cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • YARIN DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

    CUMARTESİ YAZILARI

    Ataol Behramoğlu

    Yarın Dünya Barış Günü

    1 Eylül Dünya Barış Günü öncesinde sevgili okurlarımla “Kızıma Mektuplar” kitabımdan iki şiirimi paylaşmak istedim. Barış günümüzü kutlayarak; ABD ve “Batı” emperyalizminin başını çektiği, ülkemizdeki siyasal iktidarın da içinde olduğu yalancı, talancı, savaş kışkırtıcısı, faşist işbirliğini lanetleyerek.

     

    Emir Kulu

    Emir kulu Emri aldı:

    Görevi, bir kenti

    Bombalamaktı

    Evden çıkarken

    Gün doğuyordu

    Çocukları

    Uyuyordu

    Öptü uyuyan

    Çocuklarını

    Karısını

    Kucakladı

    Uzakta bir başka

    Kentte de çocuklar

    Mışıl mışıl

    Uyuyordular

    Buluştular

    Emir kulları

    Ve havalandı

    Uçakları

    Hızla varıldı

    O uzak ülkeye

    Ve getirildi

    Emir yerine

    Emir kulu

    Akşam yemeğini

    Karısıyla Dışarıda yedi

    Döndüklerinde

    Çocukları

    Mışıl mışıl

    Uyuyorlardı

    Öptü onları

    Huzurla uyudu

    Görevini,

    Yapmıştı, mutluydu

    Uzak bir kentte

    Büyük çukurlar

    Kazıldı, gömüldü

    Ölü çocuklar

     

    Toprağa Düşen

    Ona haydi

    Savaşa dediler

    Başkaca bir şey

    Söylemediler

    Aldılar köyünden

    Davulla, zurnayla

    Geride üç çocuk

    Bir eş ve bir ana

    Eline bir silah

    Tutuşturdular

    Ve karşılaştı

    Düşman ordular

    Vurulup düştü

    İlk çatışmada

    Göğsünde bir oyuk

    Üç delik alnında

    “Ey bu topraklar için

    Toprağa düşen!”

    Bir karış toprağın

    Var mıydı yaşarken?

  • SURİYE ÖĞRETİYOR…

     

    Görsel

    BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN(MÜ)?

    Savaşa doğru yol alan Suriye sorunu başka bir dünyada yaşamaya başlamış olduğumuzu ortaya koydu. Dolayısı ile başlıktaki soruya “evet” yanıtını vermek olasıdır!

    Son çeyrek yüzyılda karşıtsız kalan tek kutuplu emperyalist saldırganlık Vahşi Batı’yı aratmayacak haydutluk ürünleri verdi. Afganistan ve Irak olayları haydutluğun yakın tarihteki örnekleridir.

    Suriye’de ise emperyalist saldırganlık bir duvara toslamıştır. Yakın geçmişi iyi gözlemleyen ve çözümleyenler için şaşırtıcı olmayan bu durum saldırgan yamaklarını düş kırıklığına uğratacaktır.

    Basınımızdan birkaç haber kisveli psikolojik savaş incisi :

    “Kimyasal olduğu ve Esad tarafından kullanıldığı kesin!” Haddi bildirilmelidir demek istiyorlar.

    “Rusya, Suriye’deki vatandaşlarını bölgene uzaklaştırıyor!” Rusya, Esad koruyuculuğundan vazgeçiyor. Emperyalist saldırganlığın önü açılıyor demeye getiriyorlar.

    “Beşşar Esad ve eşi İran’da!” Esad görevi bırakacak. Sonrasını planlama zamanı deme çabasındalar.

    Başkaca asılsız ve dayanaksız hem akla hem de yaşamın olağan akışına uymayan sayısız haber bu listeye eklenebilir.

    Atlantik ötesindeki baş haydudun hempaları Fransa ve İngiltere çark ediyor. Dünyanın ekseninin doğuya doğru kayması sürecinin doğal bir sonucudur yaşananlar.

    Dünyayı anlamaktan ve algılamaktan uzak, öngörüden ve ulusal çıkar takipçiliğinden yoksun Türk hükümetinin de düştüğü berbat durumun resmidir gözlerimizin önüne serilen.

    Attığı asılsız manşetler, verdiği psikolojik savaş öğesi habersilerle iyice çukurlaşma yolunda önemli adımlar atan Türk medyasının bu rezaleti daha fazla örtmesi giderek olanaksızlaşmaktadır.

    Esad direndikçe, Çin-Rusya-İran üçlüsü bu direnişin ardında durmayı sürdürdükçe haydutların dünya kamuoyu gözündeki sefaleti de o oranda derinleşecektir.

    Esad’a, Esed diyerek işin kolayına kaçanların aynaya bakma zamanı gelmiştir!

    Suriye deneyimiyle kendisini gösteren resim “başka bir dünya mümkün!” demektedir anlayana.

    Anlamayana ise yaşam öğretecektir!

    Ceyhun BALCI, 30.08.2013

  •  

    Görsel

    BUGÜN 30 AĞUSTOS!

     

    Posta kutumda bir bildiri!

     

    İmzacıları : DİSK-KESK-TMMOB-TTB!

     

    Emekçileri, mühendisleri ve hekimleri kapsayan dörtlünün milyon dolayında kişiyi temsil ettiğini söylemek olası!

     

    Konu : Suriye’ye yönelik emperyalist saldırganlığın kınanması!

     

    Bildiri 30 Ağustos’a denklenmiş! Umutlanıyorum! Bir an için bu anlamlı güne rastlatıldığına göre, 30 Ağustos’a da gönderme olmalı diyerek bir solukta okuyorum iki sayfayı!

     

    O 30 Ağustos ki antiemperyalist savaşın zaferidir! Attila İlhan dünyada emperyalizmin kötülüğünü, antiemperyalizmin erdemini kavrayan yüz milyonlarca insanın varlığına karşın; emperyalizme karşı zafer kıtlığına vurgu yapar!

     

    Rusya’da Bolşevikler, Çin’de Komüntang ve Türkiye’de Kemalistler az sayıdaki muzafferlerdir!

     

    Umudum ve sevincim kursağımda kalıyor!

     

    Okuyorum tek satır yok! Acaba, deyip bir kez daha okuyorum yine bulamıyorum olması gereken vurguları!

     

    30 Ağustos’ta yayımlanan ve antiemperyalist ifadeler içeren 4 imzalı bildiride önceden olduğu gibi kendi devrimine ve zaferine şaşı bakış ve hatta görmezden geliş bir kez daha egemen!

     

    Zamandan, zeminden, tarihten ve gerçeklerden kopukluğun böylesine pes diyorum!

     

    Kendi ulusal bayramında kendi zaferini görmezden gelme sefaletini sergileyen DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’ye “Yazıklar Olsun!” diyorum!

     

    Ceyhun BALCI, 30.08.2013

    30 Ağustos 2013

     

    Ortadoğu’daki emperyalist kuşatma devam ederken, ABD müttefikleri ve bölgede işbirlikçi devletleri üzerinden Suriye’ye bugün yeni bir askeri müdahale hazırlığını gündeme getiriyor.

    İki yıldır emperyalizmin yönelimleriyle Suriye’yi yeniden dizayn etmek adına kanlı bir iç savaşı körükleyen ABD emperyalizmi, şimdi de kimyasal silah bahanesiyle ülkeye doğrudan askeri müdahalenin planlarını yapmakta.

    Kim tarafından ve ne amaçla olursa olsun kullanımının bir insanlık suçu olduğu kimyasal silahlar, emperyalist güçler tarafından yine kanlı bir savaşın gerekçesi olarak kullanılmaya çalışılıyor. Kamuoyunun bilgisine objektif bir araştırmayla sunulması ve sorumlularının bir an önce yargılanması gereken kimyasal silahlar, daha önce Irak ve Libya’da olduğu gibi yine daha fazla kanın, daha fazla vahşetin gerekçesi haline getirilmeye çalışıyor.

    Suriye’yi iki yıldır harap eden müdahalenin bugün emperyalist bir savaşa dönüştürülmek istenmesinin ardında tek bir gerekçe vardır; o da emperyalizmin daha fazla güç hırsıdır.

    Daha önce Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da bugünkü gibi yine “özgürlük ve demokrasi” sözcüklerinin ardına gizlenerek benzer bir vahşetin altına imza atanlar, ardında milyonlarca ölüm bıraktılar. Sadece 2 yıldır Suriye’de sürdürülen iç savaş nedeniyle yüz binlerce insan hayatını kaybetti.

    Yalnızca ülkemize mülteci olarak sığınan Suriyeli vatandaşların sayısı üç yüz bini geçmiştir.  Emperyalist ülkeler ve işbirlikçilerince desteklenen silahlı çetelerin kan deryasına çevirdikleri ülkelerinden kaçarak insanlık dışı şartlarda yaşama mahkum edilen yüzlerce Suriye vatandaşı, hastalık ve açlık gibi nedenlerle ölümle yüz yüze yaşamaya devam etmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan savaşlarda en ağır bedeli ödeyen kadınlar ise Suriye’de de iki yıldır devam eden bu vahşette şiddetin her biçimine maruz kalmıştır.

    AKP iktidarı ise başından itibaren Suriye’de sürdürülen iç savaşın destekleyicisi ve tarafı olmuştur. AKP iktidarı Suriye’nin kaderinin Suriye halklarının elinden alınmaya çalışıldığı bu iki yıl içinde Suriye’de etnik ve mezhepsel çatışmaları sürdüren silahlı çeteleri desteklemekten, kardeş halklarla savaşı ve düşmanlığı körüklemekten geri durmamış,  insani ve tıbbi yardımlara dahi sınırları kapatarak katliamları desteklemiş, bugüne dek ülkemizi NATO’nun askeri yığınağına çevirmiştir.

     

    Memleketimizin dört bir yanını üslerle, NATO askerleriyle, ölüm füzeleriyle doldururken, savaşın kanlı bombalarının ülkemize yağmasına neden olmuş, ülkemiz savaşın parçası haline gelmiştir.

     

    Yanıbaşımızda, komşumuz Suriye’de süren savaş ortamı kuşkusuz en başta Türkiye’yi etkilemektedir. Suriye’de halkların etnik ve mezhepsel farklılıkları körüklenerek karşı karşıya getirilmesi doğrudan Türkiye’yi etkilemekte, ırkçı şoven politikalarla halklar arasındaki mesafe açılmaktadır.

     

    Dahası, iç savaş gücü çetelere para ve silah yardımlarıyla savaşı kışkırtan AKP iktidarı, sınır ili Hatay’da ve Urfa gibi birçok yerde bu çetelerin ellerini kollarını sallayarak çevreye terör saçmasına izin vermektedir.  Ülkemizin günden güne biraz daha savaş batağına çekildiği bu sürecin en büyük bedelini ise hiç kuşku yok ki bu ülkenin emekçileri, ezilenleri ödeyecektir.

     

    Bölgede “bölgesel güç olma hayallerinin” çöküşünü, çığırtanlığını yaptığı savaşla durdurmaya çalışan AKP iktidarının şimdi ise dilinden daha fazla kan damlıyor.

     

    Irak’ta iki milyona yakın insanın katledilmesine sesini çıkartmayan; ülkesindeki katliamların sorumlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce hakkında yakalama kararı çıkarılan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i Türkiye’de ağırlayan, destekledikleri çetelerin başta Rojava ve diğer bölgelerdeki insanlık dışı katliamlarını görmezden gelen Başbakan, bugün “insanlık suçu” kelimesini ağzına dahi almasın!  Gezi direnişinde polis terörüyle katlettiği gençlerin, Roboski’de katledilenlerin hesabı sorulmadı daha! Önce kendi işlediği insanlık suçlarından bahsetsin!

    Bugün gerçek bir barış iradesi, ancak nefret tohumları yerine kardeşlik duygularını pekiştirerek, ırkçı-şoven kışkırtmalara karşı anti-emperyalist dayanışmayı ve bir arada yaşam zeminlerini güçlendirerek sağlanabilecektir.

     

    Bizler bugüne kadar emperyalist savaşlara karşı barışı haykıran  emek ve meslek örgütleri olarak; ülkemizde ve bölgede alanları “barış” çığlıklarıyla doldurmaya devam edeceğiz.

    Hiçbir ülkeler koalisyonunun müdahale kararı, meşru değildir. Birleşmiş Milletler dahil, hiçbir örgütün işaret ettiği gerekçe emperyalist savaşları meşru kılamaz!

    Şimdi, savaş çığlıkları atanlara karşı, halkların geleceğine kendilerinin karar vermesi için, halkların kardeşliğinin bu topraklardan sökülüp atılmaması için sorumluluk alma zamanıdır!

    Sesimizi hep birlikte büyütelim,
    İşbirlikçilere, emperyalizmin taşeronlarına, bu ülke topraklarını NATO toprakları sananlara; emperyalizmin kalkanı olmaya ant içmişlere karşı mücadeleyi hep birlikte yükseltelim.

    Suriye halklarının geleceğini ellerinden alan ve yaşadığımız toprakları ABD emperyalizminin kirli üssü haline getirenlere yanıtımız her zaman eşit, özgür, demokratik ve bağımsız bir ülke olacaktır.

     

     

     

     

                                                                                                                        

  •  

     

     

     

     

     

    Halkçı hekim, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi İnsan Hakları savunucusu  Dr Alparslan Berktay’ı aramızdan ayrılışının 1. yıldönümünde saygıyla anıyoruz!

     

    Dr Berktay’ı bir aksaçlı delikanlı olarak tanımlıyorum!

     

    Seksen sekiz yıllık yaşamının her gününü hem de sonuna dek dolu dolu yaşamış olması delikanlılığının kanıtıdır!

     

    “Hekimler kendi alanlarının dışına da ilgi duymalıdır!” sözüyle “Tıbbiyelilik” ruhunun gereğine vurgu yapmıştır.

     

    Geçmişte yöneticiliğini de yaptığı İzmir Tabip Odası’na olan ilgisini 88 yaşındayken bile esirgememiştir.

     

    Ölümünden bir kaç ay önce gerçekleştirilen İzmir Tabip Odası seçimli Genel Kurulu’na her zamanki gibi katılmış, genel kurulu ilgiyle ve dikkatle izlemişti. Genel kurul bitiminde emeği geçenlere teşekkür etmeyi unutmamış ve yarın görüşürüz diyerek vedalaşmıştı.

     

    Bir sonraki günkü seçime de sabahın erken saatlerinde katılarak oyunu kullanmıştı. Oyunu kullanacağı sandığa ilerlerken kendisini tanımalarına karşın kapı önünde seçim çalışması yapma nezaketsizliği gösteren meslektaşlarını gülümseyerek karşılamış ve karşılaştığı kabalığa gülümseyerek karşılık vermeyi yeğlemişti!

     

    Kendisiyle ilgili bu son yaşanmışlık da belleğimizin anılar dosyasındaki yerini almıştı…

     

    Anısına saygıyla…

     

    Ceyhun Balcı, 28.08.2013

     

    Görsel

    BABAM ALPARSLAN BERKTAY

    Alparslan Berktay’ın oğlu Deniz Berktay Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı yazıda bir süre önce kaybettiği babasını anlattı. Aktarıyoruz:

    Cumhuriyet okurlarının yıllarca yazılarından tanıdıkları insan hakları ve tam bağımsız Türkiye savunucusu, ödünsüz Cumhuriyet aydını, benim babam, başöğretmenim, hayattaki en büyük mutluluk kaynağım, yaşadığı sürece kendimi her an uyanmaktan korktuğum bir rüyada hissettiğim insan, Dr. Alparslan Berktay, 29 Ağustos Çarşamba gecesi, bedenen aramızdan ayrıldı

    (Hayatı hakkında bkz. Erol Köktürk, İnsan Kazanacaktır – Dr. Alparslan Berktay’ın Kitabı, Şubat 2012). Babamla İzmir’de son üç aylık dönemi dolu dolu geçirdiğim, ona sevgi ve hayranlığımı hemen her konuşmamızda dile getirdiğim ve babamın hayatından memnun ve gelecekten umutlu olarak gözlerini yumduğunu bildiğim için kendimi toparladım sanıyorum. Fakat, hâlâ duruma alışamadığımın farkındayım (hâlâ, gülünç bir olayla karşılaştığımda, ilk saniyelerde “babam akşam bunu duyunca çok gülecek”, diye düşünüyor, ancak ilerleyen saniyelerde gerçeği hatırlıyorum). 

    İzmir’den uzaklaştığımda yeni duygusal patlamalarla karşılaşacağımı, ona özlemimin artacağını, onun resimleriyle konuşmaya başlayacağımı hissediyorum. Yurtdışındaki oğluyla yazışabilmek için 80’inden sonra bilgisayar kullanmayı öğrenen babamın e-maillerini göremeyeceğim sabahları internete girdiğimde. Ben televizyonda konuşma yaptıktan on beş dakika sonra babam beni arayıp “ah benim ukala oğlum”, demeyecek. 

    Sevinçlerimi onunla paylaşmaya alıştığımdan, artık her mutluluğumun içinde bir hüznün olacağını da biliyorum. O nedenle bugünler, onu anlatabilmem için belki de en uygun zaman. Alparslan Berktay, 1924 yılında, Giritli bir ailenin çocuğu olarak, İzmir’de doğdu. Babası Halil Namık Berktay, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Muharebesi’nde, komutanları şehit düştükten sonra, Boğaz’ın en kilit noktasındaki Dardanos Bataryası’nın komutasını üstlenmişti. İşgal yılları İzmiri’nde Yunanlılara karşı istihbarat çalışması yürütürken yakalanarak idama mahkûm edilmiş, fakat infazdan bir gün önce kaçıp kurtulmuş, zaferden sonra ise üst düzey bir bürokrat olarak, ailesiyle birlikte Anadolu’yu dolaşmış ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecine katkıda bulunmuştu. Ülkeye ve insanlığa hizmet mevhumunu ve Atatük ilkelerine bağlılığı dedem babama, babam da bana aşılayacaktı. (Babamla ben, birbirimizden uzak yaşadığımız yıllarda da, hem milli bayramlarda, hem de 18 Mart’ta birbirimizi tebrik ederdik. 

    Dardanos Bataryası’ndan söz eden bir kaynak bulup babama söylediğimde babam “Deniz! Ne diyorsun!” diyerek heyecanlanır, ben de ona, muharebeyi anlatan satırları keyifle okurken, babamın telefonun öbür ucunda çocuklar gibi sevindiğini hissederdim. Babam için Çanakkale Zaferi, “Garb’ın afakını saran çelik zırhlı duvar”a karşı salt insanın zaferiydi ve bunda kendi babasının da payının olmasının haklı gururunu duyuyordu.

    Babam, Tıbbiye’den mezun olduktan sonra, köyleri dolaşıp ücretsiz hasta bakarak ve kendisini toplumsal mücadeleye vererek geçirdi bütün gençlik yıllarını. Ne 12 Mart zindanları, ne 12 Eylül, ne de hayatı boyu süren polis takibatları, babamı tuttuğu yoldan döndüremedi. Öte yandan, kendisine en büyük kötülükleri edenlere bile kin gütmeyen, ben onlardan “geberdiler” diye söz ettiğimde bana kızan bir insanlık abidesiydi babam.

    İlk gençlik yıllarımda, birilerine kin güttüğüm anlarda uzaktan babamı görmek, onun içindeki ruhsal zenginliğin yüzüne nasıl yansıdığına tanık olmak, bana, içinde bulunduğum sığlığı duyumsatırdı. Benim, 12 Eylül sonrasında yetişmemin etkisi ve babama muhalefet etme güdüsüyle muhafazakâr-sağ çizgiyi benimsediğim ergenlik yıllarımda babam bana“Hayatta hiçbir şeyi, hatta benim söylediklerimi bile körü körüne kabul etme. Devamlı şüphe et. Eğer sen bana bir gün ‘Baba, ben şu çizgiyi benimsedim’ diyecek olursan ben sana sadece ‘İyice düşündün mü’ diye soracağım”, derdi. Ve sonunda, bir akşam satranç oynarken, benim yaptığım propagandaya bir tek soruyla karşılık vermiş ve onun bana sorduğu soru, benim o zamana kadarki düşünce sistemimi bir gecede tuzla buz edivermişti. Dünya görüşü ile hayat tarzı uyumlu olan babam, Türkiye’nin mevcut darboğazdan çıkacağına olan inancını hiç yitirmedi.

    Geçen yılki seçimlerden sonra, babamdan endişe ederek onu teskin etme amacıyla Kiev’den İzmir’i arayıp “Merak etme, bugünler geçecek”dediğimde babam bana büyük bir coşkuyla “ona ne şüphe!” demiş ve beni kendi karamsarlığımdan utandırmıştı. Türkiye’nin ve dünyanın güzel günler göreceğini ve oğlunun da kendisini izleyeceğini bilerek yumdu gözlerini. O nedenle, şimdi net olarak görüyorum ki, belli idealleri olan, bunlara inanan ve yüzü ileriye dönük olarak nihai zaferden emin olanlar, bedenen aramızdan ayrılsalar bile daima yaşarlar. (Deniz Berktay/ Cumhuriyet)

    Odatv.com

  • KAPIMIZDAKİ SAVAŞ…

     

    Görsel

    ISINAN SULAR…

    Komşularla sıfır sorun anlayışı, komşularla sıfır ilişkiye evrildi. Yine de pes etmeyip “Değerli yalnızlık” diyerek şişinmekten vazgeçmediler.

    Birkaç aydır ben geliyorum diyen ekonomik yıkım hafta başından bu yana önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmeye başladı. Susulsa daha iyi olacaktı. Dün Merkez Bankası Başkanı konuştukça katmerlendi ekonomik kriz. Yaşımızın ve belleğimizin izin verdiğince anımsadığımız öncekilerden farkı olmayan sıcak günler yaşanıyor Türkiye’de. Şimdilik % 10’u geçkin bir devalüasyon söz konusu! Tek fark, bugünün darbeci olma korkusuyla olan biteni izleyen, utangaç nitelemelerle geçiştiren uysallaşmış medyası! Olan bitenin önüne geçemeyen siyasi beceriksizlik,medya üzerindeki egemenliği sayesinde “kral çıplak” dedirtmemekte.

    Tam da bugünlerde savaş tamtamlarının sesi gürleşmekte, yakınlaşmakta!

    Yalnızca adını değiştiren, duruma göre barış duruma göre de savaş adını kullanan vahşet savaşa can simidi gibi sarılmış durumda. Bölgedeki “değerli yalnızlık” da gelecekteki yalnızlığını perçinlemek amacıyla mı nedir bilinmez; savaş çığırtkanlığını yükseltmekte!

    Dur diyecek güçleri ya sindirmiş ya da devre dışı bırakmış olan siyaset kendinden emin bir biçimde savaşa teşne olmakta.

    Açmazların, çıkmazların ve umarsızlıkların bir numaralı ilacı olan savaş kapımızda! Bu uğurda bindiği dalı bile kesmekten kaçınmayan iktidar ve egemenlik tutkusu sıkıştığı köşeden savaşla çıkma niyetinde.

    Dün Irak’a bugün Suriye’ye doğrulan her namlunun, atılan her kurşunun ve fırlatılan her füzenin Türkiye’ye zarar anlamına geldiğini kestiremeyen hıyanet Türkiye’yi kendisinin de altında kalacağı bir yıkıma götürecek mi?

    Analar ağlamasın söyleminin peşine düşerek açılım goygoyculuğu yapanlara da ders olmalı! Bu bir promosyondur! Açılım alana, savaş ve yıkım bedavadır!

    Ceyhun BALCI, 28.08.2013

  • 26 AĞUSTOS

     

    Görsel

     

    26 AĞUSTOS

     

    Yakın ve uzak tarihimizden iki yaprağın adıdır 26 Ağustos!

     

    Bin yıl öncesine gidip de 100 yıl öncesini ıskalamak herhalde böyle olabilir. İrtica kanadı 26 Ağustos 1071’e göndermede bulunan afişlerle donatmış pek çok yeri. Olmayan örtüşmeyi 23 Nisan ve Kutlu Doğum Haftası ile sağlayanların işi bu kez biraz daha kolay!

     

    Hiç kuşkusuz 26 Ağustos 1071 de çok önemlidir! Ama, bu önemi 26 Ağustos 1922’den esirgemek akılla bağdaşacak bir durum olmasa gerek!

     

    Sol kanattaki durum farklı mı? Pek devrimci, bir o kadar demokrat ve elbette özgürlükçü SOL’umuz eline geçirdiği kızılbayraklarla ve dünyanın ve hatta ülkenin SOL’cu kahramanlarıyla boy göstermedeki becerisini her nedense 100 yıl öncesi için yineleyemez. Tıpkı irtica kanadı gibi onların belleğinde de sakatlık vardır bu döneme ilişkin.

     

    İnsanlık tarihiyle başlayan geçmiş akışı her nedense XX. yüzyılın ilk çeyreğinde donar, yok olur bu arkadaşların da belleklerinde. Çünkü, orada Milli Mücadele vardır, Mustafa Kemal Atatürk vardır, emek ve alın teri ve tabii ki kan vardır! Aslında,  devrimcilik söz konusu olunca mangalda kül bırakmayanlar için Devrim de vardır o yakın geçmişte.

     

    Hıyanet hastalığına yakalanmış irtica kanadına, budalalık mikrobuyla hastalanmış solcu ve hiç kuşkusuz devrimci kardeşleri de eklemek kaçınılmazdır.

     

    Kendi devrimine kör, olmuş da son kullanma tarihi geçmişine yar olmayı aklından geçirebilen bu arkadaşlar henüz olmamışının ve olması da pek olası olmayanının aşkıyla yanar tutuşurlar. Romantizmin aşırısı da başa böyle dert olur!

     

    Kurtuluş Savaşı’nın coşkulu zaferi de demek olan 26 Ağustos’u yaratan başta Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve elbette onların peşine düşen şehitlerimizin aziz anısı önünde eğilmek, onları hiç olmazsa saygıyla anmak bu kadar zor mu diye sormadan edemedim!

     

    Ceyhun BALCI, 25.08.2013

  • Bencillik Bir Kişilik Bozukluğudur  

    Son birkaç haftada sanat ve kültür alanını da ilgilendiren birkaç  söyleşi, bencilliğin nasıl bir kişilik bozukluğu olabileceğini gözler önüne seriyor. Bu öyle bir kişilik bozulmasıdır ki  insanı iftiraya,  yalana, ihanete bile sürükler. Toplumsal yaşamımızın geçmişinde, yola devrimci olarak çıkıp, kariyerini ihbarcı ve sonuçta emniyet görevlisi olarak tamamlamış kişiler vardır. Bu gibiler kendi arkadaşları ve sonraki kuşaklarca alay edilerek ve lanetlenerek anımsanır. Benmerkezciliğin yaygın olduğu sanat-kültür dünyasında da bu türden örneklere rastlanır. Sözünü ettiğim  söyleşilerden ilki “Sanat Camiasındaki Ergenekon’a Artık Uyanın” başlığı ile 13.08.2013’te “Star Magazin”de yayımlandı. Söyleşinin bütününü ve burada adını anmak istemediğim sinema yönetmeninin kimliğini merak edenler söz konusu gazeteden bulup öğrenirler. “Yöntem olarak yirmili yaşlarımdan beri hep kendimi olayların dışında tutarım” derken bireyci kimliğini açığa vuran bu sanatçı, nedense dışında kalmak istemediği Gezi olayları sırasında sanat çevrelerince dışlanıp eleştirilmesine belli ki çok içerlemiş. Ancak bir ihbarcının söyleyebileceği şu sözler dökülüyor ağzından: “…son iki yıldır sürekli uyarıyoruz hükümeti. ‘Sanat camiası içindeki Ergenekon uzantılarına’ artık uyanın diye.(…) Hükümete de kızgınım bu yüzden, çünkü yıllarca bunun araştırılmasını istedik. Sadece askerler mi? Ergenekon’un sivil uzantıları var. Sanat ve kültür dünyasında da yok mu?” Bir sanatçının  ağzından çıktığına inanılması güç bu sözleri, belli ki  hasım olarak gördüğü, rahatsızlık duyduğu  kişi ve çevrelere saldırıları, hakaretleri izliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse (kuşkusuz benim eksikliğimdir) herhangi bir filmini görmediğim, zaten adını ilk kez bu vesile ile duyduğum bu yönetmen, sözlerinin sadece içeriğiyle değil, dağınık bir kişiliği ele veren söyleyiş biçimiyle de, bana Ergenekon ihbarcısı “haham” Tuncay Güney “tipoloji”sini çağrıştırdı… Söz konusu kişi aynı söyleşide sanat dünyasındaki ihbarcılığıyla da yetinmiyor ve birilerini hükümete ihbar etme alışkanlığını Koç Vakfı’na kadar uzatıyor… Güya bu Vakıf, bu  kişinin bir “video yerleştirme” sergisine maddi destek  sağlayacakken, bir TV konuşmasında “AKP’yi yeterince eleştirmediği”nden ötürü  desteğini geri çekmiş… Bu sözler de bana, bencilliğin kan  kardeşi (kankası!) sayabileceğimiz çıkarcılığın insanı ne ölçüde  alçaltabileceğinin örneği gibi göründü…

    ***

     

    Son günlerde Nobel ödüllü yazarımızla da birkaç söyleşi yayımlandı. Belli ki, zaten kendisi de söylüyor, yeni bir kitabının, daha doğrusu eski kitaplarının yeni biçimlerde pazarlanmasının hazırlığı yapılmakta. Bu anlaşılır bir şeydir. Bir endüstri dalı olan yayın dünyasında da piyasa kuralları işleyecektir… Söz konusu yazarımızın başarısının küçümsenemeyecek bir bölümünü bu işleri iyi bilmesine borçlu olduğunda kuşku yok. Bu söyleşilerden görebildiğim birinde, kendisine ilişkin ya da genel olarak söyledikleri, okur için ilginç olabilir. Ergenekon davası üzerine söyledikleri ise bu yazının başlığını haklı çıkaracak nitelikteydi… Kendisinin bu ve benzer konulardaki görüşleri biliniyor. Fakat bu kez dikkat çeken, rahatlamış tavrı, yanı sıra da alttan alta duyumsanan “timsah gözyaşları”ydı… “Ergenekoncuların (kimlerse onlar) hapiste olmasına” üzülüyormuş… Ama sanırsınız ki bu dava ve benzerleri ona  ve “onun gibilere” karşı “tehditler azalsın”, “kampanyalar sona ersin” diye açılmış… Şimdi artık  sorun kalmamış… Kendi sözleriyle: “Zaten artık dava da yok çok şükür.” Gerçi yine koruması varmış ama “Ergenekon davasından beri sokakta gazeteci, yazar öldürülmüyor, mahkeme kapılarında kimseye saldırılmıyor”muş… Özetle, kahramanımızın (Tanrı korusun!) bir saldırıya uğrama, cezaevine düşme olasılığı ortadan kalkmış…

    ***

     

    Bencillik ve yol arkadaşı çıkarcılık gerçekten de bir kişilik bozukluğudur. Görme yetinizi kaybettirir, insanlığınızı  alçaltır… Yetenekli bir sanatçı da olsanız, yeteneğinizi yerlerde süründürür…

  • İSRAİL

    Görsel

     

    İSRAİL

     

    Sekiz milyonluk nüfusu ve Konya’nın yarısı kadar yüzölçümüyle İsrail bu nicelikleriyle orantısız öneme sahip bir Ön Asya ülkesi. Şeria Irmağı ile çukur Lut gölünün batısındaki dar alanda uzanan ince-uzun coğrafyasıyla Şili’nin bölgedeki şubesi görünümünde.

     

    Vaat edilmiş topraklara yerleştirilmiş günümüz İsrail’i İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Vahşi Batı tarafından var edilmiştir. Bölgenin diğer ülkeleri gibi İsrail’in sınırları da masa başı ürünü olduğu için cetvelle çizilmiştir. Sina Yarımadası’nın doğusundaki Akabe Körfezi’nden Kızıldeniz’e ve dolayısı ile de 7 kilometrecik de olsa Hint Okyanusu’na dokunan kıyılarının varlığı kusursuz  tasarımının önde gelen kanıtıdır. 

     

    İsrail, kuruluşundan bu yana çevresiyle sorunlu bir ülke! 8 milyonluk nüfusuyla çevresindeki yüz milyonlarca Arap ve Müslüman’la nasıl başa çıktı sorusu gelebilir akla! Öncelikle, karşı gibi görünenlerin önemli bölümü gerçekte İsrail yandaşıdır. Bunu açıkça söylemezler ama İsrail’in hamisi ABD ile olan ilişkileri onları ele verir. Diğer yandan, İsrail’i çevreleyen toplumlara egemen olan akıl kıtlığı bu ülkenin sağkalımında önde gelen etken olduğu söylenebilir.

     

    İsrail bölge ülkelerinin iç ve dış politika malzemesi olma konusunda da uzak ara öndedir.

     

    Bölgede İsrail düşmanlığı tartışmasız bir (siyasi) getiri kaynağıdır. Örneğin, Mısır’ın devrik Mursi’si bile İstrail topraklarındaki Filistinlilerin soluk borularını kapatıp, onları yazgılarıyla başbaşa bırakmasına karşın görüntüye yansıttığı sözde İsrail düşmanlığı ile epeyce oy toplamıştır.

     

    Kısacası İsrail görünürde şer odağı olsa da gerçekte bölge ülkelerinin hemen tümü İsrail bağlaşığıdır.  Çünkü, ABD ile dost olmanın vazgeçilmez gereğidir İsrail ile de dost olmak.

     

    Türkiye de özellikle son 10 yılda bu kervana katılan, ilkeleri değil gündelik kaygıları gözeten bir dış politika izler durumdadır.

     

    Gazze’ye yardım gerekçesiyle İsrail’le didişir gibi görünen, One Minute derken perde arkasında onunla halvet olan ilkesiz dış siyaset bu durumu halkın dikkatinden uzak tutmayı başarabilmiştir.

     

    Mursi’nin devrilmesini İsrail’e bağlamak bu çılgın ve amaçsız dış siyasetin son halkası sayılmalıdır.

     

    Erişkedeki habere göz atınız! http://www.hurriyet.com.tr/planet/24566571.asp

     

    Ergenekon davasının kökünü oluşturan ifadelerin sahibi, şimdinin Kanada hahamı Tuncay Güney saçmalamalarını sürdürüyor. İsrail bayrağı ile fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyor.

     

    Hemen her konuda saldırı ve iç politika malzemesi olan İsrail, iş birilerinin defterini dürmeye gelince eleştiri konusu olmuyor bile!

     

    Emperyalizmin uğraşı ve tasarımlarıyla var olan İsrail; kendisine yüklenen görevi fazlasıyla yerine getirmekte. Hem de kendisine karşı olduğu izlenimi veren ülkelerin desteğiyle.

     

    Niceliksel olarak küçük görünen İsrail, çevresinde halka halka dizilmiş akıl kıtlığı ülkelerinin de desteğiyle muazzam bir güce dönüşmüş oluyor.

     

    Görünürdeki çelişme, perde arkasındaki sevişmeye bırakır yerini buralarda! İsrail bu haliyle sayısız aşığı olan bir yakışıklı semt delikanlısıdır.

     

    Ceyhun Balcı

  • BİR LİBERALCİNİN AKLI

    Görsel

  • TROMSO IL

    Görsel

     

    TROMSO IL

    Tromso IL takımı 1920’de kurulmuş. Norveç bir kuzey ülkesi. Tromso ise Norveç’in kuzeylisi. Pek çok kez Kuzey Norveç Kupası’nı kazanmış. Haritaya bakıldığında durum daha iyi kavranacaktır.

    Tromso IL ile Beşiktaş JK bu akşam karşılaşacaklar. Tanıdık bir takım! Galatasaray’ı 2005-2006’da eleyerek ilk kez UEFA Kupası’nda yoluna devam etti. Özellikle Tromso’daki maç unutulmaz. Karla karışık yağmurun (yine bir ağustos günüydü) çamur deryasına çevirdiği sahadan değil UEFA şampiyonu Galatasaray’ın başka bir devin de çıkması zordu. Nitekim, o sahada Chelsea bile tutunamamış!

    Tromso IL dünyanın en kuzeyli futbol takımı! Kutup dairesine bu denli yakın bir yerleşim merkezinin uluslararası ortamda mücadele veren ekibi yok! Bu akşamki maçta güneşin bat(a)mayacağını söyleyebiliriz.

    “Beş dakikada Beşiktaş” aforizmasının kahramanı(!) Beşiktaş’ın özenli olması gerek!

    Bir kez daha kutupta donmayalım! Serbest düşüşteki futbolumuzda Yeşil Burun Adaları’nın gerisine düşülmesi sonrası bir de II. Tromso  faciası yaşanmasın!

    Ceyhun Balcı, 22.08.2013

    Görsel