cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • YÜZ YAŞINDA OLMAK!

     

    Görsel

    YÜZ YAŞINDA OLMAK

     

    Yüz yaşına varmak zor da bunu düşlemek bile insanoğlunun harcı değil! Muazzez İlmiye Çığ 100 (yüz) yaşında! O 100 yaşına varmasa da ayrıcalıklıydı! Şimdi çok daha ayrıcalıklı oldu! Yeryüzünde soluk alıp veren insan soyundan tüm canlıların varmayı isteyeceği bir 100 yaş onunki! Bırakın 100 yaşını yetmişli, seksenli yaşlar bile pek çoğumuz için karabasan değil midir? O yaşı görür müyüm? Görsem de elim ayağım tutar mı? Onlar bir yana hala keçileri kaçırmamış olur muyum?

     

    Bu ayrıcalığa insan dışında da az sayıda tür erişebiliyor. Eğer kaldıysa kırdaki tosbağa ya da çok daha yakınımızdaki akıllı karga dalya diyebilen dostlarımızdan ikisi!

     

    Düşünsenize! Çanakkale Savaşları’na tanık olmuş bir kaplumbağanın ya da Sakarya Savaşı gerçekleşirken oralarda uçmuş bir karganın bizlerle eş zamanlı yaşamakta olduğunu! Çok heyecan verici değil mi? Muazzez İlmiye Çığ’ın 100 yaşını bir de böyle algılamalı! Ayaklı bilgi bankası ya da kütüphane gibi! Muazzez İlmiye Çığ’ın kişiliğinde ortaya çıkan bir başka ayrıcalık da 100 yaşına varırken koruduğu nitelik, doluluk ve yaşama sevinci!

     

    Bugünün yaşam koşulları ve sağlık hizmeti olanakları insan soyundan gelenlerin 100 yaşını aşmasında önemli etken olmuştur denilebilir. Çok değil birkaç bin yıl önce ortalama yaşam süresinin 50’nin altında olduğunu göz önünde bulundurmak gerek! Ayrıca geçmişte kadınların ortalamanın altında yaşam sürdüğü gerçeğinin günümüzde tersine döndüğünü not etmekte yarar var.

     

    Japonlar 100 yaş üstü nüfusta uzak ara öndeler. Japonya’daki 100 yaş üstü insanların oranı (yüzbinde) 34. Ona en yakın değer Fransa kaynaklı. 27. Sırasıyla, Kanada, İsveç, ABD ve diğer gönençli ülkeler listedeki yerlerini almış oluyorlar.  Dünyada 100 yaşını aşmışların sayısı 316 bini aşkın olarak saptanmış (2012 verisi)

    Ayrıntılı bilgi için : http://en.wikipedia.org/wiki/Centenarian

     

    Bir bilgiye göre Türkiye’de 48 bin dolayında 100 yaş üstü insan var. Müthiş bir sayı! Bu sayıya göre Türkiye’deki 100 yaş ve üzeri insan sayısı yüzbinde 64’tür!!!!! (Mutlaka doğrulanmalı. Bir yerde bir yanlış var gibi)

     

    Muazzez İlmiye Çığ her zaman olduğu gibi yüzüncü yaş gününde de önemli şeyler söylemiş.

     

    Halk hareketinin kabına sığmadığı bugünlerde kendisine yakışır bir değerlendirmede bulunmuş.  CHP, MHP ve İP’ye çağrıda bulunarak “birleşin” demiş.  Çocuğu yaşındaki etkili, yetkili ve çok önemli kişiler dinlerler de gereğini yaparlarsa dalya diyen Muazzez İlmiye Çığ’a da bu yaşında ülkesine bir kez daha önemli bir katkı verme fırsatı sunmuş olurlar.

     

    Öngörmeyi değil de  songörmeyi yeğleyen bizimkisi gibi toplumlarda bu türden çözümlemeler yaşamsal değer taşıyor.

     

    Dalya diyen Muazzez İlmiye Çığ’a saygılar, sevgiler, şükranlar…

     

    Ceyhun BALCI

  • Görsel

     

    Düşünüyorum Öyleyse Vurun!

     

    CEYHUN BALCI

    Başlıktaki sözler bir kitabının adı olmuştu. Vurmadılarsa da Ziverbey’de halini hatırını sormaktan geri durmadılar 12 Mart döneminde!

    “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”nı yazmıştı, bir subay çocuğu olarak! Yaşamı savaşımla, güçlüklerle geçse de bu durumdan yakındığı hiç görülmedi, duyulmadı. Yaşadığı coğrafyaya birkaç yüz yıllık gecikmeyle gelen aydınlanma ışığını var gücüyle topluma yansıtmaya çabaladı gücü yettiğince! Aslında onun başına gelenlere şaşırmamak gerekiyordu. Ortaçağdan bu yana akıldan, bilimden ve kısacası aydınlanmadan yana olanların başına gelenler gelmişti onun da başına!

    Son dönemde de kapısını çalmayı ihmal etmemişlerdi. Ulu çınarın devrilmesi süreci de böylelikle başlamış oluyordu. Önce kalp sorunları ve buna yönelik cerrahi girişim; onu izleyerek geçirilen inme ve yol açtığı sorunlar bugün yaşadığımız yitimin habercileri gibiydi.

    “Duvarın Üstündeki Tilki” öksüz kaldı…

    İlhan Selçuk artık aramızda değil; artık yüreği atmasa da düşünceleri, aydınlığı ve yapıtları yaşamımızı ışıtmayı sürdürecek!

    Ülkemiz aydınlanmacılarının başı sağ olsun!

    Bir “pencere” kapanmış gibi görünse de o kadar çok pencere açmıştır ki İlhan Selçuk, onlar yetip de artacaktır bizlere yepyeni ufuklar açmaya!

    Nasıl müzisyeni ezgisiyle anmak en iyisiyse, yazarı da yazısıyla uğurlamak en doğrusu olacaktır! Son yazılarından birinden bir alıntı: (sanırız kalp ameliyatına girmeden önce)

    “Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler… Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola… İkisine de eyvallah…”

    Cumhuriyetimizin ve aydınlanmamızın ulu çınarının yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz…

     

    PENCERE

    İLHAN SELÇUK

    İlhan Selçuk by-pass ameliyatından bir gün önceki köşesinde şöyle yazmıştı:

     

    İkisine de Eyvallah…

    Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar:

    “Yol kapalı.”

    Bozulursun..

    Ama yapacağın bir şey de yoktur.

    Bugün pazar!..

    Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler…

    *

    Son haftalarda “nalları havaya dikmek” deyişini çok kullanmaya başladım. Benim hoşuma gidiyor; kimisi sevimsiz buluyor; ama, Türkçe mizahın başyapıtlarından biri…

    İnsanlarla hayvanlar arasında eşitlik de sağlıyor…

    Bektaşi’ye demişler ki:

    – Nalları havaya dikenin nesine bakarsın?

    – Sırtına.. demiş..

    – Nasıl?

    – Ya eyeri vardır, ya semeri…

    Baba Erenler sınıfsallığı son nefeste bile unutmuyor, aşkolsun…

    *

    Gerçekte “nalları havaya dikmek” eğlencelidir, matraktır; ama, bizim temel felsefede böyle şey yok..

    Ne var?

    Ne olacak:

    Enel hak…

    Hiçbir din felsefesinin erişemediği bir öz…

    Varlığın, evrenin, ruhun, maddenin, yerin, göğün, yaratanın, yaratılanın özdeşleştiği buluşmanın, birleşmenin, birliğin, tümleşmenin, eriyip kaynaşmanın dile daha yetkin ve güzel yansımasını düşünmek bile olanaksız…

    Ortalıkta ne nal var..

    Ne semer..

    Ne eyer..

    Neyin ne olduğunu bilen bilir, kimsenin kimseye malumatfuruşluk yapmaya hali yok, ayvayı bu dünyada yediğin zaman her şeyi anlarsın, edebiyata gerek yok…

    *

    Erenler’e sormuşlar:

    – Allah neden ölmüyor?..

    Yanıt:

    – Onun Allah’ı yok da ondan…

    *

    Eskiden Adana’da kafası kızan, Allah’a söverdi…

    Ama bu Allah, kişinin öfkelenip bozulduğu keratanın Allah’ıydı:

    – Ulan, senin Allah’ını, peygamberini, kitabını, cüdamını, yedi sülaleni, yetmiş yedi ceddini, vesaire…

    Cevap:

    – Ulan, ben de aynen seninkini…

    Sonra?..

    Ya bıçaklar oynaşır..

    Ya ayırırlar..

    Şimdi kaldı mı bilmem, böyle öfkeler…

    *

    Dur bakalım, şimdiden merak etmeye başladım.. Yarın hekim takımı beni kesip biçecek, kolay iş değil, delip dikecek, ya da ben cahil kafamla öyle sanıyorum; peki ne olacak, gözümüzü tekrar açacak mıyız, yoksa ayvayı yiyecek miyiz?..

    Biliyorum, şimdi kimisi diyor ki:

    – Aman canım, merak ettiğin şeye bak.. deli saçması…

    Doğrudur…

    Yaşamak nedir ki zaten?..

    Fasa fiso…

    *

    Yaşamak nedir mi?..

    Bir sabah kalktın, sevdiğin kadının gözünün altında derin bir çizgi gördün..

    O da gördü mü?..

    Görmez olur mu?..

    Ya da henüz aynaya bakmadı..

    Soru:

    – Yaşlanıyor muyum?..

    Sen görmezlikten geldin diyelim, o düşünüyor, dupduru ten nasıl böyle oldu?..

    Nasıl olmasın ki, yaşıyorsunuz.

    Kim bilir, belki gözü de teni de daha güzelleşti.

    Ama şartlanmış bir kez.. Şartlanmışsınız.

    Çizgilerin, yaşlılığın insana güzellik verdiğini kişinin kültürüne aşılayan estetik kültürüne erişmek için, insanların daha ne kadar yaşamalarına gerek var? 100 yıl, 1000 yıl?

    İlkellik daha ne kadar sürecek?

    Sürse de alt gözkapağının altındaki bir yeni çizginin insanı bu denli düşündürüp oyalaması, işte insanın gözeneklerine dek yaşamasıdır…

    Yaşamak güzel şey Taranta Babu…

    *

    Dünyanın bugünkü kepaze haline insan bozuluyor, bir yanda açlıktan ölen çocuklar, yoksullar, bir yanda sayılamayacak kadar çok kadın köleler…

    Öyle kadın köleler ki köleliklerinin bilincinde bile değiller…

    Ve bu kadınlar saraylarda yaşıyorlar…

    Dünya böyle kalmaz…

    Biz de böyle kalmayız…

    Hem kim kalmış ki canım..

    Kim kalır ki…

    Çok ermiş gelmiş geçmiş bu dünyadan…

    Biri, 13. yüzyıl şairi Âşık Paşa…

    Der ki:

    “Acı dirliğim isteyen

    Tatlı dirilsin dünyaya

    Kim ölümüm ister ise

    Bin yıl ömür olsun ona”

    *

    Yine de tekerlemeye geliyorum:

    Nalları dikmezsem..

    Daha görüşürüz…

    Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola…

    İkisine de eyvallah…

    (13 Nisan 2008)

  • Obezite ve Gıda Egemenliği

    Ceyhun Balcı

    Obezite, çağımızın önemli sağlık sorunlarından birisidir. Hiç kuşku yoktur ki; yönelinmesi gereken doğru bir hedeftir. Bu hedefe yönelirken seçilen yöntemler tartışma konusu olmayı fazlasıyla hak etmektedir. Obezite tartışmalarının bireyin sorumsuzca ve düşüncesizce davranışı üzerine oturtulan bir paradigmaya dayandırılması bilgisizlikten değilse kötü niyetten kaynaklanmaktadır. Böylelikle bir yandan tümüyle vatandaş sorumlu tutulurken diğer yandan da obezite sorununun altında yatan kötü beslenme olgusu perdelenmektedir. Kötü beslenme kişinin davranış bozukluğu olmasının yanı sıra bireyin yaşadığı ülkenin sağlık, gıda ve tarım düzeneklerinin iyi yönetilememesine de bağlıdır.

    Bireyin sağlıklı beslenmesi için temel gereklilikler ayrıntısıyla bilinmektedir. Örneğin, bir çocuğun, erişkinin, yaşlının ya da gebenin gereksinim duyduğu günlük besin öğeleri konusunda gerekenlerin söylenmesinde herhangi bir güçlük yoktur. Başka deyişle beslenmenin niceliksel yanı konusunda bilinmeyenler çok değildir. Oysa, gerekli besin öğelerinin niteliksel durumuyla ilgili olarak aynı duyarlılık ve titizlik gösterilmemektedir. Bu durum bireyin bilincinin yanı sıra bir düzenleyici ve yönlendirici olmaktan da öte sorumluluğu bulunan devletin rolünü öne çıkartmış olacaktır. Kısacası bir toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı ve yeterli beslenmesi doğru dürüst tarım ve hayvancılık yapılmasıyla olanaklıdır. Elinizde sağlıklı gıda yoksa vereceğiniz öğütlerin beş paralık değeri olamaz.

    ABD’de erişkinlerin 1/3’ünün obez olduğunun altını çizersek ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında kardiyovasküler olanlar % 48 ile önde gelen ölüm nedenidir. Bunu, sırasıyla % 21 ve % 12 ile kanserler ve solunum yolu hastalıkları izlemektedir. Diyabet dolaylı yoldan ölümlerin % 3.5’inden sorumlu görünmektedir. Tütün bağımlılığı, fiziksel devinimsizlik, aşırı alkol kullanımı ve sağlıksız beslenme gibi davranış bozuklukları tüm kardiyovasküler hastalıkların % 80’inden sorumlu tutulmaktadır. 1

    ABD’de kötü beslenmeyle ilintili kalp hastalıkları, Tip 2 DM ve inmeye bağlı ölümler 2010-2020 yılları arasında 10 kat artış göstermiştir. 2030 yılına varmadan ABD’deki kötü beslenme alışkanlıklarından kaynaklanan sağlık harcaması faturasının 66 milyar USD’ye tırmanması öngörülmektedir. 2

    Ne yazık ki, istatistikler kötü beslenme konusunda toplumu uyarıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada sorulması gereken önemli soru insanların doğru beslenmeye nasıl özendirileceğidir! Bu amaçla, toplumun sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi doğrultusunda bir pilot çalışma tasarlanabilir mi? Bu düşüncenin kilit kavramı daha sağlıklı yiyeceklerin daha erişilebilir kılınması olabilir mi? Bu soruya yanıt oluşturması bakımından Massachusetts eyaletinin Hampden kentinde 7500 kişi üzerinde yapılan pilot çalışmayla sebze ve meyve alış verişi yapanlara her bir USD için 30 sent geri ödeme yapılmıştır. Bu yolla özellikle dar gelirli ailelerin daha fazla sebze-meyve tüketmesi doğrultusunda özendirici olunabildiği gözlemlenmiştir.  

    Humana sağlık sigortası şirketi de Vitalite markalı poliçesiyle sigortalılarını sağlıklı davranışları karşılığında ödüllendirme yoluna gitmektedir. Örneğin, spor salonuna giden poliçe sahibinin kartına bu (sağlıklı) davranışı karşılığında puan yüklenmektedir. Toplanan puanlar aracılığıyla sigortalılara ufak tefek hediyelerden seyahat çekine varan geniş yelpazede çeşitli ödüller sunulmaktadır. Buna benzer uygulamaların 1990’lı yıllarda Güney Afrika ve İngiltere’de de denendiği bilinmektedir. Örneğin, Güney Afrika’da uygulamaya katılmış pek çok kişide ilk yılda aşırı kiloların verilmesi ve kan yağ düzeylerinin normale gerilemesi söz konusu olmuştur.  2

    Toplumun kötü beslenmeden caydırılması doğrultusunda bir başka yaklaşım ise sağlıksız gıdaların pahalılaştırılması olabilir. Bu bağlamda önemli hedeflerden birisi şeker eklenmiş içecekler olmalıdır. Bu içeceklerin tüketimiyle Tip 2 DM gelişimi, diş çürümesi, kardiyovasküler hastalıklar ve gut hastalığında artış eğilimi artık bilinmez olmaktan çıkmıştır. Bu gibi içeceklere uygulanabilecek ons başına 1 peni verginin bir kutu ya da şişe meşrubatın ederini % 20 oranında artırması söz konusu olacaktır. Böylelikle tüketimde hatırı sayılır bir azalma sağlanabilecektir. Böyle bir kısıtlamanın 10 yıllık dönemde 25-64 yaş arası kimselerde koroner kalp hastalığı olgularını 95 bin, inmeleri 8 bin kadar azaltacağı kestirilmekte ve bunun parasal faturada sağlayacağı tutumun 17 milyar USD tutarında olacağı düşünülmektedir.

    Başka bir çok hastalıkta olduğu gibi kötü beslenmeden kaynaklanan sorunların koruyucu hekimlik yaklaşımıyla ortaya çıkmadan önlenmesi ve bu yolla parasal harcamaların en aza indirilmesi kuşkusuz akılcı bir yoldur. Ancak, bu yapılırken bir takım gereklilikler olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır. Hastalıkların önemli bölümünün beslenme kaynaklı olduğu bir kez daha anımsandığında “gıda egemenliği” olgusunun önemi kavranmış olacaktır. Sağlıklı gıda üretimi için sağlıklı tarım ve hayvancılık yapmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Otlakları yok edilen, suları ve sulak alanları ticarileştirilen, GDO’lu ürünler konusunda özenli davranılmayan, tohum bağımlılığı sorununa karşı önlem alınmayan ve daha da kötüsü hayvancısı-çiftçisi üretmeye değil de üretmemeye özendirilen bir ülkede“gıda egemenliği”nden söz edilemez. Gıda egemenliğinin olmadığı yerde obeziteye yönelik farkındalık kampanyalarının anlam taşımayacağını söylemek fazlaca karamsarlık sayılabilir mi?

    Bugün, Türkiye hayvan varlığı yarı yarıya azalmasına karşın saman dışalımı yapan bir ülkedir. Hayvanına yedirecek yemi olmayan bir ülkenin “gıda egemenliği” düzlemindeki durumunu fazlaca anlatmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim. Bu nedenle de, obezite üzerine kararlılıkla gitmek isteyen bir Türkiye’nin “gıda egemenliği”sorununu öncelikle ve özellikle çözmesi gerekir.

    Elbette göz boyayıcı değil de gerçekçi olunmak isteniyorsa!

     Ceyhun BALCI

     1  World Health Statistics, 2012. WHO.

     2 New Scientist, 6 April 2013, Take a Load off, America. Special Report/Obesity. (Sayfa 8-9)

  • PENGUENCİLER

     

    Görsel

    PENGUENCİLER

    Halk hareketi sürecinde canımı en çok sıkan şey sevimli penguenin bir olumsuzluk simgesine dönüşmesi oldu. Pek çoğumuz yaşamımız boyunca pengueni ancak hayvanat bahçesinde görmüş olsak da bu hayvan dostumuzun sevimliliğinden kuşku duymamışızdır. Her haliyle sevimli gözükmüştür gözümüze. Adlarını (olumsuz anlamda) kullandığımız için bizi hoş görsünler! Sayısız günahlarımıza bir yenisini eklemiş olalım!

    Sığındığı penguen belgeseliyle medya ve daha da kötüsü insanlık onurunun aşınmasına katkıda bulunan her türden basın kuruluşumuz tutsaklığının farkına belki de böylelikle varmış oluyordu. Halk hareketinin yükseldiği günlerde mızrağın çuvala sığmayacağını gören utanmazlık biraz olsun kırılmış ve görmez-duymaz-konuşmaz medyanın dili çözülür gibi olmuştu.

    Kim bilir kaç kez söylenmiş, yazılmış ve çizilmiştir. Türkiye’de gerçek anlamda medya yoktur. Olması da olası değildir. Medya başlığı altında listelenen kurumlar bir zamanlar kendi çıkarlarının bekçiliği amacıyla çıkmıştır ortaya. Bugün öyle bir amaçları ve hedefleri bile kalmamıştır. Kayıtsız ve koşulsuz bir iktidar destekçiliği kaçınılmaz güncel görevdir. Bu yerine getirildiği ölçüde medya baronunun diğer faaliyetleri dokunulmazlık ve ayrıcalık kazanmaktadır.  Olmak ya da olmamak meselesi gibi bir şey!

    Penguenciler halk hareketinin kabardığı günlerde biraz olsun haberciliğe yönelmeyi akıl etmişlerdi. Bu durum zorunluluktan kaynaklanmıştı. Zaman geçip de ulu hakan ipleri yeniden eline alınca eskiye dönmekte gecikmediler.

    Artık, sıra halk hareketini karalamaya, değersizleştirmeye gelmiştir. Şimdi yaptıkları budur!

    Bunların değil medya olarak anılmaya yamaklık yapmaya bile yetmeyecek bir çapta olduklarının altını bir kez daha çizelim!

    Medya görevini yerine getirmek için niyeti olup da parası ve teknik olanağı yetmeyenler bir yanda; penguencilik diğer yanda!

    Adını penguencilik koyduğumuz bu rezalet de ancak diğer kepazelikler son bulduğunda tarihe karışacak gibi görünmekte!

    Bileşik kaplar kuramındaki gibi her şey biri birine bağ(ım)lı!

    Gençlerin öncülüğünde kabaran direnç aslında dışarıdaki tutsaklara özgürlüğünü de sunmuş oldu! Ama, adına özgürlük denen güzellik de kullan(mayıcı)ıcısı kadar değer taşıyor. Halk hareketi korku duvarının aşılması ve toplumsal özgüvenin tazelenmesinin yanı sıra özgürlüğü dillerine dolayıp kendisi kullanmayanların maskesini de düşürdü.

    Ana akım Türk medyasının özgürlük sözcüğünü ağzına almaya hakkı yoktur. Özgürlüğe çok meraklı ve saygılıysa önce kendisi kullanmalıdır.

    Ceyhun BALCI, 20.06.2013

  • DURAN TÜRKLER

    Görsel

     

    DURAN TÜRKLER

     

    Polis hareket eden her kişi ve nesneye karşı güç kullanıp, terörist muamelesi yapınca çözüm üretmekte gecikmedi Türkler!

     

    Duran Türkler !

     

    Orantısız ve vahşi güce karşı orantısız zeka! Taş atsın, karşı koysun diye duacı olan polis; bunları göremeyince kışkırtıcı rolünü de üstlenerek saldırısını gerekçelendirmişti!

     

    Duran adamlara ne yapabilirsin ki? Gülmeceye olan yeteneğinden değil ama çaresizliğinden, beceri ve aklını kullanma kapasitesinin eksikliğinden kaynaklanan gerekçelerle duran insanlara gözaltı yapmaya başladı! Bizlere de katıla katıla gülme fırsatı sunmuş oldu!

     

    Söndü, bitti denirken şiddetle diriltilen direniş bu kez çok akıllıca bir geri dönüş yaptı. Düşünme sırası şiddet beklentisi içinde olanlarda!

     

    Dün akşamdan bu yana çok iyi anlaşıldı ki; “bilmem nerenin kılı olayım” pespayeliğini üretmekten ve elinde çivili sopayla polis yamaklığı yapmaktan öte yeteneği ve yaratıcılığı olmayan zavallılık sözle ve çizgiyle üretilen milyonlarca güzelliğin yanına eklenen “duran Türkler” yaratısıyla iyice şaşalamış oldu!

     

    Orantısız gücün de duracağı yer vardır! Ya orantısız zeka! Ne sınır dinler, ne zaman, ne de mekan!

     

    Duran Türklere bin selam…

     

    Ceyhun BALCI, 18.06.2013

  • SON ANKET

    SON ANKET

    Beklendiği gibi, keskin ve sarsıcı bir toplumsal hareketi izleyerek kamuoyu araştırmaları aracılığıyla olgunun toplumun siyasi tercihlerine ilişkin fotoğrafı çekilmeye çalışıldı.

    Bir ara % 50’leri aştığı savlanan AKP’nin % 35’lere sert iniş yaptığı söylenmekte. Şaşırtıcı değil elbette! Bu denli kötü yönetilen ve toplumsal algısı berbat olan bir karmaşadan sonra olağan bir durum.Asıl irdelenmesi gereken durum muhalefete ilişkin olanıdır. Ana muhalefet CHP iktidar partisine yönelen protesto ve öfkeye karşın % 22’yi ancak aşabiliyor. Yerinde sayıyor demek olası. Yavru muhalefet MHP de farklı değil. Halk hareketinden uzak durmanın bedelini oy kazanamayarak ödemiş oluyor. Muhalefetin her iki kanadı açısından sıra dışı bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin!

    İktidarı zorlayan dolayısı ile de muhalefete kazanım sağlamak için elverişli koşullar sunan bu durum yeterince değerlendirilememiş oluyor.

    Farklı deyişle, iktidardan kopan oylar muhalefete yönelmiyor. Şimdilik ciddi bir aşınma gibi görünen iktidar oylarının geriye dönmemesi için de fazla neden bulunmuyor.

    İlk bakışta şaşırtıcı gibi görünen bu durum ipotekli demokrasimizin doğal sonucu olarak boy göstermiş oluyor.

    Her iki muhalefet partisinin tabanının halk hareketi içinde yer aldığı gözlemlerimizle de doğrulanabildiğine göre Türkiye’de iktidar sorunu kadar muhalefet sorunundan söz etmek de kaçınılmazdır. Halka erişememek ve halkın dilinden konuşamamak sorunuyla engelli olduğu düşünülen muhalefetimizin halk hareketine öncülük yapmak bir yana kuyrukçuluk bile yapamadığını görmek hazin bir durum.

    Son anketle ortaya çıkan durum yaklaşan seçimler için de önemli görevler yüklüyor muhalefete. Ortaya çıkan oy tablosu aynı zamanda muhalefet bloğuna verilmiş bir mesajdır!  “Hiç olmazsa seçim işbirliği yapın!”

    Muhalefet partilerinin siyasetin temel gereği olan “iktidar olma” hedefini anımsamaları dileğiyle!

    Bu halk hareketine biraz olsun saygıları, algıları varsa ve elbette eğer bu hareketin çarçur olmasını istemiyorlarsa!

    Ceyhun BALCI, 18.06.2013

     

     

  • TAKSİM’DE BİR PİYANO

    TAKSİM’DE BİR PİYANO

     
    Taksim’de bir o eksikti! Bir piyano! Kendisini var eden ağaca şükran borcunu öder gibi iş başında. Görüntülere bakılırsa gaz-cop-şiddet üçlemesiyle özdeşleşen polisi bile teslim almış. Yorgun ve süzgün polis piyanonun tınısıyla kendinden geçmiş. Piyanonun üzerindeki TÜRK bayrağı ve KEMAL ATATÜRK imzası halk hareketinin ruhunu yansıtması bakımından önemli bir ayrıntı olarak çarpıyor gören gözlere.
     

    Her ne kadar Taksim ve Gezi Parkı adlarıyla anılsa da Ankara ve Kızılay da adını yazdırdı bu şanlı halk hareketine. Dün gece Ulusal Kanal ekranlarına canlı olarak yansıyan görüntüler kanıtımdır.

     
    Başlangıçtaki şaşkınlığı atlatmış görünen egemenler direnişi yörüngesinden çıkartma girişimlerini yoğunlaştırmış görünüyorlar.
     
    Türkçe katili Necati Şaşmaz ve arkadaşları ile iktidarın bireysel destekçiliği rolünü gerektikçe üstlenen Hülya Avşar hanımefendiye derdimizi anlatmanın yararsızlığı ortadayken onlarla zaman yitirmek gereksiz. Önünden bile geçmedikleri bir eylemle ilgili olarak kendi seçtikleri değil atandıkları rolü oynamalarında şaşılacak bir durum yok! 
     
    Ama, TMMOB temsilcisi Eyüp Muhcu, şair Sunay Akın, Yavuz Bingöl, Sertab Erener ve başkalarından oluşan heyete bir şeyler söylemekte yarar var! Yukarıda adı anılan marifeti kendinden menkul zevat gibi olamazsınız. Taksim’e yolu düşmeyenlerden olamayacağınız varsayımıyla sesleniyorum sizlere!
     

    Türkiye’yi iki haftadır sarsan halk hareketinin Taksim adıyla anılsa da başka bir nitelik taşıdığını algılamıyor olamayacağınıza göre Başbakan’la Taksim’le sınırlı bir diyalog içinde olmanız kabul edilebilir bir durum mudur?

     
    Taksim’le başlamış olsa da çok daha kapsamlı istemlere evrilmiş olan eylemliliğin sizlerin bu görüşmesiyle sulanması ve yara alması olasılığını öngörememiş olabilir misiniz?
     
    İçinde bulunduğumuz günlerde yaşananları Taksim Gezi Parkı ile sınırlamanın bu saygıdeğer halk hareketine ihanet etmek anlamına geleceğini sizle anımsatmanın bir vatandaşlık görevi olduğundan hareketle Taksim’deki piyanonun sizlere gereken iletiyi vereceğinin altını haddim olmadan çizmek isterim.
     
    Eğer yitirdiyseniz yolunuzu bulmanızda Taksim’deki piyanonun yol gösterici olacağını hiç aklınızdan çıkartmamanızı dilerim.
     

    Ceyhun Balcı, 15 Haziran 2013

  • EGÖDER BASIN AÇIKLAMASI

    Görsel

    EGÖDER (Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği) Eğitim İş Sendikası, Ege Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu ve İzmir Tabip Odası’nın da destekçi kuruluşlar arasında yer aldığı bir Basın Açıklaması gerçekleştirdi. Ege Üniversitesi yerleşkesi Merkez Kütüphane önündeydi.

    İki haftadır Türkiye’yi sarsan Gezi Parkı sürecine ilişkin basın toplantısı sıra dışıydı.

    EGÖDER ve destekçilerinin konuya ilgisinde şaşılacak bir şey yoktu. Öteden beri bu tür konulara ilgi duymasının yanı sıra basın açıklamasında kullanılan biçem de oldukça özgündü.

    Şiirli, saygı duruşlu ve İstiklâl Marşlı açılışın yanı sıra önceki başkan ve şimdiki yönetim kurulu üyelerini kapsayan katılımcı bir basın toplantısı izledik. Sıra dışı başlangıç herkesin birkaç çift söz söylemesiyle akıcı bir seyir izlemiş oldu.

    Basın toplantıları hem izleyenler (basın emekçileri) hem de gerçekleştirenler için acelenin öne çıktığı etkinliklerdir. Bir başka etkinliğe yetişme derdindeki basın çalışanının yanı sıra açıklamayı yapanlar da asıl işlerinden zaman ayırdıkları için bir an önce işlerine geri dönme telaşı yaşarlar.

    Konuya duyarlılığın yanı sıra basın toplantısı biçemine ilişkin özgün buluşları nedeniyle düşünce sahipleri kutlanmayı hak ettiler.

    Emeklerine sağlık…

    Ceyhun BALCI

     

    Görsel 

     

     

    EGE ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ

    BASIN AÇIKLAMASI

     

    27 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların zarar görmesini engellemek amacıyla kamp kurup geceleyerek  demokratik tepki haklarını kullanmak isteyen vatandaşlarımızın sabaha karşı polis baskını ile darp edilmeleri ve çadırlarının yakılmasıyla başlayan süreç, kısa zamanda tüm ülkeye yayılmış, ulusal bir direniş haline gelmiştir. Biz,  bu direnişi yaşadığı kimlik bunalımını kısa sürede atlatmış, üzerindeki ölü toprağını atmış yurtsever, aydınlıkçı, barışçıl ve onurlu bir halkın dirilişi olarak da görmekteyiz.  

     

    Ne yazık ki anayasadan gelen hak ve özgürlüklerini kullanma noktasında ulusal değerlerine sahip çıkmaktan başka amacı olmayan halka; toplumun can ve mal güvenliğini koruması gereken emniyet güçleri tarafından genç, yaşlı, kadın demeden, biber gazı, tazyikli su, cop, akrep ve tomalarla orantısız güç kullanmak suretiyle acımasızca müdahale edilmesi, toplumun belleğinde derin yaralar açılmasına sebep olmuştur.

     

    Ege Öğretim Elemanları Derneği ve Ege Üniversiteli öğretim elemanları olarak; kısa sürede işçisi, memuru, emekçisi, sanatçısı, genci, sade vatandaşı ile çığ gibi büyüyerek toplumun bütün katmanlarına yayılan kitlesel tepkilerin nedenlerini şu şekilde okuyoruz:

     

    1. Halkımızın kırmızı çizgisi olan Mustafa Kemal Atatürk’e, koyduğu ilkelere, cumhuriyet kazanımlarına siyasal söylemlerle sürekli dil uzatılması; ülkemizin kurucusu, varlık sebebimiz olan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının “ayyaş ve diktatör” yakıştırması ile yıpratılmaya,  değersizleştirilmeye çalışılması
    2. Yüzde elli oy oranı ile seçilmenin antidemokratik uygulamalar için hak görülmesi
    3. Siyasi rant uğruna ülke insanı arasında dil, din, etnik köken ve mezhep ayrımcılığının körüklenmesi, kaos ve iç çatışma ortamına çanak tutulması
    4. Halkın haber alma hak ve özgürlüğünün, siyasi iktidara biat ederek ya da ettirilerek tarafsızlığını yitirmiş medya kuruluşları tarafından görmezden gelinmesi, ülkenin tamamına yayılan Gezi Parkı eylemleri yerine  penguenlerin hayatını konu alan belgesellerin daha önemli görülmesi
    5. Bir taraftan ileri demokrasiden söz edip öbür taraftan yürütme baskısının kurulması ile yargı bağımsızlığının örselenmesi, bu şekilde demokrasilerin bel kemiği olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnenmesi,
    6. Halkın dini inançlarının sömürülmesini engellemek için din ve vicdan hürriyetini korumayı amaçlayan, özgür bilimin güvencesi laiklik ilkesine yönelik tasfiye girişimleri
    7. Bağımsızlığımızın simgesi olan Türk bayrağımızın sahiplenilmesine ve ulusal değerlerimize yönelik olumsuz girişimler, 
    8. Ulusal bayramlarımızın kutlanması,  Atatürk anıtlarına çelenk konulması konusunda kısıtlayıcı ve yasaklayıcı uygulamalar,  23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda halktan ve çocuklardan esirgenen coşkulu kutlamaların, yeşil sermaye destekli sözde Türkçemizi yaygınlaştırmayı amaçladığı ileri sürülen “Türkçe Olimpiyatları” ndan esirgenmemesi
    9. Halkın özel yaşamını ilgilendiren kişisel hak ve özgürlüklerine müdahale girişimleri
    10. Ülkenin öz kaynaklarının, doğal güzelliklerinin ve kamu iktisadi teşekküllerinin ekonomik nedenler gerekçe gösterilerek elden çıkarılıp satılması
    11. Antiemperyalist, Atatürkçü, yurtsever, aydınların, komutanların, gazetecilerin, bilim insanlarının infaza dönüşen uzun tutukluluk süreleri ve benzer uygulamalarla susturulmaya, sindirilmeye çalışılması, 
    12. Biat etmeyen muhalif düşüncelerin darbeci, ergenekoncu yaftasıyla susturulmaya çalışılması, sansürlenmesi
    13. Ortadoğu kaynayan bir kazan halinde iken Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesi yerine, komşu ülke olay ve gelişmeleri konusunda emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda politikalar izlenmesi, Reyhanlı faciasının yaşanması, sınır kapılarımızın radikal dinci örgüt üyeleri ile terör eylemcilerinin de içinde bulunduğu sığınmacılara açılmasıyla kaos ortamı ve ekonomik kayıplar yaşanması
    14. Eğitim, sağlık gibi halkın tamamını ilgilendiren konularda toplumsal ve siyasal uzlaşı sağlanmadan gece yarısı baskını yasalar ve kanun hükmünde kararnameler ile oldu bittiye gidilmesi
    15. Bir türlü aydınlatılamayan, gençlerimizde güvensizliğe neden olan ÖSYM kopya, iddia ve skandalları, imam hatip okullarının yolunu açan 4+4+4 eğitim modeli, Milli Eğitim Bakanlığı görev tanımından Atatürk ilke ve devrimlerinin çıkarılması gibi uygulamalarla ulusal ve çağdaş eğitim ülküsünden sapılması
    16. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, meczuplar memleketi olamaz” şeklinde dile getirdiği laik ve çağdaş anlayışın,  gerici kadrolaşmalara ve tarikat hareketlerine göz yummak suretiyle görmezden gelinmesi
    17. Kamuoyunda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş ilkelerine olan güvenin sarsılması, ikinci cumhuriyetçi ve yeni Osmanlıcı anlayışın topluma dayatılması
    18. Kurulmaya çalışılan korku imparatorluğu ile ifade özgürlüğünün, demokratik tepki haklarının, kişisel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınarak  sindirilmeye çalışılması
    1. Asker, sivil binlerce canın kaybına neden olan terör örgütüyle müzakereye oturulması ile  ulusal birliğimizin zarar görmesi , şehitlik ve gazilik mertebesinin rencide edilmesi

    20. Neoliberal, kapitalist ve sömürgen oyunlarla Türkiye Cumhuriyeti’ni bölme ve zayıflatma art niyeti taşıyan emperyalist tuzakların farkına varılmaması

    1. İzlenen yanlış politikalarla sağlıkta ticarileşmenin yolunun açılması, “şikayet hattı” gibi uygulamalarla sağlık personeline karşı şiddetin körüklenmesi, kadına şiddetin her geçen gün kaygı verici boyutlar kazanması
    2. 22.  Üniversitelerde özgür düşüncenin  baskı altına alınması, üniversitelerin siyasi ve ticari etkilerden korunmuş, idari ve mali açıdan özerk, bağımsız bir yapılanmaya kavuşturulamaması, öğretim üyesi iradesinin seçim ve karar mekanizmalarında yeterince temsil bulamaması

     

    Bilimsel, çağdaş ve özgür düşüncenin temsilcisi olan bizler, gerek sosyal medya gerekse meydanlarda sergiledikleri  demokratik duruş ve sorumluluk anlayışlarıyla bu ülkenin geleceği olduğunu bir kez daha kanıtlayan  gençlerimizin “halkı isyana teşvik ettikleri” gerekçesiyle gözaltına alınmalarını ve toplumun demokratik haklarını kullanmak isterken maruz kaldıkları insanlık dışı polis şiddetini kınıyoruz.  Bu tahammülsüz, orantısız ve antidemokratik şiddete başvuranlar ile süreç içerisinde ivedilikle alınması gereken önlemleri almayan idari sorumlular ve yetkilerini aşan emniyet mensupları hakkında gerekli hukuki, yasal sürecin başlatılmasını, toplumsal barışın bir an önce sağlanmasını talep ediyor; tutum ve tavırları ile olayların bu aşamaya gelmesinin baş sorumluları olduğunu düşündüğümüz iktidar çevresini ve özellikle de başbakanı halkı sen, ben şeklinde bölmeye yönelik söylem ve politikalarından vazgeçmeye, kişisel hak ve özgürlüklere dolayısıyla demokrasiye karşı daha saygılı ve daha sağduyulu olmaya davet ediyoruz.

     

    EGÖDER (EGE ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ)

    Destekleyen Kuruluşlar

    EĞİTİM İŞ

    EGE ÜNİVERSİTESİ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU

    İZMİR TABİP ODASI

     Görsel

  • Görsel

     

     

    HALK HAREKETİ VE ÖNDERLİK SORUNU

     

    Başsız ve öndersiz bir halk hareketi Türkiye’yi sallamayı sürdürüyor. Hızlı çıkış, doruğa varış ve kaçınılmaz iniş! Tam da bu noktada hem enerji tutumu hem de mücadelenin farklı bir düzleme taşınma gerekliliği kendisini tüm yakıcılığıyla duyumsatmıyor mu?

     

    Siyaset bu işin neresinde? Şimdilik başsızlık ve öndersizlik öğünç ve kıvanç öğesi olsa da; bu sonsuza dek böyle olmak zorunda mı?

     

    Doğal olarak parlamentodaki partilere bakmalı! İktidar partisi 10 yıldır ilk kez korkuyla tanıştı. Etnikçi muhalefet görünümlü iktidar partisi BDP de en az iktidar partisi kadar korku ve telaş içinde. Zamanı mıydı der gibiler! Apo’nun buyruğuyla halk hareketine kama sokma hareketi şimdilik “ötekileşmiş” durumda. Ötekileşenler aynı zamanda ötekileştirenlerdir! Bu halk hareketi çeşitli renkler ve tınılar taşısa da temeli kırmızı-beyaz! Çok doğru ve birleştirici bir ortak payda.

     

    MHP siyaseten az bulunacak bu fırsatı elinin tersiyle itiyor. Tepedeki aymazlık ve ilgisizlik tabnda tersi bir görünüme yol açıyor. Bir haftayı aşkın süredir İzmir’de MHP tabanının geçmişte taban tabana zıt olduğu eğilimlerle alanlarda olduğu gerçeğinin altı çizilmeye değer. 

     

    CHP’ye gelince! MHP gibi ilgisiz olmasa da halk hareketini yeterince anlayabilmiş gibi bir görüntü vermiyor. CHP tabanı da tüm varlığıyla alanları doldurup, coşkulu kalabalıklara güç veriyor. Tepe yönetimi ise olayın Gezi Parkı’nın çok ötesinde olduğunu fark etmiş bir yaklaşım içinde değil. “Özür dile! İktidar olmayı sürdür!” der gibi AKP’ye. Oysa, siyaset aritmetikten ibaret bir olgu değil. Yeri geldiğinde sergilenen doğru strateji ve uygun adım aritmetiği yerle bir etmeye yeter de artar! Bunun bir de onlar farkında olsalar diyesi geliyor insanın!

     

    Bu halk hareketi önünde, sonunda bir siyasi önderliğe ve yönlendirmeye gereksinim duyacak. İktidar bir daha asla 31 Mayıs öncesindeki gibi davranamayacak! Ne açılım, ne Anayasa ne de Başkanlık söylemleri bundan böyle çok da gür sesle dillendirilemeyecek.

    Buna karşılık, muhalefete düşen elini, kolunu bağlayıp beklemek mi olacak? Üretken ve çalışkan olmak varken edilgenlik ve miskinlik mi yeğlenecek?

     

    Parlamento dışında olan İP ve demokratik kitle örgütleri olan ADD, ÇYDD, gençlik örgütü TGB ve çeşitli sendika ve meslek örgütleri güçleriyle orantısız bir etki yaratırken gücünü kullanması gerekenler beklemeyi sürdürecek mi?

     

    Yerel seçimler için geri sayılırken bu edilgenlik sorgulanmalı! Bu seçimlerin genel seçimler öncesinde psikolojik kırılma noktası oluşturacağı açık! İktidarın hedefi yeniden iktidarsa, muhalefetinki de yeniden muhalefet midir? Yoksa…

     

    İktidarı hedefleyen bir muhalefet sergilenmeli!

     

    TBMM’deki muhalefetin önünde duran ilk görev bu halk hareketinin kristalize olacağı sert bir muhalefet sergilemek olmalı! Bu muhalefet öyle geniş boyutlu ve kaspamlı olmalı ki; seçim işbirlikleri bile hedeflenmeli!

     

    Eşi az görülen bu halk hareketi yabana gitmemeli! Başsız ve öndersiz halk hareketi siyasetçiyi aymazlığa ve gamsızlığa itmemeli!

     

    Ceyhun BALCI, 10.06.2013

     

  •  
    Görsel
     
    SAĞNAK
    Nilgün Cerrahoğlu

    Korku Yer Değiştirirken…

    “Amaca giden her yol mubahtır” diyen Machiavelli’nin dünya siyasetine damga vuran “Prens”i yazmasının üzerinden tam 500 yıl geçti.
    Pinokyo kadar çok okunan ve bir o kadar çok tercüme edilen, en popüler İtalyanca kitap olan
    “Prens”in 500. yılı, anavatanında etkinliklerle kutlanıyor.
    Aktör
    Jeremy Irons, şu sırada örneğin Floransa’da, “Prens”i okumak için bir araya gelen yıldız sanatçıların başını çekiyor. Başkent Roma’da da, “Prens”in etkisini anlatmak için yapılan “Prens ve Zamanı 1513-2013” sergisi ilgi yaratıyor.
    Dönemin şehir devletlerinden olan Floransa Cumhuriyeti’nde, yönetim kadroları içinde yer alan Machiavelli,
    “Prens”i “reel politik” bağlamda düşündüğü güçlü hükümranı tarif etmek için yazmış. Devlet yönetimindeki kişisel gözlemlerini, bizzat bu amaçla kayda geçirmiş…
    Geçen asırlarda daha sonra… demokrat liderlerin ders, diktatörlerin de ilham almak için başvurdukları
    “Prens”, Floransa kentinin mutlak hâkimi Medici hanedanından Lorenzo de Medici’ye atfedilmiş.
    Kitabın adına
    “Prens/Hükümdar” denmesinin sebebi bu.

    ‘Sultan’ da ‘Prens’ gibi

    Tayyip Erdoğan hayatında Machiavelli okumuş mudur, “Prens”ten haberdar mıdır/değil midir bilemem ama Türkiye’de bu ünlü Floransalı düşünürü bana ondan daha çok hatırlatan bir politikacı yok.
    Bunu, ilk kez 1996 yazında kendisiyle gerçekleştirdiğim
    “Demokrasi bizim için amaç değil araçtır” söyleşisini yaptığımda düşünmüştüm…
    En son… gene Kuzey Afrika gezisi dönüşü havaalanına kendisini karşılamaya giden kitlelerin attığı
    “Yol ver gidelim. Taksim’i ezelim!” sloganları karşısında takındığı kaygı verici muğlak tavırı gördüğümde hatırladım…
    Son günlerde Başbakan’a gösterilen sevgisizlikten, kadir kıymet bilmezlikten, özetle kendisine gösterilen nankörlükten… yakınan yakın çevrenin şikâyetlerini okurken Machiavelli’nin 500 yıl önce
    “Prens”te yazdıkları aklıma geldi gene.
    Roma’daki
    “Prens” sergisini henüz yeni gezdiğim için, Machiavelli’nin “Hükümran, sevgi ve acımasızlık” üzerine söyledikleri aklımda…
    “(Kitleleri yöneten liderler için) korkulan biri olmak mı, sevilen biri olmak mı evladır” diye sorar Machiavelli ve buna şu yanıtı verir:
    “Sevgi ve korku bir arada olamayacağına göre, birini seçmek gerekirse, korkulmak sevilmeye evladır. Zira çekinmek hissi, insanı hiç terk etmeyen bir ceza korkusuna dayanır.”
    Başkent Roma’nın tarihi Vittoriano anıtında gezdiğim Machiavelli sergisinde;
    “kitlelerin yüreğine korku salarak yönetmeye dair” yazılan bu satırları okuduğumd aklıma ister istemez yalnız Erdoğan gelmişti…

    Korku imparatorluğunun
 hükümranı

    TC Başbakanı, 500 yıl önce Machiavelli zamanında yaşayan hükümranlar gibi… muhalifleriyle yalnız “korku” ve “çekinme” duygusu üzerinden geçen bir ilişki türü kurmuştu.
    Kendisiyle aynı görüşleri paylaşmayanların gönüllerini fethetmek için çaba göstermek şöyle dursun, onları ezmiş, sürekli aşağılamıştı. Çünkü kafasında sadece
    “güç” algısına dayanan bir “ezilenler/ezenler” şablonu vardı. O eğer ezilenlerden biri olmayacaksa, bunun gereği olarak karşısındakini ezmekten de kaçınmayacaktı…
    Başbakan’ın Başdanışmanı
    Yalçın Akdoğan bu “anlayıştaki karakter yapısını” şöyle anlatıyor:
    “Sayın Başbakanımızın bir karakteri var. Bu bilinmiyor mu? Türkiye 10 yılda bir değişim geçirdiyse bu karakter sayesinde geçirdi. Klasik sağcı tipi bir lider olsaydı aşırı dengeci, sürekli ezilen, alttan alan vs. bu dönüşümü yapabilir miydi? Bu dönüşümü bu lider tipi ve bu karakter yapmıştır.”
    500 sene öncesindeki gibi “ham iktidar anlayışına” sahip bir lider var yani karşımızda.
    “Dengeci” ve “ezik olmayan”, her ne pahasına olursa olsun “alttan almayan”… farklı düşüncedekilerin gönüllerini kazanmak yerine, onları yalnız sindiren, pusturan bir lider tipi bu.
    Machiavelli’nin
    “Prens”inin çağında “korku” kuşkusuz böyle dağları bekliyordu. İnsanlar o zaman henüz hâlâ tebaadi.Rönesans bitmemiş, ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ vaat eden Fransız devrimi yaşanmamış, totaliter sistemlere karşı demokrasilerin zaferini kaydeden 20. yüzyıl geçilmemiş, 21. yüzyılın Facebook, Twitter… bilişim devrimine girilmemişti…
    Bugünün toplumunda 500 yıl öncesinin
    “korku kodlarıyla” mutlak hâkimiyet kurmaya çalıştığınızda, sonuç böyle oluyor.
    Günlerden bir gün bir yel, korku duvarını yıkıyor.
    Zamane
    “Prens”i, “sultan” dıpdızlak ortada kalıyor…
    “Korku” giderek yer değiştiriyor…
    Sözü burada
    Emine Ülker Tarhan’a verelim: “Bu iş daha kötüye gitmeden bir an önce sonuçlansın diye yatsın kalksın dua etsin” diyor CHP Grup Başkanvekili Tarhan, Erdoğan için ve ekliyor:
    “Tehdit savurmak yok. Korku bugün artık toplumda yer değiştirmiştir.”
    Evet… Korkmak sırası, artık ilk kez koltuğunu kaybetmek tehdidiyle karşı karşıya olan Tayyip Erdoğan’da.
    Ama tam da bu yüzden
    “Makyavelist yöntemlere”, her zamankinden daha güçlü biçimde sarılması işten değil.