cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • POLİMPİYAT

     

    Görsel

    FARKLI BİR OLİMPİYAT

    Gazetede bir haber : http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/24687416.asp

    Yer : Kasımpaşa RTE Stadı.

    Olay : Türkiye-İsveç U 21 futbol maçı

    Alışıldığı üzere polis bölgede biber gazı sıkıyor karşısına çıkan kalabalığa.

    Maç duruyor, sporcular etkileniyor. Doğal olarak yoğunlaşma bozukluğu yaşanıyor! Türk takımının teknik direktörü biber gazına serzenişte bulunuyor. TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) kendi takımının teknik direktörünün sözlerini sansürlüyor! O koltuklara gelmek kolay da, doldurmak zor! Başkanlığı döneminde yaşananlar nedeniyle takımı Avrupa yasaklısı olan muhterem diyet borcunu bu yolla ödemiş oluyor.

    Olimpiyat verilmedi diye dövüneduralım! Alın size bir gerekçe daha deseler boynumuz bükülmez mi?

    Ama, üzülmeyelim!

    Destan yazan polisimiz, yeni destanlar yazacak gibi görünüyor!

    Polisiye Olimpiyatları düzenlemeyi akıl edersek burada malzeme bol! Destansı başarı sıkıntısı da çekilmez gibi görünüyor!

    Bu yeni olimpiyat türüne Polimpiyat desek şimdiden yarışma dalları hazır!

    Gazlama, Sulama, Coplama, Göz ve Can çıkarma ve elbette canlı hedefi vurma!

    Ceyhun BALCI, 11.09.2013

  • Acı ve Utanç Günleri

    12 Eylül 1980 sonrasında çok büyük acılar yaşandı. Bu acılardan bu ülkenin namuslu insanlarının hemen hepsi payına düşeni aldı. Fakat utanç duyulması için neden yoktu. Zalim zaten utanç duymaz. Bizler ise onurlu bir savaşımın bir parçasıydık. Payımıza düşen acıyı yaşarken bu savaşımın içinde olmanın onurunu da duyumsamaktaydık. Bugün ise bu ülkede yaşıyor olmaktan sadece acı değil, aynı zamanda utanç duyuyoruz. Çünkü kötülüğün, zulmün yanı sıra, yalan, ikiyüzlülük, yöneticilerden başlayarak utanç duygusundan yoksunluk ve belki hepsinden daha irkiltici olarak aydın ihaneti hiçbir zaman bu kadar açık seçik, bu kadar pervasız, bu kadar utanç verici olmamıştı. Onurlu bir savaşımın bir parçası olarak acıyı yaşamak insanı yüceltir. Fakat acının yanı sıra yozlaşmanın yaygınlaştığı bir toplumda yaşıyorsanız, kendinize olan saygınızı yitirmemek için bile çaba harcamanız gerekir…

    ***

     

    Yaşanan acıların baş sorumlularının birbiri ardına söylediği yalanlar, insanı onlar adına bile utandırıyor. Bu yalanlar karşısında suskun kalan, onun da ötesinde yalanı destekleyen, yalancıyı pohpohlayan dalkavuklar kalabalığı, padişahlık zamanlarında bile görülmemiştir. Gerçekliğin yerini yalanın aldığı bir toplum, en utanılası, en alçalmış toplumdur. Yalana karşı savaşım acımasızlığa karşı savaşımdan çoğu kez daha güçtür. Yalan her an değişen yüzü ve söylemiyle toplumu şaşırtır, yanıltır, tuzağa düşürür, kendisi gibi kaypaklaştırır… Günümüz Türkiye’sinde zulüm ve yalan bir arada egemenliğini sürdürüyor.

    ***

     

    Seçkin bir gazetecinin 34 yıl, bir ötekinin “müebbet” hapse mahkûm edildiği bir ülkede yaşıyorsunuz. Bir başka seçkin gazeteci ağır hapis cezasına mahkûm edilmiş, her an tutuklanıp cezaevine konulma tehdidiyle karşı karşıya… Hapishaneler saygın öğretim üyeleriyle, belli bir yaşta ve ciddi sağlık sorunları olan aydınlarla, siyasi parti yöneticileriyle, ülkeye onurla hizmet etmiş generallerle, kurmay subaylarla dolup taşmada… F tipi denilen cezaevlerinden birbiri ardına gelen mektuplardan, kimileri yıllardır bu zindanlarda ölüme terk edilmiş, çoğu gepgenç insanların çığlıkları yükseliyor. Bu mektupların her birinden ayrı ayrı söz etmek istesem de, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Bunlardan birçoğunda, kimileri şu günlerde serbest bırakılsa da çoğu hâlâ zindanda, ölümcül hastalıkların pençesindeki tutuklu ya da mahkûm genç insanların durumu anlatılıyor, serbest bırakılmaları için destek aranıyor… F tipi cezaevleri bugünkü siyasal yönetimin öncekilerden devraldığı en korkunç bir mirastır ve bu yönetim bu mirası en büyük acımasızlık ve yasa tanımazlıkla kullanıyor… AKP’den kurtulduğumuzda, F tipi canavarlığına da kesinlikle son verilmesi, acılardan ve utançtan kurtulmanın önkoşullarından biridir…

    ***

     

    Acı ve utanç günlerini elbirliğiyle aşmalıyız. Bunun tek yolu, aydınlanmadan yana güçlerin birlikteliğidir. Gezi Direnişi’nin yükselttiği aydınlanma ateşi bu yolu aydınlatıyor…

  • OLİMPİYAT AŞKIMIZ

    Olympic_flag_svg

    OLİMPİYAT AŞKIMIZ VE YEDİĞİMİZ HURMALAR

    Son 20 yılda 5 kez Olimpiyat adayı olmuşuz İstanbul’la. Aşkımızın göstergesidir! 2020 için Tokyo ve Madrid’le birlikte ipi göğüsleme noktasındayız! 2020 kime yaraşır diye sorsalar hiç ikilemsiz Türkiye, Anadolu, İstanbul derim!

    Afrodisyas’ı gören herkes böyle düşünür!

    Afrodisyas Stadı’na adım attığımda izleyici sıralarının eskil Afodisyaslılarla tıklım tıklım dolu olduğunu düşlemiştim. Çağının olimpiyatlarına tanık olmuş bir spor tapınağındaydım. Zamanın iletişim ve ulaşım olanakları ölçüsünde komşu kentlerden sporcular coşkun izleyici desteği altında kimbilir ne rekorlar kırmışlar, ne başarılar elde etmişlerdi!

    Sportif geçmişi bu denli dolu ve nitelikli bir coğrafya çağdaş oimpiyatları da hak etmez mi?

    Geçmişe özlem ve saygı olimpiyat düzenlemesi almaya yetseydi keşke!

    Yarınki (bugünkü-07.09.2013) karar oylamasında yediğimiz hurmalar olimpiyat aşkımızı tırmalayabilir!

    Tokyo’nun kent olarak, Madrid’in de ülke olarak daha önce olimpiyat düzenlemesi yapmış olması şansımızı artıran öğeler olarak gösteriliyor. Böyle düşünenlere Londra desem yeterli olur mu? 1992’de Barselona yaptı, Madrid’in şansı az diyenlere de ABD, Avustralya ve Almanya deyip yanıt verilse karşılığı ne olurdu?

    Aynı kent, aynı ülke olur mu yaklaşımının pek fazla işe yaramayacağı açıktır!

    Ülkemiz sporunun son yıllarda ve hatta aylarda yaşadıkları çok daha can sıkıcı bir konudur.

    Halterden atletizme doping batağındaki Türk sporu bu süreçte yediği  hurmalardan çekecek gibi görünüyor. Özellikle atletizm olimpiyadın ana sporudur. Bu alandaki başarılar da, haşarılar da kolay kolay gözden kaçmaz!

    Doping gölgesinde kalan ve en az onun kadar önemli bir başka sorun uluslararsı başarıları olan bir Türk sporcusunun ırkçılık yaptığı gerekçesiyle ceza almış olmasıdır. Zihinsel gelişimi, bedensel gelişimine koşut olmayan güreşçi Rıza Kayaalp sosyal medyadaki hoyrat ve çapsız sözleri nedeniyle kendisiyle birlikte ülkesinin de başını derde sokmuş oldu. Türk bayrağını olimpik düzenlemelerde taşıma görevi de yapmış olması durumu daha da ciddileştirmiş olmaktadır.

    Ayrıca, kitlelere spor yaptırma(ma) ve olimpik spor dallarının önemli bölümünde sporcu ya da takım sahibi olmama da bir başka zayıf halka olarak göstermektedir kendisini.

    Umalım ve dileyelim ki; sporu büyük öçüde gündelik sığ siyasetin sıçrama tahtasına dönüştüren anlayış sorgu konusu olmasın!

    Bu anlayışın bir parçası bu yazı yazılırken yaşandı. Penguen televizyonunun spor uzantısında canlı yayında atletizm izlerken yayın apar topar sonlandırıldı. Gündem birden bire futbol oldu. Avrupa’nın bir kasaba takımına beş gol atışımız haber değeri kazandı. Yediğimiz sayısız hurmadan bir yenisiydi.

    Yediğimiz hurmalar bir yerlerimizi tırmalar mı? Geriye sayımda sona gelindiğine göre yanıtı hemen alınacak bir soruyla karşı karşıyayız.

    Ceyhun Balcı, 06.09.2013

  • SÜT DEVRİMİ

     

    Görsel

    SÜT DEVRİMİ(*)

    İnsan yavrusu dünyaya gözünü açar açmaz anasının/türünün sütü dışında bir gıda alamıyor. Yaşamının ilerleyen yıllarında da süt içmeyi sürdürüyor ama süt kaynağı kendi anası yerine diğer türlerin anaları olabiliyor. Bundan 11 bin yıl öncesine kadar insan yaşamının ilerleyen yıllarında anasının (türünün) dışındakilerin sütünü içemezdi. İçse bile hastalanırdı. Homo sapiens’in yaşamının sonraki yıllarında da süt içebilmesi için becerileriyle gen mutasyonu kaynaklı kolaylaştırıcılığı bir araya getirmesi gerekti. Biraz da devrimler tarihi demek olan insanlık tarihinin Süt Devrimi sayfalarında kısa bir gezintiye çıkalım!

    Süt Devrimi’nin izini süren bilimciler Polonya’da 7000 yıl öncesinden kaldığı kestirilen delikli testilerin peynir yapımı amacıyla kullanılmış olabileceğini getirmişler akıllarına. Polonya’nın Avrupa’da peynir üretiminin en eskiye dayandığı yerlerden olduğu savlanıyor. Neden peynir diye sorulacak olursa insandaki süt şekeri enzimi eksikliği baş sorumludur. Doğumda var olan süt şekeri (laktoz) enzimi laktaz ilerleyen yıllarda salgılanmaz olur. Herhalde nasılsa süt içmesi gerekmeyecektir dürtüsüyle. İstese bile süt bulması söz konusu değildir o çağlarda insanın. Bu durum, sütün insan için hastalandırıcı bir besin olması demektir. Ancak, yasak meyveden bile uzak duramayan insan bu yasağı da dinlememeye kararlıdır.

    Günümüzden 11 bin yıl önce avcı-toplayıcı olmaktan çıkıp tarım devrimiyle yerleşikleşen insanlar süt ürünlerindeki laktozu azaltmanın yolunu aramakla başlamışlar işe. İşte, bugün de zevkle tükettiğimiz peynir ve yoğurt bu arayışın ürünleridir. İnsanlık tarihinin dönüm noktalarından olan Tarım Devrimi’nin gerçekleştiği yer bugünkü Anadolu, İran, Mezopotamya ve Suriye’yi kapsayan Bereketli Hilâl’dir.

    Gerçekleşen mutasyona dayalı evrime karşın laktaz eksikliği günümüz insanının da sorunu olmayı sürdürüyor. Avrupa, popülasyonda laktaz eksikliğinin en az olduğu anakaralardan birisidir. Tarım Devrimcileri oldukları yerde kalmaktansa batıya ve kuzeye yönelip Avrupa içlerine ve hatta İskandinavya’ya erişmişler. Bu devinim süt işleme tekniklerinin de tarım devrimi uygulamalarıyla birlikte Avrupa’ya taşınmasına yol açmış. Bu insan hareketlerinin sonucunda Avrupa’daki laktaz sürekliliğinin bundan 7500 yıl önce şimdiki Macaristan’ın verimli ovalarında ortaya çıktığı sanılmaktadır.

    Görsel

    Bu gen-kültür eşevriminin gerçekleşmesi için diyete süt ürünlerinin girmesi bir önkoşuldur.

    Günümüzden 10.500 yıl önce hayvan evcilleştirmiş ve yetiştirmiş olan Bereketli Hilâl insanları bu becerilerini Avrupa’ya taşıyarak Süt Devrimi’nin bu anakarada da boy vermesine katkıda bulunmuşlar.

    Yapılan çalışmalar Avrupa’ya gelen göçmenlerin beraberlerinde hayvanlarını da getirdiklerini kanıtlıyor. Dolayısı ile süt işleme yöntemlerini Avrupa’daki yerli topluluklardan çok göçmenlerin tarım devrimini ve onu izleyen süt üretimini anakaraya taşıdıkları düşüncesi öne çıkmış.

    Bilimciler yaptıkları çalışmalarla o dönemden kalan testilerdeki peynir kalıntılarını Bereketli Hilâl’de 8500, Avrupa’da ise 6800-7400 yıl öncesine tarihlemişler. Sütçülük yapma becerisine sahip Bereketli Hilâl insanları bir yandan sahip oldukları teknoloji sayesinde Avrupa’daki yerli insan topluluklarını başka yerlere sürebilirken; diğer yandan da kendileriyle birlikte gen mutasyonunu da anakaranın içlerine doğru taşımışlar. Göçmenlerin yoğunlukla yerleştikleri İngiltere ve Kuzey Avrupa’nın bugünkü halklarında laktaz eksikliği yaygınlığı % 10 dolaylarında iken; göçmenlerin o yıllarda fazla ilgi göstermedikleri Güney Avrupa’da bu oran % 40’lara tırmanabilmektedir.

    Görsel

    Cilalı Taş Devri’nin sonlarında ve Bronz Çağı’nın başlarında, diğer bir deyişle bundan 5000 yıl kadar önce laktaz sürekliliği (persistansı) Avrupa’nın kuzeyi ve ortasında oldukça yaygınlaşmış bir özellik olarak göstermiştir kendisini. Bu durumun yaşama yansıması ise insanların sütü doğrudan tüketebilmeleri ve bu yolla daha iyi beslenebilme olanağına kavuşmaları şeklinde olmuştur. Böylelikle açlıkla baş etmek de olası duruma gelmiştir. Özellikle tarımsal üretimin çeşitli nedenlerle düşük olabildiği yıllarda/dönemlerde bu üstünlük insanın sağkalımına önemli katkıda bulunmuştur. Süt tüketebilmenin sağladığı bir başka yarar ise özellikle kuzeydeki güneş yetersizliğine bağlı D vitamini eksikliğiyle baş etmedeki destekleyici rolü olmuştur.

    Bugün Türk kahvaltı sofralarını süsleyen lezzetli beyaz peynirlerin insanlığın süt devrimini başlattığı yıllardan kalma bir besin olduğunun da altı ayrıca çizilmelidir. Doğrudan süt içilemeyen dönemlerde sütün laktozunu azaltma amacıyla üretilen peynir ve yoğurt bugün de zevkle tüketiliyor. Her ikisi de eskil besinler olmakla birlikte sofralarımızdaki yerlerini koruyor. İnsan artık doğrudan süt içebilmekle birlikte bu eşsiz besinlerden vazgeçmeye de niyetli görünmüyor.

    Süt Devrimi’ne bizlerin atalarının katkısı hiç kuşkusuz yadsınmayacak boyutlardadır. Süt Devrimcisi ataların torunları olan bizler bugün ne kadar süt tüketiyoruz?

    Bir İngiliz 100 lt/yıl, bir İtalyan 63 lt/yıl, bir İsveçli 111 lt/yıl ve bir Fin 139 lt/yıl süt tüketirken Süt Devrimi’nin beşiğinde yaşayan bir Türk yalnızca 24 (yirmi dört)  lt/yıl süt içmektedir. Bu gülünç nicelik günde yarım bardaktan da az bir miktar anlamına gelmektedir.1

    Bu sayıların gözlerimizin önüne utanç verici bir tablo serdiğine kuşku yoktur.  

    Tarım toplumu olmaktan hızla uzaklaşan Türkiye ne ilginçtir ki; endüstri toplumu olmaya doğru da yol almamaktadır.

    Süt tüketiminde ortaya çıkan zavallılık, et tüketimi gibi alanlarda da kendisini duyumsatmakta ve Türk insanının hem zihinsel hem de bedensel açıdan eksikli olması sonucunu doğurmaktadır.

    Eskil çağların devrimcilerinin torunlarının modern çağda içine düştüğü yoksunluk insanın içini yakan bir tablodur.

    Ceyhun BALCI, 03.09.2013

    (*)  Nature, 500, The Milk Revolution, 1 August, 2013.

    1 http://bebekvecocuk.milliyet.com.tr/turkiye-de-sut-tuketimiyle-ilgili-uzucu-istatistikler-/haberpanosu/haberdetay/18.07.2012/1568654/default.htm

     

  • POLİATLON, EKSPO, AVM

    Konak’ta Poliatlon(*),İnciraltı’nda Ekspo,Üçkuyular’da AVM

    Ceyhun Balcı

    (*)  Triatlon, Pentatlon, Heptatlon ve Dekatlon gibi sportif terimlerden esinlenerek türetmiş olduğum bir terim. Dilimize çoklu yarışma olarak çevirilebilir.

    Yetkisiz, etkisi tartışmalı ama ilgisi tartışmasız bir İzmirli olarak etkili ve yetkili ama ilgisi belirsiz olanlara sesleniyorum. Konak Meydanı İzmir’in kalbidir. İzmirlinin yanı sıra İzmir’e gezgin olarak gelenlerin mutlaka gördüğü ve kentle ilgili düzeltilmesi son derece güç izlenimler  edindiği yer. Akşam saatlerinde ya da hafta sonlarında kentin kalbini görmelisiniz. Belki de görmeseniz daha iyi olur! Olur da yolunuz düşerse oralara yürümenin bile beceri gerektirdiğini anımsatmak isterim. Çoklu yarışmaya girmeye hazır olmalısınız. İşportacı, gezgin satıcı, çığırtkan, vb türden aklınıza gelen kim varsa Konak’tadır.  Kimi zaman sekerek, kimi zaman da sıçrayarak ve bazen de bir şeylerin üzerinden atlayarak yürüyebileceğinizi aklınızdan çıkartmayın. Viyana’nın Stefan Meydanı’nda ya da Paris’in Konkord’unda böyle bir manzarayı aklınıza getirebilir misiniz? Yanıtınız evetse yazının bundan sonrasını okumasanız da olur!

    İşporta şenliğinin gerçekleştirildiği buralara Hükümet Konağı seslenme uzaklığında ve Belediye Sarayı da görüş yakınlığındadır. Kentte kentli gibi yaşamak hakkımız varsa bu konuya ivedilikle eğilmek boynunuzun borcu olmalıdır düşüncesindeyim.

    Yaşlısı, engellisi, çoluğu çocuğuyla kentliye spor yaptırmak için Konak Meydanı’nı poliatlon alanına çevirmeye hakkınız olmadığını bir ilgili olarak siz etkili ve yetkililere anımsatmak zorunda kalmanın hiç de mutluluk verici bir durum olmadığını belirtmiş olayım.

    ****************

    Ekspo 2020 için aday kent olan İzmir yer belirleme oylamasına  gün sayıyor.  Böyle bir düzenlemenin getirecekleri büyütülürken, götürecekleri yok sayılıyor. İnciraltı Kent Ormanı’nından vazgeçmeye değer mi? Bu soru kentte yaşayan herkese sorulmalı! Sormakla kalmayıp yanıtı da verilmeli! Soran azınlığa da“istemezükçü” yaftası yapıştırmaktan vazgeçilmeli! Bol ziyaretçi, sınırsız kazanç ve tanıtım havuçlarıyla perdelenen olası doğa yıkımı hiç bir getiri ile onarılamayacak zararlara yol açmaya adaydır.

    İnciraltı Kent Ormanı mı yoksa Ekspo 2020 mi sorusuna verilecek yanıt hiç duraksamaksızın doğadan ve yaşamdan yana olmalı! Böyle düzenlemeler kente ait bir değerin yıkımını değil, kentin hiç işe yaramaz bir köşesini adam etmenin aracısı olmalı!

    Bu işe öncülük edenler BIE yetkililerinin aday kentteki çevreci ve akılcı yaklaşıma kayıtsız kalmayabileceğini akılda tutmalı! Başka deyişle, yasa çıkartarak koruma altına alınan çevre yıkıcılığının bir yerlerde duvara çarpabileceği unutulmamalı!

    ******************

    AVM çılgınlığı başka bir çok kent gibi İzmir’i de sarıp, sarmalamayı sürdürüyor. Günün birinde bakkallar kent dışına taşınsın, AVM’ler merkeze gelsin diyenler çıkarsa şaşırılmayacak!

    İzmir tüm yönlerden AVM kıskacı altında. Buna kaos demek de olanaklı. Karmaşanın yeterli olmadığını düşünenler olmalı ki; Üçkuyular’daki boş alanın da AVM ile doldurulması düşünülüyor. Bunu önlemekle yükümlü ve görevli olanlar ise günün moda deyişiyle “yapacak bir şey yok!” deyip, işin içinden sıyrılmakta buluyorlar kurtuluşu. Diyebilirler ki; metro Üçkuyular’a ulaşacak dolayısı ile trafik sorunu yaşanmayacak! Oysa, ülkemizdeki AVM alışkanlığı başkaca motifler de içermektedir. AVM’ye gitmek bir gereksinimden çok sosyal etkinliğe denk düşmektedir Türkiye’de! Çoluk, çocuk özel arabaya doluşmak önde gelen koşuldur AVM’ye giderken. Ama, buraya AVM yapılmasına göz yumarak kentin güneydeki batı çıkışına kilit vurmaksa eğer niyetiniz hedefi onikiden vuracağınızdan kuşkunuz olmasın!

    Etkili ve yetkili ama ilgisiz görünen yönetenlerimiz!

    Üç başlıkta özetlenen karmaşaya eşdeğer sorunları bir örnekleme olarak görmenizi dilerim. Başka pek çoğu bu listeye eklenebilir! Sırf bu üç başlığın bile suratınızın asılmasına yetmesini dilerim.

    Hiç kuşku yoktur ki; kentler yönetenlerinden hizmet beklerler!

    Ama, öyle durumlar vardır ki; hiç bir şey yapmamak kentin çok daha yararına ve hayrınadır!

  • TAHRİR DERSİ

    Tahrir Dersi

    Ceyhun Balcı

    Benim kuşağımın ilkokul yıllarında Tahrir dersi vardı! Kompozisyon yazmayı öğrenirdik. O yıllarda sıkıcı bulduğumuz bu dersin değerini iş işten geçtikten sonra algılamıştık!

    Güncel Tahrir Kahire’de bir meydanın adıydı. O meydanı dolduran yüz binler Mübarek’in egemenliğine son vermişti.  Uzun yılların edilgenliği deneyimsizlik demekti. Mübarek gitsin de gerisi kolay anlayışı Mısır’ın Muhammed Mursi denen işbirlikçi yobaza tutulması anlamına geldi.

    Tahrir Meydanı’ndaki başkaldırıyla göreve gelen Mursi yine aynı meydanın duruma el koyması ve yarım kalan devrimi tamamlamasıyla devrildi. Mursi de % 51 halk desteğine sahipti. Oysa, o destek aylar önce yapılan seçimle ortaya çıkmıştı. Tahrir’de toplanan yüzbinler bir bakıma seçimi yenilediler! Türkiye’de bizlerin geçen ay boyunca tanıştığımız eli sopalı yandaşlar bile koruyamadı onu!

    Mursi ne yaptı da başına bunlar geldi? ABD ve İsrail yandaşlığının üzerine Suriye ile ipleri kopartma tüyünü dikince olanlar oldu! Tarihini bilmeyenlerin başına gelmesi gereken geldi! Mursi’nin ülkesinde bundan yarım yüzyıl önce Nasır Suriye’yi de içeren Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmaya yeltenmişti. Başarılamasa da bu damar hiç yok olmamacasına varlığını korumuştu.

    Son dönemde coğrafyamızda kilit rol Suriye’nindi! Suriye direnir de ayakta kalırsa Suriye düşmanları devrilirdi. Türkiye için de aynı kuram ortaya atılmıştı. Kuramın uygulamaya yansımasıdır Mursi’nin % 51 desteğe karşın devrilmesi. Çoğulculuğu anlamaktan uzak her çoğunlukçu gibi kendisinden başkasını yok saydı! Sokağa dökülen milyonlar Mursi’yi deliğe süpürmüşlerdir. Deliğe süpürme işini efendilere bırakmak yerine kendi işlerini kendileri bitirmiştir.

    Mısır’da yarım kalan devrim gerçekleştirilirken dikkatten kaçmaması gereken bir noktayı anımsatalım! Tahrir’i dolduran kalabalık bu kez doğru paydada buluşmuştur! Ellerindeki bayraklardan ve Nasır resimlerinden bellidir bu doğruk!

    Tartışmalar sürecektir. Yönetime ordunun el koymuş olması pek çok kişi için karşı çıkış dayanağı olacaktır.

    Her türlü tartışma bir yana Mursi tartışılmaz halk desteğine karşın kısa sürede gitmiştir. Suriye’nin direnci ilk etkisini göstermiştir. Diğerlerinin bunu izlemesi kaçınılmazdır!

    Türkiye’de (şimdilik) hız kesmiş görünen halk hareketinin başarıya ulaşmasında önemli rol oynaması gereken siyaset kurumu ortada yoktur. Çok bellidir ki; muhalefet konumundaki siyasetimiz de sandık fetişizminin tutsağıdır. Oysa, meydanlara inerek başkaldıran milyonların ortaya koyduğu karşı duruş bir bakıma seçim güncellemesi anlamına gelmekte değil midir?

    Mısır’da kimilerinin (belki de haklı olarak) darbe olarak niteleyeceği ordu müdahalesi önlenebilir miydi? Elbette önlenebilirdi! Mursi sokaklara dökülen milyonların istemini algılayıp, seçime gitmeyi akıl edemez miydi? Bu yolu seçse ordu müdahalaesine gerek kalır mıydı?

    Özetle Mursi Tahrir desrinden sıfır almıştır. Sınıfta kalmaktan öte, belge almıştır.

    Demokrasiyi belirli aralıklarla sandığa gitmeye indirgeyen anlayış var olmayı sürdürdükçe Tahrir benzeri dersler almayı sürdüreceğiz.  Bu dersleri bir de siyasetçilerimiz alabilse de gereğini yapabilse her şey daha kolay ve güzel olacak!

  •  

    Halk Hareketi ve Sınıfta Kalanlar

    Ceyhun Balcı

    Piyango penguenlere vurdu. Adıyla işlevi örtüşmeyen ve medya olarak tanımlanan çıkar örgütlenmelerinin ipliğini pazara çıkartmak penguenlere düştü. Üçüncü sınıf adamların yönetimindeki bu kurumlarla ilgili epeyce şey yazıldı. Daha fazlasını hak etmiyorlar. Görmez-duymaz-söylemez üçlemesiyle özdeşleşenlere başka bir ad takmak gerek!

    Halk hareketi yalnızca medyayı açığa düşürmekle kalmadı. Açığa düşmede partiler, dernekler, sendikalar, meslek örgütleri de yarışa girdi.

    Başsız, öndersiz ve kendiliğinden gelişen bir hareketin bu denli kitleselleşmesi ve şiddetten uzak kalması da değil Türkiye’de dünyada eşi az görülür bir örnekti. Böylelikle Türkler, bir yüzyıl arayla dünyanın sevgi ve saygısını bir kez daha kazanmış oldu. Halk hareketinin önemli simgeleri Türk bayrağı ve Atatürk oldu. Atatürkiye’de birleşti!

    Yerleşik olan durum partilerin ve diğer kurumların önderliği olmasına karşılık bu süreçte önderliği ele alan halk oldu!  

    Atatürk’ün partisi CHP’den başlayalım! Altı ok simgeli çok ama çok önemli ana muhalefet partimiz bu sürecin neresindedir? Kuşkusuz alanlara inenlerin önemli bölümü CHP tabanındandır! Yönetimi kasetle tasarlanan CHP’nin halk hareketi içinde yer almada kararlı olmadığı ortadadır.

    Yavru muhalefet MHP’ye gelince! Onlar çok daha çekiniktir. Hatta, tepe yönetimi biz bu hareketin içinde değiliz demeye vardırmıştır işi. Oysa, rahatlıkla görebiliyoruz ki; bu partimizin tabanı da hareketin katılımcısıdır. Yapısı kasetle belirlenen MHP, anlaşılır olmayan nedenlerle halk hareketine soğuk durmayı yeğlemektedir!

    Parlamentoda bulunmayan partilerin halk hareketine çok daha sıcak durduğunu söylemeye bile gerek yok!

    Kitle partileri olarak CHP ve MHP’nin eğer iktidar gibi bir hedefleri varsa halk hareketine soğuk duruşları akıl ve mantıkla açıklanamaz. Halkın aştığı korku duvarını onların da aşmasını beklemek en doğal hakkımızdır.

    Halk hareketine tabanının bireysel katılımı açısından değil ama kurumsal yaklaşım bakımından uzak durması kabul edilemeyecek bir başka kurum ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği)’dir. Öncülük ve atılganlık böyle günde sergilenmeyecekse ADD’nin varlığı tartışmaya açılmaz mı? ADD’nin kurumsal olarak alanlara inmesi için üç hafta geçmiş olması hiç olmazsa eleştiriyi hak eden bir durumdur.

    DİSK, KESK, TMMOB ve Türk İş’e gelince! İlk üçünün son yıllarda bir savrulma içinde olduğu kesindir. Türk bayrağını, Atatürk’ü ve İstiklâl Marşı’nı benimsemek bir yana uzak durmayı yeğlemeleri ilginçtir. Etnik temele dayalı ayrılıkçılık olgusuna yakınlıkları göz önüne alındığında halk hareketine yeterince destek vermeyişleri de böylelikle anlaşılmış olmaktadır. Dördüncüsünün edilgen ve çekinik duruşuna anlam vermek kolay değil!

    Türk halkı uyuşmazlık içinde olduğu bir iktidara karşı tepki vermede  beklenmedik zamanda hiç umulmadık bir sıçrama gösterdi. Öncülük edemeseler de hiç olmazsa kuyrukçuluk ve katılımcılık yapması gereken partiler, dernekler ve sendikalar bu süreçte geçer not alamamışlardır. Her türlü olumsuzluğa karşın gecikilmiş değildir. Utangaçlığı ve korkaklığı bir yana bırakıp işin içinde yer almaları fırsatı yok değildir.

    ADD bu eşiği geç de olsa aşmıştır. Darısı diğerlerinin başına diyelim!

    Halk hareketinin etkisine ve soyluluğuna diyecek sözümüz olamaz! Ama, bu hareketi tamama erdirecek olan da kurumlar ve onların akılcı stratejileri olacaktır. Önümüzde yaşamsal öneme sahip seçimler var! Halk hareketi tüm kurumlar için ortaklaşma paydası olamaz mı? Başta partiler olmak üzere tüm kurumların algılamasında yarar var! Halk birleşin demektedir. Hiç olmazsa bu kez fırsat harcanmasa iyi olmaz mı?

  • KÖK HÜCRE TİCARETİ

     

     

    Kök Hücre Ticareti

    Ceyhun Balcı

    Yaşadığımız çağın önde gelen hastalığıdır ticaretin ve ticari anlayışın hemen tüm yaşam alanlarına egemen olma eğilimi. “Terzi kendi söküğünü dikemez!” örneğince tıp da kendisini bu hastalıktan bağışık tutamıyor. Deneysel ve klinik çalışmaları tamamlanmadan pazara sunulan ilaçlar önde gelen kanıtlar olarak dağarcığımızdaki yerini korumaktadır. Büyük umutlarla kullanıma sunulan, mucizeye denk sonuçlar alınacağı güvencesi verilen sayısız ilaç bugün tarihin çöp sepetindedir. Pek çoğunun adları bile anımsanmamaktadır.

    Günümüzde endüstrinin eriştiği büyüklük ve etki karşı konulması zor bir güçle karşı karşıya olduğumuzu doğrulamış oluyor.  Bilimsel çalışma sabır, özveri ve parasal harcama gerektiren bir süreç. Buna karşılık, bilimsel çalışma ürünü  teknolojinin/buluşun kullanıma sunulması yapılan yatırımın ve harcanan emeğin kısa sürede geri dönmesi demek! Tıp endüstrisi acelesini haklı gerekçelere dayandıracak adımları atmada hem deneyimli hem de son derece becerilidir. Henüz kullanıma hazır olmayan ama pazara sunulmasında acele edilen bir yeni yöntemin hastalarca talep edilmesi işi kolaylaştırır.  Söz konusu olan sağlık ve yaşam olduğunda toplumun teknolojiyi/yeniliği bir an önce kullanma/yararlanma isteğine şaşırılmamalıdır. Falanca ya da filanca özelliği olan telefon veya otomobilin satışa sunulmasını istemek için sokaklara dökülen insana pek rastlanmış değilse de, ülkemizde umarsız hasta/hasta yakınlarından oluşan kalabalıkların sokaklara döküldüğünü görmüşlüğümüz vardır.1 Umarsız ve umutsuz insanların bu konuya ilişkin ürküyle karışık ilgisini bir ölçüde hoş görmek ve duygudaşlıkla karşılamak kaçınılmazdır.

    Bu alanda, bilim insanlarının ve hekimlerin de sorumlu ve ilkeli bir tutum içinde olmalarını beklemek değiniyi hak eden bir başka önemli noktadır. Ne yazık ki; adlarının önünde hekim unvanı ve buna ek olarak akademik sıfatlar taşıyan kimilerinin kök hücre tüccarlığına soyunmakta sakınca görmüyor oluşu ibretlik bir başka acı gerçeğimizdir. Bundan birkaç yıl önce İstanbul’da tramvay kazası sonucu ağır yaralanan gençlerimizin kaygılı aileleri böyle bir şarlatanlıkla avutulmaya çalışılmışlardır. Üstelik Başbakan aracılığı ve buyruğuyla! “Kök hücre” uygulaması yaptığını savlayan akademik unvanlı bir hekimin Başbakan tarafından görevlendirilmiş olması bu olgunun gündelik politika malzemesine de dönüştürülmüş olmasına yönelik ibretlik bir örnektir. 2

    Sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi? Bu çağ ötesi(!) tedavi ülkemizin taşra hastanelerinde bile uygulanabilir duruma gelmiştir! 3

    Mezenşimal Kök Hücreler’in (MKH) ya da daha kısa nitelemeyle kök hücrelerin çeşitli hastalıkların sağaltımında kullanılması girişimi tıp-ticaret ilişkisine güncel örnektir. Kemik iliğinde bulunan bu hücreler kemik, kıkırdak ve yağ hücresi öncülleridir. Ancak, klinikte başka bazı dokuların yenilenmesi ve onarımında  yararlı olabilecekleri de öngörülmektedir. Hemen anımsatmakta yarar var! Kök hücrelerin hastalıkların tedavisinde kullanımı şimdilik söz konusu değildir. Daha doğrusu, gelecekte söz konusu olabilecek bu uygulamalar henüz laboratuvarların sınırlarını aşabilmiş değildir.

    Buna karşılık tıp endüstrisi temel bilimsel verilerin tersine bu hücrelerin enjekte edilebilir biçimde kullanıma sunulması yanlısıdır. Bu denli büyük bir gücün kimi bilimsel dergileri/akımları etkilemesine ve kök hücrelerin vücuda enjekte edilebileceği önermelerini güçlendirmesine de şaşırılmamalıdır. Kök hücre uygulamalarına istem yaratma amacıyla sayısız hastalık listelenmekte ve hastalıkların neden ve doğaları göz ardı edilerek bu yolla tedavi edilebilecekleri algısı yaratılmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklar, inme ve kalp krizleri de bu listelerde yer alabilmektedir. Bu sıra dışı savlar, henüz var olmayan sıra dışı kanıtlar gerektirmektedir. Tam da bu noktada bilimin ticarileştirilmesinin karanlık yüzüyle karşılaşılmış olmaktadır.4

    Bugün için damar yolu ile organizmaya verilen kök hücrelerin herhangi bir etkiye yol açmaksızın vücuttan hızla atıldıkları ve uzaklaştırıldıkları bilinmektedir. Başka deyişle herhangi bir olumlu etkiden söz edilmesi şimdilik olanaksızdır. Diğer yandan, transplante edilenler ise yeni yerlerinde (beyin ya da kalpte bile) kemik oluşumuna yol açmaktadırlar. Buna karşılık kök hücre  tedavisi yandaşları kök hücrelerin kimyasal faktörler aracılığıyla etkili olduğunu ileri sürerek savlarını diri tutma çabası içindedirler. Güvenilir bilimsel dayanaktan yoksun kök hücre uygulamaları hiç değerindedir. Böyle bir durumda mutlak kazananın firmalar olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Küresel ölçekte 300 dolayında kök hücre enfüzyonunu (damar yoluyla uygulama) kapsayan çalışmada birbirleriyle ilintisiz çok sayıda hastalığın iyileştirilebileceği çelişkisi dikkat çekmektedir. Özenli ve akılcı bir bilimcinin ya da hekimin kolaylıkla fark edebileceği bu çelişkinin umar arayışı içindeki hasta ve hasta yakınları için bir şey ifade etmemesine de şaşırılmamalıdır. Henüz tüm bilimsel ve deneysel aşamaları geçmemiş kök hücre uygulamaları gerçekte bilimin ticarete alet edilmesi anlamına gelmektedir. Bilim ve tıp eğilip, bükülmekte ticaretin hizmetine sunulmakta ve açılması güç kapıların zorlanmasında koçbaşı olarak kullanılmaktadır.

    Hiç kuşku yok ki; bu küresel bir sorundur. Örneğin, İtalya’da kök hücre tedavisi ölümcül nörolojik hastalıkları olan çocuklara uygulanmıştır. İtalyan Hükümeti de bu durumdan görev çıkartarak konuyu inceleme gereği duymuştur. 4

    Akademik konularla çok da tanışık olmayan sokaktaki insanın bu konudaki arayışlara heyecan ve coşkuyla katılması olağan karşılanabilir. Ancak, endüstriyel güdülemeyle henüz laboratuvar sınırlarını aşmamış olduğu açık olan kök hücre uygulamalarının bazı hekimler ve adının önünde akademik unvanlar taşıyanlarca umut tüccarlığına ve parasal getiriye alet edilmesi kabul edilebilir gibi değildir.

    Bu olumsuz tabloda çok önemli bir başka olumsuzluk daha bulunduğunu üzülerek gözlemliyoruz. Kötü niyetli unsurların toplumu yanıltması karşısında düzenleyici ve uyarıcı olması gereken otoritenin bu görevi yerine getirmek şöyle dursun yanılsamanın değirmenine su taşıyan bir tutum içinde olması sorunun ülkemize özgü boyutunu yeterince ortaya koymuş olmaktadır.

     

     

    1 Duchenne Kas Distrofisi ve Kök Hücre. Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 20 Ağustos, 2010.

    2 http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/boyle-olur-tayyipin-mucizesi-haberi-25497

     3http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/guncel/tr-agri-devlet-hastanesinde-kok-hucre-nakli-1-11-50194.html

      4 Nature, 499, 18 July, 2013, World View, 255.

  • Görsel

     

    SALDIRGAN KARDEŞLER

     

    Irak ve Libya’dan sonra bugün Suriye saldırganlığın hedefindeki ülke. Emperyalist saldırganlığın baş rol oyuncuları değişmez üçlü!

     

    ABD-İngiltere-Fransa! Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi yerli işbirlikçiler yardımcı oyunculuk konusunda oldukça hevesliler.

     

    Bizlerin gençlik yılları “Soğuk Savaş”la tanımlanmıştı. Sosyalist blok yıkıldığında  pek çok kişinin sevindirik olduğunu anımsıyorum. Soğuk savaş sona erecek, insanlık didişmekten vazgeçip gönence ve barışa erişecekti. Beklenenin tersine ipten kazıktan kurtulan Batı bloku daha kolay savaş çıkartır oldu. Aslında sıcak savaş dönemine girmiş oluyorduk.

     

    Bu yeni fetihler döneminde her türlü ekonomik kaynağa yeri geldiğinde barışla, ama gereğinde hiç ikileme düşmeksizin savaşla el konulur oldu.

     

    Finansal kapitalizm boyutuna evrilen Batı’nın üretime ve emeğe dayanmaktan hızla uzaklaşan ekonomisi artık savaşsız ve fetihsiz yapamaz oldu.

     

    Şimdilerde Suriye’yi gözüne kestiren ama öncekilerdeki gibi kolayca savaşa giremeyecği anlaşılan Saldırgan Kardeşler’de yönetimler değişse de tutum değişmedi.

     

    Neo-Con Bush’tan sonra göreve gelen Obama ile birlikte “her şey daha güzel olacak” diyenler bir kez daha yanıldılar. Obama da farklı çıkmadı! Çıkamazdı! Dışı siyah olsa da içi beyaz diyenlerle alay edildiğini anımsıyanlarımız vardır. ABD’de ana doğrultuyu değiştirmeye kalkışan Kenedi’nin başına gelenleri unutunca Obama’ya bel bağlama yanılgısına düşmek olağandı.  Adı Obama, teni siyah olsa da ABD başkanlığı kişisel inisiyatife yer vermeyen bir konum! Kenya kökenli Obama’nın rol arkadaşlarının çark etmesine karşın savaşçı yaklaşımı kulaklara küpe olmalı!

     

    Tıpkı Obama gibi Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande da seçildiğinde umut saçmıştı dünyaya! Öncülü Sarkozy olunca ardıl Hollande’a bağlanan umudu anlayışla karşılamak gerekirdi. Elbette, unutulan bir şeyler olmasaydı! Tek kutuplu dönemle birlikte dünyada ve özellikle de Avrupa’da siyasetin ezberi bozulmuştu bir kere! İngiltere’nin yan çizdiği durumda bile Suriye bombacısı olmak adına atılganlık gösteren Hollane’a bel bağlayanlara “nasılsınız, iyi misiniz?” diye sormak gerek!

     

    Güvenilen dağlara kar yağmaya devam ediyordu, edecek de!

     

    Çünkü, sorun Obama ya da Hollande sorunu değildir!  Kerli, ferli görüntüleri yanıltmasın! Her birisi sistemin biraz daha öne çıkan dişlisinden öte önem taşımazlar.

     

    İngiltere’ye gelince! İktidarda Muhafazakarlar bulunsa da öncülü Sosyal Demokrat Blair’in yaptıkları anımsandığında “daha kötüsü olamaz” dedirtecek masumiyette bir Cameron var karşımızda. Nitekim, son Suriye olgusunda parlamentonun da engellemesiyle saldırganlıkta gerilerde kaldı.

     

    Partisi ve görünürdeki tarafı ne olursa olsun yeni dünya düzeninin Batılı partileri tornadan çıkmışcasına benzerlik yansıtan bir görünüm sergiliyorlar.

     

    Sağcılık ya da solculuk artık anlam taşımaz oldu oralarda! İşte Bush, işte Obama, Sarkozy’den farksız Hollande! Solcu Blair’den sonra saldırganlıkta silik kalan Cameron!

     

    Al birini vur ötekine!

     

    Ceyhun BALCI, 01.09.2013

  • BARIŞA ÖZLEM

    BARIŞA ÖZLEM!

    1 Eylül 1939 : Hitler faşizminin Polonya’yı işgal ettiği gün! II. Dünya Savaşı’nın da başlangıcı sayılıyor. Bu olumsuzluk 1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak belirlenmesiyle biraz olsun hafifletilmek istenmiş!

    Barış’a kim hayır diyebilir? Ses benzeşmesi de olan Savaş ve Barış ayrılmaz ikili. Biri varken diğeri olamıyor.

    Dünya ikinci paylaşım savaşından sonra bu denli büyük ölçekli ve yaygın bir acı yaşamadı.Ama, savaşlar da hiç eksik olmadı. Dolayısı ile barışa özlem hiç dinmedi!

    Her 1 Eylül’de alanlardan yükselen sesler savaşı lânetledi. “Savaşa Hayır, Barışa Evet!” değişmez savsöz oldu.

    Söylemek kolaydı! Lâkin, başarılamadı!

    Örneklemek daha yararlı olacak!

    Yakın geçmişe uzanalım! ABD, Vietnam halkı üzerine bomba, napalm, portakal gazı yağdırırken vatansever Vietnamlı savaşa hayır deyip boynunu mu eğmeliydi? Zalimin haydutluğu barış olsun diye mazlûmun boynunu mu büktürmeliydi?

    İşte bu canalıcı nedenle 1 Eylüllerdeki söyleme özen göstermek gerekiyor. Silah, bomba, tank, top, tüfek olmasın! İyi ama, o zaman nasıl savunulacak vatanlar, canlar?

    Başka bir çok alanda olduğu gibi bu konuda da insanlık güdüleniyor! Ne olursa olsun savaşa hayır denmeli düşüncesi belleklere kazınıyor.

    Hemen şimdi Mustafa Kemal’e kulak vermeli!

    “Ulusun yaşamı telikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir!”

    Başkaca koşulları göz önüne almayan kimileri  30 Ağustos’u savaşla ilintisi nedeniyle kutlamama açmazına düşebiliyorlar! Buna karşılık, “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen bir önderin ülkesinin bugünkü yöneticileri “Suriye’ye sınırlı askersel saldırı yetmez! Sonuna kadar gidilmeli!” diyebilmekteler!

    Hoşumuza gitse de, gitmese de barışa giden yol çoğu zaman savaşlardan dolayısı ile de zahmetlerden, özverili bir dirençten ve elbette kan ve can vermekten geçebiliyor.

    Açılıma eklemlenen sahte barışçılarla Amerikan füzesi duasına çıkanlara dikkat!

    Karşımızda duran bu acı gerçeği göz ardı etmeyenlerin Barış Günü Kutlu Olsun!

    Ceyhun BALCI, 31.08.2013