• Görsel

     

    TÜRKİYE’DE NELER OLDU, OLUYOR, OLACAK?

    Taksim Gezi Parkı yalnızca bir gerekçeydi. Ya da bardağı taşıran damla! Kıvılcım etkisiyle Türkiye’yi ateşlemiş olması bakımından küçümsenemez! Ancak, bütünüyle olayın odağına da konmamalı! Taksim Gezi Parkı direnişinin içinde bulunanların bir bölümü de bu olayın vardığı noktaya bakarak şaşırmış olmalıdır.

    Toplumsal muhalefetin ve başkaldırının kabarması telaşa düşenleri de açığa çıkartmış oldu. Benim kırmızı çizgim Gezi Parkı’ydı deyip gelişmelerin içinde yokum diyen gazeteci mi ararsınız? Yoksa, Gezi’de başrolde olup iş açılıma varıncaya dek bir dizi gelişmeyi etkisi altına alınca ortadan kaybolan milletvekili mi? İstanbul’dan çakan kıvılcım o kıvılcıma yol açanların da kestiremediği bir yola girince BDP eşbaşkanı göstericileri aşağılamaya bile vardırdı işi. Bu yan çizmeler Türkçe’ye şöyle çevirilebilir. Gezi Parkı kıvılcımının Türkiye’de yönetim değişikliğine yol açmasına izin ver(e)meyiz! Yüzüle yüzüle kuyruğuna gelinmiş olan bölme-parçalama sürecinin böyle bir nedenle zarar görmesine izleyici kalmayız!

    Taksim Platformu adının daha çok seslendirilmesine de bu açıdan bakmak gerekir. “Al Taksim’i, Çekil Önümden!” anlayışı halk hareketini söndürme peşindedir. Bu sinsi yaklaşımlarını göstericiler içinde yer alır gibi yapıp alanları dolduran yığınların ruhu ve istemiyle bağdaşmayan tutumlarıyla da perçinlemektedirler. Örneğin, İzmir’de alanları dolduranlar ezici çoğunluğu Atatürk-Bayrak-Millet paydasında buluşmuşken Gündoğdu’da kürsüyü ele geçirenler bu ruh ve coşkuyla ilintisiz bir söylem tutturarak tepkinin kabarmasına değil sönmesine hizmet ettiklerinin son derece farkındalar! Ya alandakiler? İşte orası biraz kuşkulu!

    Halk hareketinin başsız, düzensiz ve örgütsüz olduğu doğrudur. Ancak, bunun böyle sürmesi de gerekmemektedir. Başsız ve düzensiz bir başkaldırının yorulması ve bıkkınlığa sürüklenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Düzenli, örgütlü, önderli ve enerjisini tutumlu kullanan bu yığınları tutmak hiç de kolay olmayacaktır.

    İlk anın ve şaşkınlığın etkisini üzerinden atanların bir satranç oyunu oynamaya başlaması şaşırtıcı gelmemeli hiç kimseye!

    Bağlaşıklar iş başındadır! Çünkü, onların da yitirecekleri çok şey vardır en az iktidar sahipleri kadar! Açıkça yazmakta sakınca yok! Gelişmelerden dolayı ödü kopanlar etnik bölücülük işini kotarmayı kafasına koyanlardır. Alanları dolduranların birleştikleri ortak payda telaşlarının yersiz olmadığının göstergesidir.

    Türkiye’de kendisini gösteren halk hareketinin geleceği bugünün önde gelen kaygı ve ilgi konusudur. Uzun soluklu, akılcı ve sonuç alıcı süreç planlaması olmazsa olmaz gerekliliktir. Önderlik, düzenlilik ve örgütlülük bu planlama sonucu ortaya konması gerekenlerdir. Burası eksik kalırsa gerileme kaçınılmaz olacaktır. Bu eksik tamamlanırsa halktan korkanların telaşı katlanacaktır!

    Ceyhun BALCI, 06.06.2013

  • Görsel
     
     
    Değerli okur,
    Ülkemizde demokrasi gelişmiş, özgürlükler genişlemiş değil miydi?
    Ekonomimiz muhteşem, krizler teğet bile geçemez değil miydi?
    Boğaza üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havaalanı ve bir başka İstanbul Boğazı yapacak güçte değil miydik?
    Kanla sulanan topraklardan vazgeçmeyi barış ve açılım, soykırımı üstlenmeyi ve soykırımcı olmayı erdem sayanlar bizler değil miydik?  
    Ne oldu bizlere?
    O güçlenen ve dünyayı titretme noktasına gelen ülkemiz ne oldu da bir kaç günde 21. yüzyıl vahşetinin kaynağı oldu, çıktı! 
    Herkese günaydın! Çılgın Türklere selam olsun! 
    Bir de aşağıdaki mektubu okuyun!
    İzmir Tabip Odası Üyesi meslektaşımız Dr Ömür MAVİOĞLU’nun izin ve özendirmesiyle bilginize sunuyorum.
    Ceyhun BALCI
     
     

    Değerli basın çalışanı

     
    Ben Dr. Ömür Mavioğlu, Dokuz Eylül Üniversitesi emekli öğretim üyesiyim. Anestezi ve Reanimasyon uzmanıyım. 31 yıllık meslek hayatımda meslek ilkelerimden ödün vermeksizin her hastama bilgi ve becerim ölçüsünce hizmet vermeye çalıştım. Günlük sosyal yaşamımda asla şiddete başvurmadım ve şiddeti her zaman kınadım. Celal Bayar Üniversitesinde kıdemli öğretim üyesi olan eşimle birlikte çocuklarımı da aynı bilinçle yetiştirdim. 
     
    02 Haziran 2013günü saat 02.00 sıralarında oğlum ve gelinime Alsancak Gündoğduda polis ve ne olduğu belirsiz kişiler tarafından aşırı şiddet uygulanarak ciddi bedensel ve ruhsal hasarlar verilmiştir. 
     
    Tek suçları gündoğduda oturmak olan çocuklarım defalarca cop ve delici cisim (muhtemelen çivili sopa) ile vurularak darp edilmişler, oğlum ve eşi birbirlerine sarılarak korunmaya çalışmışlar, oğlum karıma vurmayın biz size hiç birşey yapmadık demesine karşın eşine ” orospu bu saatte burada ne işin var” diye hakaretler edip vurmaya devam etmişlerdir. Bir erkeğin kendisine ve eşine uygulanan vahşete karşı çaresiz kalmasının yarattığı ruhsal travmanın şiddetini  değerlendirdiğimde hekim bir baba olarak nasıl karşılamam gerektiğini yurttaşlarımızın vicdanlarına bırakıyorum. 
     
    Başta izmir valisi ve emniyet müdürü olmak üzere, silahsız ve kendisi şiddet uygulamayan bir bireye aşırı şiddet uygulayanlara soruyorum, “eşinizle otururken bu uygulama size yapılsa ve eşinize orospu denilerek hakaret edilse ne yaparsınız?”
     
     
    İzmir valisi ve Emniyet müdüründen çivili sopaların hangi yetkilinin emri ile dağıtıldığını ve şiddet uygulayan bu kişilerin açık kimliklerini kamu oyu ile paylaşmalarını rica ediyorum.  
  •  

    Görsel

    MATEMATİK, ARİTMETİK, GEOMETRİK…

    Matematiksel düşünce yalnızca doğa bilimlerinde değil yaşamın her alanında gerekli ve başarının anahtarı konumunda. Kendisinden değil düşünce biçiminden söz ediyoruz matematiğin. Sanat etkinliklerinde bile önemi yadsınmıyor!

    Matematik kapsamında görülebilecek, yoldaki vatandaşın parmak hesabı olarak algıladığı aritmetik de önemsiz değil! Yapılacak aritmetiksel hatalar geometrik zararlara yol açabiliyor.

    Matematik siyasette kendisinden en çok meclis aritmetiği ile söz ettiriyor.  Türkiye’nin son 10 yılına iktidar gücü tartışılmaz meclis aritmetiği damga vurmuştur diyebiliriz. Matematiksel değil de aritmetiksel düşünenlerin çokluğunda bu düşünce saplantıya ve tabuya dönüştü. Oysa, tartışmasız meclis aritmetiği yaşamın her alanında geometrik zararlara yol açtı. Bu zararların oluşmasının engellenmesi bir yana eleştirilmesi bile olanaksızlaştı din sopalı kusursuz aritmetikli iktidar dönemlerinde.

    Türkiye elbette dünyadaki ilk değildi. Aritmetikle iktidara gelip geometrik davranan sayısız iktidar insanlık tarihinin tozlu sayfalarında fark edilmeyi beklemektedir. 

    Korku duvarını aşmayı başaran halk başkaldırısı iktidar sorununun yanı sıra Türkiye’de öteden beri sözü edilen muhalefet sorununu bir kez daha açığa çıkartmış oldu.

    Kasetzede ana muhalefet değişimle birlikte büyümek bir yana yerinde saydı. Henüz kasetzede olmasa da kasetsel sorunu olduğu izlenimi veren yavru muhalefet tabanıyla zıt bir durağanlık ve iktidar olma korkusu sergiliyor.

    Son örnek çok ibretlik. Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımı iktidara değil de muhalefete yapıştığını gösteriyor. Başbakan’ın geleceği konuşulurken “özür dilesin!” (yönetmeye devam etsin) türünden bir havada. Belli ki, aritmetik saplantısı içinde. Kuşkusuz aritmetik siyasette de önemli. Saygı görmeyi hak eden bir gerçek. Ancak, durum Türkiye’deki gibi aritmetikten çıkıp da geometrik zarara dönüşmüşse aritmetik takıntısı hoşgörülebilir mi?

    Sokaklardaki milyonlar “hükümet istifa” çığlıkları atarken iktidardan uzak durmak hangi aklın ürünü?

    Aritmetik saplantısından kurtulmak için matematiksel düşünce gerektiği ortada. Matematik yoksa aritmetik anlam taşımıyor! Böyle bir ortamda ortaya çıkan sonuç da geometrik zarar oluyor!

    Halk başkaldırısının esenliğe erişmesi muhalefet sorununun da giderilmesiyle yakından ilintili!

    Türkiye’de iktidarın yanı sıra muhalefetin de değişime gereksinimi olduğu ortada.

    Ceyhun BALCI, 04.06.2013

  • EYLEMİN ARDINDAN

     

    Türkiye’de çok dikkate ve saygıya değer eylemlilikler dizisinin ortaya konduğu günlerden geçiyor.

     

    Bu eylemlerde öne çıkan ve örnekleri önceden pek de yaşanmamış özellikler şu şekilde sıralanabilir :

     

    1.    Bu eylemlere katılım 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet mitingleriyle karşılaştırılabilir ölçüdedir. Coşkunun boyutu ise o buluşmalardan farksızdır.

    2.    Gençliğin yoğun ve bilinçli katılımı her türlü övgü ve dikkate değer boyutta olmuştur.

    3.    Biri birine benzerlikleri ile değil de farklılıklarıyla kendisini gösteren grup ve örgütlerin katılımı çok önemlidir. Özellikle, siyasetin yanından geçmemiş olan spor kulübü yandaşlarının siyasetle bu denli iç içe bir görünüm sergilemeleri not edilmeye değerdir.

    4.    Bu eylemlerde Türk ulusu korku sarmalından çıkabileceği işaretini vermiştir. Sırada diğer sarmallardan kurtuluş vardır!

    5.    Bu eylemlerle kartel medyasının gerçek yüzü biraz daha belirginleşmiştir. Beğenmediğimiz uluslararası medya kurumları bile bizim ulusal görünümlü sefalet anıtları karşısında çok daha saygıya değer bir tutum sergilemişlerdir.

    6.    Eylemlerde öne çıkan bir başka nokta son yasaklarla birlikte alkol kullanımının bir muhalefet aracına dönüştürüldüğü gerçeğidir. Simgesel düzeyde kalması koşuluyla zararı olmayan bir davranış olabilir. Ancak, sınırları zorlandığında alkolün insan davranışı üzerinde yaratabileceği keskin değişiklikler de göz önünde bulundurulmalıdır.

     

    Adına medya denen onursuzluk kurumlarının gerçek yüzleri son eylemlere yaklaşımlarıyla birlikte iyice tescillenmiş durumdadır. Eylemin büyüklüğü ve coşkusunun yansıtılması yerine güvenlik güçlerinin ve iktidarın orantısız şiddet kullanımına gerekçe oluşturacak görüntü ve bilgi paylaşımı bunun kanıtı sayılmalıdır.

     

    Ancak, bu durum eylemlerin katılımcılarca nesnel bir şekilde irdelenmesi ve gereğinde özeleştiri tutumu gösterilmesine engel olmamalıdır.

     

    Türk insanını sokağa döken nedenlerin başında Taksim Gezi Parkı’nda barışçıl bir şekilde direnmekteyken kolluk gücü şiddetine uğrayan yurttaşlarımızın her ortama yansıyan görüntüleri gelmekteydi. Bir bakıma uyuyan dev bu kabul edilemez saldırılarla uyandırılmıştır.

     

    Dünkü İzmir eylemine ilişkin kimi gözlemlerimi öznel değerlendirmelerle paylaşmaya çalışacağım. Her öznel yargı gibi benimkiler de eleştiriye ve yanlışlanmaya açıktır.

     

    Eyleme Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden yöneticisi olduğum İzmir Tabip Odası pankartı altında bir grup meslektaşımla birlikte yürüyüşe geçerek katıldım. Gündoğdu Meydanı’na varışımız yoğun katılım nedeniyle yarım saat kadar sürdü. Söz ettiğim yeri bilenler doğrulayacaklardır. En fazla 10 dakika yürüme uzaklığındaki iki nokta arasının yarım saatte yürünmesi kalabalığı fazlasıyla doğrulayan bir kanıt sayılmalıdır. Gündoğdu tümüyle dolmuştu. Yol boyunca ev ve işyerlerinden eyleme destek veren yurttaş çokluğu dikkat çekici boyuttaydı. Ayrıca, bu yürüyüş koluna daha önceleri bu tür eylemlere katılım konusundaki çekingenlikleriyle bilinen TKP ve ÖDP’nin de eklenmiş olması cephenin genişlemesi adına önemli bir ayrıntıydı.

     

    Gündoğdu’da biriken coşkun kalabalığa TGB’li gençlerin kusursuz önderliği bir kez daha değinilmeyi hak ediyordu. Meydanın büyüklüğü ile oranlandığında son derece kısıtlı olan ses düzenine karşın topluluğa hep bir ağızdan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okutulması da bir başka önemli başarıydı. Yerinde duramayan kalabalığın Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyüşe geçirilmesi de doğru bir karardı.

     

    Cumhuriyet Meydanı’nda coşkusu ve yoğunluğu katlanan kalabalık Gündoğdu Meydanı’na asıl buluşmaya katılmak üzere geri dönüşü sırasında İzmir’de daha önce tanık olmadığım bir coşku ve insan seli oluştu. Bu kez Gündoğdu Meydanı’na girmek şöyle dursun yaklaşamadık bile! Cumhuriyet Meydanı’nda Konak tarafından gelen kollarla birleşildi. O anda kaygılanmamak olanaksızdı. Çünkü, kalabalığa katılan yeni kollar arasında özellikle ulusal değerlerimiz konusundaki duyarsızlıkları ve hatta yer yer alerjileriyle bilinen grupların varlığı kaygı nedeniydi. Özellikle, onların arasına karışmış olan ve adını duyduğunuzda şaşıracağınız sayısız grupçuk bu topluluğun zayıf halkasını oluşturmaktaydı. Neyse ki korkulan olmadı. Taraflar sağduyulu davrandılar. Gündoğdu’ya egemen olan Türk bayraklı ve Atatürk posterli ortamın özellikle bazı grupçukları rahatsız etmesini olağan karşılamak gerekiyordu.

     

    Böyle bir günde her şeye karşın alanı terk etmemek yerine alandan ayrılmayı seçtiler bu grupçuklar. Adını anmaya değer görmediğim bu grupçukların Türkiye’de olan bitene tepki duyduğundan kuşku duymuyorum. Ancak, bu türden küçük oluşumların kendilerini tanıtma ve bunu yaparken de saldırgan olabilme potansiyeli taşıdıklarını da önceki gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim. Son olarak 1 Mayıs’ta ellerinde taşıdıkları Türk bayrağı nedeniyle saldırdıkları bir katılımcının doğrudan saldırıdan değil ama saldırıya ikincil olarak gelişen bir sağlık sorunu nedeniyle yaşamını yitirdiğini unutmamak gerekiyor. Bu grupçuklar toplumsal etkinliklerde polisle çatışmanın kendilerine ün va şan sağlayacağı düşüncesiyle hareket edebiliyorlar. Hatta, polisle çatışmaya girmeyenleri küçümseyebiliyorlar.

     

    Güneş battıktan sonra Gündoğdu Meydanı’na kadar etkili olan ve gözlerimizin ve boğazımızın yanması ile kendisini gösteren gaz belirtileri korkulanın gerçekleştiğinin habercisi oldu.

     

    Çok geçmeden Basmane dolaylarında çatışma ve polisin gaz kullanımı haberleri gelmeye başladı. Hatta, bazı grup ve kişilerin Gündoğdu’nun terk edilerek saldırıya uğrayanlara yardım için Basmane’ye yönelinmesi doğrultusunda yoğun çaba harcadıkları da gözden kaçmadı. Neyse ki, bu çabalar fazlaca karşılık bulmadı! Bu eyleme katılıp da bugüne değin polisle hiç karşı karşıya kalmamış insanları Basmane’ye yöneltmek eylemin yararına değil zararına bir tutum olurdu.

     

    İzmir Tabip Odası’nda acil sağlık yardımı gereken durumlarda harekete geçmek üzere genç meslektaşlarımızdan oluşan bir ekip hazır beklemekteydi. Çatışma haberlerinin hemen ardından bu arkadaşlarımız olayların yaşandığı bölgeye doğru harekete geçtiler. Onlardan aldığımız bilgiye göre yoğunluklu olarak gaz kullanımına bağlı sorunlarla karşılaşılmış ve arbede sırasında küçük bedensel yaralanmalar olmuş.

     

    Basmane dolaylarında bulunan genç meslektaşlarımızın tanıklık ettiği bir manzarayı da dile getirmeden geçemeyeceğim. Sivil giyimli ama polis olup olmadıkları anlaşılamayan eli sopalı kimi insanların göstericilere karşı şiddet uyguladıkları bilgisi tüyler ürperticiydi. Oysa, ne Gündoğdu ne de Cumhuriyet Meydanı’nda üniformalı tek güvenlik gücüne rastlamamıştık. Elbette, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok sivil giyimli güvenlik gücü kalabalığın arasına karışmış olmalıydı. Sivil giyimli eli sopalıları gece yarısından sonra Halk TV yayınına katılan İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler de söz konusu etti. Sivil giyimli polislerin uyguladığı şiddet elbette kabul edilemez. Ancak, akla getirilmek istenmese de polis  de olmayan eli sopalıların bir paramiliter gücü anımsatması bile dehşet verici bir durum olabilir. Açıklığa kavuşturulması gereken çok önemli bir ayrıntıdır!

     

    Gündoğdu ve Cumhuriyet Meydanı’ndaki toplulukların hiç bir şekilde fiziksel şiddete başvurmadığının altını çizmekte yarar görüyorum. Bir Starbucks kahvecisinin bir de Cumhuriyet Meydanı’nda bürosu bulunan yandaş medya kuruluşunun önünde topluluğun yoğun sözel tepki gösterdiğine tanıklık edildi. Ama, her iki noktada da gündüz saatlerinde en küçük bir fiziksel şiddete başvurulmadığı kesindir.

     

    Bu tür eylemlerde özellikle önderlikten ve disiplinden uzak grupçukların denetim altına alınması son derece zordur. Bir de bu grupçukların arasına kışkırtıcıların karışması durumunda sorun iyice içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Izmir’de yaşananlara etken olmada hangi seçeneğin öne çıktığını şu an için bilmek zor. Ancak, neden ne olursa olsun göstericilerin fiziksel şiddete başvurması bu çok etkinliğin saygınlığına gölge düşürmüş olmaktadır. Yanı sıra, bu türden fiziksel şiddet görüntüleri bu etkinliklere katılan sıradan yurttaşları caydırıcı rol oynayabilmektedir. Eylemcilerin tümüne mal edilen bu fiziksel şiddet görüntüleri eylemlere olan toplumsal desteği aşındırma ve kartel medyasınca kötü niyetle kullanılma sonucuna yol açabilmektedir.

     

    Bu etkinlikler dizisinin sürmesi olasılığı göz önüne alındığında eylemin görkemi kadar olumsuz yönleri de irdelenmeli; buradan çıkartılacak derslerle aynı hataların yinelenmemesi doğrultusunda çaba gösterilmelidir.

     

    Bu deneyimlerin öğrettiği bir şeye daha olmuştur! Türkiye’de etkili bir muhalefet dalgası oluşacaksa bunun dayanacağı temel son derece yalındır. Türk bayrağı, Atatürk ve ulusal değerlerimiz birleşilecek biricik ortak paydadır. Ortak paydayı bunun dışına taşırma girişimleri kalabalıkların gücünü aşındıracağı gibi dip dalgasının sönmesi anlamına da gelecektir.

    Bu kadar coşkulu ve kalabalık bir kitlenin başka hiç bir ortak paydada buluşturulamayacağı bütün açıklığıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır.

     

    Ceyhun BALCI, 02.06.2013

    Görsel

  • Görsel

    PORTAKAL GAZI

     

    (2,4,5- trikloroasetik fenoksi asit)

     

     

     

    Bir kaç gündür Türkiye’yi sallayan olaylar yaşanıyor. Biber gazıyla yeterince haşır neşir olmuştuk. Bugün gündeme düşen haber çok önemlidir. Doğruluğu elbette denetlenecektir. Ama, bazı şeylerin söylentisi gerçekleşmesinden beterdir! Bu da onlardan birisidir!

     

     

     

    Portakal Gazı ile insanlık Vietnam’da tanışmıştır. Bitki öldürücü ve yaprak dökücü özelliğiyle bilinir. Vietnam’da vatanlarını savunanların önemli bağlaşığı olan doğal bitki örtüsünü ortadan kaldırmak amacıyla kullanılmıştır. Taksim Gezi’deki yeşili ortadan kaldırma kalkışmasıyla ne de çok örtüşen bir yaklaşım değil mi?

     

     

     

    Portakal Gazı yalnız bitkilerin değil insanların da düşmanı! Vietnam’da 400 bin insanın ölümüne yol açtığı ve 500 bin dolayında bebeğin sakat doğmasına neden olduğu belirlenmiş.

     

     

     

    Vietnam’da 20 milyon gallon dolayında Portakal Gazı kullanıldığı biliniyor. Ardında bıraktığı Dioksin maddesinin de önde gelen zehirleyici olduğunun altını çizmekte yarar var!

     

     

     

    Bu kimyasal BM tarafından yasaklı maddeler listesindedir.

     

     

     

    Bu satırları yazarken bir yandan da İstanbul Barosu Başkanı Ümüt Kocasakal’ı dinlemekteydim. Portakal Gazı kullanımı iddiası ve biber gazının kimyasal silah kullanımı sayılacağına vurgu yaptı. Çok önemli bir vurgudur.

     

     

     

    Kimyasal silahı komşu Suriye’de arayanlar geçtiğimiz günlerde Adana’da (sarin gazı) bulmuşlardı. Oysa, yaşamımızın neredeyse her anında kimyasal silahlarla burun buruna yaşamaktaydık! Kolluk güçlerinin kendi toplumlarına karşı kimyasal silah aracılığıyla savaş vermesi korkunç bir şey değil midir?

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 02.06.2013

     

  • Görsel

     

    İZMİR’DE BUGÜN

     

     

     

    Türkiye ve dolayısı ile İzmir tarihi günler yaşıyor! Büyük ölçüde kendiliğinden gelişen bir halk hareketinden söz ediyoruz. Yaşamı boyunca böyle bir olayıın içine girmek bir yana yakınından geçmemiş sayısız insan gördüm bugün!

     

     

     

    İzmir’i bilenler için değil ama bilmeyenler için açıklamam gerekir! İzmir’de Karşıyaka ve Göztepe spor kulüpleri arasında kıyasıya bir çekişme yaşanır. Öyle ki, çoğu zaman taraftarları değil yan yana gelmek uzaktan da olsa karşı karşıya bile gelemezler. Bugün İzmir’de bu iki spor kulübünün formalarını taşıyan sayısız yandaşın el ele, kol kola olduklarını şaşırarak izledim. Belki de yaşamlarında ilk kez ortaklaşa karşı duracakları bir durum saptamışlardı.

     

     

     

    Yalnızca onlar mı? Geçtiğimiz bir kaç yıldan bu yana artan bir başarı ivmesiyle kendilerini gösteren TGB’nin de bugünkü eylemlere son derece ustaca önderlik ettiğini gözlemlemek de hem şaşırtıcı hem de sevindirici oldu!

     

     

     

    Bugünkü eylemi bundan öncekilerle karşılaştırmak gerekirse; 2007 Cumhuriyet Mitingi uygun bir eşleştirme olur! Özellikle akşam saatlerinde katlanan kalabalığın coşkusu ve kararlılığı görülmeye değerdi.

     

     

     

    Dikkat çeken bir başka önemli nokta ise bugünkü gösterilere egemen olan genç sayısıydı. Son derece fazla sayıda liselinin yanı sıra üniversite gençliği bugüne ağırlığını fazlasıyla koydu.  Bu da sevindirici bir başka gelişmeydi.

     

     

     

    Kalabalığın önemli bölümü zembereği boşanmış bir düzenek gibiydi. Bu denli içten ve coşkun davranan bir başka insan topluluğu daha var mıdır diye sormadan edemedim kendime insan manzaralarını izledikçe!

     

     

     

    Bugünkü gösteriler öncelikle iktidarı titretse de muhalefete yönelik olarak da ileti oluşturacak türdendi. Sokakları inletenler muhalefete de nerede bulunması gerektiğini fazlasıyla anlatmakla önemli bir görevi yerine getirmiş oldular.

     

     

     

    Selam olsun iktidara demek zorundayım!

     

     

     

    Bunca zamandır muhalefetin yapması gerekeni yaptıkları ve uyanması neredeyse olanaksız görünen bu halkı uyandırıp, sokaklara döktükleri için!

     

     

     

    Taksim Gezi parkı bu gösterilerin ve uyanışın simgesi olacaktır hiç kuşkusuz! Ancak, tek etken midir? İçki yasağı ve iki ayyaş söylemi dolan bardağın taşmasında önemli etkenler olmamış mıdır? Gözlemlerime dayanarak paylaşıyorum. Bugün İzmir’de içki içmek bir siyasi davranışa dönüştü. Pek çoğu sırf simge olsun diye içkilerini yudumlarken muhalif tutum sergilemenin yolunu bu davranışta bulmuş gibiydi.

     

     

     

    Neden ve etken her neyse ortaya çıkan sonuç son derece olumlu ve umut vericidir. Bu olumlu durumun utkuya erişmesi için örgütlü ve kararlı bir önderliğe gereksinimi olduğu gerçeği de gözden kaçırılmamalıdır!

     

     

     

    Yeni haftayla birlikte eylemlerin boyutunun çok daha etkili bir düzleme taşınması sonuç alınması doğrultusunda önemli bir gereklilik olarak gözükmektedir.

     

     

     

    Özetle, iş bundan sonra partilere, sendikalara ve meslek örgütleriyle her türden demokratik kitle örgütüne düşmektedir. Duygulara değil akla, ayrıntılara değil gerçek hedefe yönelen bir önderlik çok şeyi değiştirme gücüne sahiptir.

     

     

     

    Daha bir kaç gün öncesine kadar düşleyemeyeceğimiz olaylar yaşamaktadır Türkiye! Bu dip dalgasına yazık edilmemeli!

     

     

     

    Türk halkı korku duvarını aşmıştır. Sırada diğer duvarları aşma görevi durmaktadır halkın karşısında!

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 01.06.2013

     

     

     

    Görsel 

     

  • CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    Dinci Faşizmin Şifreleri Çözülürken

    Olabilecekler bazılarımız için en başından, diktatör taslağının belediye başkanlığı döneminden belliydi…
    Fakat artık taslak tamamlanıyor, herkesin görebileceği bir açıklıkla gerçek kimliğine bürünüyor.
    Dinci faşizm olanca açıklığıyla gözler önüne seriliyor…

     

    ***

     

    Önce şu dinci faşizm kavramı üzerinde duralım…
    Bilimsel olmayan herhangi bir düşünce yöneticilik tasladığında kaçınılmaz olarak faşizme dönüşür.
    Din böyle bir şeydir.
    Kişisel inanç olarak kaldığı sürece sadece kişiyi bağlar.
    Toplumu yönetmeye kalktığında adı faşizmdir.
    Çünkü soru sorulması, kuşku duyulması yasaktır.
    Tartışmaya, eleştiriye, irdelenmeye kapalıdır.
    Kanıta gereksinimi yoktur. Kanıt kendisidir.
    Ülkemiz her geçen gün değil her geçen an, dinci faşizmin mengenesinde biraz daha sıkıştırılmaktadır.
    Nereye kadar?
    Erich Fromm’dan bir çıkarsamayla yanıtlayalım:
    Boğulana ya da isyan edene kadar…

     

    ***

     

    Alkol yasağından önceki büyük adım eğitimin dinselleştirilmesiydi.
    Okulöncesi çağındaki çocuklara, merak etmeyi, soru sormayı, doğa sevgisini, araştırma duygusunu, anadilin tatlarını duyumsatıp öğretmeden önce, taptaze beyinleri herhangi bir dinsel inancın dogmalarıyla doldurup karartmak, o çocuklara ve ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.
    Dinci diktatörlük, yargının ve karşı çıkmayan herkesin suç ortaklığıyla, bunu yapmayı başardı…
    Alkol yasağı, bunu izleyen ikinci bir adımdır.
    Alkol yasaklanmadı ki, satılmasına sınır getirildi diyecek sığ akıllar olabilir.
    Bu gibiler herhalde evlerde de içki içilip içilmediğini denetleyecek ahlak polisleri gündeme gelinceye kadar uykularına devam edecek, belki de hiçbir zaman uyanmayacaklardır…
    Birkaç gün önce, yanılmıyorsam
    Kemal Okuyan’ın Sol’daki köşesinde okumuştum.
    Oralarda yaşayanlar ya da gezip görenler biliyor, ülkemizin birçok yöresinde alkol zaten yasa olmadan da yasaklanmış gibiydi…
    K. Okuyan çok doğru olarak, yasağın daha çok sahil kentlerini, turizme açık bölgeleri, İstanbul’u, İzmir’i hedeflediğini saptıyor…
    Bu yöreler, İstanbul, İzmir, dinci faşizmin yasa adı altındaki yasaklarına boyun eğecek mi?
    Yine boğulmak ve isyan etmek ikilemi karşısındayız…
    İnsan haklarına, ülke çıkarlarına aykırı bir yasa, hukuksal değer taşıyabilir mi?
    Ülke yönetiminde dinin gereklerini yerine getiriyorum diyen adam, günümüzün dünyasında ve Türkiye’sinde yasa koyucu kimliği taşıyabilir mi?
    Kafatasının içinde ortaçağ beyni taşıyan kişi, daha ne kadar süre hüküm sürmeye devam edecek?..

     

    ***

     

    Bugünkü siyasal iktidara yöneltilen başlıca eleştirilerden biri de, iktidarları süresince tek bir fabrika kurmadıkları, olanları da satıp savdıkları, elden çıkardıklarıydı…
    Bu konuya da
    Ali Sirmen Cumhuriyet’teki harika yazısıyla açıklık getiriyor:
    “…. hızla dini totalitarizme doğru yol alan Erdoğan diktası, ekonomik olarak üretime dayanmamakta, bu değirmenin suyu üretimden değil, yağmadan, talandan gelmektedir..” (“Diktanın Tabanı İstanbul’un Talanı”, 30 Mayıs 2013).
    Yazının bütününde, reddedilemeyecek bir açıklıkla, küresel kapitalizmin egemenleri ve içerideki işbirlikçilerince, ülkenin nasıl yağmalanıp talan edildiği, gecekondularda yoğunlaşmış kitlelerin de bu yağma ve talandan nasıl nasiplendikleri gözler önüne seriliyor…

     

    ***

     

    AKP yönetiminin, başındaki diktatörün, dinci faşizmin çözülmedik hiçbir şifresinin kalmadığı rahatlıkla söylenebilir.
    Muhalefetteki siyasi partilerden MHP keskin söylemlerine rağmen en kritik anlarda AKP destekçiliğini sürdürmekteyken ve belli ki sürdürecekken, BDP ve Kürt muhalefeti ırkçılığa ve kısır bir ulusçuluğa sıkışmış olarak dinci faşizmin yanında yer alıyor…
    Umudumuz CHP’nin iç tıkanıklığını aşması; solundaki siyasi partilerle, yükselmekte olan kitle hareketleriyle, emekçilerin ve gençliğin enerjisiyle açık yürekli, gerçekçi eylem birliğini sağlayarak, söylemde ve eylemde asla geri adım atmaksızın, uzlaşmacı ve korkak davranmaksızın, ülkemizi içinde boğulmakta olduğu pislikten, bataklıktan çıkarmasıdır…
    Ben bu konuda umutlu olanlardanım…

  • Görsel

     

    Alkolün aklımızı başımızdan alması için içilmesine gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bazen sözü bile yeterli olabilir! Kanıtı Türkiye’yi saran, sarmalayan ayran-alkol tartışmasıdır! Reyhanlı katliamı unutulduğuna göre işlem başarılıdır!

    Alkol-İnsan ilişkisi sanıldığından da karmaşık ve eskiye dayanan bir süreçtir. Ama, bunun tartışılabilmesi için de bilgi toplumuna gerek olduğu ortadadır.

    Her şeye karşın bunu denemekte sakınca yoktur!

    Bir bilim dergisinden konuya ilişkin derleme yararlı olabilir!

    Ceyhun BALCI, 30.05.2013

     

    İNSANIN ONBİN YILLIK TUTKUSU

     ALKOL

    Yeşilaycı da olsanız başka türlerin yanı sıra insanın alkol tutkusunu yadsıyamazsınız. Şarap ve bira başta olmak üzere pek çok alkollü içki tüketiyoruz. Bu toksik maddeye olan düşkünlüğümüzün açıklanması hiç de kolay değildir. Kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için içtiğimiz açıklaması yeterli olmayabilir. Evrimselliğe dayanan çok daha ayrıntılı bir açıklama bulunabilir.

    Alkolün öyküsünü insan-maya mantarı ilişkisiyle açıklamak çok daha akılcı olabilir. Milyonlarca yıl önceye dayanan bu ilişki bugün de sürmektedir. Kendisini başrole oturtmayı seven insanın, mayaların öncü rolünü göz ardı ettiğini söylemeliyiz. İnsan-maya mantarı ilişkisi simbiyotik bir olgudur. Simbiyoz bilindiği gibi karşılıklı yarara dayanır. Kendi içkisini üretmiş ilk atalarımızdan bu yana maya mantarı üretimimiz de sürmektedir denilebilir. Bir zamanlar maya ve alkol bizlere çok önemli ödüller sunmuştur. Günümüzde alkol tutkumuzun yararlarını aşan bir bedeli olduğunu söyleyebiliriz. Evrimsel olarak bazı insanlarda “az içmeye eğilimli” genetik değişimler oluştuğu gözlemlenmektedir.

    Biz insanların alkolsever tek tür olmadığımızı da eklemeliyiz. Örneğin, meyve sinekleri düzenli içicilerdir. Tüketimlerini fermente meyveler aracılığı ile gerçekleştirirler. Daha da ilginci içmekle herhangi bir yetilerinde bozulma çıkmaz ortaya. Buna karşılık bazı kuşların alkol tüketimi sonrasında ağaç dallarına takılıp kaldıkları ya da yapılara çarpıp telef oldukları bilinmektedir. Bu alanda insanın da iyi bir sicili olmadığı söylenebilir.

    Biraz daha geriye, Kretaz Çağı’na gidecek olursak çiçek açan bitkilerin yaşam bulduğu zamana erişmiş oluruz. Saccharomyces türü mayaların ortaya çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Bu mayalar sahip oldukları şekerin tümünü yıkmak yerine fizyolojik bir oyunla bir bölümünü etanole dönüştürüp depolamaya başlamışlardır. Buradaki amaç şeker ve oksijen kaynaklarının kıtlaşması durumunda bu depoya başvurmaktır. Diğer yandan bu durum bir başka önemli avantaj sağlamış olur maya mantarlarına. Etanol bakterileri öldürücü etkiye sahip olduğundan;  örneğin bir meyve üzerinde yaşayan maya mantarları, bu yolla da bakterilere karşı üstünlük sağlarlar.

    Başından beri, Saccharomyces mayaları olgunlaşmış meyveler üzerinde yaşam bulmuşlardır. Ham meyveler çoklukla zehirleyici oldukları için alkol kokusu meyvenin olgunluğu bakımından da belirleyici olmuş. Böylelikle primatların yanı sıra başka birçok tür olmuş meyveyi alkol kokusuyla saptamıştır. Bir primat alkol almakla beynindeki haz duygularını da uyarmış olur.

    İnsanların alkole eğiliminin doğuştan olmadığını savlayanlar olduğunu bilmekte yarar var. Bu yaklaşıma göre insanların alkole ilgisi alkolü üretmelerinden sonraya rastlamaktadır. Alkol beyindeki GABA reseptörlerini bağlayarak zevk duygularının oluşumuna yol açar. Bu reseptörler olağan koşullar altında bulundukları yerlerdeki nöronların etkinliğini azaltır; alkol tarafından bağlanmaları ile baskılayıcı rolleri ortadan kalkmış olur. Aslında pek çok yeni bebeğin dünyaya gelmesini, yeni arkadaşlıkların ve yaklaşımların ortaya çıkmasını sağladıkları için onlara teşekkür etmemiz gerekir. Ama, unutulmamalıdır ki etanol aynı zamanda eşgüdüm bozukluğu yaratan, sarhoşluk veren, umursamazlığa ve saldırganlığa yol açan bir maddedir.

    Sonuç olarak, alkol avcı-toplayıcı atalarımızdan çok tarım devrimi yapmış atalarımıza avantaj sağlayan bir madde olmuştur. On bin yıl kadar önce tarım devriminin ilk yıllarında yerleşik insanlar besin ve içecekleri fermente etmeye başlamışlardır. Bu yöntem, mayalar yardımıyla fazla tahılların bakterilerce yok edilmesinin önüne geçilerek saklanması olanağı anlamına gelmiştir. Maya mantarlarının besinlere B vitamini eklemesi besin değeri artışı demektir.  Etanolün bakterileri öldürücü etkisi besin sterilizasyonu bakımından da yarar sağlamıştır. Yerleşik topluluklarda fermente içkiler besleyici olmalarının yanı sıra fermente olmayanlarla karşılaştırıldığında daha olumlu bir beslenme seçeneği olarak öne çıkmışlardır.

    Çoğu antropolog Saccharomyces maya mantarı ile bulaşmış tahılların fermente olmasıyla insanların alkolü rastlantısal olarak elde ettiklerini savlamaktadırlar. Bu deneyimin 7000 yaşında olduğu kestirilmektedir.

    Bira mayası tarımın yayılmasıyla ve yeni insan topluluklarının ortaya çıkmasıyla birlikte pek çok kez değişikliğe uğramıştır. Yani evrimleşmiştir. Maya mantarları bir yandan içki üretimine katkı sağlarken diğer yandan da ekmek mayası çeşitliliğine katkıda bulunmuştur.

    İnsandışı primatlarda alkol yıkımında önemli olan alkol dehidrogenaz enzimi vücudun her yerinde varken; insanlarda yalnızca değilse de yoğunlukla karaciğerde bulunur. Bugün için karaciğerdeki alkol dehidrogenaz enziminin % 10’unun alkol yıkımında kullanıldığı düşünülmektedir.

    İnsan ve bira mayasının karşılıklı etkileşim ile yine karşılıklı evrimleşmeyi etkiledikleri doğrultusunda sayısız bulgu vardır. Herhangi bir simbiyotik ilişki gibi bu da oldukça karmaşıktır. Tarımın ilk dönemlerinde ermiş ve sağlıklı meyvenin göstergesi olan alkol insanların sağkalımına katkıda bulunmuştur. İnsanların ara sıra içmek koşuluyla alkolden hala yararlanabilecekleri söylenebilir. Hemen her an karşımıza çıkabilen ve az miktarda şarap ya da biranın sağlığımız için yararlı olduğuna ilişkin çalışmalardan söz edebiliriz. Ancak, toplamda alkolün topluma getirilerinden çok götürülerinden söz etmek gerekir. 2010 yılında küresel ölçekte 4.9 milyon ölümle alkolün üçüncü önde gelen sağlık sorunu nedeni olduğu saptanmıştır.

    Günümüzde doğal seçilim bireyleri daha az alkol tüketmeye özendiren bir konuma yöneltmektedir.

    Etanol yıkımında iki enzim rol oynamaktadır. Alkol dehidrogenaz alkolü asetaldehide yıkarken; Aldehid dehidrogenaz da asetaldehidi asetata dönüştürür. Bu enzim ortaklığı bakterileri de içeren birçok organizmada işlemektedir. Ancak, Çinli ve Japonları kapsayan bazı doğu Asya toplumlarında aldehid dehidrogenaz geninde sorun olabilir. Bu tip kişiler alkol alır almaz yüzleri kızarır,şiddetli  kalp çarpıntısı çarpıntı yaşar ve bulantıdan yakınabilirler.

    Bozunmuş gen bundan 7-10 bin yıl kadar önce pirinç tarımı ve pirinç şarabı üretiminin yaygınlaşmasıyla küresel yayılım göstermiştir. Bu olayın bir sonucu olarak da “az içme eğilimi” geninin hem doğal hem de eşeysel seçilim yoluyla özendirildiği düşünülmektedir. Bu eğilim varlığını sürdürdüğünde günün birinde alkol aşkımızın sona ereceğinden de söz edilebilir. Tam da bu noktada maya mantarlarının evrimsel becerileri küçümsenmemelidir.

    Bütün bunlara karşın konuyla ilgili olarak anlaşılamayanların, anlaşılabilenlerden sayıca çok olduğu da bir gerçektir.

    Kadehlerimizi maya mantarları şerefine kaldırabiliriz!

    Ceyhun BALCI, 30.05.2013

    New Scientist, 26 January, 2013

     

  • Görsel

     

    Sayın İsmail UYGUR,

     

    T.C. Torbalı Belediye Başkanı

     

     

     

    Fotoğrafınızın da bulunduğu bir habere rastladım Hürriyet’in Ege (26.05.2013) ekinde. Ne yazık ki, olumsuz bir  nedenle yer almışsınız medyada. Daha önce adınıza da çehrenize de rastlamamıştım hiç bir ortamda. Bildiğim tek şey Altıok partisinden Torbalı Belediye Başkanı seçildiğinizdi.

     

     

     

    Torbalı Belediye Başkanı olmasanız ve CHP’li kimliği taşımasanız habere konu olan durum beni hiç şaşırtmazdı. Dolayısı ile yazma gereği de duymazdım.

     

     

     

    TC’yi silenler kervanına katılmış olmanız hoş görülür bir durum değil. Hele hele hebere yansıdığı kadarı ile tabelanın değişiminden haberdar olmadığınız yollu açıklamalar da inandırıcı olmaktan uzak.   Duyarlı yurttaşların tepkisine kulak verip hatadan dönmeniz olumlu bir durum olarak not edilmekten çok umarsızlığınızın kaçınılmaz sonucu olarak görülmeli.

     

     

     

    Ancak, gazeteye yansıyan demeciniz de kabul edilir türden değil. “Yanlış anlaşılmadan” söz etmişsiniz. Onlarca, yüzlerce, binlerce insan sizi yanlış anlamış oluyor böylece. “Yanlış anlaşılmak” ne yazık ki pek çoğumuzun başvurduğu bir savunma yöntemine dönüşmüş durumdadır. Oysa, ağzımızdan çıkan “yanlış anlaşıldım” sözünün aynı zamanda bir nezaktesizlik olduğunu çoğu zaman unutuyoruz! Oysa, yanlış anlatmışım demek çok daha incelikli ve başkalarını incitmeyen bir ifade değil midir?

     

     

     

    Sözü uzatmak istemiyorum!

     

     

     

    TC’yi silmeye ne sizin ne de TC’yi silmeye ant içmişlerin gücü yetmeyecektir. Tepkiler karşısında hatanızı onarmış görünüyorsunuz. Bu kabul edilemez durumun yinelenmemesi ve böylelikle hem sizin hem de bizlerin varlık nedeniyle bir daha oynanması önde gelen dileğimizdir.

     

     

     

    Saygılarımla

     

     

     

    Ceyhun Balcı

     

    TC yurttaşı (olmayı onur sayan) bir İzmirli

     

     

     

  • Görsel

     

    PARİS ÜZERİNE

     

     

     

    Paris’in (görmüş olsun ya da olmasın) ülkemiz insanında oluşturduğu  izlenim son derece olumlu ve erişilmezdir. Ülkemizin özellikle yokluk ve yoksunluk içindeki bölgelerinde yer alan bazı kentlerine bölgenin Paris’i yakıştırması yapılması da olasılıkla bundandır.

     

     

     

    Beşgen Fransa’nın dairesel biçimli başkenti Paris’in kent merkezi 2 milyonu biraz aşkın sayıda insanı barındırır. Fransa’nın yanı sıra İle de France bölgesinin de yönetim merkezidir. Bölgenin nüfusu 12 milyon dolayındadır.

     

     

     

    Bölgeyi bir yana bırakıp Paris’e yoğunlaşmak gerekirse 10 kilometre çaplı bir dairesel alanı kaplar Paris’in tarihsel bölgesi. Ondört alt bölgeye ayrılır ve tüm tanımlamalar bu bölgesellik üzerinden yapılır.

     

     

     

    Paris kentinin merkezi Seine ırmağı tarafından kabaca yatay doğrultuda ikiye ayrılır. Kuzeyi Sağ Kıyı ve güneyi de Sol Kıyı olarak adlandırılır.

     

     

     

    Paris’in geçmişi İÖ 3500 yıllarına tarihlense de; adına da esin kaynağı olan Keltli balıkçı oymağı Parisii’ler ilk yerleşimcileri sayılırlar. İÖ birinci yüzyılda kentin denetimini ele geçiren Romalılar kente Lutetia demişlerse de Paris adının yerleşikleşmesine engel olmamışlar.

     

     

     

    Seine ırmağı üzerindeki iki adacıktan İle de la Cite ve St Louis kentin hem tarihsel hem de coğrafik merkezidir.  İle de la Cite Paris’in ve hatta Fransa’nın sıfır noktasıdır. Notre Dame Kilisesi önünde yer alan sıfır noktası belirteci Fransa’daki herhangi bir noktanın Paris’e uzaklığını saptamada başlangıç noktasıdır. Ülkedeki herhangi bir yerin Paris’e uzaklığı gerçekte bu noktaya uzaklığı anlamına gelir. Notre Dame Kilisesi altında yer alan ve bugün müzeleştirilmiş olan Roma dönemi buluntuları da kentin başlangıç noktasının bu adacık olduğunu doğrular. Kuşbakışı bakıldığında İle de la Cite pruvası batıya bakan bir tekneye benzer. St Louis de bu adayla olan köprüsel bağlantısı ile yedekteki küçük tekne izlenimi verir.

     

     

     

    Seine ırmağının iki yakasını ve adaları biri birine bağlayan 30’u aşkın köprü Paris’in olmazsa olmazlarındandır. Her biri ayrı görünüme ve özelliğe sahip Paris köprülerinin özgün öyküleri olduğunu belirtip; Paris’in bir bakıma köprüler kenti olduğunun altını çizelim.

     

     

     

    On km çaplı Paris aynı zamanda bir mimarlık müzesidir.  Ondokuzuncu yüzyılda Baron Hausmann’ın köklü değişiklikleri sonrasında ortaçağa veda eden Paris’te bu köktenci yaklaşıma karşın  tek bir tarihsel yapıdan bile vazgeçme budalalığı sergilenmemiştir.  İstanbul’un camilerden oluşan silüetinin bozulduğunu dikilen gökdelenlerin yükselmesi sonrasında farkedenlerce yönetildiğini anımsayıp, kara yazgımıza ilenmek şu an yapabileceğimiz tek şey ne yazık ki!

     

     

     

    Paris’in batı ucunda yer alan La Défense adını ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Prusya işgaline karşı yapılmış olan direnişe borçludur.  La Défense’teki Dev Tak modern görünümüyle yeni yapılaşmış Paris’in giriş kapısıdır. La Défense günümüzde de savunma işlevini sürdürmektedir. Bir farkla! Bugünün tarihsel Paris’ini cam-çelik-beton yığınlarından korumaktadır. Paris’te kendisini belirgin şekilde duyumsatan bu görünüm belki de şöyle bir saptamayı haklı kılacaktır. La Défense’den doğuya doğru tek bir modern yapı girememektedir. Bu durum ayrıcalıksız değildir. Montparnasse Kulesi tarihsel Paris’in bağrına saplanmış bir hançer gibidir. Bir çirkinlik anıtı da sayılabilecek olan bu modern kulenin yapımından pişmanlık duyulmuş olsa gerektir ki; izleyen yıllarda Paris’e yeni hançerler saplanması akla bile getirilmemiştir. Louvre Müzesi önüne kondurulan cam piramitler bile fazlaca tartışmaya neden olmuş; yapımı kentliyle aylar süren etkileşimden sonra gerçekleştirilebilmiştir.

     

     

     

    Eski Paris’in her bir köşesindeki pek çoğu bir önceki yüzyıldan kalma yapıların yanı sıra ortaçağ döneminden kalma sayısız yapıt koruma altındadır. Ayrıca, bu yapıların hemen tümü bugün de kullanımdadır.

     

     

     

    Paris’e bu ilk bakış bile Türkiye’nin hangi kentinde yaşıyorsak yaşayalım her birimizi öfkelendirmeye yetip de artacaktır. Eskişehir, Muğla, Safranbolu ve Beypazarı gibi bir kaç ayrıcalıklı kentimiz bir yana bırakıldığında yönetenlerimizin yetersizliği ve öngörüsüzlüğü ortaya koydukları ucubeler aracılığıyla anıtlaşmıştır.

     

     

     

    İzmir’in tarihi liman bölgesini ardı sıra yükselen kulelerle doldurmakta ve bununla da yetinmeyip Alsancak Stadı’nı AVM’ye dönüştürmekte sakınca görmeyen anlayış neyse; İstanbul’un silüetini bozan yapılaşmayı iş işten geçtikten sonra fark eden yaklaşım ve Ankara’yı köstebek yuvasına çeviren ilkellik Paris’i gördükten sonra daha da belirginleşmiş oluyor insanın zihninde. Bu kadarla kalsa iyi! Bu saçmalıklara yol açan, izleyici olan ve kamunun değil bir avuç çıkarcının koruyuculuğuna soyunan kent yöneticilerimizin kulaklarını her an çınlatmamızdan daha doğal bir durum olabilir mi bu manzara karşısında? Her ne kadar bu ucubelerin kentlerimizde boy vermesine sessiz kalanlara saydırsak da; gerçekte her birimizin zavallılığı, duyarsızlığı ve aymazlığı değil midir kentlerimizde cam-çelik ve betona bürünüp de kendisini gösteren çirkinlikler?

     

     

     

    Paris kentinin yeraltında başka bir dünya olduğunu unutmayalım! Yapımına 1900 yılında başlanan Paris Metrosu bugün 16 hat ve 241 km ulaşım ağına sahiptir. Böylelikle taşıtların değil de insanların kitleler halinde taşınması söz konusu olabilmektedir. Bugünün İzmir’inde ise Konak’a lastik tekerlekli taşıtları getirecek olan tünel tamamlanmak için gün saymaktadır. Bugünün İzmir’inde “bunlardan nasıl kurtulmalı?” sorusu sorulacak yerde dolmuşların ulaşım sistemiyle bütünleştirilmesi ve kentkart ödeme düzeneğine eklemlenmesinden söz edilebilmektedir.

     

     

     

    Böyle bir tablo karşısında Stephane Hessel’in “Öfkelenin!” öğüdüne uymaktan başka seçenek görebiliyor musunuz?

     

     

     

    Büyük kentlerimizde yok olmak için gün sayan eski yapılarımızın üzerine “Her an yıkılabilir!” yazmaktan başka becerisi olmayan yerel yönetimlerin zavallılığına ne demeli? Allama, pullama ve gerçek anlamda gereksinim olmaktan çok göz boyama hizmeti sunan akıldışı yatırımlar, her sene değiştirilerek yandaş yüklenicilerin parasal kazanç ağacına dönüştürülen her türlü sözde yatırım ne denli şanssız olduğumuzun canlı belgelerinden yalnızca bir kaçıdır.

     

     

     

    Paris’te yer alan 60 dolayında müze tarihsel ve etnografik birikimin sergilenmesi bakımından önde gelen aygıtlardır. Paris’in bir mimarlık müzesi olarak korunması yalnızca bu kente yılda 45 milyon gezgini çekebilmektedir. Bizde ise getto turizmiyle edinilen dövizler Paris’in turizm potansiyeli ile karşılaştırıldığında gülünç tablolar oluşturmaktan öte bir durum koymamaktadır ortaya.

     

     

     

    Seine ırmağında bir aşağı, bir yukarı işleyen tekneler kentin konuklarını Paris’le bir de sudan tanıştırırken; iki katlı üstü açık otobüslerle indi-bindi yaparak kentin kılcal damarlarına dağılan sayısız gezgin kendinden geçmektedir. Bu da tanıma ve keşfetmenin yanı sıra daha fazla para harcama olgusuna denk düşmektedir.

     

     

     

    Paris’in tartışmasız simgelerinden birisi olan Eyfel Kulesi’nin bunca zenginlik içinde hak ettiğinden çok ilgi gördüğünü de saptamakta yarar var. Yakından görüldüğünde fotoğraflardakiyle ilgisi olmayan soğuk ve itici bir demir yığınıyla karşılaşmak şaşırtıcı olsa da Parislilerin bu yapıdan hiç de vazgeçmeye niyetli olmadıklarını eklemekte yarar var.

     

     

     

    Romantizmin, sanatın, mimarlığın yanı sıra elbette devrimin de başkenti Paris’i üç günlük konuklukla yazmak ne denli olanaklı? Ama, hiç yapmamaktan iyidir diyerek yazı dizisine başlıyorum.

     

     

     

    Her zaman olduğu gibi yorum, tarihsel gönderme ve ülkemizdeki/dünyadaki izdüşümlerine dokundurma yaparak…

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 27.05.2013

     

    Görsel