cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • EXPO MAYMUNCUK MU?

     

     

    EXPO MAYMUNCUK MU?

    İzmir’in EXPO’ya ikinci kez adaylığı kentin önde gelen gündem başlıklarından birisi olmayı sürdürüyor. Kimi zaman projeyle ilgili sunumlar kimi zaman da iç tartışmalar gündeme oturuyor.

    EXPO, İnciraltı ile özdeşleşiyor dense yeridir!

    İzmir’in yeşile aç bir kent olduğuna vurgu yapmakta yarar var. Doğa ve iklim koşulları bu denli elverişli olan bir kentin yeşilsizliği hepimizin utancı sayılmalı. Kadifekale’den İzmir’e baknca merkezdeki tek dişe dokunur yeşillik Kültürpark’la sınırlı. Uçaktan İzmir’e bakıldığında İnciraltı kent ormanı yeşilsiz kentin vahası gibi çarpar gözünüze.

    İşte o İnciraltı, EXPO’ya kurban edilmek isteniyor. Değer mi, diye soracak olsanız aba altından sopa gösteren bir yanıt almanız kaçınılmazdır! Altı ayda 30 milyon kişi İzmir’e gelecek! Yiyecek, içecek, harcayacak ve İzmir’i paraya boğacak! Edinilen parayla elden giden doğa geri getirilebilir mi? Şimdiye kadar buna benzer bir geri dönüş yaşanmadı demekle yetinelim! Daha da uzatacak olursanız adınız “istemezükçü” oluverir.

    EXPO 2020’nin bir de “Herkes için sağlık!” temasına sahip olduğunu görüyoruz. Sağlık gibi önemli bir olguda konuyla ilgili kurumların EXPO’nun neresinde olduğunu bir yana bırakalım! Sağlıkla ilgili önde gelen gündemin “Sağlık Turizmi” üzerine yoğunlaştığını gözlemliyoruz. Sorun buysa ve bu doğrultuda yol alınacaksa EXPO gibi kapsamlı ve masraflı bir işe girişmeye gerek var mı? Türkiye’nin son yıllarda yaşama geçirdiği sayısız devrimden(!) birisi olan Sağlıkta Dönüşüm’e bel bağlanıyor olabilir. Bu düşüncede olanlara kötü haber vermek durumundayız. Sağlıkta Dönüşüm’de cicim ayları çoktan bitti! Şimdilerde yaldızların hızla dökülmekte olduğunu hep birlikte izliyoruz!

    EXPO 2020 için elbette çok kutsal ve akılcı gerekçelerle İnciraltı’nı gözden çıartmakta sakınca görmeyen aymaz ve duyarsızlara bir anımsatmada bulunalım!

    2013 Türkiyesinde Gezi Parkı’ndaki bir kaç ağaç için bedenini siper edebilecek çılgınlıkta insanlar olduğunu unutmayalım!

    Ey ilgililer, etkililer, yetkililer,

    Gelin bu  sevdadan vazgeçin demek geliyor içimden! Ama, biliyorum ki projeler çoktan hazırlandı! Sözler verildi! Olsun! Siz yine de vazgeçin! Yitirdiğiniz her şeyi geri getirebilirsiniz! Ama, doğa bir kez elden gittiğinde artık geri dönüş yoktur.

    Hiç bir kutsal gerekçe doğayı yok etmenize akılcı bir kılıf oluşturmaz!

    Kendi adıma EXPO’ya sıcak bakmıyorum! Hatta, karşıyım! İnciraltı adına, doğa adına karşı duruyorum bu çok önemli ve sözde kazançlı düzenlemeye!

    Korkarım ki, EXPO düzenlemesi alınamasa bile İnciraltı’nın ipini çekmek için gereken ne varsa yapılacaktır.

    EXPO’nun bir amaç değil yalnızca araç olduğunu üzülerek gözlemliyorum! EXPO, İnciraltı yeşilini yapılaşmaya kapatan kilidin maymuncuğu olarak kullanılıyor!

    Ceyhun BALCI, 30.06.2013

     

  • GEZİ’DEN LİCE’YE…

     

     

    GEZİ’DEN, LİCE’YE…

    Gezi Parkı direnişinin Türkiye’deki bir çok taşı yerinden oynattığına kuşku yok! Her geçen gün farklı bir durum ve boyut değişimiyle karşılaşıyoruz. Bu da şaşkınlıklara ve ne yapacağını bilemezliklere yol açıyor.

     

    Lice’de dün yaşanan kanlı olaylardan sonra tepki İstanbul’da gösterdi kendisini. Direniş ortamı bir barut fıçısı gibi! Kıvılcıma bakıyor patlamak için.

     

    Şöyle bir geriye gidelim!

     

    Habur’da kahramanlar gibi karşılanan eşkıyanın ayağına savcı-yargıç götürenler kimlerdi?

     

    Ya eli kanlı katille MİT Müsteşarı düzeyinde görüşüp çözüm arayanlar?

     

    Milletvekillerine postacılık görevi yükleyip İmralı-Kandil iletişimi sağlayanlara ne demeli?

     

    Tüm bunlar olurken bir de KCK davası çıkmıştı ortaya! KCK davası en az Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk, ve benzerleri  kadar kurgudur. Terör,stlerle görüşenlerin kalkanıdır bu dava! Açılım adı altında görüşme konusu yapılan ve her geçen gün yol alan bir konuda birilerini bu hedefe varmakla suçlayabilmek ve bunu topluma yutturabilmek hamgi akla sığdırılabilir? KCK denen yutturmacaya olan gereksinim giderek azaldığı için sanıkların da birer birer salıverildiğini görüyoruz.

     

    En taze haber Güneydoğu’da yaklaşan konfederasyon (belki de ayrılık) ortamıyla uyumlu yerek güvenlik gücü oluşturulmasıdır.

     

    Yukarıda anılan çarpıcı gelişmelere karşı güvenlik güçlerinin tepkisi olmuş muydu? Daha dün eli silahlı dağdan inmeler göstermelik çekilme sergilerken görmezden gelmemiş miydi anlı şanlı güvenlik güçleri?

     

    Bu olaylar ışığında değerlendirildiğinde Lice’de toplanıp karakol inşaatına yürüyen birkaç yüz kişilik topluluğa yönelen müdahaleyi bir yere sığdırmak olanaklı mıdır?

     

    29 Haziran 2013 Türkiyesinde süreç tamama erme yolunda hızla ilerlerken Lice’deki topluluğa yönelik şiddet hoş görülebilir mi? Lice’deki topluluğun siyasi eğiliminden söz etmeye gerek bile görmüyorum. Bunca gelişme yaşanmışken günah keçiliği Lice’de toplananlara mı kaldı? Kuşku duyulmasın ki; Lice’de yaşananlar jet hızıyla soruşturulacak ve seçilmişlerin başını ağrıtmayacak şekilde sonuçlandırılacaktır.

     

    Bir yeni haber ne demek istediğimi anlatmama yardım edecektir! TSK, hızlı davranarak hükümeti açığa düşürmüş! İç Hizmet Yasası’nın 35. Maddesini resmi internet sitesinden kaldırmış.

     

    Ülkeyi her türlü tehdit ve tehlikeden koruma niyetini bir yana bırakmış silahlı kuvvetlerin bir kaç yüz kişilik topluluktan ne istediğini açıklaması gerekmez mi?

     

    Lice’de yaşananlara İstanbul ve diğer yurt köşelerinden gelen dayanışmayı bir de bu pencereden irdelemek yararlı olmaz mı? Eğer, amaç ayrışmak değil de birleşmekse!

     

    Ceyhun BALCI, 29.06.2013

  • İMAM FARKI

    CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    İmam Farkı

    Google’a “imam” yazdığınızda karşınıza çıkan ilk sözcükler “İmam Gazali”, “imam nikâhı”, “İmam Çağdaş” vb. oluyor… 
    “İmam nikâhı”, “imam” Başbakanımızın herhalde gönlünden geçen, elinden gelse zorunlu kılacağı nikâh türü olsa gerek… 
    İmam Gazali, 11. yy’da yaşamış İranlı büyük bir İslam düşünürü. Bir yerde diyor ki: “Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur.”
    Ama ekliyor:
    “Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir.”
    Demek ki üstat, her şeyi öğrenmek susuzluğunu duyarken, Tanrı’nın varlığı ve insanın yazgısı, yani asıl temel sorunlar konusunda kuşku sahibi değil…
    Yine de Gazali’nin günümüze ulaşmış kitaplarından hiç değilse birini okumak isterim…
    İmam Çağdaş adını ise Gaziantepli ya da yolu bu kentimizden geçmiş olup da işitmeyen yoktur….
    Kebapları, başta baklava olmak üzere tatlıları gerçekten harikadır… 
    “İmam” ve “çağdaş” adlarının yan yanalığı ise herhalde pek çok kimse gibi ilk duyduğumda beni de yadırgatmıştı…
    İnsan hem imam hem çağdaş olabilir mi?
    Üzerinde düşünülmesi gereken bir soru…

     

    ***

     

     

    “İmam” Arapçada, önde bulunan, önayak olan kimse demek. 
    İslam peygamberinin ölümünden sonra halifelere de bu san verilmiş. 
    İslam kültüründe birkaç anlamı daha var; fakat günümüzdeki başlıca anlamı namaz kıldıran din adamı demektir. 
    İmam hatip liseleri, kuşkusuz, sadece namaz kıldıracak din adamları yetiştirmek için açılmadı. 
    Nitekim oralarda öğrenim gören erkekler ve kızlar, yükseköğrenimlerini belki en az ilahiyat fakültelerinde olmak üzere, çeşitli öğrenim kurumlarında sürdürüyorlar… 
    Belki de bu nedenle, bu liselerin adlarının değiştirilmesi de düşünülebilir… Zaten bildiğimiz liseler giderek imam hatipleştiğinden, böylece arada fark kalmadığından, herhangi bir ad ayrılığına da gerek olmayabilir…

     

    ***

     

     

    İmam hatip lisesi öğrenimi görmüş bir Başbakanımız var. 
    Bu liseden mezun olanlar, sanırım isterlerse imam olabiliyorlar. 
    Başbakan başka meslekler seçmiş. Ticaretle uğraşmış, siyasete girmiş, bugün sahip olduğu mevkiye ulaşmış, gözü daha da yükseklerde… 
    Ama gerçek anlamıyla bir din adamı, “imam” sayılabilir mi? 
    Aldığı (alt tarafı lise düzeyindeki) din eğitiminden her fırsatta söz etmesine karşın, bu işi meslek olarak seçmeyişinden başka, kişiliği bakımından da kendisine en son yakıştırılacak sıfat, din adamlığı, “imam”lık olsa gerek…
    Çünkü… 
    Din adamı, “imam”, başkalarına önder ve örnek olması gerektiğinden, öncelikle insan ve insanlık sevgisine sahip olması gereken kişidir… 
    Dindarlıkla kindarlığı birbirine karıştırmamalıdır… 
    Örnek olması gerektiğinden, malda mülkte gözü olmamalıdır. (Örneğin, İslamın koşullarından “zekât”a göre, bir mümin her yıl servetinin kırkta birini yoksullara dağıtmalıdır… Başbakan yapıyor mu bunu? Pek sanmam. Çuvalla para dağıtması gerekir…)
    Ve “imam” yalan üstüne yalan atmamalıdır… 
    Tayyip Erdoğan bu “imam” tanımına ne kadar uyuyor dersiniz?..

     

    ***

     

     

    Sözü, Dolmabahçe Bezmi Âlem Valide Sultan Camisi müezzini Fuat Yıldırım’a getireceğimi anlamışsınızdır…
    Bu genç din adamı, en tepedeki sözde imamın gazabını göze alarak, onun “camide içki içildi” yalanını yüzüne çarparcasına, başından beri ve (her nedense götürüldüğü ve altı saat süren!) polisteki sorgusunda da böyle bir şey görmediğini söylüyor ve ekliyor: “Din adamıyım. Görmediğim şey için gördüm diyemem.”
    Fuat Yıldırım’ı yürekten kutluyorum. Gerçek din adamının, gerçek bir imamın, gerçek insanın nasıl olması gerektiğini örnekleyerek, hem inancına hem mesleğine saygınlık kazandırdığı için…
    Böyle din adamlarının başımızın üstünde yeri var.

  • BRE’TÜRKİYE

     

    Görsel

    Görsel

     

    BRE’TÜRKİYE

    Biz Türklerin Brezilya ile ilişkisi futbol üzerinden olageldi! Yetmişlerde Didi ile kurulan köprünün altından çokça su aktı. Didi’nin ayrılışı sırasında yaşanan duygusallık hiç aklımdan çıkmaz! Benzer durum yakınlarda önce heykeli dikilip, sonra postalanan Alex’le yaşanmıştı!

    Artık bu dev Latin Amerika ülkesiyle eylem kardeşi olduk! Orada Türk, burada Brezilya bayrakları karşılıklı saygı ve sevginin kanıtıdır.

    Brezilya 8.5 milyon km2 olan yüzölçümü ile bu bakımından Türkiye’yi yaklaşık 10’a katlıyor. Nüfus yönünden ise 200 milyon insanıyla ülkemizin üç katı insan kaynağına sahiptir. Portekizce konuşan Brezilya bu dile adını veren ülkeye de fark atar hem nüfus (10 milyon) hem yüzölçümü (92 bin km2) bakımından.

    Bir zamanların denizler fatihi ve denizaşırı sömürgecisi Portekiz İberya’ya sıkışıp kalsa da hiç olmazsa dili yaşatılmaktadır Brezilya’da. Tüm Latin Amerika ülkelerine benzer bir acılı geçmişe sahip. Darbeler ve emperyalist işbirlikçisi yüz karası yöneticiler tarihini oluşturur bir bakıma Brezilya’nın!

    Eylem kardeşliğine dönecek olursak! Yönetenlerin eylemlere yaklaşımı ve eylemlere verdikleri geri bildirim siyahla beyaz zıtlığına benzetilebilir.

    Türkiye’de kolluk güçleri basınçlı-ilaçlı su, gaz bombası, plastik mermi ve cop kullanımında sınır tanımazken; biber gazı üreticisi ve dışsatımcısı Brezilya’da polise kesinlikle şiddet kullanılmaması buyruğu verilmiştir.

    BRICS ülkeleri topluluğunun üyesi olan Brezilya’da halk yeterli bulmasa da şimdiden kazanımlar elde etmiş durumdadır. Brezilya’yı yönetenler eylemcileri karalamak bir yana yüceltmeyi yeğlemişlerdir. Türkiye’de ise camiye ayakkabıyla girdiler, içki içtiler, çadırlarda fuhuş yaptılar denilerek karalanmaktadır bu soylu direniş!

    Brezilya’da, Türkiye’den esinlenilen halk tepkisinin hiç olmazsa bir devlet reformuna giden yola girdiğini söylemek mümkün. Türkiye’de ise isteklerin karşılanması bir yana direnişçi Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin serbest kaldığı ve direnişçilerin yıldırılmasına yönelik tutuklama dalgaları gözlemlenmekte. Hatta, orantısız zekâya orantısız güçle karşılık veren polisin destan yazdığından söz edilebilmektedir.

    Brezilya’da direnişe saygı duyan anlayışa karşılık; Türkiye’de direniş (s)açılımla karşılık bulmaktadır. (S)açılım yanlısı her kesimden güçler ise direnişi unutma ve unutturma çabasındadır!

    Tarih iki uzak ilkeyi eylem kardeşi yapan gelişmeleri  yazdığında birkaç yaprakta bunlar yazılı olacak!

    Ceyhun BALCI, 27.06.2013

    Görsel

    Görsel

  • KORKUT BORATAV’DAN

     

     

    Görsel 

     

    KORKUT BORATAV DİYOR Kİ…

    Öncelikle Korkut Boratav’ı tanımalı! Marksist iktisatçı yazar künyesinde! Pertev Naili Boratav’ın oğludur. Aile boyu baskı ve sıkıntı çekmiş bir kişiliktir. Babasının başına gelen kendi başına 12 Eylül’de gelmiştir. 1402’lik olmuştur. Yoluna çıkan engellere kulak asmamıştır. Başkalarınınkini de kendi derdi bilenlerdendir. İzzettin Önder’in yazısı denetime takılınca Cumhuriyet’te yazmayı ikileme düşmeksizin bırakmıştır.

    Yaşamı zorluklarla geçmiş bir kişinin güncel durumla ilgili düşünceleri daha bir anlamlı ve önemli olmalı!

    Türkiye’de kabaran halk hareketini bir orta sınıf başkaldırısı olmaktan çok sınıf hareketi olarak niteliyor Boratav!

    Bir de ders çıkartılmalı diyerek Sosyalist sol ve Kürt Hareketi’ne şöyle sesleniyor:  “Sosyalist solun Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyet’in kazanımları ve bunların sembolleriyle ile barışmayı öğrendiğini umuyorum. Kürt Hareketi’nin ise Türk halkının eski bir özdeyişindeki  (körle yatan şaşı kalkar) bilgeliği algıladığını ummak isterim. İslâmcı faşizm ile uzlaşarak demokrasiye, özgürlüğe kavuşmak mümkün değildir.”

    Boratav’ın değinileri hep önemliydi! Bugünlerde çok daha önemlidir! Direniş sersemlemesini atlatma çabası içindekiler kafa kafaya vermiş durumda bir kez daha! Bir yandan iktidar diğer yandan Kürt ayrılıkçılığı (S)açılım derdinde! Bir özdeyişimize benzetmek gerekirse : “Kasap et, koyun da can derdinde!”

    Şurada, burada muhalefet yapar gibi görünen sosyalist solun da eli kulağındadır! Barış, anaların ağlamaması, vb “yüce” değerlere hayır diyemezler.  

    “Yetişin solcular!” barış treni kalkıyor, binmeyen kalmasın…

    Ceyhun BALCI, 26.06.2013

     

  • MERSİN AKDENİZ OYUNLARI

    Görsel

     

    AKDENİZ OYUNLARI

     

    Üç anakaranın olimpiyatıdır Akdeniz Oyunları! Yapılmasına 1948 Londra Olimpiyatları sırasında karar varilmiş! Fikir babasının ülkesi Mısır ilk oyunlara ev sahipliği yapmış!

     

    Mersin kendi adına ilk ülkemiz adına ikinci kez Akdeniz Oyunları kenti olmaktadır.

     

    Bundan 42 yıl önce İzmir oyunlara ev sahipliğ yaparak spor tesisi patlaması yaşamış ve ekilenleri izleyen yıllarda fazlasıyla biçmişti.

     

    Olimpiyatlara 3. kez aday olan İstanbul’un bir olimpiyat kenti olup olmayacağı henüz belli değildir.

     

    Olmuşun değil olmamışın düşüyle yaşayan bizlerin bu durumu anımsamasında yarar var! Olimpiyat kenti olmuş üç kentimiz vardır!

    İzmir bir kez Akdeniz Oyunları, bir kez de Universiade ev sahipliği yaparak bu alanda öncüdür. Erzurum da Kış Üniversite Oyunları ev sahipliği ile adını yazdırmış durumdadır olimpik kent hanesine!

     

    Şimdi de Mersin! Hem Mersin hem de İzmir geçmişte ve günümüzde spor kenti olma özelliğiyle  olimpik ev sahipliğini iyi değerlendirmektedirler.

     

    Erzurum’a bir tepeden bakıldığında kentin silüetine girmiş olan kayakla atlama kulelerinin kış üniversite oyunları sonrasında bir kez bile kullanılmamış olması derin bir yaradır!

     

    Olimpiyatlar yapıldıkları ülkeden çok ev sahibi kentin adıyla anılırlar. 2000 yılındakini Avustralya değil Sidney Olimpiyatları olarak anımsarız! Moskova, Atlanta, Seul, Barselona, Atina, Pekin olimpiyatları ülkelerinin adıyla anılmazlar!

     

    Mersin’deki Akdeniz Oyunları bu bağlamda ağır yaralıdır! Kentin seçilmişi oyunlardan yalıtılmıştır! Kentliye yaraştırılan farklı mı? Belki de tarihte ilk kez kentli kendi olimpiyatından uzak tutulmuştur. “Diren Mersin!” demeleri olasılığı yok mu?  Tüm suç bu olasılığın!

     

    Açılışta Mersinli yok! Taşıma yandaş-candaş çok!

    Spor karşılaşmaları ve yarışmalarında da durum iç açıcı sayılmaz!

    Yunanistan ekonomik kriz gerekçesiyle vazgeçtiği için üstlendiğimiz Mersin Oyunları’na kısa zamanda hazır duruma gelmek haklı bir övünç sayılabilir belki ama olimpiyatta tek sorunun tesis yapmak olmadığını , hemen her spora hem izleyici hem de yarışmacı olarak katılmanın da önemli olduğunu kavramak zorundayız!  Olimpiyat adayı bir ülke için prova niteliğindeki bu deneyimler son derece önemli! Olimpiyat oylamasında yediğimiz bu hurmaların bizleri rahatsız etmemesini dilemekle yetinelim!

     

    Bir başka olumsuz not bayrağımızı taşıttığımız kendini bilmez pehlivanımızla ilgili olmalı! Yandaşlığı içselleştirmekte sakınca görmeyen bu pehlivanımızın çevikliğine diyecek sözümüz olamaz belki ama; zeki ve ahlaklı olduğunu söylemek hiç de kolay değil!

     

    Bir söz de spor alanlarındaki müzikle ilgili! Boks maçları sırasında Türk sporcunun raund aralarında Mehter Marşı, yabancılarınkinde pop müzik! İşte bu hiç olmadı! Mehter Marşı’na sözümüz yok! Ama, eğer olimpiyat bir spor etkinliği olmasının yanı sıra kültürel sergi işleviyle de donatılmışsa Mersin’de bu coğrafyanın değerlerini olabildiğince görücüye çıkartmak ve bu değerler arasında ayrımcı olmamak da bir o kadar önemli!

     

    Zeugma, Göbeklitepe, Karatepe yakındaki eskil kentlerden bir kaçı! “Silifke’nin Yoğurdu” ya da “Kekliği Düz Ovada Avlarlar” öz be öz Mersin ezgileri olarak dinletilmeye değecek denli hoş melodiler değiller midir?

     

    Son sözüm halter denen sporu yapan ve yaptıranlarımıza! Doping rezaletiyle bütünleştik desek yeridir! Halterin temizlik gereksinimi ivedi bir durum! Gerekirse bir süre uluslararası etkinliklere katılıma ara verilmeli!

     

    Ceyhun BALCI, 24.06.2013

     

  • KAÇAN POLİS

    Görsel

     

    KAÇAN ADAM

    Halk hareketi deneyimlendikçe yürekli ve gözüpek bir tutum sergiliyor. Bayrağa karşı gaz, karanfile karşı basınçlı su caydırmak bir yana; direnci artıran bir etkene dönüşüyor. Su verildikçe güçlenen çelik gibi gazlandıkça, sulandıkça, coplandıkça katlanan direnç! Çelik gibi irade diyelim!

    Sürekli boyut değiştiren; başlangıçta yürüyen ve haykıran ama şimdilerde duran ama her koşulda direnen adamların karşısında artık kaçan adam var!

    Şimdilik eylem alanlarından kaçmasa da polis kaçan adam rolünü üstlenmiş durumda!

    Atamaların açıldığı 6 saat içinde İstanbul’dan ayrılma iradesi gösteren 1600 polis “kaçan adam” imgesinin canlı kanıtıdır.

    Halk hareketi yorulmak bilmiyor! Polisin yorulmaya başladığı gözleniyor. İstanbul’dan kaçan polis bu durumu doğruluyor.

    Her ne kadar elbette şimdilik sıcak temas sırasındaki tutum ve davranışına yansımamış olsa da; polisin üst düzey buyruklarla zorlandığı vahşi davranışların da bu “kaçan adam” tablosuna katkısı olmuş mudur? Kim bilir! Belki de fazlaca iyimser bir saptamadır!

    Kesin olan rollerin değiştiğidir!

    Başlangıçta kaçanlar dimdik durmaya başlarken önceleri kovalayanlar kaçan olmuştur.

    Önemli bir gelişmedir!

    Ceyhun BALCI, 24.06.2013

  • İKİ MEHMET ALİ

    CUMARTESİ YAZILARI
    Ataol Behramoğlu

    İki Mehmet Ali 

    Bu haftaki yazımın konusu ülkemizin onuru iki Mehmet Ali olacak. 

    Teğmen Mehmet Ali Çelebi ve tiyatro sanatçısı Mehmet Ali Alabora. 
    Mehmet Ali Çelebi’yi Ergenekon duruşmalarından tanıyoruz. 
    Bu genç adam cep telefonuna polisçe konulduğu saptanan bir sahte kanıtla 18 Eylül 2008’de tutuklanmış, Hasdal Askeri Cezaevi’nde 33 ay (2 yıl 9 ay) tutuklu kaldıktan sonra 20 Mayıs 2011’de tahliye edilmişti. 17 Haziran 2013’te yaptığı savunmasıyla da yakın tarihimize ateşten ve çelikten harflerle bir not düştü… 
    Başarılı sanatçılığının yanı sıra toplumsal olaylar konusunda öncü duyarlılığı ve ataklığıyla hayranlık uyandıran Mehmet Ali Alabora ise, Gezi Parkı Direnişi’ndeki etkinliği ve Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilmesiyle bir kez daha ilgi odağı oldu. 
    Büyük olasılıkla hiç karşılaşıp tanışmamış olan bu iki genç adam, toplumun ilgisini de hayranlığını da fazlasıyla hak ediyor…

     

    ***

     

     

    Mehmet Ali Çelebi’nin savunmasını yaptığı gün, suçlama ve yargılama kürsüsünde oturan, kimileri onun babası yaşındaki “hukuk”çuların yerinde olmayı, herhalde onur ve haysiyet sahibi hiç kimse istemez… 
    Duruşma sonrasında evlerine nasıl gönül rahatlığıyla gidip nasıl huzur içinde uyuyabildiklerini anlayamıyorum ve doğrusunu isterseniz bunu yapabildiklerini de pek sanmıyorum… 
    Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin, Genelkurmay Başkanı’ndan en genç asteğmenine kadar Türkiye Cumhuriyeti ordusunda görev yapan her subayın dikkatle okuyup kimi bölümlerini ezberlemeleri gerektiğine inandığım savunmasından, daha doğrusu makamına “ithamname”sinden örnekleri paylaşalım… 
    Kendisine sanık gözüyle bakmadığını, tersine, vatanseverlik davasının savunucusu olduğunu söyleyen Mehmet Ali Çelebi, suçlama ve yargı makamına yönelik olarak diyor ki: 
    “Bir ihanet suçlamasını Türk subayıyla bağdaştırmak için çok komik durumlara düştünüz. Hukuku kendi cinnetlerinize göre saptırdınız, çarpıttınız, tepetaklak ettiniz. Ruhunuzu bir kez olsun adaletin kollarına atamadınız. Vasatın bataklığına öyle gömülmüşsünüz ki gerçekler bile sizi tekrar ayağa kaldıramıyor. Anlaşılıyor ki hiçliğin yazgısına başkaldıramıyorsunuz! Pusulanız karanlığı gösteriyor…”
    Bu ateşten ve çelikten sözler karşısında hayranlık duymamak, muhataplarının ise yine bu savunmadaki bir deyimle “yalanlar ürettikleri cehennemin yedi kat dibine” gömülmemeleri olası mı?..

     

    ***

     

     

    Çok sevdiğim, sanatına da kişiliğine de hayranlık duyduğum Mehmet Ali Alabora ise, annesinin ve babasının arkadaşı olarak benim de oğlum kadar yakınımdır. 
    Aslında o, 68 kuşağının ve o kuşağın en yakın ağabeyleri (ve kuşkusuz ablaları) olarak benim de aralarında olduğum 60’lı yıllar devrimci gençliğinin günümüzdeki bir temsilcisidir. 
    Deniz Gezmiş’i sinemada canlandırmak kuşkusuz en çok ona yaraşırdı. 
    Başbakan, bilmem neresinin kılı olduğunu iftiharla söyleyenlerin de aralarında bulunduğu bir topluluk önünde, bu pırıl pırıl genç adamı hedef gösterme küçüklüğünden kendini alamadı… 
    Mehmet Ali Alabora Taksim Gezi Direnişi’nin öncüsüymüş… 
    Eğer öyle ise, onun için paha biçilmez bir onurdur bu… 
    Fakat Tayyip Erdoğan ve benzerleri anlamıyor ya da anlamak istemiyorlar ki, böylesi olayların zaten tek bir öncüsü olmaz, olamaz. 
    Bunlar birikimler sonucunda toplumsal patlamalardır… 
    Başlangıçta önderi olanlar bile büyük kitlenin bir parçası olurlar… 
    Mehmet Ali Alabora ülkenin yağmalanmasına kararlılık ve eylemlilikle karşı çıkan bir çevre savaşımcısı, bir yurtseverdir ve bunun için kutlanması gerekir. 
    Bunu, birilerinin kılı olmaktan onur duyanların ve kendileri için böyle tiksindirici bir söz söylenenlerin anlaması olanak dışıdır. 

     

    ***

     

     

    Mehmet Ali Çelebi ve Mehmet Ali Alabora… 
    Bu iki Mehmet Ali günümüz genç kuşaklarının iki yıldızı, geleceğimizin iki parlak temsilcisi, ülkemizin iki genç onurudur. 
    Böyle evlatları olan bir ülke geleceğe elbette umutla bakacaktır.

  • Cumhuriyet 22.06.2013

    Duran Adam – Giden Adam

    Dilimizin mantığında, ‘durup durma’nın karşıtı, kalkmak değil, “geçip gitmek”tir. Kimi gitmiş, kimi gidiyor, kimi er geç gidecek, dünya kimseye kalmayacaktır. Bugün dünya, dev adam Mustafa Kemal ile dev adam Mahatma Gandhi’den sonra, “duran adam” Türk’ün ne düşündüğünü, ne yapacağını merak ediyor.

    Avrupa medeniyetinden kaçıp Okyanusya’daki Tahiti Adası’na sığınan Gauguin, yüz yıl önce sormuş: “Kimiz, nereden gelmiş nereye gidiyoruz?” Bir Anadolu köyünün misafir odasında ağırlanan kişi benzer soruyla karşılaşır:

    “Ey yolcu, kimsin, nesin, necisin; 
    Nereden gelmiş nereye gidersin?”
    Yanıtlar farklı olsa da soruların evrenselliği tartışılmaz. Bu iki soru, çağımızın “kimlik sorunu” araştırmalarını başlatmıştır. Zaman boyutunda geçmişten geleceğe uzun bir yolculuk. Gelmekle gitmek arasındaki üçüncü şık, hiç de imkânsız olmayan ‘durup oturmak’tır. Yorulan durup oturur, dinler ve dinlenir. Biz Türkler oturmayı, oturumları severiz. Evlerimizde oturma odaları vardır. Yalnız dinlenmek değil, çalışmak, iki çift laf etmek, iş yapmak, iki tek atmak, hatta yasa çıkarmak için numaralı oturumlar…
    O kadar ki kendisini “saldırgan bir gezgin” olarak tanıtan Pritchett, 50 yıl önce çizdiği Türk portresine“Oturan Türk” adını vermişti: Anadolu medeniyetleri üstünde, hiç kalmayacakmış gibi oturan Türk! MustafaKemal, “yürüyelim arkadaşlar” deyip Türk’ü ayağa kaldırmıştı ya, o gidince “Otur oturduğun yerde” dediler, biz de oturduk ve oturakaldık. Oturmak da yürümek gibi eylem sayılıp yasaklanınca, ayakta durmaktan başka seçenek kalmadı; ‘duran adam’ Türk, küresel umut simgesi oldu.
    Ege ağzında, hali vakti sorulan yaşlılar için, “N’apsın, n’ossun, durupduru” derler, çok şükür, iyidir anlamında. Durupduran adam, geçip gitmemişlere bakıp, gidip gideceklere soruyor, nereye?
    Dilimizin mantığında, ‘durup durma’nın karşıtı, kalkmak değil, “geçip gitmek”tir. Kimi gitmiş, kimi gidiyor, kimi er geç gidecek, dünya kimseye kalmayacaktır. Bugün dünya, dev adam Mustafa Kemal ile dev adamMahatma Gandhi’den sonra, “duran adam” Türk’ün ne düşündüğünü, ne yapacağını merak ediyor.
    Duran adam, “Durmak yok, yürüyelim” deyip giden adama, nereye gittiğini soruyor; hele bir dur, düşün ve söyle bakalım: “Nereye gidiyorsun?” “Ben, kimseyi tanımam, dinlemem, dilediğimi yaparım” diyen giden adama, yolun ve yolculuğun sonunda nereye varacağını soruyor. 
    “Ben ötekiyim” diyen Kartacalı Terence, bildiği Elen dünyasını Romalılara yorumlarken; “İnsanca şeyler bana hiç yabancı gelmiyor” sözüyle tanınmıştı; binlerce yıl sonra bugün hâlâ saygıyla anılıyor.
    Doğulu ve Batılı akiller ile makuller, mutluluk konusunda uzlaşmış görünüyor: Mutluluk, bir yere, bir hedefe varmak değil, o yönde güvenle yürümektir. Vardıktan sonra n’apacaksın, mutsuz olmaktan başka.
    Pazar bunalımlarına çözüm olarak devlet müdahalesini gösteren Keynes’e sormuşlar: Ya uzun vadede? “Uzun vadede” demiş Keynes, “hep öleceğiz”.
    Umutsuzluğa kapılmayalım, Keynes kuşağı öldü, 68 kuşağı yaşlandı ama “küreselleşen dünya”nın 90 kuşağı yaşıyor. Neron, Roma’yı yakmıştı ama İtalya yaşıyor. “Benden sonra tufan!” diyen Kral XV. Louis geçti gitti ama Fransa yaşıyor. Mağrur padişahlar gitti ama kulları ve tebaları yaşıyor. Mustafa Kemal’in bedeni toprak oldu ama Türkiye Cumhuriyeti yaşıyor.
    Doğu Romalı bir oturan adam ayakta dimdik duruşuyla demir gibi ağır bir soru soruyor: Ey Dünyalı nereye? Orhan Pamuk’un adaylığı ve ödülü belki tartışmalıydı ama duran adam, Nobel Barış Ödülü’ne küresel bir aday olabilir. Nâzım Hikmet ile Yaşar Kemal’in adaylıklarını ciddiye almadık, desteklemedik. Bu kez konuşup yazmayan, sağcı mı solcu mu olduğunu belli etmeyen Nobel Barış adayımızı “pasifist eylemci” deyip dama atmayalım. Çağdaş uygarlığa özgün ve kalıcı bir katkımız olabilir. 
    Duran adam, Yunus nefesiyle sesleniyor: 
    Durup izler olduk / Yapıp ettiklerini / Nerelerden gelip / Nereye gittiğini… / Sorup sorgular olduk / Durup durdurarak. / Özendik insanlığa // Uyandırdık Dünyayı / Okuyup yazmayan / Dur durak tanımayan. / Yazar olduk bunları / Koşa koşa gidene / Oturup dinleyene / Dinleyip anlayana.
    Senin, “eski hava” deyip yakındığın;
    “Tencere tava, kimler için çalınıyor?
    Hele bir durup dinle, ey Giden Adam!”

    Bozkurt GÜVENÇ

  • Sayın Bay Kılıçdaroğlu,

    Sayın Bay Bahçeli,

     

    Nasılsınız? İyi misiniz? Sağlığınız yerinde mi? Yaşıyor musunuz?

     

    Ankara’da, yaşadığınız yerin kuş uçuşu birkaç kilometre uzağında neler olduğundan haberdar mısınız? Diyebilirsiniz ki; penguenci medyamız vermiyor! Doğrudur! Ama, olanakları sınırlı, donanımları kısıtlı da olsa Ulusal Kanal ve Halk TV arif olanaın anlayabileceği şekilde yansıtmakta olan biteni.

     

    İstanbul’un Taksim’inde tek niyetleri ellerinde bir karanfille şehitlerini anmak olan insanlara hiç gerekmediği halde saldıran polisten; Ankara Dikmen’de yine barışçıl amaçlarla bir araya gelmiş kalabalıklara yönelik polis kaynaklı vahşetten haberdar olmalısınız. Ankara’da olayların yaşandığı yerde bir de Ankara milletvekili (mangal yürekli bir Cumhuriyet kadını Aylin Nazlıaka) vardı! İlgi duymanız durumunda o size ayrıntısıyla anlatacaktır!

     

    Ankara Dikmen’deki bir sahne gözümün önünden gitmiyor! Önünde tek kişi bulunmayan TOMA alışkanlığın etkisiyle mi bilinmez; basınçlı suyu konutlara doğru gelişi güzel sıkmaktaydı. Hiç gereği, ve de hedefi yokken!

     

    Bir ayı doldurmaya gün sayan halk hareketi sizi hiç ilgilendirmiyor mu? Sizler için muhalefet  salıdan salıya grup toplantılarında sergilenen laf yarışından mı ibarettir? Polisin elbette iktidarın buyruğuyla yaşama geçirdiği bu anlamsız vahşet karşısında zarar gören ve demokratik haklarını kullanmaktan alıkonulan insanların durumu sizler için bir şeyler ifade etmiyor mu?

     

    Türkiye’de üzerlerine ölü toprağı serpildiğini sandığımız halk sergilediği barışçıl, kararlı ve soylu başkaldırıyla üzerine düşeni hem de kahramanca bir şekilde fazlasıyla yapmış değil midir?

     

    O halde sizler bu durumdan kendinize bir görev çıkartma gereği duymaz mısınız? Önderliğinizdeki partiler bugün için muhalefetle görevlidir. “Meclis aritmetiği izin vermiyor! Elimden ne gelir?”  deme hakkınız olabilir mi? Siyaset biraz da aritmetiğin ötesine geçip de beceri sergilemek değil midir? Ne yazık ki sizlerin duruşundan Türkiye’de iktidar sorununun yanı sıra bir de muhalefet sorunu olduğu sonucunu çıkartmak kaçınılmaz oluyor!

     

    Muazzez İlmiye Çığ’ı tanıyor olmalısınız! Bugünlerde yüz yaşına girdi! Anneniz belki de nineniz yaşındadır. Aynı zamanda ülkemiz yakın tarihinin canlı tanığıdır! Pırıl pırıl beyniyle bir şey söyledi dalya derken! Partilerinizin de adını anarak : BİRLEŞİN!…

     

    Bu yaşamakta olan ve dimdik duran ulu çınara kulak verin ne olur! Her birimizin yüreklerine su serpen bu soylu halk hareketine omuz verin!

     

    Birlik olun ki, Türkiye dirlik içinde olsun!

     

    Yok eğer, biz böyle davranamayız derseniz; yapabileceğiniz bir şey daha var! Bir kenara çekilmek ve gereğince davranacaklara yer açmak!

     

    Bu duyarlı dönemde kenara çekilmenin bile erdem olduğunu hiç aklınızdan çıkartmamanızı dilerim!

    Kaygılarımla…

     

    Ceyhun Balcı