•  

     

    Görsel 

     

    KORKUT BORATAV DİYOR Kİ…

    Öncelikle Korkut Boratav’ı tanımalı! Marksist iktisatçı yazar künyesinde! Pertev Naili Boratav’ın oğludur. Aile boyu baskı ve sıkıntı çekmiş bir kişiliktir. Babasının başına gelen kendi başına 12 Eylül’de gelmiştir. 1402’lik olmuştur. Yoluna çıkan engellere kulak asmamıştır. Başkalarınınkini de kendi derdi bilenlerdendir. İzzettin Önder’in yazısı denetime takılınca Cumhuriyet’te yazmayı ikileme düşmeksizin bırakmıştır.

    Yaşamı zorluklarla geçmiş bir kişinin güncel durumla ilgili düşünceleri daha bir anlamlı ve önemli olmalı!

    Türkiye’de kabaran halk hareketini bir orta sınıf başkaldırısı olmaktan çok sınıf hareketi olarak niteliyor Boratav!

    Bir de ders çıkartılmalı diyerek Sosyalist sol ve Kürt Hareketi’ne şöyle sesleniyor:  “Sosyalist solun Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyet’in kazanımları ve bunların sembolleriyle ile barışmayı öğrendiğini umuyorum. Kürt Hareketi’nin ise Türk halkının eski bir özdeyişindeki  (körle yatan şaşı kalkar) bilgeliği algıladığını ummak isterim. İslâmcı faşizm ile uzlaşarak demokrasiye, özgürlüğe kavuşmak mümkün değildir.”

    Boratav’ın değinileri hep önemliydi! Bugünlerde çok daha önemlidir! Direniş sersemlemesini atlatma çabası içindekiler kafa kafaya vermiş durumda bir kez daha! Bir yandan iktidar diğer yandan Kürt ayrılıkçılığı (S)açılım derdinde! Bir özdeyişimize benzetmek gerekirse : “Kasap et, koyun da can derdinde!”

    Şurada, burada muhalefet yapar gibi görünen sosyalist solun da eli kulağındadır! Barış, anaların ağlamaması, vb “yüce” değerlere hayır diyemezler.  

    “Yetişin solcular!” barış treni kalkıyor, binmeyen kalmasın…

    Ceyhun BALCI, 26.06.2013

     

  • Görsel

     

    AKDENİZ OYUNLARI

     

    Üç anakaranın olimpiyatıdır Akdeniz Oyunları! Yapılmasına 1948 Londra Olimpiyatları sırasında karar varilmiş! Fikir babasının ülkesi Mısır ilk oyunlara ev sahipliği yapmış!

     

    Mersin kendi adına ilk ülkemiz adına ikinci kez Akdeniz Oyunları kenti olmaktadır.

     

    Bundan 42 yıl önce İzmir oyunlara ev sahipliğ yaparak spor tesisi patlaması yaşamış ve ekilenleri izleyen yıllarda fazlasıyla biçmişti.

     

    Olimpiyatlara 3. kez aday olan İstanbul’un bir olimpiyat kenti olup olmayacağı henüz belli değildir.

     

    Olmuşun değil olmamışın düşüyle yaşayan bizlerin bu durumu anımsamasında yarar var! Olimpiyat kenti olmuş üç kentimiz vardır!

    İzmir bir kez Akdeniz Oyunları, bir kez de Universiade ev sahipliği yaparak bu alanda öncüdür. Erzurum da Kış Üniversite Oyunları ev sahipliği ile adını yazdırmış durumdadır olimpik kent hanesine!

     

    Şimdi de Mersin! Hem Mersin hem de İzmir geçmişte ve günümüzde spor kenti olma özelliğiyle  olimpik ev sahipliğini iyi değerlendirmektedirler.

     

    Erzurum’a bir tepeden bakıldığında kentin silüetine girmiş olan kayakla atlama kulelerinin kış üniversite oyunları sonrasında bir kez bile kullanılmamış olması derin bir yaradır!

     

    Olimpiyatlar yapıldıkları ülkeden çok ev sahibi kentin adıyla anılırlar. 2000 yılındakini Avustralya değil Sidney Olimpiyatları olarak anımsarız! Moskova, Atlanta, Seul, Barselona, Atina, Pekin olimpiyatları ülkelerinin adıyla anılmazlar!

     

    Mersin’deki Akdeniz Oyunları bu bağlamda ağır yaralıdır! Kentin seçilmişi oyunlardan yalıtılmıştır! Kentliye yaraştırılan farklı mı? Belki de tarihte ilk kez kentli kendi olimpiyatından uzak tutulmuştur. “Diren Mersin!” demeleri olasılığı yok mu?  Tüm suç bu olasılığın!

     

    Açılışta Mersinli yok! Taşıma yandaş-candaş çok!

    Spor karşılaşmaları ve yarışmalarında da durum iç açıcı sayılmaz!

    Yunanistan ekonomik kriz gerekçesiyle vazgeçtiği için üstlendiğimiz Mersin Oyunları’na kısa zamanda hazır duruma gelmek haklı bir övünç sayılabilir belki ama olimpiyatta tek sorunun tesis yapmak olmadığını , hemen her spora hem izleyici hem de yarışmacı olarak katılmanın da önemli olduğunu kavramak zorundayız!  Olimpiyat adayı bir ülke için prova niteliğindeki bu deneyimler son derece önemli! Olimpiyat oylamasında yediğimiz bu hurmaların bizleri rahatsız etmemesini dilemekle yetinelim!

     

    Bir başka olumsuz not bayrağımızı taşıttığımız kendini bilmez pehlivanımızla ilgili olmalı! Yandaşlığı içselleştirmekte sakınca görmeyen bu pehlivanımızın çevikliğine diyecek sözümüz olamaz belki ama; zeki ve ahlaklı olduğunu söylemek hiç de kolay değil!

     

    Bir söz de spor alanlarındaki müzikle ilgili! Boks maçları sırasında Türk sporcunun raund aralarında Mehter Marşı, yabancılarınkinde pop müzik! İşte bu hiç olmadı! Mehter Marşı’na sözümüz yok! Ama, eğer olimpiyat bir spor etkinliği olmasının yanı sıra kültürel sergi işleviyle de donatılmışsa Mersin’de bu coğrafyanın değerlerini olabildiğince görücüye çıkartmak ve bu değerler arasında ayrımcı olmamak da bir o kadar önemli!

     

    Zeugma, Göbeklitepe, Karatepe yakındaki eskil kentlerden bir kaçı! “Silifke’nin Yoğurdu” ya da “Kekliği Düz Ovada Avlarlar” öz be öz Mersin ezgileri olarak dinletilmeye değecek denli hoş melodiler değiller midir?

     

    Son sözüm halter denen sporu yapan ve yaptıranlarımıza! Doping rezaletiyle bütünleştik desek yeridir! Halterin temizlik gereksinimi ivedi bir durum! Gerekirse bir süre uluslararası etkinliklere katılıma ara verilmeli!

     

    Ceyhun BALCI, 24.06.2013

     

  • Görsel

     

    KAÇAN ADAM

    Halk hareketi deneyimlendikçe yürekli ve gözüpek bir tutum sergiliyor. Bayrağa karşı gaz, karanfile karşı basınçlı su caydırmak bir yana; direnci artıran bir etkene dönüşüyor. Su verildikçe güçlenen çelik gibi gazlandıkça, sulandıkça, coplandıkça katlanan direnç! Çelik gibi irade diyelim!

    Sürekli boyut değiştiren; başlangıçta yürüyen ve haykıran ama şimdilerde duran ama her koşulda direnen adamların karşısında artık kaçan adam var!

    Şimdilik eylem alanlarından kaçmasa da polis kaçan adam rolünü üstlenmiş durumda!

    Atamaların açıldığı 6 saat içinde İstanbul’dan ayrılma iradesi gösteren 1600 polis “kaçan adam” imgesinin canlı kanıtıdır.

    Halk hareketi yorulmak bilmiyor! Polisin yorulmaya başladığı gözleniyor. İstanbul’dan kaçan polis bu durumu doğruluyor.

    Her ne kadar elbette şimdilik sıcak temas sırasındaki tutum ve davranışına yansımamış olsa da; polisin üst düzey buyruklarla zorlandığı vahşi davranışların da bu “kaçan adam” tablosuna katkısı olmuş mudur? Kim bilir! Belki de fazlaca iyimser bir saptamadır!

    Kesin olan rollerin değiştiğidir!

    Başlangıçta kaçanlar dimdik durmaya başlarken önceleri kovalayanlar kaçan olmuştur.

    Önemli bir gelişmedir!

    Ceyhun BALCI, 24.06.2013

  • CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    İki Mehmet Ali 

    Bu haftaki yazımın konusu ülkemizin onuru iki Mehmet Ali olacak. 

    Teğmen Mehmet Ali Çelebi ve tiyatro sanatçısı Mehmet Ali Alabora
    Mehmet Ali Çelebi’yi Ergenekon duruşmalarından tanıyoruz. 
    Bu genç adam cep telefonuna polisçe konulduğu saptanan bir sahte kanıtla 18 Eylül 2008’de tutuklanmış, Hasdal Askeri Cezaevi’nde 33 ay (2 yıl 9 ay) tutuklu kaldıktan sonra 20 Mayıs 2011’de tahliye edilmişti. 17 Haziran 2013’te yaptığı savunmasıyla da yakın tarihimize ateşten ve çelikten harflerle bir not düştü… 
    Başarılı sanatçılığının yanı sıra toplumsal olaylar konusunda öncü duyarlılığı ve ataklığıyla hayranlık uyandıran Mehmet Ali Alabora ise, Gezi Parkı Direnişi’ndeki etkinliği ve Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilmesiyle bir kez daha ilgi odağı oldu. 
    Büyük olasılıkla hiç karşılaşıp tanışmamış olan bu iki genç adam, toplumun ilgisini de hayranlığını da fazlasıyla hak ediyor…

     

    ***

     

     

    Mehmet Ali Çelebi’nin savunmasını yaptığı gün, suçlama ve yargılama kürsüsünde oturan, kimileri onun babası yaşındaki “hukuk”çuların yerinde olmayı, herhalde onur ve haysiyet sahibi hiç kimse istemez… 
    Duruşma sonrasında evlerine nasıl gönül rahatlığıyla gidip nasıl huzur içinde uyuyabildiklerini anlayamıyorum ve doğrusunu isterseniz bunu yapabildiklerini de pek sanmıyorum… 
    Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin, Genelkurmay Başkanı’ndan en genç asteğmenine kadar Türkiye Cumhuriyeti ordusunda görev yapan her subayın dikkatle okuyup kimi bölümlerini ezberlemeleri gerektiğine inandığım savunmasından, daha doğrusu makamına “ithamname”sinden örnekleri paylaşalım… 
    Kendisine sanık gözüyle bakmadığını, tersine, vatanseverlik davasının savunucusu olduğunu söyleyen Mehmet Ali Çelebi, suçlama ve yargı makamına yönelik olarak diyor ki: 
    “Bir ihanet suçlamasını Türk subayıyla bağdaştırmak için çok komik durumlara düştünüz. Hukuku kendi cinnetlerinize göre saptırdınız, çarpıttınız, tepetaklak ettiniz. Ruhunuzu bir kez olsun adaletin kollarına atamadınız. Vasatın bataklığına öyle gömülmüşsünüz ki gerçekler bile sizi tekrar ayağa kaldıramıyor. Anlaşılıyor ki hiçliğin yazgısına başkaldıramıyorsunuz! Pusulanız karanlığı gösteriyor…”
    Bu ateşten ve çelikten sözler karşısında hayranlık duymamak, muhataplarının ise yine bu savunmadaki bir deyimle “yalanlar ürettikleri cehennemin yedi kat dibine” gömülmemeleri olası mı?..

     

    ***

     

     

    Çok sevdiğim, sanatına da kişiliğine de hayranlık duyduğum Mehmet Ali Alabora ise, annesinin ve babasının arkadaşı olarak benim de oğlum kadar yakınımdır. 
    Aslında o, 68 kuşağının ve o kuşağın en yakın ağabeyleri (ve kuşkusuz ablaları) olarak benim de aralarında olduğum 60’lı yıllar devrimci gençliğinin günümüzdeki bir temsilcisidir. 
    Deniz Gezmiş’i sinemada canlandırmak kuşkusuz en çok ona yaraşırdı. 
    Başbakan, bilmem neresinin kılı olduğunu iftiharla söyleyenlerin de aralarında bulunduğu bir topluluk önünde, bu pırıl pırıl genç adamı hedef gösterme küçüklüğünden kendini alamadı… 
    Mehmet Ali Alabora Taksim Gezi Direnişi’nin öncüsüymüş… 
    Eğer öyle ise, onun için paha biçilmez bir onurdur bu… 
    Fakat Tayyip Erdoğan ve benzerleri anlamıyor ya da anlamak istemiyorlar ki, böylesi olayların zaten tek bir öncüsü olmaz, olamaz. 
    Bunlar birikimler sonucunda toplumsal patlamalardır… 
    Başlangıçta önderi olanlar bile büyük kitlenin bir parçası olurlar… 
    Mehmet Ali Alabora ülkenin yağmalanmasına kararlılık ve eylemlilikle karşı çıkan bir çevre savaşımcısı, bir yurtseverdir ve bunun için kutlanması gerekir. 
    Bunu, birilerinin kılı olmaktan onur duyanların ve kendileri için böyle tiksindirici bir söz söylenenlerin anlaması olanak dışıdır. 

     

    ***

     

     

    Mehmet Ali Çelebi ve Mehmet Ali Alabora… 
    Bu iki Mehmet Ali günümüz genç kuşaklarının iki yıldızı, geleceğimizin iki parlak temsilcisi, ülkemizin iki genç onurudur. 
    Böyle evlatları olan bir ülke geleceğe elbette umutla bakacaktır.

  • Cumhuriyet 22.06.2013

    Duran Adam – Giden Adam

    Dilimizin mantığında, ‘durup durma’nın karşıtı, kalkmak değil, “geçip gitmek”tir. Kimi gitmiş, kimi gidiyor, kimi er geç gidecek, dünya kimseye kalmayacaktır. Bugün dünya, dev adam Mustafa Kemal ile dev adam Mahatma Gandhi’den sonra, “duran adam” Türk’ün ne düşündüğünü, ne yapacağını merak ediyor.

    Avrupa medeniyetinden kaçıp Okyanusya’daki Tahiti Adası’na sığınan Gauguin, yüz yıl önce sormuş: “Kimiz, nereden gelmiş nereye gidiyoruz?” Bir Anadolu köyünün misafir odasında ağırlanan kişi benzer soruyla karşılaşır:

    “Ey yolcu, kimsin, nesin, necisin; 
    Nereden gelmiş nereye gidersin?”
    Yanıtlar farklı olsa da soruların evrenselliği tartışılmaz. Bu iki soru, çağımızın “kimlik sorunu” araştırmalarını başlatmıştır. Zaman boyutunda geçmişten geleceğe uzun bir yolculuk. Gelmekle gitmek arasındaki üçüncü şık, hiç de imkânsız olmayan ‘durup oturmak’tır. Yorulan durup oturur, dinler ve dinlenir. Biz Türkler oturmayı, oturumları severiz. Evlerimizde oturma odaları vardır. Yalnız dinlenmek değil, çalışmak, iki çift laf etmek, iş yapmak, iki tek atmak, hatta yasa çıkarmak için numaralı oturumlar…
    O kadar ki kendisini “saldırgan bir gezgin” olarak tanıtan Pritchett, 50 yıl önce çizdiği Türk portresine“Oturan Türk” adını vermişti: Anadolu medeniyetleri üstünde, hiç kalmayacakmış gibi oturan Türk! MustafaKemal“yürüyelim arkadaşlar” deyip Türk’ü ayağa kaldırmıştı ya, o gidince “Otur oturduğun yerde” dediler, biz de oturduk ve oturakaldık. Oturmak da yürümek gibi eylem sayılıp yasaklanınca, ayakta durmaktan başka seçenek kalmadı; ‘duran adam’ Türk, küresel umut simgesi oldu.
    Ege ağzında, hali vakti sorulan yaşlılar için, “N’apsın, n’ossun, durupduru” derler, çok şükür, iyidir anlamında. Durupduran adam, geçip gitmemişlere bakıp, gidip gideceklere soruyor, nereye?
    Dilimizin mantığında, ‘durup durma’nın karşıtı, kalkmak değil, “geçip gitmek”tir. Kimi gitmiş, kimi gidiyor, kimi er geç gidecek, dünya kimseye kalmayacaktır. Bugün dünya, dev adam Mustafa Kemal ile dev adamMahatma Gandhi’den sonra, “duran adam” Türk’ün ne düşündüğünü, ne yapacağını merak ediyor.
    Duran adam, “Durmak yok, yürüyelim” deyip giden adama, nereye gittiğini soruyor; hele bir dur, düşün ve söyle bakalım: “Nereye gidiyorsun?” “Ben, kimseyi tanımam, dinlemem, dilediğimi yaparım” diyen giden adama, yolun ve yolculuğun sonunda nereye varacağını soruyor. 
    “Ben ötekiyim” diyen Kartacalı Terence, bildiği Elen dünyasını Romalılara yorumlarken; “İnsanca şeyler bana hiç yabancı gelmiyor” sözüyle tanınmıştı; binlerce yıl sonra bugün hâlâ saygıyla anılıyor.
    Doğulu ve Batılı akiller ile makuller, mutluluk konusunda uzlaşmış görünüyor: Mutluluk, bir yere, bir hedefe varmak değil, o yönde güvenle yürümektir. Vardıktan sonra n’apacaksın, mutsuz olmaktan başka.
    Pazar bunalımlarına çözüm olarak devlet müdahalesini gösteren Keynes’e sormuşlar: Ya uzun vadede? “Uzun vadede” demiş Keynes, “hep öleceğiz”.
    Umutsuzluğa kapılmayalım, Keynes kuşağı öldü, 68 kuşağı yaşlandı ama “küreselleşen dünya”nın 90 kuşağı yaşıyor. Neron, Roma’yı yakmıştı ama İtalya yaşıyor. “Benden sonra tufan!” diyen Kral XV. Louis geçti gitti ama Fransa yaşıyor. Mağrur padişahlar gitti ama kulları ve tebaları yaşıyor. Mustafa Kemal’in bedeni toprak oldu ama Türkiye Cumhuriyeti yaşıyor.
    Doğu Romalı bir oturan adam ayakta dimdik duruşuyla demir gibi ağır bir soru soruyor: Ey Dünyalı nereye? Orhan Pamuk’un adaylığı ve ödülü belki tartışmalıydı ama duran adam, Nobel Barış Ödülü’ne küresel bir aday olabilir. Nâzım Hikmet ile Yaşar Kemal’in adaylıklarını ciddiye almadık, desteklemedik. Bu kez konuşup yazmayan, sağcı mı solcu mu olduğunu belli etmeyen Nobel Barış adayımızı “pasifist eylemci” deyip dama atmayalım. Çağdaş uygarlığa özgün ve kalıcı bir katkımız olabilir. 
    Duran adam, Yunus nefesiyle sesleniyor: 
    Durup izler olduk / Yapıp ettiklerini / Nerelerden gelip / Nereye gittiğini… / Sorup sorgular olduk / Durup durdurarak. / Özendik insanlığa // Uyandırdık Dünyayı / Okuyup yazmayan / Dur durak tanımayan. / Yazar olduk bunları / Koşa koşa gidene / Oturup dinleyene / Dinleyip anlayana.
    Senin, “eski hava” deyip yakındığın;
    “Tencere tava, kimler için çalınıyor?
    Hele bir durup dinle, ey Giden Adam!”

    Bozkurt GÜVENÇ

  • Sayın Bay Kılıçdaroğlu,

    Sayın Bay Bahçeli,

     

    Nasılsınız? İyi misiniz? Sağlığınız yerinde mi? Yaşıyor musunuz?

     

    Ankara’da, yaşadığınız yerin kuş uçuşu birkaç kilometre uzağında neler olduğundan haberdar mısınız? Diyebilirsiniz ki; penguenci medyamız vermiyor! Doğrudur! Ama, olanakları sınırlı, donanımları kısıtlı da olsa Ulusal Kanal ve Halk TV arif olanaın anlayabileceği şekilde yansıtmakta olan biteni.

     

    İstanbul’un Taksim’inde tek niyetleri ellerinde bir karanfille şehitlerini anmak olan insanlara hiç gerekmediği halde saldıran polisten; Ankara Dikmen’de yine barışçıl amaçlarla bir araya gelmiş kalabalıklara yönelik polis kaynaklı vahşetten haberdar olmalısınız. Ankara’da olayların yaşandığı yerde bir de Ankara milletvekili (mangal yürekli bir Cumhuriyet kadını Aylin Nazlıaka) vardı! İlgi duymanız durumunda o size ayrıntısıyla anlatacaktır!

     

    Ankara Dikmen’deki bir sahne gözümün önünden gitmiyor! Önünde tek kişi bulunmayan TOMA alışkanlığın etkisiyle mi bilinmez; basınçlı suyu konutlara doğru gelişi güzel sıkmaktaydı. Hiç gereği, ve de hedefi yokken!

     

    Bir ayı doldurmaya gün sayan halk hareketi sizi hiç ilgilendirmiyor mu? Sizler için muhalefet  salıdan salıya grup toplantılarında sergilenen laf yarışından mı ibarettir? Polisin elbette iktidarın buyruğuyla yaşama geçirdiği bu anlamsız vahşet karşısında zarar gören ve demokratik haklarını kullanmaktan alıkonulan insanların durumu sizler için bir şeyler ifade etmiyor mu?

     

    Türkiye’de üzerlerine ölü toprağı serpildiğini sandığımız halk sergilediği barışçıl, kararlı ve soylu başkaldırıyla üzerine düşeni hem de kahramanca bir şekilde fazlasıyla yapmış değil midir?

     

    O halde sizler bu durumdan kendinize bir görev çıkartma gereği duymaz mısınız? Önderliğinizdeki partiler bugün için muhalefetle görevlidir. “Meclis aritmetiği izin vermiyor! Elimden ne gelir?”  deme hakkınız olabilir mi? Siyaset biraz da aritmetiğin ötesine geçip de beceri sergilemek değil midir? Ne yazık ki sizlerin duruşundan Türkiye’de iktidar sorununun yanı sıra bir de muhalefet sorunu olduğu sonucunu çıkartmak kaçınılmaz oluyor!

     

    Muazzez İlmiye Çığ’ı tanıyor olmalısınız! Bugünlerde yüz yaşına girdi! Anneniz belki de nineniz yaşındadır. Aynı zamanda ülkemiz yakın tarihinin canlı tanığıdır! Pırıl pırıl beyniyle bir şey söyledi dalya derken! Partilerinizin de adını anarak : BİRLEŞİN!…

     

    Bu yaşamakta olan ve dimdik duran ulu çınara kulak verin ne olur! Her birimizin yüreklerine su serpen bu soylu halk hareketine omuz verin!

     

    Birlik olun ki, Türkiye dirlik içinde olsun!

     

    Yok eğer, biz böyle davranamayız derseniz; yapabileceğiniz bir şey daha var! Bir kenara çekilmek ve gereğince davranacaklara yer açmak!

     

    Bu duyarlı dönemde kenara çekilmenin bile erdem olduğunu hiç aklınızdan çıkartmamanızı dilerim!

    Kaygılarımla…

     

    Ceyhun Balcı

  •  

    Görsel

    YÜZ YAŞINDA OLMAK

     

    Yüz yaşına varmak zor da bunu düşlemek bile insanoğlunun harcı değil! Muazzez İlmiye Çığ 100 (yüz) yaşında! O 100 yaşına varmasa da ayrıcalıklıydı! Şimdi çok daha ayrıcalıklı oldu! Yeryüzünde soluk alıp veren insan soyundan tüm canlıların varmayı isteyeceği bir 100 yaş onunki! Bırakın 100 yaşını yetmişli, seksenli yaşlar bile pek çoğumuz için karabasan değil midir? O yaşı görür müyüm? Görsem de elim ayağım tutar mı? Onlar bir yana hala keçileri kaçırmamış olur muyum?

     

    Bu ayrıcalığa insan dışında da az sayıda tür erişebiliyor. Eğer kaldıysa kırdaki tosbağa ya da çok daha yakınımızdaki akıllı karga dalya diyebilen dostlarımızdan ikisi!

     

    Düşünsenize! Çanakkale Savaşları’na tanık olmuş bir kaplumbağanın ya da Sakarya Savaşı gerçekleşirken oralarda uçmuş bir karganın bizlerle eş zamanlı yaşamakta olduğunu! Çok heyecan verici değil mi? Muazzez İlmiye Çığ’ın 100 yaşını bir de böyle algılamalı! Ayaklı bilgi bankası ya da kütüphane gibi! Muazzez İlmiye Çığ’ın kişiliğinde ortaya çıkan bir başka ayrıcalık da 100 yaşına varırken koruduğu nitelik, doluluk ve yaşama sevinci!

     

    Bugünün yaşam koşulları ve sağlık hizmeti olanakları insan soyundan gelenlerin 100 yaşını aşmasında önemli etken olmuştur denilebilir. Çok değil birkaç bin yıl önce ortalama yaşam süresinin 50’nin altında olduğunu göz önünde bulundurmak gerek! Ayrıca geçmişte kadınların ortalamanın altında yaşam sürdüğü gerçeğinin günümüzde tersine döndüğünü not etmekte yarar var.

     

    Japonlar 100 yaş üstü nüfusta uzak ara öndeler. Japonya’daki 100 yaş üstü insanların oranı (yüzbinde) 34. Ona en yakın değer Fransa kaynaklı. 27. Sırasıyla, Kanada, İsveç, ABD ve diğer gönençli ülkeler listedeki yerlerini almış oluyorlar.  Dünyada 100 yaşını aşmışların sayısı 316 bini aşkın olarak saptanmış (2012 verisi)

    Ayrıntılı bilgi için : http://en.wikipedia.org/wiki/Centenarian

     

    Bir bilgiye göre Türkiye’de 48 bin dolayında 100 yaş üstü insan var. Müthiş bir sayı! Bu sayıya göre Türkiye’deki 100 yaş ve üzeri insan sayısı yüzbinde 64’tür!!!!! (Mutlaka doğrulanmalı. Bir yerde bir yanlış var gibi)

     

    Muazzez İlmiye Çığ her zaman olduğu gibi yüzüncü yaş gününde de önemli şeyler söylemiş.

     

    Halk hareketinin kabına sığmadığı bugünlerde kendisine yakışır bir değerlendirmede bulunmuş.  CHP, MHP ve İP’ye çağrıda bulunarak “birleşin” demiş.  Çocuğu yaşındaki etkili, yetkili ve çok önemli kişiler dinlerler de gereğini yaparlarsa dalya diyen Muazzez İlmiye Çığ’a da bu yaşında ülkesine bir kez daha önemli bir katkı verme fırsatı sunmuş olurlar.

     

    Öngörmeyi değil de  songörmeyi yeğleyen bizimkisi gibi toplumlarda bu türden çözümlemeler yaşamsal değer taşıyor.

     

    Dalya diyen Muazzez İlmiye Çığ’a saygılar, sevgiler, şükranlar…

     

    Ceyhun BALCI

  • Görsel

     

    Düşünüyorum Öyleyse Vurun!

     

    CEYHUN BALCI

    Başlıktaki sözler bir kitabının adı olmuştu. Vurmadılarsa da Ziverbey’de halini hatırını sormaktan geri durmadılar 12 Mart döneminde!

    Yüzbaşı Selahattinin Romanını yazmıştı, bir subay çocuğu olarak! Yaşamı savaşımla, güçlüklerle geçse de bu durumdan yakındığı hiç görülmedi, duyulmadı. Yaşadığı coğrafyaya birkaç yüz yıllık gecikmeyle gelen aydınlanma ışığını var gücüyle topluma yansıtmaya çabaladı gücü yettiğince! Aslında onun başına gelenlere şaşırmamak gerekiyordu. Ortaçağdan bu yana akıldan, bilimden ve kısacası aydınlanmadan yana olanların başına gelenler gelmişti onun da başına!

    Son dönemde de kapısını çalmayı ihmal etmemişlerdi. Ulu çınarın devrilmesi süreci de böylelikle başlamış oluyordu. Önce kalp sorunları ve buna yönelik cerrahi girişim; onu izleyerek geçirilen inme ve yol açtığı sorunlar bugün yaşadığımız yitimin habercileri gibiydi.

    Duvarın Üstündeki Tilki” öksüz kaldı…

    İlhan Selçuk artık aramızda değil; artık yüreği atmasa da düşünceleri, aydınlığı ve yapıtları yaşamımızı ışıtmayı sürdürecek!

    Ülkemiz aydınlanmacılarının başı sağ olsun!

    Bir pencere kapanmış gibi görünse de o kadar çok pencere açmıştır ki İlhan Selçuk, onlar yetip de artacaktır bizlere yepyeni ufuklar açmaya!

    Nasıl müzisyeni ezgisiyle anmak en iyisiyse, yazarı da yazısıyla uğurlamak en doğrusu olacaktır! Son yazılarından birinden bir alıntı: (sanırız kalp ameliyatına girmeden önce)

    Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler… Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola… İkisine de eyvallah…

    Cumhuriyetimizin ve aydınlanmamızın ulu çınarının yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz…

     

    PENCERE

    İLHAN SELÇUK

    İlhan Selçuk by-pass ameliyatından bir gün önceki köşesinde şöyle yazmıştı:

     

    İkisine de Eyvallah…

    Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar:

    Yol kapalı.”

    Bozulursun..

    Ama yapacağın bir şey de yoktur.

    Bugün pazar!..

    Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler…

    *

    Son haftalarda nalları havaya dikmek” deyişini çok kullanmaya başladım. Benim hoşuma gidiyor; kimisi sevimsiz buluyor; ama, Türkçe mizahın başyapıtlarından biri…

    İnsanlarla hayvanlar arasında eşitlik de sağlıyor…

    Bektaşi’ye demişler ki:

    – Nalları havaya dikenin nesine bakarsın?

    – Sırtına.. demiş..

    – Nasıl?

    – Ya eyeri vardır, ya semeri…

    Baba Erenler sınıfsallığı son nefeste bile unutmuyor, aşkolsun…

    *

    Gerçekte nalları havaya dikmek” eğlencelidir, matraktır; ama, bizim temel felsefede böyle şey yok..

    Ne var?

    Ne olacak:

    Enel hak…

    Hiçbir din felsefesinin erişemediği bir öz…

    Varlığın, evrenin, ruhun, maddenin, yerin, göğün, yaratanın, yaratılanın özdeşleştiği buluşmanın, birleşmenin, birliğin, tümleşmenin, eriyip kaynaşmanın dile daha yetkin ve güzel yansımasını düşünmek bile olanaksız…

    Ortalıkta ne nal var..

    Ne semer..

    Ne eyer..

    Neyin ne olduğunu bilen bilir, kimsenin kimseye malumatfuruşluk yapmaya hali yok, ayvayı bu dünyada yediğin zaman her şeyi anlarsın, edebiyata gerek yok…

    *

    Erenler’e sormuşlar:

    – Allah neden ölmüyor?..

    Yanıt:

    – Onun Allah’ı yok da ondan…

    *

    Eskiden Adana’da kafası kızan, Allah’a söverdi…

    Ama bu Allah, kişinin öfkelenip bozulduğu keratanın Allah’ıydı:

    – Ulan, senin Allah’ını, peygamberini, kitabını, cüdamını, yedi sülaleni, yetmiş yedi ceddini, vesaire…

    Cevap:

    – Ulan, ben de aynen seninkini…

    Sonra?..

    Ya bıçaklar oynaşır..

    Ya ayırırlar..

    Şimdi kaldı mı bilmem, böyle öfkeler…

    *

    Dur bakalım, şimdiden merak etmeye başladım.. Yarın hekim takımı beni kesip biçecek, kolay iş değil, delip dikecek, ya da ben cahil kafamla öyle sanıyorum; peki ne olacak, gözümüzü tekrar açacak mıyız, yoksa ayvayı yiyecek miyiz?..

    Biliyorum, şimdi kimisi diyor ki:

    – Aman canım, merak ettiğin şeye bak.. deli saçması…

    Doğrudur…

    Yaşamak nedir ki zaten?..

    Fasa fiso…

    *

    Yaşamak nedir mi?..

    Bir sabah kalktın, sevdiğin kadının gözünün altında derin bir çizgi gördün..

    O da gördü mü?..

    Görmez olur mu?..

    Ya da henüz aynaya bakmadı..

    Soru:

    – Yaşlanıyor muyum?..

    Sen görmezlikten geldin diyelim, o düşünüyor, dupduru ten nasıl böyle oldu?..

    Nasıl olmasın ki, yaşıyorsunuz.

    Kim bilir, belki gözü de teni de daha güzelleşti.

    Ama şartlanmış bir kez.. Şartlanmışsınız.

    Çizgilerin, yaşlılığın insana güzellik verdiğini kişinin kültürüne aşılayan estetik kültürüne erişmek için, insanların daha ne kadar yaşamalarına gerek var? 100 yıl, 1000 yıl?

    İlkellik daha ne kadar sürecek?

    Sürse de alt gözkapağının altındaki bir yeni çizginin insanı bu denli düşündürüp oyalaması, işte insanın gözeneklerine dek yaşamasıdır…

    Yaşamak güzel şey Taranta Babu…

    *

    Dünyanın bugünkü kepaze haline insan bozuluyor, bir yanda açlıktan ölen çocuklar, yoksullar, bir yanda sayılamayacak kadar çok kadın köleler…

    Öyle kadın köleler ki köleliklerinin bilincinde bile değiller…

    Ve bu kadınlar saraylarda yaşıyorlar…

    Dünya böyle kalmaz…

    Biz de böyle kalmayız…

    Hem kim kalmış ki canım..

    Kim kalır ki…

    Çok ermiş gelmiş geçmiş bu dünyadan…

    Biri, 13. yüzyıl şairi Âşık Paşa

    Der ki:

    Acı dirliğim isteyen

    Tatlı dirilsin dünyaya

    Kim ölümüm ister ise

    Bin yıl ömür olsun ona

    *

    Yine de tekerlemeye geliyorum:

    Nalları dikmezsem..

    Daha görüşürüz…

    Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola…

    İkisine de eyvallah…

    (13 Nisan 2008)

  • Obezite ve Gıda Egemenliği

    Ceyhun Balcı

    Obezite, çağımızın önemli sağlık sorunlarından birisidir. Hiç kuşku yoktur ki; yönelinmesi gereken doğru bir hedeftir. Bu hedefe yönelirken seçilen yöntemler tartışma konusu olmayı fazlasıyla hak etmektedir. Obezite tartışmalarının bireyin sorumsuzca ve düşüncesizce davranışı üzerine oturtulan bir paradigmaya dayandırılması bilgisizlikten değilse kötü niyetten kaynaklanmaktadır. Böylelikle bir yandan tümüyle vatandaş sorumlu tutulurken diğer yandan da obezite sorununun altında yatan kötü beslenme olgusu perdelenmektedir. Kötü beslenme kişinin davranış bozukluğu olmasının yanı sıra bireyin yaşadığı ülkenin sağlık, gıda ve tarım düzeneklerinin iyi yönetilememesine de bağlıdır.

    Bireyin sağlıklı beslenmesi için temel gereklilikler ayrıntısıyla bilinmektedir. Örneğin, bir çocuğun, erişkinin, yaşlının ya da gebenin gereksinim duyduğu günlük besin öğeleri konusunda gerekenlerin söylenmesinde herhangi bir güçlük yoktur. Başka deyişle beslenmenin niceliksel yanı konusunda bilinmeyenler çok değildir. Oysa, gerekli besin öğelerinin niteliksel durumuyla ilgili olarak aynı duyarlılık ve titizlik gösterilmemektedir. Bu durum bireyin bilincinin yanı sıra bir düzenleyici ve yönlendirici olmaktan da öte sorumluluğu bulunan devletin rolünü öne çıkartmış olacaktır. Kısacası bir toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı ve yeterli beslenmesi doğru dürüst tarım ve hayvancılık yapılmasıyla olanaklıdır. Elinizde sağlıklı gıda yoksa vereceğiniz öğütlerin beş paralık değeri olamaz.

    ABD’de erişkinlerin 1/3’ünün obez olduğunun altını çizersek ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında kardiyovasküler olanlar % 48 ile önde gelen ölüm nedenidir. Bunu, sırasıyla % 21 ve % 12 ile kanserler ve solunum yolu hastalıkları izlemektedir. Diyabet dolaylı yoldan ölümlerin % 3.5’inden sorumlu görünmektedir. Tütün bağımlılığı, fiziksel devinimsizlik, aşırı alkol kullanımı ve sağlıksız beslenme gibi davranış bozuklukları tüm kardiyovasküler hastalıkların % 80’inden sorumlu tutulmaktadır. 1

    ABD’de kötü beslenmeyle ilintili kalp hastalıkları, Tip 2 DM ve inmeye bağlı ölümler 2010-2020 yılları arasında 10 kat artış göstermiştir. 2030 yılına varmadan ABD’deki kötü beslenme alışkanlıklarından kaynaklanan sağlık harcaması faturasının 66 milyar USD’ye tırmanması öngörülmektedir. 2

    Ne yazık ki, istatistikler kötü beslenme konusunda toplumu uyarıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada sorulması gereken önemli soru insanların doğru beslenmeye nasıl özendirileceğidir! Bu amaçla, toplumun sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi doğrultusunda bir pilot çalışma tasarlanabilir mi? Bu düşüncenin kilit kavramı daha sağlıklı yiyeceklerin daha erişilebilir kılınması olabilir mi? Bu soruya yanıt oluşturması bakımından Massachusetts eyaletinin Hampden kentinde 7500 kişi üzerinde yapılan pilot çalışmayla sebze ve meyve alış verişi yapanlara her bir USD için 30 sent geri ödeme yapılmıştır. Bu yolla özellikle dar gelirli ailelerin daha fazla sebze-meyve tüketmesi doğrultusunda özendirici olunabildiği gözlemlenmiştir.  

    Humana sağlık sigortası şirketi de Vitalite markalı poliçesiyle sigortalılarını sağlıklı davranışları karşılığında ödüllendirme yoluna gitmektedir. Örneğin, spor salonuna giden poliçe sahibinin kartına bu (sağlıklı) davranışı karşılığında puan yüklenmektedir. Toplanan puanlar aracılığıyla sigortalılara ufak tefek hediyelerden seyahat çekine varan geniş yelpazede çeşitli ödüller sunulmaktadır. Buna benzer uygulamaların 1990’lı yıllarda Güney Afrika ve İngiltere’de de denendiği bilinmektedir. Örneğin, Güney Afrika’da uygulamaya katılmış pek çok kişide ilk yılda aşırı kiloların verilmesi ve kan yağ düzeylerinin normale gerilemesi söz konusu olmuştur.  2

    Toplumun kötü beslenmeden caydırılması doğrultusunda bir başka yaklaşım ise sağlıksız gıdaların pahalılaştırılması olabilir. Bu bağlamda önemli hedeflerden birisi şeker eklenmiş içecekler olmalıdır. Bu içeceklerin tüketimiyle Tip 2 DM gelişimi, diş çürümesi, kardiyovasküler hastalıklar ve gut hastalığında artış eğilimi artık bilinmez olmaktan çıkmıştır. Bu gibi içeceklere uygulanabilecek ons başına 1 peni verginin bir kutu ya da şişe meşrubatın ederini % 20 oranında artırması söz konusu olacaktır. Böylelikle tüketimde hatırı sayılır bir azalma sağlanabilecektir. Böyle bir kısıtlamanın 10 yıllık dönemde 25-64 yaş arası kimselerde koroner kalp hastalığı olgularını 95 bin, inmeleri 8 bin kadar azaltacağı kestirilmekte ve bunun parasal faturada sağlayacağı tutumun 17 milyar USD tutarında olacağı düşünülmektedir.

    Başka bir çok hastalıkta olduğu gibi kötü beslenmeden kaynaklanan sorunların koruyucu hekimlik yaklaşımıyla ortaya çıkmadan önlenmesi ve bu yolla parasal harcamaların en aza indirilmesi kuşkusuz akılcı bir yoldur. Ancak, bu yapılırken bir takım gereklilikler olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır. Hastalıkların önemli bölümünün beslenme kaynaklı olduğu bir kez daha anımsandığında “gıda egemenliği” olgusunun önemi kavranmış olacaktır. Sağlıklı gıda üretimi için sağlıklı tarım ve hayvancılık yapmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Otlakları yok edilen, suları ve sulak alanları ticarileştirilen, GDO’lu ürünler konusunda özenli davranılmayan, tohum bağımlılığı sorununa karşı önlem alınmayan ve daha da kötüsü hayvancısı-çiftçisi üretmeye değil de üretmemeye özendirilen bir ülkede“gıda egemenliği”nden söz edilemez. Gıda egemenliğinin olmadığı yerde obeziteye yönelik farkındalık kampanyalarının anlam taşımayacağını söylemek fazlaca karamsarlık sayılabilir mi?

    Bugün, Türkiye hayvan varlığı yarı yarıya azalmasına karşın saman dışalımı yapan bir ülkedir. Hayvanına yedirecek yemi olmayan bir ülkenin “gıda egemenliği” düzlemindeki durumunu fazlaca anlatmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bu nedenle de, obezite üzerine kararlılıkla gitmek isteyen bir Türkiye’nin “gıda egemenliği”sorununu öncelikle ve özellikle çözmesi gerekir.

    Elbette göz boyayıcı değil de gerçekçi olunmak isteniyorsa!

     Ceyhun BALCI

     1  World Health Statistics, 2012. WHO.

     2 New Scientist, 6 April 2013, Take a Load off, America. Special Report/Obesity. (Sayfa 8-9)

  •  

    Görsel

    PENGUENCİLER

    Halk hareketi sürecinde canımı en çok sıkan şey sevimli penguenin bir olumsuzluk simgesine dönüşmesi oldu. Pek çoğumuz yaşamımız boyunca pengueni ancak hayvanat bahçesinde görmüş olsak da bu hayvan dostumuzun sevimliliğinden kuşku duymamışızdır. Her haliyle sevimli gözükmüştür gözümüze. Adlarını (olumsuz anlamda) kullandığımız için bizi hoş görsünler! Sayısız günahlarımıza bir yenisini eklemiş olalım!

    Sığındığı penguen belgeseliyle medya ve daha da kötüsü insanlık onurunun aşınmasına katkıda bulunan her türden basın kuruluşumuz tutsaklığının farkına belki de böylelikle varmış oluyordu. Halk hareketinin yükseldiği günlerde mızrağın çuvala sığmayacağını gören utanmazlık biraz olsun kırılmış ve görmez-duymaz-konuşmaz medyanın dili çözülür gibi olmuştu.

    Kim bilir kaç kez söylenmiş, yazılmış ve çizilmiştir. Türkiye’de gerçek anlamda medya yoktur. Olması da olası değildir. Medya başlığı altında listelenen kurumlar bir zamanlar kendi çıkarlarının bekçiliği amacıyla çıkmıştır ortaya. Bugün öyle bir amaçları ve hedefleri bile kalmamıştır. Kayıtsız ve koşulsuz bir iktidar destekçiliği kaçınılmaz güncel görevdir. Bu yerine getirildiği ölçüde medya baronunun diğer faaliyetleri dokunulmazlık ve ayrıcalık kazanmaktadır.  Olmak ya da olmamak meselesi gibi bir şey!

    Penguenciler halk hareketinin kabardığı günlerde biraz olsun haberciliğe yönelmeyi akıl etmişlerdi. Bu durum zorunluluktan kaynaklanmıştı. Zaman geçip de ulu hakan ipleri yeniden eline alınca eskiye dönmekte gecikmediler.

    Artık, sıra halk hareketini karalamaya, değersizleştirmeye gelmiştir. Şimdi yaptıkları budur!

    Bunların değil medya olarak anılmaya yamaklık yapmaya bile yetmeyecek bir çapta olduklarının altını bir kez daha çizelim!

    Medya görevini yerine getirmek için niyeti olup da parası ve teknik olanağı yetmeyenler bir yanda; penguencilik diğer yanda!

    Adını penguencilik koyduğumuz bu rezalet de ancak diğer kepazelikler son bulduğunda tarihe karışacak gibi görünmekte!

    Bileşik kaplar kuramındaki gibi her şey biri birine bağ(ım)lı!

    Gençlerin öncülüğünde kabaran direnç aslında dışarıdaki tutsaklara özgürlüğünü de sunmuş oldu! Ama, adına özgürlük denen güzellik de kullan(mayıcı)ıcısı kadar değer taşıyor. Halk hareketi korku duvarının aşılması ve toplumsal özgüvenin tazelenmesinin yanı sıra özgürlüğü dillerine dolayıp kendisi kullanmayanların maskesini de düşürdü.

    Ana akım Türk medyasının özgürlük sözcüğünü ağzına almaya hakkı yoktur. Özgürlüğe çok meraklı ve saygılıysa önce kendisi kullanmalıdır.

    Ceyhun BALCI, 20.06.2013