cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • FINDIK HASADI

    findik

    FINDIK HASADI

    Karadeniz bölgemizde fındık toplama mevsiminin başladığı haberleri yer alıyor basında. Sözü sayılara bırakalım!

    Geçenlerde ayva üretiminde ülkemizin dünya birincisi olduğunu öğrenmiştim. Fındıkta ise dünya üretiminin % 80’i Türkiye’de yapılıyor. Büyük farkla dünya birincisi olduğumuz ortada.

    Küresel ölçekte fındık üretiminin 100 milyar dolara eşdeğer bir parasal karşılık sağladığı hesaplanmış. Bu paranın ne kadarı Türk fındık üreticisinin cebine giriyor? 1.3 milyar dolar! Belli ki fındık çok değerli bir ürün! Elde edilen kazancın önemli bölümü aracıların kasasına akıyor.

    Fındık = Türkiye dememiz gerekirken bunu söyleyememek çok acı! Fındığın dünya pazarlarındaki ederinin Almanya’da belirlendiğini söylemek durumunda kalmak çok daha acı! Akılsızlığın, plansızlığın ve elbette emeğe saygısızlığın doğal bir sonucudur bu acı gerçek.

    Başta tarım olmak üzere üreticilerin çıkar ve alınterini korumak; hak ettiğince karşılıklandırmak işbirliği gerektirir. İşbirliğinin ortamdaki adı ise kooperatiftir. Oysa, fındık üreticisinin kooperatifi olan Fiskobirlik’in etkisini duyumsayanımız var mı? Tabelası var omakla birlikte etkisiz elemandır artık bu dev kuruluş.

    Üretici 2006 yılında kilo başına 7 TL karşılık alabilirken Fiskobirlik’in etkisizleştirilmesiyle birlikte fındıktan geçimini sağlayan 500 bin kişi artık tüccarın insafına tutsaktır. Yıllık 700 bin ton fındık üretiminin 500 bin tonunun dışsatıma konu olduğunu anımsatalım. Bu sayılara bakılırsa Türkiye’nin fındıkta bir tekel olduğu kanısı uyanabilir. Oysa, durum hiç de böyle değildir. 2012 yılında üreticinin fındıta kilo başına alabildiği en fazla 4.2 TL bu tutsaklığın açık kanıtıdır.

    Günümüz Türkiyesinde tutsaklık ve muhtaçlık yükselen değerdir. Aslına bakılırsa ülkede kapısında hapishane yazan yerlerdeki insan sayısı hızla artarken; dışarıda ve özgür görünümlü tutsakların sayısında da patlama yaşanmaktadır.

    Vatana ihanet yalnızca ona ait simgelerin aşağılanması yoluyla olmuyor! Fındıkta yaşananlar da dört dörtlük vatana ihanet konusudur. Ben demiyorum, sayılar söylüyor!

    Ceyhun BALCI, 03.08.2013

  • GÜNCEL TIP

    Mustafa Çetiner

    Üniversitemiz ve tıp fakültemiz ile ilişkili her zaman iyi haberler almaya alışmış bizler, ne yazık ki, geçtiğimiz günlerde fakültemiz Fizyoloji Anabilim Dalı’nın değerli öğretim üyesi Prof Dr Oğuz Kerim Başkurt’un ölümüyle sarsıldık.

    Prof. Dr. Oğuz Kerim Başkurt’u kaybettik…

    Son günlerde Koç Üniversitesi ile ilişkili hep iyi haberler alıyorduk. İngilizlerin dünyaca ünlü yüksek öğretim dergisi “Times Higher Education (THE)”, dünyanın 50 yaşından genç üniversiteleri sıralamasında henüz yirmi yılını doldurmuş olan Koç Üniversitesi’ni 31. sıraya yerleştirmişti. Türkiye Bilimler Akademisi, Koç Üniversitesi öğretim üyelerine “Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme” programı dahilinde toplam 9 ödül vermiş ve Koç Üniversitesi en çok ödüle layık görülen üniversite olmuştu. Tıp Fakültesi, 3 yıl gibi kısa bir süre içinde ülkemizin en seçkin tıp fakülteleri arasında yer almayı başarmış ve tercih sıralamasında da ayrıcalığını kısa sürede göstermişti. Geçtiğimiz yıl tam burslu öğrenciler, üniversite sınavında ilk 215, yarım burslu öğrenciler ise ilk 3400 öğrenci arasından seçilerek yerleştirilmişti. Ülkemizin en modern ve donanımlı “Üniversite Hastanesi” olmaya aday hastanesinin yapımı büyük bir hızla devam ediyordu. Üniversitemiz ve tıp fakültemiz ile ilişkili her zaman iyi haberler almaya alışmış bizler, ne yazık ki, geçtiğimiz günlerde fakültemiz Fizyoloji Anabilim Dalı’nın değerli öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuz Kerim Başkurt’un ölümüyle sarsıldık. Hiç hesapta olmayan bir beyin kanaması, onu mesleğinin en verimli döneminde ailesinden, öğrencilerinden, arkadaşlarından ayırdı. Oğuz öğretmenin kaybı, sadece Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin, ondan öğrendikleri ile mesleklerinin ilk yıllarında iyi birer bilim insanı ve hekim olmaya adım atan öğrencilerinin, çalışma arkadaşlarının, Türk fizyoloji camiasının değil, tüm Türkiye ve dünya bilim çevrelerinin de büyük bir kaybı oldu. Bilimsel saygınlığın göstergesi sayılan SCI indeksinde yer alan uluslararası dergilerde 125 bilimsel yazısı yayımlanan, makalelerine Mayıs 2013 tarihi itibarıyla 2418 atıf yapılmış, bilimsel üretkenliğin objektif bir kanıtı sayılan “h indeksi” değeri 25 olan Oğuz öğretmen, aynı zamanda bir çok kitap bölümü yazmış, uluslararası dergilerde editörlük görevini üstlenmiş, patent sahibi bir bilim insanıydı. O aynı zamanda Avrupa Fizyoloji Dernekleri Federasyonunda ülkemizin temsilcisiydi. Prof. Dr. Başkurt, başkan yardımcılığını yaptığı Uluslararası Bioreoloji Derneği, başkanlık ve genel sekreterliğini yaptığı Türk Fizyolojik Bilimler Derneği başta olmak üzere bir çok ulusal ve uluslararası bilimsel derneğin üyesiydi. Onu, beyin kanamasını izleyen gün, Amerikan Hastanesi yoğun bakımında ilk kez yaz stajı yapan Koç Üniversitesi’ndeki öğrencileri sevgili Gökçe, Ecem, Defne, Burcu, Asucan ve İlayda ile beraber gördük. Tümünün bakışları kaygılı, üzüntülü ve minnet doluydu. Sadece bu genç hekim adaylarının yüzleri bile Oğuz öğretmenin ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünün açık kanıtıydı. Bilgisiz, üstelik bilgiyi umursamayan, küçümseyen, sadece güce değer veren, tüm ilişkileri iktidar olabilme, iktidara yakın durabilme ve boyun eğme kültürü üzerine biçimlenmiş toplumlarda Oğuz öğretmen gibileri bir bilim insanından çok daha fazlası demektir. “Gerçek” ile ilişkisi olmayan, “gerçek” olanın peşine düşmeyen, merak etmeyen,  “miş” gibi yaşayan, “imajı”, “gerçek” olandan daha fazla önemseyen toplumlarda “bilim insanı” olmak zor iştir. Bu coğrafyalarda bilime “tutulmak” yürek ister. Oğuz öğretmen, işte o koca yüreğin adıydı. Oğuz öğretmen, “gelecek mutlu insanı” yaratmanın sevdalısıydı. O; Gökçe, Ecem, Defne, Burcu, Asucan ve İlayda’nın, Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanına dağılmış öğrencilerinin, yaptıklarını örnek alan, onu yazdıklarından tanıyan, öğrenen ancak hiç karşılaşmadığı, bilmediği yüzlerce bilim insanının, hekimin  yüreğinde sonsuza dek yaşayacak. Bu ülkenin aydınlık yüzü onu hiç unutmayacak. Toprağı bol olsun…

  • AKIL ALMAZ ŞEYLER

    CUMARTESİ YAZILARI

    Ataol Behramoğlu
    03.08.2013

     

    Akıl Almaz Şeyler

    Ülkemizde akıl almaz şeyler birbirini hızla izliyor. Bu zaten hep böyleydi derseniz, karşı çıkmam. Özellikle AKP döneminde Türkiye’nin giderek bir akıl hastanesine dönüştüğü çok açık. Fakat şu günlerde birbiri ardına olanları, akıl kavramaya yetişemiyor… Hangisinden başlamalı, hangi birinden söz etmeli… Sondan başa doğru gitmeye çalışalım… Mahallelere ihbar kutuları konulacakmış… Demek ki günün ya da gecenin bir saatinde kapınız çalınacak, hakkınızda ihbar var denerek eviniz darmadağın edilecek, alınıp götürüleceksiniz… İhbarcı kim, ihbar nedir? Bunları öğrenmeye bile hakkınız olmayacak… Bu uygulama, Ergenekon ve Balyoz davalarında zaten uygulanmakta olan gizli tanık hukuksuzluğunun ve ahlaksızlığının bütün ülkeye yayılması demektir.

                                ***

     

    Bir başka aklı almaz şeyi, AKP ileri gelenlerinden, şefin kuşkusuz en yakınlarından Mehmet Ali Şahin dile getirdi. Gezi Direnişi’ne katılanlara TCK 312’den dava açılmalı, ömür boyu hapis verilmeliymiş. Bu sözler, diktatörlüğe hukuk kılıfı geçirme çabasıdır. Demek istiyor ki, bizi eleştiremezsiniz, hayatınızı söndürürüz. Hepinizi yeni Ergenekon ve Balyoz torbalarına doldurur, hapishanelerde çürütürüz. Bu kadarı ancak adı diktatörlük olan rejimlerde olabilir. Tek bir farkla: O türden rejimlerde cinayetler hukuksal kılıfa gerek duyulmaksızın işlenir. Burada yasal kılıf aranıyor.

                                 ***

     

    Kürt sorunu akıl almaz boyutlarda.vBDP eşbaşkanı, AKP yardakçılığının da ötesinde ihbarcılık yapıyor. Yarın bir savcı, Gezi Direnişi’nin askeri darbe planları hakkında bildiklerini anlat derse, acaba ne yanıt verecek? Bir halkın kimlik talebinin, birden fazla ülkeyi bölüp parçalamaya yönelmesi akıl dışıdır. Gezi’deki çağdaş enerjiyi anlayıp değerlendiremeyen bir kafanın, çağdaş dünyada, emperyalizm işbirlikçiliği, gericilik ve feodalizm çamuruna gömülmek dışında hiçbir şansı olamaz.

                                ***

     

    Kadın, sanat, çağdaş yaşam düşmanlığı akıl almaz boyutlarda. Çocuk bekleyen kadının sokağa çıkmaması gerektiğini söyleyen kişi, nasıl bir aklın ve ahlakın ürünü olabilir? Daha bu sözlerin şaşkınlığını üzerimizden atamamışken üstelik profesör titri taşıyan birilerinin müzik üzerine fetvaları, insanı şaşkınlıktan da ötelere sürüklüyor… Bunlardan iki tanesini, Zeynep Oral’ın “Bilime, Sanata, Yaratıcılığa Tahammülsüzlük” başlıklı yazısından (Cumhuriyet, 1 Ağustos 2013) buraya alıyorum: “Müzik için haram diyemeyiz, ama helal de diyemeyiz. İçeriği İslama uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir” (Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Orhan Çeker.) “Hanefi mezhebine göre müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır.” (İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman) Bilmem başka bir söz eklemeye gerek var mı?

                              ***

     

    Türbanlı öğrenciyi, yüksek yargı kararını uygulayarak dersine almadığı suçlamasıyla hapis cezasına mahkûm edilen uluslararası değerde bilim insanı… Oruç tutmak ya da tutmamak kişisel bir seçimken, laik bir ülkede devlet bütçesinden yüksek rütbeli komutanlara iftar yemeği… Dil Kurumu adı taşıyan bir kuruluşça, hükümeti demokratik yollarla indirme girişimlerinin “darbe” tanımı içine alınması… Maçlarda siyasi slogan atma yasağı… Ülke kurucusunun sigaralı fotoğrafında sigarayı gizlemeyen medya kuruluşuna ceza… Ülke ekonomisinin omurgasını oluşturan bir kuruluşa intikam baskını… Ülkemizin ve çağdaşlığın birikimlerine aykırı sayısız söz, suç ve girişim…

    ***

     

    Bu kadar akıl dışılığın sorumlusu olan bir siyasal iktidarın 5 Ağustos’ta gerçekleşecek büyük halk buluşmasından korkması doğaldır. Çünkü akıl dışılığa son verecek asıl ve gerçek güç, Gezi Direnişi’yle zirveye ulaşan direnişler zinciri olacaktır… Yasaklama ve korkutma çabaları boşunadır…

  • RENNAN PEKÜNLÜ YAZILARI

    Polis Hallacı Mansur’u bulamayınca Rennan Pekünlü’nün derisini yüzdüler

    Doğu Perinçek, Aydınlık, 31 Temmuz 2013

    15 Temmuz 2013 günü bu köşede çok önemli bir haber yer alıyordu. Hallacı Mansur’un, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne yolladığı mesajı ele geçirmiş ve yayımlamıştık. Mansur, şunu bildiriyordu:

    “Her hakikat bir fedai ister. İlk kıvılcım yakanlardır, en yüce fedailer.”

    Hallacı Mansur’u olmayan bir Ortaçağ olur mu

    Öyle anlaşılıyor ki, mesaj nedeniyle suç duyurusunda bulunulmuş. Polis, derhal Hallacı Mansur’un yakalanması için seferber edilmiş. Her tarafı aramış, bulamamışlar.

    Ancak Hallacı Mansur’u olmayan bir Ortaçağ olur mu? İşte bulduk diye Prof. Dr. Rennan Pekünlü’nün derisini yüzdüler.

    Niçin diyeceksiniz?

    Pekünlü, Galile gibi, Papa Hazretlerine “Meğerse dünya dönmüyormuş, ben dönüyor sanmıştım” demedi. Olay budur. “Türbanlı öğrenciyi derse almadığı için, eğitim hakkını engellemek” gerekçesi, bahanedir. Dünyayı öküzün boynuzunda durduranların tahtlarının güvenliği, o cadı kazanlarıdır. Onlar, Nesimi’lerin derisini yüzmeden, Giordano Bruno’ları odunların üzerine çıkarıp yakmadan karanlık saltanatlarını sürdüremezler. Rasathaneleri yıkacaklar; çünkü yıkmazlarsa rasathanelerde onların yıkımı gözlemleniyor. Olayın esası budur.

    Rennan Pekünlü kimdir?

    Uzay bilimcisi. Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü’nün profesörü.

    Onu tanıyan bilim adamları şöyle anlatıyor: “Rennan Hoca, tam bir bilim insanıdır. Uzay biliminde çalışmalarıyla uluslararası bir kimliktir. Ender insanlardandır, çünkü bilim ile özel yaşamını birleştirmiştir. Düşünen, sorgulayıcı bir kişiliği vardır. İnsanlara son derece saygılı, centilmen bir beyefendidir. Türkiye’deki gelişmeleri Rennan Hoca’dan takip edebilirsiniz. Uzun yıllar hedef olmuş, karanlık kuvvetlerle mücadele etmiştir. Teslim olmamıştır.” (26 Temmuz 2013)

    İşte asıl gerekçe bu kimliktedir.

    Ölmek, bu hükmü vermekten daha onurludur

    Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin gerekçesine henüz ulaşamadım. Hukuk adına hangi kılıflar yaratılmıştır, onu da göreceğiz.

    Ama şunu biliyoruz: Papanın da bir hukuku vardı. Cadı avları da hukuka dayanıyordu. Rasathaneler fetvalarla yıkılıyordu. 16. yüzyıl Anadolusunda Şeyhülislam Ebussut Efendi’nin “boyunlarının vurulması caizdir” hükümleriyle “Bedrettinliler” aranıyordu. Mustafa Kemal’e idam hükmü verenler de yargıçtı.

    Ama “bunlar olur” diyemeyiz. “AKP devrinde olağandır” diye katlanamayız. Cumhuriyet yurttaşıysak, cesur bir bilim adamının Cadı Avı zihniyetiyle iki yıl bir ay hapislere atılmasını kabul edemeyiz.

    Bu kararlar, yalnız o kararları verenler için değil, bu kararlara boyun eğenler için de, utanç belgeleridir. Tarihe böyle geçmiştir ve hep böyle anılacaktır.

    Bir yargıç, böyle kararlar vereceğine ölümü yeğler, yeğlemelidir.

    Bu kararın karşısında durmalıyız!

    Toplasın getirsinler bütün karanlıklarını, bütün zebanilerini, meydan okumalıyız!

    Hakikat ve adalet cesaret ister

    Hallacı Mansur, Yargıtay’a yolladığı mesajında, “Her hakikat bir fedai ister” diyordu. Prof. Dr. Rennan Pekünlü gibi hakikatin peşine düşenler, bunun bilincinde olmuşlardır.

    İnsanlık tarihi, hakikatin boynunu vuran mahkeme kararlarıyla doludur. O hükümleri vermek için, cesarete gerek yoktu, hakikat düşmanlarının saltanatına sadakat yeterli nitelikti.

    Rennan Pekünlü, hakikatin yoluna baş koymuş, bu kararlar ona vız gelir. Namuslu olmadan bilim yapılamıyor, bunu herkesten iyi biliyor. Bu hükümlere yukardan bakan yüksek bir ahlâka sahip. Haksızlıkları, adaletsizlikleri göğüsleyecek kişiliktedir.

    Herkes ve en başta adalet acınacak halde

    Ancak acınacak durumda olan, toplumdur. Rennan Pekünlü hakkında verilen hükümden sonra, bugün herkes acınacak haldedir. En başta da adalet!

    Hakikati ve adaleti yerine getirme cesaretinden yoksun olan bir yargı, Danıştay Hâkimi Mustafa Yücel Özbilgin’in cesedini yerde bırakmıştır ve o cesetle baş başa çaresiz bir haldedir.

    Özel yargıdır diye oluşturulan yasadışı görev makamları, Cumhuriyete karşı büyük bir tertibin aleti haline getirilmişlerdir.

    Milyonlarca yurttaş, adalet kurumlarının kapısında yıllarca çırpınmakta ve adaletin yüzünü görememektedir.

    Millet, adalete güvenini yitirmiştir. Türkiye’de bu adalet kurumlarının hukuka bağlılıklarına güvenerek bir çıkış yolu bekleyenlerin ümitleri tükenmektedir.

    Artık kahraman değilseniz yargıç olamazsınız

    İşte bu koşullarda Hallacı Mansur, insana güvenen herkesin paylaştığı bir iyimserlikle Yargıtay’a “Her hakikat bir fedai ister” mesajını yollamıştı.

    Bugün Türkiye’de yargıç olmak, kahraman olmayı gerektiriyor.

    Kahraman değilseniz, yargıç olamazsınız.

    Hakikat ve adalet uğruna kendinizi ortaya koyacak ölçülerde namus birikiminiz yoksa, yargıç olamıyorsunuz.

    Brecht, Galilei Galileo adlı oyununda, Galile’ye şunu söyletir: “Yazık o ülkeye ki kahramanlara muhtaç hale gelmiştir.”

    Yazık Türkiyemize! Adalete ulaşmak için yargıçların kahramanlığına muhtaç düşmüştür.

    Rennan Pekünlü ile göz göze gelin

    Yanlış yere bakarsanız, ümitsiz gibi görünen bir manzaradır bu. Ama Rennan Pekünlü’nün, hakikat düşmanlarını küçümseyen bakışlarıyla göz göze gelirseniz, ışığı da göreceksiniz.

    Çok daha önemlisi, Türkiye’de hakikate baş koyan yalnız Rennan Pekünlü değil. Barikatların üzerine çıkan milyonlara bakın. Adaleti uygulayacak hakikat aşkını, Cumhuriyetimizi yeniden kuracak büyük cesareti orada göreceksiniz.

    Türk milletinin bu büyük şahlanışı, örümcek ağları bağlayan bütün kurumları temizleyecek ve Türkiye’yi hiç kuşkunuz olmasın, hakikate de, adalete de kavuşturacaktır.

    Biz, adalete erişmeyi, su içmek gibi sıradan bir eylem haline getireceğiz.

     

    Kaygılı ve kaygısız aydınlar

    Doğu Perinçek, Aydınlık 1 Ağustos 2013

    Uzay Bilimi Profesörü Rennan Pekünlü’nün mahkûmiyetinin Yargıtay’da onandığını öğrenince, nerde o “kaygılıyız” diye bildiri yayımlayan aydınlarımız sorusu hemen akla geliyor.

    Rica etsek kaygılanmazlar mı?

    Evet nerede?

    Nerede Yaşar Kemal?

    Nerede Zülfü Livaneli?

    Rica etsek, bir bilim adamının türbanlı öğrenciyi derse almadı diye iki yıl bir ay hapse atılmasından kaygılanmazlar mı?

    Orhan Pamuk, Pekünlü’nün hapse mahkûm edilmesi nedeniyle kaygısını açıklasa, Nobel Ödülü’nü elinden geri alırlar mı? Bu da bir kaygı olmalı.

    Rica etsek Atatürk’ün devrim için kurduğu Cumhuriyet Halk Partimizin yöneticilerine, bir Salı günü söylevini de Pekünlü’yü hedef alan Cadı Avına ayırmazlar mı?

    Kaygılı aydının kafasındaki sorular

    Kaygılanmak için sistemin yakın ve uzak merkezlerinden işaret almak mı gerekiyor?

    Acaba cemaatler ne der? Ya da uluslararası camianın ruhsatı var mı? Soros da kaygılanıyor mu acaba?

    Türkiye karanlık uçurumlara itilirken ve halk ayaklanmışken, “kaygılı” aydınların kafasındaki sorular bunlardır.

    Peki, şu sorular mevcut değil midir?

    Uluslararası düzeyde bir uzay bilimi adamının, geçerli hukuku ve Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulayarak türbanlı öğrenciyi derse almadığı için iki yıl hapse atılması, kimseyi kaygılandırmıyor mu?

    Yargının bilimi boğması, herhangi bir endişeye neden olmuyor mu?

    Arkalarında dünyanın en büyük orduları var

    Aslında bu yazıyı 1 Temmuz 2013 günü Özdemir İnce’yi ve Yıldırım Koç’u okuyunca yazacaktım.

    İnce, “sanatçıların kaygılıyız bildirisini imzalamazdım” diyordu. Bildiricilere soruyordu: “Arkadaşlar, ‘ortada gene bir öfke ve nefret duygusu var’ demek, ne demek acaba?”

    İktidarla “el sıkışma” fırsatı arayan bildiriyi eleştiriyor ve halkın isyan ettiği koşullarda, kaygı makamından yapılan açıklamayı kim yazdı diye soruyordu.

    Yoksa bir “istidacıya” mı yazdırmışlardı?

    Yıldırım Koç ise, Lice’de jandarma karakoluna yapılan saldırının karşısına dikiliyordu. Herhangi bir kimse yanında mı, yanına ve arkasına bakmadan.

    Levent Kırca da onlar gibi, öyle bir duruşu var ki, arkasında dünyanın en büyük orduları var.

    O resmi, Demirtaş Ceyhun ve Halit Refiğler 2008 yılı Ekim ayında “Bizi de alın” diye Silivri kapısına dayandıkları zaman görmüştüm. 20-30 kişiydiler ama ordu gibiydiler ve 13 Aralık 2012’de, 8 Nisan 2013’te ordu oldular. 5 Ağustos’ta Silivri Kal’asını onların orduları kuşatacak.

    Hakikat aşkı aydını insanlıkla birleştiriyor

    İşte başı dik aydın duruşudur bu.

    Devrimci aydın karakterinin en önemli özelliği, hakikat aşkıdır. Hakikat, her zaman kamuyla birliktedir. Başı dik aydın, hakikat uğruna cereyanları göğüslerken, aslında insanlıkla bütünleşir.

    O nedenle başı dik aydınlar, arkalarında dünyanın en büyük ordusu varmış gibi dururlar, duruyorlar.

    İlerde size Sarper Özsan’ları, Servet Cömert’leri de anlatacağım. Hakikati savunmak için ikinci bir insana ihtiyaç duymayan aydınları.

    Aydınlarımızın Rennan Pekünlü’ye ihtiyacı var

    Rennan Pekünlü de onlardan biridir. O’nun dik durmak için kimseye ihtiyacı yok. Hakikat savaşında olmak O’na yetiyor. Ancak aydınlarımızın dik durabilmek için Rennan Pekünlü’ye ihtiyaçları var. O’nun yanında durmak, bir aydın için mutluluk kaynağıdır.

  • DAVUL İŞLERİ…

     

     

     

    Görsel

     

    DAVUL

     

    “Haziran Kalkışması” korku salmayı sürdürüyor. Futbol maçlarında davul çalınmasının yasaklanması bu korkunun ürünü! İnsanı güldürürken düşündüren bir tasarım. Almanya’daki 74 Dünya Kupası’nda klakson çalmayı, Güney Afrika’dakinde Vuvuzela’yı, gelecek yıl Brezilya’da yapılacak olanda sambayı yasaklamak ne kadar mantıklı ve kabul edilebilirse davul yasağı da o denli anlamlıdır.

    İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının da simgelerinden birisidir davul.

    Her bir evde istenilen saatte uyandırılmayı sağlayacak sayısız aygıt varken sabaha karşı davullu uyandırma hizmeti vermek çağın hangi gereğine denk düşüyor? Kendi aramızda sorduğumuz soruyu kamuya açık bir ortamda seslendirsek başımıza bir şey gelmeyeceğinin güvencesi olmayabilir.

    Akşam saatlerinde demokratik tepki haklarını kullanmak için tencere-tava çalanların savcılıklara ihbar edilebildiği bir ülkede sabaha karşı dinli-dinsiz, çoluk-çocuk, hasta-yaşlı gözetmeksizin davul çalınabiliyor!

    Buna karşılık stadyum gibi bir tür eğlence ortamında davul yasaklanabiliyor.

    Türkiye’ye her geçen gün daha fazla egemen olma çabasındaki baskıcı anlayış bu kez kendisini davulla gösterdi diyelim!

    Tarihe geçmeyi alışkanlık haline getirmiş bizler her halde bunu bir de davulla deneyelim istemiş olmalıyız!

    Açıkçası, “Davul kardeşliğine hayır, davul eziyetine evet!” diyorlar!

    Geçmişte davuldan en fazla jaguar çıkardı. Şimdilerde zulüm çıkar oldu!

    Ceyhun BALCI, 02.08.2013

    Görsel

  • DARBE

    Görsel

     

    DARBE

     

     

    Çok değil 8-9 yıl önceye gidelim. TÜBİTAK yönetimini atama yetkisi olmadığını öğrenen fatih “Biz buraya neden atama yapamıyoruz?” diye sormuştu. Şimdiki gibi kükreyemese de guguk yoluyla çözmüştü sorunu. O günlerde, “TÜBİTAK’la siyasetin ne işi olabilir?” diye soranlar gereken yanıtı 2009’da almıştı. Sonsuzluğa 150 yıl önce eceliyle göçen Darwin bu kez TÜBİTAK eliyle işlenen bir cinayete kurban gitmişti.

     

    “Durmak yok, ele geçirmeye devam!” anlayışı Türk Dil Kurumu’nu ele zapt ettiğinde şaşkınlık geçirenler olmuştu. Çalışmaları zamana yayılan bu tür kurumlarda siyaset nasıl at oynatabilirdi? Bunu anlamak için de Gezi sürecini yaşamak gerekti.

     

    Duy da inanma deseler de inanın! Kurum hızlı davrandı ve güncel bir sözcüğün karşılığını değiştirdi.  Darbe sözcüğünün karşılığında aynen şunlar da yazılı artık TDK Sözlüğü’nde!

     

    “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi”

     

    Demokratik yolları kimler kullanır? Partiler ve demokratik kitle örgütleri değil mi? Bu tanıma göre, demokratik kitle örgütlerinin yanı sıra TBMM’deki muhalefet partilerinin bile darbecilikle suçlanması an meselesidir. Bir dava açılsa ve o davada TDK’ye “darbe” sözcüğünün anlamı sorulsa, alınacak yanıtla herhangi bir kişi ya da kurumun kendisini darbecilikten kurtarması hiç de kolay olmayacaktır.

     

    Daha düne kadar içkimize, yatak odamıza, parkımıza karışmakta sakınca görmeyen seçilmişlerin sözcüklerin anlamlarını değiştirerek ya da eklemelerde bulunarak dilimize de karışacakları, aklımıza gelir miydi?

     

    Özellikle, açılım saçmalığının ardından barış geleceğini varsayarak hükümetle halvet olanlarla her geçen gün üzerinde anlaşmaya varılan yeni maddeler üreterek yeni, demokratik ve elbette sivil Anayasa yapma hastalığına tutukmuş partilerimiz başlarına gelebileceklerin farkında mıdır?

     

    Ceyhun BALCI, 31.07.2013

  • Görsel

     

    ULUSAL DEVLETİN YIKIMI VE SOL TAVIR

    Günümüz “başka bir dünya mümkün” diyen iyilerle “bizim dediğimiz olacak” diyen sömürgeci kötülerin çelişmesine sahne olmakta. Kestirmeden söyleyecek olursak zalim mazlûm çatışmasıdır yaşanan! Bu çatışmada “ulus devlet” anahtar yapıdır.

    Bu çelişmede emperyalistin ulus devlet karşıtlığına anlam vermek zor değildir. Ama, onun karşısında durması gerekenlerin  duyarsızlığı ve yanlış duruşu irdelenmeye değerdir.

    Tümüyle değilse de belirli bir bölümüyle sol da şaşkın ve yanlış bir duruş içindedir. Olan biteni çözümlemeksizin kuramsal bataklıklarda patinaj yapan solun bir kesimi “ulus devlet savunuculuğu” tutumuna şovenizm, kör milliyetçilik ve gericilik yaftasını yapıştırmakta ikileme düşmemektedir. Romantik sol olarak da tanımlanabilecek bu eğilimdekiler ellerine tutuşturulan elma şekerini gevelerken zalim yol almayı sürdürmektedir. Durum böyle olunca, ulus devlet savunuculuğunda farklı eğilimlerin iş ve güçbirliği çabalarına alaycı ve küçümseyici; hatta, aşağılayıcı bir yaklaşımda bulunmakta sakınca görmemektedir.  Oysa, ulus devlet son kaledir. O da düştüğünde ne solculuğun, ne sağcılığın, ne muhafazakârlığın ne de başkaca bir eğilimin yaşam şansı kalmayacaktır. Ulus devleti bir halıya, üzerindekileri de çeşitli kesimlere benzetirsek; halı çekildiğinde üzerinde bulunanlar ayrımsız yere düşecek ve bir daha da bellerini doğrultmaları ya olanaksızlaşacak ya da olağanüstü çaba ve emek gerektirecektir.

    2006’da Caracas’ta düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’na katılan bir Alman gazeteci şu haberi geçiyor.

    “…. Etkinliklerin düzenlendiği askeri yerleşkelerin çevresindeki sokaklarda çok sayıda askerin dolaşması, Forum’a katılan aktivistleri rahatsız etmiş.Kendisinden şikayet edilen askerlerin, solcu başkan Hugo Chavez’i 2002’de düzenlenen Amerikan yanlısı darbeden kurtaran askerler olduğunu hatırlatmakta fayda var. Açıkça görülüyor ki, küreselleşme karşıtlarının çoğu için küreselleşme karşıtı hareket ya da direniş önemli değildir, onlar sadece o an yaşadıklarını önemsemektedirler.”  (Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır, Kaynak Yayınları, 2013) Yukarıdaki satırların pek çok benzeri kitapta kendisine yer bulmuş. Değişen duruma göre çözümleme yapıp, ona göre tutum alma zahmeti yerine zamanın ruhuna teslim olan “carpe diemci” koaycılık. Bu hataya düşen anlı, şanlı solcu da olsa sonucun hezimet olması kaçınılmazdır.

    Bizdeki bazı solcu kardeşlere de bu konuyu anlatabilsek diye hayıflanmadan edemiyor insan!

    Alman yazar Jurgen Elsasser ulus devletin yıkımına karşı tutum al(may)an solu kısa ve anlaşılabilir şekilde özetlemiş. Türkleri de iyi tanıdığı anlaşılıyor. Bu yönüyle de bizleri içine çeken bir yapıt koymuş ortaya.

    Kitaptan bir başka alıntıyla bitirelim : “Yaşadığımız günler iktisadi açıdan yurtsever olunmasını gerektiren günlerdir!” (Leo Gerard, Amerikan Birleşik Metal İşçileri Sendikası Başkanı)

    Bugünü anlamak için okunmasında yarar var!

    Ceyhun BALCI, 28.07.2013

  • FAŞİZMİN DİLİ

    ATAOL BEHRAMOGLU ( SAIR-YAZAR) VEDAT ARIK 17.07.2007

    Cumhuriyet, 27. Temmuz 2013

    Faşizmin Dili

    Dille düşünce arasında dolaysız ve eytişimsel (diyalektik) bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Dil, düşüncenin sözcüklere dökülmüş biçimidir, denebilir. Bu, dolaysız bir ilişkidir. Öte yandan, düşünce (kavram), zaten bu sözcüklerin ötesinde bir yerde değil, onun kendisidir… Sözcük dağarımız düşünmeyi, düşünme süreci sözcük dağarımızı çoğaltır… Bu da ilişkinin eytişimsel (karşılıklı olarak birbirini etkileyen) yönü olsa gerek…

    ***

    Her şey gibi faşizm de bir dildir. Kendini dil yoluyla dile getirir… Her “ideoloji” gibi kavramları, sözcükleri, bunları dile getirme biçimleri vardır… Aslında tek tek bu dil öğelerinden yola çıkarak, tümevarım yöntemiyle faşist ideolojinin bütününe ulaşabiliriz… Eksikli kalacak da olsak, akla ilk gelebilecek öğelerle, bir deneme yapalım…

    ***

    Yalan, faşizmin dilinin başlıca özelliklerindendir. Faşizm, bilime karşı olduğu için, yalana başvurmak zorundadır. Faşist, bilerek ya da bilmeyerek, dünyayı çarpık bir aynadan görür… Gerçek kendisine ne kadar anlatılırsa anlatılsın, ideolojisi gereği, onu anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Gerçeklikten bu kaçış, bir çeşit akıl hastalığı olarak  da yorumlanabilir. Giderek en sıradan, en olağan, bir çocuğun bile kavrayabileceği açıklıkta  gerçekler, tıpkı bir akıl hastası için olduğu gibi, faşistin dilinde başka biçimlere bürünür. Onu ikna etmeye çalışmak boşunadır. Çünkü karşınızdaki kişi akıl ve mantıkla düşünmek yeteneğini tümüyle yitirmiştir.

    ***

    Faşist dilin başkaca temel özelliklerinden bazıları öfke ve şiddettir. Fakat bu öfke ve şiddetin de ne kadarının gerçek, ne kadarının sahte olduğunu anlamak kimi kez kolay değildir. İdeolojisinin ve kişiliğinin temel özelliği yalan ve sahtecilik olan faşistin kendisi de bunu zaman zaman karıştırabilir… Tarihin gelmiş geçmiş faşist ideologlarını böyle bir bakışla irdeleyin… Ses grafiklerinde, mimiklerinde, sözlerinde, genel davranışlarında, şaşırtıcı iniş çıkışlarla karşılaşırsınız… Aynı şey ruhsal durumları için de geçerlidir… Canavarca bir zalimlikten sürüngence bir korkaklığa geçiş, bu gibi kişiliklerin yine temel özelliklerindendir…

    ***

    Faşizm kavramları saptırır, değiştirir. Bütün insanlık tarihinin iki büyük aşamasından biri insanın en yüce değer oluşu (hümanizm), öteki (aydınlanma da diyebileceğimiz) bilimsel akıldır. Faşizm ikisine de karşıdır. Faşist ideolojide insanın insan olarak  değerliliği ırk, ulus, ideolojinin kendisi vb.. kavramlarla yer değiştirmiştir. Bilim ise insanın yaratıcı gücü olmaktan çıkarılarak faşizmin yararına çıkarcı bir teknolojiye indirgenmiştir. Faşist dilin kavramları, bu nedenle insana, bilime, sanata, yaratıcılığın her türüne düşmancadır… Kavramları saptıran faşist ideoloji, bugünü yönlendirerek geleceği saptamaya çalışmakla kalmaz, tarihsel gerçeklikleri de kendi sapkın anlayışı doğrultusunda bozup değiştirir. Bu anlamda da gerici, saptırıcı bir dil kullanır… Bunu başarmak için var olan kurumları bozar, altüst eder, yapılarını değiştirir. Görsel belgeler üzerinde oynar, kavramları yeniden, akıl ve mantık ölçülerini ayaklar altına alarak yorumlar, yorumlatır… Toplumun kimyasıyla, genetiğiyle oynar…

    ***

    Başa dönecek olursak, faşizmin diline karşı uyanık, savaşımcı, irdeleyici, açıklayıcı, göz önüne serici  olmak gerekir… Çünkü bu dil bulaşıcı, olumsuz anlamıyla da olsa etkileyici ve ürkütücüdür… Faşizme karşı savaşım, onun diline karşı savaşımdan ayrı düşünülemez…

  • NEDEN BÖYLEYİZ?

    Görsel

     

    NEDEN BÖYLEYİZ?

    “Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyesi Esat Rennan PEKÜNLÜ’ye kişilerin eğitim-öğretim hakkına engel olduğu gerekçesiyle yerel mahkemece verilen hürriyeti bağlayıcı ceza Yargıtay tarafından onandı.”

    “Ege Üniversitesi en başarılı üniversiteler sıralamasında ikinciliği nasıl kazandı? Atıf Karteli” (Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Temmuz 2013, Sayı 1375) https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/07/26/ege-universitesi-en-basarili-universiteler-siralamasinda-2ciligi-nasil-kazandi/

    “TÜBİTAK, Matematiksel Evrim Yaz Okulu’na destek isteğini reddetti!”

    Bir de aşağıdaki tabloyu inceler misiniz? Konuyla ilgili Bozkurt Güvenç yazısına da göz atılabilir.

    Görsel

    Tartışmalı Evrim Kuramı

    Bozkurt Güvenç, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 26 Temmuz 2013

    TÜBİTAK, Matematiksel Evrim Yaz Okulu Projesini destek için yapılan başvuruyu, reddetti. Araştırma-destek taleplerini değerlendiren hakem görüşü ve red gerekçeleri açıklandı (CBT, 12 Temmuz 2013 / 1373). Çağdaş bir uygulama olan hakem kararını saygı ile karşılamak gerekir. Ancak panel kararının gerekçeleri arasındaki, “Evrim Kuramının tartışmalı olduğu” gözlemi -tüm önermeler gibi- tartışmaya açıktır.
    Kuramlar, sorgulanır, tartışılır, düzeltilir ve geliştirilir. Bilimin gücü buradadır. Yüz elli yıldır tartışılan Evrim Kuramı, 2005 Genom bulgularıyla doğrulanmıştır. Tartışma, bilimde değil evrim kuramını, kutsal kitapların yaradılış (Tekvin) inancıyla uzlaştıramayan ideolojiler, yani akıl ile inanç arasındadır. (CBT Gündem, 19 Temmuz 2013 / 1374.)

    YARIM YÜZYILLIK BİR ANI

    Yıl 1962, ABD. Columbia Üniversitesi insanbilimi Profesörü Solon Kimball, evrim kuramı dersinden önce New York Doğa Tarihi Müzesini görmemizi ve bir güney eyaletinde evrim kuramı davasını okumamızı önermişti. 
    Müzenin karanlık girişinde bir at ve insan iskeleti karşılıyordu ziyaretçileri. Boyutlar, biçimler, oranlar farklı görünüyordu ama bütün ayrıntılar bu iki canlının aynı kökten geldiğine tanıklık ediyordu. Müzeyi unuttum iskeletleri inceledim. At ile insan türlerinin aynı kökten geldiğine inandım. İnsan ve Kültür kitabımdaki Evrim konusuna bu müze anısıyla başladım; okurlarıma, Ankara ve İzmir’deki Doğa Tarihi müzelerini ziyarete özendirdim. Kültür Başkenti İstanbul’ da 100 kadar müze var da Doğa Tarihi Müzesi yok.

    EVRİM KURAMI DAVASI

    Evrim kuramı bugün hâlâ öyle günceldir ki, ben bu yazıyı tasarlarken Tennessee Eyaletindeki tarihi evrim davasını, belgesel nitelikli Metro-Goldwin Meyer yapımı filmde izledim. Genç öğretmen, eyalet halkının inançlarına ters düşen evrim kuramını öğrettiği için jüri tarafından suçlu bulunmuş; ama, savunma avukatı, İncil dışında hiçbir gerçeği kabul etmeyen fanatik eyalet savcısına karşı davayı kazanmış; Evrim-Yaradılış tartışması hukuken sona ermişti. 
    Yıllar sonra ABD Yüksek Mahkemesi, kamu okullarında derslere dua ile başlanması geleneğini dava eden aileyi haklı buldu. Okullarda duanın anayasaya aykırı olduğuna karar verdi. Bu dava da sona ermişti ya Evrim Kuramı tartışmaları sürüyordu.

    EVRİM ANKETİ 

    Profesör Miller, AB, ABD ve Türkiye’de yaptığı anketin sonuçlarını Science dergisinde açıkladı. (Bkz Tablo). AB ülkelerinde toplumların büyük çoğunluğu evrim kuramını doğru buluyor. Türk toplumu yüzde 30 doğru, yüzde 20 kararsız ve yüzde 50 yanlış ile en sonda; ABD, yüzde 40 doğru, yüzde 40 yanlış yüzde 20 kararsız ile hemen bir basamak üstümüzde yer alıyordu. Doğru bulan inanıyor, yanlış bulan inanmıyor ama tartışma bitmiş değil
    Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olarak ikiye bölünmüş görünse de dünyanın en güçlü ve varlıklı ülkesi ABD, çıkarını gücünü, üstünlüğünü korumak için evrime de inanır, yaratılışa da. Tanrı’nın seçkin toplumu yaratılışa neden inanmasın ki? İktidara hangi parti gelse, bilimsel, askeri ve ekonomik AR-GE’ye en büyük kaynakları ayırıyor. Anket profillerinin benzerliği yanıltıcı ABD’den değil, küresel sermayeye bağımlı Allah’a emanet bizlerden kaynaklanıyor. ARGE kaynaklarını yöneten TÜBİTAK bilim politikasını belirlemiyor; ama, fiilen uyguluyor.

    ÇÖZÜM: ÖZERKLİK

    TÜBİTAK, hukuken sorumlu değil ama sorumluluktan tam kurtulamıyor. Çözüm, akademik özerkliktir: Devlet, bilim kurumların kurar, denetler; ama işlerine ve önceliklere karışmaz.

     

    OECD ülkelerini kapsadığı anlaşılan tablonun dibinde Türkiye’yi göreceksiniz. Evrim Kuramı (aslında gerçeği denmeli) Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmüyor. Mehtaplı bir gecede tabak gibi karşımızda duran ayın varlığını yadsımak gibi bir şeydir bu durum. Denilebilir ki, dünya devi ABD de Türkiye’nin bir sıra üzerindedir. Doğrudur ama eksiktir bu saptama! ABD’nin tablodaki bu duruma karşın yeryüzünde bilimsel bakımdan en üretken ülke olduğu anımsanmalı!

    Rastlantıyla da olsa diplomamı veren Ege Üniversitesi son günlerde iki olgu nedeniyle öne çıktı. Ne yazık ki her iki öne çıkış da olumsuzluk odaklı!

    Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ anayasanın ve kuralların gereğini yerine getirmekten geri durmadığı için aslanların önüne yem olarak atıldı. Bu noktada akademiyanın sessizliğini, edilgenliğini ve aymazlığını da anmadan geçmeyelim. Yapana baktığımız kadar yaptırana ve seyirci olana da bakmak gerek.

    Türkiye’nin güncel durumundan kaynaklanan koşullar gereğince son derece değerli bir akademisyenini harcama hafifliği gösterenlerin “atıf karteli” konusundaki yaklaşımları da ilgiyle izlenecek. Üstelik bu hem ulusal hem de küresel ölçekte çok daha ses getiren bir durumu yansıtıyor.

    O halde yazıya konu olan soruya dönelim!

    Neden böyleyiz?

    Uygunsuz raylar üzerinde hızlı tren yürütme cingözlüğümüzü, 3. Boğaz Köprüsü için gereklilik etüdü yapmak bir yana yer belirlemede ile becerili olamayışımızı (3. Köprü için çalışmalar ve ağaç katliamı hızla yol alırken köprünün yerinin değişmesi gündemde değilse de söz konusu), yeterli inceleme ve bilimsel değerlendirme olmaksızın; işin uzmanlarına danışmaksızın Kanal İstanbul çılgınlığına girişilmesini Türk toplumunun Evrim Kuramı’na bakışındaki akıldışılıkla açıklamak olasıdır! Akıl ile inancı bilim ile dinselliği yarıştıran; bununla da kalmayıp bu yarışta şike yapıp aklın ve bilimin yenilgisini sağlayanların egemen olduğu yerde adam gibi bilimcilerin harcanması, kartelcilerin türemesi ve Kanal İstanbul ucubelerinin konuşulabiliyor olmasına şaşırmamalıyız!

    Neden böyleyiz sorusuna güncel olgulardan yola çıkarak verilmiş bir demet yanıt işimizin zorluğunu yeterince ortaya koymuş oluyor.

    Ceyhun Balcı, 26.07.2013

     

     

  • Görsel

     

    Türkiye’nin en önemli okyanus bilimcilerinden Prof. Cemal Saydam’ın ‘Kanal İstanbul’ isyanı.. Okuduklarınıza çok şaşıracaksınız…

    Okyanusbilimi uzmanı Prof.Dr. Cemal Saydam, hükümetin çılgın projelerinden ‘Kanal İstanbul’u masaya yatırdı. Dünyada sadece İstanbul boğazlarında görülen özellikleri sıralayan Saydam, “Projeyi rafa kaldırın demiyorum, unutun diyorum” diye sesleniyor. Saydam’ın bilimsel analizlerini okurken çok şey öğreneceksiniz..
    İşte www.arkitera.com sitesinde yayınlanan o yazı…
    ***

    Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş soranlara öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.
    Diyelim ki İstanbul Boğazı’nda, Arnavutköy’de bir yere oturdunuz ve Boğaz’ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Derler ya “Denize bakarken bir şey düşünmezsiniz” diye. İşte o anlardan biridir gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka diyarlara. 

    NEDEN AKAR ACABA BU SU?

    Tanrı bize daha yaşarken cenneti sunmuş, işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz. Gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir. İyi de neden akar acaba bu su? Göz yanılması da değil kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz’e doğru yol alan gemileri sanki yokuş tırmanırcasına zorlanması ile belli eden. Karadeniz’den gelen gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki yokuş aşağı inercesine Boğaz’dan geçmesine neden olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu. Bu hoca da işi abarttı “Ne o, denizde yokuş çıkmak inmek, yerçekimi mi var? Her yer düzdür biraz abarttı galiba” diye düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. 

    BOĞAZ’DA GEMİLER YOKUŞ ÇIKAR

    İnanması zor ama normal koşullarda Marmara’dan gelip Karadeniz’e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz’in Marmara’ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve de aylardan haziran ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80 hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır. 

    YERKÜREDE BİR TEK BOĞAZ’DA VAR

    İyi de neden acaba? İşte Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim nehirler olsa da olur olmasa da ama Tuna Nehri debisini değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur. İşte bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok önemlidir.

    Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak olsa ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye, çünkü bu, sistemin dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas dengeyi ben basit bir havuz problemine benzetirim. Karadeniz hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre derinlikte ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk nerede acaba? İşte İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de özellikle Doğu Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni, sauna misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları ile sürekli su kaybeden bir deniz. Buharlaşma yolu ile kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz’in fazla suyu İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey suyu da Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek bu su eksikliğini tamamlamaya çalışır.

    Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?

    “Hoca’ya da Kanal İstanbul’u bir danışalım dedik aldı bizi Atlantik’e götürdü” demiş olmalısınız ama sistem böyle küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir gerçeği daha aydınlatalım. Karadeniz’e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz’e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz’de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı’nın iki yerinde Boğaz’ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar’ın önünde 110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden. Karadeniz’den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna karışıyor, Akdeniz’den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi’ne çıkıyor. İşte bir uydu resmi:

    Görsel

    Bakın Boğaz’dan çıkan su Hayırsız Ada’ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Belki de “ne enteresan bir görüntü” diye baktığınız bu olay Marmara için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama sürekli çalışan bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken ileride detaylarından bahsedeceğimiz çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara’nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.

    Marmara Denizi’nin tarihçesine baktığımızda da karşımıza çok enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara Denizi de Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece 12.000 sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile olmayan bir süre önce. Şimdi ise üstteki ilk 25 metresi Karadeniz’den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin yeri 1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İstanbul’da tuvalete gidip sifonu çektiğinizde de o suyun eninde sonuda gittiği yer Boğaz’ın alt akıntısı aracılığı ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler ile bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca Karadeniz’den başlayıp Ege’de sonlanan seferleri yürüten ekibin ya başı idim ya da parçası olarak çalıştım. Boğaz’ın altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile birleşince “Kanal istanbul” projesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları olan arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka açıdan ama sonuç olarak tam bir “felaket senaryosuna” ulaşıyor ve ürküyoruz.

    Ne olur? Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin ondan başlayalım öncelikle. Havuzu dolduran musluklar belli, siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan havuza ikinci bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu elbette su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla azalacak 20 cm, 10 cm olacak ancak su seviyesi düşmeyecek çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile tamamlanacak. Karadeniz’in tuzlanma oranı artacak.

    Burası kesin ama bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki hemen Marmara’da belirmeye başlayacak. Marmara Denizi aynen bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı, en derinlere kadar da tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve iki koşul haricinde de kesinlikle birbirleri ile karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve dalın sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe doğru inersiniz ama 25 metreye gelince takılır kalırsınız. Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut ağırlıkla aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst sudaki organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt suda birikir. Bu organik maddeler parçalanma sürecinde oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin zengini bir hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su ile karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin denizlerdeki kaynağı elbette atmosferdir ama gel gelelim oksijen de bu tabakayı geçemez.

    Kanal İstanbul’u Bir Süveyş’e Hele Hele Bir Panama’ya Benzetmek

    Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi’nin en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani “kronik astımlı”dır. Marmara Denizi’nin yegane oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı’nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur. İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya çıkışındaki jet akımı ile alt taraftan üste taşınan bol besinli suların yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen tüketimi Marmara’nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara Denizi’nin batısındadır. “Aman hocam olur mu?” demeyin sakın. Bir denizaltı subayı tanıyorsanız bir sorun bakalım Marmara’da derin denize dalmak hele bu bariyeri aşıp yüzeye çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka örneği de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul’u bir Süveyş’e hele hele bir Panama’ya benzetmek denizlerimiz hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geldiğinin ilanı olmaktadır.

    Meslek yaşantımın ilk yıllarında denizlerimiz hakkında bildiğimizin, hiçbirşey bilmediğimiz olduğunu söylediğim yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var. Marmara Denizi’ndeki bu yapıdan neden bahsettiğimi de merak etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı’ndan geçerek gelen su Marmara’ya o hızla çıkınca başka türlü karışma imkanı bulamayan alt tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene boyunca devam eder. Bu alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir. İşte Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl tarihçesine kadar dayanan zengin organik maddeler inorganik tuzlarda böylece üst suya karışır ve de güneş ışığı ile birleşince Marmara Denizi’nde besin zengini bir ortam yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tespit eder. İşte bir uydu resmi.

    Görsel

     

    O alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz o bildik mavi ama ya Karadeniz? “Hoca almış eline fırçayı boyamış” dedirten bir görüntü. Ya Marmara? Kıpkırmızı. İşte bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir kere bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor. Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbirşey olmadığının bir göstergesi. Yani yanıbaşındaki çöl gibi bu da denizin çölü. Besin namına hiçbir şey yok bu nedenle de Akdeniz’de ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da. Peki ya Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü kırmızı. Yani her yerde besin bol bazı yerlerde ise daha bol. Tuna’dan çıkan suyun da bize nasıl geldiğini de rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı renkli su. Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da balıkların istediği bir ortam. Ben Marmara’yı astımlı çocuğa benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir evlilik sonrası meydada gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür boyu dikkat edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız çökebilir, asla da düzelmez bir rahatsızlık. Bilimsel gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz’dan çıkan farklı bir su görülünce, bakın İstanbul Marmara’yı nasıl kirletiyor şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır durur halbuki alakası yoktur.

    Alt suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası süresinde de olur. Kış ve bahar aylarında sıklıkla yaşanan bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her lodos sonrası Marmara’da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur.

    Küresel Bir Felaket

    Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir “Kanal İstanbul”lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara’ya doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara’nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara’nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Yani şu yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri biraz daha batıdan bir yerden Marmara’nın üst suyuna merhaba diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek cinsten olmayan bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt su oksijensiz kalacaktır.

    Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksjeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı yuttuk demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de şöyle ilave dert getirecektir. Denizdeki su eninde sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi? İşte oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara’yı kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu milyonda bir bile olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna hassas kılmış. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul’a doğru taşınacak ve tüm şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç’in veya İzmir Körfezi’ndeki koku misali… Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi’ne dolması ile Körfez’de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez’in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.

    Bu işin ilk aşaması, hidrojen sülfürlü su İstanbul Boğazı’nın altından Karadeniz’e doğru giderken Salacak’ta veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir. Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve Marmara’nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul’u kaplayacaktır. Zaman içerisinde İstabul’un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak ve Marmara’nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.

    Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul’u yaptınız ve devasa bir ada oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca Dağları’ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.

    Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz. Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden yetiştirdi acaba diyorum. Bazıları “yetişmez olaydın” demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki denizi birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine de “bunları birleştirirsem ne olur acaba” diye sorma? Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geliğinin elbette farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden çıkartsınlar ki? Biraz emek zaman para enerji sarfedelim. Nasılsa olmaz diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine yazılacak. Biz yaparız size ne diyecek halde de değiliz ki?

    Bir başka konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de sınırlı dolaşma serbestliği olan araştırma gemisinde çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik kurallarını. İşte Akdeniz’in, Karadeniz’in bir tarafı evimiz. Ta karşıda biryerlerde başka devletler var. Bunların aralarındaki sınırları belli eden “Ekonomik Bölge” tabirler, “Kara Suyu”, “Kıta Sahanlığı” gibi tanımlar var. Öyle aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için öyle uluslararası kurallar var ki kimse buna dokunamaz. Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı vardır. Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan geçemezsin diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O kurallara göre bir yasak alan ilan edersen ve geçme dersen de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı hiçe sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar bağırdık ve de sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul ettirdik. İç deniz bize ait, kendi kurallarımız var ama Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş zamanında dahi savaşa taraf olmayan devletlerin gemilerine dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. “Bakın sevgili kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal açtım tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz” lafını asla diyemezsiniz. Kaldı ki üstüne bir de şu kadar para demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler kimden, neden saklanır?

    Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir daha asla geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim. Bakın rafa kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle uluslararası felakete dönüşecek bir girişime kimse müsade etmez onun için gelin yol yakınken bu işin uzmanlarının uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.

    Tüm bunlar zaman içerisinde Karadeniz’in ekolojisini de etkileyecektir. Ve emin olun ki benim bildiklerimi Rus ve Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim kadar kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı çıkacaklardır.

    Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz’daki köprülerin yüksekliği 64 metre?

    Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar yüksek yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne oluyor görün. Ertesi gün bir yabancı bayraklı gemi ona çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size ödetirler. Dünya artık “ben yaptım oldu” dünyası değil, uluslararası kurallar var ve onlara uymak zorundasınız. Bir de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere düşünmeniz uzmanına sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.

    Daha ayrıntılı bilgi için…
     
    www.arkitera.com sitesiGörsel