cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Görsel

    26 Temmuz 2013, Sayı 1375

    GÜNDEM

    Ege Üniversitesi “En Başarılı Üniversiteler” Sıralamasında 2’ciliği Nasıl Kazandı?

    Hollanda’nın Leiden Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Merkezi “Centre for Science and Technology Studies (CWTS)” Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasını yapıyor. Son raporda, baktık ki Ege Üniversitesi bütün ünlüleri geçmiş ve ikinci sıraya oturmuş! Tabi bir şenlik bir şenlik.. Mesele araştırılınca, Ege’yi ikinci sıraya Ahmet Yıldırım adındaki tek kişinin yükselttiği ortaya çıkmış.. Ama, bu kişinin yayınları mercek altına alınınca, arkada bir ”Atıf karteli” çıkmış.. Bunun üzerine sözü geçen merkezin (Leiden Ranking) direktörü Paul Wouters bu şaibeli durumu açıkladı.. Umarız Ege Üniversitesi rektörlüğü gerekeni yapar. Wouters’in makalesini aşağıya alıyoruz (orijinali: ). 

    ***

    Üniversiteler Sıralaması, Sorunlu veya Hileli Araştırmaları Ortaya Çıkarabilir Mi?
    Paul Wouters
    Bir tek kişi, Leiden Ranking gibi bir üniversiteler sıralamasında bir üniversitenin sırasını hile yoluyla değiştirebilir mi? Bu sorunun yanıtı -eğer dergilerin nitelik denetleme süreci gerektiği gibi işlevsel değilse, maalesef bazen değiştirebilir. 
    Kısa bir süre önce bir Türk biliminsanı, Ege Üniversitesinin matematik ve bilgisayar bilimlerinde Leiden Sıralaması’nın (Ranking) son versiyonundaki konumu konusunda bizi uyardı. Önceki dönemde, Türkiye’nin saygın araştırma üniversiteleri arasında olduğu bilinmeyen bu üniversite, şaşırtıcı bir PP (en üst10 %) göstergesiyle hemen hemen 21% ile ikinci sırada yeraldı. Diğer bir deyişle, matematik ve bilgisayar bilimlerindeki 21% yayınlarıyla Ege Üniversitesi bu alanda en sık atıf alan en tepedeki 10% dergi arasında yer aldı. Bunun anlamı şudur: Ege Üniversitesi en çok atıf alan makalelerin iki katı makale yayımladığı sanıldı. Yalnızca Stanford Üniversitesi Ege Üniversitesi’nden daha iyi performans sergiledi.
    Matematik ve bilgisayar bilimlerinde Ege Üniversitesi 210 makale üretti (Stanford hemen hemen 10 kat daha fazla makale üretti). Bu denli yayın göreceli olarak az olduğu için sıralamadaki yerinin güvenilirliği oldukça düşüktür ve bu durum. Geniş kararlı aralıkla belirlenmiştir (ölçümdeki belirsizliğin göstergesi). Ege Üniversitesinin 210 yayınından en az 65 tanesi bir tek kişi, Ahmet Yıldırım, tarafından üretilmiştir. Bu alanda yalnızca 4 yıllık uzmanlığı olan bir kişi için bu son derece yüksek bir üretkenliktir. 
    Dahası, Yıldırım’ın yayınları Ege Üniversitesinin sıralamadaki yerini belirlemiştir: bu yayınlar olmasaydı Ege Üniversitesi bu alanda 300.sırada olacaktı. O nedenle 300.lük belki de Ege Üniversitesinin bu alandaki sıralamasını daha iyi yansıtıyor. Yıldırım’ın makalelerine, kendi atıfları hariç 421 atıf verildi. Matematik sık sık atıf alan bir alan değildir, o nedenle bu düzeydeki atıflar hem PP (en üst 10%) hem de MNCS göstergesini oldukça fazla etkileyebilmiştir. 
    Bildiğimiz kadarıyla, Yıldırım’ın yayınlarını inceleme işlemi henüz başlamadı. Ancak bu yayınlara ilişkin hile ve çalıntı kuşkuları hem Türkiye’de hem de yurtdışında artmaya başlıyor. Mathematical Physics adlı dergideki bir makalesi, çalıntı olduğunun kanıtlanması nedeniyle (bir Çinli yazarın makalesinden bölümler kopyalanmış ve orijinal olarak sunulmuştur) dergi tarafından yayından kaldırılmıştır. İlginçtir ki, yazar yayından kaldırılmış olmayı kabullenmemiştir. 
    Yıldırım’ın yayınlarının oldukça çoğu, ‘kalite kontrolu izleme’ yönünden çok mükemmel olmayan dergilerde yayınlanmıştır. Elsevier yayın evinin dergilerinden olan Computer & Mathematics with Applications (Yıldırım’ın 11 makalesini yayınlayan dergi) yakın geçmişte bir başka yazarın makalesini “bilimsel içerikten yoksun” olma gerekçesiyle yayından kaldırdı. Aslında o yayın içerikten hemen hemen yoksun bir yayındı. Retraction Watch’a göre, derginin editörü Ervin Rodin, geçen yılın sonlarına doğru görevden alındı. Rodin, Elsevier’in bir başka dergisi olan Applied Mathematics Letters – An International Journal of Rapid Publication dergisi editörlüğü görevinden de alındı. Rodin, Yıldırım’ın 5 makalesini yayınlayan Mathematical and Computer Modelling dergisinde de editördü. Mathematical and Computer Modelling dergisi şu sırlarda “editörlük görevinin yenilenmesi” nedeniyle makale sunumu kabul etmiyor. 
    Yıldırım’ın makaleleri niçin bu denli çok atıf aldı? Yıldırım’ın 65 makalesine 285, yayınlarına da toplam 421 atıf verildi. Bu yayınların güçlü bir grup içi atıf trafiği var. Bu grup toplam 1200 atıf almış ve atıfların yarıdan biraz fazlası bu grubun kendi çalışmalarına yapılan atıflar. Diğer bir deyişle, bu yayınlar, sıkı bir ilişki içinde bulunan yazarlar grubunu temsil ediyor, ancak bu yazarlar diğer yazarlardan tamamen yalıtılmış değil. Eğer Ege Üniversitesi yayınlarına atıf veren üniversitelere bir göz atarsak, bu üniversitelerin Leiden Sıralaması’nda, Yıldırım’ın çalışmalarına bir tek atıf vermiş olan Penn State Üniversitesi hariç (112.sırada) ön sıralarda olmadığı görülür. 
    Eğer matematik ve bilgisayar bilimlerine odaklanacak olursak, atıf veren üniversitelerin hiçbiri, Penn State ve Gazi Üniversitesi (1 yayına atıf) hariç, sıralamada üst sıralarda değil. Bu arada, Gazi Üniversitesi’nin de sıralamadaki yeri, kararlılık aralığının da belirttiği gibi, Ege Üniversitesininki gibi, güvenilir değil
    Bibliyometrik kanıt 2 farklı sonuca işaret ediyor. Birincisi, Yıldırım, önemli bir matematiksel sorun üzerine sıkı bir işbirliği içinde çalışan bir grubun üyesi. Bu yoruma seçenek olan diğer yoruma göre, bu grup, birbirine atıf veren bir “atıf kartel”idir ve birbirine yalnızca atıf vermekle kalmıyor aynı zamanda, atıf üreten aygıtlar olarak işlev yapan dergilerde benzer yayınlar üretiyorlar. Üretilen yayınlara ve problemlerin üretilme biçimine kabaca bakarsak, ikinci yorumun birinciden daha uygun olduğu görülür. 
    Ancak, bundan sonra, matematik alanının uzmanları bu olayı incelemeye almalıdır. Günümüzde bibliyometrikler bilimsel yayınlardaki usa yatkınlığı ve saçmalığı uygun bir biçimde ayırdedebilecek düzeyde değil. Bu nedenle bu alanın uzmanlarına görev düşüyor. 
    Ege Üniversitesi rektörünü üniversitenin sıralamadaki yerinin kuşkulu olduğu konusunda bilgilendirdik ve yazarın konumu hakkında daha fazla bilgi vermesini istedik. Henüz bir yanıt alamadık. Eğer Ege Üniversitesi ciddiye alınmak istiyorsa, Yıldırım’ın ve çalışma arkadaşlarının yayınlarını kapsamlı bir biçimde araştırmaya başlamalıdır. 
    Eğer bizim Leiden Sıralamasında veya bir başka sıralamada başka tuhaf yanlar görürseniz lütfen bize bilgi verin. Bu yardımınız, akademik çevrede çalıntı davranışlarını ortaya çıkarmada daha iyi yöntemler üretmemize yardımcı olur.” (4 Temmuz 2013)
    Gelecek Cuma yeniden buluşmak üzere

    file:/Users/apple/Desktop/1375%20bilim/indd/26BT02/Macintosh:Users:CBT01MAC:Desktop:WIMZA.jpg

  •  

    Görsel

    LAİKLİK NEDİR?

    Sorunun yanıtı için okul bilgilerimizi tazelersek “Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması!” demek yanlış olmaz. Ancak, doğru olmakla birlikte yeterli de sayamayız bu tanımı. Özdemir İnce bugünkü Aydınlık’taki köşesinde Hızır gibi yetişmiş çoğu zaman olduğu gibi.

    Laiklik de başka birçok kavram gibi yozlaştırılmakta ve gerçek anlamından saptırılmaktadır günümüzde! Örneğin “esnek laiklik” dendiğini işitir olduk son zamanlarda. Laiklik kavramının henüz tümden ortadan kaldırılması üzerinden tartışmaya girilemediği için özünü yok edip sözünü koruma cinliğinin ürünüdür böylesi tanımlar.

    Özdemir İnce, laikliği şu şekilde tanımlıyor. “Bireyi ve toplumu dinsel etkilerden korumak!” Çok daha Jakobence ama bir o kadar da doğru bir tanımlamadır. Diğer yandan bu tanım laiklik kavramını ortadan kaldırmaya kararlı olanların hiç de benimsemeyeceği türdendir.

    Laiklik çağdaş bir toplumsal yapının temel taşı olarak Anayasa ile düzenlenen ve güvence altına alınan bir olmazsa olmazdır! Türkiye’de delik deşik edilmek istense de Anayasa yerli yerinde ve bununla bağlantılı olarak da yüksek mahkemenin içtihada eşdeğer kararları da geçerliliğini korumaktadır!

    Sözü Ege Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof Dr Rennan Pekünlü’ye getirmek istiyorum. Anayasa’nın buyruğu ve anayasa mahkemesi kararlarıyla güvence altında olması gereken laiklik ilkesine uygun davranan ve bu davranışlarını bir bilimci titizliğiyle yaşama geçiren Pekünlü bu nedenle soruşturulmuş ve kovuşturulmuştur. Yerel mahkeme Pekünlü’yü Anayasa’ya uygun davrandığı için ödüllendirmiştir! Hürriyeti bağlayıcı cezanın Yargıtay’ca onandığını üzülerek ama biraz da umarak öğrenmiş bulunuyoruz.

    Pekünlü hoca böyle durumlardan etkilenecek ve yolundan dönecek bir adam değildir. Davranışının sonucu bu olmaması gerekse de Türkiye’de hukuktan çok parmak hesabının geçerli olduğunun bilincindedir. Başına gelen yalnız bırakılışının sonucudur.

    Bu nedenle geçmiş olsun dileklerimizi Pekünlü hocaya değil de ülkemize ve özellikle de akademiyaya iletmek uygun olur!

    Ülkesinin dirlik ve düzeninin temel taşı olan Anayasa’ya uyduğu için cezalandırılmış olması bir parçası olduğu toplum ve üniversite için de bir utanç gerekçesidir.

    Bir vatandaş olarak aklıma takılan soruyu paylaşmalıyım! Yasaya ve kurlarla uyduğum için ödül ve övgü beklemiyorum ama cezalandırılır mıyım? Asıl sorun da bir ülkede, bir insanın aklına böyle bir soru takılmasıdır.

    Akademiyanın sessizliği saygınlığını aşındırıyor…

    Ceyhun BALCI, 25.07.2013

     

  • DOMUZUNA YAZILAR

     

    Görsel

    DOMUZUNA YAZILAR(*)

    Görevi ve konumu insan olan iki kişinin domuz gerekçeli çıkışları dikkat çekti. Adının önünde doktor unvanı taşıyanı ilâçlarda kullanılan domuz kaynaklı katkılardan hareketle helâl ilâç daha şifalıdır buyurdu. Kızılay Başkanı ise tam da domuz eti yemiş olması olası birinin yüzünün bir müslümana nakledildiği günlerde helâl kan için fabrika kuruyoruz dedi.

    Konu domuz olunca aramızdan yıllar önce ayrılan gazeteci Mustafa Ekmekçi’yi anmamak olmazdı. Yetiştirme kolaylığı ve ucuzluğu nedeniyle domuz etinin insanımızın beslenme sorununa çare olacağını düşündü. Düşünmekle kalmayıp yazdı. Domuzuna Yazılar, İsmail Gülgeç’in çizgileriyle süslü kitabının adı. Yaptığı tam da Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktı. Zaman olarak geçmişte kalmış bir tarihten söz ediyoruz.

    Güncel domuz söylemleri bu konuda keskinleşmiş ve tutuculaşmış toplumsal ortamda çok daha ürkütücü boyutlara varmış durumda. Mustafa Ekmekçi bu dünyadan tam zamanında göçüp gitmiş. Domuzuna Yazılar’ı yazdığında tepki görmüş olsa da şiddetle karşılaştığını anımsamıyoruz. Bugün olsa, Fazıl Say’dan beter ederlerdi. İlâcın ve kanın domuz bulaşıklığını önemseyenler domuz eti yenmesine yandaş birine neler yapmazlardı. Mahkemelerde süründürülmesi de cabası olurdu!

    İşi gücü bırakıp domuz üzerinden boş söz üretenlere bir kötü haber daha! Kök hücre kullanılarak organ üretimi yolundaki bilimcilere bazı ülkelerde izin çıkmaya başlamış. Bazı insanların baş düşman saydıkları domuz başka bir çok alanda olduğu gibi organ üretiminde de insanın yararlanacağı hayvan listesinde ilk sıradaki yerini almış durumda! (Nature, 4 July, 2013)

    Domuz dışında başka hangi hayvanla ilgili bu denli keskin ve din eksenli tartışma söz konusu olmuştur?

    Bu çağda bu söylemler onurumuzu ve gururumuzu kırmıyor mu?

     

     

    İNSAN HAKLARI

    İnsanımızın insan hakları konusunda bilinçli olduğundan söz etmemiz güç. Bu bilinçsizlik, bilgisizliğin yanı sıra konuyla ilgili kalem oynatanların ve kamuoyu oluşturanların sicilinden de  kaynaklanan önyargıya dayanmaktadır. Belki de bu nedenle, sokaktaki yurttaş “insan hakları” kavramını duyduğu anda öfkelenmektedir. Bunun önde gelen nedeni bu yüce ve herkes için gerekli alanın eli silahlı etnikçilerin, ayrılıkçıların ve bölücülerin arka bahçesine dönüştürülmüş olmasıdır.

    Belleğimi yokluyorum Daha önce böyle bir durum yaşandığını anımsamıyorum. Birleşmiş Milletler Balyoz adıyla anılan ve askerlerin yargılandığı davanın “İnsan Hakları” ilkelerine aykırılıklarla dolu olduğunu yansıtan bir açıklama yapıyor. Başvuru kaynağı da 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi!

    BM açıklamasıyla Türkiye’nin son 6-7 yılına damga vuran hukuksuz ev/işyeri baskınları, basılan yerleri aramakla görevli kolluk güçlerince ilgili yerlere bırakılan düzmece kanıtlar, hukuksuz tutuklamalar, hukuksuz yargılamalar ve şimdi de hukuksuz salıvermemeler duvara çarpmış olmaktadır.

    Bu durum yıllardır saptanmaktaydı! Bu kez BM söylemiş oldu!

    http://www.hurriyet.com.tr/planet/24070452.asp

    Bir toplumun dirlik ve düzenlik içinde olmasında temel taş olan adalet düzeneğinin içine düştüğü bu feci durum ne etki yaratmalı? Böyle bir duyarlılık olsa, BM böyle bir saptama yapma gereği duyar mıydı?

    Bir çift söz de “insan haklarıcı” zevata! Nasılsınız, iyi misiniz? Bu gibi durumlar sizin ilgi alanınıza girmez bildiğimiz kadarı ile. Ne de olsa işiniz başınızdan aşkın! İmralı hükümlüsünü özgürlüğüne kavuşturmak için ne yapacağınızı düşünedurun!

    Ceyhun BALCI, 24.07.2013

    Görsel

  • mustafabalbay ışıklı

     

    Prof. Dr. Alpaslan Işıklı: Soyadı Gibi Adam…

    Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, yurtsever bir aydın, çalışkan bir bilim insanı, güvenilir bir toplum önderiydi.

    13 Temmuz Cumartesi günü kaybettiğimiz Alpaslan Hocamız için uzun uzun cümleler kurmak yerine, onu 3 sözcükle de özetleyebiliriz:

    Soyadı gibi adamdı. Yapılabilecek onlarca aydın tarifinden biri  şudur: Ülkesinin geleceğine harç taşıyan kişiye aydın denir. Alpaslan Hoca, bu harcı hem kardı, hem taşıdı. 30’a yakın kitabından çoğu Türkiye’nin bugününü anlatmak ve sorunları aşıp iyi bir gelecek yaratmanın yollarını araştırıp aktarmak üzerinedir. Başta 12 Eylül dönemi olmak üzere sık sık devlet kaynaklı olumsuzluklarla karşılaşmasına rağmen bunların hiçbirinin yurtseverlik duygularını etkilemesine izin vermedi. Dünyayı da tanıdı. Küresel düşündü, ülkesel hareket etti.

    ***

    Türkiye’de akademisyenlerin, bilim insanlarının yaygın davranış biçimlerinden biri salt kendi alanında çalışıp, bunun sınırları dışına çıkmamaktır. Toplumla diyaloğunu yoğun tutmamaktır. Alpaslan Hoca çalışkanlığını sadece Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzmanlık alanı olarak seçtiği çalışma ekonomisi alanında göstermedi. Daha doğru anlatımla, bu dalı çok geniş anlamda yorumladı; toplumu etkileyen sosyal hareketler alanında çalışma, din eksenli siyasi akımlar alanında çalışma, küreseleşme politikaları, yeni ortaçağ olarak adlandırdığı 21. yüzyılın gerçekleri üzerinde çalışma yaptı. Elbette Türkiye’deki çalışma yaşamının deyim yerindeyse çatışma yaşamına dönmesi karşısında da aydın ve bilim insanı duruşunu gösterdi. Türkiye’deki en zorlu sorumluluklardan biri toplum önderliğidir. İç göç, siyasal dalgalanmalar ve ekonomik uçurumlar nedeniyle toplumun ortak paydalarının azaldığı, sürekli eksen değiştirdiği bir ortamda güvenilir toplum önderliği yapmak sadece zor değil, aynı zamanda sorunludur. Alpaslan Hoca, bunu en iyi şekilde başarmış ve sürdürmüş bir önderdir. Kimi insanlar vardır; büyük bir heyecan ve enerji ile başladığı toplumsal önderlikten ya kısa sürede pes eder, ya oradan hemen başka bir alana atlar ya da belli bir süre başarıyla götürdükten sonra ayrılıp ömrünün kalan bölümünü sorumluluk üstlendiği zamanların anılarını anlatarak geçirir. Alpaslan Hoca, üniversite öğrencisiyken Talebe Cemiyeti Başkanı’ydı, 73 yaşında son nefesini verirken Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Başkanı’ydı.

    ***

    Bütün bu özelliklerinin toplamı olarak Alpaslan Hoca; Atatürk’ü çok iyi özümsemiş bir yurttaş ve insandı. Özgürlükte ve tutsaklıkta Alpaslan Hoca’yla iyi bir diyaloğum ve dostluğum vardı. Duruşma salonuna üç kez geldi. Birinde çok kısa yüz yüze, sarılarak görüşme fırsatı bulduk. O çok kısıtlı ortamda bile durumu şakayla karışık anlatmayı ihmal etmedi. Şunu söylediğini hatırlıyorum: “Balbaycığım, sizlerle değiliz; bizim eksiğimiz ne, onu anlamaya çalışıyorum.” Özgürlükte genellikle Cumhuriyet’te çıkan ve çıkmayan haberler üzerine konuşurduk. Birinde önem verdiği bir örgütsel açıklamanın çok küçük çıktığını anlatmak için telefon açtı, şöyle dedi: “Dostum, haberi, Cumhuriyet’i üçüncü kez kontrol ettikten sonra görebildim. Çıkmış, teşekkür ederim…” Ankara’nın yanı sıra pek çok Anadolu konferansında da birlikteydik. İlk aklıma gelenler Artvin ve Tire’de yan yana konuşmamız. Tire’de gerçek Atatürkçülüğü şöyle tarif etmişti: “Atatürk’ün parmağıyla göstererek yaptığı ileri işaretinde, aptallar parmağına, gerçek Atatürkçüler gösterdiği yöne bakar.” Prof. Dr. Alpaslan Işıklı ayakta öldü. Tüm Atatürkçülerin, örgütlü emekçilerin, örgüt emekçilerinin, konferans salonlarının, dost sofralarının, Anadolu yollarının ve Işıklı ailesinin başı sağ olsun.

  • gazeteTTB, ÖCALAN, AÇILIM…

    TTB’nin hükümlü Abdullah Öcalan’a yönelik özel ilgisi ve kendi oluşturacağı “bağımsız” hekimler kurulunca muayenesi doğrultusundaki girişkenliği güncel tartışma konusu olmayı sürdürüyor.

    Suçu ve konumu ne olursa olsun; herkesin sağlık (hizmeti) alma hakkı vardır! Bu hakkın kullanılma koşulları da kurallarla belirlenmiştir. Buna karşılık Abdullah Öcalan Türkiye hapishanelerinde sağlık (hizmeti) hakkından yararlanma sorunu yaşama olasılığı en düşük hükümlülerden birisidir. Dolayısı ile konunun insani boyutta ele alınması çabaları yersiz ve gereksizdir. Neden böyle olduğu yazının ilerleyen bölümlerinde ortaya konacaktır.

    Abdullah Öcalan’ın bu doğrultudaki isteğini ziyaretine gelen kardeşi aracılığı ile dile getirmesi de ilginçtir. Türkiye Cumhuriyeti devletiyle üst düzeyde ilişki içinde olabilen ve Türkiye Cumhuriyeti’ne pek çok konuda dayatmada bulunabilen bir hükümlünün kendisi ile ilgili göreceli olarak sıradan bir konuda çaresizlik içinde olması kabul edilebilir gibi değildir. Bulunduğu yerden açılım kuramcılığı yapabilme noktasındaki bir örgüt elebaşının mahpusluk konumunun daha fazla uzamasının pek olası görünmediğini de bir kenara not etmekte yarar vardır.  Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ile ilgili en temel ilkelerin bile tartışmaya açılabildiği günümüzde Abdullah Öcalan’ın kendi özgürlüğünü pazarlık konusu yapmayı akıl edememiş olması yaşamın olağan akışına uymaz.

    Açılım adı altında sürdürülen çalışmaların önünde sonunda İmralı sakinini doyurucu bir noktaya erişmesinin ancak hükümlülük statüsünün değişimiyle olanaklı hale geleceği konusunda hemen herkesin artık uzlaşı içinde olduğunu söylemeye gerek yoktur. Başka deyişle, kişi olarak saygı gören, bununla da kalmayıp kendisi değilse bile düşünceleri iktidara gelmiş bir hükümlünün özgürlüğünden daha fazla yoksun kalması eşyanın doğasına aykırıdır!  Öcalan’ın bugünkü durumu közdeki kestaneye benzetilebilir. Öcalan közden alınacaktır! Elbette, ustalıkla ve birilerine siyasi bedel ödetmeksizin! Ama, bunun için bir maşaya gereksinim vardır. Hücresinden Anayasa yazdırma noktasına gelmiş olan Öcalan’ın da bir sabrı olduğu kesindir. Ancak, her konuda etkili, yetkili ve muktedir olan iktidarın bu konudaki sıkıntısını da anlayışla(!) karşılamak gerekir.

    Bir tutuklu ya da hükümlünün sağlık gerekçesiyle salıverilmesinin yol, yöntem ve koşullarının da belli olduğunu unutmayalım! İstenirse, TTB’nin deyişiyle “bağımlı” hekimler aracılığı ile de durumun kotarılması söz konusu olabilir. Bu hiç zor olmayan ama bedel ödetici bir yöntemdir. Türkiye’de yeni anayasa ve başkanlık düşleri görenlerin olduğunu göz önüne aldığımızda en azından şimdilik bu siyasi bedelden kaçınma kaygısı da anlayışla(!) karşılanmalıdır.

    Sıralanan koşullar göz önüne alındığında TTB’nin kestaneyi közden alma konusundaki hevesi daha iyi anlaşılmış olacaktır. Eğer, İmralı sakini hastalık gerekçesiyle salıverilmiyorsa, bağımlı hekimler aracılığıyla yaşama geçirilemeyeceğinden  değil siyasi bedeli (henüz) göze alınamadığındandır!

    Abdullah Öcalan’ın sağlık koşullarında bozulma olduğu savının doğru olduğunu varsayalım. Bu savın doğrulanması hiç de zor değildir. Kendisinin bugüne değin sağlık hizmeti almada sorun yaşadığına ilişkin nesnel ve somut bir dayanak yoktur. Devletle görüşme içinde olabilen birinin bu konuda sorun yaşamakta olduğunu ileri sürmenin akılcı ve gerçekçi olmayacağının altını bir kez daha çizelim.

    TTB’nin Öcalan konusundaki girişkenliğini bu alandaki işbölümüne bağlamak çok daha doğru olacaktır. Ne yazık ki, TTB’nin bu süreçte üstlenmekte sakınca görmediği işlev maşa olma rolüdür. Böyle bir görevi üstlenme konusunda kişilerin sonsuz bir özgürlüğe sahip olduğu gerçeğini teslim etmemiz gerekir. Ancak, sorun TTB’nin bir tüzel bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra üye olsun ya da olmasın Türkiye’deki tüm hekimlerin örgütü olmasından kaynaklanmaktadır. Asıl sorun bugün TTB’ye egemen olan anlayışın kişisel düzeyde kalması gereken bu yaklaşımı kurumsal davranışa yansıtmasından kaynaklanmaktadır.

    TTB’nin kurumsal olarak uzak durması gereken böyle bir kurguda rol alma hevesi hekimlerin haklı tepkisine yol açmaktadır.

    TTB, tepki çeken bu yaklaşımını gözden geçirme göreviyle karşı karşıyadır! Hem de ivedilikle!

    Ceyhun BALCI, 17.07.2013

    Görsel

  • YAZI DEDİĞİN

     

    Görsel

    YAZI DEDİĞİN

    Yazı dediğin duygulandırdığı kadar bilgilendirmeli!

    Yılmaz Özdil dengeyi iyi kurmuş!

    Maltepe Askeri Cezaevi ziyaretini anlatırken Ataol Behramoğlu ile rastlaşmamız da bundan! Armağan edilen ayva yaprağından kitap ayracını Ataol Behramoğlu’na borçlu oluşumuzu ustalıkla yansıtmış! Duygu ve bilgi mükemmel şekilde bir araya gelmiş!

    Bilgilenirken, öğrenmek çok iyi geldi! Bu satırların yazılması da ondan!

    Yeri gelmişken ayvadan söz edelim. Ayva, herkesçe sevilmese de özgün bir meyve. Kendisi yenebileceği gibi reçeli ve hoşafı da iyi gider. Denk getirip de külde ayva deneyebilirseniz unutamayacağınız bir damak tadıyla tanışmış olursunuz. Şimdi pek görünürlerde yok ama birkaç yıl önce hazır ayva suları da boy göstermişti satıcı raflarında.

    Gülgiller ailesinden bir ağacın meyvesi olan ayva üretiminde Türkiye dünya önderi! 2000 yılından bu yana üretim % 30 dolayında artış göstermiş. Tarım ve hayvancılığın dibe vurduğu dönem için ilginç ve sevindirici bir not!

    Bu bolluğun dilimize vurması da olağan karşılanmalı! Yemesinin güçlüğünden midir bilinmez! Düşülen güç durum için “ayvayı yemek” deyimini türetmişiz. Bolluğundan mıdır nedir! Kadın memesine de ayva diyenlerimiz çıkmış!   Olumsuz duruma düşünce “ayvalara geldik” dediğimiz olmuş.

    Neden bazı insanlar yaşadıkça büyürler, yücelirler?  Buna karşılık neden bazıları yaşadıkça cüceleşir? Bir hekim olarak yaşatmaya koşullanmışım! Ama, ilerleyen yaşlarında cüceleşen ve hatta çukurlaşan insanlar gördükçe bu kadar yaşamak neyine gerekti diye mırıldanmaktan alamam kimi zaman kendimi! Yaşadıkça devleşenleri, yüceleşenleri gördükçe yaşa, varol diye haykırasım gelir!

    Ataol Behramoğlu o şiiri kendisine yazdıran koşullardan sıyrılabildiği, olayları nedensellik çerçevesinde irdeleyebildiği için kalıplaşmış düşünceden uzak tutabildi kendini! Doğallıkla yüceldi, devleşti!

    Aradan geçen 30 yıldan sonra hapis yattığı yerin avlusunda varlığını sürdürebildi! Yeri geldi yerdi ama, bugünlerde oralarda haksız yere hapis yatanların yanında durabilme bilgeliğini sergiledi!

    Askerlerin de devrimci olabileceğini gördüğü gibi sivillerin de darbeci olabildiğini saptadı!

    Ülkesi ve insanı ayvayı yemesin diye!

    Ayva ağacı tanıktır!…

    Ceyhun BALCI, 17.07.2103

    Görsel

     

     

     

    HAPİSHANEDE BİR SABAH TÜRKÜSÜ

    Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
    Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
    Oturmuş yazarım bu şiiri

    Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
    Lodos titretiyor ağaçları
    Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

    Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
    Ardından baharın geçti koca bir yaz
    Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

    Avlunun dört yanı dikenli teller
    Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
    Kapanır uykusuzluktan gözleri

    On gündür çocuk sesi duymadım
    Özledim “baba” deyişini kızımın
    Özledim beni görünceki sevincini…

    Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
    Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
    İçim burada da pırıl pırıl şimdi

    Geçer, güzelim, bu günler de geçer
    Sökülüp atılır dikenli teller
    Koparır halk bir gün zincirlerini

    Maltepe Askeri Cezaevi, Eylül 1982

    Görsel

     

  • SARIKAMIŞ GÜNCESİ

     

     

    İLK GÜN

    Üç su kaynağı Doğu, Kuzey ve Güney Anadolu’ya açılır bu dağlardan.
    Burada insan sesi ile su gibi akıp giden Sarı Gelin ezgisi ve şöyle ki
    kefensiz yatan gençlerimizle içimize salkım saçak kök salan Soğanlı
    Dağları.. kar ilen boran var. Üç ayrı yönde sırlı bir üçgenin
    merkezidir burası.

    Erzurum’dayız. Yürüyüşü yönetecek Akut lideri Bünyamin Akbulut
    avadanlıkları gözden geçirdi. Bazılarına bunlar plaj çadırı,
    ayakkabılar su geçirir, tozluk lazım, gidip ihtiyaçları alacağız,
    yoksa yolda kalırız, önemli olan, insan zayiatı vermeden yürüyüşü
    tamamlamak, dedi. Elde var bir.

    Eksiklerin tamamlanmasıyla toplandık. Neşteri cebinde, Cerrah Başkan
    Prof Dr. Bingür Sönmez: ‘Değerli arkadaşlar bu turistik bir yürüyüş
    değil, başladığımız gibi yürüyüşte sonuna kadar güçlü kalmalıyız,
    dedi. Akut toplantı salonunda tarih bilgisi veren bir konuşma da
    yaptı. Elde var iki.

    Yerleşim, iletişim yönetmeni uluslararası turizm direktörü Haluk Kurt.
    Elde var üç. Beşe kadar sıralı minübüsler onun işaretiyle geldi. Tekin
    Bey siz bugün Narman’a, oradan yürüyüş alanı, son gün Sarıkamış, Kars
    ve oradan Erzurum havalimanına kadar üç nolu minibüste olacaksınız,
    dedi.

    Hiçbir şey rastlantı değil. Güçlü yönetim üçlemesi de ortaya çıktı.
    Bingür Bey’in katılımcılara armağanı olan ‘Bardez Baldoruk Ailesi’
    adlı, imzalı romanımın listeye göre dağıtımı tamamlandı.

    Eksikler satın alındı. Birer gurme olan gezginler serbest saatlerde
    Erzurum’a indiler. Cumhuriyet Caddesinin ünlü çorbacılarını ağız
    tadıyla tanıdılar ve mercimek çorbasına tam not verdiler.

    İLK GECE

    Tam tekmil avadanlıklarla yola hazır olduk, Narman şehitliğine gittik.
    Kızıl peri bacalarını gördük. Parkı ve daha başka yerleri gezdik.
    Geceyi geçireceğimiz doruğa çıktık. Arkamızı bir tepeye, önümüzü
    aşağıda baraj için doldurulan dereye verdik. Taşıyıcı traktör yarın
    gelecek.

    Çadırları kurduk. Bayanlar, doruğun ardına çiçek toplamaya (!) çıktı.
    Baylar aşağılara… Gezide eziyet yok, tuvalet diye bir imge de yok.
    Doğa bizimdir. Islak mendiller ceplerimizde.

    Narman Belediye Başkanı Sayın …….gezginlerin pişireceği köfteli, şiş
    kebaplı akşam ziyafeti verdi. Mangal severler ortaya çıktı. Közlü
    mangallarda etler pişti. Salkım üzümler, karpuz dilimleri geldi.
    Bingür Bey beni de kendi sofrasına buyur etti. Yol boyu et eksik
    olmayacak soframızdan, dedi. Gece ateş çevresinde toplandık. Bingür
    Bey sipsi ile Yemen’e gideni çığırdı.

    Yol boyu koruma yapacak olan komutanlar askerleriyle ağırlandılar.
    Karanlık bir gece ve yıldızlı bir gökyüzü var üstümüzde. Baraj
    yapılıyor kamp yaptığımız yerde. Çadırlara çekildik. Dolgu atıkları
    döken kamyon gürleyişleri.. çoban köpekleri.. kangallar çevreyi sardı.
    Artan yiyecekleri kanalara verdik. Sabaha dek çadırların yanında
    havlayarak teşekkür ettiler.

    İKİNCİ GÜN

    Düşkırıklığı gibi olan taşıyıcı zorluğu aşıldı, traktörler ikilendi,
    gönüllere düşkırıklığı düşmedi. İkinci gün on altı otuz sularında,
    kaptan Bünyamin Bey öne geçti ve ardında Bingür Bey şöyle ki, yürüyüş
    sevgi yumağı gibi başladı. Yürüyüşçülerin ayakları pedal çevirir,
    dirsekleri değneklerle havada kürek çeker gibiydi.. yokuş yukarı yaban
    çiçekleri derleyerek ilerlediler. İkinci gecenin ıssız derinliğine hem
    de zihinsel içselliklerine yürüyenler, yürekleri pırıltılı seksen
    kişiydi.

    Kim bunlar diye, us germeye gerek yoktu. Us/ta tarih değil mi? Kim
    bunlar diye sordunuz da! Son yüz yıl öncesi karış karış bu toprakları
    karışık oluşturan bir tarih var. Bir de bu tarihle barışık gönül
    insanları var. Gönül yürüyüşü olduğu apaçık. Burada yürüyenlerin tümü
    bunun ayırdında.

    Bingür Bey, neşteriyle kişilikli tam cerrahi kadro, küçük ameliyatlara
    hazır, ilaçlarıyla burada.  Olur ya insanı ateş basar, fıtık patlar,
    idrarda zorluk olur.. maceralı bir yürüyüş, diye sesleniyor.

    Bir de gezgin romancı olarak şunu öğreniyorum, dağlar agresiflik dahil
    beyinde etki yaparmış.

    Bu yürüyüşte iki bin, iki bin yedi yüz metre yükseklikte çiçekler
    okyanusu dağlar gibi direnç veriyor. Bu çiçekler denizinin bağrında
    yalın göynek yatan yiğitlerle oluşan gizemli efsaneler var.

    İKİNCİ GECE

    Bu yürüyüşte bir de rekor kırıldı. İki yıl önceki katılımda iki bayan
    vardı. Buna göre bu kez, en az on bayan sırt çantaları alesta alabanda
    ikinci öbekte, baylara taş çıkartırcasına yürüyorlar. Son on yıldır
    yürüyüş parkürü olan bu dağlarda, bu sayı bir rekordur. İçlerinde on
    sekiz olanı da, elli dolaylarında olanı da var ve kahvaltı sonrası
    akşama kadar sadece su içerek yürüyorlar.

    Anadolu ruhu işte Sakarya Savaşında top taşıyan kadınlar imgelemi. Tüm
    yürüyüşçüler okumuş – yazmış kişiler, İstanbul’dan işadamları, hukuk
    ve maliye danışmanları, pilotlar, emekli subaylar.. üniversite öğretim
    görevlileri de var, mühendis, öğretmen olan öğrenci olanı da var,
    cerrahlar ise en önde. Bir de yüksek coşku var, öğlen yemeği
    eksikliğini genel olarak kimse umursamıyor.

    İkinci akşam tez oldu, çadırlar yorgun yürüyüşçüler tarafından
    kuruldu. Bulutlar yağmur topladı. yalımlı ateş çevresinde Bingür Bey
    sipsi (bölgede bu çalgıya sipsi denir) ile ağıt yaktı. Yola düşen bir
    de bağlama var. Yurt için geri dönmezsem ağlama garip anam ağlama
    diye, ağıt söylüyor.

    ÜÇÜNCÜ GÜN

    Bir kar topu gibi gelişen, duygu yüklü bir gelenek oluşuyor. Gönül
    insanlarının başlattığı vefa borcuyla oluşan bir gelenek. Us geçirelim
    ki, kemikten yoğrulmuş sessiz bir tarih labirentidir burası. Us, ortak
    akıl birliği ve gönül adanmışlığı ile ulaşılır barışa ve aşılır
    Soğanlı Dağları.

    Bu tür labirentin geri dönüş kapısı nerede? Böyle doğa labirentine
    girince çokluk Terzi Hermes’in sözleri de anımsanır. Gönüllü kişi,
    kapısında İzis heykeli olan tapınağa bırakılır. Heykelin altında,
    ‘yüzümdeki örtüyü hiçbir ölümlü kaldıramadı,’ yazısı vardır. (Burada
    gönüllü kişi Soğanlı Dağları’na bırakılır. Dağlarda, üstümdeki örtüyü
    hiçbir ölümlü kaldıramadı,’ imgesi vardır.)

    Böyle ise o yolda yürüyebilmek için ölümsüzlüğe hazır olmak
    gereklidir. Çünkü insanlar ölümlü tanrılardır Hermes’e göre, tanrılar
    ölümsüz insanlardır. İşte bu dağlarda oğullar ölümsüzlük içtiler ve
    fakat sansür edilerek unutturuldular. Onlar çiçeklerin bağrında yalın
    göynek yatan oğullardır.

    Hermes’in sözü gibi ölümlülerin kaldıramadığı sansürle bu dağlarda
    unutulmuş bir tarih vardır.

    O sansür perdesini kaldırmak, Sarıkamış Şehitleri Gönüllüleri hareketi
    ile başarıldı. Unutmayalım bir göynek ve ayakları yalın oğullar
    savaşmak için oraya gönderildi. Diktatör, zalim kışı unuttu.

    Bu gerçek Terzi Hermes’in anlatısında olduğu gibi, ancak tanrılar
    adına olan ve hiçbir ölümlünün yapamayacağı bir savaştı. Ortak
    insanlık tarihinin gördüğü en yıkıcı kararlar burada uygulandı.

    Şimdi onlara olan vefa duygusuyla, o sansür perdesi açıldı. İki bin
    beşyüz metre aşan yürekle, ve parlak güneşle üçüncü günü geride
    bıraktık. Akşamı, karanlığa sintine atan bulutlarla karşıladık.

    ÜÇÜNCÜ GECE

    Üçüncü gece, Soğanlı Dağlarının bağrında çadırlar kurulacak. Kimileyin
    arkada kalan kimileyin öne geçen iki traktörden birisi mutfak
    avadanlıları ve yiyecek ambarı gibi rüzgarda kanatlanıyor. Ötekisinde
    ağırlıklı çantalar, çadırlar, uyku tulumları falan. Bunlar bir kaç
    yerde çamura saplandı. Akutlu gençler ve Sarıkamış Şehitleri
    gönüllüleri elbirliği ile onları oralardan çıkarmayı başardı.

    Deve boynu gibi değirmi bir tepeyi aştıktan sonra, mor menevşerin
    içinde bulutlarla geldi üçüncü gece. Tam çadırları kuracak ve uyku
    tulumlarını açacaktık. Dolu ve sağnak kamçı gibi indi. Sel suları ile
    koşuştuk, yağmurluklar yetmedi topuklarımıza,  ayaklarımıza dek
    ıslandık.

    Sağnak ansızın ıslatsa da eli hızlı gönüllüler iki çadır kurdular,
    sığındık. Bir yarım saat yağmur ve dolu musikisi ile akşamı bulduk.
    Sonunda diz boyu sulu otların arasında çadırları kurduk.

    Yapılan mesafe hesaplarına göre gününe göre alınmayan yolun, artık
    kalanı var. Asıl labirent son iki günde, dördüncü ve beşinci günlerde
    bu fazlalık da aşılacak. Yüksek gece, serin ve ıslak geldi. Çadırlar
    ve uyku tulumlarıyla birlikte yayla çorbası da bol kepçe buğusuyla
    önümüzde işte.

    DÖRDÜNCÜ GÜN

    Çadırlar, askeri harekatta olduğu gibi hızla söküldü, gönüllüler
    coşkuyla sırt çantalarını arkalayıp yürüyüş düzeni aldı. Liderler
    şimdi düdük çalınacak. Harita mühendisi komutanlar ileri çıktı.

    Gecenin yağmur seli baskını sonrası, dördüncü gün bahtımız da yol da
    açık. Ballı, pekmezli kahvaltı sonrası çantaları sırtladık. İz süren
    kaptanımız Bünyamin Bey, Erzurum Dağları kar ilen boranı çığırıyor.
    Yürüyüş kolu tempolu değnek sesleriyle yanıt veriyor. Hız kesilmedi
    yukarı.

    Yaylalardan yaylalara geçiyoruz. Çok çok hızlıyız ve tek kolda
    yürüyoruz. Haritacı komutanlar uzun ara önümüzde tırmanıyorlar.
    Komandolar dört yirmi dört, dört yanımızda uçan kuşun kanadı gibi.
    Masmavi gökyüzü ile öpüşen ufku, bir yukarı bir aşağı sallantılı,
    oynak bir aynada izliyoruz.

    Sığır sürüleri, uçsuz bucaksız yeşillik deniz dalgaları. Sonunda dik
    bir dağa tutunduk. Gökhan, (Akutun fedaisi) dağ doruğundaki şahinleri
    gösteriyor. Bu yürüyüşte adı saklı kahramanlar var.

    Ballı, pekmezli, karpuzlu sabah kahvaltısının üzerinden neredeyse on
    saat geçmiş. Traktörler patinaj yapmış, orada yokuşta kalmışlar.
    Bardız Muhtarı Emin Bey hızır gibi zuhur etti ve bu traktörleri ters
    pozisyondan çevirdi. Deve boynu gibi bir orta düze indirdi. Alkışlar
    Emin Bey’e…

    Zorunlu oraya konaklamaya karar verdik. Şahin yuvalarının altında,
    dağların gölgesi sona erdi, ıslak gece, yamuk bir yerde geldi. Seksen
    kişi gönül dağarımızdaki vefa borcu ile kendimizi bir daha sınamak
    için, burada çadırları kurduk. Saklı efsaneler zincirleri olan üç bin
    metreye yakınız.

    DÖRDÜNCÜ GECE

    Ilgın esen yelin duldasında ve saat yirmi sularında alaca akşamın
    böğründe çadırları kurduk, evet.

    Akşam yemeği bol naneli bir ezo gelin çorbasıyla önümüze geldi. Sonra
    tas kebabı, pilav, cacık, kaysi, üzüm… Komando komutanı zarif, dal
    gibi ince bedeniyle Ahmet Bey, bir traktör ile yanına gezginlerden ve
    akutçulardan yardımcı alarak odun bulmaya gitti.

    Komutanlar da komandolar da bu yürüyüşte sırılsıklam kesilmişti o
    gece. Ahmet Komutan biraz da onları düşünerek yaylalara indi.
    Döndüğünde o gece  üç ayrı yerde büyükçe ateşler şavkıdı.

    Çamaşırlar, çoraplar, postallar ve uyku tulumları kurutuldu. Ateş
    çevresini saran gönüllüler ıslak urbalarını alevlere tutarak ıslıkla
    ağıtlar söylediler. Bülent Bey lirik sesi, alt perdeden mızrabıyla
    yürek yükledi ve ruhsal bir enginlikle enerji depolandı. Yağmur,
    çamur, dolu  her neyse işte. Bir gece bir gün kaldı, son kulvara
    geçildi. Yorgun gezginler sonunda çadırlara girdi.

    BEŞİNCİ GÜN

    Güneş doğmadan önce uyananlar çiçek toplamaya (!) çıkıyorlar. Hemen
    tümü kentlerde yaşayan bu insanlar bu doğada, güneş burnunu
    göstermeden ayağa kalkıyor. Hani kentliler eleştirilir ya burası hiç
    de böyle değil. Tümü de doğa insanı, ruhlarıyla uyanık buradalar.

    Bugün, tıpkı dün gibi çok erken yola çıkacağız. Ben Bingür Bey’in
    çadırını paylaşıyorum kaç gecedir. Uyku tulumunu, çadırda yanıma
    saçılmış özel avadanlıklarımı vakitlice topladım. Bugün sırt çantamı
    da traktöre vereceğim. Fotoğraf çekmek için daha hızlı olmalıyım diye
    kurdum.

    Güneş bir mızrak yükselmeden tüm çadırlar söküldü ve yüklendi
    traktöre. Yine ballı, tereyağlı, pekmezli, yumurtalı kahvaltı akşama
    dek yetecek. Yörenin ürünü, bugün kuymak yapmışlar.

    Bir akşam önce traktörlerin patinaj yaptıkları yokuşu sert adımlarla
    geçiyoruz. Dağ başını duman almış marşını ünleyenler var. Doruğu
    diyafram solunumu ile kolayca aldık. Tam dorukta, yer gök inlesin
    diyenler, var. İki traktör, bir römorku çekerek yanımızdan geçti ve
    düzlükte bırakıp geri döndüler, sıra ötekinde. Yürüyüşçüler
    traktörleri beklemeden tam diyafram soluk ilerliyorlar.

    Bardız’da, Çakır Baba Şehitliği’nde bin kişinin beklediği söylentisi
    de var. Helvalar, keteler, su börekleri, kavurmalar, yayıkta ayranlar
    yürüyüşün onanması içinmiş. Sonra cirit töreni olacakmış.

    SON SÖZLER

    Gerçek macera dolu bir yürüyüş oldu. Dördüncü gün bazı postalların
    topukları koptu. Gülüşerek, nal döküyoruz diyenler, var. İki bayan
    terliklerle yürüyüş kulvarına indi ve Bardız böyle izledi onları.
    Analar neler doğurmuş! Bingür Bey; arkadaşlar, buralara piknik yapmaya
    gelmedik, diye yinelemişti ya gerçekten de bu böyle oldu. Her türlü
    zorluğu da göğüslediğini o, en önde gösterdi.

    Onun pozisyonundakiler yaylı yataklarda havalanırken o, ıslak bir
    yamaçta, çakıllar, ot yumakları üstünde ve nemli çadırdan güleç yüzle
    çıkarak yürüyüşe hazırlandı. Karakayışların çektiği budur! Askerlikte
    komutan en önde olursa, arkada kimse kalmaz. Yürüyüşçülerden de ‘ıhh’
    diyen yok.

    Bir anlamda çileci hint bilgeliği gibi bir şey. Rahat yaşam
    bırakılmış. Vefa borcu ve etik açıdan ödeşmek için kışa, kurda kurban
    verilmiş oğullar için yola çıkmışlar. Dile kolay! Beş günlük bir
    yürüyüş yağacaksınız. Dört gece yağmur, çamur, ıslak soğukta uyumadan
    güneşi iple çekerek almışsınız. Dahası, bir günlük rötarla
    başlamışsınız beş günlük yürüyüşe. Altmış beş kilometreyi beş günde
    değil de, dört günde alacaksınız! Analar ne kızlar, ne oğullar
    doğurmuş meğer!

    Bingür Bey, Bünyamin Bey, ve Haluk Bey’in rahlei tedrisinde pamuk
    ipliği gibi cicim kilim demedik dokuduk tüm zorlukları. Aç kaldık,
    susuz kalktık.. fakat Soğanlı Dağları’nı aşarak tam günde ve saatte
    Çakır Baba’ya indik. Gerisi artık çok kolay, cirit, davul zurna,
    aşağıda bar…

    Ne oldu ne yaptık? 22 -24 aralık 1914’te, yurdun bir çok değişik
    yerinden savaşa katılmış yiğit oğulların ve ağlayan anaların
    anılarıyla kendimize beş gün dört gece süren yürek anıları kattık.
    Dört gece, beş gün..ve sonra Sarıkamış, Kars.. bundan sonrasını
    bırakalım fotoğraflar konuşsun…

    GEZGİN İÇİN EK VERİLER

    Başlarken üç su kaynağı var dedik. Palandöken’den Fırat boyları ile
    Mezopotamya’ya gider birisi. Öteki ikisi Pasinler düzünü geçer.
    Bunlardan biri Aras Irmağı olur ileride. Diğeri Coruh Irmağı
    kanyonları ile iner Karadeniz’e.

    Doğu ve Kuzey Anadolu’yu bağlayan bu iki ırmak yatağının ortasında
    yükselen bir plato var. Evrensel ozan Puşkin’in iki yüz yıl önce
    yinelediği ünlü Soğanlı Dağları. Yağmur, dolu, boran, çamur ve iki üç
    bin metre yüksek güneşte beş gün dört gece, sırt çantalarımızla Top
    Yolu Anma yürüyüşümüzün kısa coğrafya dersi var burada.

    Soğanlı Dağları elli kilometre enlik, 150 kilometre boyluk plato.
    Çakır Baba’dan başlayan düzlük ise, topluca yiğitlerin gömütü ‘Dikenli
    Tabyalar’a, neredeyse Kızılçubuk’a dek engin bir hava limanı gibi..
    SOĞANLI DÜZÜ, ismi ile anılır.

    Bu topraklar, Osmanlı Genelkurmay Başkanı Enver Paşa komutasında
    doksan bin oğulun karda, kışta donarak yaşamlarını yitirdikleri
    topraklardır. Bu topraklar Roma İpek Yolu, ve Kafkaslar’dan gelen
    şaman Oğuzların, Göktürk kökenli Musevi Hazaralıların göç yolu ile
    yüzlerce yıl öncesi kültürleriyle de fethedilen topraklardır. Bu
    topraklar doğuya dönük yanıyla Kafkaslar ve Hindistan ve Orta Asya
    kapısıdır. Batıya dönük yüzü Çoruh Kanyonları ile Orta Anadolu’ya
    Sivas Platosu’na ve Kapadokya’ya, Kayseri’ye  açar zaman kapısını.

    Böyle tarih felsefesi içeren, mistik çiçekli bir üçgen içinde
    yürüyebilirsiniz.  Hançerli Ovası ile Sarıkamış’ı geçer ve Selim
    düzüne iner Soğanlı Dağları. Dayanıklı gezginleri bekleyen bir
    platodur. Turistik gezginlik değildir. Safari değildir. Ruh esenliği,
    zihinsel yolculukla  arınmışlık ve fiziksel dayanıklılık isteyen bir
    gezginliktir bu.

    Bu coğrafya gerçek gezginleri bekliyor. Kışın kar gülleriyle, tipisi,
    zemherisi ile apak bu doğa.. yazın sarı, mor, kızıl çiçeklerin
    bağrında renkli tarih rüzgarları alan ve hayal fırtınalarıyla sıkı
    yürekli gezginleri bekler Soğanlı Dağları.

    Yürüyüşte ne vardı? Önde baş gönüllü Bingür Sönmez düdük çaldı.
    Ardında Erzurum Akut lideri, sporcu, madalyaları olan, yanında
    taşıdığı oku ve yayı ile Bünyamin Akbulut. Bir de, 77. doğum gününde,
    Türkçenin evrensel edebiyat dili olduğunu söyleyen, Tekin Sönmez adlı
    bir yazar vardı aramızda. Sonra gönül insanlarından oluşan bir
    topluluk, dahası, iki traktör şoförü, üç aşçımız… Dadaloğlu gibi
    ferman padişahın ise, en önemlisi de büyük bir ULUSAL PARK olan
    SOĞANLI DAĞLARI bizimdi. Elli üç gönüllü, (iki traktör şoförü, üç
    aşçı) ELLİ SEKİZ SİVİL, yirmi sekiz subay, astsubay ve uzman çavuştan
    oluşan Jandarma Komando timi, seksen üstünde gönüllü fire vermeden
    yürüyüşü başardık.

    Tekin SÖNMEZ

     

    Hürriyet Seyahat Eki için yazılmış olan gir güncedir.

  • IŞIKLI’NIN ARDINDAN

    Görsel

     

    IŞIKLI’NIN SÖNMEYEN IŞIĞI

     

    Suay Karaman        Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

     

    Tüm Öğretim Elemanları Derneği Kurucusu ve Genel Başkanı, sevgili hocamız Sayın Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’yı 13 Temmuz 2013 Cumartesi günü, 73 yaşında kaybettik. Yeri doldurulamayacak bu ölüm karşısında, acımız çok büyüktür.

    17 Aralık 1940 tarihinde Amasya’da doğan Işıklı, başarılı bir öğrencilik döneminden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olarak, akademisyenliğe başladı. Tıpkı öğrenciliği gibi, akademik yaşamı da başarılarla dolu olan Prof. Dr. Işıklı, her zaman en iyiyi ve en gerçeği bulmak için yılmadan çalışan ve üreten bir bilim insanıydı.

    12 Eylül darbesinin ardından, önce tutuklanan, sonra 1983 yılında sıkıyönetim tarafından görevine son verilen Işıklı, 1402’lik olarak, yaklaşık altı yıl üniversite dışında kaldı. 1989 yılında İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla yeniden akademisyenliğe döndü. 1990-1994 yıllarında Mülkiyeliler Birliği’nin, 1995-1997 yıllarında Öğretim Üyeleri Derneği’nin başkanlığını yaptı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından YÖK üyeliğine atanarak, 2001-2005 yılları arasında YÖK üyeliği görevinde bulundu. 2006-2010 yılları arasında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 2006 yılından beri TÜMÖD Genel Başkanlığı görevini yürüten Prof. Işıklı, başarının hep örgütlü çalışmanın sonucu olacağına inanan saygın bir bilim insanıydı.

    Ulusal ve uluslararası sendikacılık hareketleri, toplu iş hukuku, sosyal politika, çalışma ekonomisi, toplumsal kuram ve ideolojiler, sosyoloji, siyaset bilimi, devrim tarihi gibi konularda müthiş bir birikime sahip olan ve konferanslarıyla bizleri aydınlatan Prof. Işıklı, yazdığı birbirinden değerli kitaplarıyla da bizleri aydınlatma görevini sürdürecektir.

    1977 yılında tanıştığım Alpaslan hocamla, özellikle 2006 yılında yapılan TÜMÖD kongresinde, Alpaslan hocamın Genel Başkan, benim Genel Sekreter olmam sonrasında, hemen hergün sıklıkla görüşmeye başladık. TÜMÖD ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde birlikte yakın çalışmamız, Alpaslan hocamın büyük bir sorumluluk duygusuyla, yorulmak bilmeyen bir enerjiyle, kararlı ve dik duruşuyla yaptığı eylemler, tüm yurtseverlerde büyük bir övgü uyandırmıştır.

    14 Nisan 2007 tarihinde Ankara’da ve 13 Mayıs 2007 tarihinde İzmir’de yapılan Cumhuriyet Mitinglerindeki konuşması ve coşkusu bambaşkaydı. Birlikte katıldığımız sayısız paneldeki söylemleri, her zaman yeni ufuklar açan nitelikteydi; Kemalizm’in ilkelerinin özümsenmesinde ve bizi yutmak isteyen emperyalizmin kavranmasında bizlere sürekli yol göstericiydi.

    Prof. Işıklı, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yönetimde olduğu dönemde, Ergenekon İddianamesi’nde geçen “Atatürk’ün dahi Ergenekon’un tarikatvari, dini yapısı içersinde olduğu, ancak açıklanma zamanı gelmediğinden açıklanmaması gerektiği” şeklindeki sözler üzerine, Atatürk’e hakaret eden savcılara tazminat davası açan iki cesur ve yürekli kişiden biriydi.

    Alpaslan hocamla en son 2 Mart 2013 tarihinde Isparta Ulusal Güçbirliği’nin düzenlediği “Devrim Yasaları ve Yok Edilme Süreci” adlı söyleşide birlikte olduk. Birlikte katıldığımız panellerde önce Alpaslan hocam konuşur, ardından ben konuşurdum. Ancak Alpaslan hoca ile birlikte konuşmak hem çok zordu, hem de çok zevkliydi. Zordu, çünkü Alpaslan hocam kısa sürede konu ile ilgili anlatacak herşeyi söyler, başka söyleyecek söz bırakmazdı. Zevkliydi, çünkü Alpaslan hocamın her konuşmasından yeni bir şeyler öğrenmek olanağı vardı.

    Ulusal bilincin geliştirilmesi ve Kemalist ilkelerin öğretilmesi için aynı kulvarda birlikte mücadele ettiğimiz sevgili Alpaslan hocamızdan daha öğreneceğimiz pek çok şey vardı. Bu zamansız ayrılış, bizler için büyük bir acı ve yıkım oldu. Alpaslan hocamın olaylar karşısındaki kararlı tutumu ve dik duruşu ile yol göstermesini, birikimini ve heyecanlı eylemciliğini hep arayacağız. Alpaslan Işıklı, bizlerin öğretmeni, arkadaşı, dostu ve babası idi. Alpaslan Işıklı’nın ışığından hep yararlandık, bundan sonra da sönmeyen ışığından hep yararlanacağız.

    Alpaslan Işıklı’nın şu söylemi, ne kadar alçakgönüllü bilge bir kişilik olduğunu kanıtlamaktadır: “Bir şeyin hayalini sürekli olarak yaşamaktayım: dünyanın, insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunları ele alan ufuk açıcı, sıradan olmayan bir kitap yazmak; umarım yaşım elverir de yazarım. Bugünlerde henüz onun birikimi ve hazırlığı içinde görmüyorum kendimi. Bu birikim ve hazırlığa sahip olduğumda, umarım hayatta olurum. Sağlığım iyi ama yaşım yetmiş.”

    Ölüm, hangi yaşta olursa olsun, geride kalanlar için, sevenler için dayanılması çok zor ve ağır bir olaydır. Alpaslan Işıklı’nın birçok yakın arkadaşı öldürüldü, birçok arkadaşı, yurtsever aydınlar Silivri’de zulüm görmektedir ve bu aşamada ülkemiz ortaçağ karanlığına doğru sürüklenmektedir. Taksim Gezi Parkı olayları gençliğin ülke gündemine el koyması açısından çok değerlidir. Bu olaylarda öldürülen, yaralanan ve sakat kalan gençlerin durumunu Alpaslan hocamız kabullenememiştir, sevgi dolu yüreği kanamıştır. Bu güzel yüreğin, ülkemiz için daha birçok hizmette bulunacağı sırada yaşam ile bağlarının kopması, ulusalcı aydınlar açısından acımızı dağlayan bir durumdur.

    Işığıyla bizleri aydınlatan, her zaman “gerçek yol gösterici bilimin” içinde olan, ülkemizde Kemalist aydınlanma ideolojisinin değerini ve emperyalizmi doğru kavramış ender akademisyenlerin başında gelen Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın yaşama zamansız veda etmesi, ülkemiz açısından çok büyük bir kayıptır. Son derece alçakgönüllü, sevecen ve dik duruşuyla örnek bir insan olan Alpaslan hocamızın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Sevgili Alpaslan hocam, demokratik kitle örgütlerinde birlikte çalışmamızdan ve bana kattığınız değerlerden çok mutluyum. Bu güzelliklerin her zaman farkında olacağım ve kendimi hep şanslı hissedeceğim. Sizden aldığımız ışığın izinde giderek, ülkemizi aydınlığa kavuşturacağız. Işıklar içinde rahat uyuyun.

    İlk Kurşun Gazetesi, 15 Temmuz 2013.

  • DEVLET

    cenk-akyol-a-buyuk-destek-9794

    DEVLET

    Türkiye, hemen her şeyin rayından çıktığı bir ülke oldu! Görüntüye bakıldığında ve kamu mallarının yağması bağlamında “özelleştirmecilik” öne çıkmış gibidir. Oysa, bu yalancı görüntünün ardında devletçilik değil ama devlet erki aracılığı ile baskı üst düzeyde. En küçük baskı olmaksızın kendiliğinden gelişen sansür, penguenci medya ve hükümetin hoşuna gitmeyecek dosya oluşturan dergilerin kapatılması kanıtımızdır.

    Devlet kamu yararının korunmasından elini, eteğini çekerken; olmadık durumlarda ben varım demekten geri durmuyor!

    Anımsatmış olayım! Halk Hareketi karşısında penguen belgeseliyle namus yoksunu bir duruş sergileyen medya kuruluşunun mikrofonunu boykot eden bir ulusal sporcu devletin engeliyle karşı karşıya! Kendi ifadesine göre bu davranışı Cenk Akyol’a ulusal takım kapılarının kapanmasıyla sonuçlanıyor.

    Böylelikle devlet, hükümet eliyle baskı aracına dönüşmüş oluyor. Denilebilir ki; biz bu filmi yaşamın hemen her alanında sayısız kez izledik! Çok doğrudur! Ama, işin sporcu seçimi gibi uzmanlık ve yetkinlik gerektiren bir alana yansıması her halde ilk kez bu denli açık şekilde kendisini göstermiş olmaktadır.

    Demokratik tepki kapsamında değerlendirilmesi gereken bir davranışın bir sporcunun ulusal görevden uzak tutulmasıyla sonuçlanması pek çoğumuzun belleklerinde yer bulmamış bir durum!

    Ceyhun BALCI, 13.07.2013

  • MUHALEFETE…

    MUHALEFETE …

    İki gün önce gözlerimizin önüne serilen “bir tabut, üç anne!” manzarası iç yakıcı olsa da umut vericiydi. Acılı bile olsa dik duran, kararlı Türk insanı görüntüsü teselli kaynağıydı!

    Bir buçuk aydır her türlü vahşete ve saldırganlığa karşı canını dişine takarak karşı duran; şehitler veren, gözü çıkartılan, izinin silinmesi yıllar alacak derin ruhsal yaralar alan halkın birilerine ders vermiş olması, onları sarsması beklenmez mi? Oy sarhoşu iktidarı bir yana bırakalım! Muhalefetle görevli siyasetimiz halk hareketi sürecinde nerelerdeydi? Birisi daha baştan tutum almıştı. Ben bu işte yokum diyerek!  CHP ise tabanıyla alanlara egemenken, örgütüyle ilişmekten öteye geçemedi halk hareketine. Korku duvarını aşan sokaktaki yurttaşın yanında tutsaklığını aşamamış bir muhalefet! Muhalefet yapmamak adına halktan bir işaret görememe gerekçesi de artık yoktu oysa ortalarda.

    Türkiye’de bir muhalefet sorunu olduğu kesindir! Daha doğrusu Türkiye’deki sorun iktidar istemeyen bir muhalefete ilişkindir. Bunca karşı duruşun Taksim’deki birkaç ağaç için olduğuna inanmışlardır belli ki! Oysa, ağaç bahaneydi! Asıl sorun toplumla kan uyuşmazlığı içinde olan iktidardı!

    Böyle bir durum muhalefet için bulunmaz bir fırsat değil miydi? Muhalefete düşen böyle bir fırsatı kullanmak ve ona siyasi düzlemde önderlik etmek değil miydi? Doğal beklenti bu olsa da, Türkiye’deki gelişmeler ne yazık ki bu yönde gelişmedi!

    Sallanmakta olan iktidarı silkelemek yerine anayasa değişikliği tertibine şu ya da bu şekilde destek sözü vermek bir buçuk aydır dinmek bilmeyen halk hareketini bastırmakla eşanlamlıdır! Halka ve onun istencine saygısızlıktır!

    İçinde bulunduğumuz günler Türkiye’nin olmak ya da olmamak sürecine denk düşmektedir.

    Halk hareketi ya yenecektir, ya da yenecektir! Diğer seçenek yok oluştan başkası değildir!

    Bu süreçteki duyarsızlıkları ve adamsendecilikleri nedeniyle muhalefet partilerine öfkeliyim!

    Milli Merkez’in, Bekir Coşkun’un ya da Yılmaz Özdil’in uyarılarına kulak asmayan aymaz muhalefet Ceyhun Balcı’nın kısık sesli çığlığına mı kulak verecek?

    Bir yurttaş olarak hiç olmazsa tarihe not düşmektir amacım!

    Son günlerde canımızın bir parçası olan gençlerimizi başka dünyalara uğurladık! Boşuna mıydı onların canlarını verişi!

    Kılıçdaroğlu-Bahçeli muhalefetine sıradan bir çağrıdır! Etkisiz eleman olmaktan vazgeçin! Sizlere oy vermiş ya da vermemiş olsun! Halkın sesine kulak verin!

    Karanlığa yol alanların koltuk değneği olmaktan vazgeçin!

    Aydınlık bir Türkiye için yaşamını yitirenlerin ve onların emanetini teslim alanların iki eli yakanızdadır!

    Biliniz ki; iktidar kadar muhalefet de hesap verme durumunda olacaktır! Türkiye’de olan bitenden iktidar kadar ona şu ya da bu şekilde onay veren/sessiz kalan sizler de sorumlusunuz!

    Ceyhun BALCI, 13.07.2013