• PAX EMPERYAL VE İŞBİRLİKÇİLERİ

    “MHP dışındaki partilerin temsilcileri Güney Afrika’ya gidiyorlarmış. Amaç, oradaki deneyimi buradaki açılıma katık etmek(miş)!”

    Sağım, solum, önüm, arkam akıllı kaynıyor. Bunlar da vekil akıllılar! İşbirlikçiliği Wikileaks aracılığıyla belgelenmiş T 705 de işin içinde! “Kambersiz düğün olmaz!” diye boşuna dememişler. Öteki CHP milletvekili de işlediği ayıbın farkındalığından kaynaklanan utangaç bir edayla genel başkanın buyruğu deyip boynunu büküyor. Diğerlerinden söz etmek bile gereksiz.

    Bu arkadaşlar barışa o denli susamışlar ve kararlılar ki; daha önce de İrlanda’daki IRA deneyimiyle de ilgili bilgilenmişler. Tam bir tanzimat kafası! Kendi kafanı yormana ve zahmete girmene gerek yok! Tıpkı her türlü ürününü parasıyla satın alıp kullandığın gibi tek dişi kalmış canavarın “pax emperyal”ini de al, tepe tepe kullan! Bedeli vatan parçası olarak ödenir nasıl olsa!

    IRA – İngiltere çatışması mezhep temelli bir çelişkinin adıdır! Türkiye’de mezhep temelli bir çatışma mı vardır?

    Güney Afrika, ırk ayrımcılığına dayalı bir çelişkinin “apartheid” gibi kendisine özgü adla anıldığı coğrafyanın adı! Türkiye’de ırk ayrımına dayalı bir çatışma ve ayrımcılıktan söz etmeye hazırlanıyor anlaşılan bazı akıllılar!

    Bu coğrafyanın yakın tarihi her iki durumun da geçersiz olduğunu kanıtlamaya yetecek olaylarla doludur. Sarıkamış, Çanakkale, Arap Çölleri, Yemen, Trablusgarp, Galiçya, Sakarya ve Dumlupınar’da omuz omuza dövüşüp toprağa düşenlerin profili incelenirse ne etnik ne de mezhepsel bir yarılmadan söz edilebilir. Birlikte öldüğü gibi, birlikte sevinen, birlikte üzülen ve hatta karılarını bile birlikte döven, hep birlikte kuralları hiçe sayan bizler değil miyiz?

    Bugün sol maskesi takarak ayrılıkçılık ve bölücülük yapanların sınıfsal kökenleri irdelenirse niyetin hak kazanma mücadelesi değil de ağa egemenliğinin sürdürülmesi ve “pax emperyal” uşaklığı olduğu kolaylıkla anlaşılır.

    Oluşturulacak manda altındaki devlet görünümlü çıkar örgütlenmeleri aracılığı ile enerji kaynaklarının güvence altına alınması önde gelen amaç!

    Suriye’de duvara çarptıkları için Türkiye’ye alabildiğine yükleniyorlar!

    Barış “pax emperyal” uşaklığı yapılarak değil; haksız savaşlara, haklı savaşlar verilerek getirilir.

    Önce İrlanda’da, şimdi de Güney Afrika’da “barış” arayışına çıkan akıllı topluluğuna önemle anımsatılması gereken bir nokta daha var! Bu etkinliklerin bedeli kamu kaynaklarından karşılanıyorsa sizlere hakkımı helâl etmiyorum!

    Yok eğer, STK görünümlü yıkıcı kurumlarca karşılanıyorsa her birinize ağzımı doldurarak haykırmak istiyorum!

    “Sizi gidi işbirlikçiler!”

    Ceyhun BALCI, 26.04.2013 

  • Görsel

     

    24 NİSAN

     

    Yüzüncü yıla iki kala Ermeni Soykırımı suçlamalarının başımızı daha fazla ağrıtacağını kestirmek hiç de güç değil! İçerideki gönüllülerle birlikte bilgiye, belgeye dayanmayan “soykırım” suçlamaları kadar dayanaksızca ve bozuk plak gibi “biz yapmadık” demek de anlamsız ve içeriksiz.

     

    Önce “tanıma” onu izleyerek “toprak” ve onları izleyecek kaçınılmaz “tazminat” üçlemesi üzerinden yaylım ateşi açan anlayışın Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik bir başka tehdit oluşturması kaçınılmaz!

     

    Türkler öteden beri edilgen konumda kalan taraf olarak son yıllarda savunmayı bile düşünmeyen tutum sergiliyor. Başka bir çok alanda olduğu gibi Ermeni Soykırımı konusunda da “kabul et kurtul” anlayışıyla emperyalizme teslimiyet an meselesi!

     

    Türkiye’de geçmişte devletin desteğiyle yapılan araştırmalar hiç de azımsanacak boyutta değildir.

     

    Yusuf Halaçoğlu ve Türkkaya Ataöv konuyla yakın ilgileri bilinen değerli akademisyenler. Onlara son yıllardaki kapsamlı ve değerli çalışmalarıyla Mehmet Perinçek’i eklememek olmaz! 

     

    Mükemmel düzeyde Rusça, Almanca ve İngilizce biliyor. Yaşı henüz 35 olmamışken 15 yıldır Rus devlet arşivlerinin altını üstüne getirmiş. Daha şimdiden konuyla ilgili 6 kitap yazmış. Kitapları Rusça, Almanca, Farsça ve Azerice’ye  çevirilmiş.

     

    Yaptığı araştırmaların düzeyini ve değerini Ermeni tarafının öfkesiden anlamak olanaklı.

     

    Genç ama kıdemli Ermeni Soykırımı araştırmacısı Mehmet Perinçek bir buçuk yıldır tutuklu. Dolayısı ile sözde soykırımın 100. yıldönümünde kopartılacak yaygaraların önünü kesebilecek araştırmalarını sürdürmesi ve sonuçlandırması bugün için olanaksız.

     

    Tutukluluğuna yol açan suçlamaya ilişkin iddianamede bu konudaki çalışmalarına göndermelerde bulunulmuş olması da ibretlik bir başka durum!

     

    Milletvekili unvanlıların İmralı-Kandil postacılığına soyunduğu; işbirlikçilerin akıllı sayıldığı günümüzde Mehmet Perinçek’in durumu Türkiye’nin bu konuda kendisini savunmaktan da vazgeçtiği anlamına geliyor.

     

    Tam bir “köpekler salınmış, taşlar bağlanmış” durumu!

     

    Ceyhun BALCI, 23.04.2013

     

     

  • Görsel

    23 NİSAN

    İzmir’de bu hafta sonu tanık olduğum çelişik manzaralar 23 Nisan için de anlam taşıyacak bir yazıya maya oldu.

     

    Kitap fuarının ilk gününde Ataol Behramoğlu ustaya rastlamak, onun her zamanki bilgece söyleşisine ortak olmak serin ama güneşli İzmir havası kadar iç ve ufuk açıcı oldu. Ardından herhangi birimiz gibi alçakgönüllü Küba Büyükelçisi’ni izlemek ve iyi ki bu dünyada bir Küba adası var demek de iyi geldi. Günü fuar alanında aydınlık yüzler arasında tamamlamak içimdeki coşku selini kabartmaya yetti.

     

    Yine güneşli ama biraz serin İzmir pazarında dünün coşkusunu sürdürmenin en iyi yolu güne kitap fuarıyla başlamak olur diye düşündüm. Ama, seslenilse duyulacak, el uzatılsa dokunulacak uzaklıktaki bir kara deliğin anaforuna kapılacağımı kestirememekle hata etmiş oldum.

     

    Kitap fuarı alışverişimi tamamlayıp, görmem gereken dostları ziyaret ettikten sonra çevreden Montrö kapısı yoluyla Lozan’dan çıkmak varken kaynağını bilemediğim bir dürtüyle Atlas Pavyonu’na yöneldim. Madalyonun ters yüzüydü gözlerimin önüne serilen manzara. Dinsel günler her yıl 10 gün öne yer değiştirirken 23 Nisan haftasına demir atan Kutlu Doğum haftası etkinliği kalabalığı kendisine çekmiş. Gözümle görmesem ve kendi ellerimle fotoğraflamasam yansıyan görüntünün Malezya kaynaklı olduğunu düşünmem işten bile olmazdı. En az 500 kişilik bir izleyici kitlesini ağırlamak üzere düzenlenmiş oturma sıralarına baktığımda haremlik-selamlık oturulduğunu, içeri girişlerin de bu düzene uygun olarak ayrı kapılardan yapıldığına tanıklık etmek iki günlük coşkumun yerle bir olmasına yetti.

     

    23 Nisan’a gelince! Bir şeyler bilinçsizce yinelenip durduğunda kanıksamak ve değerini gözden kaçırmak kaçınılmaz oluyor. Bir kaç dakika önce “Egemenlik Milletindir!” anlayışına uygun, aydınlık yüzlü insanların arasındaydım. Egemenliğin gökte değil yerde olduğu bir yerdeyken; dünya değiştirircesine kendimi egemenliğin buharlaşıp göğe çıktığı bir başka mekanda bulmak duygularımı yerle bir etmeye, kaygılarını depreştirmeye yetti de arttı!.

     

    Birkaç yüzyıl geriden gelerek çağı yakalayan bir Türkiye’nin aymazlık, duyarsızlık ve bilinçsizlik sonucunda yön değiştirmesi ve azımsanmayacak çokluktaki insanlarının da onayıyla yüzünü karanlığa dönmesiydi gözlerim aracılığıyla beynime yansıyanlar.

     

    Geçirdiğim sarsıntı biraz da İzmir’de yaşıyor olmamdan ve bu gibi görüntülere ülkemizin iğer yörelerine göre daha az tanık olunan bir kentte bulunmamdan kaynaklanıyor olmalıydı!

     

    Bu şoku atlatmanın bir yolunu bulmalıydım!

     

    Lozan’dan çıkıp, Vasıf Çınar yoluyla koşar adım denize yönelmek tek seçenekti. Sarsıntıyı, sarsıntıyla atlatmak iyi bir çözüm gözüktü gözüme. Limana doğru ilerledikçe bir kaç dakika önce yaşadıklarımı unutmam güç olmadı. Limana yanaşmış Norveç Zümrütü’nün yolcuları olduğunu algıladığım her yaştan ve ulustan gezginlerle göz göze gelmek iyileştirici etkisini göstermekte gecikmedi. Cumartesi gecesi yorgunu boş Alsancak sokaklarında yürümek az önce yaşadıklarımı değerlendirme fırsatı da vermiş oldu.  

     

    Madalyonun iki yüzü gibiydi ülkemizin çelişik insan manzaraları. Hem de İzmir gibi bir kentte! Uzun bir karanlık süreçten sonra erişilen aydınlığın değerini bilememekti temel hatamız!

     

    23 Nisan haftası boyunca çokça yinelenecek olan “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir!” sözünü duydukça bir şeyler yapmanın gerekli olduğunu özümsemeli! Bununla da kalmayıp “Milli Merkez”e yönelinmeli!

     

    Sonu belirsiz karanlık tünele girmeden önceki son çıkış olduğu bilinciyle…

     

    Ceyhun BALCI, 21.04.2013

  • Görsel

    KÜBA VE BÜYÜKELÇİLERİ

     

    Türkiye’de ardışık görev yapan iki Küba Büyükelçisi’ni de izleme fırsatı bulmuş oldum. Önceki Büyükelçi Ernesto Gomez Abascal yanılmıyorsam 2007’de Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte gelmişti İzmir’e.

     

    Adı geçmişken Ernesto Gomez Abascal için bir parantez açalım!

     

    Ekselansları Abascal görev yaptığı ülkenin insanlarıyla ilgili roman yazacak kadar ilgili ve bilgili olmuş biz Türkler konusunda. “Havana’da Türk Tutkusu” adlı romanında 1897’de Küba’ya gelen Türkler’den yola çıkarak bizleri konu etmiş.  Dönemin padişahı II. Abdülhamit istihbaratçı Ahmet Paşa’yı Küba’ya göndermiş. Amacı da yakın zamanda başkaldıran Girit konusunda Küba deneyiminden kendince yol göstericilikler çıkartmakmış. Sonrası bilindiğine göre II. Abdülhamit’in Küba’dan ya da başka bir coğrafyadan bilgi ve deneyim aktarımı ile toprak kaybını önleyememiş olması gerçeğidir yaşanan. Bu durum II. Abdülhamit’in beceriksizliğinden çok tarihin akışının böylesini kaçınılmaz kılışına bağlanabilir. Coğrafya Küba ya da Girit olsa da “bağımsızlık aşkı” önüne geçilebilecek gibi değildir.

     

    Yeniden konumuza dönelim!

     

    Aile Hekimliği’ne geçiş süreci özellikle İzmir’de suların ısındığı bir dönemdi. Türkiye’de Aile Hekimliği adı altında yaşama geçirilmeye çalışılan ve yarattığı sonuçlar şimdilerde belirginleşen dönüşüme İzmir’de hatırı sayılır direnç gösterilmişti. İzleyen dönemde ne Ankara ne de İstanbul bu gelişmenin karşısında durabilmişti. İzmir Tabip Odası’nın o yıllarda da başkanı olan Dr Suat KAPTANER yönetimindeki söyleşide Ernesto Gomez ABASCAL’den Küba’daki sağlık sistemiyle ilgili ayrıntılı bilgi edinmiştik. Sistemin Küba’da da “Aile Hekimliği” adıyla anıldığını öğrenmek pek çoğumuza ilginç gelmişti. Belki de böylelikle adlardan çok içerikle ilgilenmemiz gereğini anımsamıştık. Türkiye’de uygulanan ile Küba’dakinin adlarından başka hiç bir şeyinin benzerlik içinde olmadığının altını çizelim. Hiç kuşku yok ki bu saptama Küba sisteminin bire bir alınıp başka bir coğrafyada aynen uygulanmasını da gerektirmiyor. Akıldan çıkartılmamalıdır ki; Küba modeli yalnızca sağlıkta değil başka alanlarda da zorunluluğun ürünüdür. Bu noktada sistemi alıp aynen uygulamak yerine zorunlulukların dayatması olan akılcılığı öne çıkartmak gerekir. Küba, yoklukların ve yoksunlukların da zorlamasıyla az harcama, koruyucu hekimlik ilkelerini önceleme ve akılcı planlamayla olabilen en iyi sağlık sistemini yaratmış bir ülke. Okullaştığı bile söylenebilir. Bugün Latin Amerika başta olmak üzere dünya bu okuldan yararlanmakta. Her ikisi de aile hekimliği uygulaması yapan bu ülkelerden Türkiye kişi başına 700 USD’yi aşan sağlık harcamasıyla nicelik artışını hakkını vererek yerine getirirken bununla ters orantılı bir şekilde nitelik aşınmasının önüne geçemiyor. Öncesiyle karşılaştırılıdığında Türkiye’de aile hekimliği görünürde birinci basamak olmakla birlikte sevk zinciri konusunda bir arpa boyu yol alınamayışının canlı anıtı gibidir. Hastaya bakı yapmak, yönlendirmek ya da izlemek yerine “hastalar(l)a bak(ış)mak” anlayışının yerleştiği ve daha da ilginci bu niteliksiz yaklaşımın toplum gözünde olumlu algı yarattığı bir süreci yaşıyoruz. Tüm bu olumsuzluklarına karşın toplumun konuyla ilgili farkındalığa evrilmede kıpırdanış içinde olduğunu söylemek oldukça güç.

     

     

     

    Şimdiki Küba Büyükelçisi Jorge Quesada Concepcion İzmir Kitap Fuarı’nın ilk günündeki konuklardan birisiydi. JMKDD’nin (Jose Marti Küba Dostluk Derneği) düzenlediği etkinliğin ana teması yeni Anayasa sürecindeki Türkiye için son derece uygundu. “Küba’nın Başarısı : Sosyalist Anayasa”

     

    Şimdiki büyükleçi Concepcion da tıpkı önceki gibi alçakgönüllü bir görünüm verdi izleyenlere. Ne koşuşturan korumalar, ne de salona girişte kendini duyumsatan çok önemli kişi havası. Yolda görseniz herhangi birimizle özdeşleşecek denli yalın ve sıradan!

     

    Etkinlikle ilgili olarak daha başta kendisini gösteren aksaklık artık bizlerle bütünleşmiş olduğunu kabullenmemiz gereken zaman yönetimsizliğiydi. İzmir’deki MHP mitingiyle de katmerlenen trafik karmaşası öngörülmeliydi. Çeviride de daha özenli ve titiz olunabilirdi.

     

    Küba’nın anayasa serüveni önceki Mambi anayasaları bir yana bırakıldığında 20. yüzyılın ilk yılında başlamış. 1901 anayasası öyle bir iz bırakmış ki; bugün bile silinememiş. Küba adasının doğusundaki Amerikan üssü Guantanamo bu anayasının bugüne yansıyan lekesi olmuş. Karşılıklı vazgeçmeyle ortadan kalkması öngörüldüğü için Guantanamo derdinden kurtulamamış Küba. Çeviride mi sorun vardı? Yoksa büyükelçi mi yeterince anlatamadı? Belki de ben anlayamadım! Bir tür işgal sayılması gereken bu durumun anayasa ile ilintisi ve aradan geçen yüz yılı aşkın süreye karşın ortadan kaldırılamamış olması yeterince açıklığa kavuşmadı. En azından benim kafamda!

     

    Küba yaklaşık 40 yıl sonra 1940’da ikinci anayasa deneyimiyle tanışmış. Her ne kadar içerik açısından son derece iyi ve doyurucu bir anayasa olsa da Fidel Castro’nun nitelemesiyle diktatörlükler sürecinde bu anayasanın ölü sözcüklere dönüşmesi de kaçınılmaz olmuş. Bu anayasanın gereklerinin yerine getirilmesi için Kübalılar 1959 yılını beklemek zorunda kalmışlar.

     

    Devrimden hemen sonra 1959 anayasası izlemiş ikincisini. Devrimle yaşanan köklü değişiklik bir ay gibi kısa bir süre içinde yeni anayasa gerekliliğini kaçınılmaz kılmış.

     

    Sosyalizm boy verdikçe önce 1976’da, onu izleyerek 1992’de tümden yenileştirilmese de anayasaya  önemli eklemeler  yapılmış.

     

    Sosyalizmden geri dönüş olamayacağının anayasaya girmesi için 2002 yılının beklenmesi gerekmiş.

     

    Sosyalist dönemde bile bunca değişiklik ve yenileşme geçiren Küba Anayasası bir unsurdan hiç vazgeçmemiş. Jose Marti, bağımsızlık ve vatanseverlik! Küba’ya yolunuz düşecek olursa hemen her yerde “Patria a muerta!”  (Vatan ya da Ölüm!) yazılarına rsatlarsanız şaşırmayın. Bizim “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” söylemimize ne kadar da benziyor değil mi? Aklın yolu bir!

     

    Jose Marti bir sosyalist değildi oysa! Yalnızca bağımsızlıkçı bir vatanseverdi. Bu uğurda canını vermekten kaçınmadı. Böylelikle dünya tarihinde iz bırakmış oldu. Öyle bir iz ki bugünkü Küba anayasasında bile varlığını sürdüren bir kahramana dönüştü! Küba’da bugün yönetime gelen sosyalistlerden hiç birisinin aklına “Köprünün altından çok sular aktı, üstelik o bir burjuva devrimcisiydi düşüncesi uyarınca Jose Marti’den vazgeçmekte ne sakınca olabilir?” sorusu gelmedi.

     

    Bu arada bugünkü Küba bayrağının 1901 yılından bu yana kullanıldığını, Küba Ulusal Marşı’nın ise Bağımsızlık Savaşı’nın patlak verdiği 1868’den bu yana söylenegeldiğini anımsatalım. Her ikisi de sosyalist dönemin çok öncesinden kalma iki ulusal değer!

    Bağımsızlıkçı vatansever Jose Marti’nin önderliği öylesine damga vurmuştur Küba’nın yakın geçmişine ki; Fidel Castro ve arkadaşları Moncada Kışlası baskınını Marti’nin 100. doğum yıldönümü olan 1953’te gerçekleştirmişlerdir.

     

    Bugün, Türkiye’de yeni Anayasa adı altında sürdürülen Cumhuriyet’in yıkım sürecinde tüm yurttaşların ve özellikle de kendilerini solcu olarak tanımlayan dostların dikkatten kaçırmaması gereken bir önemli noktadır Jose Marti ve Küba Anayasası ilişkisi. Buradan yola çıkarak bırakınız solculuğu aklı başında her Türk yurttaşı yeni anayasa tartışmalarında Atatürk adının ve izinin silinmemesi için görev üstlenmeyi boynunun borcu saymalıdır. 

     

    Ceyhun BALCI, 21.04.2013

  • Görsel

    SÖYLEŞİ (LEYLA TAVŞANOĞLU) CUMHURİYET, 21.04.2013

    Tarih uzmanı Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan Kürt sorununu çözme siyasetine ince uyarılar:

    Hassas değerlerle oynamayın

    Hakem olduğunuz halde bir tarafın değerlerine tahrip edici bir şekilde yaklaşırsanız o iş yürümez. Bu Türk tarafı da Kürt tarafı da olabilir. İnsanları tahrik ederseniz, saygı dışı davranırsanız orada hiçbir şey olmaz.
    Bugün toplumsal birlik için başka referanslar var. Millet diyor ama Arapça anlamında komünote olarak söylüyor. Çimento din, diyor. Peki olursa iyi. Olmazsa ne yapacak? Kaldı ki adam din diyor başka şeylerin peşinde koşuyor.

    LEYLA TAVŞANOĞLU

    Tarih uzmanı Prof. Dr. İlber Ortaylı’yla Kürt sorununun çözümü sürecini konuşuyoruz. Ulus devletin ayakta kalmasıyla ilgili olarak “Kültürel birlik olmazsa bu iş çok zor” diyor. Vatandaşlık tanımında Türkiyeli sözcüğü için, “Türkiyeli tutmaz. Neymiş? Şunu bir anlatsalar da biz de feyz alsak” diye konuyu hafif yollu sarakaya alıyor. Bir sorunun çözümünde bir tarafın hassas değerlerini tahrip edecek davranışlar içine girilirse tehlikeli olaylara çanak tutulacağının altını çiziyor.
    – Bir süre önce bir toplantıdaki konuşmanızda Kürt sorunu açılımıyla ilgili olarak açılım boş laf dediğiniz gazetelere yansımıştı. Neden bunu söylediniz?
    İ. O. – Açılım aslında boş laf değil. Ben öyle bir şey söylemedim. Ha, o tarz konuşulursa boş laf. Yani insanları uzlaştırırken fevkalade dikkatli ve saygılı olmak zorundasınız. Hakem olduğunuz halde bir tarafın değerlerine destrüktif (tahrip edici) bir şekilde yaklaşırsanız o iş yürümez.
    Bu Türk tarafı da Kürt tarafı da olabilir. İnsanları tahrik ederseniz, saygı dışı davranırsanız orada hiçbir şey olmaz. Onun için dikkat edeceksiniz. Mesela, birisi çıkıyor bir şey söylüyor. “Daha anlamadınız mı bu işi?” dersen yandın.
    – Bu işin çözümüne yardımcı olmaları için akil insanlar grupları oluşturuldu. Bu “akil insanlar” sizce gerçekten Kürt sorununun çözümüne yardımcı olabilecekler mi?
    İ.O. – Valla, işin başından konuşmayalım da görelim bakalım.
    – Bizim coğrafyada belli Kürt bölgeleri var. Örneğin Irak’ın kuzeyindeki oluşum, Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan Kürt bölgeleri, bizim Güneydoğu ve İran’daki Kürt bölgesi…
    İ.O. – Irak’ın kuzeyindeki oluşum artık oluşmuş. Size bazı istatistik bilgileri vereyim. Bunların petrolü ellerinde. Kuzey Irak’ın enerji ve gelir kaynaklarını sağlama almak için bu petrol bölgeleri ABD’nin denetiminde. Buralarda artık gelir artmaya başlamış. Fakat bir üçüncü dünya ülkesi için tahmin edilenin aksine rüşvet mekanizması orada işlemiyor. Yani işler oldukça nizami bir biçimde gidiyor. Daha da ilginci PKK sadece bir bölgede yaşayabiliyor. O da Kandil. Araya karışmıyor. Her yerde olmamasını temin etmişler. İlk Irak cenginde (savaşında) bu yapılacaktı. Ama Barzani ve Talabani arasındaki aşırı eşit dengeler yüzünden Amerikalılar bunu yapmaktan çekindiler. Çünkü ortalık o zaman çok fena olabilirdi. Şimdi onun dengesini buldular.
    Ve sanıyorum Irak Osmanlı dönemindeki üçlü bölünmeye yeniden kavuştu. Bir komplo teorisi gibi söyleniyor. Ortadoğu’da ne kadar Arap olmayan antite (oluşum) ortaya çıkarsa İsrail o kadar rahat edecek. Böyle bir şeyi İsrail’in istemesi kendi açısından tabii ki anlaşılabilir. İsrail’in böyle bir Kürdistan’la çok işi olacaktır. Bir kere tarım teknolojisi uzmanı olduğu için oralarda ona çok iş düşecektir. Düşüyor da. Taa Orta Asya’ya kadar bütün bölgede ziraat işi yapan, ilgili dallarda çalışan, üreten, hizmet veren Yahudi işadamları ve uzmanlar görüyorsunuz.

    Türkiyeli tanımı tutmaz

    Ülkede çok sayıda etnik grup var. Onlar bir şey isteyebilir. Ama her istenileni
    yapamazsınız. Yani mikro milliyetçilerin her birine cevaz vermek mümkün değildir
    – Peki, bu Irak, İran, Suriye ve Türkiye Kürtleri size göre pek benzeşmiyorlar. O zaman nasıl Büyük Kürdistan kurma projesi hayata geçecek?
    İ.O. – Suriye Kürtleri kaçınılmaz olarak entegre olacaklar. İran Kürtlerinin ise fevkalade entelektüel bakımdan yetişmiş elitleri var. En az gelişmiş ve entegrasyon bakımından en az yetişenler Türkiye Kürtleri.
    Büyük Kürdistan projesinin hayata geçmesine gelince… Onu bilemeyiz. Hangi dili kullanacaklar, hangi lehçeyi esas edinecekler, ne kadar isterler? Bunu bilemeyiz. Ama çok açık gözlemliyorum. Böyle bir eğilim var.
    – İyi de Irak’ta merkezi hükümetle kuzey bölgesindeki Kürt bölgesi petrol gelirleri yüzünden birbirlerine düşmediler mi?
    İ.O.- Tabii birbirlerine düşerler. O tür bölgelerde tek ürün zenginliği var. Tek ürün zenginliği olan yerlerde de çok serbest hareket etmek mümkün değil. Daima da küçük kalemlere dayanırlar. Yani onu kaybetmemek için her şeyi yaparlar. Bütün politika, ittifaklar bunun etrafında döner.
    İran’da da bunu görürsünüz. Ama İran gibi bir ülkede bu fayda etmez. Devleti çok büyüktür; mekanizma çok eskidir. Onun için de başka çarelere, başka hedeflere yönelmeleri gerekiyor.
    – Yani?
    İ.O.- Yani İran gibi bir ülkede her şeyi petrolden gelen gelirle çevirmek olacak gibi değil. Ama küçük Ortadoğu ülkelerinde bunun hiçbir zararı yok. Onlarda her şey petrolün etrafında döner.
    İran’ın çok önemli bir tarım sektörü yok. Petrolden sonra pek de bilinmeyen bir zenginliği vardır. O da kıymetli taşlar. Özellikle de firuze.
    – Bizim ülkede ilginç olaylar oluyor. Buna son örnek de vatandaşlık tanımı. Sizce Türkiyeli sözcüğü doğru bir tanım mı?
    İ.O.- Bundan bir şey çıkmaz. İnsanlar ben şuyum, buyum gibi kendi kimliklerini kullanabilmeli. Ama Türkiyeli sözcüğü tutmaz.
    – Ama Amerika Birleşik Devletleri vatandaşına Amerikalı demiyor muyuz?
    İ.O. – Ohhooo, onu söylüyor. Amerikalı adı üzerinde. Amerika, oranın ayrı bir kıta olduğunu keşfeden adamın adı. Yani Americo Vespuci’nin. Şimdilik kendilerine Amerikalı diyorlar.
    Ama yarın bir şey olduğu takdirde bir Fransız, bir İngiliz ya da bir Alman gibi durabilecekler mi? Çok şüpheli.
    Doğru, şu anda Amerikalılar böyle olmakla övünüyorlar. Biz bunu yaptık, diyorlar. Toplama bir ülke. Ama aynı ülke bir kriz anında ne olur onu bilemiyorum.
    – Başbakan yardımcılarından Bülent Arınç geçenlerde Paris’te bir konferansta sürekli Türkiyeli tanımını kullanmış. Buna ne diyeceksiniz?
    İ.O.- Neymiş? Şunu bir anlatsalar da biz de feyz alsak.
    – Acaba hükümet, Türkiye’de çok fazla etnik grup olduğu için mi Türkiyeli tanımını yeğliyor?
    İ.O.- Evet, çok sayıda etnik grup var. Onlar bir şey isteyebilir. Ama her istenileni de yapamazsınız. Yani mikro milliyetçiliklerin her birine cevaz vermek mümkün değildir. Çünkü bayraklarını tespit edemezsiniz. Bayrak tespit etseniz bu sefer toprak veremezsiniz. Bu çok önemli bir meseledir.
    Burada dikkatli olmak lazımdır. Türkler böyle işlere bayılırlar. Ama nereye kadar gider? O belli değil. Bu çok tehlikelidir. Türkiye’de gereksiz kışkırtmalara çanak tutar. Ondan sonra da çok tehlikeli şeyler olur. İnsanlar birbirleriyle didişmeye başlarlar. O zaman da bunun önünde durmak çok zordur. Burada koruyucu mekanizmalar da yok. Dikkat etmek lazım. İnsanlar hayata bir kere geliyor. Onun da böyle berbat edilmesi hoş bir şey değil. Kim tasvip edecek?

    Ulus devletin geleceği belirsiz

    – Ulus devletin dönemi kapandı, görüşleri var. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
    İ.O.- Bir dili, tarihi var. Buna çok dikkat edilmez, destrüktif, tahrip edici mekanizmalarla yok edilmeye kalkılırsa bu iş yürümez.
    Bugün bakıyoruz, toplumsal birlik için başka referanslar var. Millet diyor ama kendi Arapça anlamında komünote olarak söylüyor. Çimento din, diyor. Peki, olursa iyi. Olmazsa ne yapacak? Kaldı ki, adam din diyor başka şeylerin peşinde koşuyor. Başka türlü referanslara başvuruyor. Bazı sloganların ve icat ettiğiniz bazı referansların açık açık ortaya konmaması gerekir. Bunlar bence endişe verici konular. Ulus devlet Türkiye örneğinde TBMM çatısı altında perçinlenebilir. Ama bundan sonra ne olur? Onu kimse bilemiyor. Yalnız, devamlı surette kullanılan üsluba dikkat edilmesi lazım geldiğini söylemek istiyorum. Ulus devletin birtakım şartları var.

    Temel koşul kültürel birlik

    – Nedir o şartlar?
    İ.O.- En büyük şart kültürel birliktir. Kültürel birlik için illa da dil birliği şart değil. Çok farklı diller konuşursunuz ama kültür birliği vardır. Aynı dili paylaşan insanlar bile birbirleriyle geçinemiyor.
    Belçika Flamanlarıyla Hollanda Flamanları arasında birbirlerine karşı olan tavırları gördüğünüzde çok şaşırırsınız. Dil aynı olabilir ama yaşam kalıplarında, toplumsal örgütlenmede, toplumsal referans kalıplarında benzerlik yoksa, zıtlıklar varsa, bir taraf çok becerikliliğe dayanan toplumsal kalıplara sahipse, öbür tarafta ise nepotizm, feodal kalıplar ağırlıklıysa bunlar birbirleriyle geçinemezler.
    – Peki, eğitimin kalitesi toplumsal tutkal olabilir mi? (Bu soruyu kızdığını bile bile soruyorum.)
    İ.O.- Eğitim diye sihirli bir laf var şimdi. Çıkıyor, eğitim, diyor. Bu biraz Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasına benziyor. Hanımefendi, beyefendi, eğitimden neyi kast ediyorsunuz, diye sorunca size hedef bile gösteremiyor.

    İleri demokrasi kuru slogan

    – Bizim hükümet sürekli ileri demokrasiden söz ediyor. Sizce ileri demokrasi nedir?
    İ.O.- İleri demokrasinin ne olduğunu bendeniz anlamadım. İrfanım yetmedi. İleri demokrasi hikâyesini kim söylerse inanmam. Bir kere ileri demokrasinin masraflarını kimin somut olarak ödeyeceğinin herkesçe bilinmesi lazımdır. İleri demokrasinin gerektirdiği şartlar hâlâ temin edilmiyor. Daha böyle bir dünya yok. Bu dünyada kıtlık var. Bunu insanların anlaması lazım.
    Beşeriyetin her zaman daha ileriye gittiğini yazan tarihlerin tenzilatla karşılanmasını öneriyorum. Mutlaka bazı alanlarda iyiye gitmeler vardır. Ama bunun yanında kötüye gitmeler de vardır. Onun için ileri demokrasi bir kuru slogandır ki hiçbir zaman buna ciddi insanların inanmayacağını düşünürüm. Bazı sloganları söylerken, bazı hedefleri belirlerken ciddi olmak lazım. Çünkü bir şey olursa taşın altına hepimiz düşeceğiz.

    PORTRE
    PROF. DR. İLBER ORTAYLI

    Avusturya, Bregenz, 1947 doğumlu. İki yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndü. Ortaöğrenimini İstanbul Avusturya Lisesi ve Ankara Atatürk Lisesi’nde, yükseköğrenimini AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’yle Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, tarih bölümünde yaptı. Yüksek lisans derecesini Chicago Üniversitesi’nde aldı. Doçentliğini AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aldı. 1989-2002 arası AÜ Siyasal Silgiler Fakültesi’nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 2002’de Galatasaray Üniversitesi, daha sonra da Bilkent Üniversitesi’ne konuk öğretim üyesi olarak geçti. 2005’te Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı oldu. 2012’de yaş haddinden emekli oldu.

  • SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM

    (PANEL İZLENİMLERİ)

     

    Daha önce duyurulduğu gibi bugün (20.04.2013) İzmir’de Genel Sağlık İş sendikası tarafından düzenlenen “Sağlıkta Dönüşüm” paneli gerçekleştirildi.

     

    İlk konuşmacı Prof Dr Recep AKDUR Sağlıkta Dönüşüm süreciyle birlikte başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanlarının esnek çalışmaya zorlandığını; bunun da görev tanımı bulanıklığını doğurduğunu söyledi. Artık, günümüzde hekimin egemen olduğu hasta-hekim ilişkisinin değiştiğine vurgu yaptı. Hastanın müşterileşmesiyle birlikte hekime karşı üstünlük sağlamasının söz konusu olmaya başladığını ve bunun da ortamdaki şiddetin önde gelen nedeni olduğunun altını çizdi.

     

    Konumları her geçen gün zayıflayan sağlık çalışanları için tek çıkar yolun örgütlenmek ve dolayısı ile sendikalaşmak olduğunu; bu bağlamda Genel Sağlık İş’in yönelinmesi gereken uygun bir adres olduğuna değinerek sözlerini bağladı.

     

    İkinci konuşmacı eski İzmir Tabip Odası Başkanı Prof Dr Erdener ÖZER sağlıkta dönüşüm olgusunun toplumda bir hoşnutluk yarattığını kabullenmek gerektiğini söyledi. Ancak, süreç içinde bu paradigmanın değişmesi eğiliminin kendisini gösterdiğini yapılmış olan çeşitli kamuoyu yoklamalarının sonuçlarıyla da destekleyerek ortaya koydu.

     

    Prof Dr Özer, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın bu coğrafyanın ürünü olmadığını çevirisi önceki Sağlık Bakanı Recep Akdağ öncülüğünde gerçekleştirilmiş olan bir kitap olan Sağlık Reformunun Doğru Yapılması’ndan alıntılarla belgeledi.

     

    Üçüncü konuşmacı olan Dr Yıldırım KOÇ’un “Sağlık Hizmetleri ile Milletleşme” ilişkisi üzerine konuşmasıyla bugüne kadar belki de pek duymadığımız bir olguyu işleyeceğini pek çoğumuz kestiremezdi.

     

    Eğitim ve sağlık alanında hizmetlerin yerelleştirilmesi sürecinin hiç de masum bir düzenleme olmadığını, gerçekte milletleşme olgusunu dinamitleme işlevi gördüğünü yakın tarihten verdiği örneklerle gözler önüne serdi.

     

    1913’te yayımlanmış bir “Anadolu’da Amerikan Hastaneleri” raporundan söz etti. 1886’da Anadolu’da etkinlik gösteren Amerikan Klinikleri bulunduğu bilgisi kulaklarımıza çalınmış olabilirdi! Ama, bu denli organize olduklarını öğrenmek şaşırtıcı oldu. Anadolu’nun bazı yörelerinde 100 mil çaplı bir alanda Osmanlı sağlık kurumunun yokluğu bilgisi de bir o kadar ilginç ve önemliydi. Örneğin, Kayseri’de parasız hizmet ve ilaç verilmesi bu kurumlara saygınlık kazandırmış. O yıllarda Anadolu’da tam 384 Amerikan Kliniği bulunduğu bilgisi pek çok izleyeni fazlasıyla şaşırtmış olmalıdır.

     

    O yıllarda verilen hizmetin yanı sıra hizmet alanların etnik kökenlerine ilişkin ayrıntılı ve düzenli bir kayıt tutulmuş olması da dikkate değer bir başka bilgiydi. Bunca kliniğin varlığı yalnızca kendi yurttaşlarına ve gayrimüslimlere hizmet amacıyla açıklanamaz. Ücretsizlik ve karşılıksızlık da ayrıca irdelemeye konu olacak denli önemli bir ayrıntı sayılmalıdır. Bu noktada bu kuruluşların aynı zamanda misyonerlik kapsamında bir görev yüklendiğini düşünmek gerekiyor.

     

    Günümüzde Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kurmuş olduğu özgün ve ücretsiz sağlık sisteminin sağladığı siyasi getiriler geçmişteki bu örnekle fazlasıyla örtüşür görünümde.

     

    Bugüne değin pek de önemsenmeyen bu durumdan çıkartılacak sonuç sağlık hizmetine yaklaşımı yalnızca uluslararası tekellerin kazanç sağlama aracı olarak görmemizin eksiklik olacağıdır.

     

    Dünyanın başka bir çok yerinde olduğu gibi Milli Demokratik Devrim ülkemizde de üç amacı gerçekleştirmeyi hedeflemiştir :

     

    1. ULUS-DEVLET KURULMASI
    2. MİLLET İNŞASI
    3. ÖZGÜR YURTTAŞ YARATILMASI

     

    Askerlik ödevinin de millet oluşturmada önemli bir işlevi olmakla birlikte belirli bir dönemi kapsaması önde gelen kısıtlılığıdır. Oysa, sağlık hizmeti yaşam boyunca verilmesi söz konusu olan bir olgu olarak millet yaratmada önemli bir aygıttır.

     

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemizde 3 devlet, 6 belediye ve 45 özel idare hastanesi vardır.

     

    Cumhuriyet ulus-devlet kurarken sağlıklı bireylerden oluşan bir toplum yaratmayı da öncelemiştir. O yıllarda yalnızca trahomlu vatandaş sayısı 3 milyondur.

     

    Kurtuluş Savaşı’nda verilen 32 bin şehitten 24 bininin cephe gerisinde yetersiz sağlık hizmeti nedeniyle yitirildiğini bilmekte yarar var. Cephede doğrudan savaş yaralanması ile yitirilenlerin sayısı yalnızca 9 bindir.

     

    Sağlık siyasi bir silah olarak milletleşmede belirleyici bir role sahiptir. Kamuyu devreden çıkartmak ve hizmeti yerelleştirmek milletleşmeye son vermekle eşanlamlıdır. Bu bağlamda AKP hükümetinin iktidara gelir gelmez 2003 nisanında işe Kamu Yönetimi Reformu ile başlaması son derece anlamlı ve amaçlıdır. Yine bu anlayış gereğince eğitimle birlikte sağlık hizmetlerini yerel yönetimlere devretme girişimi önemsenmelidir.

     

    Buna karşılık Cumhuriyet kulluktan kurtarma ve yurttaşlaştırma hareketidir.

     

    Sağlıkta katkı paylarının her geçen gün artması bu işi parasız olarak sunabilecek olan cemaat yapılanmalarının ekmeğine yağ sürecektir.

     

    Sağlık hizmetinin Türkiye’yi parçalama aygıtına dönüşmesi konusunda bilinçli davranılmalıdır.

     

    Türkiye 25-30 etnisiteden oluşmaktadır. Bunlardan yazılı edebiyatı olanlar milliyet olarak tanımlanır. Kürt yurttaşlarımız yazılı edebiyatları da olduğuna göre milliyet kapsamındadırlar. Ayrıca, Kürtlerin Kızılordu çekildikten sonra İran’da ortaya çıkan ve çok kısa yaşayabilen Mehrabat Kürt Cumhuriyeti dışında bir devlet deneyimleri de yoktur.

     

    Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılması sürecinde sağlık hizmetlerinin de bu yıkıcı sürece hizmet edecek bir yapıya kavuşturulması konusunda bilinçli, özenli ve uyanık olunmalıdır.

     

    Ceyhun BALCI, 21.04.2013

  • HAYVANLAR OLİMPİYADI (*)

     

    Homo sapiens’in diğer türlerle yarışa tutuşacağı bir hayvanlar olimpiyadı düzenlense sonuç ne olurdu? Başka bir çok açıdan öne çıkan insan sportif yetenekler söz konusu olduğunda oldukça geri kalırdı.

     

    Sıçrama, jimnastik ve koşuda diplerde yer alacağımız kesindi.

     

    Dünyanın en hızlısı Usain Bolt’un saatte 45 km hızla koştuğunu biliyoruz. O bile çitalara, tazılara, atlara ve hatta şempanzelere geçilmekten kurtulamazdı. 2012 Londra’nın on bin metre şampiyonu Mo Farah bu uzaklığı 27.5 dakikada koşmuştu. Bir yarış atı bu mesafeyi 20 dakikanın altında koşabildiğine gore uzun mesafede de hiç şansımızın olmadığı ortadadır. Daha uzun mesafelerde kendimizi biraz olsun gösterme şansımız var. Yirmi kilometre koşan bir insanın başarım gücü dayanıklılık uzmanı kopek, zebra ve antiloplarla karşılaştırılabilir boyuttadır.

     

    Uzun mesafe koşuda başarılı olabilen insanın ayak, bacak, kalça, omurga ve hatta göğüs kafesi yapısı bu amaca uygun tasarıma sahiptir denilebilir. Bu özelliğin kazanılması 2 milyon yıl önceye dayandırılmış bilimcilerce. Avın yorulması ve yakalanmasında önemli etken olan bu özellik insanı sağkalım konusunda avantajlı kılmış. Bir de aynı av için başka rakipler olduğu ve onların da geçilmesi gerekliliği unutulmamalı! Uzun mesafe koşusunda becerili olan insan bu özelliğiyle avcılıkta öne çıkmış ve böylelikle eriştiği protein sayesinde beyin gelişmini diğer türlerin çok önüne taşıyabilmiş.

     

    Maratonun yanı sıra insanın başarılı olması kesin olan bir başka dal cirit atmadır. Diğer primatlar ciridi kuvvetle fırlatsalar da bu eylemi baş üstünden gerçekleştiremezler. Bu konudaki beceri insana özgüdür. İnsan bu yeteneğini omuz ekleminin özel yapısına borçludur. İnsan omuzu diğer türlere göre daha öne dönük bir yapıya sahiptir. El bileği de iyi bir atıcı olmak için tasarlanmış gibidir.

     

    Evrimsel biyolog Paul Bingham’a (Stony Brook Üniversitesi, New York) göre cirit atma yeteneklisi insanın bu özelliği evriminde anahtar rol oynamıştır. Bu yetenek insanın daha fazla nicelikte proteine erişebilmesi anlamına gelmiştir. Bu evrimleşme de dil ve teknoloji geliştirme ile sonuçlanmıştır. Uzaktan öldürebilmek toplumsal bir devrime yol açmıştır. Böylelikle başka güçlü bireyler insanı yıldıramamıştır.

     

    İşbirliği kaçınılmaz olmuş ve uygarlığı olanaklı kılan özgün toplumsal düzenlemeler söz konusu olabilmiştir.

     

    Şaşırtıcı fiziksel yapınızdan hak ettiği saygınlığı esirgemeyin! İnsanın başarısının yalnızca beyin kaynaklı olmadığı unutulmamalı!

     

     

    Ceyhun BALCI, 21.04.2013

     

    (*) New Scientist, 16 March 2013’te yer alan The Body yazısından esinlenilmiştir.

  • ONURLU VE YÜREKLİ BİR YURTTAŞ

     

    Hep kerli, ferli kişiler mi ders verip, yol gösterecek? Sokaktaki yurttaş da öğretici olabilir!

     

    Kanser hastası ve umarsızlık içinde kıvrandığı her halinden belli olan bir genç kızımız insan yığınlarını sadaka yoluyla devşirmeyi alışkanlık edinmişlerin duvara toslamasını sağladı. Onurlu ve yürekli kızımız avucuna sıkıştırılan birkaç yüz lirayı (belki de birkaç bin lira) “satılık değilim” dercesine verenin suratına fırlattı.

     

    Ezberleri bozulan ve geçirdikleri sarsıntıyı üzerlerinden atamayanlar ise konuştukça daha fazla gömüldüler içinde bulundukları batağa!

     

    Gözleri o denli dönmüş olmalı ki; bu kez verilen paranın binlerle ifade edilen nicelikte olduğunu söylemeye başladılar. Bu söylem sahiplerini daha da küçültürken genç kızın duruşunu saygınlaştırmakta ve yüceltmektedir.

     

    Küçük bedellerle devşirilen ve satın alınan milyonlarca insanımızın da seçeneksiz olmadığını, onurlu davranmanın bedelle ölçülemeyeceğini öğretmesi bakımından da ders vermiştir amansız hastalığa yakalanmış olsa da dik durmaktan geri durmayan genç kızımız.

     

    Bir ders de siyasilere verilmiş olmaktadır bu onurlu ve yürekli duruşla. Özellikle salı gününe sıkıştırılan muhalefetin çok daha yüksek perdeden etkinleştirilmesi için çok da fazla şeye gereksinim duyulmadığını öğretmiştir ulusun vekillerine!

     

    İnsanlar ve onların vekili olan siyasiler doğru yerde, doğru duruşu gösterdiklerinde olanaksız diye bir şey olmadığını anlayabilmiş olmalıdırlar!

     

    Bunun için gereken biraz onur ve bir de mangal gibi bir yürektir!

     

    Ceyhun BALCI, 18.04.2013

  • ENSTİTÜLER KAPATILMASAYDI

    “Keşke!” demekten alamaz insan kendisini kimi durumlarda. Hele söz konusu olan Köy Enstitüleri olunca. Enstitülerin 73. kuruluş yıldönümü coşkuyla ama biraz da “keşke” denerek kutlanıyor.

    “İşitirsem unuturum,

    Görürsem anımsarım,

    Yaparsam öğrenirim” anlayışını yaşama geçiren kurumlardı.

    Öğretirken eğiten, eğitirken üreten özgün aydınlanma yurtlarıydı. Karanlıktan henüz çıkmış bir toplumun gereksinim duyabileceği biricik ışık kaynaklarıydı.

    Temcit pilavı gibi önümüze konup durmuştur. Kimi parlak zekâlılar Cumhuriyet tepeden inmeydi demişler ve demektedirler her fırsatta! Haksız değillerdir! Her devrim gibi Cumhuriyet Devrimi de tepeden inmiştir. İnsanlık tarihinde halka sorularak gerçekleştirilen tek bir devrim varsa eğer onların bu eleştirisini de sineye çekelim!

    Enstitüler tepeden inme Cumhuriyet Devrimi’nin can damarıydı desek yanılmış olmayız. Devrimin kökleşmesi, toplumca özümsenmesi ve uzun ömürlü olması bu projenin başarısına bağlıydı. Kullaştırılmış insan yığınlarının yurttaş olması; kendi yazgılarını belirleme bilincine erişmesi hiç kuşkusuz bu yolla gerçekleşebilecekti.

    Her devrimin başına gelmesi olası olan Cumhuriyet Devrimi’nin de başına geldi. Karşı devrim! Son derece doğal ve beklenen bir gelişmeydi. Önemli olan karşı devrim cephesinin değil bu devrimi korumakla görevli olanların tutumuydu.

    Ne yazık ki, devrime kol, kanat germesi gerekenler gaflete düştüler ve bir hiç uğruna Cumhuriyet’in cansuyu kurutuldu.

    O nedenle bugün keşke enstitüler kapatılmasaydı demek zorunda kalıyoruz. Enstitüler kapatıldığı için yurdundan, milletinden dilinden ve bayrağından vazgeçen sayısız insan üretebildik. Dış destekli silahlı eşkıya yoktan var olmuş Türkiye ile görüşüp, ülkeyi bölmeyi ve temelini dinamitleyebilmeyi seslendirebiliyor.

    Üstelik tüm bunlar barış etiketli paketler içinde sunulabiliyor. Enstitü ışığından yoksun bırakılmış sessiz, fikirsiz ve bilinçsiz yığınlar etkin değil edilgen bir tutum sergiliyor…

    Enstitülerin artık aramızda olmayan yaratıcılarına ve mezunlarına; ve elbette aramızda olmayı sürdüren ışık yayıcılarına saygıyla…

    Ceyhun BALCI, 17.04.2013

  • KESK’in AKILLI

     

    “Bu yemek daha çok su kaldırır!” dedikleri gibi akıllı insanlar konusu da epeyce yazı yazdıracak gibi görünüyor bizlere. Kurguya şapka çıkartmak gerek. Her kesimden, her eğilimden insan bir araya getirilmiş gibi bir görüntü yaratılıyor.

     

    Emek kesimi de işin içine katılır gibi yapılmış. Bileşkeye bakar mısınız?

     

    Bir yanda Hak İş diğer yanda Memur Sen! Ortalarında da KESK! Ne uyum ama!

     

    Her fırsatta ve ortamda “muhalefet” rolü oynayan KESK söz konusu olan açılım olunca söylemler de ilkeler de ayrıntıdır demekten çekinmiyor.

     

    KESK’i temsilen akıllı heyetine konulan genel başkan Lami Özgen’in  aynı zamanda KCK sanığı olması ilginç bir durum. Tutuklu olan pek çok mücadele arkadaşından farkı yargıcın iki dudağı arasından “tutuklanmasına….” sözcüğünün çıkmamış olması! Tutuklanmış olsa, (haklı olarak) öfke saçacak olan bir kişilik barış saçacak.  Diğer yandan, tutuklu pek çok KCK sanığı “bizler buradayız ama hiç olmazsa düşüncelerimiz gündemi belirliyor” derler mi?

     

    Duruma göre muhalefet duruma göre yandaşlık!

     

    Açıklanmaya muhtaç bir “KESK’in akıl” değil mi?

     

     

    Ceyhun Balcı, 17.04.2013