• 27 Mayıs bir devrim mi yoksa darbe mi? İçinde bulunduğumuz yıllarda yoğunlaşarak tartışılan son 30 yılın konusudur bu ikilem!

    Toplumsal olayları belirli kalıplar uyarınca irdelemek ve yargılamak hataya düşmeyi kaçınılmaz kılıyor.

    27 Mayıs’ın hangi ortamda gerçekleştiğini anımsamakta yarar var!

    “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz!” ya da “Odunu koysam milletvekili seçtiririm!” diyen bir seçilmiş irade pek çok şeyi anlatmış olmaz mı?

    Olgudaki özneyi üzerlerindeki giysiyle değerlendirmeye kalkarsanız yanılırsınız!

    1974’de tankına, tüfeğine karanfil iliştirerek Salazar faşizmini sonlandıran Portekiz ordusu hata mı etmiştir?

    Ya da Almanya’da kurduğu düzenle faşizmin kitabını yazan Hitler bir asker miydi? (Elbette vatani görevini yapmıştı ve ancak onbaşı olabilmişti)

    Ayrıntılara değil sonuçlara bakmalı!

    27 Mayıs kuşkusuz hataları olan, yer yer denetimi de elinden kaçıran bir süreçti. Ama, ürünü 1961 Anayasası bugün bile mumla aranıyorsa eğer darbeye değil devrime denk düşen bir devinimdir!

    O günleri yaşamış bir büyüğümüzün, Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR’in yaşanmışlıklara dayanan yazısı çok daha fazlasını içeriyor.

    Ceyhun BALCI, 27.05.2013

     

     

    DEMOKRAT PARTİ VE   27 MAYIS

    Prof. Dr. Coşkun Özdemir

     

    Genç bir doktor, taze bir  nöroloji uzmanıyım, İstanbul’da bir devlet hastanesinde görev yapıyorum. Hastane başhekimi ve tüm uzmanlarla birlikte  Belediye Başkanı (Kemal Aygün) tarafından bir toplantıya davet ediliyoruz. DP’li başkan bir süre partisinin başarılarını sıraladıktan sonra sadede geliyor “Arkadaşlar Vatan Cephesi’ne katılırsanız çok doğru bir şey yapmış olursunuz ” . Başhekim Dr. Mansur Sayın,” arkadaşlar ben katıldım başka çare yok” diyor. Devlet memurlarına onur kırıcı bir baskı. O günlerde radyolarımız saatlerce Vatan Cephesi’ne katılan insanları, kedileri, köpekleri, yaşama veda etmiş olanları yayınlayıp duruyordu. Demokrat parti çok başarılı bir bölme, parçalama stratejisi uyguluyor. Halkın kahveleri, kıraathaneleri, gazinoları hatta camileri artık ayrılmıştır. Bu ayrılık tohumlarını hiç sakınca görmeden serpiyordu, adı demokrat olan parti.1956 yılında, Urfa’nın Birecik ilçesinde, Fırat üzerindeki köprünün açılısı yapıldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes bu açılışı izleyerek11Nisan kurtuluş bayramını kutlamak üzere Urfa’ya geldiler. Geçit töreninde bir kara çarşaflılar topluluğu önlerinde geçit yaptı. Açıkça “Sizin sayenizde bu kapanma özgürlüğe kavuştuk” demek istiyorlardı. Onları, cumhurbaşkanı DP markalı bastonu ile, diğer iki bakanla birlikte idamını esefle karşıladığım Başbakan Adnan Menderes ise şapkası ile selamladı.  Bu olayın tanığı oldum. Yine DP’nin Urfa’ya atadığı belediye başkanı, benim de hazır bulunduğum bir yemekte “ Orucunu yiyenin katli vaciptir” demiştir. Köy ağalarını milletvekili yapan DP’nin ilk icraatı Arapça ezan olmuştur. Bunun ardından cumhuriyet karşıtı Saidi Nursi’yi ziyaret edip ona saygılarını sundular. Cumhuriyet devrimlerini, halkın tuttuğu ve tutmadığı diye ayıran, resmi ilanlarla besleme basın yaratan  yine bu iktidardır. 6-7 Eylül faciası ve kara sayfasının baş sorumlusu da bu partidir. Ama hiç utanmadan Aziz Nesini ve solcuları olaydan sorumlu tuttular.( Aziz Nesin Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesine karşı çıkmıştı.) Kırşehir DP’ye oy vermediği için ilçe yapıldı. Mecliste tahkikat komisyonu kurup ona mahkeme yetkileri vererek muhalefeti tasfiye etmek isteyen, meclisi yargı yerine koyan DP iktidarıdır. Köy Enstitülerini, halkevlerini kapatan, böylece iki aydınlanma odağını yok ederek feodalitenin ve aşiret düzeninin süregelmesine yol açan yine adı demokrat olan parti olmuştur.  İktidarın antidemokratik eylemlerine ve zorbalığına karşı duran üniversite hocalarını kara cübbeliler diye anan başbakan ve bir hukuk abidesi Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ı üniversite bahçesinde yerlerde sürükleyen bu iktidarın emrindeki emniyet güçleridir. Menderes’in meclise dönerek “ Siz isterseniz hilafeti de getirebilirsiniz”  diye seslenişi çok ünlüdür. “ Ben bir odunu da aday koysam seçtiririm” deyişi de hiç unutulmamıştır. Tıpkı bugünküler gibi din istismarı için her  fırsatı kullanmışlardır. DP yönetiminde ülkenin bağımsızlığını yitirişi de ayrıca uzun uzun tartışılmaya değer. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde onları değil Fransa’yı destekleyen bu iktidar Türkiye’nin yurtseverlerine büyük acılar yaşatmış ve demokrasi umutlarını daha başlangıcında yok etmiştir. Şimdi böyle bir iktidarın Türk demokrasisine vurduğu sayısız darbe göz ardı edilecek ve meşruiyetini kaybederek askeri darbe ile devrilen DP yerine gelen askeri yönetimin yaptığı 1961 Anayasası ve onun Türk halkına sağladığı haklardan hiç söz edilmeyecek ve bizim sözde resmi tarih karşıtları tarafından  27 Mayıs kategorik olarak faşist bir yönetim yaratan 12 Mart ve 12 Eylülle bir tutulacaktır. Bu açık bir haksız yargıdır.  1961  Anayasası sosyal devleti, Anayasa Mahkemesini, üniversite özerkliğini, sendikal hakları, yargı bağımsızlığını, sosyal güvenlik hakkını getirmiştir. Bunlar çok sözü edilen demokrasinin  alt yapısını oluşturan kurumlardır. 27 Mayıs bize düşünce özgürlüğünü, sol açılımını getirdi. İnsan hakları, emekçi hakları, gelir dağılımı neredeyse ilk kez tartışılır oldu. Nazım Hikmeti ilk kez dergilerde okumaya başladık. Türk halkı onun bir vatan haini olmadığını, 27 Mayıstan sonra öğrenebilmiştir. Yön dergisi halka çok şey vermiş ve onlara ülkeleri hakkında düşünmeyi, soru sormayı öğretmiştir.   27 Mayıs bir darbe olarak başlamış ama bir demokratik devrime dönüşmüştür.   Ama bu askeri yönetim 147’liler olayı gibi büyük yanlışlıklar yapmaktan geri duramamıştır. Karşı devrimciler 1961 anayasasından memnun kalmamışlar ve kısa zamanda onu yok etmenin yolunu bulmuşlardır.

    Bugün tarihi çarpıtanlarla baş başayız. Bir aydınlanma ve uygarlık savaşıdır bu. Süregelen bu savaşı mutlaka akıldan, bilimden, halktan, emekten yana olanlar kazanacaktır.

    coskunoz@superonline.com                                                     

    Not  : Silivri’de yıllardır yersiz ve haksız, özgürlüklerinden yoksun bırakılan yurtseverleri sevgi ile özlemle anıyorum.

     

     

     

       

  • Görsel

     

    SEVR PARANOYAM

     

     

     

    Sevr Paris’e 10 km uzaklıkta 20 bini biraz aşkın yaşayanıyla küçük bir yerleşim birimi. Paris’e giderken sahip olduğum bu bilgilere karşın Sevr paranoyamın depreşeceğini hiç ama hiç düşünmemiştim. St Germain’de yürürken bir yapının yan duvarındaki duvar seramiği (belki de porseleni) daha önce rastladığım bir sanat yapıtı sayılmazdı.

     

     

     

    Sevr adını taşıyan bir caddenin ve Paris’in güneybatısında yine aynı adlı bir kapının varlığı haritaya bakan pek çok kişinin fark edebileceği ayrıntılardı.

     

     

     

    Biz Türkler için Sevr 10 Ağustos 1920’de imzalanan antlaşmaya adını veren kasabanın adıdır. Birinci Dünya Savaşı sonunda yenenlerle yenilenler arasındaki antlaşmalardan yalnızca birisiydi. Yenenler, Versay’da Almanya’ya ağır yaptırımlar içeren bir antlaşma imzalatmışlardı. Bununla birlikte Almanya’yı paylaşmayı düşünmemişlerdi. Bu durumdan Osmanlı’nın bağışık kalması düşünülemezdi.

     

     

     

    Osmanlı’nın diğer yenilenlerden ayrı tutularak Sevr’de masaya oturtulması belli ki olumsuz ayrımcılığın bir gereğiydi. Antlaşmadan öte, bir tarihten silme belgesi olduğuna göre Sevr savaşla yıkıma uğramış Türkleri bir de antlaşmayla yerle bir etme belgesi olarak görülebilirdi. Bir zamanların üç anakaraya yayılmış Osmanlı imparatorluğu her şeyiyle birlikte topraklarını da yitirip Anadolu’nun ortasına sıkışıp kalacaktı Sevr’e göre. Elde kalan tek şey ne işe yaradığı belirsiz olan padişah, tahtı ve kendince görkemli yaşamı olacaktı. Bugünlerde o Vahdettin’in “hain değildi” denilerek aklanmasına ve II. Abdülhamit’in de Alman yapımı Hicaz demiryolu için ödüllendirilmesine tanıklık etmek sıradan bir rastlantı sayılabilir mi?  Unutkanlara, aymazlara ve kendini bilmezlere tek sözümüz olmalı : Sevr! Sevr’e göre oluşacak harita Yeni Osmanlıcı cahillerin ve gafillerin suratına fırlatılmalıdır. Birilerinin suratına bir şeyler fırlatmak incelikli bir davranış gibi gözükmese de yeni Sevr’e giden yolda sorumsuz ve onursuz davrananları sahiplenenlere incelikli davranmanın hiç gereği olmadığını unutmamalıyız.

     

     

     

    Kısaca, Sevr bizler için karanlığın ve tutsaklığın diğer adıdır!

     

     

     

    Sevr ve Versailles antlaşmalarıyla ilgili bir başka önemli noktaya daha değinmekte yarar var. Sevr Antlaşması, Türkleri Anadolu’ya hapsetmeyi amaçlarken Kurtuluş Savaşı ve onu izleyecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu açmada ateşleyici işlev görmüştür demek yanlış olmaz. Versailles Antlaşması ise Almanya’da yeni bir sürece girilmesine yol açarken, İkinci Dünya Savaşı’nda kendisini tüm dünyaya gösteren Alman Faşizmi’nin yeşermesi sonucunu doğurmuştur. Özetle, aynı zaman aralığındaki iki antlaşmadan birisi felakete ve karanlığa giden yolun taşlarını döşerken; diğeri, yoksul ve yoksun Anadolu coğrafyasında insanım diyeni onurlandıracak aydınlık bir sürece giden yolu açmıştır.

     

     

     

    Sevr hiç bir zaman tam anlamıyla uygulanamamıştır ve Kurtuluş Savaşı’nın utkuya erişmesi sonucu Lozan’da yırtılıp hak ettiği şekilde tarihin çöp sepetindeki yerini almıştır.

     

     

     

    Biraz da bilmediğimiz Sevr’den söz edelim.

     

     

     

    Sevr Fransa’da porselen üretiminin merkezidir. Hatta, Sevr antlaşmasının imzalandığı yapı bugün seramik müzesi olarak kullanılmaktadır.

     

     

     

    Sevr’in bir başka ve çok daha evrensel özelliği Uluslararası Ölçü ve Ağırlıklar Kurumu’na ev sahipliği yapıyor oluşudur.

     

     

     

    Sevr dünyaca tanınmış Franko-Hispanik müzisyen Manu Chao’nun da doğum yeriymiş. Clandestino en bilinen ezgilerinden birisidir.

     

     

     

    Sevr paranoyamın depreşmesi zihnimde bu yazı aracılığıyla paylaştığım bir dizi düşüncenin resmi geçit yapmasına yol açmış oldu.

     

     

     

    “Sevr Paranoyası” kimi güncel Sevr yandaşlarının geçmişteki bu antlaşmayı önemseyenlere yönelik olarak geliştirdikleri küçümseyici ve alaycı bir kavram!

     

     

     

    Aradan geçen bir yüzyıla yakın zamandan sonra Sevr’in bir kez daha canlandırılması girişimleri bunun bir paranoya olmaktan çok bir acı gerçek olduğunun göstergesi sayılmalıdır.

     

     

     

    Böyle bir durumda önceki Sevr sürecinde varıyla, yokuyla dik ve onurlu duranların torunları olarak önemli bir görevle karşı karşıya olduğumuz tartışma götürmez bir gerçektir.

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 26.05.2013

     

    Görsel

     

     

     

     

     

  •  

    Görsel

    HAVUÇ ALANA SOPA BEDAVA!

     

     

     

    Güncel pazarlama yöntemidir. Bir alana ikincisi yarı ederine! Ya da iki alana üçüncüsü bedelsiz! Kimi zaman da bir ürünü alana bir başkası ücretsiz sunulur. Yaşanacak tüketim patlamasını kestirmek hiç de güç değil!

     

     

     

    2013 Türkiyesinde olmaz denilenler olduruluyor! Hem de havuç-sopa özendirmesiyle! “Barışçılık” oyunu her türlü karşı çıkışa ve kınamaya karşın inatla sürdürülüyor. Evcilik oynayan çocuklar gibi barışçılık oynayan koca koca insanlar!

     

     

     

    İzmir’de belediye önderliğinde gerçekleştirilen Diyarbakır gezisi epeyce gürültü kopartmış durumda! Diyarbakır gezisi daha bir süre konuşulacak gibi görünüyor.

     

     

     

    Eleştirilere, akılcı ve somut gerekçeler göstermek yerine alaycı sözlerle karşılık veriliyor oluşu gezi tayfasının çaresizliğini belgeler nitelikte.

     

     

     

    Türkiye’de “barışçılık” oyununu yaygınlaştırma yandaşlarının önde gelen savı ülkede Türk-Kürt çatışması olduğu doğrultusundadır. Oysa, gerçek hiç de öyle değil. Dağa çıkmış silahlı eşkıya yarattığı terör ortamına karşın böyle bir gelişmeye yol açabilmiş değildir. Bu toprakların tarihsel geçmişi irdelendiğinde böyle bir çatışmanın yaşama geçirilmesinin neredeyse olanaksız olduğu görülecektir.

     

     

     

    İzmir’den Diyarbakır’a giden heyetin gezi gerekçesinde yer alan  kimi sözler bu savın düşüncesizce dile getirilmiş olması bakımından anlamlıdır.

     

     

     

    Diğer yandan bu süreçte ülkede yaşananları ana başlıklarıyla anımsamakta yarar vardır!

     

     

     

    İki hafta önce Reyhanlı’da patlayan bombalar çok sayıda yurttaşımızı aramızdan alırken; anaları da, babaları da, evlatları, eşleri, sevgilileri ve elbette tüm ulusu ağlatmıştır. Gevelenen havucun bedavası olan Reyhanlı bombaları “barışçılık” oyununa ilgi duyanları düşündürmeye yetmedi mi?

     

     

     

    Diyarbakır’da “barışçılık” oyunu sahnelenirken bir gece yarısı girişimiyle nur topu gibi bir alkol yasağını kucağımızda bulmadık mı? Havuç alana sopa değil sopalar bedava!

     

     

     

    Bir başka dehşet verici haber de Karabük’ten geldi! Ölülere onursal doktora verme dönemine girilen ülkemizde II. Abdülhamit ödüllendirildi. Sırada İngiliz kaçkını Vahdettin var desek yanılmış olur muyuz?

     

     

     

    Örnekleri çoğaltarak sözü uzatmayı bir yana bırakalım!

     

     

     

    “Barışçılık” oyununu da içeren bir dizi olgunun bir bütünün parçaları olduğunu görme zamanı gelmiştir. İzmir gibi bir kenti yönetenlerin bu bütünü görmüyor oluşlaına inanmak güçtür. Görmüyor oluşları da görüyor olup da oralı olmayışları da göz ardı edilecek gibi değildir. Bu gaflet ve delalet “barışçıl söylemler” arkasına saklanılarak geçiştirilemez.

     

     

     

    Bir başka olasılık da yaklaşan yerel seçimler dolayısı ile oy dağarcığının artırılması girişimidir. İzmir’de, ulusalcı-Atatürkçü kesimin oylarının çantada keklik olduğunu düşünenler yok değildir. Hiç de haksız değillerdir. Anılan kesimlerin oyları şaşmaz bir şekilde adresini bulacaktır. Bu oylara etnikçilere göz kırparak yenilerini eklemekte ne sakınca olabilir diye soranlar çıkabilir. Eğer bu olasılıktan yola çıkarak oy artırma hesabına girişecekler varsa ve bugünkü barışçılık oyunları bu hesaba dayanıyorsa onlara bir anımsatmada bulunmak kaçınılmazdır. Bir düşüncenin ve siyasal eğilimin gerçek yaşamda bir karşılığı ve adresi varsa boşuna hevelenmemeniz gerekir! Başka deyişle, aslı varken, taklidine ilgi gösterilmesi eşyanın doğasına aykırı bir durumdur. Hatta, bu tehlikeli yaklaşım gerçek destekçilerin en azından bir bölümünün öfkelenmesine ve adrestem uzaklaşması olasılığını da gündeme getirebilir. 

     

     

     

    Yaklaşan seçim eğik düzleminde kent yönetimine aday olanların ilkeli, kimlikli, kişilikli ve ayakları yere basan bir siyaset izlemesi gereğini haddim olmayarak dile getiriyorum!

     

     

     

    Oy avcılığı yapma çabasındaysanız eğer “ava giden avlanır!” sözünü aklınızdan çıkartmamalısınız!

     

     

     

    Ucuz havuçlara da, onların bedavası sopalara da dikkat!

     

     

     

    Ceyhun BALCI, 26.05.2013

     

  • OBEZİTE VE GIDA EGEMENLİĞİ

     

    Obezite, çağımızın önemli sağlık sorunlarından birisidir. Hiç kuşku yoktur ki; yönelinmesi gereken doğru bir hedeftir. Bu hedefe yönelirken seçilen yöntemler tartışma konusu olmayı fazlasıyla hak etmektedir. Obezite tartışmalarının bireyin sorumsuzca ve düşüncesizce davranışı üzerine oturtulan bir paradigmaya dayandırılması bilgisizlikten değilse kötü niyetten kaynaklanmaktadır. Böylelikle bir yandan tümüyle vatandaş sorumlu tutulurken diğer yandan da obezite sorununun altında yatan kötü beslenme olgusu perdelenmektedir. Kötü beslenme kişinin davranış bozukluğu olmasının yanı sıra bireyin yaşadığı ülkenin sağlık, gıda ve tarım düzeneklerinin iyi yönetilememesine de bağlıdır.

     

    Bireyin sağlıklı beslenmesi için temel gereklilikler ayrıntısıyla bilinmektedir. Örneğin, bir çocuğun, erişkinin, yaşlının ya da gebenin gereksinim duyduğu günlük besin öğeleri konusunda gerekenlerin söylenmesinde herhangi bir güçlük yoktur. Başka deyişle beslenmenin niceliksel yanı konusunda bilinmeyenler çok değildir. Oysa, gerekli besin öğelerinin niteliksel durumuyla ilgili olarak aynı duyarlılık ve titizlik gösterilmemektedir. Bu durum bireyin bilincinin yanı sıra bir düzenleyici ve yönlendirici olmaktan da öte sorumluluğu bulunana devletin rolünü öne çıkartmış olacaktır. Kısacası bir toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı ve yeterli beslenmesi doğru dürüst tarım ve hayvancılık yapılmsıyla olanaklıdır. Elinizde sağlıklı gıda yoksa vereceğiniz öğütlerin beş paralık değeri olamaz.

     

    ABD’de erişkinlerin 1/3’ünün obez olduğunun altını çizersek ne demek istedğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında kardiyovasküler olanlar % 48 ile önde gelen ölüm nedenidir. Bunu, sırasıyla % 21 ve % 12 ile kanserler ve solunum yolu hastalıkları izlemektedir. Diyabet dolaylı yoldan ölümlerin % 3.5’inden sorumlu görünmektedir. Tütün bağımlılığı, fiziksel devinimsizlik, aşırı alkol kullanımı ve sağlıksız beslenme gibi davranış bozuklukları tüm kardiyovasküler hastalıkların % 80’inden sorumlu tutulmaktadır. 1

     

    ABD’de kötü beslenmeyle ilintili kalp hastalıkları, Tip 2 DM ve inmeye bağlı ölümler 2010-2020 yılları arasında 10 kat artış göstermiştir. 2030 yılına varmadan ABD’deki kötü beslenme alışkanlıklarından kaynaklanan sağlık harcaması faturasının 66 milyar USD’ye tırmanması öngörülmektedir. 2

     

    Ne yazık ki, istatistikler kötü beslenme konusunda toplumu uyarıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada sorulması gereken önemli soru insanların doğru beslenmeye nasıl özendirileceğidir! Bu amaçla, toplumun sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi doğrultusunda bir pilot çalışma tasarlanabilir mi? Bu düşüncenin kilit kavramı daha sağlıklı yiyeceklerin daha erişilebilir kılınması olabilir mi? Bu soruya yanıt oluşturması bakımından Massachusets eyaletinin Hampden kentinde 7500 kişi üzerinde yapılan pilot çalışmayla sebze ve meyve alış verişi yapanlara her bir USD için 30 sent geri ödeme yapılmıştır. Bu yolla özellikle dar gelirli ailelerin daha fazla sebze-meyve tüketmesi doğrultusunda özendirici olunabildiği gözlemlenmiştir.  

     

    Humana sağlık sigortası şirketi de Vitalite markalı poliçesiyle sigortalılarını sağlıklı davranışları karşılığında ödüllendirme yoluna gitmektedir. Örneğin, spor salonuna giden poliçe sahibinin kartına bu (sağlıklı) davranışı karşılığında puan yüklenmektedir. Toplanan puanlar aracılığıyla sigortalılara ufak tefek hediyelerden seyahat çekine varan geniş yelpazede çeşitli ödüller sunulmaktadır. Buna benzer uygulamaların 1990’lı yıllarda Güney Afrika ve İngiltere’de de denendiği bilinmektedir. Örneğin, Güney Afrika’da uygulamaya katılmış pek çok kişide ilk yılda aşırı kiloların verilmesi ve kan yağ düzeylerinin normale gerilemesi söz konusu olmuştur.  2

     

    Toplumun kötü beslenmeden caydırılması doğrultusunda bir başka yaklaşım ise sağlıksız gıdaların pahalılaştırılması olabilir. Bu bağlamda önemli hedeflerden birisi şeker eklenmiş içecekler olmalıdır. Bu içeceklerin tüketimiyle Tip 2 DM gelişimi, diş çürümesi, kardiyovasküler hastalıklar ve gut hastalığında artış eğilimi artık bilinmez olmaktan çıkmıştır. Bu gibi içeceklere uygulanabilecek ons başına 1 peni verginin bir kutu ya da şişe meşrubatın ederini % 20 oranında artırması söz konusu olacaktır. Böylelikle tüketimde hatırı sayılır bir azalma sağlanabilecektir. Böyle bir kısıtlamanın 10 yıllık dönemde 25-64 yaş arası kimselerde koroner kalp hastalığı olgularını 95 bin, inmeleri 8 bin kadar azaltacağı kestirilmekte ve bunun parasal faturada sağlayacağı tutumun 17 milyar USD tutarında olacağı düşünülmektedir.

     

    Başka bir çok hastalıkta olduğu gibi kötü beslenmeden kaynaklanan sorunların koruyucu hekimlik yaklaşımıyla ortaya çıkmadan önlenmesi ve bu yolla parasal harcamaların en aza indirilmesi kuşkusuz akılcı bir yoldur. Ancak, bu yapılırken bir takım gereklilikler olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır. Hastalıkların önemli bölümünün beslenme kaynaklı olduğu bir kez daha anımsandığında “gıda egemenliği” olgusunun önemi kavranmış olacaktır. Sağlıklı gıda üretimi için sağlıklı tarım ve hayvancılık yapmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Otlakları yok edilen, suları ve sulak alanları ticarileştirilen, GDO’lu ürünler konusunda özenli davranılmayan, tohum bağımlılığı sorununa karşı önlem alınmayan ve daha da kötüsü hayvancısı-çiftçisi üretmeye değil de üretmemeye özendirilen bir ülkede “gıda egemenliği”nden söz edilemez. Gıda egemenliğinin olmadığı yerde obeziteye yönelik farkındalık kampanyalarının anlam taşımayacağını söylemek fazlaca karamsarlık sayılabilir mi?

     

    Bugün, Türkiye hayvan varlığı yarı yarıya azalmasına karşın saman dışalımı yapan bir ülkedir. Hayvanına yedirecek yemi olmayan bir ülkenin “gıda egemenliği” düzlemindeki durumunu fazlaca anlatmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bu nedenle de, obezite üzerine kararlılıkla gitmek isteyen bir Türkiye’nin “gıda egemenliği” sorununu öncelikle ve özellikle çözmesi gerekir.

     

    Elbette göz boyayıcı değil de gerçekçi olunmak isteniyorsa!

     

    Ceyhun BALCI, 24.05.2013

     

     

    1  World Health Statistics, 2012. WHO.

     

    2 New Scientist, 6 April 2013, Take a Load off, America. Special Report/Obesity. (Sayfa 8-9)

     

     

     

     

    Görsel

  • FEYZİ VE KOLCUOĞLU’LARA AÇIK ÇAĞRI!

     

    Türkiye’deki 70 bin avukatın çatı örgütü TBB (Türkiye Barolar Birliği) yeni dönem yöneticilerini seçmek için sandık başında. Her zaman önemliydi! Günümüzde çok daha önemli baro seçimleri. Hukuksuzluğun tavana vurduğu, güçler ayrılığının önemli öğesi yargının yürütme yardakçılığına evrildiği bir kara dönem yaşıyor Türkiye!

     

    Böylesine karanlık ve yaşamsal bir dönemde kişilerin ve grupların bu seçimde yeni yöneticilerini seçmenin ötesinde önemli bir sınava gireceğini söylersek abartmış olmayı

    z!

     

    Sorumlu, akılcı ve bencillikten uzak yaklaşım önde gelen gereklilik!

     

    Ankara ve İstanbul bu önemli gerekliliği yerine getirerek yargının hiç olmazsa bir kanadını çalışır durumda tutmuş oldu!

     

    Geçen TBB seçimlerinde de bugünküne benzer bir durum yaşandığını anımsıyoruz. Aynı filmin bu seçimde de gösterimde olduğunu görmek son derece üzücü.

     

    TBB bu seçimlere şimdki başkanının yanı sıra Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu ve İstanbul Barosu eski başkanlarından Kazım Kolcuoğlu’nun da katılımıyla üç adayla gidiyor. Akil olmaktan tepkiler nedeniyle vazgeçmiş şimdiki başkan hakkında fazlaca söz söyleyip de zaman yitirmeye gerek yok!

     

    Metin Feyzioğlu ve Kazım Kolcuoğlu hangi temel noktalarda ayrı düştüklerini kamuoyuna iyice anlatmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiç kuşku yoktur ki, en temel konularda benzer olan kişiler yönetim anlayışı gibi ayrıntılarda farklılaşabilirler. Ama, Türkiye’nin ve özellikle de yargının içinde bulunduğu durum “yiğitlerin yoğurt yiyişleri” konusundaki farklılıkları sergileme lüksünü kaldıracak gibi midir?

     

    TBB kalesinin düşmesi tehlikesi her şeyin önünde gelen bir olguysa eğer bu inatlaşma açıklanabilir bir durum mudur?

     

    Atatürk’te birleşmek bu kadar mı zor diyerek TBB seçimine ayrı listelerle girerek yitirmeyi göze alan her iki adaya bir kez daha seslenmek bir yarar sağlar mı?

     

    Seçim yarışına girmek kadar girmemek de erdemin ve akılcılığın göstergelerinden birisi değil midir?

     

    Umarım duyarlar, umarım inatlarının değil akıllarının gereğini yerine getirirler.

     

    Her iki adaya uzaklardan değil yakınlardan bir olayla seslenelim! Benzemez denenler Milli Merkez’de birleşirken sizin ayrılığınız ve bölünmüşlüğünüz için akılcı bir gerekçeniz var mı? Tarihe SORUNLU değil ama SORUMLU geçmek için zaman henüz geç değil! Bu SORUMLU olma durumu Kazım Kolcuoğlu’na biraz daha yakışacak gibi görünüyor. Bir 68’liye de bu yakışmaz mı demeden duramıyor insan!

     

    Ceyhun BALCI, 25.05.2013

     GörselGörsel

  • GörselGörsel

    Millet, Milliyet, Cehalet

    *Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında, Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı; ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 

    Muzaffer İlhan ERDOST TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

    Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünün tartışma konusu yapıldığı bugün de belleklerde olmalı. Prof. Güler, bir kısım medyada ırkçılıkla karalanmak istenmiş, Başbakan Erdoğan, Güler’in, “ulus ile millet kavramını birbirine karıştırdığını”, “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” dediğini, “millet”in Arapça, “ulus”un öztürkçe olduğunu söyleyerek, üniversite kürsüsünden, bilim adamlarını, “imam” olarak irşad eylemişti.

    Oysa Prof. Dr. Güler, “Türk milleti” ile “Kürt ulusu” karşılaştırması yapmamış, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” demiş, bir başka deyişle, “ulus” ile “milliyet”in nicel ve nitel olarak eşit olmadığını söylemişti. Erdoğan’ın söylemiyle “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” denmemiş, böyle cahillikler yapılmamıştı. 
    Ne demek “ülkemizdeki Türk milleti” ve ne demekti “ülkemizdeki Kürt ulusu”? Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinden ve Kürt ulusundan oluşuyorsa, bu, nasıl bir ulus ve bu nasıl bir milletti!
    İkincisi, Prof. Güler’in söyleminden ırkçılık türetilebilir miydi ve bu, Nazi ırkçılığıyla özdeşleştirilir, Güler Ayman, faşist olarak nitelendirilebilir miydi? Fahri doktora unvanını aldığı kürsüden, Erdoğan, “kendisini güçlü olarak görenin ırkını yüceltmesi ne kadar tehlikeliyse, kendisini mağdur olarak görenin de ırkını yüceltmesinin, ırkını bir ayrımcılık unsuru olarak kullanmasının o kadar tehlikeli olduğunu”söylemiş, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünden, Türk ırkının yüceltilmesi sonucunu çıkarmış, yeni “Babıâli esnafı”, bu yorumun üzerine, Hitler’in “üstün ırk” tabelasını çakmıştı.
    Zavallı ülkem! Başbakanı, “millet” ile “milliyet”i aynı şey sayıyor. Kendi sözleriyle söyleyelim “içerikten haberi yok”. “Millet”in Arapça kökenli olduğunu biliyor ama, “milliyet”in “millet” olmadığını bilmiyor. Hatta “milliyet”in ayırdında bile değil. Üstelik, ulusu ırk ile özdeşliyor.
    Türk ulusu, ulus olarak kendi bünyesindeki etnik topluluklardan doğası gereği nicel olarak büyüktür. Ulus, nitel olarak tarihin derinliğinden gelen ve ırksal özellik, dil, inanç bakımından farklılaşan milliyetten, tarihsel bir kategori olması açısından farklıdır. 
    Bir ulus birimi olarak Türk ulusunun bünyesinde, Kürt etnik topluluğu, ulustan (Türk ulusundan) sayıca, yani nicel olarak küçüktür söyleminden, Kürtleri, “mağdur” bir ırk olarak ve sayıca çok olması açısından, Türkleri ırk olarak yüceltmek anlamı çıkarılabilir mi? Ulus, bir ırk topluluğu mudur? Irkların birliğinden mi oluşur? Ulus, birbirinden farklı uluslardan mı oluşur? Yoksa Türk milliyeti ile Kürt milliyetinden mi oluşur, yani milliyetlerin ortak birliği midir?
    Ulus’un tarihsel bir kategori olduğu bilinir. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun’da, ulus’un, toplumların gelişmesinin belirli dönemlerinde, özellikle kapitalizmin şafak vaktinde oluşmaya başladığını belirtir ve “Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği” olarak tanımlar.

    Ulusun oluşum süreci

    Ben, Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ülkemize uyarlayarak, ulusun oluşum sürecini ve niteliğini açımlamaya çalışmıştım: 
    “Ulus, bireylerin, belirli sınırlar içersinde, boy gibi, kabile ve aşiret gibi birliğe kan bağıyla bağlı olmaktan; köleci ve feodal birliğe bedensel bağlılıktan (bağımlılıktan), tarikat, mezhep, din gibi bir birliğe inançsal bağlarla bağımlı bulunmaktan, toplumsal ölçekte kurtulmalarının, yani özgür bireyler haline gelmelerinin maddi temelini oluşturan ekonomik bütünleşme üzerinde, siyasal olarak örgütlendiği birliktir.”
    Kısacası ulus, boy, soy, kabile ya da aşiretlerin, feodal ve yarı-feodal birimlerin, tarikat, cemaat, mezhep ve dinlerin birliği değil, geleneksel bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmuş özgür bireylerden oluşan, ekonomik temel üzerinde, siyasal örgütlenme biçimidir. Ulus, eşit ve özgür yurttaşların birliğidir. Toplumların gelişme düzeyine, tarihsel ve toplumsal konumuna göre farklı biçimler alır, insanlığın gelişme sürecinde temel öğeler kalmakla birlikte, sürekli değişir. Bu değişme, ileriye doğrudur.

    Rahatsızlık neden?

    Ulusun oluşmasında, tarihsel süreç açısından bir ya da birkaç kavim öncü rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, bin yıla yaklaşan süreçte devlet kurmuş, imparatorluk olarak etnik bakımdan olduğu kadar, din ve mezhep bakımından birbirlerinden farklı, hatta birbirlerine hasım toplulukları bir arada yönetmiş bir imparatorluğun bünyesinde oluşan ve gelişen kadrolarının, işgal edilmiş öz yurdunu kurtaran Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmaları ve onların bu devlete “Türk Devleti” adını vermiş olmaları, kimi, niçin rahatsız ediyor! Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti, yalnız Türk kavminden gelenlerin değil, bazı araştırmacıların ellinin üstüne çıkardığı birbirinden farklı kavimlerin birliğinden oluşur. Ama soy, kavim, etnik topluluk, aşiret, kabile, beylik olarak değil, toprak sahibine, aşiretine, tarikatına bağlı ve bağımlı olsa da varsayımsal olarak, yani yasa açısından özgür ve bu anlamda eşit yurttaşlar olarak ulus birliğini oluştururlar.
    Etnik adlandırma, çok dikkat edilsin, Türk etnisitesinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde kalacak olan öteki etnik toplulukları ya da bireyleri baskılama anlamında değil, bütün üyelerinin eşitlendiği, etnik adlarını koruyarak, ama bir etnik topluluğun değil ulusun üyesi Türk olarak adlandırılırlar. Kimliklerinde, etnik kimlikleri değil, ulusun üyesi kimliğini taşırlar.
    Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, örnek alınan Batı Avrupa’da, uluslar, ulusu kuran öncü kavmin adıyla adlandırıldılar. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ulusu gibi. Ama hiçbiri saf ve tek bir ırktan, etnisiteden oluşmuyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, emperyalist paylaşımdan pay almak şöyle dursun bu emperyalist devletler tarafından paylaştırılan Almanya, Nazi Almanyası olarak, üstün ırk kuramını, faşizmin ve faşist yayılmacılığın kaidesine oturttuğu zaman, Türkiye’de, aynı anlamda, ırk üstünlüğünü esas alan eğilimler kitleselleşmeye başlamıştı. Türk Ocakları, Mussolini’yi kılavuz olarak bayraklaştırmak istedi. Kemal Atatürk, kurduğu Türk Ocakları’nı kapattı, ulus kültürünün kadrolarını, köyde, kasabada, kentte oluşturacak Halkevleri’ni kurdu.

    Atatürk’ün sözleri

    Irk ayrımcılığı söz konusu olduğunda, özellikle üstün ırk kuramına dayalı olarak Hitler ve Mussolini’nin Kuzey Afrika’daki vahşetlerini gördüğü zaman, “Bu hayvanların dünyasında yaşamış olmaktan utanç duyuyorum!” diyen Kemal Atatürk, Diyarbakır’da yayımlanan Diyarbekir gazetesinin sahibine Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği demeçte, “Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evletleri, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (Cumhuriyet, 5.10.1932) söylemiyle, yalnızca ırkçılığı değil, ırk ayrımcılığını da yadsımıştı. Irkları coğrafya ile adlandırarak, hepsini, aynı ırkın, aynı cevherin parçaları olarak nitelemiş, yalnızca ırkçılığı değil, “üstün ırk” kuramını da tarihin hurdalığına atmıştı.
    Ulusa gelince, ulusun üyelerini, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olanları Türk olarak nitelerken, etnik kökeni Türk olanlar Türktür demedi. Çünkü ulus, etnik toplulukların etnik özelliklerinin birliği değil, özgür bireylerin yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu ulusun üyeleridir. Ulus, ne tek bir etnik topluluğun ulus adını almasıdır, ne de etnik toplulukların koalisyonudur. Ulus, etnik özelliklerin silindiği, yeni, siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan modern bir birimdir. 
    1990’da, İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum dönemde yazdığım Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ulusun ileriye ve geriye doğru birbirine karşıt iki yönelimine değinmiş, şunları yazmıştım:
    Bugün, “ulus” birliği (birimi) içinde etnik gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları, geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesinin dinemiğine dönüştürmek de olanaklı.
    Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında, Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı; ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 
    Emperyalist kuşatmaya ve köleleştirmeye karşı, ulus olarak varlığını ve bağımsızlığını korumanın büyük duvarı “ulusal”lığı paspas yapmaya kalkışanlar, ABD’nin “büyük sopası” sırtlarında, ulusu paspas yapanlar, ulusu ulus olarak çiğnemeye yeltenenler, unutulmasın, ulusun paspası olmaya er ya da geç yargılıdırlar.

  • GörselFREE SYRIAN ARMY

     

    GörselORLY, ASALA, ÖSO…

    Paris’in geçmişteki birincil havaalanı olan Orly şimdilerde eski zamanlardaki yoğunluğunu yitirmiş olsa da, hizmet vermeyi sürdürüyor. Orly’ye ayak basar basmaz orayla ilgili olarak belleğimde yer etmiş bilgiler canlanıverdi. Adını ne zaman duysam tüylerimi diken diken eden Orly’ye ayak basmak da varmış! Bunları anımsamak hüzün verse de tarihi unutmamak bakımından önemli!

    Tarih : 15 Temmuz 1983

    Yer Orly Havaalanı!

    Haber bültenlerine yansıyan bilgilere göre havaalanında terör estiren ASALA 2’si Türk, 4’ü Fransız, 1’i Amerikalı ve bir diğeri de İsveçli olan 8 kişinin ölümüne; 28’i Türk 55 kişinin yaralanmasına yol açar! ASALA Türkçe’ye Ermenistan’ın Kurtuluşu için Gizli Ermeni Ordusu olarak çevirilebilecek bir silahlı terör örgütüdür gerçekte. Her ne kadar Batılı ülkelerin kimilerince terörist gruplar listesine alınmışsa da gerçek anlamda bir karşı çıkış görmemiştir uygar(!) dünyadan. Orly baskınına varıncaya dek 10 yıldır dünyanın hemen her köşesinde eşi benzeri az bulunur terörizm örnekleri sergilemişliği vardır. Bu tarihten 8 yıl önce de bu kez havaalanında değil de kentin ortasında Paris büyükelçimizi öldürebilmişlerdir. Bağlantıdan ASALA saldırıları sonucu yitirmiş olduğumuz Türk Dışişleri görevlilerinin listesine erişilebilir. http://www.frmtr.com/genel/760948-ermeni-teror-orgutu-asala-nin-katlettigi-diplomatlarimiz.html

    Orly baskınından yaklaşık 1 yıl önce 7 Ağustos 1982’de ASALA’nın Türkiye’nin başkentindeki Esenboğa’da da kanlı bir saldırı gerçekleştirdiğini de anımsayalım!

    ASALA’nın Orly saldırısı örgüt için bir dönüm noktası olmuştur. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözü geçerliliğini yitirmiştir. Paris’in orta yerinde Türk büyükelçisinin öldürülmesinden etkilenmeyenlerin ölümün soğuk yüzüyle karşılaştıklarında duruma ilgi göstermeye başladıklarının göstergesidir aslında bu kanlı Orly baskını!

     

     

    Tarih : 18.05.2013

    Yer : Paris’in orta yeri

    Paris’in göbeğinde Sen nehrini aşan işlek bir köprülerden birinin başında Özgür Suriye Ordusu’nun eylemine tanık olunca bir kaç gün sonra ASALA’yı bir kez daha anımsamak kaçınılmaz oldu. Livaneli’nin (Arapça sözlü)  Leylim Ley’i eşliğinde Suriye’ye ve diktatör Esad’a yönelik farkındalık eylemi konmaktaydı ortaya. Gelip geçmekte olan Fransızları ne düzeyde etkileyebilmiştir? Bunu anlamak kuşkusuz olanaksızdır. Buna karşılık ne Fransızların ne de bir başka batılı ulusun ÖSO’nun iğrenç bir ölüm makinesi olduğundan haberdar oldukları söylenemez. Bu konuda biraz olsun bilgileri varsa bile kendilerine yönelmeyen bir tehdidin onları pek de ilgilendirmediğini söylemek yanlış olmaz! Yeter ki ÖSO denilen kanlı örgüt bir Fransız’ın kılına zarar vermesin!

    Orly’de ASALA’yla başlayan olaylar geçidi yaklaşık 30 yıl sonra Paris’in orta yerindeki ÖSO gösterisiyle günümüze uzanıyor.

    Kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına yaraşır bulan sözde insanlık var oldukça buna benzer öykülerin yazılması kaçınılmaz olacak!

    Ceyhun BALCI, 20.05.2013

     

  • Görsel

    Ege 20.05.2013

    KONUK

    HİDAYET KARAKUŞ

    Kocaoğlu’na Açık Mektup!

    Sayın Başkan, 15.05.2013 günü, özel kaleminizden Pınar Hanım aradı. 23 Mayıs 2013’te sizin başkanlığınızda 150 kişilik bir öbeğin Diyarbakır’a gideceğini, beni de çağırdığınızı iletti. Sağ olun! Çağrınıza uyamayacağım.

    Gidecek kişilerin toplumun kanaat önderleri olduğunu, Bademler Tiyatrosu’nun da götürüleceğini öğrendim.

    Öncelikle emperyalizmin uydurduğu bu “kanaat önderleri” sözünden son derece rahatsız olduğumu belirtmeliyim. Ne demek kanaat önderi? Toplumu yönlendirebilecek gücü, etkisi olan insan mı? Yoksa bir gizli tarikatın, bir anlayışın, bir partinin itirazsız benimsediği bir kişilik mi? Madem kanaat önderleri çözecek sorunları, meclise ne gerek var o zaman?

    Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının eşit olduğuna inanırım. Ben bilime inanırım, bu nedenle uzmanlığın önemli olduğunu bilirim. Sorunların çözümünde siyasal, toplumsal, fiziksel yöntemlerini işletilmesi gerektiğini düşünürüm. Bu yolların hiçbiri iktidarca düşünülmemekte, kendi uydurdukları ya da kendilerine fısıldanan kavramlarla toplumu biçimlendirmeye çalışmaktadırlar. Bugün kanaat önderi olarak ortaya sürülen ‘akil adamlar’ın neyi ne kadar çözdükleri, çözecekleri hiç belli değil. ‘Akiller’ öne sürüldükleri konuda uzman değiller. Ayrıca doğuda kanaat önderi sayılan ‘mele’ denilen mollaların tarih boyunca hangi ulusal ya da uluslar arası sorunu çözdüklerinin hiçbir örneğini bilmiyorum.

    Ben ne ‘akil’im, ne ‘mele’. Bu nedenle de çağrınıza katılmayacağım.

    Siz de, ben de 68 kuşağındanız. 68 kuşağının en önemli ilkesi Mustafa Kemal’in “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözünde ortaya çıkan ilkedir: Tam Bağımsız Türkiye.

    Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan bu ülküyle yürümediler mi darağacına?

    Böyleyken emperyalizmin kucağında oturup bağımsızlık düşü gören, emperyalizmi değil Türkiye Cumhuriyeti’ni düşman belleyip otuz yıla yakın zamandır çocuklarımızı öldüren katillerin savunucularının “açılım” adına ellerini sıkmaya gelemem.

    Emperyalizmin ülkemizdeki taşeronlarının Büyük Ortadoğu Tasarısını allayıp pullayıp Türk toplumunu uyutmak için kullandıklarını siz de biliyorsunuz.

    Kürt kardeşlerimiz için savaşanlar gerçekten onları seviyorlarsa Türkiye Cumhuriyeti’nden Toprak Reformu istesinler. Kendilerini yüz yıllardır sömüren ağalara, şeyhlere karşı savaşsınlar. Türkiye Cumhuriyeti’nden okul istesinler, hastane istesinler. İnsan gibi yaşamanın temel koşullarının Kürt kardeşlerimiz için de sağlanmasını istesinler. Yalnızca Kürtçe’yi önceleyerek kendilerine her olanağı sağlayan bir Cumhuriyet’in kuyusunu kazmasınlar.

    Kürtçe’nin resmi dil olması ülkenin bölünmesinin en önemli adımı olacaktır. Kürt kardeşlerimizin Kürtçeyi öğrenmeleri, öğrenmek istemeleri ayrı şey; Kürtçe’nin okullarda, mahkemelerde, resmi dairelerde kullanılma zorunluluğu ayrı şeydir. Bir devletin tek dili olur. Bütün ulus devletler tek dille vardırlar.

    68 Kuşağı Mustafa Kemal’in ülküsünü savunurken ülkemizin sorunlarına sınıfsal açıdan da bakıyordu. Toprak işgalleri, işçilerle dayanışma, köylülerin haklarını savunmalar bu nedenle olmamış mıydı? Tam bağımsızlığın modası geçtiğini söyleyenler sizce de hep emperyalizme hizmet etmiyorlar mı? Başkalarının kucağında oturarak bağımsız olunabilir, bağımsız kalınabilir mi? Ülkeyi kana bulayan insanların destekçileri sizi karşılamayacak mı Diyarbakır’da? “Apo’ya özgürlük” diye bağıran belediye başkanları, milletvekilleriyle buluştuğunuzda, PKK bayrakları altında konuşmak zorunda kalmayacak mısınız? Türk Bayrağını orada göremediğinizde ne duyumsayacaksınız? İstiklal Marşı’na, bayrağımıza saygı göstermeyenlerin elini sıkmaya yüreğiniz nasıl dayanacak?

    Bu “açılım” ABD ile kol kola yürüyen AB emperyalizminin açılımıdır. Bu barış açılımı değil, bölme parçalama açılımıdır. Bunun Sevr’i yeniden canlandırmak olduğunu Mısır’daki Sağır Sultan biliyor artık. Siz ülkeyi bölmek için bin bir hile peşindeki tasarı sahiplerinin konuğu olmayı içinize sindirebilecek misiniz?

    Sayın Başkan, aklı olan hiç kimse barışa karşı çıkmaz, çıkamaz. Ancak barışın koşulları, olmazsa olmazları vardır. Barışın temeli hukuktur. Bütün yasalar, herkese eşit uygulanır; topluma karşı, insana karşı, ülkeye karşı suç işleyenler cezalarını çeker; komşularla Atatürk’ün kurduğu barış ortamı yeniden kurulur; o zaman ülkemize barış gelir. Bağımsız bir ülke Kürtçe’yi de kendi içinde çözer. Başkalarının içişlerine karışmak, uluslararası hukuka aykırı değil midir? Komşuların içişlerine karışan, ülkemizi Suriye bataklığına sürüklemek isteyen bu iktidar sahiplerinin hangi elini sıkabilirsiniz? Yurdunu savunan her insan yurtseverdir, kahramandır. Bugün kahraman olan Esad mıdır, Erdoğan mı?

    Sayın Başkan, ben ne ‘akil’im, ne divane! Ne kanaat önderiyim, ne ‘mele’! Yalnızca yurdumuzun üstündeki kara bulutların ancak Tam Bağımsız bir ülke olduğunda dağılacağına inanırım. Dünya değişti teranelerinin sahipleri, bu değişimin emperyalizmin istemlerine göre olduğunu gizleyenlerdir.

    Bizim görevimiz küreselleşme denilen bu emperyalist tuzağa karşı çıkmak, sömürgenlere karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren bir ulusun çocukları olarak bugün de aynı tutkuyla ülkemizin geleceğini kurmak için bütün düşünce ayrılıklarını bir yana iterek bir araya gelmek, yeniden kurtulmak zorundayız. Ulusallığı savunan gerçek yurtseverleri faşistlikle suçlayan ‘ileri demokratların’ da bilmesi gereken şey; faşizmi iyi öğrenmeleridir. Faşizm, sermayenin kanlı diktatörlüğüyse onların desteklediği, ülkede her türlü özgürlüğü biber gazıyla, copla, tekmeyle, düzmece yargıyla bastırmaya çalışan güce ne diyeceğiz?

    Sayın Başkan, Diyarbakır’a bu koşullarda gitmeyin. ‘Açılım’ın parçası olmak yerine sorunların çözümü için gerçek yurtseverlerin sesine sesinizi katın! Sizin geçmişinize de, İzmir için verdiğiniz uğraşlara da yakışan budur!

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ!

     

    Atatürk’e dair başta Cumhuriyet olmak üzere ne kadar kazanım varsa tepelenirken; bugüne dek Atatürkçü olmayı bir yana bırakalım, adını duyduğunda tüyleri diken diken olan zevatın “Yurtta barış, dünyada barış”çı olması nasıl açıklanmalı?

     

    Baştan söylemekte sakınca yok! Sahtekarlıkla!

     

    “Yurtta barış, dünyada barış!” diyebilmek için Atatürk olmak ya da Atatürk gibi savaşmış olmak gerekir! Açılımcı uysallığa evrilmiş olanlar son günlerde “Savaşa hayır, barışa evet!” zırvalığıyla kendilerini kaybettirme telaşı içine düşmekteler!

     

    Haklı savaş denen kavram varken ve artık tartışmasız bir olguya dönüşmüşken “savaşa hayır, barışa evet!” sığlığına düşmek ne anlama geliyor?

     

    Bütün bunları bir yana bırakarak gerçeğin peşine düşelim!

     

    Saldırının üzerinden 24 saat geçmeden failleri belirleyenler bununla da kalmayıp El Muhaberat bağlantılarını ortaya koyanlar saldırıları neden önleyemediler?

     

    Öte yandan, “komşularla sıfır sorun” kavramıyla yola çıkıp “sorunsuz komşusuz” durumuna düşmek nasıl iştir?

     

    Her şeye karşın “Yurtta barış, dünyada barış!” demek kötü müdür? Elbette iyidir! Ama, o sözün ağırlığını ve içeriğini taşıyabilmek koşuluyla.

     

    “Türkiye’de barış deyip, dünyada barışı göz ardı edip, başka yerlerde savaşın değirmenine su taşıma!” siyasetinin yolunun Reyhanlı olayıyla kesişmesi sıradan bir rastlantı mıdır?

     

    Yoksa, yazgının garip bir cilvesi mi?

     

    Türkiye’nin hem kendisinin olmayan hem de saldırganlığın savaşı olan bu pis işe bir şekilde karış(tırıl)maması için yakarıyoruz…

     

    Ceyhun BALCI, 12.05.2013

  •  

    Görsel

     

    FETİŞİZM (*)

    (Fetişist olmadığımız kalmıştı! Onu da olduk!)

     

    (*)  Fetişizm, Dil Derneği sözlüğünde ilkel toplumlarda doğaüstü bir güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı ya da cansız nesnelere tapınma, tapınakçılık, putperestlik olarak tanımlanmış. Bir de ruhbilimsel anlamı var. Ama, bu yazının konusu değil elbette!

     

    “Bu kavrama değinmek de nereden çıktı?” diye soracaklar çıkacaktır. Vatanımız, bayrağımız, dilimiz ve başkaca akla gelen ulusal değerlerimiz elimizden kayıp gittiği bu dönemde aklın doğal gereği olarak “bayrağımızı, vatanımızı, dilimizi ve ulusal değerlerimizi” önemsiyor ve onlara dört elle sarılıyoruz. Bu “ulusalcılık”  olarak da adlandırılan bir yaklaşım! Bu nedenle “faşist” ve “şovenist” yaftaları boynumuza çoktan takılmış durumda. Sağolasıca “devrimci demokratlar” boynumuza bir de “fetişist” yaftası astılar. Geçtiğimiz günlerde bir ortamda Atatürk, bayrak ve ulusal değerler duyarlılığımızı “fetişizm” olarak nitelediler. Kuşku yok ki, bu gibi nitelemeler önünde, sonunda öznel yargılara dayanabilir! Ancak, bayrağın ucundan tutmamış, ulusal değerlerin yanından geçmemişlerin bu türden nitelemelerinin ciddiye alınması da olanaksızdır.

     

    Bayrak ve ulusal değerler konusundaki tartışmalar 1 Mayıs sürecinde alevlenme göstermişti. Bizlerin ikna çabalarının sınırlı etkiye sahip olduğuna kuşku yoktur.

     

    Dış kaynaklara danışmak ya da onların yaklaşımına göz atmak yararlı olabilir! Ne de olsa bu dostlarımız her fırsatta kendilerini enternasyonalist olarak tanımlarlar.

     

    Bu nedenle de sağlam bir başvuru kaynağına yönelmek iyi olacaktır! Bugünün dünyasında Küba’nın sosyalistliğinden ya da komünistliğinden kuşku duyulabilir mi? ABD’nin burnunun dibinde özellike bu konuda burnundan kıl aldırmayan Küba 1 Mayıs’ı nasıl kutladı?

     

    Bu güzel günde Küba’da bulunma şansına sahip olmuş dostlarımızın fotoğraflarından daha iyi belge olur mu?

     

    Havana’da, Devrim Meydanı’nda objektiflere takılan görüntülerde kendisini gösteren bolca Küba bayrağı  gözlerden kaçmayacaktır!

     

    Bayrağın ucundan tutmak, ulusal değerlerin yanından geçmek komünist olmaya engel değildir besbelli! İşte kanıtı!

    https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/KUBADA1MAYIS

     

    Bu işe sizler ne dersiniz sevgili devrimci demokrat dostlar? İkna olur musunuz? Yoksa, ucuz hesaplar gereği bayrağa ve ulusal değerlere sahip çıkanlara faşist, şovenist ve şimdi de fetişist diyerek kolaycılık batağında çırpınmayı mı tercih edersiniz?

     

    Sizleri de biraz faşist, şovenist ve hatta fetişist olmaya çağırıyoruz! Tıpkı uzaktaki yakınlarımız olan Kübalı dostlar gibi! Bizlere benzemekse korkunuz Kübalılara benzeyin!

     

    Ceyhun BALCI, 11.05.2013