiri bir yana; özverili ve insanüstü çalışmalarının karşılığında kutlanmayı hak ettiklerinin de altını unutmadan çizelim!

     

    Şimdi sıra etkili ve yetkililere seslenmeye geldi!

     

    Kurumun birisinde günde 20’yi geçen Sezaryen girişimi yapılırken kuş uçuşu bir kaç kilometre ötedeki diğerinde bir kaç günde bir Sezaryen yapılıyor oluşu akılcı bir durum olmasa gerektir. Ancak, bu akıldışı durumun acı gerçeğimiz olduğu da ortadadır.

     

    Şimdi anlatabilmiş olmalıyız bir salonda iki ameliyatın aynı anda yapılması zorunluluğunun altında yatan nedeni! Sorun, olguların kurumsal dağılımında dengenin sağlanmasıyla kolaylıkla çözüme kavuşturulabilecektir. Hiç kuşkusuz bu dağılım dengesizliğinin de altında yatan nedenler vardır Ancak, bu nedenlerin hiç birisi giderilemez ve ortadan kaldırılamaz boyutta değildir.

     

    Sonuç olarak, öne çıkartılan, skandalla yaftalanan bir odada iki ameliyatın aynı anda gerçekleştirilmesi olgusu, savunulabilir ve çağa uygun bir uygulama değildir. Olguların kurumlara dağılımındaki dengesizlik bu istenmeyen durumu kaçınılmaz kılmaktadır. Olaya bir de bu açıdan bakılması gereğini kamuoyunun bilgisine sunarız.

    ,

    Yaprak Dökümü

     

    Geçtiğimiz hafta iki önemli ve yeri doldurulamaz değerimizi ardışık olarak yitirdik. Oynadığı rolle özdeşleşen Tuncel Kurtiz gerçek adıyla olduğu kadar özdeşleştiği rolleriyle tanındı ve şu anda o rollerdeki adlarıyla da anılıyor.

     

    Ramiz Dayı’nın yokluğuna alışamadan on parmağında on hüner Turgut Özakman’ı yitirdiğimiz haberiyle sarsıldık. Künyesinde tiyatrocu, yazar, tarihçi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü unvanlarını başarıyla taşıyan Turgut Özakman yakın tarihin belleklerimize çivilenmesinde önemli işlev görmüştü.

     

    Her ikisi için de öldü nitelemesini seslendirmekten kaçınıyoruz. Hem Tuncel Kurtiz hem Turgut Özakman gönül tahtlarımızdaki yerlerini çoktan aldılar. Çok iyi biliyoruz ki; yaşamları boyunca yaptıkları gibi aramızdan ayrıldıktan sonra da bizleri aydınlatmayı sürdürecekler.  Böyle insanlar ölmezler! Olsa olsa, bizleri bedensel varlıklarından yoksun bırakırlar.

     

    Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz!

     

    Ceyhun BALCI, 02.10.2013, Yurt Ege

  • DR. REŞİT GALİP

    (1893-1934)

    Image

    Türkiye’nin büyük günü 30 Eylül’de Demokratikleşme Paketi açıklandı. Oysa, buna Demokratikleşme Torbası demek daha uygun düşerdi. Ele geçen ne varsa içine atılmış. Anadilde eğitim, Türk abecesinde bulunmayan harfler ve elbette el çabukluğuyla torbaya sokulan türban!

    “Andımız” da kurtulamamış torbaya girmekten!

    Image

    Andımız deyince Dr Reşit Galip’i unutmak olmaz! 23 Nisan 1933’te Dr Reşit Galip tarafından yazılan ve okullarda öğrenciler tarafından okunan Andımız bugün demokratikleşme kurbanı oldu! Bu ülkede Şovenizm ve Irkçılık ile yaftalayıp da aşamayacağınız engel olmadığı bir kez daha anlaşılmış oldu.

    Dr Reşit Galip kemikleri sızlayanlar arasındaki yerini almıştır bu yok sayışla. Kırk bir yaşında yaşama veda ettiğinde kitapları, bir karyolası ve yorganından başka bir şeyi olmayan bu Cumhuriyet insanının 1933’teki Üniversite Reformu’nun öncülerinden olduğunu bilenlerin sayısı da çok olmasa gerektir. “Andımız”ın tarihe karışmasına alkış tutan ve zaman yitirmeden basında boy göstermekte sakınca görmeyen akademik unvanlılar bana Sakallı Celâl’in şu aforizmasını bir kez daha anımsatmış oldu!

    “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür!”

    Sakallı Celâl’in bu sözleri dünya döndükçe, yaşam sürdükçe birilerine kapak olmayı sürdürecek gibi görünüyor.

    Yapılan açıklamalara bakılırsa paketlerin biri diğerini izleyecek!

    Bugünkü paketle Dr Reşit Galip bir kez daha öldürülmüştür. Hem de canevinden vurularak! Ama, asıl yok edilmek istenilenin onun aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti olduğu gerçeği akıldan çıkartılmamalıdır.

    Ceyhun BALCI, 30.03.2013

    Image

  • Görsel

     

    30 EYLÜL

     

    29 Eylül’ün 30’una gebe olduğu saatlerdeyiz. Yarın kimilerine göre büyük bir gün olacak! Kimileri de bu büyük günü hasarsız atlatma hesapları içinde! Etnik yörüngeye oturtulan sorun artık bir şantaj aracıdır. Öyle olmasa, üçlü seçime geri sayılırken ateşle oynanır mı? Bir parmak bal çalıp oyalamaya girişmek ve seçimleri kazasız atlattıktan sonra yola devam etmek en mantıklı yaklaşımdır.

     

    Ana dilde eğitim kisvesiyle ortalıkta boy gösteren bölme projesinin orada durmayacağı gazetelere yansıyan demeçlerden bellidir. “Dersim’in ardından Kürdistan!” diyen Selahattin Demirtaş ve onun gibilerin gizlisi saklısının kalmadığı anlaşılmaktadır.

     

    Yarınki paketten çıkacakları aşağı yukarı kestirmek hiç de zor değil. Etnisite ve milliyete dayanan bir dizi söylem ve o kapsamda verilecek sözler yarınki açıklamaların omurgasını oluşturacaktır. Anadilde eğitim bile başlı başına bir gaz alma aracı olarak kullanılacaktır. Ortamda bu gibi ulu orta konuşma ve söz vermelerin ne anlama geldiğini sorgulayacak sesi ara ki bulasın! Anadilde eğitim yaşama geçirilebilecek bir hedef midir? Örneğin, Kürtçe hukuk kitabı yazılabilir mi, mühendislik eğitimi verilebilir mi? Bu yalın soruyu bile seslendirmekten uzaklaşmış bir akıl tutulması var karşımızda.  Gören, duyan bu kültürel görünümlü olanaklar sağlandığında yöre insanının karnının doyacağını, marabalığın sonlanacağını ve insanların gönençli bir yaşam sürmeye başlayacağını düşünecek neredeyse!

     

    30 Eylül paketinden topraksız köylüye toprak, marabalığa son ve ortaçağ karanlığını aydınlatma maddeleri çıkmayacağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yoktur.

     

    Çünkü, asıl hedef çözüm adı altında ayrışmaya ve sonunda bölünmeye giden yolun taşlarını döşemektir. Bu bir kez başarıldığında anadilde eğitimin karın doyurmayacağı, sorunları çözmeyeceği anlaşılacaktır! Ama, atı alan da Üsküdar’ı geçmiş olacaktır.

     

    Sağıyla, soluyla ve orta yolcusuyla hedefi bir devleti çökertmek, bir ulusu tarih sahnesinden silmek olanların büyük günü olması olası 30 Eylül paketi neler getirecek? Uyuyup, uyandığımızda netleşecektir! Ama, kesin olan bir şey varsa bu sürecin hiç durmayacağı ve her paketin bir sonrakine gebe kalacağıdır.

  • ELVEDA ÇILGIN TÜRK

     

    Görsel

    GÜLE GÜLE ÇILGIN TÜRK

     

    “Şu Çılgın Türkler”i ancak bir başka çılgın Türk yazabilirdi. Kitap okurun ilgisine sunulduğunda satış sayısı bakımından aylarca ilk sırada kalmıştı.

     

    Başyapıtına Cumhuriyet Türk Mucizesi I ve II ile Diriliş Çanakkale 1915’i de eklemişti. Doğma, büyüme Ankaralı oluşunun etkisi ne düzeydeydi bilinemez ama; doğum yeri Cumhuriyetinkiyle özdeş olan Turgut ÖZAKMAN (1930-2013)’a çok yakışmıştı emeklemesine, gençliğine, serpilmesine ve başarılarına tanık olduğu Cumuhuriyet’i yazmak!

     

    Çılgın Türkler, Yılgın Türkler ile yer değiştirip de olan bitene izleyici olmayı yeğleyince ne düşünmüştür? Hiç kuşkusuz üzülmüş, kahrolmuştur. Ama, Çılgın Türkler’i 50 yılda yazan Özakman olarak hiç kuşkusuz bu eşsiz birikiminin de verdiği güçle üretmekten hiç vazgeçmemiştir!

     

    Son yıllara damgasını vuran üçlemesinin yanı sıra Turgut Özakman’ın göz ardı edilmemesi gereken bir başka yapıtı “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”dir. Yaşamını namus yoksunlarıyla mücadeleye adayan Turgut Özakman’nın gerçek başyapıtı da bu kitap sayılmalıdır.

     Görsel

    Gözünün bebeği gibi koruyup, kolladığı Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’in başına gelenlere tanık olması yaşamdaki en büyük şanssızlığı sayılır.

     

    Neyse ki;  Çılgın Türkler’in dönüşüne ve şahlanışına tanık olarak gözü arkada kalmamıştır.

     

    Güle güle Çılgın Türk! Bu dünyaya yaydığın ışık bundan sonrası için de yetip artacaktır hem sana, hem de çevrendekilere!

     

    Ceyhun BALCI, 28.09.2013