• gazeteTTB, ÖCALAN, AÇILIM…

    TTB’nin hükümlü Abdullah Öcalan’a yönelik özel ilgisi ve kendi oluşturacağı “bağımsız” hekimler kurulunca muayenesi doğrultusundaki girişkenliği güncel tartışma konusu olmayı sürdürüyor.

    Suçu ve konumu ne olursa olsun; herkesin sağlık (hizmeti) alma hakkı vardır! Bu hakkın kullanılma koşulları da kurallarla belirlenmiştir. Buna karşılık Abdullah Öcalan Türkiye hapishanelerinde sağlık (hizmeti) hakkından yararlanma sorunu yaşama olasılığı en düşük hükümlülerden birisidir. Dolayısı ile konunun insani boyutta ele alınması çabaları yersiz ve gereksizdir. Neden böyle olduğu yazının ilerleyen bölümlerinde ortaya konacaktır.

    Abdullah Öcalan’ın bu doğrultudaki isteğini ziyaretine gelen kardeşi aracılığı ile dile getirmesi de ilginçtir. Türkiye Cumhuriyeti devletiyle üst düzeyde ilişki içinde olabilen ve Türkiye Cumhuriyeti’ne pek çok konuda dayatmada bulunabilen bir hükümlünün kendisi ile ilgili göreceli olarak sıradan bir konuda çaresizlik içinde olması kabul edilebilir gibi değildir. Bulunduğu yerden açılım kuramcılığı yapabilme noktasındaki bir örgüt elebaşının mahpusluk konumunun daha fazla uzamasının pek olası görünmediğini de bir kenara not etmekte yarar vardır.  Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ile ilgili en temel ilkelerin bile tartışmaya açılabildiği günümüzde Abdullah Öcalan’ın kendi özgürlüğünü pazarlık konusu yapmayı akıl edememiş olması yaşamın olağan akışına uymaz.

    Açılım adı altında sürdürülen çalışmaların önünde sonunda İmralı sakinini doyurucu bir noktaya erişmesinin ancak hükümlülük statüsünün değişimiyle olanaklı hale geleceği konusunda hemen herkesin artık uzlaşı içinde olduğunu söylemeye gerek yoktur. Başka deyişle, kişi olarak saygı gören, bununla da kalmayıp kendisi değilse bile düşünceleri iktidara gelmiş bir hükümlünün özgürlüğünden daha fazla yoksun kalması eşyanın doğasına aykırıdır!  Öcalan’ın bugünkü durumu közdeki kestaneye benzetilebilir. Öcalan közden alınacaktır! Elbette, ustalıkla ve birilerine siyasi bedel ödetmeksizin! Ama, bunun için bir maşaya gereksinim vardır. Hücresinden Anayasa yazdırma noktasına gelmiş olan Öcalan’ın da bir sabrı olduğu kesindir. Ancak, her konuda etkili, yetkili ve muktedir olan iktidarın bu konudaki sıkıntısını da anlayışla(!) karşılamak gerekir.

    Bir tutuklu ya da hükümlünün sağlık gerekçesiyle salıverilmesinin yol, yöntem ve koşullarının da belli olduğunu unutmayalım! İstenirse, TTB’nin deyişiyle “bağımlı” hekimler aracılığı ile de durumun kotarılması söz konusu olabilir. Bu hiç zor olmayan ama bedel ödetici bir yöntemdir. Türkiye’de yeni anayasa ve başkanlık düşleri görenlerin olduğunu göz önüne aldığımızda en azından şimdilik bu siyasi bedelden kaçınma kaygısı da anlayışla(!) karşılanmalıdır.

    Sıralanan koşullar göz önüne alındığında TTB’nin kestaneyi közden alma konusundaki hevesi daha iyi anlaşılmış olacaktır. Eğer, İmralı sakini hastalık gerekçesiyle salıverilmiyorsa, bağımlı hekimler aracılığıyla yaşama geçirilemeyeceğinden  değil siyasi bedeli (henüz) göze alınamadığındandır!

    Abdullah Öcalan’ın sağlık koşullarında bozulma olduğu savının doğru olduğunu varsayalım. Bu savın doğrulanması hiç de zor değildir. Kendisinin bugüne değin sağlık hizmeti almada sorun yaşadığına ilişkin nesnel ve somut bir dayanak yoktur. Devletle görüşme içinde olabilen birinin bu konuda sorun yaşamakta olduğunu ileri sürmenin akılcı ve gerçekçi olmayacağının altını bir kez daha çizelim.

    TTB’nin Öcalan konusundaki girişkenliğini bu alandaki işbölümüne bağlamak çok daha doğru olacaktır. Ne yazık ki, TTB’nin bu süreçte üstlenmekte sakınca görmediği işlev maşa olma rolüdür. Böyle bir görevi üstlenme konusunda kişilerin sonsuz bir özgürlüğe sahip olduğu gerçeğini teslim etmemiz gerekir. Ancak, sorun TTB’nin bir tüzel bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra üye olsun ya da olmasın Türkiye’deki tüm hekimlerin örgütü olmasından kaynaklanmaktadır. Asıl sorun bugün TTB’ye egemen olan anlayışın kişisel düzeyde kalması gereken bu yaklaşımı kurumsal davranışa yansıtmasından kaynaklanmaktadır.

    TTB’nin kurumsal olarak uzak durması gereken böyle bir kurguda rol alma hevesi hekimlerin haklı tepkisine yol açmaktadır.

    TTB, tepki çeken bu yaklaşımını gözden geçirme göreviyle karşı karşıyadır! Hem de ivedilikle!

    Ceyhun BALCI, 17.07.2013

    Görsel

  •  

    Görsel

    YAZI DEDİĞİN

    Yazı dediğin duygulandırdığı kadar bilgilendirmeli!

    Yılmaz Özdil dengeyi iyi kurmuş!

    Maltepe Askeri Cezaevi ziyaretini anlatırken Ataol Behramoğlu ile rastlaşmamız da bundan! Armağan edilen ayva yaprağından kitap ayracını Ataol Behramoğlu’na borçlu oluşumuzu ustalıkla yansıtmış! Duygu ve bilgi mükemmel şekilde bir araya gelmiş!

    Bilgilenirken, öğrenmek çok iyi geldi! Bu satırların yazılması da ondan!

    Yeri gelmişken ayvadan söz edelim. Ayva, herkesçe sevilmese de özgün bir meyve. Kendisi yenebileceği gibi reçeli ve hoşafı da iyi gider. Denk getirip de külde ayva deneyebilirseniz unutamayacağınız bir damak tadıyla tanışmış olursunuz. Şimdi pek görünürlerde yok ama birkaç yıl önce hazır ayva suları da boy göstermişti satıcı raflarında.

    Gülgiller ailesinden bir ağacın meyvesi olan ayva üretiminde Türkiye dünya önderi! 2000 yılından bu yana üretim % 30 dolayında artış göstermiş. Tarım ve hayvancılığın dibe vurduğu dönem için ilginç ve sevindirici bir not!

    Bu bolluğun dilimize vurması da olağan karşılanmalı! Yemesinin güçlüğünden midir bilinmez! Düşülen güç durum için “ayvayı yemek” deyimini türetmişiz. Bolluğundan mıdır nedir! Kadın memesine de ayva diyenlerimiz çıkmış!   Olumsuz duruma düşünce “ayvalara geldik” dediğimiz olmuş.

    Neden bazı insanlar yaşadıkça büyürler, yücelirler?  Buna karşılık neden bazıları yaşadıkça cüceleşir? Bir hekim olarak yaşatmaya koşullanmışım! Ama, ilerleyen yaşlarında cüceleşen ve hatta çukurlaşan insanlar gördükçe bu kadar yaşamak neyine gerekti diye mırıldanmaktan alamam kimi zaman kendimi! Yaşadıkça devleşenleri, yüceleşenleri gördükçe yaşa, varol diye haykırasım gelir!

    Ataol Behramoğlu o şiiri kendisine yazdıran koşullardan sıyrılabildiği, olayları nedensellik çerçevesinde irdeleyebildiği için kalıplaşmış düşünceden uzak tutabildi kendini! Doğallıkla yüceldi, devleşti!

    Aradan geçen 30 yıldan sonra hapis yattığı yerin avlusunda varlığını sürdürebildi! Yeri geldi yerdi ama, bugünlerde oralarda haksız yere hapis yatanların yanında durabilme bilgeliğini sergiledi!

    Askerlerin de devrimci olabileceğini gördüğü gibi sivillerin de darbeci olabildiğini saptadı!

    Ülkesi ve insanı ayvayı yemesin diye!

    Ayva ağacı tanıktır!…

    Ceyhun BALCI, 17.07.2103

    Görsel

     

     

     

    HAPİSHANEDE BİR SABAH TÜRKÜSÜ

    Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
    Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
    Oturmuş yazarım bu şiiri

    Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
    Lodos titretiyor ağaçları
    Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

    Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
    Ardından baharın geçti koca bir yaz
    Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

    Avlunun dört yanı dikenli teller
    Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
    Kapanır uykusuzluktan gözleri

    On gündür çocuk sesi duymadım
    Özledim “baba” deyişini kızımın
    Özledim beni görünceki sevincini…

    Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
    Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
    İçim burada da pırıl pırıl şimdi

    Geçer, güzelim, bu günler de geçer
    Sökülüp atılır dikenli teller
    Koparır halk bir gün zincirlerini

    Maltepe Askeri Cezaevi, Eylül 1982

    Görsel

     

  •  

     

    İLK GÜN

    Üç su kaynağı Doğu, Kuzey ve Güney Anadolu’ya açılır bu dağlardan.
    Burada insan sesi ile su gibi akıp giden Sarı Gelin ezgisi ve şöyle ki
    kefensiz yatan gençlerimizle içimize salkım saçak kök salan Soğanlı
    Dağları.. kar ilen boran var. Üç ayrı yönde sırlı bir üçgenin
    merkezidir burası.

    Erzurum’dayız. Yürüyüşü yönetecek Akut lideri Bünyamin Akbulut
    avadanlıkları gözden geçirdi. Bazılarına bunlar plaj çadırı,
    ayakkabılar su geçirir, tozluk lazım, gidip ihtiyaçları alacağız,
    yoksa yolda kalırız, önemli olan, insan zayiatı vermeden yürüyüşü
    tamamlamak, dedi. Elde var bir.

    Eksiklerin tamamlanmasıyla toplandık. Neşteri cebinde, Cerrah Başkan
    Prof Dr. Bingür Sönmez: ‘Değerli arkadaşlar bu turistik bir yürüyüş
    değil, başladığımız gibi yürüyüşte sonuna kadar güçlü kalmalıyız,
    dedi. Akut toplantı salonunda tarih bilgisi veren bir konuşma da
    yaptı. Elde var iki.

    Yerleşim, iletişim yönetmeni uluslararası turizm direktörü Haluk Kurt.
    Elde var üç. Beşe kadar sıralı minübüsler onun işaretiyle geldi. Tekin
    Bey siz bugün Narman’a, oradan yürüyüş alanı, son gün Sarıkamış, Kars
    ve oradan Erzurum havalimanına kadar üç nolu minibüste olacaksınız,
    dedi.

    Hiçbir şey rastlantı değil. Güçlü yönetim üçlemesi de ortaya çıktı.
    Bingür Bey’in katılımcılara armağanı olan ‘Bardez Baldoruk Ailesi’
    adlı, imzalı romanımın listeye göre dağıtımı tamamlandı.

    Eksikler satın alındı. Birer gurme olan gezginler serbest saatlerde
    Erzurum’a indiler. Cumhuriyet Caddesinin ünlü çorbacılarını ağız
    tadıyla tanıdılar ve mercimek çorbasına tam not verdiler.

    İLK GECE

    Tam tekmil avadanlıklarla yola hazır olduk, Narman şehitliğine gittik.
    Kızıl peri bacalarını gördük. Parkı ve daha başka yerleri gezdik.
    Geceyi geçireceğimiz doruğa çıktık. Arkamızı bir tepeye, önümüzü
    aşağıda baraj için doldurulan dereye verdik. Taşıyıcı traktör yarın
    gelecek.

    Çadırları kurduk. Bayanlar, doruğun ardına çiçek toplamaya (!) çıktı.
    Baylar aşağılara… Gezide eziyet yok, tuvalet diye bir imge de yok.
    Doğa bizimdir. Islak mendiller ceplerimizde.

    Narman Belediye Başkanı Sayın …….gezginlerin pişireceği köfteli, şiş
    kebaplı akşam ziyafeti verdi. Mangal severler ortaya çıktı. Közlü
    mangallarda etler pişti. Salkım üzümler, karpuz dilimleri geldi.
    Bingür Bey beni de kendi sofrasına buyur etti. Yol boyu et eksik
    olmayacak soframızdan, dedi. Gece ateş çevresinde toplandık. Bingür
    Bey sipsi ile Yemen’e gideni çığırdı.

    Yol boyu koruma yapacak olan komutanlar askerleriyle ağırlandılar.
    Karanlık bir gece ve yıldızlı bir gökyüzü var üstümüzde. Baraj
    yapılıyor kamp yaptığımız yerde. Çadırlara çekildik. Dolgu atıkları
    döken kamyon gürleyişleri.. çoban köpekleri.. kangallar çevreyi sardı.
    Artan yiyecekleri kanalara verdik. Sabaha dek çadırların yanında
    havlayarak teşekkür ettiler.

    İKİNCİ GÜN

    Düşkırıklığı gibi olan taşıyıcı zorluğu aşıldı, traktörler ikilendi,
    gönüllere düşkırıklığı düşmedi. İkinci gün on altı otuz sularında,
    kaptan Bünyamin Bey öne geçti ve ardında Bingür Bey şöyle ki, yürüyüş
    sevgi yumağı gibi başladı. Yürüyüşçülerin ayakları pedal çevirir,
    dirsekleri değneklerle havada kürek çeker gibiydi.. yokuş yukarı yaban
    çiçekleri derleyerek ilerlediler. İkinci gecenin ıssız derinliğine hem
    de zihinsel içselliklerine yürüyenler, yürekleri pırıltılı seksen
    kişiydi.

    Kim bunlar diye, us germeye gerek yoktu. Us/ta tarih değil mi? Kim
    bunlar diye sordunuz da! Son yüz yıl öncesi karış karış bu toprakları
    karışık oluşturan bir tarih var. Bir de bu tarihle barışık gönül
    insanları var. Gönül yürüyüşü olduğu apaçık. Burada yürüyenlerin tümü
    bunun ayırdında.

    Bingür Bey, neşteriyle kişilikli tam cerrahi kadro, küçük ameliyatlara
    hazır, ilaçlarıyla burada.  Olur ya insanı ateş basar, fıtık patlar,
    idrarda zorluk olur.. maceralı bir yürüyüş, diye sesleniyor.

    Bir de gezgin romancı olarak şunu öğreniyorum, dağlar agresiflik dahil
    beyinde etki yaparmış.

    Bu yürüyüşte iki bin, iki bin yedi yüz metre yükseklikte çiçekler
    okyanusu dağlar gibi direnç veriyor. Bu çiçekler denizinin bağrında
    yalın göynek yatan yiğitlerle oluşan gizemli efsaneler var.

    İKİNCİ GECE

    Bu yürüyüşte bir de rekor kırıldı. İki yıl önceki katılımda iki bayan
    vardı. Buna göre bu kez, en az on bayan sırt çantaları alesta alabanda
    ikinci öbekte, baylara taş çıkartırcasına yürüyorlar. Son on yıldır
    yürüyüş parkürü olan bu dağlarda, bu sayı bir rekordur. İçlerinde on
    sekiz olanı da, elli dolaylarında olanı da var ve kahvaltı sonrası
    akşama kadar sadece su içerek yürüyorlar.

    Anadolu ruhu işte Sakarya Savaşında top taşıyan kadınlar imgelemi. Tüm
    yürüyüşçüler okumuş – yazmış kişiler, İstanbul’dan işadamları, hukuk
    ve maliye danışmanları, pilotlar, emekli subaylar.. üniversite öğretim
    görevlileri de var, mühendis, öğretmen olan öğrenci olanı da var,
    cerrahlar ise en önde. Bir de yüksek coşku var, öğlen yemeği
    eksikliğini genel olarak kimse umursamıyor.

    İkinci akşam tez oldu, çadırlar yorgun yürüyüşçüler tarafından
    kuruldu. Bulutlar yağmur topladı. yalımlı ateş çevresinde Bingür Bey
    sipsi (bölgede bu çalgıya sipsi denir) ile ağıt yaktı. Yola düşen bir
    de bağlama var. Yurt için geri dönmezsem ağlama garip anam ağlama
    diye, ağıt söylüyor.

    ÜÇÜNCÜ GÜN

    Bir kar topu gibi gelişen, duygu yüklü bir gelenek oluşuyor. Gönül
    insanlarının başlattığı vefa borcuyla oluşan bir gelenek. Us geçirelim
    ki, kemikten yoğrulmuş sessiz bir tarih labirentidir burası. Us, ortak
    akıl birliği ve gönül adanmışlığı ile ulaşılır barışa ve aşılır
    Soğanlı Dağları.

    Bu tür labirentin geri dönüş kapısı nerede? Böyle doğa labirentine
    girince çokluk Terzi Hermes’in sözleri de anımsanır. Gönüllü kişi,
    kapısında İzis heykeli olan tapınağa bırakılır. Heykelin altında,
    ‘yüzümdeki örtüyü hiçbir ölümlü kaldıramadı,’ yazısı vardır. (Burada
    gönüllü kişi Soğanlı Dağları’na bırakılır. Dağlarda, üstümdeki örtüyü
    hiçbir ölümlü kaldıramadı,’ imgesi vardır.)

    Böyle ise o yolda yürüyebilmek için ölümsüzlüğe hazır olmak
    gereklidir. Çünkü insanlar ölümlü tanrılardır Hermes’e göre, tanrılar
    ölümsüz insanlardır. İşte bu dağlarda oğullar ölümsüzlük içtiler ve
    fakat sansür edilerek unutturuldular. Onlar çiçeklerin bağrında yalın
    göynek yatan oğullardır.

    Hermes’in sözü gibi ölümlülerin kaldıramadığı sansürle bu dağlarda
    unutulmuş bir tarih vardır.

    O sansür perdesini kaldırmak, Sarıkamış Şehitleri Gönüllüleri hareketi
    ile başarıldı. Unutmayalım bir göynek ve ayakları yalın oğullar
    savaşmak için oraya gönderildi. Diktatör, zalim kışı unuttu.

    Bu gerçek Terzi Hermes’in anlatısında olduğu gibi, ancak tanrılar
    adına olan ve hiçbir ölümlünün yapamayacağı bir savaştı. Ortak
    insanlık tarihinin gördüğü en yıkıcı kararlar burada uygulandı.

    Şimdi onlara olan vefa duygusuyla, o sansür perdesi açıldı. İki bin
    beşyüz metre aşan yürekle, ve parlak güneşle üçüncü günü geride
    bıraktık. Akşamı, karanlığa sintine atan bulutlarla karşıladık.

    ÜÇÜNCÜ GECE

    Üçüncü gece, Soğanlı Dağlarının bağrında çadırlar kurulacak. Kimileyin
    arkada kalan kimileyin öne geçen iki traktörden birisi mutfak
    avadanlıları ve yiyecek ambarı gibi rüzgarda kanatlanıyor. Ötekisinde
    ağırlıklı çantalar, çadırlar, uyku tulumları falan. Bunlar bir kaç
    yerde çamura saplandı. Akutlu gençler ve Sarıkamış Şehitleri
    gönüllüleri elbirliği ile onları oralardan çıkarmayı başardı.

    Deve boynu gibi değirmi bir tepeyi aştıktan sonra, mor menevşerin
    içinde bulutlarla geldi üçüncü gece. Tam çadırları kuracak ve uyku
    tulumlarını açacaktık. Dolu ve sağnak kamçı gibi indi. Sel suları ile
    koşuştuk, yağmurluklar yetmedi topuklarımıza,  ayaklarımıza dek
    ıslandık.

    Sağnak ansızın ıslatsa da eli hızlı gönüllüler iki çadır kurdular,
    sığındık. Bir yarım saat yağmur ve dolu musikisi ile akşamı bulduk.
    Sonunda diz boyu sulu otların arasında çadırları kurduk.

    Yapılan mesafe hesaplarına göre gününe göre alınmayan yolun, artık
    kalanı var. Asıl labirent son iki günde, dördüncü ve beşinci günlerde
    bu fazlalık da aşılacak. Yüksek gece, serin ve ıslak geldi. Çadırlar
    ve uyku tulumlarıyla birlikte yayla çorbası da bol kepçe buğusuyla
    önümüzde işte.

    DÖRDÜNCÜ GÜN

    Çadırlar, askeri harekatta olduğu gibi hızla söküldü, gönüllüler
    coşkuyla sırt çantalarını arkalayıp yürüyüş düzeni aldı. Liderler
    şimdi düdük çalınacak. Harita mühendisi komutanlar ileri çıktı.

    Gecenin yağmur seli baskını sonrası, dördüncü gün bahtımız da yol da
    açık. Ballı, pekmezli kahvaltı sonrası çantaları sırtladık. İz süren
    kaptanımız Bünyamin Bey, Erzurum Dağları kar ilen boranı çığırıyor.
    Yürüyüş kolu tempolu değnek sesleriyle yanıt veriyor. Hız kesilmedi
    yukarı.

    Yaylalardan yaylalara geçiyoruz. Çok çok hızlıyız ve tek kolda
    yürüyoruz. Haritacı komutanlar uzun ara önümüzde tırmanıyorlar.
    Komandolar dört yirmi dört, dört yanımızda uçan kuşun kanadı gibi.
    Masmavi gökyüzü ile öpüşen ufku, bir yukarı bir aşağı sallantılı,
    oynak bir aynada izliyoruz.

    Sığır sürüleri, uçsuz bucaksız yeşillik deniz dalgaları. Sonunda dik
    bir dağa tutunduk. Gökhan, (Akutun fedaisi) dağ doruğundaki şahinleri
    gösteriyor. Bu yürüyüşte adı saklı kahramanlar var.

    Ballı, pekmezli, karpuzlu sabah kahvaltısının üzerinden neredeyse on
    saat geçmiş. Traktörler patinaj yapmış, orada yokuşta kalmışlar.
    Bardız Muhtarı Emin Bey hızır gibi zuhur etti ve bu traktörleri ters
    pozisyondan çevirdi. Deve boynu gibi bir orta düze indirdi. Alkışlar
    Emin Bey’e…

    Zorunlu oraya konaklamaya karar verdik. Şahin yuvalarının altında,
    dağların gölgesi sona erdi, ıslak gece, yamuk bir yerde geldi. Seksen
    kişi gönül dağarımızdaki vefa borcu ile kendimizi bir daha sınamak
    için, burada çadırları kurduk. Saklı efsaneler zincirleri olan üç bin
    metreye yakınız.

    DÖRDÜNCÜ GECE

    Ilgın esen yelin duldasında ve saat yirmi sularında alaca akşamın
    böğründe çadırları kurduk, evet.

    Akşam yemeği bol naneli bir ezo gelin çorbasıyla önümüze geldi. Sonra
    tas kebabı, pilav, cacık, kaysi, üzüm… Komando komutanı zarif, dal
    gibi ince bedeniyle Ahmet Bey, bir traktör ile yanına gezginlerden ve
    akutçulardan yardımcı alarak odun bulmaya gitti.

    Komutanlar da komandolar da bu yürüyüşte sırılsıklam kesilmişti o
    gece. Ahmet Komutan biraz da onları düşünerek yaylalara indi.
    Döndüğünde o gece  üç ayrı yerde büyükçe ateşler şavkıdı.

    Çamaşırlar, çoraplar, postallar ve uyku tulumları kurutuldu. Ateş
    çevresini saran gönüllüler ıslak urbalarını alevlere tutarak ıslıkla
    ağıtlar söylediler. Bülent Bey lirik sesi, alt perdeden mızrabıyla
    yürek yükledi ve ruhsal bir enginlikle enerji depolandı. Yağmur,
    çamur, dolu  her neyse işte. Bir gece bir gün kaldı, son kulvara
    geçildi. Yorgun gezginler sonunda çadırlara girdi.

    BEŞİNCİ GÜN

    Güneş doğmadan önce uyananlar çiçek toplamaya (!) çıkıyorlar. Hemen
    tümü kentlerde yaşayan bu insanlar bu doğada, güneş burnunu
    göstermeden ayağa kalkıyor. Hani kentliler eleştirilir ya burası hiç
    de böyle değil. Tümü de doğa insanı, ruhlarıyla uyanık buradalar.

    Bugün, tıpkı dün gibi çok erken yola çıkacağız. Ben Bingür Bey’in
    çadırını paylaşıyorum kaç gecedir. Uyku tulumunu, çadırda yanıma
    saçılmış özel avadanlıklarımı vakitlice topladım. Bugün sırt çantamı
    da traktöre vereceğim. Fotoğraf çekmek için daha hızlı olmalıyım diye
    kurdum.

    Güneş bir mızrak yükselmeden tüm çadırlar söküldü ve yüklendi
    traktöre. Yine ballı, tereyağlı, pekmezli, yumurtalı kahvaltı akşama
    dek yetecek. Yörenin ürünü, bugün kuymak yapmışlar.

    Bir akşam önce traktörlerin patinaj yaptıkları yokuşu sert adımlarla
    geçiyoruz. Dağ başını duman almış marşını ünleyenler var. Doruğu
    diyafram solunumu ile kolayca aldık. Tam dorukta, yer gök inlesin
    diyenler, var. İki traktör, bir römorku çekerek yanımızdan geçti ve
    düzlükte bırakıp geri döndüler, sıra ötekinde. Yürüyüşçüler
    traktörleri beklemeden tam diyafram soluk ilerliyorlar.

    Bardız’da, Çakır Baba Şehitliği’nde bin kişinin beklediği söylentisi
    de var. Helvalar, keteler, su börekleri, kavurmalar, yayıkta ayranlar
    yürüyüşün onanması içinmiş. Sonra cirit töreni olacakmış.

    SON SÖZLER

    Gerçek macera dolu bir yürüyüş oldu. Dördüncü gün bazı postalların
    topukları koptu. Gülüşerek, nal döküyoruz diyenler, var. İki bayan
    terliklerle yürüyüş kulvarına indi ve Bardız böyle izledi onları.
    Analar neler doğurmuş! Bingür Bey; arkadaşlar, buralara piknik yapmaya
    gelmedik, diye yinelemişti ya gerçekten de bu böyle oldu. Her türlü
    zorluğu da göğüslediğini o, en önde gösterdi.

    Onun pozisyonundakiler yaylı yataklarda havalanırken o, ıslak bir
    yamaçta, çakıllar, ot yumakları üstünde ve nemli çadırdan güleç yüzle
    çıkarak yürüyüşe hazırlandı. Karakayışların çektiği budur! Askerlikte
    komutan en önde olursa, arkada kimse kalmaz. Yürüyüşçülerden de ‘ıhh’
    diyen yok.

    Bir anlamda çileci hint bilgeliği gibi bir şey. Rahat yaşam
    bırakılmış. Vefa borcu ve etik açıdan ödeşmek için kışa, kurda kurban
    verilmiş oğullar için yola çıkmışlar. Dile kolay! Beş günlük bir
    yürüyüş yağacaksınız. Dört gece yağmur, çamur, ıslak soğukta uyumadan
    güneşi iple çekerek almışsınız. Dahası, bir günlük rötarla
    başlamışsınız beş günlük yürüyüşe. Altmış beş kilometreyi beş günde
    değil de, dört günde alacaksınız! Analar ne kızlar, ne oğullar
    doğurmuş meğer!

    Bingür Bey, Bünyamin Bey, ve Haluk Bey’in rahlei tedrisinde pamuk
    ipliği gibi cicim kilim demedik dokuduk tüm zorlukları. Aç kaldık,
    susuz kalktık.. fakat Soğanlı Dağları’nı aşarak tam günde ve saatte
    Çakır Baba’ya indik. Gerisi artık çok kolay, cirit, davul zurna,
    aşağıda bar…

    Ne oldu ne yaptık? 22 -24 aralık 1914’te, yurdun bir çok değişik
    yerinden savaşa katılmış yiğit oğulların ve ağlayan anaların
    anılarıyla kendimize beş gün dört gece süren yürek anıları kattık.
    Dört gece, beş gün..ve sonra Sarıkamış, Kars.. bundan sonrasını
    bırakalım fotoğraflar konuşsun…

    GEZGİN İÇİN EK VERİLER

    Başlarken üç su kaynağı var dedik. Palandöken’den Fırat boyları ile
    Mezopotamya’ya gider birisi. Öteki ikisi Pasinler düzünü geçer.
    Bunlardan biri Aras Irmağı olur ileride. Diğeri Coruh Irmağı
    kanyonları ile iner Karadeniz’e.

    Doğu ve Kuzey Anadolu’yu bağlayan bu iki ırmak yatağının ortasında
    yükselen bir plato var. Evrensel ozan Puşkin’in iki yüz yıl önce
    yinelediği ünlü Soğanlı Dağları. Yağmur, dolu, boran, çamur ve iki üç
    bin metre yüksek güneşte beş gün dört gece, sırt çantalarımızla Top
    Yolu Anma yürüyüşümüzün kısa coğrafya dersi var burada.

    Soğanlı Dağları elli kilometre enlik, 150 kilometre boyluk plato.
    Çakır Baba’dan başlayan düzlük ise, topluca yiğitlerin gömütü ‘Dikenli
    Tabyalar’a, neredeyse Kızılçubuk’a dek engin bir hava limanı gibi..
    SOĞANLI DÜZÜ, ismi ile anılır.

    Bu topraklar, Osmanlı Genelkurmay Başkanı Enver Paşa komutasında
    doksan bin oğulun karda, kışta donarak yaşamlarını yitirdikleri
    topraklardır. Bu topraklar Roma İpek Yolu, ve Kafkaslar’dan gelen
    şaman Oğuzların, Göktürk kökenli Musevi Hazaralıların göç yolu ile
    yüzlerce yıl öncesi kültürleriyle de fethedilen topraklardır. Bu
    topraklar doğuya dönük yanıyla Kafkaslar ve Hindistan ve Orta Asya
    kapısıdır. Batıya dönük yüzü Çoruh Kanyonları ile Orta Anadolu’ya
    Sivas Platosu’na ve Kapadokya’ya, Kayseri’ye  açar zaman kapısını.

    Böyle tarih felsefesi içeren, mistik çiçekli bir üçgen içinde
    yürüyebilirsiniz.  Hançerli Ovası ile Sarıkamış’ı geçer ve Selim
    düzüne iner Soğanlı Dağları. Dayanıklı gezginleri bekleyen bir
    platodur. Turistik gezginlik değildir. Safari değildir. Ruh esenliği,
    zihinsel yolculukla  arınmışlık ve fiziksel dayanıklılık isteyen bir
    gezginliktir bu.

    Bu coğrafya gerçek gezginleri bekliyor. Kışın kar gülleriyle, tipisi,
    zemherisi ile apak bu doğa.. yazın sarı, mor, kızıl çiçeklerin
    bağrında renkli tarih rüzgarları alan ve hayal fırtınalarıyla sıkı
    yürekli gezginleri bekler Soğanlı Dağları.

    Yürüyüşte ne vardı? Önde baş gönüllü Bingür Sönmez düdük çaldı.
    Ardında Erzurum Akut lideri, sporcu, madalyaları olan, yanında
    taşıdığı oku ve yayı ile Bünyamin Akbulut. Bir de, 77. doğum gününde,
    Türkçenin evrensel edebiyat dili olduğunu söyleyen, Tekin Sönmez adlı
    bir yazar vardı aramızda. Sonra gönül insanlarından oluşan bir
    topluluk, dahası, iki traktör şoförü, üç aşçımız… Dadaloğlu gibi
    ferman padişahın ise, en önemlisi de büyük bir ULUSAL PARK olan
    SOĞANLI DAĞLARI bizimdi. Elli üç gönüllü, (iki traktör şoförü, üç
    aşçı) ELLİ SEKİZ SİVİL, yirmi sekiz subay, astsubay ve uzman çavuştan
    oluşan Jandarma Komando timi, seksen üstünde gönüllü fire vermeden
    yürüyüşü başardık.

    Tekin SÖNMEZ

     

    Hürriyet Seyahat Eki için yazılmış olan gir güncedir.

  • Görsel

     

    IŞIKLI’NIN SÖNMEYEN IŞIĞI

     

    Suay Karaman        Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

     

    Tüm Öğretim Elemanları Derneği Kurucusu ve Genel Başkanı, sevgili hocamız Sayın Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’yı 13 Temmuz 2013 Cumartesi günü, 73 yaşında kaybettik. Yeri doldurulamayacak bu ölüm karşısında, acımız çok büyüktür.

    17 Aralık 1940 tarihinde Amasya’da doğan Işıklı, başarılı bir öğrencilik döneminden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olarak, akademisyenliğe başladı. Tıpkı öğrenciliği gibi, akademik yaşamı da başarılarla dolu olan Prof. Dr. Işıklı, her zaman en iyiyi ve en gerçeği bulmak için yılmadan çalışan ve üreten bir bilim insanıydı.

    12 Eylül darbesinin ardından, önce tutuklanan, sonra 1983 yılında sıkıyönetim tarafından görevine son verilen Işıklı, 1402’lik olarak, yaklaşık altı yıl üniversite dışında kaldı. 1989 yılında İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla yeniden akademisyenliğe döndü. 1990-1994 yıllarında Mülkiyeliler Birliği’nin, 1995-1997 yıllarında Öğretim Üyeleri Derneği’nin başkanlığını yaptı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından YÖK üyeliğine atanarak, 2001-2005 yılları arasında YÖK üyeliği görevinde bulundu. 2006-2010 yılları arasında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 2006 yılından beri TÜMÖD Genel Başkanlığı görevini yürüten Prof. Işıklı, başarının hep örgütlü çalışmanın sonucu olacağına inanan saygın bir bilim insanıydı.

    Ulusal ve uluslararası sendikacılık hareketleri, toplu iş hukuku, sosyal politika, çalışma ekonomisi, toplumsal kuram ve ideolojiler, sosyoloji, siyaset bilimi, devrim tarihi gibi konularda müthiş bir birikime sahip olan ve konferanslarıyla bizleri aydınlatan Prof. Işıklı, yazdığı birbirinden değerli kitaplarıyla da bizleri aydınlatma görevini sürdürecektir.

    1977 yılında tanıştığım Alpaslan hocamla, özellikle 2006 yılında yapılan TÜMÖD kongresinde, Alpaslan hocamın Genel Başkan, benim Genel Sekreter olmam sonrasında, hemen hergün sıklıkla görüşmeye başladık. TÜMÖD ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde birlikte yakın çalışmamız, Alpaslan hocamın büyük bir sorumluluk duygusuyla, yorulmak bilmeyen bir enerjiyle, kararlı ve dik duruşuyla yaptığı eylemler, tüm yurtseverlerde büyük bir övgü uyandırmıştır.

    14 Nisan 2007 tarihinde Ankara’da ve 13 Mayıs 2007 tarihinde İzmir’de yapılan Cumhuriyet Mitinglerindeki konuşması ve coşkusu bambaşkaydı. Birlikte katıldığımız sayısız paneldeki söylemleri, her zaman yeni ufuklar açan nitelikteydi; Kemalizm’in ilkelerinin özümsenmesinde ve bizi yutmak isteyen emperyalizmin kavranmasında bizlere sürekli yol göstericiydi.

    Prof. Işıklı, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yönetimde olduğu dönemde, Ergenekon İddianamesi’nde geçen “Atatürk’ün dahi Ergenekon’un tarikatvari, dini yapısı içersinde olduğu, ancak açıklanma zamanı gelmediğinden açıklanmaması gerektiği” şeklindeki sözler üzerine, Atatürk’e hakaret eden savcılara tazminat davası açan iki cesur ve yürekli kişiden biriydi.

    Alpaslan hocamla en son 2 Mart 2013 tarihinde Isparta Ulusal Güçbirliği’nin düzenlediği “Devrim Yasaları ve Yok Edilme Süreci” adlı söyleşide birlikte olduk. Birlikte katıldığımız panellerde önce Alpaslan hocam konuşur, ardından ben konuşurdum. Ancak Alpaslan hoca ile birlikte konuşmak hem çok zordu, hem de çok zevkliydi. Zordu, çünkü Alpaslan hocam kısa sürede konu ile ilgili anlatacak herşeyi söyler, başka söyleyecek söz bırakmazdı. Zevkliydi, çünkü Alpaslan hocamın her konuşmasından yeni bir şeyler öğrenmek olanağı vardı.

    Ulusal bilincin geliştirilmesi ve Kemalist ilkelerin öğretilmesi için aynı kulvarda birlikte mücadele ettiğimiz sevgili Alpaslan hocamızdan daha öğreneceğimiz pek çok şey vardı. Bu zamansız ayrılış, bizler için büyük bir acı ve yıkım oldu. Alpaslan hocamın olaylar karşısındaki kararlı tutumu ve dik duruşu ile yol göstermesini, birikimini ve heyecanlı eylemciliğini hep arayacağız. Alpaslan Işıklı, bizlerin öğretmeni, arkadaşı, dostu ve babası idi. Alpaslan Işıklı’nın ışığından hep yararlandık, bundan sonra da sönmeyen ışığından hep yararlanacağız.

    Alpaslan Işıklı’nın şu söylemi, ne kadar alçakgönüllü bilge bir kişilik olduğunu kanıtlamaktadır: “Bir şeyin hayalini sürekli olarak yaşamaktayım: dünyanın, insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunları ele alan ufuk açıcı, sıradan olmayan bir kitap yazmak; umarım yaşım elverir de yazarım. Bugünlerde henüz onun birikimi ve hazırlığı içinde görmüyorum kendimi. Bu birikim ve hazırlığa sahip olduğumda, umarım hayatta olurum. Sağlığım iyi ama yaşım yetmiş.”

    Ölüm, hangi yaşta olursa olsun, geride kalanlar için, sevenler için dayanılması çok zor ve ağır bir olaydır. Alpaslan Işıklı’nın birçok yakın arkadaşı öldürüldü, birçok arkadaşı, yurtsever aydınlar Silivri’de zulüm görmektedir ve bu aşamada ülkemiz ortaçağ karanlığına doğru sürüklenmektedir. Taksim Gezi Parkı olayları gençliğin ülke gündemine el koyması açısından çok değerlidir. Bu olaylarda öldürülen, yaralanan ve sakat kalan gençlerin durumunu Alpaslan hocamız kabullenememiştir, sevgi dolu yüreği kanamıştır. Bu güzel yüreğin, ülkemiz için daha birçok hizmette bulunacağı sırada yaşam ile bağlarının kopması, ulusalcı aydınlar açısından acımızı dağlayan bir durumdur.

    Işığıyla bizleri aydınlatan, her zaman “gerçek yol gösterici bilimin” içinde olan, ülkemizde Kemalist aydınlanma ideolojisinin değerini ve emperyalizmi doğru kavramış ender akademisyenlerin başında gelen Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın yaşama zamansız veda etmesi, ülkemiz açısından çok büyük bir kayıptır. Son derece alçakgönüllü, sevecen ve dik duruşuyla örnek bir insan olan Alpaslan hocamızın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Sevgili Alpaslan hocam, demokratik kitle örgütlerinde birlikte çalışmamızdan ve bana kattığınız değerlerden çok mutluyum. Bu güzelliklerin her zaman farkında olacağım ve kendimi hep şanslı hissedeceğim. Sizden aldığımız ışığın izinde giderek, ülkemizi aydınlığa kavuşturacağız. Işıklar içinde rahat uyuyun.

    İlk Kurşun Gazetesi, 15 Temmuz 2013.

  • cenk-akyol-a-buyuk-destek-9794

    DEVLET

    Türkiye, hemen her şeyin rayından çıktığı bir ülke oldu! Görüntüye bakıldığında ve kamu mallarının yağması bağlamında “özelleştirmecilik” öne çıkmış gibidir. Oysa, bu yalancı görüntünün ardında devletçilik değil ama devlet erki aracılığı ile baskı üst düzeyde. En küçük baskı olmaksızın kendiliğinden gelişen sansür, penguenci medya ve hükümetin hoşuna gitmeyecek dosya oluşturan dergilerin kapatılması kanıtımızdır.

    Devlet kamu yararının korunmasından elini, eteğini çekerken; olmadık durumlarda ben varım demekten geri durmuyor!

    Anımsatmış olayım! Halk Hareketi karşısında penguen belgeseliyle namus yoksunu bir duruş sergileyen medya kuruluşunun mikrofonunu boykot eden bir ulusal sporcu devletin engeliyle karşı karşıya! Kendi ifadesine göre bu davranışı Cenk Akyol’a ulusal takım kapılarının kapanmasıyla sonuçlanıyor.

    Böylelikle devlet, hükümet eliyle baskı aracına dönüşmüş oluyor. Denilebilir ki; biz bu filmi yaşamın hemen her alanında sayısız kez izledik! Çok doğrudur! Ama, işin sporcu seçimi gibi uzmanlık ve yetkinlik gerektiren bir alana yansıması her halde ilk kez bu denli açık şekilde kendisini göstermiş olmaktadır.

    Demokratik tepki kapsamında değerlendirilmesi gereken bir davranışın bir sporcunun ulusal görevden uzak tutulmasıyla sonuçlanması pek çoğumuzun belleklerinde yer bulmamış bir durum!

    Ceyhun BALCI, 13.07.2013

  • MUHALEFETE …

    İki gün önce gözlerimizin önüne serilen “bir tabut, üç anne!” manzarası iç yakıcı olsa da umut vericiydi. Acılı bile olsa dik duran, kararlı Türk insanı görüntüsü teselli kaynağıydı!

    Bir buçuk aydır her türlü vahşete ve saldırganlığa karşı canını dişine takarak karşı duran; şehitler veren, gözü çıkartılan, izinin silinmesi yıllar alacak derin ruhsal yaralar alan halkın birilerine ders vermiş olması, onları sarsması beklenmez mi? Oy sarhoşu iktidarı bir yana bırakalım! Muhalefetle görevli siyasetimiz halk hareketi sürecinde nerelerdeydi? Birisi daha baştan tutum almıştı. Ben bu işte yokum diyerek!  CHP ise tabanıyla alanlara egemenken, örgütüyle ilişmekten öteye geçemedi halk hareketine. Korku duvarını aşan sokaktaki yurttaşın yanında tutsaklığını aşamamış bir muhalefet! Muhalefet yapmamak adına halktan bir işaret görememe gerekçesi de artık yoktu oysa ortalarda.

    Türkiye’de bir muhalefet sorunu olduğu kesindir! Daha doğrusu Türkiye’deki sorun iktidar istemeyen bir muhalefete ilişkindir. Bunca karşı duruşun Taksim’deki birkaç ağaç için olduğuna inanmışlardır belli ki! Oysa, ağaç bahaneydi! Asıl sorun toplumla kan uyuşmazlığı içinde olan iktidardı!

    Böyle bir durum muhalefet için bulunmaz bir fırsat değil miydi? Muhalefete düşen böyle bir fırsatı kullanmak ve ona siyasi düzlemde önderlik etmek değil miydi? Doğal beklenti bu olsa da, Türkiye’deki gelişmeler ne yazık ki bu yönde gelişmedi!

    Sallanmakta olan iktidarı silkelemek yerine anayasa değişikliği tertibine şu ya da bu şekilde destek sözü vermek bir buçuk aydır dinmek bilmeyen halk hareketini bastırmakla eşanlamlıdır! Halka ve onun istencine saygısızlıktır!

    İçinde bulunduğumuz günler Türkiye’nin olmak ya da olmamak sürecine denk düşmektedir.

    Halk hareketi ya yenecektir, ya da yenecektir! Diğer seçenek yok oluştan başkası değildir!

    Bu süreçteki duyarsızlıkları ve adamsendecilikleri nedeniyle muhalefet partilerine öfkeliyim!

    Milli Merkez’in, Bekir Coşkun’un ya da Yılmaz Özdil’in uyarılarına kulak asmayan aymaz muhalefet Ceyhun Balcı’nın kısık sesli çığlığına mı kulak verecek?

    Bir yurttaş olarak hiç olmazsa tarihe not düşmektir amacım!

    Son günlerde canımızın bir parçası olan gençlerimizi başka dünyalara uğurladık! Boşuna mıydı onların canlarını verişi!

    Kılıçdaroğlu-Bahçeli muhalefetine sıradan bir çağrıdır! Etkisiz eleman olmaktan vazgeçin! Sizlere oy vermiş ya da vermemiş olsun! Halkın sesine kulak verin!

    Karanlığa yol alanların koltuk değneği olmaktan vazgeçin!

    Aydınlık bir Türkiye için yaşamını yitirenlerin ve onların emanetini teslim alanların iki eli yakanızdadır!

    Biliniz ki; iktidar kadar muhalefet de hesap verme durumunda olacaktır! Türkiye’de olan bitenden iktidar kadar ona şu ya da bu şekilde onay veren/sessiz kalan sizler de sorumlusunuz!

    Ceyhun BALCI, 13.07.2013

  • SPORTİF

    Sporla ilgili ama sporun görünmeyen yanına dokunan bir yazı yazmak kaçınılmaz oldu! Yazla birlikte biri birini izleyen spor etkinlikleri Türkiye’yi de ilgilendiren boyutlar taşıyor.

    Türkiye 42 yıl sonra bir kez daha Akdeniz Oyunları düzenleyicisi oldu! 1971’de İzmir’dekini görmedim ama 10 yaşında bir spor ilgilisi olarak basından izlemiştim. Güreş ve boks dışında neredeyse yoktuk! 2013 Mersin’de çok daha geniş katılımla daha başarılı bir sonuç aldığımız kesin!

    Ancak, bu başarı başımızı döndürmemeli. Açılışa katılımın yasak oluşu fazlasıyla skandaldı. Yönetenlerimizin protesto korkusu taşıma ve seçme yandaş izleyiciyle açılış yapılmasına yol açtı.

    Mersin’de başımızdan eksik olmayan bir başka illet doping oldu. Halter sporunun Türkiye’deki vazgeçilmezi olan doping bir kez daha yüzümüzü kızarttı. Bir de yine doping söylentileri nedeniyle Avrupa ve Olimpiyat madalyalı atletlerimizi yarıştıramadığımızı da unutmayalım.

    Kafilemizin bayrağını taşıyarak bir ayrıcalık sahibi olan pehlivanımızın iktidar yandaşlığı yapmaya soyunmakta sakınca görmemesi de bir başka kepazelikti. Sporcu ahlâkından yoksun sözlerinin olağan koşullar altında soruşturulması gerekirdi. Olağandışı koşullar yaşadığımız için alkışlandı!

    Eş zamanlı olarak kadınlarımız Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda ter döktüler. Bir öncekinde final oynadıkları için sorumlulukları büyüktü. Üçüncü olarak üzerlerindeki yükü başarıyla taşımış oldular. Madalya törenindeki Atatürk bayraklı gösteriler bilinçlerinin kanıtıydı.

    U 20 (Yirmi yaş altı) dünya futbol şampiyonası da olanca hızıyla sürdü, bitiyor. Türkiye küresel ölçekli bir düzenlemenin ev sahibi. Final ve üçüncülük maçı dışında oynanan 50 karşılaşmayı izleyenlerin sayısı 261 bin. Berbat bir durum! Maç başına 5 bin izleyici. Tarihin en kötüsü olmayı garantilemiş durumda! Oysa, futbol ülkenin başat sporu değil mi? Bir maç üzerine saatlerce konuşan, yorum yapan ve hatta sövüp, sayan bizler değil miyiz? Takımımız, Irak’ın yarı final oynayabildiği turnuvada ilk 16 yapıp sahneden çekilmiş durumda. Futbolu bile izletemiyorsak olimpiyata nasıl izleyici bulacağız?

    Bugünlerde Kazan’da 2013 Universiad’ı yapılmakta! 2005 İzmir Üniversiad’ını unutmak olanaksız! 2005’te hevesli bir gönüllüydüm. Sporcu köyünde oyunlar boyunca zevkle ve coşkuyla hizmet vermiştim. Tıpkı, Mersin 2013’te olduğu gibi 2005 İzmir’de de hükümet “parayı veren, düdüğü çalar!” oyununu oynamıştı. Mersin’deki kadar olmasa da yerel yönetim dışlanmıştı. Kazanç getirici ne kadar etkinlik varsa İzmir’e taşınanlar eliyle verilmişti. Onlar için spor bahaneydi, cüzdan doldurmaksa şahaneydi.

    Kazan’daki atletizm yarışmalarını izlerken görüntüye gelenler etkileyiciydi. Bir cami, hemen yanı başında soğan kubbeli bir kilise ve onlara eşlik eden başka tarihsel yapılar. Aklıma İzmir’deki Atatürk Stadı’ndan sunulabilecek silüet takılıverdi. Uzaklardaki Hilton Oteli ve onun gölgesindeki bir kaç gökdelenden başka ne girebilirdi kadraja?

    Ahmet Piriştina’nın beklenmedik ölümüyle öksüz kalan İzmir 2005 yerel yöneticilerin deneyimsizliği ve şaşkınlığıyla birleşen afallamayla fırsatçılara ve görgüsüzlere gösteri yapma olanağı vermişti.

    Şu sıralar sürmekte olan bir başka sportif olay Fransa Bisiklet Turu! Başka bir yazının konusu olacak denli kapsamlı ve renkli!

    Ceyhun BALCI, 12.07.2013

  • Görsel

     

    ANALAR AĞLARKEN!

    Açılım ve bölünme kutsanırken pis işlere böyle kılıflar gerektiği için “analar ağlamasın” kodu kullanıldı.  

    Analar şimdi de ağlamaya devam ediyor! Yoksa, bu analar ana değil mi?

    Abdullah Cömert ve Ethem Sarısülük  polis kurşunuyla, Mehmet Ayvalıtaş insan kılıklının sürdüğü aracın çarpmasıyla ve şimdi de Ali İsmail Korkmaz eli sopalı bidon kafalılarca aramızdan alındı!

    Onların anası ana, o anaların ağlaması dikkate değer değil miydi?

    Adlarını andıklarımızın üçünün anası Ali İsmail Korkmaz’ın kalpaklı Atatürklü Türk bayrağına sarılı tabutunun başında bir araya geldiler. Ağlamaktan alıkoyamasalar da kendilerini soylu bir davranış sergilediler. Halk hareketinin belki de temel taşı olan dayanışmayı bu acılı günde de ayakta tutmaktan geri durmadılar.

    Onlar da anaydı! Üstelik oğulları ellerine silah da almamıştı! Tek silahları vatan, bayrak ve Atatürk aşkıydı!

    Elbette, 2013 Türkiye’sinde birilerinin saldırısına uğramak için yeterli gerekçe vardı!

    Ali İsmail Korkmaz’ın ağlayan anası Ethem ve Abdullah’ın acıları henüz küllenmemiş  analarınca teselli edildi!

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23703925.asp

    Böyle soylu davranış sergileyen, değerlerini acılı günlerinde de yaşatan bir halkın yenilmesi neredeyse olanaksızdr!

    Ölü bedenlerin geride bıraktığı bu anlamlı ve önemli emanete Türk halkı sonuna kadar sahip çıkmalı!

    Yüce anıları yolumuzu ışıtmakla kalmayacak, bizlere rehberlik de edecek! Anaları ise, “analar ağlamasın” diyerek Türkiye’den vazgeçmeye niyetlenenlerin önündeki aşılmaz duvarlar olacak!

    Ceyhun BALCI, 11.07.2013

     

  • Görsel

     

    SARIKAMIŞ GÖNÜLLÜLERİ

    Türkiye hareketli günler geçiriyor. Coşku ve hareket hız kesecek gibi görünmüyor.

    Bu dönemde yürüyen, haykıran yeri gelince duran, sırası gelince park meclisleri oluşturan ve son olarak da gazdan adam olanları gördük. Gerektikçe boyut değiştiren eylemlilik tekdüzeliğin üstesinden gelmek için de bir seçenek oluşturdu.

    Tüm bunlar yaşanırken bir şey daha oldu! Dr Bingür SÖNMEZ önderliğindeki Sarıkamış Dayanışma Grubu gönüllüleri Sarıkamış Şehitleri anısına Top Yolu Yürüyüşü’nü gerçekleştirdi. Elliyi aşkın gönüllü beş günlerini dağlarda geçirdiler. Gündüzleri yürüyerek beş günde 65 km yol aldılar. Geceleri ise şehitliklerin yanı başında kurdukları kamplarda şehitlerle koyun koyuna oldular.

    Üzerinde yaşadıkları vatanı var eden şehitleri unutmayarak, onların ruhunun şad olmasını sağlayarak önemli bir iş yaptılar.

    Sağolsunlar, varolsunlar….

    Ceyhun BALCI, 10.07.2013

    Sarıkamış Dayanışma Grubu ve AKUT tarafından organize edilen Sarıkamış Şehitlerini Anma ve Top Yolu Yürüyüşü tamamlandı.

     

    Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, Erzurum’un Narman ilçesine bağlı Çimenli köyünden başlayan yürüyüşü, 2 bin ile 2 bin 700 rakımda 5 gün boyunca 65 kilometre yol yürüyerek Bardız’da tamamladıklarını söyledi. Sönmez, şöyle dedi: “5 harita mühendisimiz GPS’leriyle hem yolumuzu tekrar tespit ettiler hem de tarihi top yolu çevresinde şehitliklerin yerini birer birer tespit ettiler. İnanamayacağınız sayıda şehitlik tespit ettik. Bunlar büyük toplu mezarlar, üzerinde hayvanlar dolaşıyor, sadece çobanlar onun şehitlik olduğunu biliyor, babalarından dedelerinden… Bazı şehitliklerde dedesi bizzat oraya şehit toplamış olan insanlarla görüştük. Bunların hepsi bir rapor halinde Genelkurmay’a sunulacak ve bundan sonra bu şehitlikler Genelkurmay arşivlerinde olacak.” (Hürriyet, 09. Temmuz 2013)

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23683535.asp 

     

     

     

  •  

    Görsel

    TUT AKLINI KAÇMASIN!

    Başlık 2013 Türkiye’sinde yaşananlar için çok uygun!

    “Birkaç ağaç” için isyan eden milyonların başkaldırıdan vazgeçeceklerine ilişkin en küçük belirti yok!

    Süreç dünya ve insanlık tarihine geçecek verilerle yüklü. İnsanların yaşamı için değil de bir avuç varlıklının kazanç kapısına dönüştürülmek istenen kentlerimizden birisi ve en irisidir İstanbul. Kentin giderek küçülen akciğerinin son parçası olan Gezi Parkı bir kamusal alan olarak kamuya kapatılmıştır. Bu kamusal alandan zorbalıkla sökülüp, atılan kamusal unsurların direnişi karşısında şaşkınlaşan ve çaresizleşen yönetici kılıklılar parkı yeniden kamuya açma kararlarını birkaç saat içinde geriye almışlar ve bu kez parka gitmek için hareketlenen yurttaşları gözaltına almışlardır. Böylelikle, kamuya ait bir parka gitmekten başka amacı olmayanların gözaltına alınmasıyla da tarihe geçmiş olduk!

    Çaresizleşen ve bu oranda zavallılaşan yöneticiler artık Taksim Dayanışması’nı gözlerine kestirmiş olmalıdır! Dün akşam (08.07.2013) bu grubun bileşenleri hedef alınarak, gözaltılara girişilmesi başka türlü açıklanabilir gibi değil.

    İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri’nin yanı sıra oda üyesi bir hekimle birlikte Mimarlar Odası yöneticisi ve TMMOB İKK Sekreteri’nin gözaltına alındığı haberleri çok da şaşırtıcı gelmedi pek çoğumuza.

    Günler önce eli çivili sopalı ne oldukları belirsizlerin soruşturulmadığı, kovuşturulmadığı; daha iki gün önce eli palalı insan kılıklıların estirdiği terörün salıverilme ile ödüllendirildiği ortamda hiç kuşkusuz suçluları Taksim Dayanışması içinde aramak doğru değilse ile tutarlı bir davranıştı!

    Hukuk çerçevesinde salıverilen eli palalılar karşısında hukuk çerçevesinde gözaltılar yapılmış oldu!

    Bir yandan “Tut aklını kaçmasın!” diye mırıldanırken diğer yandan da böyle bir durumda aklı başında insanlar için dışarıda olmanın eziklik nedeni olduğu gerçeğinin altını çizmek kaçınılmaz oldu!

    Tüm bu yaşananlar içinde tek olumluluk gözlerimizin önüne serilen kendi sonuna koşan bir yönetim tablosunun varlığıdır!

    Ceyhun BALCI, 09.07.2013