• Görsel

     

    DURAN TÜRKLER

     

    Polis hareket eden her kişi ve nesneye karşı güç kullanıp, terörist muamelesi yapınca çözüm üretmekte gecikmedi Türkler!

     

    Duran Türkler !

     

    Orantısız ve vahşi güce karşı orantısız zeka! Taş atsın, karşı koysun diye duacı olan polis; bunları göremeyince kışkırtıcı rolünü de üstlenerek saldırısını gerekçelendirmişti!

     

    Duran adamlara ne yapabilirsin ki? Gülmeceye olan yeteneğinden değil ama çaresizliğinden, beceri ve aklını kullanma kapasitesinin eksikliğinden kaynaklanan gerekçelerle duran insanlara gözaltı yapmaya başladı! Bizlere de katıla katıla gülme fırsatı sunmuş oldu!

     

    Söndü, bitti denirken şiddetle diriltilen direniş bu kez çok akıllıca bir geri dönüş yaptı. Düşünme sırası şiddet beklentisi içinde olanlarda!

     

    Dün akşamdan bu yana çok iyi anlaşıldı ki; “bilmem nerenin kılı olayım” pespayeliğini üretmekten ve elinde çivili sopayla polis yamaklığı yapmaktan öte yeteneği ve yaratıcılığı olmayan zavallılık sözle ve çizgiyle üretilen milyonlarca güzelliğin yanına eklenen “duran Türkler” yaratısıyla iyice şaşalamış oldu!

     

    Orantısız gücün de duracağı yer vardır! Ya orantısız zeka! Ne sınır dinler, ne zaman, ne de mekan!

     

    Duran Türklere bin selam…

     

    Ceyhun BALCI, 18.06.2013

  • SON ANKET

    Beklendiği gibi, keskin ve sarsıcı bir toplumsal hareketi izleyerek kamuoyu araştırmaları aracılığıyla olgunun toplumun siyasi tercihlerine ilişkin fotoğrafı çekilmeye çalışıldı.

    Bir ara % 50’leri aştığı savlanan AKP’nin % 35’lere sert iniş yaptığı söylenmekte. Şaşırtıcı değil elbette! Bu denli kötü yönetilen ve toplumsal algısı berbat olan bir karmaşadan sonra olağan bir durum.Asıl irdelenmesi gereken durum muhalefete ilişkin olanıdır. Ana muhalefet CHP iktidar partisine yönelen protesto ve öfkeye karşın % 22’yi ancak aşabiliyor. Yerinde sayıyor demek olası. Yavru muhalefet MHP de farklı değil. Halk hareketinden uzak durmanın bedelini oy kazanamayarak ödemiş oluyor. Muhalefetin her iki kanadı açısından sıra dışı bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin!

    İktidarı zorlayan dolayısı ile de muhalefete kazanım sağlamak için elverişli koşullar sunan bu durum yeterince değerlendirilememiş oluyor.

    Farklı deyişle, iktidardan kopan oylar muhalefete yönelmiyor. Şimdilik ciddi bir aşınma gibi görünen iktidar oylarının geriye dönmemesi için de fazla neden bulunmuyor.

    İlk bakışta şaşırtıcı gibi görünen bu durum ipotekli demokrasimizin doğal sonucu olarak boy göstermiş oluyor.

    Her iki muhalefet partisinin tabanının halk hareketi içinde yer aldığı gözlemlerimizle de doğrulanabildiğine göre Türkiye’de iktidar sorunu kadar muhalefet sorunundan söz etmek de kaçınılmazdır. Halka erişememek ve halkın dilinden konuşamamak sorunuyla engelli olduğu düşünülen muhalefetimizin halk hareketine öncülük yapmak bir yana kuyrukçuluk bile yapamadığını görmek hazin bir durum.

    Son anketle ortaya çıkan durum yaklaşan seçimler için de önemli görevler yüklüyor muhalefete. Ortaya çıkan oy tablosu aynı zamanda muhalefet bloğuna verilmiş bir mesajdır!  “Hiç olmazsa seçim işbirliği yapın!”

    Muhalefet partilerinin siyasetin temel gereği olan “iktidar olma” hedefini anımsamaları dileğiyle!

    Bu halk hareketine biraz olsun saygıları, algıları varsa ve elbette eğer bu hareketin çarçur olmasını istemiyorlarsa!

    Ceyhun BALCI, 18.06.2013

     

     

  • TAKSİM’DE BİR PİYANO

     
    Taksim’de bir o eksikti! Bir piyano! Kendisini var eden ağaca şükran borcunu öder gibi iş başında. Görüntülere bakılırsa gaz-cop-şiddet üçlemesiyle özdeşleşen polisi bile teslim almış. Yorgun ve süzgün polis piyanonun tınısıyla kendinden geçmiş. Piyanonun üzerindeki TÜRK bayrağı ve KEMAL ATATÜRK imzası halk hareketinin ruhunu yansıtması bakımından önemli bir ayrıntı olarak çarpıyor gören gözlere.
     

    Her ne kadar Taksim ve Gezi Parkı adlarıyla anılsa da Ankara ve Kızılay da adını yazdırdı bu şanlı halk hareketine. Dün gece Ulusal Kanal ekranlarına canlı olarak yansıyan görüntüler kanıtımdır.

     
    Başlangıçtaki şaşkınlığı atlatmış görünen egemenler direnişi yörüngesinden çıkartma girişimlerini yoğunlaştırmış görünüyorlar.
     
    Türkçe katili Necati Şaşmaz ve arkadaşları ile iktidarın bireysel destekçiliği rolünü gerektikçe üstlenen Hülya Avşar hanımefendiye derdimizi anlatmanın yararsızlığı ortadayken onlarla zaman yitirmek gereksiz. Önünden bile geçmedikleri bir eylemle ilgili olarak kendi seçtikleri değil atandıkları rolü oynamalarında şaşılacak bir durum yok! 
     
    Ama, TMMOB temsilcisi Eyüp Muhcu, şair Sunay Akın, Yavuz Bingöl, Sertab Erener ve başkalarından oluşan heyete bir şeyler söylemekte yarar var! Yukarıda adı anılan marifeti kendinden menkul zevat gibi olamazsınız. Taksim’e yolu düşmeyenlerden olamayacağınız varsayımıyla sesleniyorum sizlere!
     

    Türkiye’yi iki haftadır sarsan halk hareketinin Taksim adıyla anılsa da başka bir nitelik taşıdığını algılamıyor olamayacağınıza göre Başbakan’la Taksim’le sınırlı bir diyalog içinde olmanız kabul edilebilir bir durum mudur?

     
    Taksim’le başlamış olsa da çok daha kapsamlı istemlere evrilmiş olan eylemliliğin sizlerin bu görüşmesiyle sulanması ve yara alması olasılığını öngörememiş olabilir misiniz?
     
    İçinde bulunduğumuz günlerde yaşananları Taksim Gezi Parkı ile sınırlamanın bu saygıdeğer halk hareketine ihanet etmek anlamına geleceğini sizle anımsatmanın bir vatandaşlık görevi olduğundan hareketle Taksim’deki piyanonun sizlere gereken iletiyi vereceğinin altını haddim olmadan çizmek isterim.
     
    Eğer yitirdiyseniz yolunuzu bulmanızda Taksim’deki piyanonun yol gösterici olacağını hiç aklınızdan çıkartmamanızı dilerim.
     

    Ceyhun Balcı, 15 Haziran 2013

  • Görsel

    EGÖDER (Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği) Eğitim İş Sendikası, Ege Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu ve İzmir Tabip Odası’nın da destekçi kuruluşlar arasında yer aldığı bir Basın Açıklaması gerçekleştirdi. Ege Üniversitesi yerleşkesi Merkez Kütüphane önündeydi.

    İki haftadır Türkiye’yi sarsan Gezi Parkı sürecine ilişkin basın toplantısı sıra dışıydı.

    EGÖDER ve destekçilerinin konuya ilgisinde şaşılacak bir şey yoktu. Öteden beri bu tür konulara ilgi duymasının yanı sıra basın açıklamasında kullanılan biçem de oldukça özgündü.

    Şiirli, saygı duruşlu ve İstiklâl Marşlı açılışın yanı sıra önceki başkan ve şimdiki yönetim kurulu üyelerini kapsayan katılımcı bir basın toplantısı izledik. Sıra dışı başlangıç herkesin birkaç çift söz söylemesiyle akıcı bir seyir izlemiş oldu.

    Basın toplantıları hem izleyenler (basın emekçileri) hem de gerçekleştirenler için acelenin öne çıktığı etkinliklerdir. Bir başka etkinliğe yetişme derdindeki basın çalışanının yanı sıra açıklamayı yapanlar da asıl işlerinden zaman ayırdıkları için bir an önce işlerine geri dönme telaşı yaşarlar.

    Konuya duyarlılığın yanı sıra basın toplantısı biçemine ilişkin özgün buluşları nedeniyle düşünce sahipleri kutlanmayı hak ettiler.

    Emeklerine sağlık…

    Ceyhun BALCI

     

    Görsel 

     

     

    EGE ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ

    BASIN AÇIKLAMASI

     

    27 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların zarar görmesini engellemek amacıyla kamp kurup geceleyerek  demokratik tepki haklarını kullanmak isteyen vatandaşlarımızın sabaha karşı polis baskını ile darp edilmeleri ve çadırlarının yakılmasıyla başlayan süreç, kısa zamanda tüm ülkeye yayılmış, ulusal bir direniş haline gelmiştir. Biz,  bu direnişi yaşadığı kimlik bunalımını kısa sürede atlatmış, üzerindeki ölü toprağını atmış yurtsever, aydınlıkçı, barışçıl ve onurlu bir halkın dirilişi olarak da görmekteyiz.  

     

    Ne yazık ki anayasadan gelen hak ve özgürlüklerini kullanma noktasında ulusal değerlerine sahip çıkmaktan başka amacı olmayan halka; toplumun can ve mal güvenliğini koruması gereken emniyet güçleri tarafından genç, yaşlı, kadın demeden, biber gazı, tazyikli su, cop, akrep ve tomalarla orantısız güç kullanmak suretiyle acımasızca müdahale edilmesi, toplumun belleğinde derin yaralar açılmasına sebep olmuştur.

     

    Ege Öğretim Elemanları Derneği ve Ege Üniversiteli öğretim elemanları olarak; kısa sürede işçisi, memuru, emekçisi, sanatçısı, genci, sade vatandaşı ile çığ gibi büyüyerek toplumun bütün katmanlarına yayılan kitlesel tepkilerin nedenlerini şu şekilde okuyoruz:

     

    1. Halkımızın kırmızı çizgisi olan Mustafa Kemal Atatürk’e, koyduğu ilkelere, cumhuriyet kazanımlarına siyasal söylemlerle sürekli dil uzatılması; ülkemizin kurucusu, varlık sebebimiz olan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının “ayyaş ve diktatör” yakıştırması ile yıpratılmaya,  değersizleştirilmeye çalışılması
    2. Yüzde elli oy oranı ile seçilmenin antidemokratik uygulamalar için hak görülmesi
    3. Siyasi rant uğruna ülke insanı arasında dil, din, etnik köken ve mezhep ayrımcılığının körüklenmesi, kaos ve iç çatışma ortamına çanak tutulması
    4. Halkın haber alma hak ve özgürlüğünün, siyasi iktidara biat ederek ya da ettirilerek tarafsızlığını yitirmiş medya kuruluşları tarafından görmezden gelinmesi, ülkenin tamamına yayılan Gezi Parkı eylemleri yerine  penguenlerin hayatını konu alan belgesellerin daha önemli görülmesi
    5. Bir taraftan ileri demokrasiden söz edip öbür taraftan yürütme baskısının kurulması ile yargı bağımsızlığının örselenmesi, bu şekilde demokrasilerin bel kemiği olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnenmesi,
    6. Halkın dini inançlarının sömürülmesini engellemek için din ve vicdan hürriyetini korumayı amaçlayan, özgür bilimin güvencesi laiklik ilkesine yönelik tasfiye girişimleri
    7. Bağımsızlığımızın simgesi olan Türk bayrağımızın sahiplenilmesine ve ulusal değerlerimize yönelik olumsuz girişimler, 
    8. Ulusal bayramlarımızın kutlanması,  Atatürk anıtlarına çelenk konulması konusunda kısıtlayıcı ve yasaklayıcı uygulamalar,  23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda halktan ve çocuklardan esirgenen coşkulu kutlamaların, yeşil sermaye destekli sözde Türkçemizi yaygınlaştırmayı amaçladığı ileri sürülen “Türkçe Olimpiyatları” ndan esirgenmemesi
    9. Halkın özel yaşamını ilgilendiren kişisel hak ve özgürlüklerine müdahale girişimleri
    10. Ülkenin öz kaynaklarının, doğal güzelliklerinin ve kamu iktisadi teşekküllerinin ekonomik nedenler gerekçe gösterilerek elden çıkarılıp satılması
    11. Antiemperyalist, Atatürkçü, yurtsever, aydınların, komutanların, gazetecilerin, bilim insanlarının infaza dönüşen uzun tutukluluk süreleri ve benzer uygulamalarla susturulmaya, sindirilmeye çalışılması, 
    12. Biat etmeyen muhalif düşüncelerin darbeci, ergenekoncu yaftasıyla susturulmaya çalışılması, sansürlenmesi
    13. Ortadoğu kaynayan bir kazan halinde iken Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesi yerine, komşu ülke olay ve gelişmeleri konusunda emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda politikalar izlenmesi, Reyhanlı faciasının yaşanması, sınır kapılarımızın radikal dinci örgüt üyeleri ile terör eylemcilerinin de içinde bulunduğu sığınmacılara açılmasıyla kaos ortamı ve ekonomik kayıplar yaşanması
    14. Eğitim, sağlık gibi halkın tamamını ilgilendiren konularda toplumsal ve siyasal uzlaşı sağlanmadan gece yarısı baskını yasalar ve kanun hükmünde kararnameler ile oldu bittiye gidilmesi
    15. Bir türlü aydınlatılamayan, gençlerimizde güvensizliğe neden olan ÖSYM kopya, iddia ve skandalları, imam hatip okullarının yolunu açan 4+4+4 eğitim modeli, Milli Eğitim Bakanlığı görev tanımından Atatürk ilke ve devrimlerinin çıkarılması gibi uygulamalarla ulusal ve çağdaş eğitim ülküsünden sapılması
    16. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, meczuplar memleketi olamaz” şeklinde dile getirdiği laik ve çağdaş anlayışın,  gerici kadrolaşmalara ve tarikat hareketlerine göz yummak suretiyle görmezden gelinmesi
    17. Kamuoyunda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş ilkelerine olan güvenin sarsılması, ikinci cumhuriyetçi ve yeni Osmanlıcı anlayışın topluma dayatılması
    18. Kurulmaya çalışılan korku imparatorluğu ile ifade özgürlüğünün, demokratik tepki haklarının, kişisel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınarak  sindirilmeye çalışılması
    1. Asker, sivil binlerce canın kaybına neden olan terör örgütüyle müzakereye oturulması ile  ulusal birliğimizin zarar görmesi , şehitlik ve gazilik mertebesinin rencide edilmesi

    20. Neoliberal, kapitalist ve sömürgen oyunlarla Türkiye Cumhuriyeti’ni bölme ve zayıflatma art niyeti taşıyan emperyalist tuzakların farkına varılmaması

    1. İzlenen yanlış politikalarla sağlıkta ticarileşmenin yolunun açılması, “şikayet hattı” gibi uygulamalarla sağlık personeline karşı şiddetin körüklenmesi, kadına şiddetin her geçen gün kaygı verici boyutlar kazanması
    2. 22.  Üniversitelerde özgür düşüncenin  baskı altına alınması, üniversitelerin siyasi ve ticari etkilerden korunmuş, idari ve mali açıdan özerk, bağımsız bir yapılanmaya kavuşturulamaması, öğretim üyesi iradesinin seçim ve karar mekanizmalarında yeterince temsil bulamaması

     

    Bilimsel, çağdaş ve özgür düşüncenin temsilcisi olan bizler, gerek sosyal medya gerekse meydanlarda sergiledikleri  demokratik duruş ve sorumluluk anlayışlarıyla bu ülkenin geleceği olduğunu bir kez daha kanıtlayan  gençlerimizin “halkı isyana teşvik ettikleri” gerekçesiyle gözaltına alınmalarını ve toplumun demokratik haklarını kullanmak isterken maruz kaldıkları insanlık dışı polis şiddetini kınıyoruz.  Bu tahammülsüz, orantısız ve antidemokratik şiddete başvuranlar ile süreç içerisinde ivedilikle alınması gereken önlemleri almayan idari sorumlular ve yetkilerini aşan emniyet mensupları hakkında gerekli hukuki, yasal sürecin başlatılmasını, toplumsal barışın bir an önce sağlanmasını talep ediyor; tutum ve tavırları ile olayların bu aşamaya gelmesinin baş sorumluları olduğunu düşündüğümüz iktidar çevresini ve özellikle de başbakanı halkı sen, ben şeklinde bölmeye yönelik söylem ve politikalarından vazgeçmeye, kişisel hak ve özgürlüklere dolayısıyla demokrasiye karşı daha saygılı ve daha sağduyulu olmaya davet ediyoruz.

     

    EGÖDER (EGE ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ)

    Destekleyen Kuruluşlar

    EĞİTİM İŞ

    EGE ÜNİVERSİTESİ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU

    İZMİR TABİP ODASI

     Görsel

  • Görsel

     

     

    HALK HAREKETİ VE ÖNDERLİK SORUNU

     

    Başsız ve öndersiz bir halk hareketi Türkiye’yi sallamayı sürdürüyor. Hızlı çıkış, doruğa varış ve kaçınılmaz iniş! Tam da bu noktada hem enerji tutumu hem de mücadelenin farklı bir düzleme taşınma gerekliliği kendisini tüm yakıcılığıyla duyumsatmıyor mu?

     

    Siyaset bu işin neresinde? Şimdilik başsızlık ve öndersizlik öğünç ve kıvanç öğesi olsa da; bu sonsuza dek böyle olmak zorunda mı?

     

    Doğal olarak parlamentodaki partilere bakmalı! İktidar partisi 10 yıldır ilk kez korkuyla tanıştı. Etnikçi muhalefet görünümlü iktidar partisi BDP de en az iktidar partisi kadar korku ve telaş içinde. Zamanı mıydı der gibiler! Apo’nun buyruğuyla halk hareketine kama sokma hareketi şimdilik “ötekileşmiş” durumda. Ötekileşenler aynı zamanda ötekileştirenlerdir! Bu halk hareketi çeşitli renkler ve tınılar taşısa da temeli kırmızı-beyaz! Çok doğru ve birleştirici bir ortak payda.

     

    MHP siyaseten az bulunacak bu fırsatı elinin tersiyle itiyor. Tepedeki aymazlık ve ilgisizlik tabnda tersi bir görünüme yol açıyor. Bir haftayı aşkın süredir İzmir’de MHP tabanının geçmişte taban tabana zıt olduğu eğilimlerle alanlarda olduğu gerçeğinin altı çizilmeye değer. 

     

    CHP’ye gelince! MHP gibi ilgisiz olmasa da halk hareketini yeterince anlayabilmiş gibi bir görüntü vermiyor. CHP tabanı da tüm varlığıyla alanları doldurup, coşkulu kalabalıklara güç veriyor. Tepe yönetimi ise olayın Gezi Parkı’nın çok ötesinde olduğunu fark etmiş bir yaklaşım içinde değil. “Özür dile! İktidar olmayı sürdür!” der gibi AKP’ye. Oysa, siyaset aritmetikten ibaret bir olgu değil. Yeri geldiğinde sergilenen doğru strateji ve uygun adım aritmetiği yerle bir etmeye yeter de artar! Bunun bir de onlar farkında olsalar diyesi geliyor insanın!

     

    Bu halk hareketi önünde, sonunda bir siyasi önderliğe ve yönlendirmeye gereksinim duyacak. İktidar bir daha asla 31 Mayıs öncesindeki gibi davranamayacak! Ne açılım, ne Anayasa ne de Başkanlık söylemleri bundan böyle çok da gür sesle dillendirilemeyecek.

    Buna karşılık, muhalefete düşen elini, kolunu bağlayıp beklemek mi olacak? Üretken ve çalışkan olmak varken edilgenlik ve miskinlik mi yeğlenecek?

     

    Parlamento dışında olan İP ve demokratik kitle örgütleri olan ADD, ÇYDD, gençlik örgütü TGB ve çeşitli sendika ve meslek örgütleri güçleriyle orantısız bir etki yaratırken gücünü kullanması gerekenler beklemeyi sürdürecek mi?

     

    Yerel seçimler için geri sayılırken bu edilgenlik sorgulanmalı! Bu seçimlerin genel seçimler öncesinde psikolojik kırılma noktası oluşturacağı açık! İktidarın hedefi yeniden iktidarsa, muhalefetinki de yeniden muhalefet midir? Yoksa…

     

    İktidarı hedefleyen bir muhalefet sergilenmeli!

     

    TBMM’deki muhalefetin önünde duran ilk görev bu halk hareketinin kristalize olacağı sert bir muhalefet sergilemek olmalı! Bu muhalefet öyle geniş boyutlu ve kaspamlı olmalı ki; seçim işbirlikleri bile hedeflenmeli!

     

    Eşi az görülen bu halk hareketi yabana gitmemeli! Başsız ve öndersiz halk hareketi siyasetçiyi aymazlığa ve gamsızlığa itmemeli!

     

    Ceyhun BALCI, 10.06.2013

     

  •  
    Görsel
     
    SAĞNAK
    Nilgün Cerrahoğlu

    Korku Yer Değiştirirken…

    “Amaca giden her yol mubahtır” diyen Machiavelli’nin dünya siyasetine damga vuran “Prens”i yazmasının üzerinden tam 500 yıl geçti.
    Pinokyo kadar çok okunan ve bir o kadar çok tercüme edilen, en popüler İtalyanca kitap olan
    “Prens”in 500. yılı, anavatanında etkinliklerle kutlanıyor.
    Aktör
    Jeremy Irons, şu sırada örneğin Floransa’da, “Prens”i okumak için bir araya gelen yıldız sanatçıların başını çekiyor. Başkent Roma’da da, “Prens”in etkisini anlatmak için yapılan “Prens ve Zamanı 1513-2013” sergisi ilgi yaratıyor.
    Dönemin şehir devletlerinden olan Floransa Cumhuriyeti’nde, yönetim kadroları içinde yer alan Machiavelli,
    “Prens”i “reel politik” bağlamda düşündüğü güçlü hükümranı tarif etmek için yazmış. Devlet yönetimindeki kişisel gözlemlerini, bizzat bu amaçla kayda geçirmiş…
    Geçen asırlarda daha sonra… demokrat liderlerin ders, diktatörlerin de ilham almak için başvurdukları
    “Prens”, Floransa kentinin mutlak hâkimi Medici hanedanından Lorenzo de Medici’ye atfedilmiş.
    Kitabın adına
    “Prens/Hükümdar” denmesinin sebebi bu.

    ‘Sultan’ da ‘Prens’ gibi

    Tayyip Erdoğan hayatında Machiavelli okumuş mudur, “Prens”ten haberdar mıdır/değil midir bilemem ama Türkiye’de bu ünlü Floransalı düşünürü bana ondan daha çok hatırlatan bir politikacı yok.
    Bunu, ilk kez 1996 yazında kendisiyle gerçekleştirdiğim
    “Demokrasi bizim için amaç değil araçtır” söyleşisini yaptığımda düşünmüştüm…
    En son… gene Kuzey Afrika gezisi dönüşü havaalanına kendisini karşılamaya giden kitlelerin attığı
    “Yol ver gidelim. Taksim’i ezelim!” sloganları karşısında takındığı kaygı verici muğlak tavırı gördüğümde hatırladım…
    Son günlerde Başbakan’a gösterilen sevgisizlikten, kadir kıymet bilmezlikten, özetle kendisine gösterilen nankörlükten… yakınan yakın çevrenin şikâyetlerini okurken Machiavelli’nin 500 yıl önce
    “Prens”te yazdıkları aklıma geldi gene.
    Roma’daki
    “Prens” sergisini henüz yeni gezdiğim için, Machiavelli’nin “Hükümran, sevgi ve acımasızlık” üzerine söyledikleri aklımda…
    (Kitleleri yöneten liderler için) korkulan biri olmak mı, sevilen biri olmak mı evladır” diye sorar Machiavelli ve buna şu yanıtı verir:
    “Sevgi ve korku bir arada olamayacağına göre, birini seçmek gerekirse, korkulmak sevilmeye evladır. Zira çekinmek hissi, insanı hiç terk etmeyen bir ceza korkusuna dayanır.”
    Başkent Roma’nın tarihi Vittoriano anıtında gezdiğim Machiavelli sergisinde;
    “kitlelerin yüreğine korku salarak yönetmeye dair” yazılan bu satırları okuduğumd aklıma ister istemez yalnız Erdoğan gelmişti…

    Korku imparatorluğunun
 hükümranı

    TC Başbakanı, 500 yıl önce Machiavelli zamanında yaşayan hükümranlar gibi… muhalifleriyle yalnız “korku” ve “çekinme” duygusu üzerinden geçen bir ilişki türü kurmuştu.
    Kendisiyle aynı görüşleri paylaşmayanların gönüllerini fethetmek için çaba göstermek şöyle dursun, onları ezmiş, sürekli aşağılamıştı. Çünkü kafasında sadece
    “güç” algısına dayanan bir “ezilenler/ezenler” şablonu vardı. O eğer ezilenlerden biri olmayacaksa, bunun gereği olarak karşısındakini ezmekten de kaçınmayacaktı…
    Başbakan’ın Başdanışmanı
    Yalçın Akdoğan bu “anlayıştaki karakter yapısını” şöyle anlatıyor:
    “Sayın Başbakanımızın bir karakteri var. Bu bilinmiyor mu? Türkiye 10 yılda bir değişim geçirdiyse bu karakter sayesinde geçirdi. Klasik sağcı tipi bir lider olsaydı aşırı dengeci, sürekli ezilen, alttan alan vs. bu dönüşümü yapabilir miydi? Bu dönüşümü bu lider tipi ve bu karakter yapmıştır.”
    500 sene öncesindeki gibi “ham iktidar anlayışına” sahip bir lider var yani karşımızda.
    “Dengeci” ve “ezik olmayan”, her ne pahasına olursa olsun “alttan almayan”… farklı düşüncedekilerin gönüllerini kazanmak yerine, onları yalnız sindiren, pusturan bir lider tipi bu.
    Machiavelli’nin
    “Prens”inin çağında “korku” kuşkusuz böyle dağları bekliyordu. İnsanlar o zaman henüz hâlâ tebaadi.Rönesans bitmemiş, ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ vaat eden Fransız devrimi yaşanmamış, totaliter sistemlere karşı demokrasilerin zaferini kaydeden 20. yüzyıl geçilmemiş, 21. yüzyılın Facebook, Twitter… bilişim devrimine girilmemişti…
    Bugünün toplumunda 500 yıl öncesinin
    “korku kodlarıyla” mutlak hâkimiyet kurmaya çalıştığınızda, sonuç böyle oluyor.
    Günlerden bir gün bir yel, korku duvarını yıkıyor.
    Zamane
    “Prens”i, “sultan” dıpdızlak ortada kalıyor…
    “Korku” giderek yer değiştiriyor…
    Sözü burada
    Emine Ülker Tarhan’a verelim: “Bu iş daha kötüye gitmeden bir an önce sonuçlansın diye yatsın kalksın dua etsin” diyor CHP Grup Başkanvekili Tarhan, Erdoğan için ve ekliyor:
    “Tehdit savurmak yok. Korku bugün artık toplumda yer değiştirmiştir.”
    Evet… Korkmak sırası, artık ilk kez koltuğunu kaybetmek tehdidiyle karşı karşıya olan Tayyip Erdoğan’da.
    Ama tam da bu yüzden
    “Makyavelist yöntemlere”, her zamankinden daha güçlü biçimde sarılması işten değil.

  • GÜNCEL BİR KOÇBAŞI :

    ETNİK AYRILIKÇILIK !

     

     

    Gezi Parkı ile başlayan ve bugünlere uzanan başkaldırı deprem etkisi yarattı. Deprem yalnızca iktidarın yanı sıra iktidarda olmasalar da iktidarda gibi davranan bağlaşıkları da etkiledi. T.C.’nin ortadan kaldırılması süreci dinci ve etnikçi kutupların işbirliğini kaçınılmaz kılmıştı. Eşyanın doğası gereğince bu bağlaşıklık çok geçmeden kendisini gösterdi.

     

    Taksim Gezi Parkı sürecinde BDP’li Sırrı Süreyya ÖNDER’in varlığı bir yol kazasıydı. Buraya evrileceğini kestirse değil içinde yer almak önünden geçmezdi Gezi Parkı’nın!

     

    Eylemler Gezi Parkı sınırlarını çoktan aşmıştır. Hükümet ile Gezi Parkı Platformu’nun Gezi Parkı sınırlarında uzlaşma çabaları dikkat çekicidir. İşi buraya hapsedip, olayı soğutmak ve kitleleri yatıştırmak onlar için kaçınılmaz bir hedef haline gelmiştir.

     

    Başkaldıran yığınlar hedefi çoktan belirlediler. Hükümet ve iktidar partisi! Ve elbette onun önderi!

     

    Bugünkü iktidarın devrilmesi ya da etkisini yitirmesi nasıl bir sonuca yol açar? Etnikçi bölücülük bu sonucun kendisi için felakete eşdeğer olduğunun farkındadır. Bu başkaldırının önü alınamazsa açılım denilen parçalama ve bölme süreci suya düşer! Bu nedenle Türkiye’de filizlenmiş ve her geçen gün çiçeklenmeye yol alan başkaldırının önü kesilmelidir. Bu gereklilik bizzat bölücü örgütün, önerileri dikkate alınan, ama her nedense kendisi içeride gibi görünen önderince gündeme alınmıştır. Öcalan ziyaretine gelen tayfaya “Taksim’i  Ergenekonculara bırakmayın!” buyurmuş. Bölücülük ve Öcalan ikonları alanlara taşınırsa ortak paydada buluşan insanların arasına kama sokulabileceğini var sayılmakta besbelli.

     

    Bugüne dek kışkırtma ve ayrışma karşısında son derece iyi sınav veren yığınların bu girişimi de saf dışı bırakacağını öngörmek yanlış olmaz!

     

    Kitleler yola devam ederse, kuşkusuz Türkiye üzerine sahnelenmek istenen bir çok senaryo gibi açılım adı altındaki bölücülük de önemli darbe yemiş olacaktır.  Çünkü, bu da başka bir çoğu gibi bu toprakların ürünü bir proje değildir. Buralara ait olmayan başkaları gibi onun da çöp sepetini boylması kaçınılmaz olacaktır.

     

    Etnikçi-bölücü takımının telaşı boşuna değildir. Kendi açılarından haksız sayılmazlar! Ancak, bu kez inisiyatif onlarda değil başkaldıran kalabalıklardadır. Etnikçi-bölücüler açısından gerçekleşecek şey ise kesinlikle şudur! Sicillerine halk hareketini engelleme notu düşülecektir. Başka bir çok yanlışlarına ve suçlarına bir yenisi daha eklenmiş olacaktır.

     

    Daha önce bir çok kez olduğu gibi bu kez de kendilerine koçbaşı ve maşa olmayı yaraştırmaları kendi sorunlarıdır! Ama, sol maskeli PKK kuyrukçularının da bir sınava girdiklerini görmemiz gerekiyor. Asıl önemli olan onların bu sınavı verip veremeyecekleridir!

     

    Bir yol ayrımındadırlar! Ulusal çıkarlar mı yoksa küresel payandalık mı?

     

    Yanıtı yakında….

     

    Ceyhun BALCI, 09.06.2013

    Görsel

  •  

     

    GörselDilin yaşayan bir olgu olduğu “çapulcu” örneğiyle bir kez daha kanıtlandı. Sözcükler de, sözlükler de değişmez değil! Bundan böyle sözlüklere çapulcu sözcüğünün karşılığı olarak son günlerde kazandığı anlam da eklenecektir. İletişimin dünyayı küçülttüğü günümüzde Türkçe kaynaklı bir sözcük de uluslararası yazındaki yerini almış oldu! Çapuling, Türkçe kökenli bir kavram olarak dünyalıların kullanımındadır artık! Sözcüklerin evrimleşmesi, bilinenden farklı anlam kazanması böyle bir şey olmalı!

     

    Ceyhun BALCI, 08.06.2013

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    CUMARTESİ YAZILARI

     

    Ataol Behramoğlu

     

     ataolb@cumhuriyet.com.tr 

     

    Çapulcu

     

    Başbakan siyaset sözlüğümüzü Arapçadan ve sokak Türkçesinden sözcüklerle zenginleştirmeyi sürdürüyor.
    Bunlardan ilkini bildiğinden kuşkuluyum. Zaten bu bir eksiklik de sayılmaz. Fakat ikincisinde, sokak ağzında epeyce idmanlı olduğunda kuşku yok. Hedefe ateş etmeyi biliyor. Ama ne yapalım ki hedef yanlış. Bu nedenle de söz mermileri “bumerang” gibi kendisine dönüyor. Tıpkı şu çapulcu sözünde olduğu gibi…
    “Çapul”, yağma, talan demek… Çapulcu da yağmacı, talancı…
    Günlük konuşma dilinde, daha doğrusu argoda bu sözcük, değersiz, aşağılık, beş para etmez insan demektir…
    Şimdi Başbakan’ın bu sözcükle hedeflediği kitlelerle bu kitlelerin karşısında yer alanlar arasında bir karşılaştırma yapalım…
    Kim çapulcu?
    Herhangi bir zora başvurmaksızın demokratik haklarını kullanan, kadınlı erkekli, her yaştan barışçıl insanlar mı; sabahın köründe çadır basarak bu insanları gazlayıp çadırlarını yakanlar mı?
    Kim çapulcu? Simgeleşen fotoğraftaki kırmızı giysili genç kadın mı, böcek ilaçlar gibi ona burnunun dibinden hedef gözeterek gaz sıkan yaratık mı?
    Çapulcu kim? Ankara’da balerin genç kızı öldüresiye döverek kalçasını kıran alçak sürüsü mü, o genç kızımız mı?
    Rize’deki kuşatmanın görüntülerini Halk TV’den izlemiş olanlar, olayları güya yatıştırmak için gelen belediye başkanının mütebessim çehresini; çevresindeki saldırgan, şımarık, Madımak canilerini anımsatan güruhu görmüşlerdir…
    Kim çapulcu? Bayılan genç kız ve onu ambulansa taşımaya çalışan arkadaşları mı; onları ve ambulansın hareketini engellemek isteyen, hareket ettiğinde de ambulansı tekmeleyen, alçak, ruhsuz, serseriler kalabalığı mı?
    Ey Başbakan, kim çapulcu?
    Ülkenin yağmalanmasına canları pahasına karşı çıkan milyonlarca yurtsever mi; Taksim Gezi Parkı da içinde olmak üzere kamu zenginliklerini, ortak değerlerimizi çapul olarak görüp yağmalamakta olan bir siyasi iktidar ve bilinçli bilinçsiz yandaşları mı?
    Söyleyin bakalım, kimmiş gerçek çapulcu, çapulcular?

     

    ***

     

     

     

    Başbakan hizmetten söz ediyor, hangi hizmet?
    Yol yapmak, köprü yapmak, tünel yapmak başlı başına hizmet değildir.
    İktidarınız süresince kaç tane fabrika kurdunuz?
    Polislik ve imamlık dışında kaç işkolu yarattınız?
    Kaç işsize iş buldunuz?
    Birkaç hafta önce ilk kez gördüğüm güzelim Bitlis kentimizde, AKP’lisi BDP’lisi başta olmak üzere ağız birliği etmişçesine herkes, 2000 işçinin çalıştığı Tekel Fabrikası’nın, o işçilerle birlikte ailelerinin ve tütün ekicisi köylünün, yaklaşık on bin kişinin ekmek kapısı olan Tekel Fabrikası’nın kapatıldığından yakınıyorlardı.
    Döneminizde kapısına kilit vurulan ya da özelleştirilip yerli yabancı çapulcuya yağmalattırılan fabrikalarımızdan sadece bir tanesidir bu.
    Hangi hizmet?
    Siz kimi kandırıyor, nereye kadar kandırmaya devam edebileceğinizi sanıyorsunuz?

     

    ***

     

     

     

    Bu haftaki yazı için tasarladığım ilk başlık “Türkiye’yi Bir Akıl Hastası mı Yönetiyor?” olacaktı…
    Kuşkusuz ki hakaret amaçlı bir söz değil, bir kaygının dile getirilmesidir bu…
    Nitekim son günlerde, Başbakan’ın psikolojik sorunları olabileceğine ilişkin kaygılara, sorulara, köşe yazılarında, hemen her yerde rastlanır oldu…
    Akıl hastası, ya da değil…
    Çapulcu, ya da neyse ne…
    Bir ülkenin yarısını öteki yarısına karşı kışkırtan kişinin ya tedavi altına alınması, ya bu sözleri için suç duyurusunda bulunmak gerekir…
    Büyük çapula ortak olanlara söyleyecek sözüm olamaz… Fakat hangi partinin yandaşı, hangi inanıştan olurlarsa olsunlar, herkesin, bütün kurumların ve yurttaşların bu yönde yapması gereken bir şey mutlaka olmalıdır…
    Suskunluk, suç ortaklığı demektir…
    Kendi payıma ben, bu yazı bir suç duyurusu olarak görülecek olursa, bir TC yurttaşı ve Başbakan’ın hedef gösterdiği öteki yüzde elliden biri olarak mahkemeye gelmeye hazırım…
    Hodri meydan, Tayyip Erdoğan!..

     

     

     

  • ATATÜRK DİYEMEMEK!

    Türkiye’yi sarsan 10 gün toplumsal başkaldırı potansiyelini açığa çıkartmasının yanı sıra; başkaca ipuçları vermesi bakımından da yararlı oldu! Osmanlı’nın son dönemiyle başlayan yenileşme ve çağdaşlaşma sürecinin Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet ve onları izleyen devrimlerle olgunlaştığına ve yeni bir ülkeyi tarih sahnesine çıkarttığından kuşku duyulabilir mi? Her devrim gibi bizimki de etkiye tepki ilkesi gereğince “karşıdevrim”ini yarattı. Bir doğa yasası sayabileceğimiz bu durumda belirleyici olan devrim saflarının tutumuydu. Oradaki aymazlık ve vurdumduymazlık olağan sınırlarda kalması gereken “karşıdevrim”i palazlandırdı. Türkiye’yi sarsan (s)on günlerin hareketliliği ülkenin yakın geçmişinde yaşananlara ve o yakın geçmişteki başarılara dayanıyor. Alanları dolduran, milyonlarca insanın elde bayrak, dilde Atatürk ile bir araya gelmesi başka türlü açıklanabilir mi?

    Yurdun başka yerlerindeki ezeli sportif karşıtlıkların “iki ayyaş” söz konusu olunca şaşırtıcı bir kenetlenmeye dönüştüğüne coşkuyla tanıklık ediyoruz. İzmir’deki Göztepe-Karşıyaka kaynaşması bunun benim tanık olduğum canlı kanıtıdır.

    Durum böyleyken milyonları birleştiren değerlerden uzak durmak akıldışılığının bir açıklaması olmalıdır!

    Atatürk-Cumhuriyet-Devrim üçlemesine öteden beri karşı çıkan çoğunlukla din eksenli ama son zamanlarda onlara eklenen sözde liberal kesimleri tartışarak zaman yitirmeye gerek duymuyorum.

    Ancak, dilinden devrim, halkçılık ve çağdaşlık sözcüklerini düşürmeyen ve kendilerini sol olarak tanımlayanlara birkaç dakika ayırmanın  sakıncası olmasa gerek! Devrim-Halkçılık-Çağdaşlık denildiğinde bu coğrafyada akla ilk gelmesi gereken olgu nedir? Yapılmış devrimi değil de yapılmamışını ve hatta yanına yaklaşılmamışının peşine düşmek budalalık sayılmaz mı?

    İzmir’de Gündoğdu Meydanı’nın kuzey ucuna (liman yönü) kurulan sesli-ışıklı platform birkaç gündür sol eğilimli olduğunu savlayan grupların egemenliği altındadır. KESK, DİSK ve TMMOB bu grupların ileri gelenleridir. Adını, sanını kendilerinden başkasının bilmediği diğerlerinden söz etmeye bile gerek yok! Bu grupların ellerindeki döviz ve flamalara, dillerindeki savsözlere bakılırsa hepsi de hızlı solcudur. Marks, Engels, Lenin ve Che’nin yanı sıra ulusal ölçekli önderler Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya figürleri en çok kullanılanlardır! Ne yazık ki, tek birisinin Atatürk resmi taşıdığı görülmüş, ona göndermede bulunan söz söylediği işitilmiş değildir! Platformda bu doğrultuda sözlerin dile getirilmesi istemi tüm ısrarlara karşın dikkate alınmamıştır. Bire bir görüşüldüğünde Atatürk ve Cumhuriyet ile sorunlarının olmadığı dile getirilmekle birlikte Atatürk’e olumlu bir yaklaşım içinde olunmadığı da gözlemlenmektedir. Hafta içindeki etkinliklerin birisinin sonunda her nasılsa zorla İstiklâl Marşı söyletilmiştir. Atatürk’e ilişkin tek sözleri ise Çanakkale Savaşı’ndan bu yana emperyalizme karşı savaşan yurttaşlarımıza şükran duygularının iletilmesidir. Bunu da yasak savmak, bir yerlerde söz konusu edildiğinde üste çıkmak için yaptıkları ortadadır.  

    Şimdi soralım! Solda olduğunu ileri süren bir kişi ya da kurumun bu coğrafyadaki biricik değer olan Atatürk ve Cumhuriyet’ten uzak durmak için akılcı bir gerekçesi olabilir mi? Hep güdük kalmaktan, derdini halka anlatamamaktan ve buna bağlı olarak da halk desteğinden yoksun kaldığından yakınan bu kişi ve grupların bunca duyarsızlıktan sonra ağlamaya hakkı olabilir mi?  

    Bu dostlarımıza şunu anımsatmakta yarar var! Bunca yıldır bu coğrafyada var olan sizler, dişe dokunur bir güce erişememiş olmanızı hiç şapkanızı önünüze koyarak irdelemediniz mi? İçinden çıktığınız halkın temel ve birleştirici değerlerinin Atatürk ve Cumhuriyet olduğunu hâlâ anlayamadınız mı? Yanıtınız “evet anlayamadık!” ise lütfen biraz kafanızı kaldırıp çevrenize bakınız! Ama, bu bakışınız hiç olmazsa bu kez görmek için olsun!

    Kişisel görüşümdür! Siz kendisini solcu olarak tanımlayıp bu coğrafyanın değerlerine sırt çevirenlerin ağır bir hastalıkla engelli oldukları düşüncesindeyim. Ataol Behramoğlu’nun adını koyduğu bu hastalık “Yurtsevmezlik”tir. Sakın, biz de yurtseveriz diye atılmayın öne! Yurtseverlik sözle değil eylemle konur ortaya! Öncelikle Atatürk diyememek hastalığından kurtulun! Hiç de zor değildir bu hastalıkla baş etmek! Bu öğüde kulak verirseniz, kuşku duymayın ki her şey daha güzel olacaktır!

    Kendisini solcu olarak tanımlayan birisinin hele bu coğrafyada “Atatürk diyememek” gibi bir ayrıcalığı olamaz! Hiç unutmayın ki; ellerinizde fotoğraflarını taşıdığınız kişiliklerin de çoğu Atatürk’ün hakkını vermişlerdir. Örneğin,  Lenin Kurtuluş Savaşı boyunca yaptığı yardımlarla Atatürk’e Çanakkale başarıları nedeniyle teşekkür etme fırsatı bulurken, onu onaylamış ve yüceltmiştir. Deniz Gezmiş elinde bayrak ve dilinde Atatürk ile Anadolu’yu adımlamış bir değerimizdir. Atatürk’ten sakınıp yücelttiğiniz kişilikleri içtenlikle anlamaya çalışsanız bile önemli yol almış olacaksınız!

    Bu hastalıktan kurtulmak hem sizin hem de ülkenin yararınadır!

    Artık yurtsever olma zamanıdır! Gelin katılın! Yanlıştan dönün!

    Ceyhun BALCI, 07.06.2013

     Görsel