•  

    Görsel

    BU ÇIĞLIK DUYULSUN

    (KASDER BELEDİYE VE YARGI ELİYLE YOK EDİLİRKEN)

    Kısa adı : KASDER!

    Açık adı : Türkiye Kas Hastalıkları Derneği!

    Bir derneğin adının önüne Türkiye’nin gelebilmesi Bakanlar Kurulu kararı ile olası. Kamu yararına statüsünün de belirleyicisi. Yirmi yılı aşkın zamandır adının önünde Türkiye olan bir dernek. Kurucusu ve başkanı Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR!

    Destekleyicisi ve özendiricisi olması gereken bir kurumla, belediyeyle mücadeleye girişmiş durumda KASDER! Yeşilköy’de zamanın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Bakırköy Belediyesi’nin katkı ve destekleriyle edindiği alçakgönüllü yapıdan kapı dışarı edilmek üzere!

    Dernek İstanbul dışında da büyük kentlerdeki şubeleri aracılığıyla ulusal ölçekte varlık gösteriyor.

    Vizyonunu, “Kas Hastalığı ile yaşayan bireylerin, sağlıklı bireyler ile aynı standartlarda yaşayabileceği bir Türkiye.” olarak belirlenmiş.

    Misyonu, Uluslararası engelli hakları doğrultusunda kas hastalarının sosyal yaşama tam ve etkin katılımını sağlamak, kas hastalarını doğru bir şekilde bilgilendirmek ve yönlendirmek, fiziksel, sosyal ve ruhsal olarak mümkün olan en iyi duruma getirmek, nöromüsküler hastalıkların nedenlerine ve tedavilerine yönelik araştırmaları bilimin ve etik kuralların rehberliğinde desteklemek, toplumu nöromüsküler hastalıklar konusunda bilgilendirmek, kas hastalarının yaşam kalitelerini yükseltecek çalışmalar yapmak olarak saptanmış.

    Eşitlik, Bilimsellik, Erişilebilirlik, Entegrasyon, Dayanışma, İnsana Saygı ve Evrensel İnsan Hakları, Sosyal Sorumluluk, Etik Değerler, Kalite, Özveri ise öncelenen değerler olarak sıralanmış.

    Böyle bir derneğe destek olmak varken neden köstek olunur sorusu aklınıza takılacaktır! Uluslararası ölçekte bilimsel işbirliği yapabilme potansiyeline sahip olan bu derneğin aylardır tüm uğraşlara karşın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ndan randevu alamadığı bilgisini yorumsuz paylaşmakla yetiniyorum.

    Türkiye’ye egemen olan akıldışılık anımsandığında bu gibi derneklerin işlevi çok daha önem kazanmaktadır. Kas hastalarının bir yandan daha iyi bakım koşullarına kavuşturulması ve böylelikle yaşam sürelerinin uzatılması ve gündelik yaşam kalitelerinin yükseltilmesi; diğer yandan da henüz iyileşmeyi sağlayacak tedavisi olmayan bu hastalıklara yakalanmış kimselerin tedavi sahtekârlığından korunmasında önemli rolü olan KASDER’in varlığını sürdürmesi istenmemekte midir? TC’si yok edilmeye çalışılan Sağlık Bakanlığı’nın akupunkturla kas hastalığı tedavi ettiğini öne süren bir şarlatana yetki verdiğini anımsayarak bu kuşkumuzun yersiz olmadığını söyleyebiliriz.

    Ne yazık ki bu durumun giderilmesi, bir yanlışlığın önüne geçilmesi doğrultusunda güvence olan yargı düzleminde bütün çareler tükenmiş durumdadır. Başka deyişle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin KASDER’i yok etme girişimi hem de yargı dayanaklı olarak gerçekleşmek üzeredir.

    Pazar günü Taksim dolaylarında eli palalı insan müsveddesinin sergilediği eylemler için “hukuk çerçevesindedir” yorumunun yapılabildiği Türkiye’de ilgili ve yetkililere KASDER’in başına gelenin hukukun neresinde olduğunu sormak da hakkımız olsa gerek!

    Ceyhun BALCI, 08.07.2013

     

     

     

  •  

    Görsel

    BİRGÜN’E AÇIK MEKTUP!

     

    “G…nün kılıyım!” düzeysizliği sokaklara inen eli sopalı ve palalı çaresizlerin oluşturduğu görüntülerle tamamlanıyor! Böyle başa böyle traş deyişine benzeterek böyle söyleme, böyle eylem demek uygun düşecek!

     

    Halk hareketinin düzeysizlik ve orantısız şiddet karşısındaki yaratıcılığı her türlü saygıya ve yüceltmeye değer bir evrimleşme içinde! Haykıran, yürüyen, duran ve forum yapan adamdan Gazdanadam’a uzanan süreç söze gerek bırakmayacak ölçüde yaratıcılık ve zeka içeriyor!

     

    İsyanbul’da gerçekleştirilen Gazdanadam Festivali yaratıcı olmasının yanı sıra birleştirici olma umudu da yarattı! Umut gerçek oldu! Bir eksikle! Gazdanadam Festivali’ni canlı yayından izlerken bir duyuru yapıldı! Birgün gazetesinin destekçilikten çekildiğini öğrendik! Gerekçe ilginç! İlginç olduğu kadar da gülünç! Festival ulusalcı ve şoven gösterilere sahne olmaktaymış Birgüncülere göre! Böyle bir ortamda daha fazla duramazlarmış!

     

    Birleşe birleşe kazanmak ya da faşizme karşı omuz omuza savaşım vermek varken sudan nedenlerle kendi küçük dünyalarına dönmek açıklanabilir bir tutum mudur? Kuşkusuz tercihleridir, saygı duymak da gerekir! Ancak, Türkiye’nin bir halk hareketiyle ayağa kalktığı bugünlerde herkesin sorumlu ve akılcı davranmasını beklemek de bir o kadar haktır!

     

    Çok bellidir ki, halk hareketine egemen olan bayrak ve Atatürk ortak paydası Birgüncülerin rahatsızlıklarının temel gerekçesidir!

     

    O halde bir kaç soru soralım bu dostlara!

     

    Bir kaç gün önce Mısır’da alanlara inen milyonlarca insanı birleştiren Mısır bayrağı ve ruhu canlandırılan Cemal Abdül Nasır değil miydi? Bu hesapça Mısır halkı da ulusalcı bir tutum takınmıştı! Çok doğru öyleydi! Ama, bu çok doğru tutumun şovenizmle özdeşleştirilmesi bilgisizliğin yanı sıra halka saygısızlık anlamına gelmiş olmuyor mu?

     

    Yine soralım!

     

    Türk halkı geçen yüzyılın başında emperyalist işgale karşı savaş verirken, Cumhuriyet’i kurarken, devrimleri yaparken neyin ve kimin etrafında birleşmişti? Hiç kuşku yok ki bayrak ve Atatürk’tü Türk halkını ortak bir ülkü çevresinde birleştiren! Geçen yüzyılın başında da içinde bulunduğumuz yüzyılın ve binyılın başında da ortak paydamızın bayrak ve Atatürk olması kendisini solda görenleri ve sosyalist sayanları neden rahatsız eder?

     

    İki nedeni olabilir bu rahatsızlığın! Birincisi bilgi eksikliği! İkincisi ise siyasi tutum sahteciliği!

     

    Dünya tarihinde kendi bayrağına, halkına ve devrimci önderine sırtını dönen bir solculuk görülmüş müdür? Görülmüşse de buna solculuk denmeye devam edilmiş midir?

     

    Kafası karışık solculara çağrıdır!

     

    Olmamış ve olması pek de olası görünmeyen devrim aşkınızı bir yana bırakıp olmuş devriminize sahip çıkmanın ve onu diriltmenin tam zamanıdır!

     

    Ulusunuzla, yurdunuzla ve elbette tarihinizle barışmanın tam da zamanıdır! Küçük ve sanal dünyanızda debelenmek yerine birleşmeyi ve omuz vermeyi denemek bu kadar mı zor?

     

    Gazdanadam Festivali’nin destekçiliğinden çekilme gerekçeniz hem halk hareketine hem de o halk hareketinin dayandığı köklere saygısızlık içeriyor!

     

    Türk halkına özür borçlusunuz!

     

    Ceyhun BALCI, 07.07.2013

     

     

  • diren türkiye gazdanadam

    “……… HİÇ BİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!”

    Sıkça kullanılan bir kalıptır! “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!” denir. Bazen dileğimizi ifade etse de çoğu zaman gerçeğin ta kendisidir! Önemli dönüm noktaları o anda fark edilmese de günün birinde tarih yazıldığında belirgin şekilde duyumsanacak sonuçlara yol açacaktır!

    “Hiç bir şey 31 Mayıs’tan önceki gibi olmayacak!” sözünü şu an için bile söylemekte olanaklı!

    Son günlerde 31 Mayıs öncesindeki hoyratlıkla “Ehliyetleri değiştiriyoruz! Değişim bedeli de 101 TL’dir dediler. Eskisi gibi olumlu görünümlü bir vurgun kurguladılar!” Sosyal medya aracılığıyla yükseltilen tepkiyi izleyerek çok geçmeden bedeli 15 TL’ye indirdiler.

    Ancak, dikkat edilirse eğer halkın üzerine TOMA, basınçlı su, biberli gaz, plastik mermi ve copla saldırmayı sürdüren iktidar yadsımakta olsa da halk hareketinin mesajını almıştır. Korku dağlarla birlikte yönetenleri de sarmıştır!

    Öyle olmasa 31 Mayıs öncesi hükümet 101 TL’den böyle kolaylıkla vazgeçer miydi?

    Saldırganlıklarının da içi koftur.

    Türkiye’de hiç bir şey 31 Mayıs’tan önceki gibi değildir, asla 31 Mayıs öncesindeki gibi olmayacaktır! Bu durum içinde bulunduğumuz günlerde yaşananlarla apaçık ortaya çıkmıştır!

    Yarın İsyanbul’da olmak, Gazdanadam Festivali’ne katılmak vardı….

    Ceyhun BALCI, 06.07.2013

  •  

    Görsel

    DARBE Mİ, DEVRİM Mİ?

     

    Demokratçılık oynayanların gözü aydın! Onlara sakız gibi çiğneyebilecekleri yeni bir konu çıktı. Mısır’da darbe mi, yoksa devrim mi oldu? Geleneksel paradigmalar gereğince birileri işin özünden kopup salatalığım var diyene tuz alıp koşanlar gibi davranacak!

     

    Partilerimiz de şimdiden böyle bir konumu benimsemiş gibiler. TBMM’de grubu olan dört partimiz Mısır’daki darbeyi kınamışlar. Birisi ana diğeri de gizli iktidar partisi olan ikiliye diyecek bir şey yok!  

     

    Muhalefetle görevli ama iktidarla uzlaşma alışkanlığından bir türlü vazgeçemeyenelere ne demeli?  

     

    Mısır’da bir saptamaya göre sokaklara inen 20 milyon kişinin hiç mi etkisi yoktur son gelişmeler üzerinde?

     

    Son TBMM artık partiler birliği meclisine dönüşmüştür. Muhalefetten ödü kopan muhalefet partileri zamanında yaşıyoruz!

     

    Mısır’daki halk hareketine şaşı bakışları kendi ülkelerindeki halk hareketine bakışlarını da ele vermiş olmaktadır. Tabanları sokaklarda gaz-cop-su-kurşun yerken olayın dışındaymış gibi izleyenlerin Mısır’daki gelişmeyi aceleyle “darbe” olarak nitelemelerinde şaşılacak bir şey yoktur.

     

    Bu gelişme Türkiye’de bir iktidar sorunu kadar muhalefetsizlik sorunu olduğunu bir kez daha doğrulamıştır.

     

    Unutulmasın ki; halkın gücü önünde hiç bir kurum ya da edilgenlik duramaz! Bakınız Mısır’a! Hem Mısır’da hem de Türkiye’de halkın gücüne saygısızlık etmeyiniz!

     

    Mısır’a bakarak hiç olmzsa Türkiye’deki halk hareketini sahipsiz bırakmaktan vazgeçiniz! AB(D)’ye şirin görünmek gibi bir niyet içindeyseniz Mısır konusunda onların da çark ettiğini anımsatırım!

     

    Eliniz değmişken bir kınama da Portekiz için yapın! Aradan 40 yıl geçmiş olsa bile orada da askerler gerçekleştirmemiş miydi Karanfil Devrimi’ni? Sizin deyişinizle Karanfil Darbesi’ni…

     

    Bir de penguen medyasıyla aynı çizgiye düşmeseniz iyi ederdiniz!

     

    Ceyhun BALCI, 04.07.2013

  •  

    Görsel

    TAHRİR DERSİ

     

    Benim kuşağımın ilkokul yıllarında Tahrir dersi vardı! Kompozisyon yazmayı öğrenirdik. O yıllarda sıkıcı bulduğumuz bu dersin değerini iş işten geçtikten sonra algılamıştık!

     

    Güncel Tahrir Kahire’de bir meydanın adıydı. O meydanı dolduran yüz binler Mübarek’in egemenliğine son vermişti.  Uzun yılların edilgenliği deneyimsizlik demekti. Mübarek gitsin de gerisi kolay anlayışı Mısır’ın Muhammed Mursi denen işbirlikçi yobaza tutulması anlamına geldi.

     

    Tahrir Meydanı’ndaki başkaldırıyla göreve gelen Mursi yine aynı meydanın duruma el koyması ve yarım kalan devrimi tamamlamasıyla devrildi. Mursi de % 51 halk desteğine sahipti. Oysa, o destek aylar önce yapılan seçimle ortaya çıkmıştı. Tahrir’de toplanan yüzbinler bir bakıma seçimi yenilediler! Türkiye’de bizlerin geçen ay boyunca tanıştığımız eli sopalı yandaşlar bile koruyamadı onu!

     

    Mursi ne yaptı da başına bunlar geldi? ABD ve İsrail yandaşlığının üzerine Suriye ile ipleri kopartma tüyünü dikince olanlar oldu! Tarihini bilmeyenlerin başına gelmesi gereken geldi! Mursi’nin ülkesinde bundan yarım yüzyıl önce Nasır Suriye’yi de içeren Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmaya yeltenmişti. Başarılamasa da bu damar hiç yok olmamacasına varlığını korumuştu.

     

    Son dönemde coğrafyamızda kilit rol Suriye’nindi! Suriye direnir de ayakta kalırsa Suriye düşmanları devrilirdi. Türkiye için de aynı kuram ortaya atılmıştı. Kuramın uygulamaya yansımasıdır Mursi’nin % 51 desteğe karşın devrilmesi. Çoğulculuğu anlamaktan uzak her çoğunlukçu gibi kendisinden başkasını yok saydı! Sokağa dökülen milyonlar Mursi’yi deliğe süpürmüşlerdir. Deliğe süpürme işini efendilere bırakmak yerine kendi işlerini kendileri bitirmiştir.

     

    Mısır’da yarım kalan devrim gerçekleştirilirken dikkatten kaçmaması gereken bir noktayı anımsatalım! Tahrir’i dolduran kalabalık bu kez doğru paydada buluşmuştur! Ellerindeki bayraklardan ve Nasır resimlerinden bellidir bu doğruk!

     

    Tartışmalar sürecektir. Yönetime ordunun el koymuş olması pek çok kişi için karşı çıkış dayanağı olacaktır.

     

    Her türlü tartışma bir yana Mursi tartışılmaz halk desteğine karşın kısa sürede gitmiştir. Suriye’nin direnci ilk etkisini göstermiştir. Diğerlerinin bunu izlemesi kaçınılmazdır!

     

    Türkiye’de (şimdilik) hız kesmiş görünen halk hareketinin başarıya ulaşmasında önemli rol oynaması gereken siyaset kurumu ortada yoktur. Çok bellidir ki; muhalefet konumundaki siyasetimiz de sandık fetişizminin tutsağıdır. Oysa, meydanlara inerek başkaldıran milyonların ortaya koyduğu karşı duruş bir bakıma seçim güncellemesi anlamına gelmekte değil midir?

     

    Mısır’da kimilerinin (belki de haklı olarak) darbe olarak niteleyeceği ordu müdahalesi önlenebilir miydi? Elbette önlenebilirdi! Mursi sokaklara dökülen milyonların istemini algılayıp, seçime gitmeyi akıl edemez miydi? Bu yolu seçse ordu müdahalaesine gerek kalır mıydı?

     

    Özetle Mursi Tahrir desrinden sıfır almıştır. Sınıfta kalmaktan öte, belge almıştır.

     

    Demokrasiyi belirli aralıklarla sandığa gitmeye indirgeyen anlayış var olmayı sürdürdükçe Tahrir benzeri dersler almayı sürdüreceğiz.  Bu dersleri bir de siyasetçilerimiz alabilse de gereğini yapabilse her şey daha kolay ve güzel olacak!

     

    Ceyhun BALCI, 04.07.2013

  • Aydınlık’taki Mavi Vatan köşesinde (30.06.2013) Hasdal esiri Amiral Cem Gürdeniz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı için yazmış!

     

    Görsel

  •  

     

    EXPO MAYMUNCUK MU?

    İzmir’in EXPO’ya ikinci kez adaylığı kentin önde gelen gündem başlıklarından birisi olmayı sürdürüyor. Kimi zaman projeyle ilgili sunumlar kimi zaman da iç tartışmalar gündeme oturuyor.

    EXPO, İnciraltı ile özdeşleşiyor dense yeridir!

    İzmir’in yeşile aç bir kent olduğuna vurgu yapmakta yarar var. Doğa ve iklim koşulları bu denli elverişli olan bir kentin yeşilsizliği hepimizin utancı sayılmalı. Kadifekale’den İzmir’e baknca merkezdeki tek dişe dokunur yeşillik Kültürpark’la sınırlı. Uçaktan İzmir’e bakıldığında İnciraltı kent ormanı yeşilsiz kentin vahası gibi çarpar gözünüze.

    İşte o İnciraltı, EXPO’ya kurban edilmek isteniyor. Değer mi, diye soracak olsanız aba altından sopa gösteren bir yanıt almanız kaçınılmazdır! Altı ayda 30 milyon kişi İzmir’e gelecek! Yiyecek, içecek, harcayacak ve İzmir’i paraya boğacak! Edinilen parayla elden giden doğa geri getirilebilir mi? Şimdiye kadar buna benzer bir geri dönüş yaşanmadı demekle yetinelim! Daha da uzatacak olursanız adınız “istemezükçü” oluverir.

    EXPO 2020’nin bir de “Herkes için sağlık!” temasına sahip olduğunu görüyoruz. Sağlık gibi önemli bir olguda konuyla ilgili kurumların EXPO’nun neresinde olduğunu bir yana bırakalım! Sağlıkla ilgili önde gelen gündemin “Sağlık Turizmi” üzerine yoğunlaştığını gözlemliyoruz. Sorun buysa ve bu doğrultuda yol alınacaksa EXPO gibi kapsamlı ve masraflı bir işe girişmeye gerek var mı? Türkiye’nin son yıllarda yaşama geçirdiği sayısız devrimden(!) birisi olan Sağlıkta Dönüşüm’e bel bağlanıyor olabilir. Bu düşüncede olanlara kötü haber vermek durumundayız. Sağlıkta Dönüşüm’de cicim ayları çoktan bitti! Şimdilerde yaldızların hızla dökülmekte olduğunu hep birlikte izliyoruz!

    EXPO 2020 için elbette çok kutsal ve akılcı gerekçelerle İnciraltı’nı gözden çıartmakta sakınca görmeyen aymaz ve duyarsızlara bir anımsatmada bulunalım!

    2013 Türkiyesinde Gezi Parkı’ndaki bir kaç ağaç için bedenini siper edebilecek çılgınlıkta insanlar olduğunu unutmayalım!

    Ey ilgililer, etkililer, yetkililer,

    Gelin bu  sevdadan vazgeçin demek geliyor içimden! Ama, biliyorum ki projeler çoktan hazırlandı! Sözler verildi! Olsun! Siz yine de vazgeçin! Yitirdiğiniz her şeyi geri getirebilirsiniz! Ama, doğa bir kez elden gittiğinde artık geri dönüş yoktur.

    Hiç bir kutsal gerekçe doğayı yok etmenize akılcı bir kılıf oluşturmaz!

    Kendi adıma EXPO’ya sıcak bakmıyorum! Hatta, karşıyım! İnciraltı adına, doğa adına karşı duruyorum bu çok önemli ve sözde kazançlı düzenlemeye!

    Korkarım ki, EXPO düzenlemesi alınamasa bile İnciraltı’nın ipini çekmek için gereken ne varsa yapılacaktır.

    EXPO’nun bir amaç değil yalnızca araç olduğunu üzülerek gözlemliyorum! EXPO, İnciraltı yeşilini yapılaşmaya kapatan kilidin maymuncuğu olarak kullanılıyor!

    Ceyhun BALCI, 30.06.2013

     

  •  

     

    GEZİ’DEN, LİCE’YE…

    Gezi Parkı direnişinin Türkiye’deki bir çok taşı yerinden oynattığına kuşku yok! Her geçen gün farklı bir durum ve boyut değişimiyle karşılaşıyoruz. Bu da şaşkınlıklara ve ne yapacağını bilemezliklere yol açıyor.

     

    Lice’de dün yaşanan kanlı olaylardan sonra tepki İstanbul’da gösterdi kendisini. Direniş ortamı bir barut fıçısı gibi! Kıvılcıma bakıyor patlamak için.

     

    Şöyle bir geriye gidelim!

     

    Habur’da kahramanlar gibi karşılanan eşkıyanın ayağına savcı-yargıç götürenler kimlerdi?

     

    Ya eli kanlı katille MİT Müsteşarı düzeyinde görüşüp çözüm arayanlar?

     

    Milletvekillerine postacılık görevi yükleyip İmralı-Kandil iletişimi sağlayanlara ne demeli?

     

    Tüm bunlar olurken bir de KCK davası çıkmıştı ortaya! KCK davası en az Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk, ve benzerleri  kadar kurgudur. Terör,stlerle görüşenlerin kalkanıdır bu dava! Açılım adı altında görüşme konusu yapılan ve her geçen gün yol alan bir konuda birilerini bu hedefe varmakla suçlayabilmek ve bunu topluma yutturabilmek hamgi akla sığdırılabilir? KCK denen yutturmacaya olan gereksinim giderek azaldığı için sanıkların da birer birer salıverildiğini görüyoruz.

     

    En taze haber Güneydoğu’da yaklaşan konfederasyon (belki de ayrılık) ortamıyla uyumlu yerek güvenlik gücü oluşturulmasıdır.

     

    Yukarıda anılan çarpıcı gelişmelere karşı güvenlik güçlerinin tepkisi olmuş muydu? Daha dün eli silahlı dağdan inmeler göstermelik çekilme sergilerken görmezden gelmemiş miydi anlı şanlı güvenlik güçleri?

     

    Bu olaylar ışığında değerlendirildiğinde Lice’de toplanıp karakol inşaatına yürüyen birkaç yüz kişilik topluluğa yönelen müdahaleyi bir yere sığdırmak olanaklı mıdır?

     

    29 Haziran 2013 Türkiyesinde süreç tamama erme yolunda hızla ilerlerken Lice’deki topluluğa yönelik şiddet hoş görülebilir mi? Lice’deki topluluğun siyasi eğiliminden söz etmeye gerek bile görmüyorum. Bunca gelişme yaşanmışken günah keçiliği Lice’de toplananlara mı kaldı? Kuşku duyulmasın ki; Lice’de yaşananlar jet hızıyla soruşturulacak ve seçilmişlerin başını ağrıtmayacak şekilde sonuçlandırılacaktır.

     

    Bir yeni haber ne demek istediğimi anlatmama yardım edecektir! TSK, hızlı davranarak hükümeti açığa düşürmüş! İç Hizmet Yasası’nın 35. Maddesini resmi internet sitesinden kaldırmış.

     

    Ülkeyi her türlü tehdit ve tehlikeden koruma niyetini bir yana bırakmış silahlı kuvvetlerin bir kaç yüz kişilik topluluktan ne istediğini açıklaması gerekmez mi?

     

    Lice’de yaşananlara İstanbul ve diğer yurt köşelerinden gelen dayanışmayı bir de bu pencereden irdelemek yararlı olmaz mı? Eğer, amaç ayrışmak değil de birleşmekse!

     

    Ceyhun BALCI, 29.06.2013

  • CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    İmam Farkı

    Google’a “imam” yazdığınızda karşınıza çıkan ilk sözcükler “İmam Gazali”, “imam nikâhı”, “İmam Çağdaş” vb. oluyor… 
    “İmam nikâhı”, “imam” Başbakanımızın herhalde gönlünden geçen, elinden gelse zorunlu kılacağı nikâh türü olsa gerek… 
    İmam Gazali, 11. yy’da yaşamış İranlı büyük bir İslam düşünürü. Bir yerde diyor ki: “Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur.”
    Ama ekliyor:
    “Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir.”
    Demek ki üstat, her şeyi öğrenmek susuzluğunu duyarken, Tanrı’nın varlığı ve insanın yazgısı, yani asıl temel sorunlar konusunda kuşku sahibi değil…
    Yine de Gazali’nin günümüze ulaşmış kitaplarından hiç değilse birini okumak isterim…
    İmam Çağdaş adını ise Gaziantepli ya da yolu bu kentimizden geçmiş olup da işitmeyen yoktur….
    Kebapları, başta baklava olmak üzere tatlıları gerçekten harikadır… 
    “İmam” ve “çağdaş” adlarının yan yanalığı ise herhalde pek çok kimse gibi ilk duyduğumda beni de yadırgatmıştı…
    İnsan hem imam hem çağdaş olabilir mi?
    Üzerinde düşünülmesi gereken bir soru…

     

    ***

     

     

    “İmam” Arapçada, önde bulunan, önayak olan kimse demek. 
    İslam peygamberinin ölümünden sonra halifelere de bu san verilmiş. 
    İslam kültüründe birkaç anlamı daha var; fakat günümüzdeki başlıca anlamı namaz kıldıran din adamı demektir. 
    İmam hatip liseleri, kuşkusuz, sadece namaz kıldıracak din adamları yetiştirmek için açılmadı. 
    Nitekim oralarda öğrenim gören erkekler ve kızlar, yükseköğrenimlerini belki en az ilahiyat fakültelerinde olmak üzere, çeşitli öğrenim kurumlarında sürdürüyorlar… 
    Belki de bu nedenle, bu liselerin adlarının değiştirilmesi de düşünülebilir… Zaten bildiğimiz liseler giderek imam hatipleştiğinden, böylece arada fark kalmadığından, herhangi bir ad ayrılığına da gerek olmayabilir…

     

    ***

     

     

    İmam hatip lisesi öğrenimi görmüş bir Başbakanımız var. 
    Bu liseden mezun olanlar, sanırım isterlerse imam olabiliyorlar. 
    Başbakan başka meslekler seçmiş. Ticaretle uğraşmış, siyasete girmiş, bugün sahip olduğu mevkiye ulaşmış, gözü daha da yükseklerde… 
    Ama gerçek anlamıyla bir din adamı, “imam” sayılabilir mi? 
    Aldığı (alt tarafı lise düzeyindeki) din eğitiminden her fırsatta söz etmesine karşın, bu işi meslek olarak seçmeyişinden başka, kişiliği bakımından da kendisine en son yakıştırılacak sıfat, din adamlığı, “imam”lık olsa gerek…
    Çünkü… 
    Din adamı, “imam”, başkalarına önder ve örnek olması gerektiğinden, öncelikle insan ve insanlık sevgisine sahip olması gereken kişidir… 
    Dindarlıkla kindarlığı birbirine karıştırmamalıdır… 
    Örnek olması gerektiğinden, malda mülkte gözü olmamalıdır. (Örneğin, İslamın koşullarından “zekât”a göre, bir mümin her yıl servetinin kırkta birini yoksullara dağıtmalıdır… Başbakan yapıyor mu bunu? Pek sanmam. Çuvalla para dağıtması gerekir…)
    Ve “imam” yalan üstüne yalan atmamalıdır… 
    Tayyip Erdoğan bu “imam” tanımına ne kadar uyuyor dersiniz?..

     

    ***

     

     

    Sözü, Dolmabahçe Bezmi Âlem Valide Sultan Camisi müezzini Fuat Yıldırım’a getireceğimi anlamışsınızdır…
    Bu genç din adamı, en tepedeki sözde imamın gazabını göze alarak, onun “camide içki içildi” yalanını yüzüne çarparcasına, başından beri ve (her nedense götürüldüğü ve altı saat süren!) polisteki sorgusunda da böyle bir şey görmediğini söylüyor ve ekliyor: “Din adamıyım. Görmediğim şey için gördüm diyemem.”
    Fuat Yıldırım’ı yürekten kutluyorum. Gerçek din adamının, gerçek bir imamın, gerçek insanın nasıl olması gerektiğini örnekleyerek, hem inancına hem mesleğine saygınlık kazandırdığı için…
    Böyle din adamlarının başımızın üstünde yeri var.

  •  

    Görsel

    Görsel

     

    BRE’TÜRKİYE

    Biz Türklerin Brezilya ile ilişkisi futbol üzerinden olageldi! Yetmişlerde Didi ile kurulan köprünün altından çokça su aktı. Didi’nin ayrılışı sırasında yaşanan duygusallık hiç aklımdan çıkmaz! Benzer durum yakınlarda önce heykeli dikilip, sonra postalanan Alex’le yaşanmıştı!

    Artık bu dev Latin Amerika ülkesiyle eylem kardeşi olduk! Orada Türk, burada Brezilya bayrakları karşılıklı saygı ve sevginin kanıtıdır.

    Brezilya 8.5 milyon km2 olan yüzölçümü ile bu bakımından Türkiye’yi yaklaşık 10’a katlıyor. Nüfus yönünden ise 200 milyon insanıyla ülkemizin üç katı insan kaynağına sahiptir. Portekizce konuşan Brezilya bu dile adını veren ülkeye de fark atar hem nüfus (10 milyon) hem yüzölçümü (92 bin km2) bakımından.

    Bir zamanların denizler fatihi ve denizaşırı sömürgecisi Portekiz İberya’ya sıkışıp kalsa da hiç olmazsa dili yaşatılmaktadır Brezilya’da. Tüm Latin Amerika ülkelerine benzer bir acılı geçmişe sahip. Darbeler ve emperyalist işbirlikçisi yüz karası yöneticiler tarihini oluşturur bir bakıma Brezilya’nın!

    Eylem kardeşliğine dönecek olursak! Yönetenlerin eylemlere yaklaşımı ve eylemlere verdikleri geri bildirim siyahla beyaz zıtlığına benzetilebilir.

    Türkiye’de kolluk güçleri basınçlı-ilaçlı su, gaz bombası, plastik mermi ve cop kullanımında sınır tanımazken; biber gazı üreticisi ve dışsatımcısı Brezilya’da polise kesinlikle şiddet kullanılmaması buyruğu verilmiştir.

    BRICS ülkeleri topluluğunun üyesi olan Brezilya’da halk yeterli bulmasa da şimdiden kazanımlar elde etmiş durumdadır. Brezilya’yı yönetenler eylemcileri karalamak bir yana yüceltmeyi yeğlemişlerdir. Türkiye’de ise camiye ayakkabıyla girdiler, içki içtiler, çadırlarda fuhuş yaptılar denilerek karalanmaktadır bu soylu direniş!

    Brezilya’da, Türkiye’den esinlenilen halk tepkisinin hiç olmazsa bir devlet reformuna giden yola girdiğini söylemek mümkün. Türkiye’de ise isteklerin karşılanması bir yana direnişçi Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin serbest kaldığı ve direnişçilerin yıldırılmasına yönelik tutuklama dalgaları gözlemlenmekte. Hatta, orantısız zekâya orantısız güçle karşılık veren polisin destan yazdığından söz edilebilmektedir.

    Brezilya’da direnişe saygı duyan anlayışa karşılık; Türkiye’de direniş (s)açılımla karşılık bulmaktadır. (S)açılım yanlısı her kesimden güçler ise direnişi unutma ve unutturma çabasındadır!

    Tarih iki uzak ilkeyi eylem kardeşi yapan gelişmeleri  yazdığında birkaç yaprakta bunlar yazılı olacak!

    Ceyhun BALCI, 27.06.2013

    Görsel

    Görsel